🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🍂🏚️🪪 Haymatlos 🍂🏚️🪪
(Filistin’de Kötülüğü Adlandırabilmek)
0. Amaç ve Soru Seti
Bu makalenin amacı, İsrail’in Filistin’e yönelik sistematik şiddetini, Slavoj Žižek’in Lacancı psikanalizden türettiği üç kötülük tipolojisiyle – id-evil, ego-evil ve superego-evil – çözümlemektir. Bu üç terim, yalnızca bireysel psikolojik durumları değil, aynı zamanda yapısal, ideolojik ve hukuki şiddet biçimlerini anlamak için güçlü kavramsal araçlar sunar.
Makale üç temel soruya yanıt arar:
- İsrail’in Filistin’de uyguladığı şiddet “savaş suçu” olarak adlandırıldığında, bu tanım hangi anlamları bastırır, hangilerini öne çıkarır?
- “Siyonizm” kavramsallaştırması, bu şiddeti nasıl bir ideolojik meşruiyet alanına yerleştirir ve bunun sınırları nedir?
- “Soykırım” ifadesi, şiddeti yeterince radikal biçimde ifşa eder mi, yoksa kötülüğün karmaşık doğasını tek bir dürtüsel açıklamaya indirger mi?
Bu sorular, hukuki, ideolojik ve dürtüsel boyutları birbirine bağlayan bir analizle ele alınacaktır. Nihai hedef, Filistin’e uygulanan şiddetin yalnızca ne olduğunu değil, nasıl işlediğini ve neden sürdürülebildiğini anlamaktır.
1. Giriş – Dil, Tanım ve Hakikat Mücadelesi
Bir suçu tanımlamak, yalnızca adlandırmak değildir. Tanım, olaya dair bir çerçeve sunar; kim suçludur, kim mağdur, eylem nedir, ne değildir – tüm bu sorular tanımın içeriğiyle şekillenir. Filistin’de yaşananlar “çatışma”, “savaş”, “operasyon” gibi kelimelerle sunulduğunda, bu kelimeler gerçekle değil, gerçekle aramızdaki mesafeyle ilgilidir.
Bu nedenle, şiddeti tanımlarken seçtiğimiz kelimeler, sadece betimleme araçları değildir; aynı zamanda sorumluluğu yerleştirme, empatiyi yönlendirme ve hafızayı biçimlendirme mekanizmalarıdır. Slavoj Žižek, kötülüğü yalnızca niyetle değil, yapı ve işleyişle birlikte ele almayı önerir. Ona göre kötülük üç düzeyde işler: id’in dürtüsel şiddeti (id-evil), ego’nun rasyonel uygulayıcılığı (ego-evil) ve süperegonun ahlaki şiddeti (superego-evil).
Bu üç kötülük tipi, İsrail’in Filistin’e yönelik eylemleri hakkında yapılan farklı tanımlamaların sınırlılıklarını ortaya koymak için kullanılacaktır. “Savaş suçu” söylemi bürokratik kötülüğü rasyonalize eder (ego-evil). “Siyonizm” kavramı ideolojik görev ahlakı ile şiddeti meşrulaştırır (superego-evil). “Soykırım” söylemi ise vahşetin dürtüsel boyutuna odaklanır (id-evil). Ancak bu üç tanım da tek başına yetersizdir. Çünkü kötülük, modern çağda saf değil; melez, maskeli ve çok katmanlıdır.
Makalenin yapısı bu doğrultuda basitten karmaşığa doğru ilerler: önce kuramsal çerçeve, ardından üç kötülük boyutunun tek tek çözümlemesi, sonra bu boyutlar arasındaki geçişkenlikler ve sonunda ampirik ve politik sonuçlara dair tartışma.
2. Kuramsal Arka Plan
Žižek’in Lacancı Üçgeni
Slavoj Žižek’in Lacan’dan ilhamla geliştirdiği kötülük şeması, Freud’un benlik modeline dayanır: id, ego ve süperego. Ancak burada bu yapılar yalnızca psikolojik değil; toplumsal ve ideolojik işleyiş biçimlerini de yansıtan kodlara dönüşür.
Id-Evil: Bastırılmamış dürtülerin doğrudan dışavurumudur. Vahşet, yok etme arzusu, ötekinin fiziksel varlığına karşı yönelmiş irrasyonel ve haz alıcı bir nefret içerir. Soykırım gibi radikal şiddet biçimleri bu kategoriye girer.
Ego-Evil: Ahlaki yargıdan yalıtılmış, araçsal aklın işleyişidir. Bürokrasi, askerî emir-komuta zinciri, teknokratik kararlar bu kötülüğü üretir. Fail kendini “sadece görevini yapan biri” olarak görür. Nazi bürokratları bu figürün prototipidir.
Superego-Evil: Yasa adına, ahlaki görev hissiyle yapılan şiddettir. Kişi, Tanrı, devlet ya da tarih adına hareket ettiğini düşündüğü için, şiddet onun gözünde etik bir zorunluluktur. Dindar fanatikler, milliyetçi radikaller, yerleşimciler bu profilin örnekleridir.
Bu üç figür birbirinden yalıtık değildir. Modern devletlerin işlediği sistematik şiddet çoğu zaman bu üç kötülük biçiminin kesişiminde gerçekleşir.
Terimlerin Politik Haritası
“Savaş suçu”, uluslararası hukukun tanımladığı sınırlı bir suç kategorisidir. Sivillere yönelik saldırılar, toplu cezalandırma, zorla yerinden etme gibi eylemleri içerir. Ancak bu terim, şiddetin ideolojik motivasyonlarını ve tarihsel bağlamını dışarıda bırakır. Böylece şiddet “tekil ihlaller” gibi sunulabilir.
“Siyonizm”, hem bir devlet ideolojisi, hem bir kolonyal proje, hem de tarihsel travmanın siyasi çerçevesidir. Bu tanım şiddetin ahlaki dayanaklarını gösterir ama çoğu zaman bireysel sadizmi ya da teknik uygulama düzeyini analiz etmez.
“Soykırım”, hedefli imha planına gönderme yapar. Yahudi Soykırımı ile özdeşleşmiş olduğu için hem güçlü hem de tartışmalı bir kavramdır. İsrail’in şiddeti bu kategoriye sokulduğunda büyük bir etik yankı yaratır. Ancak bazen bu tanım, şiddeti yalnızca “irrasyonel nefret” olarak görmekle sınırlanabilir.
Bu nedenle bu üç tanımın her biri, Žižek’in kötülük üçgeninde birer eksene karşılık gelir ama hiçbiri şiddeti tüm boyutlarıyla açıklayamaz.
3. Birinci Boyut – Ego-Evil Olarak “Savaş Suçu”
İsrail’in Filistin’e yönelik uyguladığı şiddeti “savaş suçu” terimiyle sınırlamak, teknik olarak doğru olabilir ama etik ve politik olarak yetersizdir. Çünkü bu terim, şiddeti sistematik bir yapıdan değil, münferit bir “kuralsızlık hali”nden türemiş gibi sunar. Slavoj Žižek’in ego-evil kavramı, bu yetersizliği çarpıcı biçimde açığa çıkarır: Ego-evil, ahlaki sorumluluğu elinden alınmış, emirleri mekanik biçimde uygulayan, rasyonel ama kör bir failin kötülüğüdür.
Savaş Suçu Söyleminin Sterilizasyonu
“Savaş suçu” ifadesi genellikle uluslararası hukuk zemininde kullanılır ve belirli eylemleri tanımlar: sivillerin hedef alınması, orantısız güç kullanımı, zorla yerinden etme, altyapı ve sağlık hizmetlerine saldırı. Ancak bu kategoriler çoğu zaman failin niyetinden ya da ideolojik yöneliminden bağımsız olarak değerlendirilir. Böylece şiddet, teknik bir “hata” veya “kural ihlali” gibi sunulur.
Ego-evil bu sterilize edici mantığın içine yerleşir. Emir komuta zincirinde yükselip karar veren bir general, verilen koordinata bomba bırakan bir pilot, hastaneyi “gizli silah deposu” diye tanımlayan bir istihbaratçı — bu figürlerin hiçbiri yaptıklarının etik boyutuyla yüzleşmez. Onlara göre eylem “görev tanımı” içinde yer almaktadır.
Bu “ahlaksızca etik” durum, Hannah Arendt’in Eichmann analizinde de gördüğümüz gibi, kötülüğü banal ve sıradanlaştırır. Artık ne bir nefret gerekir ne bir öfke; sadece iyi işleyen bir emir mekanizması yeterlidir.
Bürokratik Şiddetin Anatomisi
İsrail’in Gazze’ye yönelik askeri operasyonları dikkatle yapılandırılmış, teknolojik olarak desteklenmiş ve uluslararası hukuk diliyle kamufle edilmiştir. Örneğin:
- “Orantılılık” ilkesi üzerinden yüzlerce sivil ölümü açıklanır: “Askerî hedefe yönelikti.”
- “Hassas mühimmat” teknolojisi kullanıldığı iddia edilir: “Yalnızca hedef alındı.”
- “Uyarı mesajı gönderildiği” rapor edilir: “Siviller binayı terk edebilirdi.”
Bu teknik dil, aslında şiddeti yeniden üretmenin araçlarından biridir. Sanki etik hesaplaşma değil, lojistik planlama yapılıyordur. Ego-evil, tam da burada açığa çıkar: insan yaşamı, teknik tablolarda, koordinat ekranlarında, karar algoritmalarında silinir.
Örnek Çözümleme: El-Ahli Hastanesi Bombardımanı
2023 Ekim’inde El-Ahli Baptist Hastanesi’ne yapılan saldırıdan sonra İsrail önce inkâr, sonra sorumluluğu “karşı tarafa” atma stratejisini izledi. Ardından yayınladığı raporda “istihbarat hatası”, “hedefin sivil olduğunu bilmemek”, “operasyonun Hamas mevzilerini hedef aldığı” gibi gerekçeler sundu.
Bu olayda ego-evil’in üç özelliği görülür:
- İnkâr → teknik hata → haklılaştırma zinciri.
- Sorumluluğun ahlaki değil, yönetsel bir düzeye çekilmesi.
- Olayın bir “istisna” gibi sunulması, yani sistematik şiddetin görünmez kılınması.
Burada fail, kendisini sadece “işini yapan” olarak sunar. Oysa sistematik olarak yürütülen hava saldırılarında bu tür “yanlış hedef” vakalarının tekrarlanması, bunun sadece bir teknik hata olmadığını gösterir. Ego-evil, bu şiddeti yönetilebilir ve hesaplanabilir hale getirirken, onu ahlaki yüzleşmeden muaf kılar.
Savaş Suçu Söyleminin Politik Riskleri
“Savaş suçu” diyerek kötülüğü adlandırmak, çoğu zaman uluslararası sistemin çerçevesi içinde kalmak anlamına gelir. Oysa bu sistem, aynı zamanda bu şiddeti mümkün kılan politik yapıların bir parçasıdır. İsrail’in ABD ve Batılı devletlerden aldığı koşulsuz destek, bu sistemin işlemesine olanak sağlar. Dolayısıyla savaş suçu tanımı, gerçeği yargılamaz; onu sistemin içinde “kabul edilebilir” bir anomali olarak kodlar.
Bu nedenle ego-evil’in tanınması, savaş suçunu hukuki bir kategori olmaktan çıkarıp, ahlaki ve politik bir sorumluluk meselesi haline getirmeyi gerektirir.
4. İkinci Boyut – Superego-Evil Olarak “Siyonizm”
Kötülük yalnızca yasa dışı olandan değil, yasa adına yapılandan da doğar. Žižek’in “superego-evil” kavramı, tam da bu çelişkinin içine yerleşir: kişi yasaya ya da yüce bir ilkeye itaat ettiğini düşünerek en vahşi eylemleri meşru ve ahlâki sayabilir. Bu kötülük, bireyin kendi vicdanını bastırarak “daha büyük bir hakikat” adına acı çektirmeye yönelmesiyle işler. İsrail’in Filistinlilere yönelik sistematik şiddeti, yalnızca askeri operasyonlardan ya da stratejik hedeflerden ibaret değildir; aynı zamanda ideolojik olarak içselleştirilmiş bir “kutsal görev”in sonucudur. Bu da bizi Siyonizm’in superego-evil biçimine getirir.
“Tanrının Sözü”yle Meşrulaşan Devlet
Siyonizm, 19. yüzyılda Avrupa’daki antisemitizme tepki olarak doğmuş bir Yahudi ulusal hareketiydi. Ancak 1948’den sonra İsrail devletinin resmi ideolojisine dönüşmesiyle birlikte, bu ideolojik yapı yalnızca bir ulusal kurtuluş projesi değil, etnik-toprak bütünleşmesine dayalı kutsal bir hak iddiası halini aldı. Bu hak, sadece jeopolitik bir talep değil, aynı zamanda Tanrı tarafından verilmiş kabul edilen bir “vaat”tir.
Bu noktada superego-evil devreye girer: eylemin meşruiyeti artık hukuki ya da rasyonel değil, metafiziksel düzeydedir. Yerleşimciler Filistinlilerin evlerine el koyarken, sadece emlak sahibi olmak istemezler; “Tanrı’nın emrini yerine getirirler”. Bu motivasyon, onları hukuka ve evrensel ahlaka karşı körleştirir. Çünkü kendi eylemlerini “kötü” değil, “kutsal” olarak kodlarlar.
Mağduriyetin Tekelleştirilmesi: Holokost’un Superego’ya Dönüşmesi
İsrail’in ideolojik formasyonunda Holokost bir travma değil, bir tür ahlaki mutlakiyet aracı olarak işlev görür. Yahudilerin 20. yüzyılda uğradığı soykırım, İsrail’in kendisini daimi mağdur olarak konumlandırmasına ve bu mağduriyet üzerinden her türlü şiddeti “meşru müdafaa” olarak sunmasına olanak tanır.
Žižek bu durumu superego-evil içinde değerlendirir çünkü burada geçmişin acısı, bugünün şiddetine gerekçe yapılır. “Bize yapıldı, artık biz yapıyoruz” mantığı, failin kendini hâlâ kurban olarak konumlandırmasına dayanır. Bu, etik sorumluluğu devre dışı bırakan en tehlikeli meşruiyet biçimidir. Kurban, fail haline geldiğinde ama hâlâ kurban olarak konuşmaya devam ettiğinde, şiddet kutsal hale gelir.
Yerleşimci İdeolojisinin Dinsel-Millî Söylemi
İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim politikası yalnızca nüfus politikası değil, bir ideolojik koloni pratiğidir. Yerleşimciler, Batı Şeria’daki Filistin köylerine yerleştiklerinde bunu bir “göç” olarak değil, “toprağı geri alma” eylemi olarak görürler. Bu durum, hem dini metinlerle hem de tarihsel anlatılarla meşrulaştırılır: “Bu topraklar bizimdir çünkü atalarımızındı.”
Superego-evil burada tam anlamıyla devreye girer: Yerleşimci kendini işgalci değil, ilahi adaletin uygulayıcısı gibi görür. Bu da ona, şiddet uygularken vicdan azabı duymama hakkı verir. Hatta bu şiddetten haz alma hakkı tanır. Çünkü ahlaki buyruğa uymak, kendi vicdanını bastırmanın manevi tatminiyle birleşir.
Bu ideolojinin söylemsel versiyonları çok yaygındır:
- “Bu topraklar kutsaldır, onlara ancak biz hükmedebiliriz.”
- “Filistinliler bir halk değil, icat edilmiş bir kimliktir.”
- “Savunmada değiliz, Tanrı’nın görevindeyiz.”
Bu söylemler, hukuki veya tarihsel bir iddia olmanın ötesine geçer, şiddeti metafizik düzlemde sabitler. Superego-evil’in en tehlikeli özelliği de budur: Kötülüğü tanımaz, çünkü yaptığı şeyin zaten “iyi” olduğuna mutlak biçimde inanır.
Antisemitizm Kalkanı: Eleştirinin Kriminalize Edilişi
İsrail devletinin ve Siyonist ideolojinin bir diğer superego mekanizması, eleştiriyi “antisemitizm” kategorisine iterek bastırmasıdır. Bu, psikanalizdeki klasik superego bastırma mekanizmasıyla birebir örtüşür: Yasa, bir yandan emir verirken, öte yandan sorgulanmasını yasaklar. Yani hem talep eder, hem bastırır.
Bu bastırma, uluslararası düzeyde çok güçlüdür. Avrupa ve ABD merkezli medya ve siyasal sistemlerde İsrail’e yönelik yapısal eleştiriler ya doğrudan sansürlenir ya da antisemitizm suçlamasıyla kriminalize edilir. Böylece ideolojik şiddet yalnızca ahlaki değil, söylemsel olarak da dokunulmaz hale gelir. Bu, superego-evil’in dil düzeyinde kurumsallaştığı andır.
5. Üçüncü Boyut – Id-Evil Olarak “Soykırım”
Kötülüğün en çıplak ve en tartışmasız haliyle karşı karşıya olduğumuz yer burasıdır. Žižek’in “id-evil” olarak tanımladığı kötülük, bastırılmamış dürtülerin – özellikle yıkım, imha ve nefret itkilerinin – doğrudan dışavurumudur. Bu kötülükte ne bir emir, ne bir etik gerekçe, ne de teknik bir arka plan aranır. Kötülük kendisini açıklamaz; yalnızca gösterir. İsrail’in Filistin’de yıllara yayılan, özellikle 2023-2025 arası yoğunlaşan eylemleri, bu dürtüsel yok etme arzusunun çeşitli örneklerini gözler önüne seriyor. Bu bölümde, “soykırım” kavramını sadece bir hukuki tanım olarak değil, bir psiko-politik dürtü patlaması olarak ele alacağız.
Varlığı Silme İtki̇si: “Görünürlük”ten “Hiçliğe”
Soykırım, yalnızca insanların öldürülmesi değildir; bir topluluğun tarihten silinmesi, kültürünün, belleğinin, yerleşiminin yok edilmesidir. 20. yüzyılın soykırımlarında (Ermeniler, Yahudiler, Tutsiler), bu silme eylemi yalnızca fiziksel değil, ontolojikti: bir halkın “var” olma hakkı reddedilir. Filistin bağlamında da benzer bir sistematik süreç söz konusudur: hedef, sadece bireyler değil, bir halkın kolektif varoluşudur.
İsrail’in 2023-2025 arasında Gazze’de uyguladığı sistematik yok edici pratikler – şehirlerin haritadan silinmesi, mülteci kamplarının bombalanması, toplu mezarlar, yardım konvoylarının hedef alınması – yalnızca savaşın teknik sonuçları değildir. Bunlar, bir “sorunu” – yani bir halkın varlığını – tümden ortadan kaldırma arzusunun ifadesidir. Bu saf yok etme itkisi, id-evil’in özüdür.
Nefret Retoriği ve Biyopolitik Düşmanlaştırma
Soykırımı mümkün kılan yalnızca eylemler değil, bu eylemleri düşünülür ve meşru kılan söylemlerdir. İsrailli siyasetçiler ve askerî yetkililerce kullanılan bazı ifadeler, bu şiddetin dürtüsel doğasını açıkça sergiler:
- “Onlar insan değil, hayvan.”
- “Çim biçer gibi biçmeliyiz.”
- “Gazze sonsuza dek karanlıkta kalmalı.”
- “Kadınları, çocukları, yaşlıları ayrı tutmak zorunda değiliz.”
Bu söylemler, yalnızca askeri bir dilin aşırılığı değildir. Bunlar, hedef kitlenin – yani Filistinlilerin – tümüyle insanlık dışılaştırıldığı, “imha edilebilir” varlıklara dönüştürüldüğü bir biyopolitik rejimin ifadesidir. Bu noktada artık ne superego’nun meşrulaştırıcı sesi vardır, ne ego’nun teknik açıklamaları. Burada yalnızca bir tür şiddet arzusu konuşur.
Žižek’in id-evil tanımı tam olarak bu düzlemde işler: failin içindeki bastırılmış yok etme dürtüsü, herhangi bir üst anlatıya ihtiyaç duymadan eyleme geçmiştir. Bu şiddetin dili bile ilkel, kesik, emir kipindedir: vur, yak, yok et.
Vahşetin Pornografisi ve Travma Enflasyonu
Bir diğer boyut ise bu şiddetin nasıl teşhir edildiğidir. Günümüz medya düzeni, şiddeti hem görünür kılar hem de görünmezleştirir. Gazze’de çocuk cesetlerinin enkaz altından çıkarılışını gösteren görüntüler, hem dehşet duygusunu hem de bir tür duyarsızlaşmayı beraberinde getirir. Bu, Žižek’in “trauma porn” dediği şeye dönüşür: şiddet, ahlaki bir uyanışa değil, kısa süreli bir duygusal boşalmaya neden olur.
Bu da soykırımın kültürel boyutunu gösterir: şiddetin görüntüsü yayılır, ama anlamı silinir. Travma enflasyonu, kurbanı özne olmaktan çıkarır; onu yalnızca gösterilen bir nesne haline getirir. Id-evil burada sadece fiziksel değil, sembolik bir yıkım olarak da işler: kurban yalnızca öldürülmez, anlamı da silinir.
Örnek Çözümleme: Toplu Yerinden Sürme ve Aç Bırakma
Gazze’de uygulanan sivil boşaltma politikaları (örneğin 2023 sonunda güney Gazze’ye zorla tahliye edilen yüzbinler), aç bırakma stratejileri, elektrik ve su altyapısının sistematik olarak yok edilmesi gibi uygulamalar, soykırım eylemlerinin klasik göstergeleridir. 1948 Nakba’sının modern versiyonu olarak görülebilecek bu pratikler, yalnızca bir savaş taktiği değildir; bir halkı yaşanabilir alandan tamamen sökme, biyolojik yaşamı devletsiz, hukuksuz ve umutsuz bir çerçevede sürdürmeye mahkûm etme arzusudur.
Bu durum, Giorgio Agamben’in “çıplak hayat” kavramını anımsatır: devlet tarafından ne öldürülen ne yaşatılan, yalnızca terk edilen bedenler. Filistinliler, bu “çıplak hayat” konumuna itildiklerinde, şiddetin yalnızca fiziksel değil, ontolojik ve zamansal bir imhasına maruz kalırlar.
6. Boyutların Diyalektik Geçişkenliği
Bir olguyu anlamak için onu parçalara ayırmak bazen kaçınılmazdır. Fakat parçalara ayırma, parçaları bir araya getirme yetisiyle tamamlanmadıkça kavrayış eksik kalır. Slavoj Žižek’in id-evil, ego-evil ve superego-evil kavramları, ilk bakışta ayrı düzlemler gibi görünse de, Filistin’de uygulanan şiddetin yapısına bakıldığında bu üç düzlemin birbirine içkin, birbirini üreten ve sürdüren biçimlerde işlediği görülür. Kötülük burada ne yalnızca bir teknik planlamadır (ego), ne yalnızca ideolojik bir görevdir (superego), ne de sadece dürtüsel bir nefretin boşalımıdır (id). Bu kötülük, bütün bu katmanların eşzamanlı ve iç içe geçmiş bir üretimidir.
Superego’nun Emri, Ego’nun Planı, İd’in İcrası
Bu diyalektik geçişkenlik en yalın hâliyle şu şekilde formüle edilebilir:
- Superego, şiddetin neden gerekli olduğunu açıklar ve bunu ahlaki bir görev haline getirir.
- Ego, bu görevi nasıl planlayacağını hesaplar, teknik ve lojistik araçlarla “uygulanabilir” hale getirir.
- İd, bu planın fiili uygulayıcısı olarak, şiddeti tüm çıplaklığıyla hayata geçirir.
Örnek: Gazze’de bir apartman binasının bombalanması.
- Superego düzeyinde, bu bina “terör yuvası” olarak çerçevelenir. Bu yıkım bir “savunma hakkı” değil, “ahlaki zorunluluk” olarak sunulur.
- Ego düzeyinde, hava operasyonu detaylı biçimde hesaplanır: hassas mühimmat, hedefin koordinatları, etkilenme çapı vs.
- İd düzeyinde ise bombalama gerçekleşir, siviller ölür, bedenler parçalanır, çocuklar enkaz altından çıkarılır – ve failin gözünde bunlar artık sadece “tali hasar” değil, bazen tatmin edici bir sonuçtur.
Bu üç düzlem arasındaki geçirgenlik, kötülüğün hem organize hem sistemik hem de patolojik olmasını sağlar. Bu yüzden modern şiddet yalnızca akılla, yalnızca inançla, yalnızca nefretle açıklanamaz. Hepsi gerekir.
Failin Üçlü Kimliği: Bürokrat, Mümin, Sadist
Modern fail, klasik failler gibi “ya birini ya diğerini” temsil etmez. Bugün bir İsrail subayı ya da politikacısı aynı anda üç düzlemde işleyebilir:
- Bürokrat olarak prosedürlere sadık kalır (ego),
- Dindar olarak görevini kutsallaştırır (superego),
- Eylemci olarak bu görevden kişisel tatmin üretir (id).
Bir Gazze operasyonunu yönetirken evraklarla meşgul olan general, akşam televizyonda “biz Tanrı’nın savaşçılarıyız” diyebilir ve ertesi gün çocuk cesetlerine bakarken zerre kadar pişmanlık duymayabilir. Çünkü bu üç kimlik, birbirini dışlamaz; aksine tamamlar.
Žižek’in bu geçişkenlik vurgusu, özellikle çağdaş devlet şiddetinin analizinde önemlidir. Modern devletler, şiddeti sadeleştirmez; katmanlaştırır. Bu katmanlar arasında geçişkenliği sağlayan şey, tam da rasyonel-etik-dürtüsel eksenlerin birbiriyle çakışabilmesidir. Ve Filistin meselesi bu çakışmanın en görünür örneklerinden biridir.
Kurbanın Konumunun Belirsizleşmesi: Direnişin Kriminalizasyonu
Bu üçlü geçişkenlik sadece failin değil, kurbanın konumunu da dönüştürür. Filistinli artık sadece mağdur değildir. O, sürekli olarak failleştirilmeye çalışılır. Superego düzeyinde bu, “terörist” söylemiyle yapılır. Ego düzeyinde bu, “sivil-savaşçı ayrımı imkânsız” gerekçesiyle pekiştirilir. İd düzeyinde ise bu, sivil katliamlarını sıradanlaştıran kinci bir söylemle tamamlanır: “Hepsi aynı, hepsi nefret ediyor, hepsi potansiyel tehdit.”
Bu bağlamda kurban, artık bir mağdur olarak tanınmaz; sadece ortadan kaldırılması gereken bir “risk öğesi” olarak yeniden kurgulanır. Bu da modern şiddetin en tehlikeli noktasıdır: kurbanın failleştirilmesi, onu “hak etmiş” bir nesne haline getirir.
Sözde Ayraçlar: Hukuk, Teknoloji, Medya
Bu geçişkenliği perdeleyen, onu karmaşıklaştıran bir dizi araç da vardır:
- Hukuk, ego-evil’in kendini aklama zeminidir. “Uluslararası hukuka uygundur” demek, şiddetin meşrulaştırılmasıdır.
- Teknoloji, ego-evil’in şiddeti sterilize etmesinin aracıdır. “Hassas bombalar” ile “temiz” öldürmeler vadeder.
- Medya, superego-evil’in dilini tekrarlar: “İsrail meşru müdafaada.”
Tüm bu araçlar, şiddeti ne id, ne ego, ne de superego düzleminde açık etmeyecek şekilde paketler. Ve böylece geçişkenliğin üzeri örtülür.
7. Metodoloji
Bu çalışmanın amacı, İsrail’in Filistin’e uyguladığı şiddeti Žižek’in psikanalitik kötülük üçlemesi — id-evil, ego-evil ve superego-evil — üzerinden çözümlemek olduğu için, yöntemin hem söylem çözümlemeye hem de yapısal anlam haritalarına açık olması gerekir. Bu bağlamda ana yöntem olarak Eleştirel Söylem Analizi (ESA) kullanılmıştır.
Eleştirel Söylem Analizi, söylemi yalnızca dilsel bir yapı değil, aynı zamanda iktidar ilişkilerini kuran ve yeniden üreten bir toplumsal pratik olarak ele alır. Bu makalede ESA’nın işlevi, İsrail’in şiddet pratiklerini meşrulaştıran söylemleri, bu söylemlerin ardındaki ideolojik kodları, teknik rasyonelleştirmeleri ve duygusal/ahlaki çağrıları çözümlemektir. ESA, bu analizde hem söylemin içeriğine hem de bağlamına, yani hem ne söylendiğine hem de kimin, ne zaman, nasıl ve neden söylediğine odaklanır.
ESA’nın Kavramsal Temelleriyle Kesişim
Teun A. van Dijk, Norman Fairclough ve Ruth Wodak gibi ESA’nın önde gelen teorisyenlerinin vurguladığı gibi, söylem çözümlemesi yalnızca metinlerle sınırlı kalmaz; söylemin kurumsal üretim yerlerine, alımlama biçimlerine ve hegemonik etkilerine de bakar. Bu bağlamda, çalışmada üç düzeyde ESA uygulanır:
- Metinsel düzey: Resmî raporlar, askerî açıklamalar, medya haberleri, lider demeçleri ve uluslararası hukuk metinleri taranır.
- Kurumsal düzey: İsrail devleti, IDF (İsrail Savunma Kuvvetleri), BM gibi aktörlerin söylem üretme kapasiteleri analiz edilir.
- Toplumsal düzey: Söylemlerin kamuoyunda, sosyal medyada ve uluslararası arenada nasıl yankı bulduğu incelenir.
Bu çok katmanlı analiz sayesinde, ego-evil’in teknikleştirme ve sterilize etme pratiği, superego-evil’in kutsallık ve mağduriyet söylemleri, id-evil’in ise düşmanlaştırma, hayvaniyet atfetme ve duygu pornografisi gibi mekanizmaları görünür hale getirilir.
Psikanalitik Kavramlarla Söylem Analizi Arasında Köprü
Žižek’in psikanalitik kötülük tipolojisini ESA ile birlikte kullanmanın özgün katkısı şuradadır: ESA genellikle ideolojiyle ilişkili olarak rasyonel anlam üretimlerine odaklanır. Ancak bu çalışma, söylemlerin irrasyonel, bilinçdışı ve dürtüsel yönlerini de açığa çıkarmayı hedefler.
- Ego-evil söylemleri, teknik raporların, askeri açıklamaların ve stratejik planlama belgelerinin dilsel yapıları incelenerek çözümlenir. Bu söylemlerin amacı, şiddeti teknik ve kaçınılmaz göstermek, sorumluluğu dağıtarak görünmezleştirmektir.
- Superego-evil söylemleri, ahlaki gerekçelendirme kalıplarını, dinî referansları, “varoluşsal tehdit” argümanlarını ve “tarihten gelen hak” mitlerini nasıl üretip dolaşıma soktuğuna odaklanır.
- Id-evil söylemleri, düşman nesnelleştirmesi, ontolojik silme, hayvaniyet atfı ve pornografik şiddet imgeleri etrafında şekillenen söylemleri analiz eder.
Bu analiz süreci, psikanalizin dilin patolojisini açığa çıkarma işlevini, ESA’nın yapısal-eleştirel çerçevesiyle birleştirerek, şiddetin yalnızca ne söylendiği değil, neden böyle söylendiği ve nasıl bu kadar ikna edici hale geldiği sorularına da yanıt arar.
Vaka Seçimi ve Yöntemsel Temellendirme
Bu çalışmada vaka analizi yöntemiyle, 2008–2025 arasındaki dört büyük İsrail saldırısı incelenir:
- 2008–2009 “Dökme Kurşun” Operasyonu
- 2014 “Koruyucu Hat” Operasyonu
- 2021 Mayıs saldırıları
- 2023–2025 Gazze kuşatma dönemi
Her vakada üç boyut (id-evil, ego-evil, superego-evil) için ESA ayrı ayrı uygulanır. Analiz birimlerini oluşturan metin türleri:
- Askerî açıklamalar (IDF basın bültenleri, İsrail Savunma Bakanlığı belgeleri)
- Diplomatik söylemler (Netanyahu, Herzog, uluslararası temsilciler)
- Uluslararası medya başlıkları ve haber dili (BBC, CNN, Reuters, Al Jazeera)
- Sosyal medya gönderileri (özellikle hashtag kampanyaları ve viral içerikler)
- BM ve Uluslararası Af Örgütü gibi kurumların raporları
Bu metinler, ESA çerçevesinde söylem yapılarına, kelime tercihine, sorumluluk yükleme ya da yansıtma pratiklerine ve duygu yönetimine göre kodlanır. Her analiz, Žižek’in üçlü şemasına yerleştirilerek hangi kötülük türünün öne çıktığı ve nasıl çalıştığı belirlenir.
Nicel Verinin Nitel Anlamla Bütünleştirilmesi
Bu çalışma yalnızca söylem analiziyle sınırlı değildir. Her saldırı dönemine ait:
- Sivil ölümlerinin sayısı
- Altyapı tahribatı oranları
- Göç ettirilen kişi sayısı
- BM kayıtlı savaş suçu iddiaları
- Sosyal medyada dolaşıma giren görüntü adedi
gibi nicel veriler, nitel ESA verileriyle çapraz ilişkilendirilir. Bu, yalnızca ne söylendiğini değil, hangi şiddet seviyesinde söylendiğini de açığa çıkarmayı sağlar.
ESA ve psikanalitik kavramsal çerçeve birleştirildiğinde, yalnızca metinlere bakmak değil, o metinlerin hangi şiddet katmanını temsil ettiğini anlamak mümkün hale gelir.
8. Empirik Bölüm Taslağı
2008–2025 Arası İsrail Askerî Operasyonlarının Kötülük Tipolojilerine Göre Çözümlemesi
Bu bölümde, önceki kuramsal çerçeve ve metodoloji doğrultusunda, 2008 ile 2025 arasındaki dört ana İsrail askerî operasyonu, üç kötülük düzlemi (id-evil, ego-evil, superego-evil) ekseninde ele alınacaktır. Her operasyonun askeri ve söylemsel verileri, Eleştirel Söylem Analizi (ESA) aracılığıyla çözümleyecek, şiddetin nasıl üretildiği, meşrulaştırıldığı ve duyarsızlaştırıldığı ortaya konacaktır. Böylece kuramsal kavramlar, somut pratikle kesiştirilecektir.
I. “Dökme Kurşun” Operasyonu (2008–2009)
Ego-Evil Baskınlığı: Bürokratik Şiddetin Prototipi
İsrail’in Aralık 2008 – Ocak 2009 arasında Gazze’ye başlattığı geniş çaplı hava ve kara harekâtı, çatışmanın boyutunu sistematik ve planlı bir “savaş mühendisliğine” dönüştürdü. Resmî söylemde “terör alt yapısının çökertilmesi” gerekçesi öne çıkarıldı. Bu dönemde:
- Ego-evil analizi: İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) tarafından yayımlanan teknik brifingler, GPS koordinatlarına dayalı “hassas hedefleme”, sivil kayıpların “istatistiksel hata” çerçevesinde sunulması dikkat çekti. ESA verilerine göre, askerî raporların dilinde “yumuşatıcı belirsizlik” hâkimdi: “muhtemelen”, “olabilir”, “hedef Hamas unsurlarıydı” gibi ifadelerle sorumluluk bulanıklaştırıldı.
- Superego-evil izleri: Resmî açıklamalarda “İsrail’in yaşama hakkı”, “savunma refleksi” ve “uluslararası terör tehdidi” gibi moralize edilmiş çerçeveler yer aldı.
- Id-evil öğeleri: Dönemsel olarak aşırıya kaçan medya başlıklarında (örneğin, “Gazze’ye kurşun yağmuru”, “temizlik operasyonu”) id-evil diline yaklaşan dışavurumlar kaydedildi.
Veri notu: Bu süreçte 1.400’ün üzerinde Filistinli öldü; bunların %65’i sivil. Altyapı kayıpları (hastane, okul, elektrik şebekesi) teknik raporlarda “yan etki” olarak sunuldu.
II. “Koruyucu Hat” Operasyonu (2014)
Superego-Evil Patlaması: Ahlaki Buyruğun Şiddete Dönüşmesi
2014 yazındaki bu harekât, hem şiddetin yoğunluğu hem de onun meşrulaştırılma biçimi açısından superego-evil’in baskınlaştığı bir dönemdi. Bu süreçte İsrail hükümetinin söylemleri, savaş dilinden çok ahlaki ve varoluşsal bir çerçeveye kaymıştı.
- Superego-evil analizi: Başbakan Netanyahu’nun demeçlerinde sıkça “Tanrı’nın halkı olarak savunma hakkımız”, “medeniyeti barbarlığa karşı savunuyoruz” gibi mitik ve ahlaki terimler kullanıldı. ESA bulguları, söylemin “kendini savunan mağdur” rolüne yaslandığını gösterdi.
- Ego-evil verileri: Resmî IDF raporlarında, Gazze’deki yoğun nüfus bölgelerine yapılan hava saldırıları “gereken operasyonel zorunluluk” şeklinde tanımlandı. Sivil kayıplar için “kalkan olarak sivilleri kullanan Hamas” söylemi teknik bir gerekçeye dönüştürüldü.
- Id-evil çıkışları: Yerleşimcilerden ve bazı aşırı sağcı politikacılardan gelen açıklamalar (örneğin, “Gazzeliler insan değil hayvandır” tarzı ifadeler) kamusal alana sıçrayan id-evil şiddetini gösterdi.
Veri notu: 2.200’den fazla Filistinli öldürüldü, 500.000 kişi yerinden edildi. ESA’ya göre, medya dilinde “iki taraf da acı çekti” söylemiyle güç dengesizliği nötralize edildi.
III. 2021 Mayıs Saldırıları
İd-Ego Bileşimi: Dürtüsel Şiddetin Teknokratik Formu
Bu dönemde Gazze’de, Doğu Kudüs’te ve Batı Şeria’daki saldırıların yoğunlaştığı günlerde hem sokak çatışmaları hem de hava bombardımanları gerçekleşti. Olaylar, Yahudi yerleşimcilerin Şeyh Cerrah mahallesindeki zorla tahliyeleriyle başlamıştı.
- Id-evil analiz: Sosyal medyada dolaşıma giren videolar, askerlerin ya da sivil İsraillilerin “arındırma” söylemleri, linç girişimleri ve Araplara yönelik kitlesel nefret ifadeleri id-evil’in açık dışavurumlarıydı. ESA bu içerikleri “teşhir ve cezalandırma” motivasyonuyla ilişkilendirdi.
- Ego-evil yapıları: IDF açıklamaları saldırıların “minimal zayiatla maksimum etki” stratejisine dayandığını vurguladı. Bu dil, teknik olarak etikmiş gibi sunulan bir ölüm mühendisliği içeriyordu.
- Superego-evil katkısı: Hükümet yetkilileri “İsrail’in Yahudi kimliğini tehdit eden iç unsurlar” gibi kategoriler oluşturarak meşruiyet zemini hazırladı.
Veri notu: Sadece 11 gün süren saldırılarda 250’den fazla Filistinli öldü, yüzlerce yapı yıkıldı. Uluslararası medya yine “çifte taraflılık” çerçevesiyle, güç asimetrisini gizledi.
IV. Gazze Kuşatma ve Uzatılmış Yıkım Dönemi (2023–2025)
Kötülüğün Bütünleşmiş Hâli: Üç Boyutun Birleşik İşleyişi
Bu dönem, kötülüğün en ileri teknik, ideolojik ve dürtüsel formlarla iç içe geçtiği dönemdir. ESA’nın bulguları, söylemdeki her katmanın diğerini beslediğini ve desteklediğini gösteriyor.
- Id-evil: Aç bırakma politikaları, yardım konvoylarının bombalanması, sivillerin hedef alınması; bizzat resmi sosyal medya hesaplarında “çim biçme”, “temizlik” gibi deyimlerle açıklandı. Bu, vahşetin pornografikleştirilmesi anlamına gelir.
- Ego-evil: IDF planlarında ve bakanlık raporlarında “sıfır insani yardım geçişi” bir stratejik karar olarak gösterildi. Filistin toplumunun “tam çökertilmesi” teknik hedef olarak kodlandı.
- Superego-evil: Hem yerleşimci gruplar hem resmî yetkililer Filistinlilerin “Tanrı’ya karşı durdukları” retoriğini sıkça kullandı. Eski dinî metinlerden yapılan alıntılar, askeri stratejinin dinselleştirildiğini gösterdi.
Veri notu: 2023 sonu itibarıyla 25.000’den fazla ölü, 70.000’in üzerinde yaralı ve 1 milyonun üzerinde yerinden edilen insan vardı. ESA, medya söyleminin bu aşırı şiddeti “çatışma” terimiyle tanımlamaya devam ettiğini gösterdi — bu, şiddetin dilsel olarak yumuşatılmasının örneğidir.
Bu ampirik analiz, üç kötülük türünün sahadaki karşılıklarını ve birlikte nasıl işlediğini gösterir. Sıradaki bölümde bu verilerin politik ve etik sonuçlarını, “tanımlanmış kötülüğün” neyi örttüğünü ve direniş dillerinin nasıl yeniden kurulabileceğini tartışacağız.
9. Tartışma
Tanımlanmış Kötülüğün Kör Noktaları ve Direniş Dillerinin Tükenişi
Empirik veriler ve Eleştirel Söylem Analizi’nin bulguları açık bir şeye işaret ediyor: İsrail’in Filistin’e yönelik sistematik şiddeti, tek bir kavramla — ne “savaş suçu”, ne “soykırım”, ne de “Siyonizm”le — açıklanamaz. Bu şiddet, ego-evil’in bürokratik soğukluğunu, superego-evil’in ideolojik buyurganlığını ve id-evil’in çıplak, hazcı vahşetini aynı anda içinde taşır. Bu çok katmanlı kötülüğü yalnızca tanımlamak değil, onu doğru şekilde konumlandırmak, hesap sorulabilir hale getirmek gerekir. Ancak burada ciddi bir paradoksla karşılaşırız: Tanımlamak bazen felç eder.
Kötülüğü Tanımlamanın Tuzağı: “Adını Koyduk, Şimdi Ne?”
Sıklıkla karşılaşılan tehlike, kötülüğe bir ad verildiğinde – örneğin “soykırım” – bunun eylemsel bir karşılık oluşturduğuna dair yanlış bir rahatlama hissidir. Bu, Žižek’in eleştirdiği liberal ahlaki pozisyonlardan biridir: Adlandırma, sanki müdahalenin yerini tutabilir. Oysa ad koymak bir başlangıçtır, bitiş değil. Dahası, adlandırma bazen politikayı daraltır, sabitler, hareket alanını dondurur. Kötülüğü “tahlil edilmiş”, “kodlanmış” bir nesne haline getirmek, onu bastırmakla eşdeğer olabilir.
Bu durum özellikle uluslararası hukuk dilinde belirgindir. “Savaş suçu” ya da “soykırım” denildiğinde, konu sanki yargılamaya ve geçmişe ait bir alana çekilir. Oysa Filistin’de yaşanan, geçmişin değil, sürekli tekrar eden bir şimdi’nin sorunudur. Tanımın hukuki çerçeveye sığması, şiddetin canlılığını ve güncelliğini örter.
Suç ve Günah Arasında: Hesap Verebilirlikten Kutsallığa
Superego-evil’in en güçlü etkilerinden biri, şiddeti hem kutsal hem de hesap dışı hale getirmesidir. İsrail’in ideolojik çerçevesi bu konuda son derece işlevseldir: Tarihsel mağduriyet, dinî seçilmişlik ve jeopolitik meşruiyet üçgeninde örülen söylem, şiddeti bir suç olmaktan çıkarıp bir ahlaki hak düzeyine taşır. Bu durumda, ne uluslararası hukuk ne de kamusal vicdan, faile dokunabilir.
Bu tıkanma, direnişin diline de sirayet eder. Filistinlilerin şiddeti isimlendirme biçimleri çoğu zaman ya “meşru direniş” (ki Batı söyleminde hızla “terörizm” olarak kodlanır) ya da “soykırıma uğruyoruz” gibi yüksek perdeden seslenişlerle sınırlı kalır. Her iki durumda da karşı tarafla kurulan dilsel ilişki, ya iktidar tarafından kriminalize edilir ya da duygusal bir çöküş olarak algılanır. Direniş dili, ya bastırılır ya da aczle eşitlenir.
Kötülüğün Dönüşümü: Görünmezlikten Aşırılığa
Žižek’in dikkat çektiği bir başka tehlike de modern kötülüğün ya tamamen görünmezleşmesi ya da aşırı görünürlükle etkisizleşmesidir. İsrail’in uyguladığı şiddet, tam bu ikili oyunu kurar:
- Ego-evil, şiddeti bürokratik ve teknik terimlerle görünmez hale getirir.
- Superego-evil, şiddeti kutsallaştırır ve meşrulaştırır.
- Id-evil, şiddeti o kadar çıplak, o kadar rahatsız edici bir şekilde sunar ki, izleyici sonunda duyarsızlaşır.
Burada şiddet, ahlaki bir sorun olmaktan çıkar ve bir görsel tüketim nesnesine dönüşür. Bu dönüşüm, özellikle sosyal medya çağında direnişi etkisiz hale getirir: Binlerce ceset fotoğrafı, video, hikâye paylaşılır — ama sonunda yalnızca kayıtsızlık ve tükenmişlik kalır. Empati aşırı doza maruz kaldığında, etkisizleşir.
Direnişin Dilini Yeniden Kurmak
Bu karanlık manzara karşısında temel soru şudur: Nasıl bir dil kurulabilir ki hem şiddeti tanımlasın hem de onu aşan bir siyasal hamleye dönüşebilsin?
- Hukuki değil, etik bir söylem: Şiddeti yalnızca suç değil, ahlaki bozulma olarak kodlayan bir dil.
- Rasyonel değil, radikal bir anlatı: Olanı sadece belgelemeyen, onu değiştirme iradesi içeren bir anlatı.
- Mağduriyet değil, özneleşme dili: Filistinlileri yalnızca kurban değil, direniş öznesi olarak konumlayan bir söylem.
Bu bağlamda Žižek’in önerdiği “boş imleyen” stratejisi değerlidir: Tanımları sabitlemek yerine, şiddeti sürekli açıkta tutan, onu her yeniden üretiminde teşhir eden, sabitlenemeyen bir söylem biçimi.
Tanıklık, Sessizlik ve Eylem Arasındaki Gerginlik
Modern dünyada kötülüğe tanıklık etmek bile siyasal bir eylemdir. Ancak bu tanıklık ne sessizliğe indirgenmeli ne de eylemsizliğe. Soykırım kelimesini kullanmak, bazen eylemi engelleyen bir doyum sağlar: “Zaten soykırım dedik, elimizden bu gelir.” Oysa tam tersi olmalı: Soykırım demek, eyleme zorunluluk üretmelidir.
Filistin meselesi, tanım ve tanıklık, dil ve eylem arasındaki tüm bu gerginliğin test alanıdır. Bu makale, tanımı bir tür hesap verme çağrısı olarak yeniden kurmaya çalıştı. Ama son söz, yalnızca kavramsal değil; politik olmalıdır: Kötülüğü tanımlamak yetmez, ona direnmenin dilini yeniden icat etmek gerekir.
10. Sonuç
Kötülüğün Katmanlarıyla Yüzleşmek ve Direnişin Diline Geri Dönmek
Bu makale, İsrail’in Filistin’e yönelik şiddetini klasik politik, hukuki ya da insani çerçevelerin ötesinde, Slavoj Žižek’in Lacancı psikanalize dayalı kötülük tipolojisiyle çözümlemeye çalıştı. Id-evil, ego-evil ve superego-evil kavramları, yalnızca bireysel niyeti değil, toplumsal mekanizmaları, devlet aygıtlarını ve ideolojik altyapıyı birlikte düşünmemizi sağladı. Bu üç düzlem, tek başına yeterli olmayan tanımları aşarak, şiddeti çok katmanlı ve çok yönlü bir yapı olarak yeniden düşünmeye davet eder.
“Soykırım” demek, id-evil’i açığa çıkarır ama şiddetin teknik mühendisliğini (ego-evil) ve ahlaki buyurganlığını (superego-evil) dışarıda bırakır. “Savaş suçu” demek, kötülüğü yönetsel bir hata gibi gösterir, onu yapısal hale getiren ideolojik kodları görmezden gelir. “Siyonizm” demek, ideolojik çerçeveyi açar ama dürtüsel nefreti ve teknik aygıtı yeterince açıklamaz. Bu nedenle, kötülüğü kavramak için çoklu bir okuma zorunludur.
Bu çalışmanın nihai önermesi şudur:
İsrail’in Filistin’e uyguladığı şiddet, sadece “ne yapıldığı” değil, nasıl mümkün kılındığı, neden bu kadar sürdürülebildiği, nasıl görünmezleştirildiği ve en önemlisi hangi dile sıkıştırılarak etkisizleştirildiği üzerinden kavranmalıdır.
Žižek’in kötülük üçgeni, bu karmaşık tabloyu parçalayarak değil, bütünlüğü içinde anlamamıza olanak tanır:
- Ego-evil ile devletin soğuk yüzünü, şiddeti yöneten algoritmayı ve karar zincirini açığa çıkarırız.
- Superego-evil ile bu kararların ahlaki meşruiyetini sağlayan mitleri, tarihsel hak anlatılarını ve kurbanın failleştirilmesini deşifre ederiz.
- Id-evil ile ise şiddetin hazla, nefretle, bastırılmış dürtülerle ilişkisini görür, kötülüğün yalnızca akıl ürünü değil, aynı zamanda bir duygulanım rejimi olduğunu anlarız.
Bütün bu katmanlar birlikte işlediğinde, karşımıza modern şiddetin en sofistike formu çıkar: yasal olan, teknik olarak rasyonel görünen, ahlaki bir gerekçeye dayanan ama özünde yok edici olan bir şiddet biçimi.
Bu çalışmanın politik katkısı, bu çoklu kötülüğü tanımlamakla kalmayıp, ona karşı direnişin de çok katmanlı olması gerektiğini göstermesidir. Direniş yalnızca sokakta, cephede ya da uluslararası mahkemelerde değil; aynı zamanda dilde, tanımda, anlatıda ve algıda gerçekleşmelidir. Direniş dili, faşizan dilden daha güçlü, hukuki dilden daha etkili, duygusal dilden daha örgütlü olmak zorundadır.
Geleceğe Dair Öneriler
- Hakikat Komisyonları: Geçici ateşkesler ya da diplomatik anlaşmaların ötesinde, Filistin halkının yaşadıklarını belgeleyen ve tüm dünyaya duyuran, sivil ve bağımsız hakikat komisyonlarına ihtiyaç vardır.
- Evrensel Yargı Mekanizmaları: Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi yapılar, yalnızca geçmişe dönük suçları değil, güncel yapısal şiddeti de yargılayacak şekilde revize edilmelidir.
- Söylem Mücadelesi: Medya, akademi ve sanat alanlarında “meşruiyet dili”ne karşı yeni anlatı biçimleri, kavramlar ve kategoriler üretilmelidir. Bu, sadece İsrail’e değil, şiddeti meşrulaştıran tüm devlet aygıtlarına karşı yapılması gereken evrensel bir görevdir.
- Kurbanın Özneleşmesi: Filistin meselesi, yalnızca zulme uğramış bir halkın hikâyesi olarak değil, modern çağın siyasal, etik ve epistemolojik krizi olarak ele alınmalıdır. Bu krizden çıkış, kurbanın özneliğini tanımakla mümkündür.
Son söz, tanımı aşan ama tanımsız bırakmayan bir yerden gelsin:
İsrail’in Filistin’e yönelik şiddeti, yalnızca suç değil; bir kötülük rejimidir. Bu rejim, hem teknik hem ideolojik hem de duygusal düzeyde işler. Onu yalnızca belgelemek değil, bozmak, parçalamak, teşhir etmek ve nihayetinde durdurmak gerekir.
Bu ise, yalnızca devletten devlete değil; insandan insana, bilinçten bilince kurulan yeni bir siyasal tahayyül gerektirir. Gerçek dayanışma, tanıklığın ötesine geçip eyleme dönüşebildiği yerdedir.
Bu makale, o eylemin düşünsel bir hazırlığıdır.
İstem: (öncesi) [o3] şimdi bu üç boyutu analiz etmek için makale planlaması yap / uzun makaleyi yazmaya başla / uzun makaleyi yazmaya devam et …






























Geri bildirim: Geistesfront 🏛️🧠💫 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Filistin’de Kötülüğü Adlandırabilmek | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: The Last Cigarette of Europe: A Tragicomic Chronicle of Genocide-Laundering – Žižekian Analysis
Geri bildirim: İtidal Telkini ⚖️🤹♂️🕊️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Haymatlos | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Filistin’de Şeytan Üçgeni | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Kötülüğün Üçgeni | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER