🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
⚖️🤹♂️🕊️ İtidal Telkini ⚖️🤹♂️🕊️
(Bu dünyadan bir Sırrı geçti… Mustafa Yalçıner)
“Şimdi zor kısma geliyorum,” diyordu Mustafa Yalçıner, Sırrı Süreyya Önder’in ardından yazdığı içten yazısının sonlarına yaklaşırken. Buradaki “zorluk,” insanın hayatını bir mücadeleye adamış olması ve sonunda hem mücadele ettiği toplum kesimlerinden hem de temsil ettiği görüşlerin tam karşısında konumlanmış güçlerden övgü almasıydı. Zor olan, sadece sevdiğimiz insanlardan değil, ideolojik düşmanlarımızdan da övgü almamızın getirdiği belirsizlik ve vicdani ağırlıktır belki de. Yalçıner bu ağırlığın anlamını ve nedenini sorgulamaya açar ve bu sorgulama, yazısını daha derin bir tartışmaya taşır.
Düşmanın Övgüsü: Bir Mücadeleci İçin Gurur mu, İkilem mi?
Sırrı Süreyya Önder’in mücadelesi, Kürt halkının eşitlik ve demokratik hakları için verdiği çaba olarak tanımlanabilir. Bu çaba, doğal olarak, onu bazı çevrelerle yakınlaştırırken bazı kesimlerle de düşmanlaştırdı. Önder’in ölümü sonrası, farklı dünya görüşlerine sahip kişilerin ve devlet yetkililerinin kendisi hakkında sarf ettiği övgü sözleri, ilk bakışta olağanüstü bir toplumsal kabulün göstergesi gibidir. Ama mesele bu kadar basit midir?
Yalçıner’in satırlarında yankılanan o ifadeye dönelim tekrar: “sadece dostlarından değil düşmanlarından da övgü almak genellikle ulusal mücadele ve yürütücülerine özgüdür.” Burada yazar neyi kast ediyor olabilir? Bir ulusal mücadele yürütücüsünün, örneğin barış ve demokratikleşme adına mücadele eden bir figürün, politik ve ideolojik muarızları tarafından dahi takdir edilmesi hangi noktaya işaret eder?
Belki şu noktaya: Ulusal mücadeleler, sınıf mücadelelerinden farklı olarak, belli bir “konsensüs alanı” yaratırlar. Ulusal hak eşitliği, barış, toplumsal huzur gibi kavramlar, farklı ideolojik cephelerin üzerinde ortaklaşabileceği evrensel bir ahlaki alana tekabül eder. Oysa sınıf mücadelelerinde böyle ortak bir alan genellikle yoktur. Lenin, Stalin ve Deniz Gezmiş örneklerinde olduğu gibi, sınıf mücadelelerinin kahramanları, hasımlarından genelde sadece lanet ve aşağılama alırlar; çünkü temsil ettikleri çıkarlar doğrudan karşıt sınıfların çıkarlarıdır ve uzlaşmazdır.
Ancak burada dikkat çekici bir istisna vardır: Deniz Gezmiş’in son yıllarda giderek daha fazla ulusal figür haline getirilmesi, yani sembol olarak sınıf mücadelesi içinden çıkmış birinin, resmi ya da ulusalcı söylemlerde yeniden inşa edilerek toplumsal uzlaşma zeminine taşınması. Bu durum, bir mücadele figürünün zamanla içeriksizleştirilerek sisteme eklemlenme riskini de taşır. Yalçıner’in vurgusunu buradan da okumak mümkündür: Mücadelenin kendisi değil, sembolün alımlanma biçimi zamanla mücadeleyi tersyüz edebilir.
“BİZ”den Olana Düşman Neden Övgü Vermez?
Yalçıner, aslında satır aralarında bir “ima” yapmaktadır: Eğer sizin mücadeleniz sistemin derinlerine nüfuz eden temel çıkarları hedefliyorsa—yani sınıfsal çelişkilerin ortadan kaldırılmasını içeriyorsa—karşı taraftan övgü almak neredeyse imkânsızdır. “BİZ”e, yani devrimci sınıf mücadelesinin taşıyıcılarına, düşmanın alkışı pek gelmez. Bu noktada ortaya çıkan zorluk nedir peki? Sınıf mücadelesini yürüten bir devrimcinin, düşmanın övgüsüne asla erişemeyecek oluşu, mücadeleyi daha hakiki kılan bir mihenk taşı mıdır? Yoksa bu övgüden mahrum kalmak, devrimcinin toplumsal meşruiyet alanını daraltan, yalnızlaştıran bir unsur mudur?
Utanmanın ve Mahcubiyetin İkilemi: Sembolik Angajman mı, Somut Netice mi?
Bu düşüncelerden hareketle beliren asıl soru şudur: Yazar Mustafa Yalçıner, SSÖ’nün aldığı düşman övgüsüne bakıp neden zorlanmaktadır, bu durum onda neden bir mahcubiyet hissi uyandırmaktadır? Üstelik bu mahcubiyet, sanki SSÖ adına duyuluyormuş gibidir. Oysa SSÖ’nün, ne Bahçeli ne Erdoğan ne de Kalın tarafından övülmüş olması, kendi mücadelesini sulandırdığı anlamına gelmez. Bu övgüler, daha çok SSÖ’nün mücadele alanının barış ve demokratikleşme gibi göreli uzlaşma alanları içermesinden kaynaklanır.
Ama yine de Yalçıner’in mahcubiyeti, sadece SSÖ’nün aldığı övgülerden değil, kendi pozisyonunu bu övgülerin karşısına koymak zorunda kalışından da doğuyor olabilir. Belki de Yalçıner, derinlerde bir yerde, kendi sembolik duruşunun—yani saf ideolojik püripaklığın ve asla düşman tarafından onaylanmama prensibinin—reel politikada somut sonuç üretmeye nazaran daha üstün görüldüğünün farkına vardığı için mahcup hissetmektedir.
Bir başka ifadeyle, Yalçıner’in iç sorgulamasında açığa çıkan çelişki şu olabilir mi: Acaba ideolojik olarak “temiz” ve düşman tarafından “kirlenmemiş” kalmanın manevi konforunu tercih etmek, somut politik kazanımlar elde etmekten daha mı caziptir? Örneğin, SSÖ gibi bir kişinin övgü alarak toplumsal paradigmayı değiştirme potansiyeli karşısında, sembolik olarak saf kalmanın anlamı nedir? Yazar, kendi mücadelesinde ideolojik tutarlılığı, somut politik dönüşüme yeğlediği için mi utanmaktadır?
Sonuç: Bir Paradigma Kayması mı Yoksa Saflık mı?
Sırrı Süreyya Önder’in ölümü üzerine yazılmış bu yazı, belki de asıl sorgulama ve yüzleşmenin zemini olarak hizmet ediyor. Yalçıner’in “zor kısım” diyerek sorguladığı bu durum, aslında devrimcinin, toplumsal mücadele verenin, reformistin, her politik figürün bir gün karşılaşacağı evrensel bir sorudur: Övgüyü nereden almak değerlidir ve ne pahasına?
Evet, bu dünyadan bir Sırrı geçti; geride bıraktığı sorularsa hâlâ yankılanıyor:
- Yaptığımız mücadelenin doğruluğunu düşmanın dahi övmesi mi tasdik eder, yoksa bu durum bizi endişelendirmeli midir?
- Sınıfsal safiyet, somut politik kazanımlar karşısında nereye kadar tercih edilebilir?
- Ve nihayet, sembolik angajmanımızı, reel politik başarıların üzerine mi koyuyoruz?
Bu soruların cevapları, belki de her mücadele edenin vicdanında ayrı yankılanacaktır. Ancak unutulmamalıdır ki, düşmanın övgüsünün geldiği nokta, bir mücadelenin hem zirvesi hem de en sancılı ikilemidir.
(sonrası: Ölümle Aşık Atmak: TİP ve Devrimci Angajmanın Diyalektiği)
ChatGPT 4.5 istemi: Aşağıdaki yazıyı oku ve yeni bir makale yaz, çarpıcı ve sürükleyici bir anlatımla şu soruları soracak: Yazarın SSÖ anma görevini tamamladıktan sonra “Şimdi zor kısma geliyorum” diyerek “sadece dostlarından değil düşmanlarından da övgü almak genellikle ulusal mücadele ve yürütücülerine özgüdür” anafikrine bağlaması ne demektir? Yazının finalinde “BİZ’e düşmandan övgü gelmez” ima etmenin zorluk sebebi nedir? Herhalde yazar SSÖ gibi övülmek istediği için mahçup olmuyor! O halde SSÖ’ye serzenen yazar acaba sembolik angajmanı (genellemeler = SSÖ gibi düşmanlarca övülmeme püripaklığı) reel angajmandan (somut netice = SSÖ’nün amaçladığı paradigma kaymasını yaratması) üstün tuttuğu için mi utanmaktadır? (Bu dünyadan bir Sırrı geçti… Mustafa Yalçıner) / minör revizyon edit yap: Deniz Gezmiş’in ulusal figüre de çevrilmesi var / minör revizyon edit yap: Yazar SSÖ adına mahcup oluyormuş gibi yazmış






























Geri bildirim: Geistesfront 🏛️🧠💫 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Ölümle Aşık Atmak: TİP ve Devrimci Angajmanın Diyalektiği | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Yeni Paradigmanın Şafağında Üç Ölüm ve Türkiye Solunun Hesaplaşması | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Keyfiyetin Diyalektiği: Fantazmatik Gerçeklik ve Cinsiyetin Siyaseti Üzerine | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Arayüzün Rejimi: Dijital Empati, Simülakrum Acı ve Duygusal Algoritmalar | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Dijital Direnişin Simülakrumu: Algoritmik Aktivizmin Çıkmazında Hakikatin Peşinde | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Tanrının Gözdesiyle Devrimin Gözdesi Arasında: Kevrina’nın Narsistik Kozmolojisi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Bir Çaydanlık Umut: Rojava Belgeselinin Estetize Edilmiş Komün Fantazisi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: İtidal Telkini ⚖️🤹♂️🕊️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Bir Çaydanlık Umut: Rojava Belgeselinin Estetize Edilmiş Komün Fantazisi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER