Sinemada ‘Bön Seyirci’ ve Bilinçdışının Hegemonyası: Estetik Normların Libidinal Ekonomisi

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🌀🎭💢 Raumdeutung 🌀🎭💢

(öncesi: Sinema: Estetizm Diktası ve Dinamizm Fetişi Arasında Bir Hastalık Faktörü)

Sinema, kendi meşruiyetini çoğunlukla eleştirel bilinçli seyirciye hitap ettiğini, estetikle bilinç yükselttiğini iddia ederek kurar. Salonlarda parlayan filmler ve onlara dair yapılan tartışmalar, neredeyse bir ‘aydınlanma ritüeli’ havası taşır. Ama aslında mesele bambaşkadır: Sinemanın hakiki hedefi, çoğu zaman, o “bön seyirci”dir; yani gözlerini perdeden ayıramayan, eleştirel kapasitesini bilinçdışının bir köşesine bırakan ve filmin libidinal oyunlarına gözü kapalı teslim olan seyircidir. Sinemanın büyüsünü sürdüren asıl enerji, tam da bu edilgen maruziyette, bu saf libidinal ekonomide saklıdır.

Bön Seyirci: Sinemanın Hakiki Adresatı

Sinema, eleştirel okur-yazarlık mitini sürekli yeniden üretir: Sanki her film bir düşünsel yolculuk, her izleyici potansiyel bir eleştirmenmiş gibi davranılır. Oysa filmin gücü, çoğunlukla seyircinin bilinç düzeyini baypas eden o düz bakışlarda açığa çıkar. Sinema, gösterdikleriyle olduğu kadar, gösterirken ‘bakılmayı’ organize eden sistemleriyle var olur.

Dikkat: Bu sistem, en sofistike sanat filmlerinde bile devrededir. Yönetmen kamera arkasında ideolojik mesajlar dokuyadursun, esas iş, seyircinin gözünün perdeye zincirlenmesindedir. Sinema, kendini izletme sanatıdır; eleştirel göz, en baştan hipnotize edilmiştir.

Seyircinin gözünün kayması, bilinçli bir mesafe arayışı değil, bilakis filmin istediği şeydir: Dalgın, dikkatini kaybetmiş, bakarken unutan, arzuyla boşluğa düşen seyirci… Asıl ‘kıymetli müşteri’ odur! Çünkü asıl putlar, asıl estetik normlar, tam da burada, düşüncenin ket vurduğu anda bilinçdışına zerk edilir.

Entelektüel Sinemanın Tekinsizlik Pornosu

Sinema yalnızca Marvel’ın, Fast&Furious’un ‘eylemsel uyuşturucusu’ değildir. Asıl tehlikeli olan, entelektüel olduğu sanılan filmlerin tekinsizliğinde gizlidir. Düşündürdüğünü iddia eden arthouse filmler, seyircinin bilinçdışında yankılanan bir tekinsizlik pornografisi üretir.

Michael Haneke’nin Funny Games’inde olduğu gibi, izleyiciye “izlediğin şeyin ne kadar şiddet içerdiğini fark ediyor musun?” denir — ama aslında izleyiciye o tekinsizliğin yoğun libidinal hazları pompalanır. Seyirci sarsıldığını, ‘etik açıdan rahatsız olduğunu’ söylerken, o tekinsizliği izlemeye devam eder; görüntüye ve duyguya teslim olmanın keyfini yaşar. Düşünmek değil, maruz kalmak esas tatmin kaynağına dönüşür.

Yorgos Lanthimos’un The Lobster’ı ya da Dogtooth’unda, “toplumun normları sorgulanıyor” gibi gösterilir, oysa bütün mesele, garabetin büyüsünde seyircinin libidinal olarak sarsılması, şaşırma ve tiksintiyle birlikte yeni bir estetik normun içselleştirilmesidir. Seyircinin bilinçdışı, yeni bir tapınma figürüyle tanışır: Yadırgatıcı olanın kendisi, putlaştırılır.

Gaspar Noé’nin Irreversible’ı, seyircinin katlanamayacağı iddia edilen sahneleriyle bilinir; film “eleştirel bilinç” için değil, seyredilmesi bile travmatik olanın haz ekonomisini libidinal düzlemde işleterek normlar yaratır. Kimse bu filmi keyifle izlediğini söylemez; herkes ‘zorlandığını’, ‘rahatsız olduğunu’ söyler. Ama asıl mesele tam da budur: Seyirci bilinçli bir rahatsızlık beyan ederken, bilinçdışı seviyede filmin kendini seyrettirme mekanizmasına tamamen teslim olmuştur.

Estetik Normların Gölgesinde Yeni Bir Putçuluk

Sinema, putlarını ve normlarını bilinçli tercih üzerinden değil, tekrar ve maruziyetle kurar. Seyirci, düşündüğünü, eleştirdiğini sanırken aslında yeni bir normun edilgen kurucusuna dönüşür. Her yıl festival sezonunda gündeme gelen ‘yeni başyapıtlar’, önceki yılların “rahatsız edici” filmlerinin üzerine yeni bir çıta koyar. Düşündürüyor gibi görünen her yeni film, seyircinin daha fazlasını izlemeye hazırlandığı yeni bir bağımlılık yaratır.

Ari Aster’ın Hereditary ve Midsommar gibi filmleri de tam burada devreye girer. Görsel açıdan ustalıklı, estetikle işlenen dehşet, ‘sanat’ kategorisine sokulur, ‘iyi film’ olarak damgalanır. Oysa ortadaki yalnızca bir tekinsizlik pornosu, saf bir travma estetiği ve seyirciyi bilinçdışında edilgenleştiren bir seyir rejimidir.

Haneke, Lanthimos, Noé, Aster… İsimler değişir ama mekanizma aynıdır: Seyirci, eleştirel bilinçle arasına mesafe koyduğunu sanırken, asıl yoğun maruziyeti bilinçdışı seviyede yaşar. Estetik putlar böyle kurulur; bir sonraki tekinsizliğin, bir sonraki garabetin peşinde, seyirci yeni bir ‘normallik’ duygusuna gömülür.

Sonuç: Seyircinin Yeni Dini

Sinemanın bön seyirciye hitap eden asıl işlevi, onun bilinçdışını yeniden kodlamasıdır. Eleştirel bilinçle maskelenen izleme deneyimi, aslında saf bir edilgenliğin, hazla karışık bir teslimiyetin ritüeline dönüşür. Bugünün estetik normları, tekinsizliğin ve putlaşan tuhaflığın içselleştirilmesiyle, seyircinin gözünü perdeden ayıramadığı anlarda şekillenir. Sinema, ‘düşündüren’ değil, arzu ve korkunun yeni dinini inşa eden, sahte bilinçle maskelenmiş bir tapınak olmaya devam ediyor.

İstem: aşağıdaki makaledeki konuyu devam ettiren yeni bir makale yaz! sinema eleştirel seyirciye ve bilince hitap ettiğini söyleyerek kendini makulleştirir ama aslında (libidinal ekonomi düzeyinde, filmin kendini seyrettirmesi açısından) bön seyirciye ve bilinçdışına hitap eder, estetik normlar ve putlaşma böyle yerleşir. entelektüel zannedilen filmler tekinsizlik pornosundan ibarettir, örneklerle zenginleştir! tekrara düşmeyeceksin! çarpıcı ve sürükleyici olacak! (Sinema: Estetizm Diktası ve Dinamizm Fetişi Arasında Bir Hastalık Faktörü)

6 Yorum

Filed under Suni muhaberat