Trentler, Hayaller ve Bataklık: Devrimci Geleneğin Kırılgan Yankısı

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🍂🏚️🪪 Haymatlos 🍂🏚️🪪

Tarihsel devrimci gelenek, ilk bakışta, insanın içini titreten, saygı uyandıran bir miras gibi görünür. Yılların, hatta yüzyılların biriktirdiği büyük anlatılar, uğrunda hayatların feda edildiği, ölümsüz ideallerin harcında yoğrulmuş bir “isyan ruhu” silueti… Oysa tüm bu görkemli öykülerin, hararetle savunulan ilkelerin, kalabalıkların gözünde adeta bir mitosa dönüşen mücadelelerin sonunda, aslında çoğu zaman toplumsal gerçekliğin karmaşık akışı içinde beyhude harcanmış bir fantaziden ibaret olduğunu görmemek olanaksız.

Çünkü ihtilalci romantizmin kutsadığı o “çelikten disiplin”, o “kendine özgü enerji, adanmışlık, vatanperverlik” sandığımız nitelikler, çoğunlukla tarihsel gelişmenin dalgalı hattında, zikzaklar çizerek ilerleyen ve aniden başka bir mecraya evrilen bir toplumsal dinamiğin, kendine has bir dönemine ait duygusal patlamalardan ibarettir. Çayan’ın kendisi de, “toplumların, sosyal olayların gelişimi düz bir çizgi izlemez, trentler çizerek akar” ifadesiyle, bu ani savrulmaların çoğunlukla ‘doğru anı’ ve ‘uygun zemini’ bekleyen suni bir dengeye çarpıp eridiğinin farkındadır. Onun bu “trent” ve “suni denge” gibi kavramlara sarılması, aslında devrimci öznede en derin çatışmalardan birini; hayallerin sert gerçeklikle karşılaştığı noktada tuzla buz oluşunu dışa vurur.

Çayan’ın üslubu, tam da bu psikolojinin dışavurumuyla dolup taşar: “Bu tutum kişiyi edilgenliğe iter. Zor anlarda ise dönekliğe götürür. Sorun arabanın itilme eylemine katılma durumu değil, sorun tüm olanakların seferberliği ve devrim için sorumluluk yüklenebilme sorunudur.” Ancak bu mobilizasyonun esası çoğunlukla, kitlelerin birlikte yükselttiği ihtilal şarkılarının ‘seyrek’ zamanlarında parlayıp, hızla sönümlenir. Direnişin ve öfkenin “bizi ayakta tutan yıkıcı güç” olduğuna inanılır, ama toplumsal yapı öyle çok katmanlı ve giriftir ki, bu ateşli hınç bir süre sonra acizliğin, korkunun ve ihanetin çamurunda çırpınan yalnız bir iç ses haline gelir.

Bir başka dikkat çekici yön ise, Çayan’ın dilinde parlayan canlı tasvirler ve alışılmadık benzetmelerdir: “aktif bir biçimde ihanetin bataklığı içinde kulaç atmak”, “bukalemun gibi kılıktan kılığa giren oportünizm”, “saflarımızdaki yankısı”, “nasırlı elleri yarın yakanızda hissedeceksiniz”… Tüm bu ifadeler, radikal hareketin içindeki fırtınayı, kendine dönük sert özeleştiriyi ve zaman zaman gerçeklikle kurulan mesafenin şiirsel ve dramatik görüntüsünü sergiler. Ne kadar katılaşırsa katılaşsın, bu saflar çoğu zaman bir suni dengeyi yıkamaz, tarihsel akışın yönünü tersine çevirecek enerjiyi bulamaz. Hatta bazen, devrimciler “bataklıkta çırpınan” karakterler gibi, özledikleri ütopyanın giderek daha uzağına savrulur.

Çayan’ın bir başka yerde ortaya koyduğu çelişki ise şöyle özetlenebilir: Yeni-sömürgeci dönemde “halk kitlelerinin milliyetçi tepkileri, gavura alerjisi nötralize olmuştur.” Yani emperyalizmin müdahalesi öyle bir düzen ve zihinsel kuşatma yaratmıştır ki, en temel, içgüdüsel refleksler bile işlevsiz kılınmış, pasifleştirilmiştir. Oysa aynı yıllarda devrimciler, köylülerin “gavura alerjisine” umut bağlarken (“Temel bölgenin kırlar olması esprisi”), Anadolu’dan on binlerce insan trenlere doluşup Almanya’nın fabrikalarına göç etmekteydi. Toplumsal tepkiler çoktan ekonomik gerçeklerin izinden yeni mecralara akıyordu; artık “alelade milliyetçi duyarlılıklar” üzerine inşa edilen devrimci senaryolar hızla güncelliğini yitiriyordu.

Artık tepki göstermek bile başlı başına bir mesele haline gelmiş, uzlaşmacı ve yüzeysel mücadele biçimleri ise bu suni dengeyi sürdürülebilir kılmaktan başka bir işlev görmez olmuştu. Bu ise, radikal öznede bir tür yalnızlık, bir tür “beyhude çaba” hissi yaratır: Ne kadar gür sloganlar atılsa da, ne kadar sarsıcı eylemler denenirse denensin, sosyal yapının girdabı o çırpınışları içine çekip yok edecek kadar güçlüdür.

Neticede, Mahir Çayan’ın metnine sinmiş her ifade, bir yanıyla hayranlık uyandıran bir tutkuyu, diğer yandan derin bir düş kırıklığını, sonuçsuz bir çabayı içinde taşır. Devrimci miras elbette ki bir heyecan, bir bilinç, bir arayış ve özverili mücadeleler silsilesi olarak kıymetlidir; fakat toplumsal dalgalar ve yapay dengeler karşısında çoğu zaman trajik bir hayal ürünü olarak kalmaya mahkûmdur. “Trent atlamasının içindeyiz” diyerek tarihsel sıçrayışı bekleyen, “saflarımızdaki sapmalara” karşı tetikte olmayı öğütleyen bir devrimci bile, zamanla tarihin zikzakları ve yapay engellerin aşılması güç atmosferinde bir ölçüde dağılmaya, silikleşmeye yatkındır.

Ve sonunda, “bugün yanlış bilinç verildiği için oportünizmin saflarında yer alan partili omuzdaşlarımızdan korkun. Korkun, çünkü sosyalistler bilinçli hainleri affetmezler” diyerek hem geçmişe hem de geleceğe cesurca seslenen mücadele insanı, kendisini ve yol arkadaşlarını çoğu zaman, bütün anlamını ve ağırlığını bu sürekli mücadelede arayan bir kuşağın izlerinde bulur. Devrimci hafızanın görkemli silueti, ne kadar etkileyici olsa da, bazen zamanın akışı içinde gecikmiş bir yankı veya gerçekleşmeyi bekleyen bir hayal olarak kalabilir.

(sonrası: Devrimci Duygu, Umutsuzluk ve ‘Olgunlaşan Şartlar’)

3 Yorum

Filed under Suni muhaberat

3 responses to “Trentler, Hayaller ve Bataklık: Devrimci Geleneğin Kırılgan Yankısı”

  1. Geri bildirim: Raumdeutung 🌀🎭💢 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: Devrimci Duygu, Umutsuzluk ve ‘Olgunlaşan Şartlar’ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  3. Geri bildirim: Haymatlos | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER