68 Hareketinde Pasifizmin Pasifizasyonu Paradoksu

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🍂🏚️🪪 Haymatlos 🍂🏚️🪪

Türkiye’de Pasifizm, Günah, Aktivizm ve Devrim

(öncesi: Devrimci Duygu, Umutsuzluk ve ‘Olgunlaşan Şartlar’)

1968’in isyanı dünyada ve Türkiye’de kendine özgü bir devrimci coğrafya yarattı. Paris’te, Berlin’de, Prag’da ya da ABD kampüslerinde pasifizm ve pasif direniş biçimleri gerçek bir eylemci alternatif, militan bir tutum olarak sahneye çıkarken; aynı yılların Türkiyesi’nde pasifizm, yalnızca bir “günah”, bir suçlama, hatta bir tür ayıplama olarak kodlandı. Türkiye’de pasifizm hiçbir zaman, kendi başına bir eylemci kimlik veya politik bir program olmadı. Tam tersine, pasifizmin pasifize edilmesi görevini ise ironik şekilde, bizzat en radikal eylemciler ve devrimciler üstlendi. Yani, pasifizm bir türlü “pasifize” olamıyor, pasifizasyonun yükü dahi, doğrudan doğruya aktivistlerin omuzlarına yıkılıyordu.

Bu yazı, 68 kuşağının en çok tartışılan ve en az anlaşılmış paradokslarından birini, pasifizmin pasifizasyonu meselesini; Mahir Çayan ve Hüseyin İnan gibi iki temel devrimci öznenin metinlerinden yapılan özgün alıntılar eşliğinde inceliyor.

Pasifizm: Eylem mi, Günah mı?

Dünya tarihinde pasifizm, çoğu zaman direnen bir pratik, aktif bir “şiddetsiz direniş” biçimi, Gandhi’den Martin Luther King’e kadar uzanan bir eylemlilik olarak tanımlandı. Ama Türkiye’de pasifizm, 60’ların sonundan itibaren neredeyse yalnızca “devrime karşı işlenen bir günah” olarak konumlandı.

Mahir Çayan bu durumu çarpıcı bir şekilde dile getiriyor:

“Pasifizmin bu ileri borazancıları, karşı-devrim cephesine karşı aktif mücadeleyi savunan, başlangıçta sadece kendi örgütlü gücümüzle bu krizi derinleştirmeyi amaçlayan bizlere saldırmada tek bir cephe teşkil ettiler. Ve namlularını görevleri gereği bize çevirdiler.”

Çayan’ın işaret ettiği üzere, pasifizm, fiilen bir karşı-devrim cephesinin “savunması” olarak görülmekteydi. Gerçekten de, devrimcilerin gözünde pasifizm, yalnızca devrimci mücadeleyi baltalayan bir “tutuculuk”, hatta teslimiyetin kılıfıydı:

“Ülkemizde kriz derinleştikçe bütün oportünist fraksiyonların pasifizmleri de kitlelerin gözünde iyice gün ışığına çıkmaktadır.”

Yani, pasifizm, bir görüşten çok bir teşhir biçimiydi. Ona karşı mücadele ise, neredeyse devrimciliğin tanımı haline geliyordu.

Pasifistleri Pasifize Etmek: Aktivizmin Garip Görevi

Fakat tam da bu noktada paradoks başlar. Zira, dünyada pasifizm eylemken, Türkiye’de pasifizm pasifize edilmeye çalışılır; ama bu görev bile pasifistlere değil, “aktivizasyoncu” devrimcilere düşer. Çünkü pasifizm, kendi başına bile “bir türlü pasifize olamayan” bir eğilimdir.

Çayan, bu görevin zorluğunu şöyle anlatır:

“Pasifistler ise, gerek dünyada, gerekse de ülkemizde emperyalizmin ve oligarşinin soldaki uzantısı bir avuç grup olarak, emperyalizme karşı kanla ateşle kurtuluş destanları yazanlara karşı, söz düellosu yapmaktadırlar.”

Bir başka yerde ise pasifistlerin devrimci mücadele karşısındaki inatçı, yerinde sayan konumunu şu sözlerle özetler:

“Meselenin özü de budur. Gerilla savaşına karşı olan (lafta evet deyip de, pratikte karşı olanlar da dahil) bütün geri-bıraktırılmış ülkelerin pasifistleri Lenin’in klâsik tanımına dört elle sarılırlar.”

Çayan’ın saptaması keskin: Pasifizmin en büyük çelişkisi, “devrimi engelleyerek kendi varlığını sürekli kılması”dır. Yani pasifizmin pasifizasyonu, sonsuza kadar süren bir görev halini alır ve bu da aktivistleri, pasifistlerle bitmeyen bir polemiğe sürükler.

Pasifizmin Türkiye’deki Tikel ve Acıklı Tarihi

Türkiye’de pasifizm, neredeyse “teslimiyetçilik”le özdeşleştirilir. Mahir Çayan’ın bir başka tespitiyle:

“Ülkemizdeki pasifistler evrim aşamasında olduğumuzu bu yüzden içinde bulunduğumuz evrede silahlı savaşın objektif şartlarının mevcut olmadığını iddia etmektedirler. Bu iddialar temelden sakat ve yanlıştır. Bu şekildeki tahlillerin tek amacı teslimiyetçiliğe ideolojik kılıf giydirmektir.”

Çayan, pasifizmin asla gerçek bir pozisyon olmadığını, yalnızca devrimci mücadeleyi baltalayan bir “gerekçe üretimi” olduğunu söyler. Ona göre pasifizm, teslimiyetin adıdır. Bir başka yerde ise pasifistlerin eylem karşısındaki tepkilerini doğrudan teşhir eder:

“Ülkemizde pasifistler özellikle şunu söylemektedirler. ‘Yapılan eylemler kitlelerde sempati yaratıyor, ama hepsi o kadar…’ Doğrudur. Kitleler bizlere karşı sempati duymalarına rağmen, henüz aktif olarak desteklemiyorlar ve mücadelenin içine girmiyorlar. Bu son derece doğaldır. Ne bekleniyordu yani? 5-6 askeri eylem sonucu, kitlelerin ayaklanıp, ülkede devrim yapması mı? Bu pasifistlerin devrimci mücadeleyi, kısa bir süreç olarak görmelerinin ve sosyal oluşumdan habersizliğinin bir kanıtıdır.”

Bu noktada, pasifizm “pratikte engellenmesi gereken bir hata” değil, gerçek bir mücadele konusu, bir tür içsel muhalefet olarak algılanıyor. Çünkü Türkiye solu, kendi içindeki pasifizmi sürekli olarak “pasifize” etmek, etkisizleştirmek, hatta yok etmekle yükümlü.

Pasifizmin Pasifize Edilemezliği ve Dönemin Dönemeçleri

Mahir Çayan, 12 Mart darbesi sonrasında ortaya çıkan sağ ve pasifist eğilimlerin artışını da “her darbenin doğal sonucu” olarak değerlendirir:

“Silahlı propagandayı savunmayan herkesi hainlikle suçlayan pek çok legal dönemin keskin ‘gerilla uzmanları’ silaha sarılmaktan başka hiçbir yolun kalmadığı 12 Mart sonrasında ise, 12 Mart öncesinde devrim meselesini iyi düşünmediklerini, aslında silahlı propagandanın örgütleyici olmadığını, yanlış olduğunu, daha önce meseleleri iyi bilmediklerini, 12 Mart’tan sonra teoriyi öğrendiklerini söyleyerek, daha önce pasifizm diye küfrettikleri uluslararası revizyonizmin çizgisine dört elle sarılmışlardır. Bu son derece doğaldır. çünkü her darbe, sağ ve pasifist eğilimleri ortaya çıkartır.”

Burada, pasifizm ve sağcılığın darbe sonrası dönemde bile “aktivistlerin” karşısında bir cephe olarak dirildiği, pasifizmin pasifize edilme görevini sürekli devrimcilerin omuzlarına yüklediği görülüyor.

Hüseyin İnan ve Pasifizmin “Maskesi”: Taktik, Strateji ve Suçlama

Hüseyin İnan’ın tespitleri ise bu paradoksu başka bir boyuta taşır. Ona göre, pasifistlik, stratejik bir kaçınma ve taktik bir bahanedir:

“Bir taraftan, halk savaşını verecek silahlı bir gücün oluşturulmasından kaçacaksın; diğer taraftan o çaba içinde olanların taktik çalışmalarından stratejik sonuç çıkaracaksın ve bunu da silahlı mücadeleye karşı çıkmak için yapacaksın, pasifist uygulamaları halk savaşı adına piyasaya süreceksin; ve peşinden Marksizm-Leninizm adına halk savaşının savunucusu olarak bizleri maceracılıkla suçlayacaksın. … Fakat bunlar, pasifizmden milim sapmadan, aynı tutumla bizleri suçlamaya devam edeceklerdir.”

İnan, pasifizmin “halk savaşı”nı bile bir bahaneye, bir tür eylemsizlik gerekçesine dönüştürmesini teşhir ederken, devrimcilerin ise hep suçlanan taraf olmaya mahkum edildiğini anlatır. Burada paradoks iyice berraklaşır: Pasifist, pasifize edilemeyen, suçlayıcı bir figüre dönüşür; aktivist ise sürekli açıklama, mücadele ve hesap verme durumunda kalır.

Sonuç: Pasifizmin Pasifizasyonuna Dair Bir Not

68 Türkiyesi’nde pasifizm, dünyadaki örneklerinin aksine, asla eylemci bir alternatif olarak sahneye çıkmadı. Kendi başına bir hareket değil, sürekli pasifize edilmesi gereken bir “günah” olarak var oldu. Ama ne gariptir ki, pasifizmin pasifizasyonunu sağlamak, yani onu etkisizleştirmek, tıpkı bir Sisifos görevi gibi, hep devrimci aktivistlere düştü. Böylece, pasifistlerin pasifize edilemeyen tutumu, her dönemin devrimci mücadelesinde yeni tartışmaların, polemiklerin ve suçlamaların başlangıç noktası oldu.

Türkiye’de pasifizmin paradoksu, yalnızca bir siyasi teori ya da taktik mesele değil; bizzat devrimci öznelerin varoluşunu şekillendiren, onları sürekli tetikte tutan, yenilenen ve yenildikçe yeniden dirilen bir “gölge mücadele” olarak tarihsel hafızadaki yerini aldı. Ve belki de pasifizmin en trajik, en ironik özelliği, asla “tam olarak pasifize edilememesi”, kendi içinden hep bir direnç, bir yeni tartışma ve suçlama biçimi üretmesiydi. Pasifizmin pasifizasyonu, Türkiye devrimci hareketinin asla bitmeyecek görevlerinden biri olarak kalmaya devam etti.

(sonrası: Evrim Almanca, Devrim Fransızca: Marksist Devrim Dili Üzerine)

4 Yorum

Filed under Suni muhaberat