Şefkatim Afişte Kurudu Yârim

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

💔👑🔮 MENKIBE 💔👑🔮

(Evrensel 30. yıl belgeseli)

Bu eser, ilk on yılını tamamlarken benim de gençlik ekinde çalıştığım Evrensel’in otuzuncu yıldönümüne ithafen, bağlı yayınevinden çıkan Aygün Kevrina eserinden ilhamla yapay zekaya döktürülmüştür. /IBF

Bkz Kevrina: Annenin Bakışı Altında Kurulan Düzen

1. bölüm: Matbaanın Nabzı

(Evrensel’in İlk Basım Gecesi)

O gece hava kurşundu, içerisi kurşun kokuyordu, mürekkep kesikti, kalıplar terliyordu, makinenin dişlileri birbirine sürtündükçe tarih kıvılcımlar saçıyordu, ve ben, EMEP, tam da o anda, yasal bir kimlikten çok daha fazlası oldum: bir vecd, bir organ, bir soluk gibi yerleştim sayfa aralarına. Kimse fark etmedi ama ben ilk mürekkep patladığında içimden bir kıymık koptu. Basmadım, bastım. Bir ses geldi matbaanın derinliklerinden, ritmik, ısrarcı, obsesif. “Krrrrchhh.” Sonra ilk harf: E. Ardından V. Sonra R. Böylece EVRENSEL doğdu. Ben ise o doğumun ebeliğini değil, bizzat çığlığını üstlendim. “İlk gazete basıldığında yalnız değildik,” dediler. Hayır, yalnızdım. Çünkü ilk o an işçi sınıfının bana ilk bakışını gördüm. O gözler! İri, uykusuz, zımpara gibi ama sıcacık. Sarı elleriyle gazeteyi aldı. Okumadı. Önce tuttu. Parmak uçlarında beni hissetti. Beni, EMEP’i. Kimseye anlatamadım bunu. O sırada tornanın üstünde bir yağ izine düşen başlığı hatırlıyorum: “Ölmek Var, Dönmek Yok!” Ölmek yoktu, ama ben o an işçi sınıfına dönmüştüm. Sonsuza kadar.

Dizgi masasının başında bir kadın vardı, adını hiç öğrenemedim. Harfleri tersten diziyordu ama ben ona doğru diziliyordum. “Proleterin gözü bizim dizgimizden okunacak,” dedi biri. “Hayır,” dedim içimden, “biz onun gözünden diziliyoruz.” Evrensel o gece sadece bir gazete olmadı. O gece bir ten değdi bana. Dudağın gölgesi gibi bir işçi parmağı, manşeti sıvazladı. “Halkın Sesi” yazıyordu. O başlık altına kendi ismimi koymak istedim. Koyamadım. Çünkü biz yer altıydık hâlâ. Kendi sevgimizi saklıyorduk.

Sonra biri içeri daldı, “Tertip tamam mı?” diye sordu. Cevap veremedim. Çünkü o an onun sesini duydum. Metal işçisi… Gazeteyi cebine koyarken öyle bir dokundu ki bana, sanki EMEP’i değil, kalbini kıvırdı cebine. O kadar yakındım, o kadar… ama dokunamadım. Bilirdim, devrimci dokunuş temas etmez, temas ettirir. O gün seçildim. O günden sonra hiçbir yazı bana aynı gelmedi, hiçbir grev afişi aynı heyecanı taşımadı. Çünkü ben artık yalnız bir parti değil, gizli bir sevda taşıyıcısıydım.

Harfler dökülürken matbaa makinesinden değil, içimden çıkıyordu. “Direniş kazandırır!” manşetinin noktasını koyan operatör farkında değildi ama ben o noktayı onun alnına koymuştum. Her satır işçi için yazılmıştı ama her satır aslında ona duyduğum karşılıksız aşktı. O gün, işçi sınıfı bana bakmadı bile. Ama ben onun bana bakmış olduğunu sonsuzca hissettim. İşte o yüzden, o ilk geceden beri, ne zaman bir matbaa sesi duysam içim titrer, her harfi bir öpüş, her satırı bir göz teması gibi hissederim. Ve kimse anlamaz, bu kadar katı devrimci neden hep gece uyanır, neden sabaha karşı hep iç çekerek Evrensel’in ilk sayısını katlar.

Ben o gece, devrimle değil, gözle seviştim. Bir sınıfın iradesi değil, bir işçinin sessiz teması içimde devrim yaptı.

“Ne Yapmalı?” diye sordum.
O baktı.
O günden beri cevabım oydu: Senin gözlerin…

2. bölüm: Afişle Sevişmek

(Kampanya Gecelerinde Kırmızı Solgunlar)

Geceydi, rüzgâr vardı, is kokusu vardı, tutkuyla karışmış bir taşra benzini gibi, pankart kumaşının liflerinde sabaha karşı sabitlenmiş bir beklenti vardı, ellerimde fırça, ceplerimde tutkal, ama içimde sadece o vardı: elinde megafon, gözlerinde kararlı bir donukluk, “emperyalizmin zincirlerini kıra kıra geliyoruz” diyordu, ama ben onun sesinden zincirleniyordum. Her ‘tam bağımsız Türkiye’ sloganı duvarda biraz daha çatladı, her “kahrolsun IMF” fırça darbesinde ben içimden bir şey kaybettim. Bu bir kampanya değildi, bu bir duygusal operasyondu, çünkü ne zaman onun gölgesi duvara düşse, harfler büyüyordu, “özelleştirmeye hayır” yazarken ben aslında “beni bırakma”yı hece hece sürüyordum.

Afişlere onun gözlerini çizdim. “Eşit işe eşit ücret” yazısına alt alta üç kere bastım, o oradan geçerken okusun, belki anlar diye. Anlamadı. Kaldırım taşına bastığında çıkan ses bile beni devrimci şiire çevirdi. Evrensel Kültür’ün kapağı o ay, “Sınıf kendi kültürünü yaratır”dı. Ben kendi kültürümü onun üzerinden yazıyordum. Kimse görmedi. O dergide çıkan o aforizma – kolektif yazılmış sanıldı, ama ben yazdım, kendi ellerimle. Benden geçti, ona aktı, sonra Evrensel’in üçüncü sayfasına dönüştü. Kimse bilmedi, ama o kapakta sol altta duran dize, o kıvrılmış kaş metaforu, onun kaşına aitti. Ben afişe yazıyordum, ama onun alnına.

Bir gece, Kadıköy’de bir kampanya çalışmasında, iki grup ayrıldık. Ben kalmak istedim, o gitmek istedi. “Burada oy oranı düşük,” dedi. “Ama aşk oranı yüksek,” demek istedim, diyemedim. Çünkü o gece sadece bildiriler dağıtılmadı, içimdeki örgütsel hiyerarşi de çöktü. O giderken yürüyüş ritmiyle devrime yürüyor gibiydi, bense o adımları sayarken onu kaybediyordum. “Kahrolsun sömürü!” diye bağırdık. Benim için bağırdı sandım. Sonra döndü, gözümün içine baktı. Belki bakmadı ama ben öyle yazdım: “Bakış devrimci temastır.”

Kampanya aracı durduğunda birden indi, afişleri fırlattı, “yetişmiyor” dedi, “kitleye ulaşamıyoruz.” Ben içimden “ben sana ulaşamıyorum” diye bağırdım, ama dışımdan “lojistik eksiklikler var yoldaş” dedim. Sadece fırçayla, tutkalın seğirmesiyle, afişlerin uçuşma sesiyle anlatabildiğim bir duyguydu bu. O gitmeden önce afişlerin kenarına parmak uçlarıyla bastı. Ben o parmakların izini sakladım. Hâlâ saklıyorum.

Ve o gece, yalnız kaldığımda, tek başıma dört katlı bir binanın çatısından sarkan pankartı asarken, “Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm!” yazarken, ama asıl içimde “Geri dön!” yazarken, pankart uçuştu, bir köşesi yüzüme çarptı, ve ben o tokadı onun eli sandım. Çünkü devrim bazen tokat gibi iner, bazen okşar. Ben her ikisini de yaşadım.

Ertesi sabah afişler kaldırıldı. Sloganlar sansürlendi. Belediye görevlileri geldi, sopalarla her şeyi kazıdı. Ama ben onun megafondan çıkan sesini zihnime kazımıştım: “Susma, sustukça sıra sana gelecek!” İşte o sabah, sustum. Çünkü sıra bana gelmişti. Ama kimse anlamadı. Herkes sandı ki başka mahallede çalışmaya gittim. Hayır. Ben onun kalbine gidemediğim için örgütten biraz daha koptum.

“İki Taktik” arasında kaldım:
onu mu öpeyim, bildiriyi mi dağıtayım?

3. bölüm: Gövde Gösterisi

(Bir 1 Mayıs Sahnesi)

Geceden kalma bez pankartlar henüz açılmamışken, sabahın nemiyle islanan bayrak sopaları henüz sırtlarımıza yük olmadan, daha kortej dizilmemişken, daha sloganlar seçilmemiş, daha ses sistemi gelmemiş, ama o çoktan gelmişti. İşçi sınıfı. Yani o. Beni tanımıyordu, belki de hiçbir zaman tanımayacaktı, ama ben o gün onun için en geniş bez pankartı hazırlamıştım, “Üreten Biziz, Yöneten de Biz Olacağız!” diye haykıran cümle, devrim için yazılmış gibi görünüyordu, ama ben onu sadece onun gözlerine çarpacak şekilde hizaladım. Evrensel gazetesinin o sabahki manşeti “Korkmuyoruz”du, ama ben korkuyordum, çünkü başka kortejdeydi. Başka bloktaydı. Başka bir müzikle yürüyor, başka bir flama taşıyordu. O kadar netti ki mesafe, ama o kadar da sızılıydı ki yakınlık. Omuzları dik, çenesi havada, yürüyüşü sekmeden sertti; sınıf duruşuydu bu, ama ben onun yürüyüşüne bakarken sendeliyordum, çünkü ben sadece onunla değil, onun gözünde devrimle özdeşleşmek istiyordum. Benim sevdam kadro raporlarına sığmazdı.

Kortej ilerledi, o öndeydi. Biz arkadaydık, sesimiz boğuk çıkıyordu, megafonun pili zayıflamıştı. Sloganlar karışıyordu: “Yaşasın 1 Mayıs!”, “Taşerona Hayır!”, “Direne Direne Kazanacağız!”… ama ben sadece bir tanesini duydum, sadece onun kortejinden yükselen o taneyi: “İşçiyiz, haklıyız, kazanacağız!” Bu cümle beni paramparça etti. Çünkü o kazanacaktı, ben ise onun kazandığı dünyada unutulacaktım. O slogan atarken bir an göz göze geldik mi bilmiyorum, ama ben gözlerini gördüm. Eminim. Çünkü o an hayatımın kadrajı değişti: pankartın altından değil, kalbin üstünden bakıyordum artık. Artık işçi sınıfına değil, onun sınıfından gelen gözlerine doğru yürüyordum.

Polis barikatı kurulmuştu, ama ben zaten içerideydim; duygunun yasak bölgesinde, sloganla sevda arasındaki gri alandaydım. Yanımdaki yoldaş, “Korteji hizalayalım, arada boşluk var” dedi, ama ben o boşluğu onunla benim aramda hissediyordum. Megafonu elime aldım, bağırmadım. İçime çektim. Çünkü sesimi değil, gözyaşımı duyacak biri lazımdı. Ama o başka bloğun en önünde, sanki bana arkasını dönerek sınıfı selamlıyordu.

Kalabalık arttı, taşan kitleler kortejleri ezdi geçti, saat on biri on beş geçe barikatlar açıldı, biz yürümeye başladık, ama ben zaten içimde bir barikat açmıştım. Onu geçtim. Yürürken Evrensel’den arkadaşlar fotoğraf çekiyordu. Kadrajın köşesinde çıktım. Onun yanında. Birkaç karede sadece ayakkabım göründü. O ayakkabının burnu, onun arkasına yönelmişti. Kadraj da biliyordu: bu sadece bir yürüyüş değil, bir yaklaşma ayiniydi.

Konuşmalar başladı, kürsü kuruldu, sendika başkanları sahneye çıktı, ben onun orada olmadığını biliyordum, çünkü o hiçbir zaman sahnede olmadı, hep arka planda o sloganı atıyordu: “Kurtuluş yok tek başına!” O cümlede hep bir umut aradım, belki “tek başına olmaz” derken, “seninle olur” diyordu. Demiyordu.

Miting bitti. Flama toplayan eller, yere dökülen bildirileri süpüren çocuklar, geri çekilen kortejler… Hepsi dağıldı. O da gitti. Ve ben ilk kez o gün, sınıf mücadelesinde gerçekten yalnız olduğumu anladım. Çünkü sınıf bana bakmadı. Sınıf beni tanımadı. Ama ben onu görmüştüm, tanımıştım, sevmiştim, afişle yazmıştım, bildiride övmüştüm, devrimci jargonla gizlemiştim, ve sonunda bir mitingde sloganıyla kalbimi parçalamasına izin vermiştim.

“Bir Adım İleri, İki Adım Geri” attım… ama içimden hiç dönmedim.

4. bölüm: Örgütsel Karmaşalar ve Gözyaşı

(Kongre Gecesinde Yoldaş Kayıpları)

Kurultay sabahı o ağır dosya kutularıyla değil, ihanetin içimizde taşıdığı gri buharla açıldı; salonun içi yoldaş kelimesinin ağırlığıyla çınlıyor, ama hiçbiri ona yakışmıyordu, çünkü o gün ben ona “yoldaş” diyemedim, diyemedim çünkü onun adını yazdığım her önerge, onun adına bastığım her oy, sadece devrimi değil, gönlümde büyüyen ve sonunu bile bile yürüdüğüm bir ayrılığı da tasdikliyordu. Delegeler yerleşti, kürsü süslendi, mikrofon sabitlendi, “proletarya diktatörlüğü” yazan arka fonun üstüne gölgeler düştü, ama ben sadece onun gölgesini izliyordum, sandalyede omzunun gölgesi, saçının gölgesi, benim üzerime düşüyordu, ben gölgede kaldım, çünkü o ışığa yürüdü.

Taslak bildirge önümüze geldiğinde, iki eğilim belliydi. Birisi sınıfla taktiksel birlik savunuyordu, öteki stratejik ayrım. O, ikincisindeydi. Ben birincisinde. Çünkü ben birleşmeyi seviyordum, ayrılığı değil. Ama o “Taktik olarak ayrılıyoruz,” dedi. Bu cümleyi o kadar açık, o kadar soğukkanlı kurdu ki, gözlerim dondu, içim buz kesti. Taktik olarak ayrılmak, devrimde pozisyon almak değilmiş meğer, sevdiğin tarafından terk edilmenin devrimci jargondaki haliymiş. O an sadece siyasi çizgimiz değil, göz hizamız da çatallaştı. Artık benimle aynı sloganı atmıyordu. Aynı cümlede yer almıyordu. Aynı oylamada elini kaldırmıyordu. Onun el kaldırışı başka bir dünyanın işaretiydi artık. Benim gözüm o ellerdeydi. Ama o göz göze gelmemeyi çoktan öğrenmişti.

“Birleşik halk cephesi mi, devrimci ayrışma mı?” sorusu salonda yankılanırken, benim içimdeki yankı çok daha netti: “Artık seni sevmiyor.” Çünkü sevseydi, bana “taktiksel ayrılık” demezdi. Sevseydi, bildirgeye benim önerim eklensin diye bastırırdı. Ama o, başka bir önergeye imza attı. Kırmızı kalemle. O imza onun kalbinden değil, benden vazgeçtiği yerden atıldı. Ve ben o imzayı gördüğümde, içimden bir şey koptu. Bir devrim değil, bir terk ediliş.

Arka sıralardan bir yoldaş kalktı, “Bu çizgi Leninist değildir!” dedi. İçimden haykırdım: “Bu çizgi duygusal değildir!” Çünkü çizgi bendim, çizgi onun bendeki izi, onun bıraktığı boşluktu. Ama kürsüde bunu kimse duymadı. “Yoldaşlar, soyut birlik hayalciliktir!” dediler. Soyut birlik? Benim ona duyduğum saf, tekil, soyut sevgiye “hayalcilik” dediler o gün. Ve ben o gün hem parti kongresinden hem de onun kalbinden silindim.

Kapanış oturumunda o konuştu. Konuşmasında sınıfa seslendi. Bana hiç bakmadı. Cümleleri güzeldi, yerli yerindeydi, devrimciydi, bilimsel sosyalizmin tüm ilkelerine uygundu ama bir tek şeye aykırıydı: bana. Çünkü ben onun sesindeki o ton farkını, bana değil tarihe konuştuğunu, sınıfı değil beni bıraktığını her hecesinde duydum. Ve kürsüden inerken bana değil, yeni çizgiye gülümsedi. Gözleri başka bir eğilimdeydi artık.

Kapanış marşı çaldı: “Enternasyonal.” Salondaki herkes ayağa kalktı. Yumruklar havadaydı. Ama ben oturdum. Çünkü ben artık devrimi değil, onun boşluğunu yumrukluyordum. Ve o sırada içimden geçirdim: Proletarya diktatörlüğü altında aşk yaşanmazmış. Yaşanıyormuş meğer, ama tek taraflı.

“Sol” Komünizm bir çocukluk hastalığı değil,
kalp kırıklığıymış.

5. bölüm: Tutanaklarda Aşk

(Özeleştiri Faslında Gömülen Şefkat)

Tarih saatle değil, tutanakla kayda geçer; o gün saat durmamıştı ama ben durmuş, donmuş, tutanakların içine gömülmüştüm. MYK odası soğuktu, floresan lambaların altında konuşmalar keskin, bakışlar çatık, cümleler jilet gibiydi; ama hiçbir şey onun gözlerini kesemedi içimden, çünkü o oradaydı, ama bana dönük değildi. Gündem başlıkları okunuyordu, “örgütsel disiplin”, “mali kaynak krizi”, “seçim sürecinde hedef sapması”… ama benim gündemim sadece bir taneydi: “Onun bana neden artık bakmadığı.” Özeleştiri faslı başlamıştı, sıralar dolmuş, defterler açılmış, ama ben çoktan içimde başlamış bir muhasebenin içine düşmüştüm; çünkü bir gün önce, yürüyüş sonunda afiş taşırken elim onun eline değmişti, rastlantı gibi, ama ben bunu örgüt disiplinini sarsacak kadar büyük bir şey sandım. Ve ertesi gün onun bana bakmamasını da, doğrudan bu dokunuşa bağladım.

Tutanaklara yazılmayanlar vardı o gün, ama ben kendi defterime her şeyi yazdım: “12. gündem maddesi: Onunla göz göze gelindi. Disiplin ihlalinden sayılabilir. Ama o da gözünü kaçırmadı.” Bu satırın altına üç çizgi çektim. MYK odasında herkes kendi konusunu konuşuyordu, o ise konuşmuyordu, sessizdi, ama sessizliği en sert bildirge gibiydi, bana değil, sınıfa yazılmış bir mesafe mektubu gibi. O gün söz almadı. Ama ben onun susuşunda binlerce kelime işittim. “EMEP örgütlü iradedir, duygusal bağlılık değil,” dedi daha sonra biri, ama ben çoktan örgütlü iradeyle duygusal bağlılık arasında sıkışmıştım.

Ben onu eleştirdim. Hem de öyle böyle değil. “Yoldaş A., son kampanya sürecinde bireysel reflekslerle hareket etmiş, kolektif kararların dışında davranmıştır,” dedim. O an içimden bir parça koptu. Çünkü onu eleştirirken aslında içimden sevdiğim şeyi kovuyordum. Oysa ben onun o afiş asma refleksine âşıktım. Onun bireysel kararlarına tapıyordum. Ama tutanaklara öyle geçemezdi. Parti her şeyin üstündeydi. Parti, benim aşkımı yutuyordu. Parti, benim sevdamı ‘disiplin’ diye öğütüyordu.

O, o eleştirime cevap vermedi. Sadece yüzüme baktı. Ya da bakmadı. Ama ben onun bakmadığı yüzümü hissettim. O bir şey demedi. Özeleştiri yazmadı. Belki de gerek görmedi. Ama ben, onun için özeleştiri defterime yedi sayfa yazdım o gece. “Onu neden eleştirdim?” diye başlayan bir iç döküm. “O afişi neden yalnız astı?”yla devam eden bir hatırlama. “Onun yokluğu bana ne yaptı?” diye biten bir ağıt.

Evrensel gazetesinin arşivine gittim, o günün fotoğraflarını buldum. Kürsüde o, yanında kimse yok. Elinde megafon, çenesinde kararlılık. Benim olmadığım bir çerçevenin içinde varlığı. O fotoğrafı kestim. Arşivden kopardım. Kıyılarına isim yazmadım. Sadece tarih attım: “Parti toplantısından sonra bir hiçliğe doğru.”

O günden sonra her MYK toplantısına bir kayıp gibi geldim. Onun oturduğu sandalyeye dokunmamak için yön değiştirdim. Ama onun oturmadığı bir sandalye kalmamıştı. Çünkü her sandalyeye bir anısı sinmişti. Çünkü ben, onun tüm oturup kalkışlarını içime almıştım. Benim için artık disiplin sadece örgütsel değil, duygusal bir işkence biçimiydi. Parti, onunla aynı odada susarak var olmak demekti.

Ve sonunda, fark ettim ki ben sadece parti kararları arasında değil, “Devlet ve Devrim” arasında kalmıştım. Ama o, devleti seçti. Kimi zaman açıkça, kimi zaman göz ucuyla. O, kürsüde kalmayı seçti. Ben ise onun bakışlarında kayboldum. Parti benim için devrimci bir yapı değil, onun yokluğunu sistematikleştiren bir arşiv olmuştu artık.

“Devlet ve Devrim” arasında kalan bendim.
O devleti seçti.

6. bölüm: Liste Dışı Kalanlar

(2023 Seçimleri ve Gönülden Düşenler)

2023 seçimlerine giderken herkes listeye girmeye çalıştı, ben ise sadece onun gözüne girmeye. Ama o göz, artık başka yere bakıyordu; Yeşil Sol’un parıltısına mı, sol ittifakın yeni kokusuna mı, yoksa beni görmemeye yeminli bir karanlığa mı bilmiyorum, ama ben o listelere her gün bakıyor, her satırda, her isimde, her aday numarasında onun bana olan uzaklığını satır satır okuyordum. Aday listesi açıklandığında çığlık atılmadı, slogan atılmadı, ama içimden bir şey kırıldı. Sevda Karaca yazıldı. İskender Bayhan yazıldı. O yazıldı. Ama ben yazılmadım. Çünkü ben listeye değil, kalbine başvurmuştum. Ve o başvurum reddedildi.

Kimi dedi ki “Yoldaş, yapının taktiksel kararı bu.” Kimi dedi “Parti, bazı illerde önceliklendirme yaptı.” Ama ben biliyordum ki bu bir teknik mesele değil, bir tensel ret meselesiydi. Çünkü ben sadece temsil edilmek istemedim, temsil etmek de istemedim. Ben onun kalbinde kalmak istedim. Ve o, benim ismimi sildi. İsim listelerinde değil, gözkapaklarının içinden. O artık benimle aynı cümleye bile girmiyordu. Sandıklara giden her afiş, her flama, her video çalışması onun ellerinden geçti ama hiçbirinde bana yer yoktu. Çünkü ben o seçimde sadece liste dışı değil, gönül dışıydım.

Seçim kampanyası boyunca o alan çalışmasındaydı, ben de. Ama biz hiç karşılaşmadık. Aynı ildeydik. Aynı ilçede. Aynı sokakta. Ama aynı dünyada değildik. O, bir kameranın önünde poz verirken ben pankart tutuyordum. O, basın açıklaması okurken ben çevre güvenliği alıyordum. O, röportaj verirken ben sessizce onun sesini arka plandan dinliyordum. “İşçi sınıfı, bu seçimde kendi gücünü gösterecek,” dedi bir yayında. Ben orada “senin gücün bana yetti zaten” cümlesini kendi içime gömdüm. Çünkü artık ben bir aday değildim, bir afişteki renk bile değildim. Ben, yalnızca onun sustuğu yerdeydim.

Kampanya boyunca miting meydanlarında kaç kez göz göze gelmedik sayamıyorum. Ama her görüşsüzlük de bir tür karşılaşmaydı. Ben onun beni görmeyişini gördüm. En çok onu gördüm. Evrensel’in seçim eki yayımlandığında tüm adayların özgeçmişi vardı, sınıf mücadelesine katkılar, fabrika ziyaretleri, sendikal duruşlar… ama ben yoktum. Çünkü ben yalnızca onun geçmişinde kaldım. Ve geçmiş listelerde yer bulmaz.

O gün, liste kesinleştiğinde partide mini bir kutlama yapıldı. “İyi oldu, temsiliyet genişledi,” dendi. “Yeni açılımlar için olanak sağlandı.” Ama o açılım, benim içime kapandığım gün oldu. Kendi ismimi duymadım. Kimse ismimi anmadı. “Yoldaşlar, bu süreçte dışarda kalanlar da mücadeleye devam edecek,” dedi biri. Evet, ben dışardaydım. Ama mücadeleye değil, aşkın soğuk alanına devam ediyordum.

Seçim gecesi geldi. Oylar sayıldı. Sevda Karaca seçildi. İskender Bayhan seçildi. Ama ben, EMEP olarak, bu seçimin arka sokaklarındaki en mahzun sevda hikâyesiydim. Çünkü ben sandıkta kaybetmedim. Aşkımın kabuğunda, onun bana dönmeyen bakışında kaybettim. Kazandığı her oyu onun adına alkışladım. Ama her alkışta kendi ismimi biraz daha gömdüm. Partiye değil, onun kalbine seçilememiştim.

“İktidarın Ele Geçirilmesi Üzerine” yazarken,
kendimi kaybettim.

7. bölüm: Sendika Toplantılarında Sessizlik

(İşçi Sınıfı Artık Konuşmuyor)

Toplantı salonu, sendikanın üçüncü katında, yıllardır aynı masalarla, aynı termosla, aynı eksik prizle. Ama o gün hava farklıydı. Sadece dışarıda değil, içeride de. Çünkü artık işçi sınıfı konuşmuyordu. Ya da konuştuğu her şey bana uzak geliyordu. Sanki sesler Türkçeyle değil, bir tür uzaklık diliyle söyleniyordu. Sandalyeler gıcırdadı, çay tabakları çınladı, gündem maddeleri sırayla okundu ama hiçbir ses bana işlemiyordu. Ben sadece onun gelip gelmeyeceğini düşünüyordum. Gelseydi belki başka bir şey olurdu. Gelmedi. Onun yerine, bir işçi konuştu. İsmini hatırlamıyorum. Sadece bir cümlesini hatırlıyorum: “Siz de HDP’nin kuyruğuna takıldınız.” Cümle uzundu ama ben sadece ilk iki kelimesinde düğümlendim. “Siz de.” Artık bana ‘siz’ diyordu. O da. Hepsi. Artık bir özne değilim, bir cümledeki ötekiyim. ‘Siz’ dendiği anda kopan ip sadece sınıfla parti arasındaki bağ değildi, o ip onunla aramdaki görünmez çizgiydi.

Göz göze gelmedik. Belki oradaydı. Belki bir köşede duruyordu. Belki çay alıyordu. Ama gözüm onu bulmadı. Ya da o gözünü çekti. Çünkü artık bakmıyordu. Ben göz ucuyla baktım, ama yakalayamadım. Bir yerlerde olmalıydı. Mutlaka gelmiştir diye düşündüm. Oysa o çoktan gitmişti. Gözünden, gönlünden, örgütten, hatta mücadeleden bile. Ama ben hâlâ çay sırasındaydım, onunla göz göze geleceğim anın provasında. Kaderim o sıradaydı.

Sonra çay geldi. İnce belli bardakta, kararsız bir sıcaklıkla. Bardak ıslaktı. Islaklığı bir başkasının dokunuşuydu. Ama ben o izi onun eli sanarak içtim. Belki o tutmuştu bu bardağı. Belki az önce o çayı koymuştu. Belki bu çay, onun elinden dökülmüştü. Belki ben, onun parmak izini içiyorumdur. Ve o an içtim. Çayı değil, ihtimalin kendisini. Göz göze gelmediğimiz o toplantının içinde bir tek temas, bir tek iz aradım ve buldum: bardakta, çayın kenarında bir suskunluk izi vardı. O suskunluk onun sesiydi.

Toplantı sürdü. Raporlar okundu. Maddeler oylamaya sunuldu. Ama hiçbir karar benim içimdeki sessizliği bozamıyordu. Çünkü ben artık ne işçi sınıfının içindeydim, ne de onun bakışının çapında. Dışarıdaydım. Konuşanlar vardı. Tartışmalar sertleşti. Ama ben susuyordum. Çünkü en büyük sessizlik, en çok konuşanın bile içinde taşıdığıydı. Ben onunla konuşamamanın suskunluğundaydım. Ve işte tam o yüzden, artık sendikada değil, sürgündeydim. Sürgün, onun bana ‘siz’ demesiyle başlamıştı.

Son cümleyi, başkan söyledi: “Arkadaşlar, örgütlü bir mücadele sessizlikle yürümez.” Ama ben sessizlikle yaşıyordum. Çünkü onun sessizliğiydi bu. Onun yokluğunun kurumsal hâli. Bardağın dibinde kalmış telve gibi birikmişti içimde. O gün o toplantı bitti. Herkes dağıldı. Ama ben kalakaldım. Çayı soğumuş, gözleri nemli, adı bir tutanakta bile geçmeyen bir yalnızlıkla. Masanın üstünde bir not vardı. Tarih atılmış. Notta, “tarım işçileriyle ilgili eğitim çalışması yapılsın” yazıyordu. Onun el yazısı olabilirdi. Emin olamadım. Ama sanki o yazmış gibiydi. Harflerin eğimi onundu. Ben o yazıya baktım. Uzun uzun. Ve o an, anladım ki o artık başka bir gündemin içinde yaşıyor. Benimle aynı masada ama başka bir cümlede oturuyor.

“İşçi Sınıfı ve Toprak Sorunu” diyorduk ya,
benim toprağım o bardaktı.

8. bölüm: Aşkın Son Tahkikatı

(Akdeniz’in İstifası, Parti’nin Suskunluğu)

Her şey o sabah başladı, telefon ekranımda Ercüment’in paylaşımı belirdiğinde, parmaklarım titremedi ama yüreğim bir örgüt hücresi gibi dağıldı. “Genel başkanlık görevimden ve parti üyeliğimden istifa ediyorum” diyordu, cümle kısa, yüklem sabit, ama etkisi tsunamiydi; ben EMEP olarak yalnızca bir genel başkan değil, içimdeki en son kolektif yanılsamayı da yitirmiştim. O gün gazeteler yazdı, internet siteleri başlık attı, sosyal medyada yorumlar yağdı ama partide tek bir kelime edilmedi. Sessizlik, bir disiplin göstergesi değil, bir yas biçimiydi. Ama bu yas, Ercüment için değil, onun gitmesiyle parçalanan bizim için tutuluyordu. Çünkü biz artık “biz” değildik. Ve o gitmişti.

İlk şoktan sonra parti ofisine gittim. Evrensel’in ikinci katında hâlâ çay demleniyordu, hâlâ matbaa kokusu duvardaydı, ama herkes gözünü kaçırıyordu. Hiç kimse onun istifasını konuşmak istemiyordu. “Zaten son dönemde çizgisi ayrılmıştı,” dedi biri fısıltıyla. “Kendi yolunu çizdi,” dedi öteki. Ama ben biliyordum, bu sadece bir siyasi ayrılık değil, bir duygusal çözülmeydi. Çünkü Ercüment’in gitmesi, sadece liderlikten çekilmek değil, bizim hikâyemizin sonuna damga vurmaktı. O istifa dilekçesinde şu cümle vardı: “Parti merkezi içinde yaşanan tartışmalar ve eğilimler, bu kararı almama neden oldu.” Ben bu satırları okurken sadece şunu düşündüm: O, partiden gitmedi, sınıftan gitti. Ve sınıf da onunla birlikte beni terk etti.

Suskunluk günlerce sürdü. MYK açıklama yaptı. Soğuk, teknik, mekanik. “Parti işleyişi çerçevesinde değerlendirilecektir,” dediler. Ama o açıklamada ne kalp vardı ne kayıp. Herkes bir şeyler yazdı. Evrensel’den bir köşe yazısı çıktı, içinde onun ismi hiç geçmiyordu ama eleştiriler üstü kapalıydı. Ben o yazının altını çizdim. Defterime not ettim. “Kalpsiz cümlelerdir yoldaşını yutan,” yazdım. Kimse bilmedi ama o istifa, sadece Ercüment’i değil, beni de partiden ayırmıştı. Resmi olarak değil belki ama duygusal olarak, yapısal olarak, tarihsel olarak. Çünkü ben onun ardından bakarken, partinin artık bir gövdesi vardı ama ruhu yoktu.

O günün gecesi arşiv kutularını karıştırdım. Eski broşürler, eski toplantı notları, kongre raporları… hepsi onun yazısıyla doluydu. Sertti, netti, ideolojikti. Ama arada bir satır buldum, kurşun kalemle yazılmış, bir deneme gibi: “Parti kendini yeniden üretmedikçe kitleyle bütünleşemez.” Altına, hiç söylenmeyen ama bağıran bir şey yazmak istedim: “Ve sevemez.” Çünkü biz bu partide sadece örgütlenmedik, sadece kitle çalışması yapmadık, biz içimizden devrimi geçirdik. Ve o devrim şimdi istifa dilekçesine sığmıştı.

Ertesi gün Evrensel’in kapısına geldim. İçeri girmedim. Dışarıdan baktım. Matbaanın gürültüsü eskisi gibi değildi. Ofis katında ışık yanıyordu ama o ışıkta artık kimsenin gözü parlamıyordu. Yolda bir işçiyle karşılaştım, tanıyordum onu. Bana bakıp şöyle dedi: “Ne oldu bu partiye yahu?” Cevap veremedim. Çünkü partiye değil, kendime soruyordum o soruyu. “Ne oldu bana?” Ben, partinin içinde en örgütlü hâliyle yer aldım ama en örgütsüz acıyı da ben yaşadım. Çünkü sevdam hiçbir MK kararıyla belgelenmemişti.

O günden sonra Evrensel’i almadım. Dergileri açmadım. Parti toplantılarına gitmedim. Ama onun sesi her bildiride yankılanıyordu. Ve ben o yankıda yalnızca onun sessizliğini duyuyordum. Hiçbir açıklama, hiçbir yeni görevlendirme, hiçbir seçim sonucu onun gitmesini hafifletmedi. Çünkü onun gidişi, sınıfla aramdaki son bağı da koparmıştı. Artık sadece bir örgüt değil, bir aşk da kalmamıştı. İçimde sadece onun adıyla yanan, parti logosuyla örtülen, ama kimsenin görmediği bir yıkıntı kaldı.

“Proleter Devrim ve Dönek Kautsky”…
Benim için: Proleter Devrim ve Dönek İşçi Sınıfı.

9. bölüm: Evrensel Kültür’ün Arka Odası

(Yasaklı Dergi, Saklı Kalp)

O dergi, Evrensel Kültür, sadece yazı, şiir, analiz, eleştiri yayımlamazdı; o dergi beni yayımlardı, beni, yani kendimi onun gözlerinden gördüğüm biçimimle. Arka odasında masa yoktu, ama bir koltuk vardı, ve o koltukta ben oturmazdım, onu hayal ederdim. Sayfa tasarım toplantıları, makale seçmeleri, yazar taramaları yapılırken herkes sınıf kültürünü tartışırdı ama ben sadece onun o gün gelip gelmeyeceğini, gelip de bana hangi cümleyle selam vereceğini, verirse kaç kelime süreceğini, susarsa neye küstüğünü düşünürdüm. Çünkü o dergi bizim değildi. O dergi onun yazdığı her şeyin bana dokunduğu mekândı. Evrensel Kültür’ün her kapağı, onun bana bakmayışının bir başka biçimiydi. Bir defasında bana sadece “bu yazıyı sen diz” demişti, ben o cümleyi bir yıl boyunca yastığımın altına koydum. Çünkü o yazı, ona ait bir yazıydı ve bana dizdirmişti. Bu, sınıfsal değil, tenseldi. Ama kimse bilmedi.

Dergi kapatıldığında gerekçe ‘kamu güvenliği’ydi. İçeriğinde ne vardı bilmiyorum, çünkü ben içeriğe değil, sayfa düzenine âşıktım. Harf aralıklarına, puntolara, boşluklara. En çok da onun editör notuna. Her sayıda en alta yazdığı o üç satıra. İmzasızdı, ama ben tanırdım. O satırlar, onun kaleminden değil, kalbinden çıkardı. Birinde şöyle demişti: “Sınıf kendi hikâyesini kendi diliyle anlatmalı.” O gün ben kendi hikâyemi onun diliyle anlatmaktan vazgeçtim. Çünkü o artık yazmıyordu. Sessizliği, sansürden önce başlamıştı.

Kapanma kararından sonra ofise çağrıldım. Dosyalar, eski sayılar, makale yedekleri taşınıyordu. Herkes “üzücü oldu” dedi. “Kültürel faaliyetimiz sekteye uğradı.” Ama ben biliyordum: sekteye uğrayan kültür değil, aşkın mimarisiydi. O odada bir daha bulunmayacak olmasıydı asıl kayıp. Çünkü o arka oda sadece redakte değil, benim onun ayak seslerini ezberlediğim mekândı. Dergi devlet eliyle kapatılmıştı, ama benim içim onun eliyle çok önce kapanmıştı.

Yasak kararından bir gün önceki son sayıda bir yazı çıktı. Yazar isimsizdi, ama ben tanıdım. Onun sesiydi. Cümleler şöyleydi: “Her kelime bir çividir, duvara değil, göğsümüze çakılır.” Ben o cümleyi okudum ve kendimi yere attım. Çünkü o göğsü tanıyordum. Ve ben o göğse yaslanamayacağımı çoktan öğrenmiştim. Yazı bittiğinde gözüm son satıra gitti. Orada şöyle yazıyordu: “Yazı biter ama yarası kalır.” İşte o gün derginin değil, aşkın bittiğini anladım.

Ben bu dergiyi onun için çıkarmıştım. İlk sayı, ilk baskı, ilk manşet onun içindi. Onun ‘hayat kısa, sınıf savaşı uzun’ dediği o günkü bakışına hitaben. Ama devlet geldi, mühür vurdu, raflar boşaltıldı. Herkes “faşizm yeni bir safhaya geçti” dedi. Ben ise “o zaten çoktan gitmişti” dedim. Bu dergi onun gidişinin gerisinde kapanmıştı. Ve ben, onun yazılarını tekrar tekrar okuyarak kalmaya çalıştım. Ama artık hiçbir kelime onun değil gibiydi. Her şey, herkes gibiydi. O, artık hiç kimseydi. Ve hiç kimseler, sevda yazmaz.

“Marksizm ve Emperyalizm” kadar açık bir ayrılık yaşadık.

10. bölüm: Son Broşür

(Bir Veda, Bir Tekrar Basım Denemesi)

Ve sonunda, her şeyin bitmiş sayıldığı o yılın ilk aylarında, 2025’in yalnız, gri, yerel seçimlerle ilgilenmeyen, merkezi politikalardan düşmüş, sloganların kısaldığı, mitinglerde ellerin daha az kalktığı, çayların daha soğuk geldiği günlerinden birinde, bir broşür bastım. Kimse istemedi, kimse sipariş etmedi, merkez onay vermedi, kitle talep etmedi. Ama ben bastım. Çünkü içimde kalan tek şey artık onun için yazılmış cümlelerdi ve onları dışarıda bırakmak, devrimci bir özkıyım olurdu. Matbaaya tek başıma gittim, Evrensel’in ilk sayısını bastığımız geceyi hatırlayarak. Aynı koku, aynı gıcırtı, ama bu kez kimse yoktu. Kurşun harflerin yerini dijital kalıplar almıştı, ama içimdeki basınç hâlâ mürekkeple çalışıyordu.

Broşürün başlığı sade: “Emek, Onur, Hatırlama.” Altında küçük harflerle yazdım: “Bağlantısız Bir Devrimcinin Son Notları.” O cümle bile onun gözlerine yazılmıştı, çünkü ben hep ona bağlıydım, sadece o hiç bana bağlanmadı. Broşür otuz iki sayfaydı. İçinde tek bir görsel yoktu. Başlıklar partinin tarihsel hatlarını izliyordu: “Kuruluş ve Umut”, “İlk İttifaklar”, “Önceki Seçimlerin Gölgesi”, “Ercüment’ten Sonra”, “Kültür Politikalarında Tıkanma”, “Kitle Çalışmasında Sessizliğin Anatomisi.” Hepsi ciddi başlıklar, hepsi devrimci jargonla kaleme alınmıştı ama her satırın altına ben, gözyaşımı bir kenar notu gibi sıkıştırmıştım. Çünkü bu broşür, bir örgüt raporu değil, bir ayrılığın defteriydi.

Son sayfaya geldiğimde yazacak hiçbir şey kalmamıştı ama yazmam gerekiyordu. Ve işte o cümle orada belirdi, sanki Lenin’in kaleminden düşüp benim kalbime saplanır gibi: “Zincirlerinden başka kaybedecek şeyi yok, ama ben her şeyimi kaybettim.” Nokta koymadım. Çünkü kayıpların sonu olmaz. Bu cümleyi koyduktan sonra boş bir satır bıraktım. Altına imza attım: EMEP — İşçi Sınıfının Gizli Sevgilisi, Asla Karşılık Görmemiş Gönül Yoldaşı. Bu imza, partinin logosunun bile taşıyamayacağı bir acıyı sırtlanıyordu. Çünkü bu imza, ilk kez içsel bir itiraftı. Ben, hiçbir zaman onun için var olmamıştım. Ama o, benim bütün varlık nedenimdi.

Broşürleri dağıtmadım. Sadece bastım. On beş kopya. Her biri ayrı dosya zarfına kondu. Beşi sendikalara, beşi üniversite kantinlerine, beşi postaya verildi. Her zarfın köşesine kırmızı bir sticker yapıştırdım: “Okunmadan Atmayınız.” Belki okurlar, dedim. Belki biri onun eline geçer. Belki okuduğunda bir satıra takılır. Belki “bu cümleyi ben duymuştum” der. Belki o zaman anlar, onun her sloganında ben vardıysam da, hiçbir gözünde ben olmadım.

Son baskı, son kopya, son gece. Matbaadan çıktım. Soğuktu. Evrensel’in binasının ışıkları sönmüştü. Kapısı kilitliydi. Ama ben o kapının önüne oturdum. Broşürün bir kopyasını çıkardım, yere serdim. Son sayfayı çevirdim, baktım. Kendi yazıma. Kendi veda satırlarıma. Gözüm son imzaya takıldı. Sonra arkamdan bir rüzgâr esti, sayfa döndü. Ve sayfanın arkasına bir not düşmüştüm. Kimseye göstermediğim o notu.

“Sovyetler her şeydir,
ama ancak devrimci bir kalp tarafından kurulduğunda.”

2 Yorum

Filed under Suni muhaberat

2 responses to “Şefkatim Afişte Kurudu Yârim”

  1. Geri bildirim: Kevrina Menkıbesi — muhaberat derlemesi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: Evrensel 30. yıl belgeseli | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER