Ketlenme, Semptom ve Kaygı (1926) — Sigmund Freud

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🤖🧠 Saikbilim Evirileri 🤖🧠

(Psikanalitik Gelişimde Tehlike ve Kaygı Zinciri: Egodan Üstbene)

1926

I
Dilimizde patolojik olguların betimlenmesinde semptomlar ve ketlenmeler arasında ayrım yaparız, fakat bu ayrımı çok da önemsemeyiz. Sadece ketlenmelerin görüldüğü, semptomların görülmediği hastalık vakalarına rastlamasak ve bunun koşulunun ne olduğunu bilmek istemesek, ketlenme ve semptom kavramlarını birbirinden ayırmaya neredeyse hiç ilgi göstermeyiz.

Bu ikisi aynı zeminde ortaya çıkmamıştır. Ketlenme, işlevle özel bir ilişki taşır ve zorunlu olarak patolojik bir şey anlamına gelmez; bir işlevin olağan kısıtlanmasına da ketlenme denebilir. Oysa semptom, hastalıklı bir sürecin belirtisi demektir. Dolayısıyla bir ketlenme de semptom olabilir. Dil, basitçe bir işlev azalması sözkonusuysa ketlenmeden, olağandışı bir değişiklik ya da yeni bir edim sözkonusuysa semptomdan söz eder. Birçok durumda, patolojik sürecin olumlu ya da olumsuz yanının vurgulanıp vurgulanmayacağına, bunun sonucunun semptom mu yoksa ketlenme mi olarak adlandırılacağına, neredeyse keyfi şekilde karar verilebilir. Tüm bunlar gerçekten ilginç değildir ve başta ortaya attığımız soru da çok verimli olmadığını gösterir.

Ketlenme kavram olarak işleve bu denli sıkı bağlı olduğundan, çeşitli ego işlevlerinin nevrotik rahatsızlıklarda ne biçimlerde bozulduğunu araştırma fikri akla gelebilir. Bu karşılaştırmalı inceleme için şunları seçiyoruz: cinsel işlev, beslenme, hareket ve mesleki çalışma.

a) Cinsel işlev çok çeşitli bozukluklara uğrar, bunların çoğu basit ketlenmeler niteliğindedir. Bunlar psikolojik iktidarsızlık adı altında toplanır. Normal cinsel işlevin gerçekleşmesi oldukça karmaşık bir sürecin yürütülmesine bağlıdır, bozulma ise bu sürecin herhangi bir noktasında meydana gelebilir. Erkekte ketlenmenin başlıca evreleri şunlardır: sürecin başlatılması sırasında libidonun çevrilmesi (psikolojik rahatsızlık), fiziksel hazırlığın gerçekleşmemesi (erektil yetersizlik), eylemin kısaltılması (erken boşalma) ki bu olumlu bir semptom olarak da tanımlanabilir, doğal sona erişinin engellenmesi (boşalamama), psikolojik etkinin oluşmaması (orgazmda haz duygusunun olmaması). Diğer bozukluklar ise işlevin özel koşullara, sapkın ya da fetişist nitelikteki durumlara bağlanmasıyla ortaya çıkar.

Ketlenmenin kaygıyla olan ilişkisi gözümüzden uzun süre kaçamaz. Bazı ketlenmeler açıkça, işlev yerine getirilirse kaygı ortaya çıkacağı için işlevden vazgeçilmesidir. Cinsel işlevden doğrudan kaygı duymak kadında sık görülür; bunu histeriye atfederiz, tıpkı başlangıçta edilgin biçimde yaşanan cinsel eyleme sonradan tepki olarak gelişen, daha sonra ise yalnızca düşüncesinde ortaya çıkan tiksinti savunma semptomunda olduğu gibi. Çok sayıda zorlayıcı eylem de cinsel yaşantıya karşı bir önlem ve güvence olarak ortaya çıkar, yani fobik niteliktedir.

Burada anlamada pek ilerleyemeyiz; sadece işlevin bozulması için çok çeşitli yollar kullanıldığını görürüz: 1) En çok saf bir ketlenme olarak adlandırabileceğimiz libidonun basitçe çevrilmesi, 2) işlevin icrasında bozulma, 3) işlevin özel koşullarla güçleştirilmesi ve başka hedeflere yönlendirilmesiyle değiştirilmesi, 4) koruyucu önlemlerle işlevin önlenmesi, 5) işlev engellenemez biçimde başladığında kaygının gelişmesiyle kesilmesi, son olarak 6) işlev yine de gerçekleşirse ona karşı tepki gösterip olanı geri almaya çalışan sonradan gelişen bir tepki.

b) Beslenme işlevindeki en sık rastlanan bozukluk, libidonun çekilmesiyle oluşan iştahsızlıktır. Yeme arzusunun artışı da nadir değildir; yeme zorlantısı, açlıktan ölme korkusuyla güdülenir ve az incelenmiştir. Yemeye karşı histerik savunma olarak kusma semptomunu tanırız. Kaygı nedeniyle besini reddetmek ise psikotik durumlara (zehirlenme sanrısı) aittir.

c) Bazı nevrotik durumlarda hareket işlevi, yürüme isteksizliği ve yürüyememe ile ketlenir; histerik engelleme, hareket aygıtının motor felcini kullanır ya da yalnızca bu işlevin özel bir biçimde ortadan kaldırılmasıyla ortaya çıkar (abasia, abazi). Özellikle karakteristik olan, belirli koşulların araya girmesiyle hareketin güçleştirilmesi ve bu koşullar yerine getirilmediğinde kaygı oluşmasıdır (fobi).

d) Tedavinin sıkça konusu olan, tek başına semptom olarak ortaya çıkan çalışma ketlenmesinde ise azalan istek, kötü icra ya da zorla sürdürüldüğünde yorgunluk gibi tepki belirtileri (baş dönmesi, kusma) görülür. Histeri, organ ve işlev felçleri yaratarak çalışmayı durdurur ve bu felçlerin sürmesiyle çalışma bir arada olamaz. Zorlayıcı nevroz ise işi sürekli dikkat dağıtma ve araya giren beklemeler ile yinelemelerde zaman kaybına uğratarak bozar.

Bu genel bakışı başka işlevlere de yayabiliriz, ancak bundan fazlasını beklememeliyiz. Görünümlerin yüzeyinden öteye geçemeyiz. Bu yüzden, ketlenme kavramında artık fazla esrarengizlik bırakmayan bir bakış açısını benimsemeye karar verelim. Ketlenme, egonun işlev kısıtlamasının bir ifadesidir; bu kısıtlama ise kendi başına pek çok farklı nedene sahip olabilir. Bu işlevden vazgeçişin bazı mekanizmaları ve genel eğilimine oldukça aşinayız.

Özelleşmiş ketlenmelerde bu eğilim daha kolay görülebilir. Piyano çalmak, yazmak ve hatta yürümek nevrotik ketlenmelere uğradığında, analiz, burada parmakların ve ayakların bu işlevlerde aşırı erotize edilmesiyle açıklanan bir neden bulur. Genel olarak şu kavrayışı edindik: Bir organın ego işlevi, o organın erojenliği yani cinsel anlamı arttığında zedelenir. O zaman, biraz tuhaf bir benzetmeye izin verilecek olursa, durum şuna benzer: Ev sahibinin kendisiyle aşk ilişkisi kurduğu aşçı, artık mutfakta çalışmak istemez. Eğer yazmak –ki bu, bir borudan sıvının beyaz bir kağıda akmasını sağlamaktan ibarettir– cinsel birleşmenin sembolik anlamını kazanmışsa ya da yürümek, toprağa yani tabiat anaya abanmanın sembolik bir ikamesine dönüşmüşse, her ikisi de, yani yazmak ve yürümek, sanki yasak bir cinsel eylem yapılacakmış gibi terk edilir. Ego, kendine ait olan bu işlevlerden, yeniden bastırması gerekmesin diye, Es’le bir çatışmadan kaçınmak için vazgeçer.

Diğer ketlenmeler ise açıkça kendini cezalandırma hizmetindedir; mesleki etkinliklerin ketlenmesinde olduğu gibi, bu hiç de nadir değildir. Ego, bu işleri yapamaz, çünkü bunlar ona yarar ve başarı kazandırırdı, ki bunu katı üstben yasaklamıştır. O zaman ego, bu başarıdan da vazgeçer ki, üstbenle çatışmaya girmesin.

Egonun daha genel ketlenmeleri ise başka, basit bir mekanizmayı izler. Ego, olağanüstü ağırlıkta bir ruhsal işle meşgul tutuluyorsa, örneğin bir yasla, büyük bir afekt bastırmasıyla, sürekli yükselen cinsel fantazileri bastırma zorunluluğuyla, elinde bulunan enerjiden öylesine yoksun kalır ki, tıpkı sermayesini yatırımlarında kilitlemiş bir spekülatör gibi, pek çok alanda harcamasını aynı anda kısmak zorunda kalır. Böyle yoğun ve kısa süreli genel bir ketlenmenin öğretici bir örneğini, belli bir zorlanımlı hastada gözlemledim; bu kişi, açıkça öfke patlamasına yol açması gereken durumlarda, bir gün ya da birkaç gün süren felç edici bir yorgunluğa kapılıyordu. Buradan hareketle, depresyon durumları ve bunların en ağır şekli olan melankoliyle kendini gösteren genel ketlenmenin anlaşılması yönünde bir yol da bulunmalı.

Sonuç olarak ketlenmeler hakkında şunlar söylenebilir: Bunlar, ya bir önlem olarak ya da enerji yoksunluğu sonucu, ego işlevlerinin kısıtlanmalarıdır. Artık ketlenmenin semptomdan ne bakımdan ayrıldığını kolayca görebiliriz. Semptom, ego içindeki ya da egoya ait bir süreç olarak tanımlanamaz.

II
Semptom oluşumunun temel çizgileri uzun zamandır incelenmiş ve umarım tartışılmaz biçimde ortaya konmuştur. Semptom, gerçekleşmemiş bir sevk doyumunun belirtisi ve yerine geçeni, bastırma sürecinin bir sonucudur. Bastırma, Es’te başlatılmış bir sevk yatırımıyla işbirliğine girmek istemeyen ego tarafından, gerekirse üstbenin buyruğuyla, yürütülür. Ego, bastırma yoluyla, hoş olmayan itkisel hareketin taşıyıcısı olan tasavvurun bilince ulaşmasını engeller. Analiz çoğunlukla bunun bilinçdışı bir oluşum olarak kaldığını gösterir. Buraya kadar herşey açıktır, fakat kısa sürede çözülmemiş güçlükler başlar.

Şimdiye kadarki bastırma süreci betimlerimiz, bilince erişimin engellenmesi sonucunu güçlü şekilde vurguladı, fakat başka noktalarda kuşkuya yer bıraktı. Şu soru ortaya çıkar: Es’te etkinleşen, doyuma yönelen sevk itkisi hangi akıbeti yaşar? Yanıt dolaylıdır, şöyle der: bastırma süreci yoluyla beklenen doyum hazzı rahatsızlığa dönüştürülür, ve böylece bir sevk doyumunun nasıl olup da rahatsızlıkla sonuçlanabileceği sorunu ortaya çıkar. Durumu açıklığa kavuşturmayı umarız, şu kesin ifadeyi ortaya koyarsak: Es’te amaçlanan uyarım süreci, bastırma yüzünden hiç gerçekleşmez, ego bunu ketleyip başka yöne çevirmeyi başarır. Böylelikle, bastırmadaki “duygu dönüşümü” bilmecesi ortadan kalkar. Fakat böylece egonun, Es’teki süreçler üzerinde bu kadar geniş kapsamlı bir etki kurabileceğini kabul etmiş oluruz, ve bu şaşırtıcı güç gösterisinin nasıl olanaklı hale geldiğini kavramayı öğrenmeliyiz.

Sanırım bu etki, egoya, onun algı sistemiyle olan yakın ilişkisi dolayısıyla tanınır, bu ilişki zaten egonun özünü oluşturur ve onun Es’ten ayrışmasının nedenidir. W-Bw adını verdiğimiz bu sistemin işlevi, bilinç fenomeniyle bağlantılıdır; dışarıdan olduğu kadar içeriden de uyarımlar alır ve oradan gelen haz-rahatsızlık duyumları aracılığıyla ruhsal olayların tüm seyrini haz ilkesi doğrultusunda yönlendirmeye çalışır. Egoyu Es karşısında kolayca güçsüz olarak hayal etmeyi severiz, fakat Es’teki bir sevk sürecine karşı direnç gösterdiğinde, niyetini gerçekleştirmek için yalnızca bir rahatsızlık sinyali göndermesi yeterlidir, çünkü haz ilkesinin neredeyse herşeye kadir otoritesinden yardım alır. Bu durumu bir an için yalıtılmış olarak ele alırsak, başka bir alandan bir örnekle açıklayabiliriz: Bir devlette belli bir klik, kararlaştırılacak önlemin halkın eğilimlerine uygun olmasına karşın, bu önleme karşı direnir. Bu azınlık, basını ele geçirir, onun aracılığıyla egemen “kamuoyu”nu işler ve böylece planlanan kararın alınmamasını sağlar.

Bir yanıta başka sorular eklenir. Rahatsızlık sinyalini üretmekte kullanılan enerji nereden gelir? Burada bize yol gösteren düşünce, içerideki istenmeyen bir sürece karşı savunmanın, dışsal bir uyarana karşı savunma modeline göre gerçekleşebileceğidir, yani ego, içsel tehlikeye karşı da dışsal tehlikeye karşı kullandığı savunma yolunu izler. Dışsal tehlikede organizma kaçma girişiminde bulunur, öncelikle tehlikeli olana ilişkin algıdan yatırımını çeker; daha sonra, tehlikenin algısını reddetmese bile, öyle kas hareketleri gerçekleştirir ki tehlike algısı olanaksızlaşır, yani tehlikenin etki alanından çıkar. Bastırma da böyle bir kaçış girişimiyle eşdeğerdir. Ego, bastırılacak sevk temsiline yaptığı (bilinçdışı öncesi) yatırımı çeker ve onu rahatsızlık (kaygı) salımı için kullanır. Bastırmada kaygının nasıl ortaya çıktığı sorunu kolay bir mesele değildir; yine de şu düşünceyi savunmaya hakkımız vardır: Kaygının asıl merkezi egodur, ve daha önceki şu görüşü geri çevirmeliyiz: bastırılmış itkisel temsilin yatırım enerjisi otomatik olarak kaygıya dönüşür. Önceleri böyle bir görüş bildirmişsem, fenomenolojik bir betimleme vermişimdir, metapsikolojik bir açıklama sunmamışımdır.

Burada söylenenlerden, yeni bir soru türetilir: Ekonomik açıdan nasıl mümkündür ki, ön-bilinçli ego yatırımının çekilmesi gibi bir uzaklaştırma ve boşaltma işlemi, yalnızca artan yatırımların sonucu olabilecek rahatsızlık ya da kaygı üretebilsin? Şöyle cevap veriyorum: Bu neden, ekonomik olarak açıklanmak zorunda değildir; bastırmada kaygı yeniden üretilmez, tersine bir afekt durumu, var olan bir anı imgesine göre yeniden ortaya çıkarılır. Kaygının ve genel olarak afektlerin kökenine dair başka bir soru ile birlikte artık tartışmasız psikolojik zemini bırakır, fizyolojinin sınır bölgesine gireriz. Afekt durumları, ruhsal yaşama, çok eski travmatik deneyimlerin kalıntıları olarak katılmıştır ve benzer durumlarda anı simgeleri olarak canlanırlar. Onları, geç ve bireysel olarak edinilen histerik nöbetlerle bir tutmakta ve onların normal örnekleri olarak görmekte hata etmediğimi düşünüyorum. İnsanda ve ona yakın canlılarda, doğum eylemi, ilk bireysel kaygı yaşantısı olarak, kaygı afektinin ifadesine ayırt edici özellikler kazandırmış gibi görünmektedir. Fakat bu bağı abartmamalı, onu kabul ederken de şunu gözden kaçırmamalıyız: Tehlike durumu için bir afekt simgesinin bulunması biyolojik bir gerekliliktir ve her durumda var edilmiş olmalıdır. Ayrıca, her kaygı patlamasında, ruhsal yaşantıda, doğum durumunun yeniden üretimine eş bir şeyin gerçekleştiğini varsaymak da yersizdir. Hatta, başlangıçta böyle travmatik yeniden üretimler olan histerik nöbetlerin bu karakteri sürekli koruyup korumadığı bile kesin değildir.

Başka bir yerde, terapötik çalışmada karşılaştığımız bastırmaların çoğunun, sonradan bastırmalar olduğunu belirttim. Bunlar, önceden gerçekleşmiş önbastırmaları gerektirir ve bu önbastırmalar, yeni duruma çekici etkilerini uygularlar. Bastırmanın bu arka planları ve ön evreleri hakkında henüz çok az şey bilinmektedir. Üstbenin bastırmadaki rolünü abartma tehlikesi kolayca doğar. Şu anda, örneğin üstbenin ortaya çıkışının, önbastırma ile sonradan bastırmanın ayrımını mı oluşturduğu konusunda bir yargıya varılamaz. Her halükarda, ilk – son derece yoğun – kaygı patlamaları, üstbenin ayrışmasından önce gerçekleşir. Uyarımın olağanüstü kuvveti ve uyarıma karşı koruyuculuğun delinmesi gibi niceliksel öğelerin, önbastırmanın en yakın nedenleri olması tamamen akla uygundur.

Uyarıma karşı koruyuculuktan söz edilmesi, bize bastırmaların iki farklı durumda ortaya çıktığını hatırlatır: hoş olmayan bir sevk itkisi ya dışsal bir algıyla harekete geçirilir ya da böyle bir tahrik olmaksızın içeriden belirir. Bu farklara sonra döneceğiz. Uyarıma karşı koruyuculuk ise yalnızca dışsal uyarılara karşı vardır, içsel sevk taleplerine karşı değil.

Egonun kaçış girişimini incelediğimiz sürece, semptom oluşumundan uzakta kalırız. Semptom, bastırmayla engellenmiş sevk itkisi üzerinden oluşur. Ego, rahatsızlık sinyalini kullanarak niyetine erişip sevk itkisini tamamen bastırmayı başarırsa, bunun nasıl olduğuna dair hiçbirşey öğrenemeyiz. Yalnızca daha az ya da çok başarısız bastırmalar olarak adlandırabileceğimiz vakalardan öğreniriz.

Genellikle, bastırmaya rağmen sevk itkisi bir ikame bulur, fakat bu ikame ağır biçimde körelmiş, yer değiştirmiş ve ketlenmiş bir nitelik taşır. O artık bir doyum olarak tanınamaz. Gerçekleştirildiğinde haz duyumu ortaya çıkmaz, bunun yerine bu gerçekleştiriliş, zorlantı niteliği kazanır. Fakat doyum sürecinin bu semptoma indirgenişi sırasında, bastırma gücünü başka bir noktada daha gösterir. İkame süreci, mümkünse hareketlilik yoluyla dışa boşaltımdan uzak tutulur; bu başarılamasa bile, kendini yalnızca bedende değişimle tüketmeli ve dış dünyaya taşmamalıdır; eyleme dönüşmesine izin verilmez. Anlarız ki, bastırmada ego dış gerçekliğin etkisi altında çalışır ve bu nedenle ikame sürecinin sonucunu bu gerçeklikten dışlar.

Ego, bilinçle kurulan erişimi ve dış dünyaya yönelik eyleme geçişi denetler; bastırmada gücünü iki yönde de gösterir. Sevk temsili, gücün bir yönünü; sevk itkisinin kendisi ise öteki yönünü hisseder. O halde şu soru yerindedir: Egonun bu kudretini tanımak, Das Ich und das Es incelememizde ortaya koyduğumuz ego konumuyla nasıl bağdaştırılacaktır? Orada egonun Es’e ve üstbene bağımlılığını, her ikisi karşısında güçsüzlüğünü ve kaygı eğilimini, güçlükle ayakta tuttuğu üstünlük iddiasının içyüzünü göstermiştik. Bu yargı, o zamandan bu yana saikbilim literatüründe güçlü bir yankı buldu. Birçok ses, egonun Es karşısındaki zayıflığını, içimizdeki makul olanın demonik olana karşı güçsüzlüğünü vurgular ve bu savı saikbilimin “dünya görüşü”nün temel taşı yapmaya kalkar. Bastırmanın işleyişinin kavranışı, analisti böylesine uç bir tarafgirlikten alıkoymamalı mı?

Ben dünya görüşleri imalinden hiç yana değilim. Bunları, hayat yolculuğunu herşey hakkında bilgi veren bir rehber olmadan yapamayacağını açıkça kabul eden filozoflara bırakmalı. Filozofların, kendi daha yüksek ihtiyaç noktalarından bize yukarıdan bakarken gösterdikleri küçümsemeyi alçakgönüllülükle üstlenelim. Biz de narsistik gururumuzu inkâr edemeyeceğimiz için, tesellimizi şunda arayalım: Tüm bu “yaşam kılavuzları” hızla eskiyor, asıl bizim dar görüşlü, sınırlı küçük işlerimiz, onların yeni baskılarını zorunlu kılıyor ve en modern rehberler bile eski, çok kullanışlı ve çok kapsamlı ilmihalciliği ikame etme girişimlerinden başka bir şey değildir. Bilimin bugüne kadar bu dünyanın bilmecelerine ne kadar az ışık tutabildiğini çok iyi biliyoruz; filozofların tüm gürültüsü bunu değiştiremez, yalnızca herşeyi kesinlik talebine tabi kılan sabırlı çalışmanın sürdürülmesi yavaşça bir değişim yaratabilir. Yolcu karanlıkta şarkı söylediğinde, korkusunu inkâr eder, ama bu yüzden daha iyi görmez.

III
Ego sorununa geri dönersek: Görünürdeki çelişki, soyutlamaları fazla katı almamızdan ve karmaşık bir olgunun bazen yalnızca bir, bazen de diğer yanını öne çıkarmamızdan kaynaklanır. Egonun Es’ten ayrılması haklı görünür, bu ayrım bize belirli ilişkiler tarafından adeta dayatılır. Ama öte yandan, ego Es ile özdeştir, onun yalnızca özelleşerek farklılaşmış bir parçasıdır. Bu parçayı düşüncede bütüne karşı koyarsak ya da aralarında gerçek bir bölünme ortaya çıkarsa, egonun zayıflığı gözönüne serilir. Ancak ego Es ile bağlantılı kalır, ondan ayrışmazsa, gücü ortaya çıkar. Egonun üstbenle ilişkisi de benzerdir; birçok durumda bu ikisi iç içe geçer, çoğunlukla ancak aralarında bir gerilim, bir çatışma oluştuğunda onları ayırt edebiliriz. Bastırma durumunda belirleyici olan şudur ki, ego bir örgütlenmedir, Es ise değildir; ego Es’in örgütlü parçasıdır. Ego ve Es’i iki ayrı ordugah gibi düşünmek tümüyle yersiz olurdu; bastırma yoluyla ego Es’in bir bölümünü bastırmaya çalışır, ardından Es’in geri kalanı saldırıya uğrayanı savunmaya gelir ve gücüyle egonunkine karşı koyar. Böyle bir şey kimi zaman meydana gelebilir, fakat bu kesinlikle bastırmanın başlangıç durumu değildir; çoğunlukla bastırılacak sevk itkisi izole kalır. Bastırma eylemi egonun gücünü göstermişse de, aynı zamanda egonun güçsüzlüğüne ve Es’in tekil sevk itkilerinin etkilenemezliğine de tanıklık eder. Çünkü bastırmayla semptoma dönüşen süreç, artık ego örgütlenmesi dışında ve ondan bağımsız olarak varlığını sürdürür. Ve yalnızca o da değil, onun bütün türevleri de aynı ayrıcalıktan, adeta hudutdışılıktan yararlanır; bu türevler, ego örgütlenmesinin unsurlarıyla bir araya geldiklerinde, onları kendi taraflarına çekip, ego pahasına yayılıp yayılmayacakları şüpheli hale gelir. Çoktandır aşina olduğumuz bir benzetme, semptomu gömülü olduğu dokuda sürekli uyarım ve tepki belirtileri oluşturan bir yabancı cisim olarak görür. Çoğu kez, hoş olmayan sevk itkisine karşı savunma mücadelesi semptom oluşumuyla sona erer; gördüğümüz kadarıyla bu en çok histerik konversiyonda mümkündür, fakat genellikle gidişat farklıdır; ilk bastırma eyleminden sonra uzun süren ya da asla bitmeyen bir devam süreci gelir, sevk itkisine karşı mücadele semptoma karşı mücadeleyle sürdürülür.

Bu ikincil savunma mücadelesi bize çelişkili iki yüz gösterir. Bir yandan, doğası gereği ego, bizce bir yeniden kurma ya da uzlaştırma girişimi olarak değerlendirilmesi gereken bir şey yapmaya zorlanır. Ego bir örgütlenmedir, bütün bileşenleri arasında serbest iletişim ve karşılıklı etki olanağına dayanır, cinsellikten arınmış enerjisi kökenini hâlâ bağlanma ve bütünleşme arzusunda gösterir ve bu sentez zorunluluğu, ego geliştikçe artar. Bu yüzden, egonun semptomun yabancılığını ve yalıtılmışlığını ortadan kaldırmaya çalışması, semptomu kendine bağlamanın ve böylece kendi örgütlenmesine dahil etmenin tüm yollarını kullanması anlaşılır hale gelir. Böyle bir çabanın semptom oluşumu eylemini bile etkilediğini biliyoruz. Bu duruma klasik örnek, doyum ve ceza gereksinimi arasında uzlaşma niteliği taşıyan histerik semptomlardır. Üstbenin bir talebini karşılayan bu tür semptomlar, baştan itibaren egoya dahildir, ama aynı zamanda bastırılmış olanın mevzileri ve bunun ego örgütlenmesine sızma noktalarıdır; adeta karmaşık bileşimli sınır karakolları gibidirler. Bütün ilk histerik semptomların böyle olup olmadığı dikkatli bir incelemeyi hak eder. Sonrasında ego şöyle davranır: semptom bir kez ortaya çıkmıştır ve ortadan kaldırılamaz; o halde, bu durumla barışmalı ve ondan olabildiğince çok çıkar sağlamalı. İç dünyanın semptom tarafından temsil edilen, egoya yabancı parçasına bir uyum gerçekleşir, tıpkı egonun genellikle dış gerçekliğe karşı başardığı gibi. Bu uyuma imkân veren nedenler hiçbir zaman eksik olmaz. Semptomun varlığı, üstbenin bir talebini yatıştırmak veya dış dünyanın bir talebini reddetmek için bir performans engelini beraberinde getirebilir. Böylece semptoma giderek daha önemli çıkarların temsili emanet edilir, kendini koruma açısından bir değer kazanır, gitgide daha sıkı şekilde egoyla bütünleşir, onun için vazgeçilmez olur. Çok ender olarak, bir yabancı cismin bedene uyum sağlaması süreci buna benzer bir şeyi tekrarlar. Semptoma bu ikincil uyumun önemini fazla abartmak da mümkündür; egonun semptomu sırf onun avantajlarından yararlanmak için edindiğini öne sürebiliriz. Bu düşünce, savaşta sakatlanmış birinin sırf malul maaşıyla çalışmadan yaşamak için bacağını kaybettirdiğini öne sürmek kadar doğrudur ya da yanlıştır.

Zorlayıcı nevroz ve paranoyaya özgü diğer semptom biçimleri, ego için yüksek bir değer kazanır, bunun nedeni egoya avantaj sağlamaları değil, ona başka türlü eksik kalan narsistik bir doyum sunmalarıdır. Zorlayıcı nevrozlu kişilerin sistemleştirme çabaları, kendilerini özellikle temiz ya da vicdanlı insanlar olarak başkalarından daha üstün göstermesiyle onların özsevgisini okşar; paranoyadaki sanrılar ise bu hastaların zekâ ve fantazi yeteneğine, kolayca başka bir şeyle ikame edilemeyecek bir faaliyet alanı açar. Sözünü ettiğimiz tüm bu ilişkilerden, nevrozun bize (ikincil) hastalık kazancı olarak bilinen olgu ortaya çıkar. Bu, egonun semptomu kendine katma çabasına yardımcı olur ve semptoma kazık çakılmasını pekiştirir. Sonra biz, egoya semptoma karşı savaşında analitik destek vermeye kalktığımızda, ego ile semptom arasındaki bu uzlaştırıcı bağları dirençler tarafında etkin olarak buluruz. Bunları çözmek kolay olmaz. Egonun semptoma karşı kullandığı iki yol gerçekten de birbirine karşıttır.

Diğer yol daha az dostça bir niteliğe sahiptir, bastırma yöneliminin devamıdır. Ama burada, egoyu tutarsızlıkla suçlayamayız. Ego uzlaşmacıdır ve semptomu kendine katmak, kendi topluluğuna almak ister. Bozukluğun kaynağı, gerçek bir ikame ile bastırılmış itkiden türeyen semptomdan gelir; semptom, bastırılmış olanın rolünü oynamaya devam eder, onun doyum talebini sürekli olarak tazeler ve böylece egoyu yeniden rahatsızlık sinyali vermeye ve savunmaya geçmeye zorlar.

Semptoma karşı ikincil savunma mücadelesi çok yönlüdür, farklı alanlarda geçer ve türlü araçlara başvurur. Onun hakkında bir şeyler söyleyebilmek için semptom oluşumunun tekil vakalarını inceleme konusu yapmalıyız. Bu süreçte, uzun zamandır arka planda pusuda hissettiğimiz kaygı sorununa da değinmemiz gerekecek. Histerik nevrozun ortaya çıkardığı semptomlardan başlamak uygundur; zorlayıcı nevrozda, paranoyada ve diğer nevrozlarda semptom oluşumunun önkoşulları için henüz hazır değiliz.

IV
İncelememiz gereken ilk vaka, bir çocukluk çağı histerik hayvan fobisi, yani örneğin, tüm ana hatlarıyla kesinlikle tipik bir vaka olan “küçük Hans”ın at fobisidir. [Dipnot: Bkz. ‘Beş yaşındaki bir oğlan çocuğunun fobisinin analizi’.] İlk bakışta bile görürüz ki, soyutlamalarla çalışırken beklentimizin aksine, gerçek bir nevrotik hastalık vakasının koşulları çok daha karmaşıktır. Hangi itkisel dürtünün bastırıldığına, onun semptom ikamesinin ne olduğuna, bastırma saikinin nerede belirginleştiğine dair bir kavrayış edinmek için oldukça çaba gerekir.

Küçük Hans sokağa çıkmayı reddeder, çünkü atlardan korkar. Hammadde budur. Burada semptom olan nedir: kaygının gelişmesi mi, kaygı nesnesinin seçimi mi, yoksa serbest hareketten vazgeçiş mi ya da bunların birkaçının bir arada olması mı? Hans hangi doyumdan kendini mahrum bırakır? Neden kendine bunu yasaklamak zorundadır?

Yanıtlamak kolay görünür: Vakada çok fazla esrarengiz bir şey yoktur. Anlaşılmaz at korkusu semptomdur, sokağa çıkamama ise egonun kaygı semptomunu uyandırmamak için kendine dayattığı bir ketlenme belirtisidir, bir kısıtlamadır. Sonuncunun açıklamasının doğruluğu hemen anlaşılır ve tartışmanın devamında bu ketlenme dikkate alınmaz. Ama vaka ile ilk yüzeysel karşılaşma, varsayılan semptomun gerçek ifadesini bize göstermez. Yakından sorguladığımızda, burada sözkonusu olanın atlara yönelik belirsiz bir korku değil, belli bir kaygılı beklenti olduğunu öğreniriz: Atın onu ısıracağı korkusu. Aslında, bu içerik bilinçten kaçmaya çalışır ve yalnızca kaygı ile nesnesinin yer aldığı belirsiz bir fobiyle kendini ikame eder. Şimdi, bu içerik semptomun özü müdür?

Bir adım dahi ilerleyeceksek, küçük çocuğun analitik çalışmada bize açılan tüm ruhsal durumunu dikkate almalıyız. O, babasına karşı kıskanç ve düşmanca bir Ödip tutumu içindedir; fakat, ayrılığın nedeni olarak anne hesaba katılmazsa, babasını candan sevmektedir. Yani bir ambivalans çatışmasıdır: Aynı kişiye yönelen, iyi gerekçelendirilmiş bir sevgi ve ondan geri kalmayan haklı bir nefret. Onun fobisi, bu çatışmayı çözme girişimi olmalıdır. Böyle ambivalans çatışmaları çok yaygındır; başka tipik bir çıkış yolunu da biliyoruz. Bu durumda, çatışan iki dürtüden genellikle şefkatli olanı olağanüstü derecede güçlenir, diğeri kaybolur. Sadece şefkatin aşırılığı ve zorlantılı niteliği, bu tutumun tek başına var olmadığını, sürekli olarak zıttını baskı altında tutmaya çalıştığını gösterir ve bize, bastırmanın tepki oluşumu yoluyla (egoda) gerçekleştiği bir süreç kurma imkânı verir. Küçük Hans gibi vakalarda ise böyle bir tepki oluşumu görülmez; demek ki ambivalans çatışmasından çıkış için birden fazla yol vardır.

Bu arada kesinlikle anladığımız başka bir şey var. Bastırmaya uğrayan sevk itkisi, babaya yönelik düşmanca bir itkidir. Analiz, atın ısırması fikrinin kökenini araştırırken bunun kanıtını bize sunmuştur. Hans bir atın düştüğünü görmüş, bir oyun arkadaşının yere düşüp yaralandığına tanık olmuş, üstelik bu arkadaşıyla “atçılık” oynamıştı. Bu, Hans’ta şöyle bir arzu itkisi kurmamıza hak tanımıştır: Baba düşsün, tıpkı at ve arkadaş gibi zarar görsün. Gözlemlenen bir ayrılıkla ilgili ilişkiler, babanın ortadan kaldırılmasına dair isteğin daha az çekingen bir biçimde de ifade bulmuş olabileceğini düşündürmektedir. Fakat böyle bir istek, babayı bizzat ortadan kaldırma niyetiyle, yani Ödip müşkülatının öldürücü itkisiyle eşdeğerdedir.

Bu bastırılmış sevk itkisiyle, onun yerine geçtiğini at fobisinde varsaydığımız ikame arasında şimdiye dek hiçbir yol bulunmamaktadır. Şimdi küçük Hans’ın ruhsal durumunu basitleştirip çocukluk öğesini ve ambivalansı ortadan kaldırırsak; o, diyelim ki bir evdeki genç bir uşak olsun, evin hanımına âşık ve ondan bazı ayrıcalıklar görüyor olsun. Burada, kendisinden güçlü ev sahibinden nefret ettiğini ve onun ortadan kaldırılmasını istediğini varsaymak kalır; o zaman, bu durumda ev sahibinin öcünden korkması, onda bu adama karşı bir korku durumu gelişmesi en doğal sonuç olur – tıpkı küçük Hans’ın attan duyduğu fobi gibi. Yani, bu fobideki korkuyu bir semptom olarak niteleyemeyiz; anasına âşık olan küçük Hans babasından korktuğunu gösterseydi, ona bir nevroz, bir fobi atfetmeye hakkımız olmazdı. Karşımızda tamamen anlaşılır bir afekt tepkisi olurdu. Bu tepkiyi nevroza dönüştüren tek bir unsurdur: Babanın at ile ikame edilmesi. Bu yer değiştirme, semptom adını hak eden şeyi yaratan şeydir. Bu, ambivalans çatışmasının, tepki oluşumunun yardımı olmadan çözümlenmesini sağlayan öteki mekanizmadır. Bunun olanaklı ya da kolay hale gelmesini sağlayan, bu küçük yaşta totemist düşünüşün doğuştan gelen izlerinin hâlâ kolayca canlandırılabilir oluşudur. İnsan ile hayvan arasındaki uçurum henüz tanınmamıştır, kesinlikle sonradan olduğu kadar abartılı değildir. Yetişkin, hayranlık uyandıran, ama aynı zamanda korku da duyulan adam, hâlâ büyük hayvanla aynı sıradadır; ona birçok şey için imrenilir, fakat aynı zamanda tehlikeli olabileceği için ondan sakınılması gerektiği öğretilmiştir. Böylece ambivalans çatışması aynı kişi üzerinde değil, dolaylı olarak çözülmüş olur; kişinin itkilerinden birine başka bir kişiyi ikame nesnesi olarak yerleştirerek bu çatışmadan çıkılır.

Buraya kadar herşey açık, ama başka bir noktada küçük Hans’ın fobisinde yaptığımız analiz tam bir hayal kırıklığına uğratmıştır. Semptom oluşumunu meydana getiren bozunma, bastırılacak sevk itkisine ait temsilin (tasarım içeriğinin) üzerinde değil, ondan tamamen farklı bir temsilde, yalnızca aslında istenmeyen şeye karşı bir tepkiyi yansıtan bir başka temsilde gerçekleşir. Beklentimiz, küçük Hans’ın atlara yönelik korkusu yerine atlara zarar vermek, onları dövmek veya onların yere düşüp, zarar gördüklerini, hatta kasılmalar içinde öldüklerini görme isteğini açıkça ifade etmesi olsaydı, daha tatmin edici olurdu. Gerçekten de analiz sırasında böyle bir şey zaman zaman ortaya çıkar, fakat nevrozda ön planda değildir ve – ilginçtir ki – eğer küçük Hans gerçekten de başat semptom olarak, babası yerine ata yöneltilmiş böyle bir düşmanlık geliştirseydi, onun bir nevrozda olduğu sonucuna varmazdık. Yani burada bir sorun var: Ya bastırmaya ilişkin anlayışımızda ya da semptom tanımımızda bir eksiklik sözkonusu. Doğal olarak hemen şunu fark ederiz: Eğer küçük Hans gerçekten atlara karşı böyle bir davranış sergileseydi, saldırgan sevk itkisi bastırma yoluyla hiç değişmemiş, yalnızca nesnesi dönüştürülmüş olurdu.

Bastırmanın yalnızca bunu sağladığı vakaların bulunduğu kesin; fakat küçük Hans’ın fobisinin ortaya çıkışında bundan daha fazlası yaşanmıştır. Ne kadar daha fazlası olduğunu ise başka bir analiz parçasından seziyoruz.

Küçük Hans’ın fobisinin içeriği olarak attan ısırılma fikrini ileri sürdüğünü zaten duymuştuk. Sonradan, analizinin şeffaf kılabildiği bir rüya sonrasında, korku nesnesi olarak kurdun baba yerine geçtiği başka bir çocukluk hayvan fobisinin ortaya çıkışını da görme fırsatı bulduk [Dipnot: ‘Bir çocukluk nevrozunun öyküsünden’]. Bu çocukta, masaldaki yedi oğlaktan biri gibi kurt tarafından yenileceği korkusu gelişmiştir. Küçük Hans’ın babasının onunla “atçılık” oynamış olması, kaygı hayvanının seçilmesinde belirleyici olmuştu; aynı şekilde, otuzlu yaşlarında analiz edilen Rus hastamda da, babasının çocukla oynarken kurdu canlandırmış ve şaka yollu “seni yiyeceğim” demiş olması pek muhtemeldir. O zamandan beri, üçüncü bir vakada, bir Amerikalı gençte, hayvan fobisi gelişmemiş olsa da, tam da bu eksiklik öteki vakaları anlamaya yardım eder. Onun cinsel heyecanı, yenilebilir bir varlık olan bir kişiyi (Gingerbreadman) yemek için peşine düşen bir Arap reisiyle ilgili fantastik bir çocuk öyküsünün ona okunmuş olmasından etkilenmiştir. Kendini bu yenebilir adamla özdeşleştirir, Arap reisi ise kolayca baba yerine konur ve bu fantazi onun otoerotik etkinliğinin ilk zeminini oluşturur. Baba tarafından yenilme tasavvuru, çok eskiye dayanan tipik bir çocuk malzemesidir; mitolojideki (Kronos) ve hayvanlar dünyasındaki benzerlikler genel olarak bilinir.

Tüm bu kolaylaştırıcı unsurlara rağmen, bu tasavvur içeriği bize öyle yabancıdır ki, onu çocuğa ancak kuşkuyla yakıştırabiliriz. Ayrıca, onun gerçekten ifade ettiği şeyin bu olup olmadığını da bilmeyiz ve bunun nasıl bir fobinin nesnesi olabileceğini de anlamayız. Analitik deneyim bize gerekli açıklamayı sunar. Baba tarafından yenilme tasavvurunun, regresif biçimde aşağılanmış, babayı cinsel olarak bir nesne gibi sevmeyi arzulayan pasif, şefkatli bir itkinin ifadesi olduğunu öğretir. Vakanın hikâyesinin izlenmesi, bu yorumun doğruluğundan en ufak bir kuşku bırakmaz. Genital itki, oral ile sadistik libido düzeni arasındaki geçiş evresinin diliyle ifade edildiğinde, şefkatli niyetinden hiçbirşey açığa vurmaz. Peki, burada yalnızca temsili, regresif bir ifadeyle değiştirmek mi sözkonusu, yoksa Es’te genital yönelimli itkide gerçek bir regresif düşüş mü vardır? Bunu kesin olarak ayırt etmek hiç de kolay değildir. Rus “Kurtadam”ın hastalık hikâyesi, kesin biçimde ikinci, yani daha ciddi olasılığı destekler, çünkü o, belirleyici rüyadan itibaren “kötü”, eziyet edici, sadistçe davranır ve çok geçmeden gerçek bir zorlayıcı nevroz geliştirir. Her halükârda şunu anlarız ki, bastırma, egonun hoş olmayan bir sevk itkisine karşı kullanabileceği tek araç değildir. Eğer ego, sevki gerilemeye (regresyona) uğratmayı başarırsa, onu aslında bastırmadan çok daha güçlü biçimde etkilemiş olur. Tabii ki bazen, ilk başta zorlanan regresyona, sonra bastırma da eşlik eder.

Kurtadam’daki durum ve küçük Hans’taki biraz daha basit olanı, başka pek çok düşünceyi tetikler, ancak iki beklenmedik kavrayış daha şimdiden ortaya çıkar. Hiç kuşku yok ki, bu fobilerde bastırılmış olan sevk itkisi, babaya karşı düşmanca itkidir. Denebilir ki, bu itki, zıttına dönüşme süreciyle bastırılmıştır; baba karşısındaki saldırganlığın yerine babanın kişiye yönelik saldırganlığı – intikamı – geçmiştir. Zaten bu tür saldırganlık sadistik libido evresine dayanır, dolayısıyla yalnızca oral aşamaya doğru bir aşağılanmaya daha ihtiyaç duyar; Hans’ta bu, ısırılma ile ima edilirken, Rus hastada yenilme olarak açık biçimde yaşanır. Fakat ayrıca analiz, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde gösterir ki, aynı anda başka bir sevk itkisi daha bastırılmıştır: Babaya karşı şefkatli, pasif bir itki, ki bu da genital (fallik) libido düzeni düzeyine ulaşmıştır. Sonuncusu, bastırma sürecinin nihai sonucunda daha etkili olan gibi görünür; daha ileri regresyona uğrayan odur, fobinin içeriği üzerinde belirleyici etkiyi yapan da odur. Dolayısıyla yalnızca tek bir sevk itkisi bastırıldı sanırken, iki böylesi sürecin birleşimini kabul etmemiz gerekir; sözkonusu iki sevk itkisi – babaya yönelik sadistik saldırganlık ve ona şefkatle, pasif biçimde yönelme – bir karşıtlık çifti oluşturur, dahası, küçük Hans’ın öyküsüne gereken değeri verirsek görürüz ki, fobisinin oluşumuyla annenin şefkatli nesne olarak yatırımı da kaldırılmıştır; bunun izine fobinin içeriğinde rastlanmaz. Hans’ta – Rus hastada bu çok daha az belirgindir – bastırma süreci, Ödip müşkülatının neredeyse tüm bileşenlerini, babaya yönelik düşmanca ve şefkatli itkileri ve anneye yönelik şefkatli itkiyi kapsar.

Bunlar, bastırma sonucunda semptom oluşumunun yalnızca basit vakalarını incelemek istemiş ve bu amaçla çocukluğun en erken ve görünürde en şeffaf nevrozlarına yönelmiş olan bizler için istenmeyen karmaşıklıklardır. Tek bir bastırma yerine, bir dizi bastırmayla karşılaştık ve bunun yanında regresyon olgusuyla da uğraşmak zorunda kaldık. Belki de, küçük Hans ve Kurtadam’a dair elimizdeki iki hayvan fobisi analizini bütünüyle aynı kalıba sokmak istememizle bu karışıklığı daha da artırdık. Şimdi bazı farklılıklar göze çarpıyor. Yalnızca küçük Hans için kesin olarak söylenebilir ki, fobisiyle Ödip müşkülatının iki temel itkisini, babaya yönelik saldırgan olanı ve anneye yönelik aşırı şefkatli olanı ortadan kaldırır; babaya karşı şefkatli olan itki de kesinlikle vardır, bastırılan karşıtının bastırılmasında rol oynar, ama onun bastırmaya yol açacak kadar güçlü olduğu veya sonradan ortadan kaldırıldığı kanıtlanamaz. Hans belli ki, sözde “pozitif” Ödip müşkülatına sahip normal bir erkek çocuğudur. Belki de eksikliğini hissettiğimiz unsurlar onda da etkili olmuştur, fakat bunları ortaya koyamıyoruz; en derinlemesine analizlerimizin malzemesi bile eksik, belgelerimiz yetersizdir. Rus vakasında ise eksiklik başka bir noktadadır; onun kadınsı nesneye bağı, erken bir baştan çıkarma nedeniyle bozulmuş, pasif, kadınsı yanı çok gelişmiş ve kurt rüyasının analizi, babaya karşı amaçlanan saldırganlık hakkında çok az şey ortaya çıkarırken, bastırmanın babaya karşı pasif, şefkatli tutumu hedeflediğine dair en açık kanıtları sunar. Burada da öteki etkenler rol oynamış olabilir, ama öne çıkmazlar. Bu iki vakadaki farklılıklara rağmen, ki neredeyse karşıtlığa yaklaşırlar, fobinin nihai sonucunun neredeyse aynı olması, açıklamasını başka bir yerden almak zorunda olduğumuzu gösterir; bu da küçük karşılaştırmalı incelememizin ikinci sonucundan gelir. Her iki vakada da bastırmanın saikini bildiğimize inanıyoruz ve iki çocuğun gelişiminin gidişiyle bunun rolü doğrulanıyor. Her ikisinde de bastırmanın saiki aynıdır: İğdiş korkusu. Küçük Hans, babaya yönelik saldırganlıktan iğdiş korkusu nedeniyle vazgeçer; onun “at beni ısıracak” korkusu, kolayca “at cinsel organımı ısırıp koparacak, beni iğdiş edecek” biçiminde tamamlanabilir. Ama küçük Rus da, babası tarafından cinsel nesne olarak sevilme arzusundan iğdiş korkusu nedeniyle vazgeçer, çünkü böyle bir ilişkinin koşulunun, onu kadından ayıran cinsel organını feda etmek olduğunu anlamıştır. Ödip müşkülatının her iki biçimi, normal, etkin olan da, tersine dönmüş olan da, iğdiş müşkülatına takılır. Rus’un kurt tarafından yenilme korkusunda iğdiş iması bulunmaz, oral regresyon onu fallik evreden çok uzaklaştırmıştır, fakat rüyasının analizi başka hiçbir kanıta gerek bırakmaz. Ayrıca, fobi ifadesinde artık iğdişe hiçbir gönderme kalmaması, bastırmanın tam zaferidir.

Şimdi beklenmedik sonuç şudur: Her iki vakada da bastırmanın saiki iğdiş korkusudur; at tarafından ısırılma ve kurt tarafından yenilme kaygısı, baba tarafından iğdiş edilme içeriğinin bozulmuş birer ikamesidir. Gerçekten bastırmaya uğrayan içerik budur. Rus vakasında, bu, erkekliğe başkaldırıya direnemeyen bir arzu olarak ifade bulur; Hans’ta ise saldırganlığı zıttına çeviren bir tepkinin ifadesidir. Fakat fobinin özünü oluşturan kaygı afekti, bastırma sürecinden, bastırılan itkilerin libidinal yatırımlarından değil, bastıran tarafından kaynaklanır; hayvan fobisindeki kaygı, dönüştürülmemiş iğdiş korkusudur, yani gerçek bir korkudur, gerçekten tehdit eden ya da gerçek kabul edilen bir tehlikeden doğan korkudur. Burada kaygı bastırmayı yaratır, eskiden sandığım gibi bastırma kaygıyı yaratmaz.

Bunu düşünmek hoş değil, ama inkâr etmenin de faydası yok; bastırma yoluyla sevk temsilinin bozulduğunu, yer değiştirdiğini vb., ama sevk itkisine ait libidonun kaygıya dönüştüğünü sıkça savundum. Özellikle bu savı kanıtlaması gereken fobilerin incelenmesi ise, onu doğrulamıyor, aksine ona doğrudan karşı çıkıyor görünüyor. Hayvan fobilerindeki kaygı, egonun iğdiş kaygısıdır; daha az ayrıntılı incelenmiş agorafobide ise, bu kaygı, iğdiş kaygısıyla genetik olarak ilişkili olması gereken baştan çıkarılma kaygısı gibi görünür. Bildiğimiz kadarıyla, çoğu fobi, libidonun taleplerine karşı egonun böyle bir kaygısından kaynaklanır. Her zaman, burada egonun kaygı tavrı esastır ve bastırmanın itici gücüdür. Kaygı hiçbir zaman bastırılan libidodan çıkmaz. Önceden şöyle deseydim: Bastırmadan sonra, beklenen libido ifadesi yerine belirli bir kaygı düzeyi ortaya çıkar, bugün bunu geri almam gerekmezdi. Betimleme doğrudur ve bastırılacak itkideki kuvvetle, ortaya çıkan kaygının yoğunluğu arasında iddia edilen karşılık gerçekten de vardır. Ama itiraf etmeliyim ki, yalnızca bir betimleme sunduğumu sanmadım, libido ile kaygı arasında doğrudan bir metapsikolojik dönüşüm sürecini bulduğuma inandım; artık buna sahip çıkamam. Ayrıca, böyle bir dönüşümün nasıl gerçekleştiğini de o zaman gösterememiştim.

Peki, böyle bir dönüşüm düşüncesini nereden edinmiştim? Henüz ego süreçleriyle Es süreçlerini ayırt etmeye çok uzak olduğumuz dönemde, aktüelnevrozların incelenmesinden. Belirli cinsel pratiklerin – coitus interruptus, boşu boşuna uyarım, zorunlu perhiz – kaygı patlamalarına ve genel bir kaygı eğilimine yol açtığını gördüm, yani cinsel uyarımın doyuma ulaşmasının ketlendiği, durdurulduğu ya da başka yöne çevrildiği her durumda. Cinsel uyarım, libidinal sevk itkilerinin ifadesi olduğundan, libidonun bu tür bozulmaların etkisiyle kaygıya dönüştüğünü varsaymak cüretkarca gelmedi bana. Bugün de bu gözlem geçerlidir; öte yandan, Es süreçlerindeki libidonun bastırma uyarımıyla bir bozulmaya uğradığı da inkâr edilemez; yani, bastırmada, sevk itkilerinin libidinal yatırımlarından kaygı ortaya çıktığı yine de doğru olabilir. Ama fobilerdeki kaygının bir ego kaygısı olduğu, egoda ortaya çıktığı, bastırmadan türemediği, aksine bastırmayı tetiklediği sonucunu diğeriyle nasıl bağdaştırmalı? Bu, bir çelişkidir ve kolayca çözülemez. Kaygının iki kökenini tek bir kökene indirgemek kolayca gerçekleştirilemez. Egonun, bozulmuş koitus, kesilmiş uyarım, perhiz durumlarında tehlike sezip buna kaygıyla yanıt verdiği varsayımı denenebilir, ama bu yetersiz kalır. Öte yandan, incelediğimiz fobilerin analizi de bir düzeltmeye izin vermiyor. Non liquet! [Dipnot: Sorun henüz hükme varmaya hazır değil!]

V
Semptom oluşumunu ve egonun semptoma karşı ikincil mücadelesini incelemek istemiştik, ama fobileri seçmekle belli ki iyi bir seçim yapmadık. Bu afektlerde belirgin olan kaygı, şimdi bize olguyu perdeleyen bir karmaşıklık gibi görünüyor. Hiç kaygı göstermeyen çok sayıda nevroz vardır. Gerçek konversiyon histerisi bu türdendir, en ağır semptomları bile kaygı karışımı olmadan görülür. Tek başına bu bile kaygı ile semptom oluşumu arasındaki ilişkiyi fazla sıkı kurmamamız gerektiği konusunda bizi uyarmalıdır. Konversiyon histerileri, fobilere öylesine yakındır ki, bunları “kaygı histerisi” olarak eklemekte kendimi haklı görmüştüm. Fakat, bir vakanın konversiyon histerisi mi yoksa bir fobi mi alacağına karar veren koşulu henüz kimse ortaya koyamamıştır; yani histeride kaygı gelişiminin koşulunu kimse açıklayamamıştır.

Konversiyon histerisinin en yaygın semptomları, motor bir felç, kasılma ya da istemsiz bir hareket ya da boşalım, bir ağrı, bir halüsinasyon, ya sürekli kalıcı ya da aralıklı olarak ortaya çıkan yatırımlardır ve bu durum açıklamaya yeni zorluklar getirir. Aslında bu tür semptomlar hakkında pek fazla bir şey söylemek mümkün değildir. Analiz yoluyla, bunların hangi bozulmuş uyarım sürecinin yerine geçtiği öğrenilebilir. Çoğu kez, kendilerinin de bu sürecin bir parçası olduğu anlaşılır, sanki tüm enerjinin bu tek noktada yoğunlaştığı izlenimi doğar. Ağrı, bastırmanın meydana geldiği durumda zaten oradadır; halüsinasyon o sırada bir algıydı; motor felç, o durumda gerçekleştirilmesi gereken ama ketlenmiş bir eylemin savunmasıdır; kasılma ise genellikle o sırada amaçlanmış bir kas iç uyartısının başka bir yere kaydırılmasıdır; nöbet, egonun normal denetiminden kurtulmuş bir afekt patlamasının ifadesidir. Semptomların ortaya çıkışına eşlik eden rahatsızlık duyumu ise son derece değişkendir. Hareketliliğe kaydırılmış kalıcı semptomlarda, örneğin felçler ve kasılmalarda, çoğunlukla tamamen eksiktir, ego bunlara karşı ilgisiz kalır; aralıklı olanlarda ve duyusal alandaki semptomlarda ise genellikle belirgin rahatsızlık duyumları hissedilir ve bu, ağrı semptomunda aşırı bir düzeye varabilir. Bu çeşitlilik içinde, böylesi farkları olanaklı kılan ve yine de onları tek biçimli açıklamaya izin veren öğeyi bulmak çok zordur. Konversiyon histerisinde, bir kez oluşmuş semptoma karşı egonun mücadelesine dair de pek bir iz görülmez. Yalnızca, bir beden bölgesindeki ağrı hassasiyeti semptoma dönüştüğünde, bu bölgeye ikili bir rol üstlenme olanağı tanınır. Ağrı semptomu, hem bu bölge dışarıdan dokunulduğunda hem de temsil ettiği patojenik durum içeriden çağrışımla etkinleştirildiğinde aynı kesinlikle ortaya çıkar, ve ego, semptomun dış algıyla uyarılmasını önlemek için koruyucu önlemler alır. Konversiyon histerisinde semptom oluşumunun neden bu kadar kapalı olduğu anlaşılamaz, fakat bu durum, verimsiz alanı erken terk etmek için bize bir saik sunar.

Şimdi, semptom oluşumu hakkında daha çok şey öğrenme umuduyla zorlayıcı nevroza yöneliyoruz. Zorlayıcı nevrozun semptomları genel olarak iki türde ve karşıt eğilimdedir. Ya yasaklar, tedbirler, kefaretlerdir, yani olumsuz niteliktedir; ya da tam tersine, çok sık sembolik maskeyle ortaya çıkan ikame doyumlardır. Bu iki gruptan olumsuz, savunmacı, cezalandırıcı olanı daha eskidir; fakat hastalığın süresi uzadıkça, tüm savunmalara meydan okuyan doyumlar baskın hale gelir. Yasak ile doyumun birleştirilmesi, yani başlangıçta savunmacı olan buyruğun ya da yasağın aynı zamanda bir doyum anlamı kazanması, genellikle son derece yapay bağlantı yolları gerektirir ve bu, semptom oluşumunun bir zaferidir. Bu başarıda, ego’ya daha önce atfettiğimiz sentez eğilimi kendini gösterir. Aşırı uçlarda, hasta semptomlarının çoğuna başlangıçtaki anlamının yanında doğrudan karşıtının anlamını da kazandırmayı başarır; bu, nedenini bilmediğimiz halde zorlayıcı nevrozda çok büyük rol oynayan ambivalansın gücünün bir kanıtıdır. En yalın halinde semptom iki aşamalıdır: belli bir buyruğu yerine getiren davranıştan hemen sonra, onu ortadan kaldıran ya da geri alan bir ikinci davranış gelir, ancak bu ikinci davranış henüz tam karşıtını yapmaya cesaret edemez.

Zorlayıcı semptomlara ilişkin bu yüzeysel gözden geçirmeden hemen iki izlenim çıkar: Birincisi, burada bastırılana karşı sürekli bir savaş yürütüldüğü ve bunun gitgide bastırıcı güçler aleyhine geliştiğidir; ikincisi ise, ego ve üstbenin burada semptom oluşumunda özellikle büyük pay sahibi olduğudur.

Zorlayıcı nevroz, kuşkusuz saikbilimsel inceleme için en ilginç ve en elverişli nesnedir, ama yine de çözülmemiş bir sorun olarak kalır. Onun özüne daha derinlemesine nüfuz etmek istersek, hâlâ kesinlikten uzak varsayımlara ve kanıtlanmamış tahminlere başvurmak zorunda olduğumuzu itiraf etmeliyiz. Zorlayıcı nevrozun çıkış durumu, histerininkiyle aynı olmalı, yani Ödip müşkülatının libidinal taleplerinin zorunlu olarak savunulmasıdır. Ayrıca, her zorlayıcı nevrozda çok erken oluşmuş bir histerik semptomlar katmanının varlığı göze çarpar. Ancak, sonraki biçimleniş, yapısal bir faktörle belirleyici biçimde değişir. Libidonun genital örgütlenmesi zayıftır, yeterince dirençli değildir. Ego savunma girişimine başladığında, ilk başarı olarak genital örgütlenmenin (fallik evrenin) tümüyle ya da kısmen önceki sadistik-anal evreye geri atılması sağlanır. Bu regresyon olgusu, bundan sonra olacak herşeyde belirleyici kalır.

Başka bir olasılık da gözönüne alınabilir. Belki de regresyon, yapısal bir faktörün değil, zamansal bir etkenin sonucudur. Libido’nun genital örgütlenmesi zayıf olduğu için değil, egonun direnci çok erken, sadistik evrenin doruğu sırasında başladığı için regresyon mümkün olmuştur. Bu konuda kesin bir karara varmaya cesaret edemem, ancak analitik gözlem bu varsayımı desteklemez. Daha çok, zorlayıcı nevroza dönüşte fallik evrenin zaten ulaşılmış olduğunu gösterir. Ayrıca, bu nevrozun ortaya çıkış yaşı, histerinin yaşından daha geçtir (gizil evreden sonraki ikinci çocukluk dönemi) ve bu afeksiyonun çok geç ortaya çıktığı bir vakada yaptığım incelemede, o zamana dek sağlam kalmış genital yaşamın gerçek bir değersizleşmesinin regresyon ve zorlayıcı nevrozun ortaya çıkışının koşulunu oluşturduğu açıkça ortaya çıktı [Dipnot: Bkz. ‘Zorlayıcı Nevroz Yatkınlığı’].

Regresyonun metapsikolojik açıklamasını “sevk karışımının çözülmesi”, yani genital evreyle birlikte sadistik evreye katılmış olan erotik bileşenlerin ayrışması olarak arıyorum.

Regresyonun zorlanması, egonun libido talebine karşı savunma mücadelesindeki ilk başarısı anlamına gelir. Burada, “savunma”nın genel eğilimini, yalnızca savunmanın kullandığı mekanizmalardan biri olan “bastırma”dan ayırt etmek yararlı olur. Belki de normal ve histerik vakalara kıyasla, zorlayıcı nevrozda savunmanın saiki olarak iğdiş müşkülatını, savunulan olarak da Ödip müşkülatının itkilerini daha açık seçik görebiliriz. Şimdi gizil evrenin başındayız; bu evre, Ödip müşkülatının son bulması, üstbenin oluşması veya pekişmesi ve egoda etik ve estetik sınırların yerleşmesiyle belirlenir. Bu süreçler zorlayıcı nevrozda normalden daha ileri gider; Ödip müşkülatının yok edilmesine, libido’nun regresif olarak aşağılanması eklenir, üstben olağanüstü sert ve acımasız olur, ego ise üstbene itaatle aşırı vicdanlılık, merhamet, temizlik gibi yüksek tepki oluşumları geliştirir. Affetmez, bu yüzden de her zaman başarılı olamayan bir sertlikle, erken çocukluk mastürbasyonunu sürdürme ayartısını lanetler, ki bu artık regresif (sadistik-anal) tasarımlara yaslanır, fakat yine de fallik örgütlenmenin yenilmemiş parçasını temsil eder. Özellikle erkekliğin korunması (iğdiş korkusu) adına, tam da bu erkekliğin her türlü etkinliğinin engellenmesinde bir iç çelişki vardır, fakat bu çelişki zorlayıcı nevrozda yalnızca aşırıya vardırılmıştır; zaten Ödip müşkülatının normal biçimde ortadan kaldırılmasında da bu çelişki bulunur. Her aşırılık gibi, kendi kendini ortadan kaldırma tohumunu taşır; bu da zorlayıcı nevrozda doğrulanacaktır, çünkü bastırılmış mastürbasyon, zorlayıcı eylemler biçiminde doyuma gitgide daha çok yaklaşma yolları bulur.

Zorlayıcı nevrotikte egoda gelişen tepki oluşumlarını, normal karakter oluşumunun aşırılıkları olarak tanıdığımız ölçüde, regresyona ve bastırmaya karşı savunmanın yeni bir mekanizması olarak kabul edebiliriz. Görünüşe göre, histeride bunlar ya hiç yoktur ya da çok daha zayıftır. Geriye dönüp baktığımızda, histerinin savunma sürecini ayırt eden şeyin ne olduğuna dair bir tahmin elde etmiş oluruz. Görünüşe göre, bu süreç bastırmayla sınırlıdır; ego hoşlanılmayan sevk itkisine sırtını döner, onun bilinçdışındaki akışına izin verir ve akıbetiyle artık ilgilenmez. Tam anlamıyla kesin olarak böyle değildir; çünkü histerik semptomun, aynı anda üstbenin bir ceza talebinin yerine getirilmesi anlamına geldiği durumu da biliyoruz, ancak bu, egonun histerideki tutumuna dair genel bir nitelik taşıyor olabilir.

Zorlayıcı nevroza özgü böylesine katı bir üstbenin oluşmasını bir olgu olarak kabul edebiliriz ya da bu afeksiyonun temel çizgisinin libido regresyonu olduğu düşüncesinden hareketle, üstbenin karakterini de bu regresyona bağlamaya çalışabiliriz. Gerçekten de, Es’ten türeyen üstben, oradaki regresyon ve sevk çözülmesinden kendini kurtaramaz. Sonuçta onun da, normal gelişimdeki kadar değil, daha acımasız, işkenceci, sevgisiz olması şaşırtıcı olmaz.

Gizil evrede, mastürbasyon ayartısına karşı savunma başat görev gibi görünür. Bu mücadele, çeşitli kişilerde tipik olarak tekrarlanan ve genellikle tören niteliği taşıyan bir dizi semptom üretir. Ne yazık ki bunlar hâlâ toplanıp sistematik olarak analiz edilmemiştir; nevrozun en erken ürünleri olarak, burada kullanılan semptom oluşum mekanizmasına en çok ışık tutacak olanlar bunlardır. Daha sonra ağır hastalık döneminde felaketle ortaya çıkacak nitelikleri, yani gündelik işlevlere yerleşmesini – daha sonra otomatik yapılması gereken –, yatmaya gitme, yıkanma, giyinme, yürüme, yineleme ve zaman harcama eğilimini şimdiden gösterirler. Neden böyle olduğu ise henüz hiçbir şekilde anlaşılmış değildir; burada anal-erotik öğelerin yüceltilmesi açıkça rol oynar.

Ergenlik, zorlayıcı nevrozun gelişiminde belirleyici bir evre oluşturur. Çocuklukta kesintiye uğramış olan genital örgütlenme şimdi büyük bir güçle yeniden ortaya çıkar. Ancak biliyoruz ki, çocukluk döneminin cinsel gelişimi, ergenlik yıllarındaki bu yeni başlangıca da yön vermektedir. Böylece bir yandan erken dönemin saldırgan itkileri yeniden uyanacaktır, öte yandan yeni libidinal itkilerin – kötü durumlarda bunların tamamının – regresyonun çizdiği yollara girip saldırgan ve yıkıcı niyetler biçiminde ortaya çıkması gerekir. Bu erotik yönelimlerin kılık değiştirmesi ve egoda güçlü tepki oluşumları sonucu, cinselliğe karşı mücadele şimdi etik bir bayrak altında sürdürülür. Ego, Es’ten bilince gönderilen zalim ve şiddetli dayatmalar karşısında şaşkınlıkla direnç gösterir ve aslında erotik arzuları, hatta normalde itiraz etmeyeceği arzuları da bastırdığının farkında değildir. Aşırı katı üstben, cinselliğin böylesine itici biçimler alması nedeniyle, onun bastırılması konusunda daha da ısrarcı olur. Böylece zorlayıcı nevrozda çatışma iki yönde de şiddetlenir: Savunan daha tahammülsüz, savunulan ise daha katlanılmaz hale gelmiştir; ikisi de libidinal regresyonun etkisiyle.

Bazı varsayımlarımıza şu itiraz getirilebilir: Sevimsiz zorlayıcı düşünce nasıl olur da bilinçli olur? Oysa hiç kuşkusuz, daha önce bastırma sürecinden geçmiştir. Çoğu durumda saldırgan sevk itkilerinin asıl ifadesi ego tarafından hiç bilinmez. Onu bilince çıkarmak için ciddi bir analitik çalışma gerekir. Bilince ulaşan şey genellikle, ya belirsiz, rüya benzeri bir muğlaklıkla ya da saçma bir kılık altında tanınmaz hale getirilmiş bir ikamedir. Bastırma, saldırgan sevk itkilerinin içeriğini harap etmemişse bile, ona eşlik eden afekt özelliğini kesinlikle ortadan kaldırmıştır. Böylece, agresyon ego tarafından bir dürtü gibi değil, hastaların deyimiyle insanı “soğuk bırakması gereken” basit bir “düşünce içeriği” gibi algılanır. En tuhaf olanı ise, gerçekte bunun hiç de böyle olmamasıdır.

Çünkü zorlayıcı düşüncenin algılanmasında tasarruf edilen afekt, başka bir yerde ortaya çıkar. Üstben öyle davranır ki, sanki hiç bastırma yaşanmamış, saldırgan itki doğru ifadesiyle ve tüm afekt özelliğiyle ona bilinir kalmış gibidir ve ego da bu varsayımla yargılanır. Kendini bir yandan suçsuz bilen ego, öte yandan açıklayamadığı bir suçluluk duygusu ve sorumluluk taşımak zorunda kalır. Buradaki bilmece ise ilk bakışta göründüğü kadar büyük değildir. Üstbenin tutumu tamamen anlaşılır; egodaki çelişki ise bize sadece şunu kanıtlar: Ego, bastırma yoluyla Es’e karşı kendini kapatmış, ama üstbenden gelen etkilere bütünüyle açık kalmıştır [Dipnot: Reik, 1925, s. 51]. Egonun kendini üstbenin acımasız eleştirisine de kapamaya neden teşebbüs etmediği sorusu ise, birçok vakada bunun gerçekten gerçekleştiğini haber veren bilgiyle ortadan kalkar. Hiç suçluluk duygusu taşımayan zorlayıcı nevrozlar da vardır; anladığımız kadarıyla, ego, bunu algılamaktan bir dizi yeni semptom, pişmanlık eylemleri, kendini cezalandırıcı kısıtlamalar yoluyla kurtulmuştur. Ancak bu semptomlar, aynı anda, regresyondan güç almış mazoşist sevk itkilerinin doyumları anlamına da gelir.

Zorlayıcı nevrozun görünümlerindeki çeşitlilik o denli büyüktür ki, bugüne dek hiçbir çaba bütün varyasyonlarının tutarlı bir sentezini sunmayı başaramamıştır. Tipik ilişkiler belirginleştirilmeye çalışılırken, aynı derecede önemli başka nizamiliklerin gözden kaçırılacağından hep endişe edilir.

Zorlayıcı nevrozda semptom oluşumunun genel eğilimini daha önce betimlemiştim. Bu eğilim, yoksunluk pahasına ikame doyuma gitgide daha çok alan açma yönündedir. Başlangıçta egonun kısıtlanması anlamına gelen aynı semptomlar, egonun sentez eğilimi sayesinde zamanla doyum anlamı da kazanmaya başlar ve bu son anlamın giderek daha etkili olduğu açıktır. Sonuç olarak, doyumunu semptomlarda aramak zorunda kalan, son derece kısıtlanmış bir ego ortaya çıkar; bu süreç, başlangıçtaki savunma çabasının neredeyse bütünüyle başarısızlığa dönüşmesi noktasına yaklaşır. Güç dengesinin doyum lehine kayması, egonun irade felcinin korkulan nihai sonucuna yol açabilir; çünkü her kararda, bir yandan ve öte yandan neredeyse eşit derecede güçlü itkilerle karşılaşır. Başlangıçtan itibaren bu afeksiyonu belirleyen Es ve üstben arasındaki aşırı şiddetli çatışma, öyle bir yaygınlık kazanabilir ki, arabuluculuk yapmaktan aciz egonun hiçbir işlevi bu çatışmanın dışında kalamaz.

VI
Bu mücadeleler sırasında, egonun iki semptom oluşturucu etkinliği gözlemlenebilir; bunlar özel bir ilgiye değerdir, çünkü bastırmanın bariz ikameleri olup, bu nedenle onun eğilimini ve tekniğini güzelce aydınlatabilirler. Belki de bu yardımcı ve ikame tekniklerin öne çıkmasını, nizami bastırmanın uygulanmasında zorluklarla karşılaşıldığının bir kanıtı olarak değerlendirebiliriz. Zorlayıcı nevrozda egonun, histeriye kıyasla semptom oluşumunda çok daha fazla rol oynadığını, bu egonun gerçekle ve bilinçle olan ilişkisine inatla tutunduğunu, tüm entelektüel olanaklarını seferber ettiğini, hatta düşünme etkinliğinin aşırı yatırımlı, erotize göründüğünü gözönüne alırsak, bastırmanın bu tür varyasyonları bize daha yakın gelebilir.

Sözünü ettiğimiz iki teknik, ‘olmamış kılma’ (geri alma, undo) ve ‘izolasyon’dur (yalıtma, tecrit). Birincisi çok geniş bir uygulama alanına sahiptir ve çok eskilere gider. Adeta olumsuz büyüdür; motor simgecilik aracılığıyla yalnızca bir olayın (izlenimin, yaşantının) sonuçlarını değil, bizzat olayın kendisini ‘uçurmak’ ister. Son ifadenin seçilmesiyle, bu tekniğin yalnızca nevrozda değil, büyü işlemlerinde, halk geleneklerinde ve dinsel törenlerde de oynadığı role işaret edilmiş olur. Zorlayıcı nevrozda, ‘olmamış kılma’ ilk olarak iki aşamalı semptomlarda karşımıza çıkar; burada ikinci eylem birincisini ortadan kaldırır, sanki hiçbirşey olmamış gibi davranılır, oysa gerçekte her ikisi de olmuştur. Zorlayıcı nevrotik tören, ‘olmamış kılma’ niyetinde ikinci kökünü bulur. Birinci kök, belli bir şeyin gerçekleşmesini ya da yinelenmesini önlemek için alınan önlemdir. Aralarındaki fark kolayca anlaşılır; önlemler makuldür, ‘olmamış kılmalar’ ise makul olmayan, büyüsel bir nitelik taşır. Kuşkusuz, bu ikinci kökün, animistik çevre anlayışından türemiş daha eski bir köken olduğu varsayılabilir. Olmamış kılma eğiliminin normaldeki gölgesi, bir olayı ‘non arrivé’ olarak kabul etme kararıdır; fakat böyle olunca buna karşı hiçbirşey yapılmaz, olayla veya sonuçlarıyla ilgilenilmez, oysa nevrozda geçmişin bizzat kendisi ortadan kaldırılmak, motor düzeyde bastırılmak istenir. Aynı eğilim, nevrozda sıkça rastlanan yineleme zorlantısının açıklamasını da sağlayabilir; burada uygulamada birçok çelişkili amaç bir araya gelir. Dileğe uygun biçimde gerçekleşmemiş olan şey, yinelemeyle başka şekilde olmamış kılınır; buna, bu yinelemelerde oyalanma saiklerinin hepsi eklenir. Nevrozun daha ileri aşamasında ise, travmatik bir yaşantıyı olmamış kılma eğiliminin birinci derecede semptom oluşturan bir saik olarak ortaya çıktığı sıkça görülür. Böylece, savunmanın ya da burada daha az yanlışlıkla diyebileceğimiz şekilde bastırmanın, yeni, motorik bir tekniğine beklenmedik bir bakış elde ederiz.

Yeni tanımlanacak diğer teknik ise, özellikle zorlayıcı nevroza özgü olan izolasyondur. Bu da motor alanla ilgilidir; istenmeyen bir olaydan, nevroz açısından anlamlı olan kendi eyleminden sonra, hiçbirşeyin meydana gelmemesi, hiçbir algının edinilmemesi ve hiçbir eylemin yapılmaması gereken bir duraklama devresi bırakılır. Başlangıçta tuhaf gelen bu davranış, kısa sürede bastırmayla olan ilişkisini ele verir. Biliriz ki, histeride travmatik bir izlenim amnezinin etkisine bırakılabilir; zorlayıcı nevrozta ise bu çoğu zaman başarılamaz, yaşantı unutulmaz, fakat afektinden arındırılmıştır ve çağrışımsal bağlantıları bastırılmış ya da koparılmıştır, böylece izole şekilde kalır ve düşünce akışında da yeniden üretilmez. Bu izolasyonun etkisi, amneziyle birlikte olan bastırmadakiyle aynıdır. Dolayısıyla bu teknik, zorlayıcı nevrozda izolasyonlarda yeniden üretilir, ama aynı zamanda büyüsel bir amaçla motor düzeyde güçlendirilir. Bu şekilde birbirinden ayrılan şey, çağrışımsal olarak aslında birlikte olan şeydir; motor izolasyon, düşünce içindeki bağlantının kesintiye uğramasına bir garanti getirmeyi amaçlar. Nevrozun bu işlemine mazeret sağlayan şey, normaldeki dikkat yoğunlaştırma sürecidir. Bize anlamlı gelen bir izlenim ya da görev, başka düşünce işlevlerinin ya da eylemlerin eşzamanlı talepleriyle engellenmemelidir. Ama normalde bile, yoğunlaşma, yalnızca ilgisiz ve alakasız olanı değil, esastan uygunsuz olan karşıt şeyi de uzak tutmak için kullanılır. En rahatsız edici olan, başlangıçta birlikte olan ama gelişmenin ilerlemesiyle ayrılmış olan şeydir, örneğin baba müşkülatındaki ambivalans ifadeleri ile Tanrı’ya ilişkin tutumlarda ya da boşaltım organlarının sevk uyaranlarında olduğu gibi. Bu yüzden, ego, düşünce akışını yönetirken büyük bir izolasyon çalışması yapmak zorundadır ve analitik teknik uygulanırken, egoyu, bu normalde haklı işleve geçici olarak ara vermesi için eğitmek gerekir.

Hepimiz, zorlayıcı nevrotik için saikbilimsel temel kurala uymanın özellikle zor olduğunu deneyimlemişizdir. Muhtemelen, üstben ve Es arasındaki yüksek çatışma gerilimi nedeniyle, egosu daha uyanıktır, izolasyonları daha keskindir. Düşünce çalışması sırasında çok fazla savunma yapmak, bilinçdışı fantazilerin karışmasını, ambivalent eğilimlerin ortaya çıkmasını önlemek zorundadır. Kendini serbest bırakmamalı, sürekli bir savaş durumunda olmalıdır. Bu yoğunlaşma ve izolasyon zorunluluğunu ise, kendiliğinden faydasız ve törensel nitelikte olan, semptom olarak öne çıkan büyüsel izolasyon eylemleriyle destekler.

Fakat ego, düşüncelerde çağrışımları, bağlantıları engellemeye çalışırken, zorlayıcı nevrozun en eski ve en temel buyruklarından birine, dokunma tabusuna uyar. Neden nevrozda dokunmaktan, temastan, bulaşmadan kaçınmanın bu kadar büyük bir rol oynadığını ve böylesine karmaşık sistemlerin içeriği haline getirildiğini soracak olursak, yanıt olarak buluruz ki, dokunma, bedensel temas, hem saldırgan hem de şefkatli nesne yatırımlarının en yakın hedefidir. Eros dokunmak ister, çünkü birleşmeyi, ego ile sevilen nesne arasındaki mekânsal sınırların kaldırılmasını arzular. Ama yıkım da, uzaktan saldırı aracının icadından önce yalnızca yakın mesafeden gerçekleşebildiğinden, bedensel teması, elle müdahaleyi varsayar. Bir kadına dokunmak, gündelik dilde onun bir cinsel nesne olarak kullanılması için bir örtmece haline gelmiştir. Penise dokunmamak, otoerotik doyumun yasaklanmasının tam ifadesidir. Zorlayıcı nevroz başlangıçta erotik teması, daha sonra regresyonun ardından saldırganlık kılığındaki teması yasakladığı için, başka hiçbirşey bu kadar büyük ölçüde ona haram kılınmamıştır, hiçbirşey böylesine bir yasaklar sisteminin odağı olmaya bu kadar elverişli olmamıştır. İzolasyon ise temas olasılığını ortadan kaldırmadır, bir şeyi her türlü temastan uzak tutma aracıdır ve nevrotik, bir izlenimi ya da bir eylemi bir arayla izole ettiğinde, bize sembolik olarak, onlarla ilgili düşünceleri başka şeylerle çağrışımsal temasa sokmak istemediğini anlatır.

Araştırmalarımız burada semptom oluşumu üzerine uzanıyor. Bunları özetlemeye değmez, çünkü sonuçsuz ve eksik kaldılar, önceden bilinenlerin dışında pek bir şey kazandırmadılar. Fobiler, konversiyon histerisi ve zorlayıcı nevroz dışında başka afeksiyonlarda semptom oluşumunu dikkate almak umutsuz olurdu; haklarında çok az şey biliniyor. Ancak, bu üç nevrozun bir araya getirilmesinden bile ağır, artık ertelenemez bir sorun ortaya çıkıyor. Üçü için de Ödip müşkülatının yok edilmesi çıkış noktasıdır, üçünün de ego direncinin motorunun iğdiş korkusu olduğunu varsayıyoruz. Ama yalnızca fobilerde bu tür bir korku ortaya çıkar, kabul edilir. İki diğer biçimde ise, ona ne olduğunu, egonun bu korkuyu nasıl bertaraf ettiğini bilmek isteriz. Az önce değindiğimiz olasılığı, yani korkunun bizzat engellenmiş libidinal yatırımlardan bir tür mayalanma ile doğabileceğini, ve dahası: iğdiş korkusunun bastırmanın (ya da savunmanın) tek motoru olup olmadığını sorgularsak sorun daha da derinleşir. Kadın nevrozlarını düşündüğümüzde bundan kuşku duymak gerekir, zira iğdiş müşkülatı onlarda kesin olarak tespit edilebilse de, iğdiş edilmiş olmanın ardından tam anlamıyla bir iğdiş korkusundan söz edilemez.

VII
Yeniden çocukluk çağı hayvan fobilerine dönersek, bu vakaları diğerlerinden daha iyi anladığımız görülüyor. Ego burada Es’in libidinal nesne yatırımı (pozitif ya da negatif Ödip müşkülatının yatırımı) karşısında harekete geçmek zorundadır, çünkü ona boyun eğmenin iğdiş tehlikesini beraberinde getireceğini kavramıştır. Bunu zaten ele aldık, yine de ilk tartışmamızdan geriye kalan bir kuşkuyu aydınlatmak için sebep buluyoruz. Küçük Hans’ta (yani pozitif Ödip müşkülatı vakasında) egonun savunmasını tetikleyen şeyin anneye duyulan şefkatli eğilim mi yoksa babaya karşı saldırgan eğilim mi olduğunu varsaymalıyız? Pratikte bu önemsiz görünebilir, özellikle de iki eğilimin birbirini şartladığı düşünülürse, ancak teorik bir ilgi bu soruya bağlanır, çünkü yalnızca anneye yönelik şefkatli akım safça erotik olarak kabul edilebilir. Saldırgan eğilim esasen yıkım sevkinden kaynaklanır ve biz hep nevrozda egonun libido taleplerine karşı koyduğunu, başka sevklere karşı koymadığını düşünmüştük. Gerçekte ise görüyoruz ki, fobi oluştuktan sonra anneye duyulan şefkatli bağ ortadan kaybolmuş gibidir, bastırma onu tamamen ortadan kaldırmıştır, oysa semptom (ikame) oluşum ise saldırgan eğilim üzerinden gerçekleşmiştir. Kurtadam vakasında ise daha basittir; bastırılan eğilim gerçekten bir erotik, babaya yönelik feminen tutumdur ve semptom oluşumu da onda gerçekleşir.

Bunca uzun çalışmanın ardından hâlâ temel ilişkileri kavramakta güçlük çekmemiz neredeyse utanç vericidir, ama hiçbirşeyi basitleştirmemek ve hiçbirşeyi gizlememekte kararlıyız. Eğer net göremiyorsak, en azından belirsizlikleri keskin biçimde görelim. Burada önümüze çıkan engel, görünüşe göre, sevk kuramımızın gelişimindeki bir pürüzdür. Başlangıçta libido örgütlenmelerini oralden sadistik-anal’a, oradan da genital aşamaya kadar izlemiş ve cinsel sevkin tüm bileşenlerini birbirine denk saymıştık. Sonraları sadizmi, Eros’a karşıt başka bir sevkin temsilcisi olarak gördük. Sevklerin iki grubu konusundaki yeni yaklaşım, libido örgütlenmesinin ardışık evrelerine dair eski kurguyu sarsıyor gibi görünür. Ancak, bu güçlükten çıkış yolu uzun zamandır elimizde var ve şudur: Hemen hiçbir zaman saf sevk eğilimleriyle karşılaşmayız, her zaman iki sevkin çeşitli oranlarda alaşımları sözkonusudur. Sadistik nesne yatırımı da libidinal olarak ele alınma hakkına sahiptir, libido örgütlenmelerinin yeniden gözden geçirilmesi gerekmez, babaya yönelik saldırgan eğilim de, anneye yönelik şefkatli eğilim gibi, bastırmanın nesnesi olabilir. Yine de, sonraki düşünceler için şunu bir kenara koyuyoruz: Bastırmanın genital libido örgütlenmesi ile özel bir ilişkisi olan bir süreç olması, egonun libidoyu başka örgütlenme düzeylerinde savunmak zorunda olduğunda farklı savunma yöntemlerine başvurması mümkündür; ve devam ediyoruz: Küçük Hans gibi bir vaka, bize karar verme olanağı tanımaz; burada bir saldırgan eğilim bastırmayla ortadan kaldırılmıştır, fakat genital örgütlenme halihazırda elde edilmişken.

Bu kez korkuyla olan ilişkiyi gözden kaçırmamaya kararlıyız. Şöyle dedik: Ego, iğdiş tehlikesini kavradığı anda korku sinyalini verir ve haz-rahatsızlık mercii aracılığıyla Es’teki tehditkâr yatırım sürecini anlaşılmaz bir biçimde engeller. Aynı anda fobinin oluşumu gerçekleşir. İğdiş korkusu başka bir nesne ve biçimi bozulmuş bir ifade kazanır: babanın iğdiş etmesi yerine, atın ısırması (kurdun yemesi). İkame oluşumun iki açık avantajı vardır: Birincisi, bir ambivalans çatışmasından kaçınmış olur, çünkü baba aynı zamanda sevilen bir nesnedir; ikincisi ise egoya korkunun gelişimini askıya alma imkânı tanır. Çünkü fobinin korkusu isteğe bağlıdır, sadece nesnesi algılamada konu olduğunda ortaya çıkar. Bu tamamen doğrudur; çünkü ancak o zaman gerçek bir tehlike durumu vardır. Uzaktaki bir babanın iğdiş etmesinden de korkulmaz. O zaman baba ortadan kaldırılamaz, ne zaman isterse ortaya çıkar. Ancak bir hayvanla yer değiştirdiğinde, yalnızca hayvanın görüntüsünden, yani varlığından kaçınmak yeterlidir, böylece tehlike ve korkudan kurtulmuş olunur. Küçük Hans egosuna bir sınırlama koyar, dışarı çıkmama ketlenmesini üretir ki, atlarla karşılaşmasın. Küçük Rus ise daha da rahattır; onun için bir resimli kitabı eline almamaktan vazgeçmek bir kayıp değildir. Eğer kötü ablası ona bu kitaptaki dik duran kurt resmini tekrar tekrar göstermezse, korkusu karşısında emniyette olabilir.

Daha önce fobiye bir projeksiyon karakteri atfetmiştim, yani içsel bir sevk tehlikesini dışsal bir algı tehlikesiyle değiştirmek. Bu da dışsal tehlikeye karşı kaçış ve algıdan kaçınma yoluyla korunma imkânı getirir, oysa içteki tehlikeye karşı hiçbir kaçış işe yaramaz. Bu gözlemim yanlış değil, fakat yüzeysel kalıyor. Sevk talebi başlı başına bir tehlike değildir, yalnızca gerçek bir dış tehlikeyi, yani iğdişi beraberinde getirdiği için tehlikedir. Böylece fobide özünde yalnızca bir dış tehlike bir diğeriyle yer değiştirmiştir. Egonun fobide kaçınma ya da ketlenme semptomuyla korkudan uzak durabilmesi, bu korkunun sadece bir afekt sinyali olduğunu ve ekonomik durumda bir değişiklik olmadığını varsayımımıza çok uygundur.

Hayvan fobilerinde korku, egonun tehlikeye karşı afektif bir tepkisidir; burada sinyal verilen tehlike, iğdiştir. Egonun normalde tehlike durumlarında gösterdiği gerçek korkudan tek farkı, korku içeriğinin bilinçdışı kalıp yalnızca bir bozunumla bilinçte yer almasıdır.

Aynı anlayışın, bence, yetişkinlerin fobileri için de geçerli olduğu ortaya çıkacaktır, her ne kadar burada nevrozun işlediği malzeme çok daha zenginse ve semptom oluşumuna bazı yeni öğeler katılıyorsa da. Temelde aynıdır. Agorafobik, egosuna bir kısıtlama koyar, bir sevk tehlikesinden kaçınmak için. Sevk tehlikesi, erotik arzularına boyun eğme tehlikesidir, bu da onu çocuklukta olduğu gibi tekrar iğdiş tehlikesiyle ya da ona benzer bir tehlikeyle karşı karşıya getirecektir. Basit bir örnek olarak, fahişelerin cazibesine kapılıp ceza olarak frengi kapmaktan korktuğu için agorafobik olmuş bir genç adamı göstereceğim.

Pek çok vakanın daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ve başka birçok bastırılmış sevk eğiliminin fobiye dahil olabileceğini biliyorum; ama bunlar yalnızca yardımcıdır ve çoğu kez ancak sonradan nevrozun çekirdeğiyle bağlantı kurmuşlardır. Agorafobi semptomatiği, egonun sadece bir şeyden vazgeçmekle yetinmemesi, ayrıca duruma tehlikesini kaybettirecek bir şeyler eklemesiyle karmaşıklaşır. Bu ekleme genellikle çocukluk yıllarına bir zamansal regresyon olur (aşırı vakada anne rahmine kadar, bugünkü tehlikelere karşı korunduğu zamanlara), ve vazgeçmenin devreye girmediği koşul olarak ortaya çıkar. Böylece agorafobik, güvenilir bir kişi ona eşlik ederse, küçük bir çocuk gibi, sokağa çıkabilir. Aynı husus ona, yalnız başına dışarı çıkmasına da izin verebilir; yeter ki evinden belli bir mesafeden fazla uzaklaşmasın, iyi bilmediği ya da kimseyi tanımadığı yerlere gitmesin. Bu belirlemelerin seçilişinde nevrozunun egemenliği altındaki çocukluk öğelerinin etkisi açıkça görülür. Tamamen belirgin, böylesi çocukça regresyon olmaksızın, yalnız kalma fobisi de vardır ki, temelde tek başına mastürbasyonun cazibesinden kaçınmak ister. Bu çocukça regresyonun koşulu ise elbette çocukluktan zamansal uzaklıktır.

Fobi genellikle, belirli koşullarda – sokakta, trende, yalnızken – ilk bir korku atağı yaşandıktan sonra ortaya çıkar. Sonrasında korku bertaraf edilir, ancak koruyucu koşul sağlanamazsa her defasında yeniden ortaya çıkar. Fobinin mekanizması bir savunma aracı olarak iyi hizmet eder ve büyük bir istikrar eğilimi gösterir. Savunma mücadelesinin, artık semptoma karşı sürdürülen bir devamı hep olmasa da sıkça ortaya çıkar.

Fobilerde korkuya dair öğrendiklerimiz hâlâ zorlayıcı nevroz için de geçerlidir. Zorlayıcı nevrozun durumunu fobinin durumuna indirgemek zor değildir. Burada daha sonraki tüm semptom oluşumlarının motoru, apaçık şekilde, egonun üstbenine karşı duyduğu korkudur. Üstbenin düşmanlığı, egonun kendisinden kaçmak zorunda olduğu tehlike durumudur. Burada hiçbir projeksiyon görünümü yoktur, tehlike tamamen içselleştirilmiştir. Fakat egonun üstbenden neden korktuğunu sorarsak, üstbenin cezasının iğdiş cezasının bir devamı olduğu görüşü öne çıkar. Nasıl ki üstben gayrışahsi baba oluyorsa, ona bağlı iğdiş tehdidi korkusu da belirsiz bir toplumsal ya da vicdan korkusuna dönüşmüştür. Fakat bu korku örtülüdür, ego bu korkudan, kendisine yüklenen emir, kural ve kefaret eylemlerini itaatle yerine getirerek kaçınır. Engellenirse, hastaların kendilerinin de korkuyla eşdeğer gördükleri son derece rahatsız edici bir huzursuzluk hemen ortaya çıkar. Sonuç olarak bulgumuz şudur: Korku, tehlike durumuna verilen tepkidir; ego, bir şey yaparak ya da durumdan kaçınarak bu korkudan kurtulur. Şöyle denebilir: Semptomlar, korkunun gelişimini engellemek için üretilir, fakat bu yüzeysel bir açıklamadır. Daha doğru olan, semptomların, korkunun gelişimiyle sinyal verilen tehlike durumundan kaçınmak için üretildiğini söylemektir. Şimdiye dek ele alınan vakalarda bu tehlike iğdiş ya da ondan türetilmiş bir şeydi.

Korku, egonun tehlikeye verdiği tepki ise, travmatik nevrozun – ki genellikle yaşanmış bir ölüm tehlikesinin ardından ortaya çıkar – egonun ve iğdişin bağımlılığını bir kenara bırakarak doğrudan yaşam ya da ölüm korkusunun sonucu olarak görülmesi akla yakındır. Bu, son savaşın travmatik nevrozlarını inceleyen çoğu gözlemcinin de yaptığıdır ve artık, kendini koruma sevkinin cinsellikten ve psikanalizin karmaşık varsayımlarından bağımsız olarak bir nevroz yaratabileceğinin kanıtlandığı, zaferle duyurulmuştur. Gerçekten de, travmatik bir nevrozun tek bir işe yarar analizinin bulunmaması son derece üzücüdür. Bunun nedeni, cinselliğin etiyolojik önemine karşıtlık değildir, çünkü bu, artık narsizmin ortaya konulmasıyla çoktan aşılmıştır; bu da egonun libidinal yatırımını nesne yatırımlarıyla aynı düzeye koyar ve kendini koruma sevkinin libidinal doğasını vurgular. Asıl kayıp, bu analizlerin olmayışıyla, korku ile semptom oluşumu arasındaki ilişkiye dair belirleyici açıklamaları kaçırmış olmamızdır. Günlük yaşamın daha basit nevrozlarının yapısı hakkında bildiklerimize bakılırsa, yalnızca nesnel bir tehdit gerçeğiyle, ruhsal aygıtın daha derin bilinçdışı katmanlarının katılımı olmadan bir nevrozun ortaya çıkması pek olası görünmez. Bilinçdışında ise, yaşamın yok edilmesi kavramımıza karşılık gelen hiçbirşey yoktur. İğdiş, her gün dışkı içeriğinin bedenden ayrılması ve sütten kesilme sırasında anne memesinin kaybı gibi günlük deneyimlerle hayal edilebilir kılınır; ancak ölüme benzer bir şey hiç yaşanmamış ya da baygınlık gibi hiçbir iz bırakmamıştır. Bu nedenle, ölüm korkusunun, iğdiş korkusunun bir analogu olarak anlaşılması gerektiği ve egonun tepki verdiği durumun, koruyucu üstbenden – yani akıbet güçlerinden – yoksun kalma, böylece her türlü tehlikeye karşı güvenliğin sona ermesi olduğu varsayımına bağlı kalıyorum. Ayrıca, travmatik nevroza yol açan deneyimlerde, dışsal uyarı korumasının aşıldığı ve çok büyük uyarım miktarlarının ruhsal aygıta ulaştığı da hesaba katılmalıdır; bu da burada korkunun sadece bir afekt olarak sinyal vermekle kalmayıp, durumun ekonomik koşullarından yeniden üretildiği ikinci olasılıktır.

Son yaptığımız gözlemle, yani egonun nizami biçimde yinelenen nesne kayıpları yoluyla iğdişe hazırlandığı düşüncesiyle, korkuya dair yeni bir bakış açısı edindik. Şimdiye dek korkuyu bir tehlikenin afekt sinyali olarak görürken, sözkonusu tehlikenin bu kadar sık iğdiş tehlikesi olması nedeniyle, onu artık bir kayba, bir ayrılığa verilen tepki olarak algılamaktayız. Her ne kadar bu sonuca hemen karşı çıkacak çeşitli noktalar olsa da, çok dikkat çekici bir uyumu gözardı edemeyiz. İnsan için ilk korku deneyimi en azından doğumdur ve bu, nesnel olarak anneden bir ayrılığa, çocuk=penis denkliğinden hareketle annenin iğdişiyle karşılaştırılabilecek bir duruma işaret eder. Eğer korku, bir ayrılığın simgesi olarak, sonraki her ayrılıkta yineleniyorsa bu oldukça tatmin edici olurdu; ancak ne yazık ki bu uyumun kullanımı önünde bir engel vardır, çünkü doğum, öznel olarak anneyle bir ayrılık olarak yaşanmaz; anne, tümüyle narsistik fetüs için bir nesne olarak tamamen bilinmezdir. Diğer bir itiraz ise, bir ayrılığa verilen afekt tepkilerini bizim zaten bildiğimiz ve bunları korku olarak değil, acı ve keder olarak yaşadığımız olacaktır. Gerçi, yas üzerine tartışırken de, neden bu kadar acı verici olduğunu anlayamamıştık.

VIII
Artık düşünme vakti geldi. Açıkça belli ki, korkunun özünü kavrayacak bir sezgi, bir ya öyle ya böyle durumu arıyoruz, gerçeği yanlıştan ayıracak bir bakış. Fakat bunu elde etmek zor, korku öyle kolayca kavranacak bir şey değil. Şimdiye kadar ancak çelişkiler elde ettik ve önyargısızca bir seçim yapmak imkânsızdı. Şimdi başka türlü yapmayı öneriyorum; tarafsızca korkuya dair söyleyebileceğimiz herşeyi bir araya getirelim ve yeni bir sentez beklentisinden vazgeçelim.

Korku, herşeyden önce duyulan bir şeydir. Onu bir afekt durumu olarak adlandırıyoruz, gerçi bir afektin ne olduğunu da bilmiyoruz. Duyum olarak, en belirgin rahatsızlık karakterine sahiptir, ama bu onun niteliğini tümüyle kapsamaz; her rahatsızlığa korku diyemeyiz. Rahatsızlık karakteri taşıyan başka duygular da vardır (gerilimler, acı, keder), ama korkunun bu rahatsızlık niteliği dışında başka özellikleri de olmalıdır. Soru: Bu çeşitli rahatsızlık afektleri arasındaki farkları anlayabilecek miyiz?

Korku duygusundan yine de bazı çıkarımlar yapabiliriz. Onun rahatsızlık niteliği, kendine özgü bir tınıya sahip gibi görünmektedir; bunu kanıtlamak zordur ama muhtemeldir; bu olağanüstü bir şey olmazdı. Fakat bu kolayca ayrıştırılamayan özgün karakterin ötesinde, korkuda belirli bedensel duyumları da algılarız, bunları belirli organlara atfederiz. Korkunun fizyolojisi bizi burada ilgilendirmediği için, bu duyumların en sık ve en belirgin temsilcilerini vurgulamak yeterlidir; yani solunum organlarında ve kalpte. Bunlar, motor uyarımların yani tüm korkunun bir parçası olarak işlev gören deşarj süreçlerinin varlığına dair bize kanıt sunar. Korku durumu analizi şu unsurları verir: 1) kendine özgü bir rahatsızlık niteliği, 2) deşarj eylemleri, 3) bunların algılanması. İkinci ve üçüncü noktalar, keder ve acı gibi benzer durumlarla kıyaslandığında bile bir fark oluşturur. Bunlarda motor ifadeler bulunmaz; bulundukları yerde ise, bunlar bütüne ait değil, onun sonucu ya da tepkisi olarak belirirler. Korku, belirli yollar üzerinden deşarj eylemleriyle karakterize, kendine özgü bir rahatsızlık durumudur. Genel bakış açımıza göre, korkunun temelinde bir uyarılma artışı vardır; bu bir yandan rahatsızlık karakterini yaratır, öte yandan adı geçen deşarjlar yoluyla onu hafifletir. Bu tamamen fizyolojik özetleme bize yetmeyecektir; duyumlar ve uyarımların bu şekilde birbirine bağlanmasında tarihsel bir momentin rol oynadığını varsaymak isteriz. Başka bir deyişle, korku hali, böyle bir uyarılma artışı ve belirli yollardan deşarj koşullarını içeren bir deneyimin yeniden üretimi olmalıdır, böylece korkunun rahatsızlığı kendine özgü karakterini bu şekilde kazanır. İnsan için bu model deneyim doğumdur ve bu yüzden korku halini doğum travmasının bir tekrarı olarak görmeye eğilimliyiz.

Burada, korkuya afekt durumları arasında bir ayrıcalık atfetmiş olmuyoruz. Diğer afektlerin de eski, yaşamsal, hatta birey öncesi olayların tekrarları olduklarını düşünüyoruz ve bunları, analiz yoluyla anlamı açığa çıkan, geç ve bireysel olarak edinilen histerik nöbetlerle, genel, tipik, doğuştan histerik nöbetler olarak karşılaştırıyoruz. Elbette, bu yaklaşımı başka afektler için de kanıtlayıcı şekilde gösterebilmeyi çok isterdik, ancak bugün bundan çok uzağız.

Korkunun doğum olayına indirgenmesi, akla yatkın karşı çıkışlara karşı savunulmalıdır. Korku, muhtemelen tüm organizmalara, en azından tüm yüksek canlılara ait bir tepkidir; doğum ise sadece memeliler tarafından yaşanır ve doğumun hepsinde bir travma anlamı taşıyıp taşımadığı da kuşkuludur. Yani doğum örneği olmaksızın da korku vardır. Ancak bu itiraz, biyoloji ile psikoloji arasındaki sınırların ötesine geçmektedir. Tam da korkunun biyolojik olarak vazgeçilmez bir işlevi olduğu için, yani tehlike durumuna bir tepki olarak var olduğu için, farklı canlılarda farklı biçimlerde örgütlenmiş olabilir. Ayrıca, insana uzak canlılarda korkunun aynı duyum ve uyarım içeriğine sahip olup olmadığını da bilmiyoruz. Bu, korkunun insanda doğum sürecini örnek almasına engel değildir.

Eğer korkunun yapısı ve kökeni buysa, bir sonraki soru şudur: Onun işlevi nedir? Hangi durumlarda yeniden üretilir? Yanıt açık ve zorunlu görünmektedir. Korku, tehlike durumuna bir tepki olarak ortaya çıkmıştır, şimdi de böyle bir durum yeniden oluştuğunda düzenli olarak tekrar ortaya çıkar.

Burada dikkate alınması gerekenler vardır. İlk korku durumunun uyarımları muhtemelen anlamlı ve amaca uygundu, tıpkı ilk histerik nöbetin kas hareketleri gibi. Histerik nöbeti açıklamak istediğimizde, ilgili hareketlerin haklı bir davranışın parçası olduğu durumu bulmamız yeterlidir. Muhtemelen doğum sırasında, uyarımın solunum organlarına yönelmesi akciğerlerin çalışmasına hazırlık anlamına geliyordu, kalp atışının hızlanması ise kanın zehirlenmesine karşı işliyordu. Elbette, korku durumunun sonradan afekt olarak tekrarlanmasında bu amaçsallık ortadan kalkar, tıpkı yinelenen histerik nöbette de kaybolduğu gibi. Yani birey yeni bir tehlike durumuna girdiğinde, geçmişteki bir tehlikeye verilen tepki olan korku durumuyla yanıt vermesi, mevcut duruma uygun tepki vermek yerine, kolayca amaca uygun olmayan bir hale gelebilir. Ancak amaçsallık, tehlike durumu yaklaşmakta olarak algılandığında ve korku patlamasıyla işaret edildiğinde yeniden ortaya çıkar. O zaman korku hemen daha uygun önlemlerle yer değiştirebilir. Böylece korkunun ortaya çıkışında iki olasılık hemen ayrılır: ilki, yeni bir tehlike durumunda amaca uygun olmayan; ikincisi ise böyle bir durumu sinyalleyip önlemeye yarayan, amaca uygun olan.

Ama “tehlike” nedir? Doğum eyleminde yaşamın sürdürülmesi için nesnel bir tehlike vardır, bunun gerçekte ne demek olduğunu biliyoruz. Ama psikolojik olarak bize hiçbirşey söylemez. Doğumun tehlikesi henüz bir ruhsal içeriğe sahip değildir. Şüphesiz, fetüste yaşamın yok olma olasılığına dair bir bilgi türü varsayamayız. Fetüs, narsistik libidosunun ekonomisinde muazzam bir bozulmadan başka bir şey fark edemez. Büyük uyarılma toplamları ona ulaşır, yeni türden rahatsızlık duyguları yaratır, bazı organlar artan düzeyde yatırımlar talep eder; bu, yakında başlayacak nesneye yatırımın bir öncülü gibi olur; peki bunlardan hangisi bir “tehlike durumu”nun işareti olarak işlev görecektir?

Ne yazık ki, yenidoğanın ruhsal durumu hakkında bu soruyu doğrudan yanıtlayabilecek çok az şey biliyoruz. Hatta az önce sunduğum tasvirin kullanılabilirliği konusunda bile emin değilim. Yeni doğanın, korku afektini, kendisine doğum olayını hatırlatan tüm durumlarda tekrarlayacağını söylemek kolaydır. Ama asıl belirleyici nokta, onun neyle ve ne zaman bunu hatırlayacağıdır.

Bize neredeyse başka bir yol kalmıyor, bebekte ya da biraz daha büyük çocukta korku gelişimine yol açan durumları incelemekten başka. Rank, Die Trauma der Geburt (1924) adlı kitabında, çocuğun en erken fobilerinin doğum olayının izlenimine dayandığını kanıtlama yönünde çok enerjik bir girişimde bulundu, ama bunun başarılı olduğunu düşünmüyorum. Ona iki şey yöneltilebilir: Birincisi, çocuğun doğumda özellikle görsel olmak üzere belirli duyusal izlenimler aldığı ve bunların yenilenmesinin doğum travmasına dair bir anıyı ve dolayısıyla korku tepkisini uyandırabileceği varsayımına dayanır. Bu varsayım tamamen kanıtlanmamış ve son derece olasılık dışıdır; çocuğun doğumdan dokunsal ve genel duyumlar dışında başka bir şey sakladığına inanmak güçtür. Eğer çocuk daha sonra deliklere girip çıkan küçük hayvanlardan korkarsa, Rank bu tepkiyi bir analojinin algılanmasıyla açıklar, oysa bu analojinin çocuk için göze çarpıcı olması mümkün değildir. İkincisi ise, Rank’ın bu sonraki korku durumlarının değerlendirilmesinde, gerektikçe rahim içindeki mutlu varoluşun anısını veya bunun doğumla travmatik şekilde bozulmasını işlevsel kıldığı, böylece yoruma keyfîlik kapısını sonuna kadar açtığıdır. Çocuk korkusunun bazı bireysel örnekleri Rank’ın ilkesinin uygulanmasına doğrudan direnir. Çocuk karanlığa ve yalnızlığa bırakıldığında, bu rahim içi durumun yeniden kurulmasının onda doyum yaratmasını beklemeliyiz; ama tam da bu durumda korkuyla tepki vermesi ve bunun doğumla gelen bu mutluluğun bozulmasının anısına bağlanması, bu açıklama girişiminin ne kadar zorlama olduğunu artık gizleyemez.

Şu sonuca varmak zorundayım ki, en erken çocukluk fobileri doğum eyleminin izlenimine doğrudan bağlanmaya imkân vermez ve genel olarak şimdiye dek açıklanamadan kalmıştır. Bebekte belirli bir korkuya yatkınlık açıkça görülmektedir. Bu, doğumdan hemen sonra en güçlü olup, sonra yavaş yavaş azalan bir şey değildir; aksine, ancak ruhsal gelişimin ilerlemesiyle ortaya çıkar ve çocukluğun belli bir dönemi boyunca sürer. Eğer böyle erken fobiler bu dönemin ötesine geçerse, nevrotik bir bozukluk şüphesi doğurur; gerçi bunların daha sonraki belirgin çocukluk nevrozlarıyla ilişkisi bize kesinlikle açık değildir.

Çocukluk korkusunun ancak çok az örneği bize anlaşılır gelir; bunlara bağlı kalmamız gerekir. Örneğin, çocuk yalnızken, karanlıktayken veya tanıdık biri (anne) yerine yabancı bir kişiyle karşılaştığında. Bu üç örnek tek bir koşula indirgenir: arzulanan (sevilen) kişinin yokluğunun yaşanması. Buradan sonra ise korkunun anlaşılması ve ona bağlanan çelişkilerin birleşmesi yolu açılır.

Arzulanan kişinin anı imgesi kuşkusuz yoğun biçimde, muhtemelen başta halüsinatif tarzda yatırım alır. Ancak bu bir sonuç vermez ve artık sanki bu özlem korkuya dönüşüyor gibi görünür. Adeta bu korku, çaresizliğin bir ifadesi gibi durur, henüz çok gelişmemiş olan varlık, bu özlemli yatırımla başka ne yapacağını bilemiyormuş izlenimini verir. Korku böylece nesnenin yokluğuna bir tepki olarak ortaya çıkar ve akla hemen şu benzerlikler gelir: iğdiş korkusunda da, ayrılık nesnesi olarak yüksek değerde bir nesneden ayrılık sözkonusudur ve en ilkel korku (doğumun “ilkkorkusu”) da anneyle ayrılıkta ortaya çıkmıştır.

Bir sonraki düşünce, bu nesne kaybı vurgusunun ötesine geçer. Eğer bebek annenin algısını istiyorsa, bu da ancak tecrübeyle, onun tüm ihtiyaçlarını gecikmeden karşıladığını bildiği içindir. Dolayısıyla, onun “tehlike” olarak değerlendirdiği, karşısında güvence altına alınmak istediği durum, doyumsuzluk, ihtiyaç geriliminin büyümesi ve bu durumun psişik olarak işlenip boşaltılamaması halidir. Bence bu bakış açısından herşey yerli yerine oturur; doyumsuzluk durumu, uyarıcıların giderilme talebiyle rahatsızlık verici düzeylere ulaştığı, psişik kullanım ve deşarjla başa çıkılamadığı bir durumda, bebek için doğum deneyimiyle bir analoji, tehlike durumunun tekrarıdır; ikisinin ortak yanı, giderilmesi gereken uyarı büyüklüklerinin yarattığı ekonomik bozulmadır; yani “tehlike”nin asıl özü bu anda yatar. Her iki durumda da korku tepkisi ortaya çıkar; bu tepki, bebekte hâlâ işlevsel kalır; çünkü boşaltımın solunum ve ses kaslarına yönelmesi, artık anneyi çağırır; tıpkı eskiden içsel uyarıların giderilmesi için akciğer faaliyetini teşvik etmesi gibi. Çocuğun doğumdan daha fazla bir şey muhafaza etmesi gerekmez.

Deneyimle, algı yoluyla kavranabilen dışsal bir nesnenin, doğumu anımsatan tehlikeli duruma bir son verebileceği öğrenilince, artık tehlikenin içeriği ekonomik durumdan onun koşuluna, yani nesne kaybına kayar. Artık annenin yokluğu tehlike halini alır; bebek, daha korkulan ekonomik durum gerçekleşmeden, bu tehlike ortaya çıkınca korku sinyalini verir. Bu değişim, kendini koruma bakımından ilk büyük ilerlemeyi ve korkunun kendiliğinden, istemsiz doğuşundan, onu tehlikenin istemli bir sinyali olarak yeniden üretme aşamasına geçişi içerir.

Her iki açıdan, yani hem kendiliğinden ortaya çıkan bir olgu olarak hem de kurtarıcı bir sinyal olarak, korku, bebeğin psişik çaresizliğinin bir ürünü olarak ortaya çıkar; bu, onun biyolojik çaresizliğinin de doğal bir karşıtıdır. Hem doğum korkusunun hem de bebeklik korkusunun, annenin ayrılığı koşulunu tanıması dikkat çekici bir rastlantı değildir; bu, biyolojik olarak, annenin başlangıçta fetüsün tüm ihtiyaçlarını kendi bedeniyle karşıladığı, bu işlevi doğumdan sonra da kısmen başka yollarla sürdürdüğü gerçeğiyle kolayca açıklanır. Rahim içi yaşam ve ilk çocukluk, doğum eyleminin belirgin kesintisinden çok daha büyük bir süreklilik taşır. Psişik anne nesnesi, çocuk için biyolojik fetüs durumunun yerine geçer. Bu yüzden rahim içi yaşamda annenin bir nesne olmadığını ve o dönemde hiç nesne bulunmadığını unutmamak gerekir.

Bu bağlamda doğum travmasının boşalımı için bir alan olmadığını ve korkunun, tehlike durumundan kaçınmak için bir sinyal işlevi dışında başka bir işleve sahip olmadığını görmek kolaydır. Nesne kaybı üzerinden tanımlanan korkunun koşulu, bundan sonra da oldukça devam eder. Korkunun bir sonraki dönüşümü olan, fallik evrede ortaya çıkan iğdiş korkusu da bir ayrılık korkusudur ve aynı koşula bağlıdır. Buradaki tehlike, genitalden ayrılmadır. Ferenczi’nin oldukça haklı görünen bir düşünce yolu, burada tehlike durumunun önceki içerikleriyle bağlantı çizgisini açıkça görmemizi sağlar. Penisin yüksek narsistik değeri, bu organın sahipliğinin, koitus eyleminde anneyle (veya anne yerine geçenle) yeniden birleşmenin teminatı olduğu savına dayanabilir. Bu organın yitirilmesi, anneyle yeniden bir ayrılık anlamına gelir, yani yeniden doğumdaki gibi rahatsızlık verici bir ihtiyaç gerilimine çaresiz biçimde teslim olmak demektir. Artık artacağı korkulan ihtiyaç, sıradan bir bebeklik ihtiyacı değil, genital libidoya özgü, özelleşmiş bir ihtiyaçtır. Buraya eklemek isterim ki, anne rahmine dönüş fantazisi, iğdiş tehdidiyle ketlenmiş olan iktidarsız kişinin koitus yerine geçen fantazisidir. Ferenczi’nin bakış açısıyla, genital organı aracılığıyla anne rahmine dönmek isteyen birey, şimdi regresif olarak bu organı tüm benliğiyle ikame eder.

Çocuğun gelişimindeki ilerlemeler, bağımsızlığının artışı, ruhsal aygıtının çeşitli katmanlara daha keskin ayrılması, yeni ihtiyaçların ortaya çıkışı, tehlike durumunun içeriği üzerinde etkisiz kalmaz. Tehlike içeriğinin anne nesnesinin kaybından iğdişe kayışını izledik ve bir sonraki adımın da üstben’in etkisiyle oluştuğunu görüyoruz. İğdişin korkulduğu ebeveyn otoritesinin kişisellikten uzaklaşmasıyla, tehlike daha belirsiz hale gelir. İğdiş korkusu vicdan korkusuna, toplumsal korkuya dönüşür. Şimdi korkunun neyden kaynaklandığını belirtmek o kadar kolay değildir. “Kabileden ayrılma, dışlanma” formülü, sadece toplumsal modellerle gelişen üstben’in bu sonraki yanını kapsar, ama üstbenin özü olan içselleştirilmiş ebeveyn figürünü kapsamaz. Daha genel söylersek, tehlike olarak ego tarafından değerlendirilen ve korku sinyaliyle yanıtlanan, üstben’in öfkesi, cezası, sevgisini yitirme tehdididir. Bu üstben korkusunun son dönüşümü ise bana, üstbenin kader güçlerine projeksiyonu olarak ölüm (yaşam) korkusu gibi görünmüştür.

Daha önce bir zamanlar, bastırma sırasında çekilen yatırımın, korkunun boşalımı için kullanıldığı yönünde bir görüşü önemsemiştim. Bu bana artık çok anlamlı gelmiyor. Fark, önceleri korkunun her durumda otomatik olarak bir ekonomik süreçle oluştuğunu sanmamda, oysa bugünkü korku görüşümüzün onu ego tarafından haz-rahatsızlık merciini etkilemek üzere kasıtlı bir sinyal olarak tanımlamasıyla, bizi bu ekonomik zorunluluktan bağımsızlaştırmasındadır. Elbette, egonun tam da bastırma ile serbest kalan enerjiyi afekt uyandırmak için kullandığı varsayımıyla ilgili bir itiraz yoktur; ama bunun hangi enerji payıyla yapıldığı artık önemsizdir.

Şimdi, bir zamanlar ileri sürdüğüm başka bir önermeyi yeni görüş ışığında gözden geçirmek gerek. Yani egonun asıl korku merkezi olduğu iddiası; bence bu doğrulanacaktır. Gerçekten de, üstben’e herhangi bir korku ifadesi atfetmek için hiçbir nedenimiz yok. Ama “Es’in korkusu”ndan söz edilirse, buna karşı çıkmak yerine, ifadenin sakarlığını düzeltmek gerekir. Korku, doğal olarak yalnızca ego tarafından hissedilebilen bir afekt durumudur. Es, ego gibi korkamaz; bir organizasyon değildir, tehlike durumlarını değerlendiremez. Buna karşın, Es’te, egoya korku gelişimi için sebep veren süreçlerin hazırlandığı ya da gerçekleştiği çok sık görülür; nitekim büyük olasılıkla en erken bastırmalar, tıpkı daha sonraki çoğu bastırma gibi, egonun Es’teki belirli süreçlerden duyduğu korku ile motive edilmiştir. Burada yine, iyi bir nedenle iki durumu ayırt ederiz: Es’te bir şey olur ve bu, egoda bir tehlike durumunu etkinleştirerek onun ketlenme için korku sinyali vermesine yol açar; bir de, Es’te doğum travmasına analog bir durum ortaya çıkar ve otomatik olarak korku tepkisi meydana gelir. İki durumu birbirine yaklaştırmak için şunu vurgulayabiliriz: ikinci durum ilkiyle aynı ve ilk tehlike durumuna karşılık gelirken, birincisi ondan türemiş daha sonraki korku koşullarından birine karşılık gelir. Ya da gerçek hayatta gözlenen afektlere uyarlarsak: ikinci durum, aktüelnevrozların etiyolojisinde gerçekleşirken, birincisi ise psikonevrozlara özgü kalır.

Şimdi görüyoruz ki, önceki bulguları geçersiz kılmaya gerek yok, sadece onları daha yeni içgörülerle ilişkilendirmek yeterli. Cinsel uyarılmanın akışında perhiz, kötüye kullanma yoluyla bozulma, onun psişik işlenmesinden saptırılması halinde, doğrudan libidodan korku ortaya çıkabileceği, yani ego için aşırı bir ihtiyaç gerilimine karşı çaresizlik durumu yaratıldığı, bunun da tıpkı doğumda olduğu gibi korku gelişimine yol açtığı reddedilemez; burada yine önemsiz ama akla yatkın bir olasılık olarak, tam da kullanılmayan libidonun fazlasının korku gelişiminde boşaldığı söylenebilir. Görüyoruz ki, bu aktüelnevrozlar zemininde psikonevrozlar da özellikle kolay gelişiyor, yani ego bir süreliğine korkuyu askıda tutmayı öğrendikten sonra, onu semptom oluşumuyla bağlamaya ve kendinden esirgemeye çalışıyor. Muhtemelen, adının çok çeşitli afekt durumlarını kapsamasına rağmen, travmatik savaş nevrozlarının analizi, bunların bir kısmının aktüelnevroz karakteri taşıdığını ortaya çıkarırdı.

Farklı tehlike durumlarının gelişimini özgün doğum örneğinden türeterek anlattığımızda, her sonraki korku koşulunun öncekini basitçe yürürlükten kaldırdığını ileri sürmekten uzaktık. Ego gelişiminin ilerleyişi, önceki tehlike durumunu gerçekten değersizleştirip bir kenara itmeye yardım eder, böylece belli bir gelişim evresine belli bir korku koşulunun uygun düştüğü söylenebilir. Psikolojik çaresizlik tehlikesi, egonun prematür yaşam evresine, nesne kaybı tehlikesi ilk çocukluk yıllarının bağımsız olmayışına, iğdiş tehlikesi fallik evreye, üstben korkusu gizil evreye uygun düşer. Ancak, tüm bu tehlike durumları ve korku koşulları, uygun olan yaş zamanlarının ötesinde de bir arada varlığını sürdürebilir ve egoyu daha geç zamanlarda da korku tepkisine sevk edebilir, ya da birkaç tanesi aynı anda etkin olabilir. Belki de, etkili tehlike durumu ile onu izleyen nevrozun biçimi arasında daha yakın ilişkiler de sözkonusudur. [Dipnot] Ego ve Es’in ayrımı yapıldıktan sonra, bastırma problemlerine ilgimizin de yeniden canlanması gerekmişti. Daha önce, sürecin egoya dönük yanlarını, bilince ve hareketliliğe engel olmayı ve ikame (semptom) oluşumunu dikkate almak yetiyordu, bastırılmış sevk hareketinin kendisinin bilinçdışında süresiz biçimde değişmeden kaldığını varsayardık. Şimdi ilgi, bastırılanın akıbetine yöneliyor ve böylesi değişmeden ve değiştirilemez biçimde sürüp gitmesinin kendiliğinden ve hatta sıradan bir şey olmayabileceğini seziyoruz. Her durumda, özgün sevk hareketi bastırmayla ketlenmiş ve amacından saptırılmıştır. Ama onun psişik başlangıcı bilinçdışında korunmuş ve yaşamın değiştirici ve değersizleştirici etkilerine karşı dirençli kalmış mıdır? Yani eski istekler hâlâ var mıdır, ki analiz bize bunların önceden var olduğunu bildiriyor? Yanıt yakın ve kesin görünüyor: Bastırılan eski istekler bilinçdışında hâlâ var olmalı, çünkü onların türevleri olan semptomları hâlâ etkin buluyoruz. Ama bu yanıt yeterli değil, iki olasılık arasında karar vermeye olanak tanımıyor; eski istek şimdi yalnızca türevleri yoluyla mı etkili oluyor, yoksa kendisi de hâlâ varlığını sürdürüyor mu? Eğer onun akıbeti, türevlerine olan yatırımıyla tükenmek idiyse, bir de üçüncü ihtimal var, nevroz boyunca, ne kadar anakronik olursa olsun, regresyon yoluyla yeniden canlandırılması. Bu düşünceleri boşa saymak gerekmez; hem hastalıklı hem de normal ruhsal yaşamın birçok belirtisi, bu türden sorgulamaları gerektiriyor. Ödip müşkülatının ortadan kalkışı üzerine yaptığım çalışmada, salt bastırma ile bir eski arzu hareketinin gerçekten ortadan kaldırılması arasındaki farka dikkat çekmiştim.

Bu araştırmaların önceki bir bölümünde, birden fazla nevrotik afeksiyonda iğdiş tehlikesinin önemine rastladığımızda, kendimize, bu momenti abartmamamız gerektiğini, çünkü kesinlikle nevroza daha yatkın olan kadın cinsiyette belirleyici olamayabileceğini hatırlatmıştık. Şimdi görüyoruz ki, iğdiş korkusunu nevroza götüren savunma süreçlerinin tek motoru olarak görmek gibi bir tehlikemiz yok. Başka bir yerde açıkladığım gibi, küçük bir kız çocuğunun gelişimi, iğdiş müşkülatı yoluyla şefkatli nesne yatırımına yöneltilir. Özellikle kadında, nesne kaybı tehlikesi en etkili korku durumu olarak kalmış görünmektedir. Kadının korku koşuluna, küçük bir değişiklik getirerek, artık nesneyi özlemek ya da onu gerçekten yitirmekten ziyade, nesneden gelen sevginin yitirilmesinin sözkonusu olduğunu ekleyebiliriz. Histerinin kadınlığa daha çok yakınlık gösterdiği, tıpkı yineleme zorlantısının erkekliğe daha çok yakın olduğu kadar kesin olduğuna göre, sevgi kaybı korkusunun histeride, iğdiş tehdidinin fobilerde, üstben korkusunun ise yineleme zorlantısında oynadığına benzer bir rol oynadığı tahmin edilebilir.

IX
Şimdi ele alınması gereken, semptom oluşumu ile korku gelişimi arasındaki ilişkilerin incelenmesidir.

Bu konuda yaygın iki görüş var gibi görünmektedir. Birincisi, korkunun kendisinin nevrozun bir semptomu olduğunu öne sürer; diğeri ise ikisi arasında çok daha sıkı bir ilişkiye inanır. Bu ikinci görüşe göre, tüm semptom oluşumu sadece korkudan kaçınmak için yapılır; semptomlar, aksi takdirde korku olarak boşalacak olan psişik enerjiyi bağlar, böylece korku nevrozun temel fenomeni ve ana problemi olur.

İkinci iddianın en azından kısmi bir geçerliliği, çarpıcı örneklerle kanıtlanabilir. Agorafobisi olan birini sokağa çıkarıp onu kendi başına bırakırsanız, bir korku nöbeti yaşar; bir yineleme zorlantısı hastasını, bir temas sonrası ellerini yıkamasını engellerseniz, neredeyse katlanılmaz bir korkunun pençesine düşer. Bu durumda açıktır ki, birlikte sokağa çıkma koşulu ve yıkama zorlantısı, böylesi korku patlamalarını önlemeyi amaçlamış ve bu amaca da ulaşmıştır. Bu anlamda, egonun kendine koyduğu her türlü ketlenme de semptom olarak adlandırılabilir.

Korku gelişimini tehlike durumuna bağladığımıza göre, şöyle demeyi yeğleyeceğiz: Semptomlar, egoyu tehlike durumundan kurtarmak için yaratılır. Semptom oluşumu engellenirse, tehlike gerçekten meydana gelir, yani ego için, doğumun bir benzeri olan ve sürekli büyüyen sevk talebine karşı çaresiz kaldığı ilk ve en özgün korku koşulu oluşur. Bizim anlayışımıza göre korku ile semptom arasındaki ilişkiler, varsayıldığı kadar sıkı değildir; bunun nedeni de, ikisi arasına tehlike durumu öğesini eklemiş olmamızdır. Şunu da tamamlayıcı olarak ekleyebiliriz: Korku gelişimi semptom oluşumunu başlatır, hatta onun zorunlu bir ön koşuludur; çünkü ego, korku gelişimiyle haz-rahatsızlık merciini uyandırmazsa, Es’te hazırlanmakta olan, tehlike doğuran süreci durdurmaya gücü yetmez. Burada, korku gelişimini asgari ölçüde tutmaya yönelik eğilim apaçık görülür; korkuyu sadece bir sinyal olarak kullanmak ister, aksi takdirde, sevk sürecinin tehdit ettiği rahatsızlık başka bir yerde hissedilmiş olurdu ki, bu haz ilkesinin amacı bakımından bir başarı sayılmazdı; ancak bu durum nevrozlarda yeterince sık meydana gelir.

Böylece semptom oluşumu, tehlike durumunu ortadan kaldırma gibi gerçek bir başarı sağlar. Bunun iki yönü vardır; biri, bize kapalı kalan, Es’te, egoyu tehlikeden koruyan değişikliği gerçekleştirir; diğeri, bize dönük olan, etkilediği sevk süreci yerine neyin yaratıldığını, yani ikame oluşumunu gösterir.

Yine de daha doğru ifade etmek gerekirse, az önce semptom oluşumundan söz ederken söylediğimiz herşeyi savunma sürecine atfetmeli ve semptom oluşumu adını, ikame oluşumuyla eşanlamlı olarak kullanmalıyız. Bu durumda, savunma sürecinin, egonun dışarıdan gelen bir tehlikeden kaçınmasını sağlayan kaçışa benzediği, yani bir sevk tehlikesinden kaçış girişimini temsil ettiği açıkça görülür. Bu benzetmeye yönelik itirazlar, bizi daha fazla açıklamaya yönlendirecektir. Birinci itiraz şudur: Nesne kaybı (nesneden gelen sevginin kaybı) ve iğdiş tehdidi, bir yırtıcı hayvan gibi dışarıdan gelen tehlikeler olduklarından, sevk tehlikesi değildirler. Fakat bu tam olarak aynı durum değildir. Kurt, muhtemelen bize, ona nasıl davrandığımızdan bağımsız olarak saldırırdı; ancak içimizde belirli duygular ve niyetler beslemiyor olsaydık sevilen bir kişi bize sevgisini yitirmez, iğdiş bizi tehdit etmezdi. Böylece, bu sevk hareketleri, dışsal tehlikenin koşullarına dönüşür ve kendileri tehlikeli hâle gelir; artık dış tehlikeyi, içsel tehlikelere karşı alınan önlemlerle savuşturabiliriz. Hayvan fobilerinde, tehlike hâlâ büsbütün dışsal olarak algılanıyor gibidir; semptomda da dışsal bir yere kaydırılmıştır. Yineleme zorlantısında ise çok daha içselleşmiştir; burada üstben korkusunun temsil ettiği toplumsal korku, hâlâ dışsal bir tehlikenin içsel bir ikamesini yansıtırken, diğer bileşen olan vicdan korkusu büsbütün endopsişiktir.

İkinci bir itiraz şudur: Dışarıdan gelen bir tehlikeden kaçmaya çalışırken aslında yaptığımız tek şey, kendimizle tehdit edici şey arasındaki mekânsal mesafeyi artırmaktır. Tehlikeye karşı doğrudan bir savunma göstermeyiz, onda bir değişiklik yapmaya çalışmayız; tıpkı kurtla mücadelede sopayla üstüne gitmek ya da tüfekle ona ateş etmek gibi farklı bir durum. Fakat savunma süreci, bundan fazlasını yapıyor gibi görünür. Tehlike doğuran sevk sürecine müdahale eder, onu bir şekilde bastırır, hedefinden saptırır, böylece onu zararsız hâle getirir. Bu itiraz reddedilemez, gözönünde bulundurmalıyız. Büyük olasılıkla, kaçış girişimiyle haklı olarak kıyaslanabilecek savunma süreçleri olduğu gibi, başka durumlarda egonun çok daha etkin biçimde karşı koyduğu, enerjik karşı eylemlerde bulunduğu durumlar da vardır. Eğer savunmanın kaçışa benzetilmesi, ego ve Es’in aynı örgütün parçaları olması, kurt ve çocuk gibi ayrı varlıklar olmaması gerçeğiyle tamamen bozulmuyorsa, o zaman egonun her türlü davranışının sevk sürecine de değiştirici etkide bulunması gerekir.

Korku koşullarının incelenmesi yoluyla, egonun savunma sırasında sergilediği davranışı, adeta makulleştirilmiş bir biçimde gözlemlemek zorunda kaldık. Her tehlike durumu, ruhsal aygıtın belirli bir yaşam evresi ya da gelişim safhasına karşılık gelir ve bu dönem için haklı bir anlam taşır. Erken çocukluk evresindeki varlık, dışarıdan ya da içeriden gelen büyük uyarı toplamlarıyla ruhsal olarak başa çıkacak donanımda değildir. Belirli bir yaşta, bağımlı olunan kişilerin şefkatli ilgisini geri çekmemesi gerçekten de en önemli çıkardır. Erkek çocuk, güçlü babayı annesiyle ilişkide rakip olarak hissedip, ona karşı agresif eğilimlerini ve anneye yönelik cinsel niyetlerini fark ettiğinde, ondan korkmakta haklıdır ve onun cezasından duyduğu korku, soykütüksel (filogenetik) bir güçlenmeyle iğdiş korkusu olarak ortaya çıkabilir. Sosyal ilişkilere katılımla birlikte, üstben korkusu, yani vicdan, bir zorunluluk haline gelir; bu öğenin eksikliği ağır çatışmaların ve tehlikelerin kaynağı olur vs. Fakat tam da burada yeni bir sorun gündeme gelir.

Korku etkisini bir süreliğine başka bir etkiyle, örneğin acı etkisiyle yer değiştirmeyi deneyelim. Dört yaşındaki bir kız çocuğunun bir bebeği kırıldığında acı içinde ağlamasını, altı yaşında öğretmeninden azar işittiğinde üzülmesini, onaltı yaşında âşık olduğu gençten ilgi görmediğinde acı duymasını, yirmibeşinde ise belki de bir çocuk gömdüğünde gözyaşı dökmesini gayet normal buluruz. Her bir acı koşulu kendi zamanına özgüdür ve süresi dolduğunda ortadan kalkar; son, belirleyici acılar ise ömür boyunca kalır. Ama bu kız büyüyüp anne olduğunda, sıradan bir biblonun kırılması yüzünden ağlarsa bu bize tuhaf gelir. Oysa nevrotikler tam da böyle davranırlar. Onların ruhsal aygıtında, tüm uyarı yönetim sistemleri çoktan gelişmiş, çoğu gereksinimini kendisi karşılayacak olgunluğa ulaşmışlardır; artık iğdiş cezasının uygulanmadığını çoktan bilmektedirler, fakat yine de eski tehlike durumları hâlâ sürüyormuş gibi davranır, eski korku koşullarının tümüne tutunurlar.

Buna verilecek yanıt biraz kapsamlı olacaktır. Öncelikle, olguların gözden geçirilmesini gerektirir. Pek çok durumda, eski korku koşulları gerçekten de bırakılır, ama ancak öncesinde nevrotik tepkiler üretmişlerse. Yalnız kalma, karanlık ve yabancılara yönelik çocukluk fobileri ki bunlar neredeyse normal sayılır, genellikle daha ileriki yıllarda kaybolur, halk arasında ‘büyüdükçe geçer’ denildiği gibi bazı diğer çocukluk bozukluklarında da bu gözlenir. Çok sık rastlanan hayvan fobileri de aynı akıbete sahiptir, çocukluk çağı konversiyon histerilerinin birçoğu da daha sonra sürmez. Gizil evredeki törensel davranışlar çok yaygındır, bu vakaların çok küçük bir yüzdesi tam anlamıyla yineleme zorlantısına dönüşür. Genel olarak, çocuk nevrozları –bizim deneyimimizin kapsadığı, yüksek kültür taleplerine tabi şehirli beyaz ırk çocuklarında– gelişimin düzenli birer bölümüdür, her ne kadar onlara hâlâ yeterince ilgi gösterilmese de. Bir yetişkin nevrozunda çocukluk nevrozunun izlerini arayabilirsiniz, oysa çocuklukta nevroz belirtileri göstermiş her birey, ileride nevrotik olacak diye bir şey yoktur. Demek ki olgunlaşma sürecinde korku koşulları terk edilmiş ve tehlike durumları önemini yitirmiştir. Buna ek olarak, bazı tehlike durumları, korku koşullarını döneme uygun şekilde değiştirerek daha geç zamanlara kadar varlığını sürdürebilir. Örneğin, iğdiş korkusu, cinsel arzulara serbestlik tanımanın ceza olarak iğdişe yol açmayacağını öğrenince, ağır hastalıkların ortaya çıkabileceği bilgisiyle birlikte, frengi fobisi maskesi altında yaşar. Diğer korku koşullarının ise hiç yok olması amaçlanmaz, tam tersine insanı yaşamı boyunca izlemelidir, örneğin üstben korkusu gibi. Bu durumda, nevrotik olan kişi normalden, bu tehlikelere karşı tepkilerinde aşırıya kaçmasıyla ayrılır. Son olarak, orijinal travmatik korku durumunun yeniden yaşanmasına karşı erişkinlik de tam bir koruma sağlamaz; herkesin, ruhsal aygıtının tatmin arayan uyarı miktarlarını yönetmede yetersiz kaldığı bir sınır vardır.

Bu küçük düzeltmeler burada tartışılan olgunun, yani birçok insanın tehlike karşısında çocukça kalması ve eski korku koşullarını aşamamasının gerçekliğini sarsamaz; bunu inkâr etmek nevrozun gerçekliğini inkâr etmek olurdu, çünkü bu kişiler zaten nevrotik diye adlandırılır. Peki bu nasıl mümkündür? Neden tüm nevrozlar gelişimsel birer dönem olarak kalmaz da, bir sonraki evreyle birlikte sona ermez? Bu tehlike karşısında tepkilerdeki sürekliliğin kaynağı nedir? Korku etkisinin, diğer tüm etkilerden daha fazla ayrıcalık kazanıp, kendini anormal biçimde ortaya koyan ve yaşam akışına aykırı olan tepkiler yaratma üstünlüğü nereden gelir? Başka bir deyişle, kendimizi yeniden şu çok sorulan muamma karşısında buluyoruz: Nevroz nereden gelir, onun nihai, kendine özgü saiki nedir? On yıllarca süren analitik çabanın ardından, bu sorun hâlâ ilk günkü kadar çözülmemiş biçimde karşımızda durmaktadır.

X
Korku, tehlikeye verilen tepkidir. Yine de, korku etkisinin ruhsal ekonomide kendisine ayrıcalıklı bir konum kazandırabilmesinin, tehlikenin niteliğiyle bağlantılı olduğu düşüncesi reddedilemez. Fakat tehlikeler, tüm insanlar için ortak, evrensel tehlikelerdir; bizim gereksinim duyduğumuz ise, korku etkisini, kendine özgü niteliğine rağmen, normal ruhsal işleyişe tabi kılabilen bireylerin nasıl seçildiğini veya hangi bireylerin bu görevde başarısızlığa uğradığını açıklayacak bir öğedir. Bu öğeyi ortaya koymaya çalışan iki yaklaşım görüyorum; anlaşılır biçimde, böyle bir çaba, bunaltıcı bir ihtiyaca çare getirdiği için sempatiyle karşılanacaktır. Bu iki yaklaşım birbirini tamamlar; çünkü problemi zıt uçlardan ele alırlar. İlki, on yıldan daha uzun bir süre önce Alfred Adler tarafından öne sürüldü; özü itibariyle, tehlike tarafından ortaya konan görevle başa çıkamayan insanların, organlarının yetersizliğiyle ilgili güçlüklerden dolayı başarısız olduklarını ileri sürer. Simplex sigillum veri [not: basitlik gerçeğin işaretidir] savı doğru olsaydı, böyle bir çözüm bir kurtuluş olarak karşılanabilirdi. Ama tam tersine, geride kalan on yılın eleştirisi, bu açıklamanın tüm yetersizliğini ve ayrıca saikbilimin ortaya çıkardığı olgu zenginliğinin tamamını gözardı ettiğini kanıtlamıştır.

İkinci yaklaşım, Otto Rank tarafından 1923’te yayımlanan Doğum Travması adlı kitabında geliştirilmiştir. Onu Adler’in girişimiyle yalnızca burada vurgulanan noktada kıyaslamak haksızlık olur, çünkü saikbilim zemininde kalır, onun düşünce yollarını izler ve analitik sorunların çözümüne meşru bir katkı olarak kabul edilmelidir. Rank, birey ile tehlike arasındaki ilişkide, bireyin organik zayıflığına değil, tehlikenin değişen şiddetine dikkat çeker. Doğum süreci, ilk tehlike durumudur; onun yarattığı ekonomik sarsıntı, korku tepkisinin prototipi olur; biraz önce bu ilk tehlike durumunu ve korku koşulunu sonraki tüm evrelerle birleştiren gelişim çizgisini izledik ve bunların hepsinin, bir anlamda anneyle bir ayrılığa işaret etmeleri bakımından ortak bir payda taşıdıklarını gördük; önce sadece biyolojik açıdan, ardından doğrudan nesne kaybı anlamında ve sonra dolaylı yollarla aracı olan anlamda. Bu geniş bağlantıyı açığa çıkarmak, Rank’ın inşasının tartışmasız bir katkısıdır. Şimdi, doğum travması bireyleri farklı şiddetlerde etkiler; travmanın gücü arttıkça korku tepkisinin şiddeti de artar ve Rank’a göre, korku gelişiminin bu başlangıç düzeyine bağlı olarak, bireyin onu hiçbir zaman tam olarak bertaraf edip edemeyeceği, nevrotik mi yoksa normal mi olacağı belirlenir.

Rank’ın görüşlerinin ayrıntılı eleştirisi bizim işimiz değildir, yalnızca onun sorunumuzun çözümüne katkı sağlayıp sağlamadığına bakacağız. Rank’ın formülü, nevrotik kişinin, doğum travmasının şiddeti yüzünden bunu asla tam olarak dışavuramadığı için nevrotik olduğu, teorik olarak son derece tartışmalıdır. Travmanın dışavurulmasıyla neyin kastedildiği tam olarak anlaşılamaz. Kelimesi kelimesine alındığında, nevrotik kişinin korku etkisini ne kadar sık ve şiddetli yaşarsa, iyileşmeye o kadar yaklaşacağı gibi savunulamaz bir sonuca varılır. Gerçeklikle bu çelişki nedeniyle, bir zamanlar katharsis’te önemli bir rol oynayan dışavurum teorisinden vazgeçmiştim. Doğum travmasının şiddetinin vurgulanması, kalıtsal yapının haklı nedenini dışarıda bırakır. Bu, yapıya karşı bir rastlantı gibi işleyen organik bir öğedir ve bizzat birçok rastlantısal etkiye, örneğin doğumda zamanında yapılan müdahaleye bağlıdır. Rank’ın görüşü, yapısal ve filogenetik etmenleri tümüyle gözardı etmiştir. Yapısal etmenin anlamına yer vermek istenirse, örneğin şöyle bir değişiklikle, bireyin doğum travmasının değişken şiddetine ne ölçüde tepki verdiğinin önemli olduğu söylenirse, teorinin ağırlığı elden gitmiş ve yeni eklenen etmen tali bir role indirgenmiş olur. Böylece, nevrozun sonucu üzerindeki karar yine başka bir, yeniden bilinmeyen bir alanda kalır.

İnsanın doğum sürecini diğer memelilerle paylaşırken, nevroza özel bir yatkınlığının olması gibi bir ayrıcalığa sahip olması, Rank’ın teorisinin lehine görülmez. Ancak esas itiraz, onun havada asılı kalıp, güvenilir gözleme dayanmayışıdır. Ağır ve uzamış doğumların, nevroz gelişimiyle açıkça birlikte görülüp görülmediği, hatta böyle doğan çocukların erken çocukluk korkusu fenomenlerini diğerlerinden daha uzun veya şiddetli yaşayıp yaşamadıkları üzerine iyi araştırmalar yoktur. Annenin kolay ve hızlı doğumlarının, çocuk için ağır travmalar anlamına gelebileceği öne sürülse bile, yine de asfiksiye yol açan doğumların iddia edilen sonuçları kesin olarak gösterebilmesi beklentisi yerinde kalır. Rank’ın neden olduğu etiyoloji, deneyim verisiyle sınamaya açık bir öğeyi ön plana çıkarması açısından avantaj gibi görünebilir; fakat böyle bir sınama gerçekten yapılmadıkça, değerini değerlendirmek mümkün değildir.

Buna karşılık, Rank’ın kuramının şimdiye dek saikbilimde kabul edilen cinsel sevklerin etiyolojik önemine aykırı olduğu görüşüne katılamam; çünkü Rank yalnızca bireyin tehlike durumuna karşı tutumuyla ilgilenir ve başlangıçtaki tehlikeleri aşamayan kişinin, daha sonra ortaya çıkan cinsel tehlike durumlarında da başarısızlığa uğrayıp bu yüzden nevroza itileceği yönünde iyi bir çıkarımı açık bırakır. Yani, Rank’ın girişiminin bize nevrozun temellendirilmesine dair bir yanıt sunduğunu düşünmüyorum ve ayrıca sorunun çözümüne ne ölçüde katkı sunduğu da henüz karara bağlanamaz. Eğer ağır doğumların nevroz eğilimine etkisine ilişkin araştırmalar olumsuz sonuçlanırsa, bu katkı önemsiz sayılmalıdır. Sinir bozukluğunun elle tutulur ve bütünlüklü bir “son nedenine” duyulan ihtiyacın muhtemelen hep tatmin edilmeden kalacağı ciddi ölçüde endişe vericidir. Hâlâ tıbbiyecinin arzuladığı ideal örnek, izole edilip saf kültürde üretilebilen ve her bireyde aynı rahatsızlığa neden olan bir basil olurdu. Ya da biraz daha az fantastik olarak: belirli kimyasal maddelerin verilmesiyle belli nevrozların oluşup ortadan kalkmasının gösterilmesi. Fakat bu tür çözümlerden yana ihtimal yoktur.

Saikbilim, daha az basit, daha az tatmin edici yanıtlar sunar. Burada yalnızca uzun süredir bilinen şeyleri tekrarlayabilirim, yeni bir şey ekleyemem. Eğer ego, tehlikeli bir sevk itkisine karşı, örneğin bastırma işlemiyle başa çıkmayı başarmışsa, Es’in bu bölümünü ketlemiş ve zarara uğratmış olur, ama aynı zamanda ona belli bir bağımsızlık da tanımış ve kendi egemenliğinden de feragat etmiş olur. Bu, aslında bir kaçış girişimi olan bastırmanın doğasından kaynaklanır. Bastırılan şimdi “av yasağı dışında”dır, egonun büyük örgütlenmesinden dışlanmış, yalnızca bilinçdışı alanda egemen olan yasalara tabidir. Eğer şimdi tehlike durumu değişir ve ego, bastırılmış olana benzer yeni bir sevk itkisini bastırmaya gerek duymazsa, ego sınırlamasının sonuçları ortaya çıkar. Yeni sevk süreci, otomatizmanın — ben “yineleme zorlantısı” demeyi yeğlerim — etkisiyle, önceden bastırılanın yollarını izler, sanki aşılan tehlike hâlâ varmış gibi davranır. Bastırmadaki sabitleyici an, dolayısıyla yalnızca egonun serbest devinen işleviyle ortadan kaldırılabilen, bilinçdışı Es’in yineleme zorlantısıdır. Şimdi, egonun bazen, kendisinin inşa ettiği bastırma engellerini yeniden ortadan kaldırması, sevk itkisi üzerindeki etkisine yeniden hakim olması ve yeni sevk sürecini değişmiş tehlike durumuna uygun biçimde yönlendirmeyi başarması mümkündür. Gerçekte ise, çoğunlukla başaramaz ve bastırmalarını geri çeviremez. Bu savaşın sonucunu niceliksel ilişkiler belirliyor olabilir. Bazı vakalarda, kararın zorunlu olduğu izlenimi ediniriz; bastırılmış itkilerin geriye çağrıcı çekimi ve bastırmanın gücü o kadar fazladır ki, yeni sevk itkisi yalnızca yineleme zorlantısını izleyebilir. Diğer vakalarda, başka bir güç oyununa katkı olduğunu görürüz; bastırılmış örnekten gelen çekim, yeni sevk itkisine farklı bir yönelimin karşısına çıkan gerçek zorlukların itmesiyle güçlenir.

Bastırmaya sabitlenmenin ve artık güncel olmayan tehlike durumunun korunmasının işleyişi, kendisi başlı başına önemsiz ama teorik açıdan değeri azımsanamayacak bir saikbilimsel tedavi olgusuyla kanıtlanır. Analiz sırasında egoya, bastırmalarını kaldırmasına olanak tanıyacak yardımı sunduğumuzda, ego tekrar bastırılmış Es üzerindeki gücünü elde eder ve sevk itkilerini, eski tehlike durumları artık yokmuş gibi akışına bırakabilir. Elde edilen sonuç, genel olarak tıbbın diğer alanlarındaki olanaklarımızla da uyumludur. Çoğu zaman tedavimiz, uygun koşullarda kendiliğinden gerçekleşebilecek iyi bir sonucu, daha hızlı, daha güvenilir ve daha az çabayla sağlamaktan ibarettir.

Şimdiye kadarki düşüncelerimiz bize gösteriyor ki, eski tehlike durumlarının sürdürülüp sürdürülmeyeceği, egonun bastırmalarının korunup korunmayacağı, çocukluk nevrozlarının devam edip etmeyeceği ya da sona erip ermeyeceği, doğrudan gösterilemeyen, yalnızca çıkarımla anlaşılabilen niceliksel ilişkilere bağlıdır. Nevrozların ortaya çıkmasında rol oynayan, psikolojik güçlerin birbirleriyle yarıştığı koşulları oluşturan etmenlerden üçü bizim için belirginleşir: biri biyolojik, biri filogenetik, biri ise tamamen psikolojik. Biyolojik olan, küçük insan yavrusunun uzun süren çaresizliği ve bağımlılığıdır. İnsan için rahim içi varoluş, pek çok hayvana göre nispeten kısadır; insan, diğerlerinden daha eksik gelişmiş biçimde dünyaya gelir. Böylece, dış gerçekliğin etkisi artar, egonun Es’ten ayrışması erken başlar, dış dünyanın tehlikeleri önem kazanır ve bu tehlikelere karşı koruyabilen ve kaybolan rahim içi yaşamın yerini alabilen nesnenin değeri olağanüstü artar. Bu biyolojik etmen, ilk tehlike durumlarını kurar ve insanı asla terk etmeyecek olan sevilme ihtiyacını oluşturur.

İkinci, filogenetik etmen ise yalnızca bizim tarafımızdan çıkarımsanmıştır; libido gelişiminin çok tuhaf bir olgusu bizi bunu kabul etmeye zorladı. İnsanların cinsel yaşamı, ona yakın çoğu hayvanınki gibi başından olgunlaşmaya kadar sürekli bir gelişim göstermez; bunun yerine, ilk çocuklukta bir erken çiçeklenmeden sonra beşinci yaş civarında güçlü bir kesintiyle karşılaşır, ardından ergenlikte yeniden başlar ve çocukluktaki başlangıçlara yeniden bağlanır. Biz, insanlık akıbetinde öyle önemli bir şey yaşanmış olmalı ki, cinsel gelişimdeki bu kesintiyi tarihsel bir tortu olarak bırakmıştır, diye düşünmekteyiz. Bu anın hastalık yapıcı önemi, çocukluk cinselliğinin çoğu sevk taleplerinin ego tarafından birer tehlike olarak işlenip savunulması olgusundan kaynaklanır; öyle ki, ergenliğin egoya daha uygun olması gereken sonraki cinsel hareketleri, çocukluğun eski örneklerinin çekimine kapılma ve bastırmaya tabi olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Burada nevrozların en doğrudan etiyolojisine rastlıyoruz. İlginçtir ki, cinselliğin talepleriyle erken temasa geçmek, ego üzerinde dış dünyayla erken temasta olmakla benzer bir etki yaratır.

Üçüncü ya da psikolojik etmen, tam da ruhsal aygıtımızın Ego ve Es diye ikiye ayrılmasından kaynaklanan bir eksiklikte bulunur; yani en sonunda yine dış dünyanın etkisine geri döner. Gerçeklik tehlikelerine ilişkin dikkatlilik, egoyu Es’in bazı sevk itkilerine karşı savunma yapmaya, onları tehlike olarak işlemeye zorlar. Ancak ego, içsel sevk tehlikelerine karşı, kendisine yabancı olan gerçekliğe karşı olduğundan daha etkin biçimde korunamaz. Es’le sıkı sıkıya bağlı olan ego, sevk tehlikesine ancak kendi örgütlenmesini sınırlandırarak ve sevk üzerinde yarattığı bu kısıtlamanın yerine bir semptom oluşturmaya razı olarak karşı koyabilir. Sonra, reddedilen sevk yeniden saldırdığında, egoda, nevrotik acı olarak bildiğimiz bütün o zorluklar ortaya çıkar.

Daha öteye gitmem gerekirse, nevrozun özü ve nedeni hakkındaki kavrayışımızın şu an için bu noktadan öteye geçmediğine inanıyorum.

XI Ekler

Bu tartışmalar sırasında, zamanından önce bırakılması gereken ve şimdi bir araya toplanarak hak ettiği dikkati alması gereken çeşitli konulara değinildi.

A Önceki Görüşlerdeki Değişiklikler

  1. DİRENÇ VE KARŞI-YATIRIM

Bastırma kuramının önemli bir kısmı, onun tek seferlik bir işlem değil, sürekli bir çaba gerektirmesidir. Eğer bu sürekli çaba ortadan kalkarsa, bastırılmış sevk, kaynaklarından sürekli olarak beslenerek bir sonraki seferde yine saptırıldığı yolu izler, bastırmanın başarısı elden gider ya da bastırmanın belirsiz sayıda tekrarı gerekir. Dolayısıyla sevkin sürekliliğinden çıkan gereklilik, egonun savunma eylemini sürekli bir çabayla güvenceye almasıdır. Bastırmayı koruyan bu eylem, terapötik çabada hissettiğimiz dirençtir. Direnç, benim karşı-yatırım dediğim şeye dayanır. Böyle bir karşı-yatırım, nevrozda elle tutulur biçimde gözlemlenir. Burada, egoda bir değişim, egoda bir tepkisel oluşum olarak ortaya çıkar; bastırılacak sevk yöneliminin karşıtı olan eğilimlerin (merhamet, titizlik, temizlik) güçlendirilmesiyle. Zorlayıcı nevrozun bu tepkisel oluşumları, genellikle gizil evrede gelişen normal karakter özelliklerinin abartılarıdır. Karşı-yatırımı histeride göstermek çok daha zordur; oysa teorik beklentiye göre burada da o kadar vazgeçilmez olmalıdır. Yine de burada da egoda, tepkisel oluşum yoluyla bir miktar değişim kuşkusuz mevcuttur ve bazı durumlarda öyle göze çarpar ki, esas belirti olarak dikkati üzerine çeker. Örneğin, histerideki ambivalans müşkülatı böyle çözülür; sevilen bir kişiye duyulan nefret, ona karşı aşırı şefkat ve onun için aşırı endişeyle bastırılır. Ancak zorlayıcı nevroza karşı farklılık olarak şunu vurgulamalı ki, bu tepkisel oluşumlar genel karakter özellikleri olarak ortaya çıkmaz, tamamen belirli ilişkilerle sınırlanır. Örneğin, aslında çocuklarına karşı öfke duyan histerik bir kadın, onları aşırı şefkatle sever, ama bu nedenle diğer kadınlardan daha sevecen değildir, hatta başka çocuklara karşı da daha şefkatli değildir. Histerideki tepkisel oluşum, belli bir nesneye inatçı biçimde bağlanır ve egonun genel bir eğilimine dönüşmez. Zorlayıcı nevrozda ise tersine, bu genelleşme, nesne ilişkilerinin gevşemesi, nesne seçimi sırasında kaydırmanın kolaylaşması karakteristiktir.

Karşı-yatırımın başka bir türü de histerinin doğasına daha uygun gibi görünmektedir. Bastırılmış sevk itkisi, iki yönden etkinleştirilebilir (yeniden yatırılabilir): birincisi, içeriden, sevkin kendi içsel uyarım kaynaklarından güçlenmesiyle; ikincisi, dışarıdan, sevke uygun bir nesnenin algılanmasıyla. Histerik karşı-yatırım ise özellikle dışarıya, tehlikeli algıya yöneliktir; ego kısıtlamaları yoluyla, algının ortaya çıkacağı durumlardan kaçınmak ve eğer bu algı yine de oluşursa ona dikkati çekmemek biçiminde özel bir uyanıklık formu alır. Fransız yazarlar (Laforgue), yakın zamanda bu histeri işlevini ‘skotomizasyon’ adıyla anmışlardır. Histeride olduğundan da belirgin şekilde, bu karşı-yatırım tekniği fobilerde görülür; fobinin ilgisi, korkulan algı olasılığından gitgide uzaklaşmaya odaklanır. Histeri ve fobilerdeki karşı-yatırım yönelimi ile zorlayıcı nevroz arasındaki karşıtlık anlamlı görünse de, kesin bir zıtlık değildir. Bu bize, bastırma ile dışsal karşı-yatırım, regresyon ile içsel karşı-yatırım (tepkisel oluşum yoluyla ego değişimi) arasında daha yakın bir bağ bulunduğunu düşündürür. Zaten tehlikeli algının savunusu, nevrozların genel bir görevidir. Zorlayıcı nevrozda pek çok buyruk ve yasak da aynı amaca hizmet etmektedir.

Daha önce, analizde üstesinden gelmemiz gereken direncin, egonun kendi karşı-yatırımlarına tutunmasından kaynaklandığını açıklığa kavuşturmuştuk. Ego, şimdiye kadar kaçınmayı kendine kural edindiği algı ve tasavvurlara dikkatini yöneltmekte veya kendine özgü olarak bildiği eğilimlerle tam karşıt olanları kendi olarak tanımakta güçlük çeker. Analizde dirence karşı mücadelemiz bu anlayışa dayanır. Direnci, çoğunlukla bastırılmış olanla bağlantısından dolayı bilinçsiz olduğunda bilinçli hale getiririz; bilinçlendikten sonra ona mantıksal argümanlarla karşı çıkarız, ego direncinden vazgeçerse ona fayda ve ödüller vaat ederiz. Egonun direnciyle ilgili kuşkuya veya düzeltmeye gerek yoktur. Ancak, bunun analizde karşılaştığımız olguyu tam olarak kapsayıp kapsamadığı sorusu da ortaya çıkar. Deneyimlerimiz gösterir ki, ego, dirençlerinden vazgeçme niyeti geliştirdikten sonra bile bastırmaları geri alma konusunda hâlâ zorluk yaşar ve böyle övgüye değer bir karardan sonra gelen çaba evresini ‘working-through’ (yüzleşme ve işleme) evresi olarak adlandırırız. Şimdi, böylesi bir çalışmayı gerekli ve anlaşılır kılan dinamik bir etmeni tanımak uygun görünüyor. Egonun direnci ortadan kalktıktan sonra bile yineleme zorlantısının, bilinçdışı örneklerin bastırılmış sevk sürecine çekiciliğinin gücünün üstesinden gelinmesi gerekir; bunu ‘bilinçdışının direnci’ olarak adlandırmakta bir sakınca yoktur. Bu tür düzeltmelerden rahatsız olmamalıyız; eğer anlayışımıza katkı sağlıyorsa istenen şeydir ve daha önceki görüşleri yalanlamayıp zenginleştiriyorsa, bazen bir genelliği daraltıyor ya da bir bakışı genişletiyorsa bir kusur değildir.

Bu düzeltmeyle, analizde karşımıza çıkan dirençlerin tüm türlerini kavramış sayılmayız. Daha derin incelediğimizde, üç kaynaktan (ego, Es ve üstben) gelen, beşi de dinamik olarak ayrılan beş direnç türüyle baş etmek zorunda olduğumuzu anlarız; burada egonun üç farklı direnç türünde kaynak olduğu ortaya çıkar. Bu üç ego direncinin ilki, az önce ele alınan bastırma direncidir, onun hakkında söylenecek çok yeni bir şey yoktur. Ondan ayrılan aktarım direnci, aynı doğadadır ama analizde farklı ve çok daha belirgin görünür; çünkü analitik duruma ya da analistin kişisine bir ilişki kurmayı başarmış ve böylece yalnızca anımsanması gereken bir bastırmayı tekrar taze gibi yaşatır. Yine bir ego direnci fakat doğası bambaşkadır; hastalık kazancından kaynaklanan, semptomun egoya dahil edilmesine dayanan dirençtir. Bu, bir doyumdan veya kolaylıktan vazgeçmeye karşı gösterilen dirençtir. Dördüncü direnç türü –Es’in direnci– az önce ‘working-through’ gerekliliğinin nedeni olarak gördüğümüz şeydir. Beşinci direnç ise üstbenin, son tanınan, en karanlık ama her zaman en zayıf olmayanıdır; suçluluk bilincinden ya da cezalandırılma gereksiniminden kaynaklandığı, her türlü başarıya ve dolayısıyla analitik iyileşmeye de karşı çıktığı görülmektedir.

  1. LİBİDONUN DÖNÜŞÜMÜNDEN KAYNAKLANAN KORKU

Bu makalede savunulan korku anlayışı, bana şimdiye dek doğru gibi görünen olandan bir miktar uzaklaşır. Önceden, korkuyu egonun rahatsızlık koşulları altındaki genel bir tepkisi olarak görür, her ortaya çıkışını ekonomik olarak haklı çıkarmaya çalışır ve güncel nevrozların incelenmesine dayanarak, ego tarafından reddedilen veya kullanılmayan libidonun (cinsel uyarım) doğrudan korku şeklinde bir boşalım bulduğunu varsayardım. Bu çeşitli tanımların iyi bir şekilde bağdaşmadığı, en azından zorunlu olarak birbirinden türemediği gözardı edilemez. Ayrıca, korku ve libido arasında özel bir yakınlık görünümü de ortaya çıkıyor ki, bu da korkunun genel rahatsızlık tepkisi olarak karakteriyle bağdaşmaz.

Bu yaklaşıma yönelik itiraz, egoyu korkunun tek ve esas mekânı yapma eğiliminden, yani ruhsal aygıtın ego ve Es olarak bölünmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Önceki anlayışta, bastırılan sevk yöneliminin libidosunu korkunun kaynağı olarak görmek kolaydı; oysa yeni anlayışta bu korkunun sorumluluğu ego üzerindedir. Yani ego-korkusu mu yoksa sevk (Es) korkusu mu? Ego cinsellikten arınmış bir enerjiyle çalıştığı için, bu yenilikte korku ile libido arasındaki yakın bağ da gevşetilmiş oldu. Umuyorum ki, en azından çelişkiyi açıklığa kavuşturabildim, belirsizliğin ana hatlarını net çizebildim.

Rank’ın uyarısı, korku tepkisinin—ilk başta benim de iddia ettiğim gibi—doğum sürecinin bir sonucu ve o sırada yaşanan durumun bir tekrarı olduğunu, korku problemini yeniden incelemeye zorladı. Rank’ın doğumu travma, korku durumunu da buna bir boşaltım tepkisi, her yeni korku etkisini de travmayı her defasında daha eksiksizce ‘boşaltma’ girişimi olarak anlamasını ben ileriye taşıyamadım. Korku tepkisinden onun ardındaki tehlike durumuna geri gitme gerekliliği ortaya çıktı. Bu kavramın eklenmesiyle yeni bakış açıları oluştu. Doğum, daha sonra değişen varoluş biçiminin ve ilerleyen ruhsal gelişmenin getirdiği yeni koşullar altında ortaya çıkan tüm sonraki tehlike durumları için bir örnek oldu. Ancak kendi anlamı da sadece bu örnek teşkil etme ilişkisiyle sınırlı kaldı. Doğumda duyulan korku, artık diğer afekt durumlarının da kaderini paylaşması gereken bir afekt durumunun örneği oldu. Ya kökenine benzeyen durumlarda kendiliğinden, amaçsızca bir tepki biçimi olarak otomatik biçimde yeniden ortaya çıkıyordu—ilk tehlike durumunda amaçlıyken—ya da ego bu afekt üzerinde denetim kazanıp onu kendisi yeniden üretiyor, onu tehlike için bir uyarı ve haz-rahatsızlık mekanizmasının devreye sokulması için bir araç olarak kullanıyordu. Korku afektinin biyolojik anlamı, korkunun tehlike durumuna genel bir tepki olarak tanınmasında ortaya çıkmış oldu; egonun korku mekânı olarak rolü ise, korku afektini kendi ihtiyaçlarına göre üretenin ego olduğu kabulüyle doğrulandı. Böylece, korkunun sonraki yaşamda iki kökeni olduğu kabul edildi: ilki istemsiz, otomatik, ekonomik olarak her defasında gerekçelenmiş, doğuma benzer bir tehlike durumu oluştuğunda ortaya çıkan; diğeri ise, böyle bir durum sadece tehdit ettiğinde egonun kendisinin ürettiği, onu önlemek için devreye sokulan. Bu ikinci durumda, ego sanki korkuya bir aşı gibi tabi olur, böylece zayıflatılmış bir hastalık atağıyla güçsüzleştirilmemiş bir atağı önler. Ego, tehlike durumunu canlı biçimde hayal eder ve bu acı verici yaşantıyı bir imaya, bir sinyale indirgeme eğilimi gösterir. Bu süreçte tehlike durumlarının nasıl art arda gelişip gene de genetik olarak birbirine bağlı kaldığı daha önce ayrıntılı biçimde açıklanmıştı. Belki de, nevrotik korku ile gerçek korku arasındaki ilişki sorununu ele alırsak, korkunun anlaşılmasında biraz daha ilerleyebiliriz.

Libidonun doğrudan korkuya dönüşeceğini daha önce iddia ettiğim görüş, artık bizim için daha az önemli hale gelmiştir. Yine de bu olasılığı ele alırsak, birkaç farklı durumu birbirinden ayırmamız gerekir. Ego tarafından sinyal olarak provoke edilen korku için bu sözkonusu değildir; bu yüzden, egoyu bastırmaya yönelten tüm tehlike durumlarında da değil. Bastırılan sevk yöneliminin libidinal yatırımı, en açık şekilde konversiyon histerisinde görüldüğü gibi, korkuya dönüştürülmekten ve o şekilde boşaltılmaktan farklı bir şekilde kullanılır. Buna karşın, tehlike durumu tartışmasında karşılaşacağımız bazı korku gelişimi vakalarında muhtemelen farklı bir değerlendirme gereklidir.

  1. BASTIRMA VE SAVUNMA

Korku problemi üzerine tartışmalarda, otuz yıl önceki ilk çalışmalarımda yalnızca kullandığım, sonra ise bıraktığım bir kavramı—ya da daha alçakgönüllü biçimde, bir terimi—yeniden ele aldım. Burada kastettiğim, savunma süreci kavramıdır [Dipnot: bkz. ‘Savunma-Nöropsikozları’]. Bunu, sonradan bastırma kavramıyla değiştirdim; ama ikisi arasındaki ilişki hep belirsiz kaldı. Şimdi düşünüyorum ki, savunmanın, egonun nevroza yol açabilecek çatışmalarında kullandığı tüm tekniklerin genel adı olarak tanımlanması koşuluyla, bu eski savunma kavramına geri dönmek güvenli bir avantaj sağlar; bastırma ise, incelemelerimizin yönü gereği önce en iyi tanıdığımız, bu savunma tekniklerinden yalnızca biri olarak kalır.

Sadece terimsel bir yeniliğin de gerekçelendirilmesi gerekir; bir ifadenin yeni bir bakış açısını ya da kavrayışımızda bir genişlemeyi temsil etmesi beklenir. Savunma kavramının yeniden ele alınması ve bastırma kavramının daraltılması artık uzun süredir bilinen, fakat bazı yeni bulgularla daha da önem kazanmış bir olguya dayanır. Bastırma ve semptom oluşumuna dair ilk deneyimlerimizi histeride kazandık; burada, uyarıcı yaşantıların algı içeriğinin, patojenik düşünce oluşumlarının temsil içeriğinin unutulduğunu ve hafızadan yeniden üretiminin dışlandığını gördük ve bu nedenle bilince çıkmanın engellenmesini histerik bastırmanın başlıca özelliği olarak tanıdık. Daha sonra zorlayıcı nevrozu inceledik ve bu bozuklukta patojenik olayların unutulmadığını, bilinçte kaldığını ama henüz kavranamaz bir biçimde ‘izole’ edildiğini, böylece histerik amnezide olduğu gibi yaklaşık aynı sonucun elde edildiğini gördük. Ancak fark o kadar büyüktü ki, zorlayıcı nevrozun bir sevk talebini ortadan kaldıran sürecinin histeridekiyle aynı olamayacağı sonucunu çıkarmakta haklıydık. İleri araştırmalar, zorlayıcı nevrozda ego dirençlerinin etkisiyle sevk itkilerinin regresyonla daha önceki bir libido evresine ulaştığını gösterdi; bu, bastırmayı gereksiz kılmaz, ama açıkça bastırma gibi iş görür. Ayrıca, histeride de var olduğunu kabul ettiğimiz karşı-yatırımın zorlayıcı nevrozda tepkisel ego değişimi olarak ego savunmasında özellikle büyük rol oynadığını gördük, hâlâ tekniğini belirleyemediğimiz bir ‘izolasyon’ yöntemine dikkat kesildik ki, bu doğrudan semptomatik bir ifade üretir, ayrıca ‘olmamış sayma’ diye adlandırılan, büyülü olarak niteleyebileceğimiz ve savunmacı amacı tartışmasız olan bir işleme rastladık; ancak bunun ‘bastırma’ işlemiyle artık bir benzerliği yoktur. Tüm bu deneyimler, eski savunma kavramını yeniden yürürlüğe koymak için yeterli nedendir; zira aynı eğilimi taşıyan –egoyu sevk taleplerine karşı koruma– tüm bu süreçleri kapsayabilir ve bastırmayı ona özel bir durum olarak dâhil edebiliriz. Böyle bir adlandırmanın önemi, çalışmalarımızın derinleşmesiyle belirli savunma biçimleriyle belirli afektler arasında daha sıkı bir bağlantı bulunabileceği olasılığı düşünüldüğünde daha da artar; örneğin, bastırma ve histeri arasındaki ilişki. Ayrıca başka bir anlamlı bağıntı olasılığı da bizi ilgilendiriyor: Ruhsal aygıt, ego ile Es’in kesin ayrımından ve üstben’in oluşumundan önce, bu örgütlenme aşamalarına eriştikten sonra kullandığından farklı savunma yöntemleri uyguluyor olabilir.

B Korkuya ek
Korku afekti, daha fazla açıklama vaat eden bazı özellikler sergiler. Korkunun bekleyişle inkâr edilemez bir ilişkisi vardır; bir şeyden korkulur. Ona bir belirsizlik ve nesnesizlik karakteri yapışıktır; dil, korku bir nesne bulduğunda adını değiştirir ve bunu ‘korku’ ile değiştirir. Korkunun ayrıca tehlikeyle olan ilişkisinin yanında, uzun süredir açıklamaya çalıştığımız bir nevrozla bağı da vardır. Şu soru ortaya çıkar: Neden tüm korku tepkileri nevrotik değildir, neden çoğunu normal olarak kabul ederiz? Son olarak, gerçek korku ile nevrotik korku arasındaki ayrım, köklü bir değerlendirme gerektirir.

Sonuncu görevden başlayalım. İlerlememiz, korku tepkisinden tehlike durumuna gerilemeye dayanıyordu. Gerçek korku sorununu da aynı biçimde ele alırsak, çözümü kolay olur. Gerçek tehlike bildiğimiz bir tehlikedir, gerçek korku da böyle bilinen bir tehlikeye yönelik korkudur. Nevrotik korku ise, tanımadığımız bir tehlikeye duyulan korkudur. Demek ki nevrotik tehlikenin bulunması gerekir; analiz bize bunun bir sevk tehlikesi olduğunu öğretti. Bu, ego için bilinmeyen bir tehlikeyi bilince çıkardığımızda, gerçek korku ile nevrotik korku arasındaki farkı bulanıklaştırırız, nevrotik korkuyu da gerçek korku gibi ele alabiliriz.

Gerçek tehlike karşısında iki tepki geliştiririz: afektif, yani korku atağı ve koruyucu davranış. Sevk tehlikesinde de aynısı olacaktır. Her iki tepkinin amaçlı işbirliğinin sözkonusu olduğu, birinin diğerinin devreye girmesine sinyal verdiği durumları da biliriz; ama bir de korku felcinin, yani birinin diğerinin yerine geçerek amaca aykırı genişlediği durumu da biliriz.

Gerçek korku ile nevrotik korkunun karakterlerinin birbirine karıştığı vakalar da vardır. Tehlike bilinir ve gerçektir, ama ona duyulan korku olması gerekenden çok daha büyüktür. Bu fazlalık, nevrotik unsuru ele verir. Ancak bu vakalar ilkesel olarak yeni bir şey getirmez. Analiz gösterir ki, bilinen gerçek tehlikeye bilinmeyen bir sevk tehlikesi bağlanmıştır.

Korkunun tehlikeye indirgenmesiyle yetinmediğimizde daha da ilerleriz. Peki tehlike durumunun özü, anlamı nedir? Açıkça, kendi gücümüzün onun büyüklüğüne kıyasla değerlendirilmesidir; ona karşı olan çaresizliğimizi kabul etmemizdir; gerçek tehlike durumunda maddi, sevk tehlikesinde ise psikolojik çaresizlik. Buradaki yargımız, gerçekten yaşanmış deneyimlerle yönlendirilir; değerlendirmede yanılıp yanılmadığı, sonucu etkilemez. Böyle yaşanan bir çaresizlik durumuna travmatik diyelim; o zaman travmatik durumu tehlike durumundan ayırmak için iyi bir gerekçemiz olur.

Şimdi, böyle bir çaresizlik durumunun beklenmek yerine öngörülmesi, tahmin edilmesi, kendimizi koruma bakımından önemli bir ilerlemedir. Böyle bir beklentinin koşulunu içeren duruma tehlike durumu diyelim; işte burada korku sinyali verilir. Bu demektir ki: bir çaresizlik durumunun oluşacağını bekliyorum ya da mevcut durum, bana daha önce yaşanmış travmatik deneyimlerden birini hatırlatıyor. Bu yüzden travmayı önceden tahmin ediyorum, henüz önlem almak için zaman varken, o sanki olmuş gibi davranmak istiyorum. Korku böylece bir yandan travmanın beklentisidir, diğer yandan onun hafifletilmiş tekrarıdır. Korkuda dikkatimizi çeken bu iki karakterin aslında farklı kökenleri vardır. Beklentiyle ilişkisi tehlike durumuna, belirsizliği ve nesnesizliği ise tehlike durumunda önceden sezilen çaresizlikten, yani travmatik durumdan gelir.

Korku–tehlike–çaresizlik (travma) sırasının gelişimi üzerinden şöyle özetleyebiliriz: Tehlike durumu, çaresizliğin tanınmış, hatırlanmış, beklenen halidir. Korku, travmadaki çaresizliğe ilk tepki olup, sonradan tehlike durumunda yardım sinyali olarak yeniden üretilir. Travmayı pasif olarak yaşamış olan ego, şimdi bunun hafifletilmiş bir tekrarını aktif olarak yineler; amacı, sürecin gidişatını kendisinin belirleyebileceği umududur. Çocuğun da kendisini rahatsız eden her türlü izlenime karşı oyun yoluyla aynı şekilde davrandığını biliyoruz; pasiflikten etkinliğe geçerek yaşantılarını ruhsal olarak işlemeye çalışır. Eğer travmanın ‘salım’ anlamı buysa, buna artık karşı çıkılamaz. Fakat asıl belirleyici olan, korku tepkisinin kökeninden çaresizlik beklentisine, yani tehlike durumuna ilk kez kaydırılmasıdır. Sonra da tehlikeden, tehlikenin koşuluna, yani nesne kaybına ve onun önceden bahsedilmiş modifikasyonlarına diğer kaymalar gelir.

Küçük çocuğun ‘şımartılması’nın istenmeyen sonucu, nesne kaybı tehlikesinin –yani nesnenin tüm çaresizlik durumlarına karşı koruyucu olarak deneyimlenmesinin– öteki tüm tehlikelerin önüne geçmesidir. Bu, motor ve ruhsal çaresizliğe özgü çocukluk dönemindeki geri çekilmeyi destekler.

Şimdiye dek gerçek korkuya nevrotik korkudan farklı bakmamız için bir nedenimiz olmadı. Aradaki farkı biliyoruz; gerçek tehlike dışsal bir nesneden gelir, nevrotik tehlike ise bir sevk talebinden. Bu sevk talebi de gerçek bir şeyse, nevrotik korku da gerçek olarak gerekçelendirilebilir. Ego’nun, korku tepkisi yardımıyla sevk tehlikesine, dış gerçek tehlikesine karşı olduğu gibi karşı koyduğunu, ancak savunma etkinliğinin bu yönünün ruhsal aygıtın bir eksikliği nedeniyle nevroza dönüştüğünü anladık. Ayrıca sevk talebinin çoğu zaman yalnızca bu yüzden (içsel) tehlike olduğunu, çünkü tatmininin dışsal bir tehlikeyi gündeme getireceğini, yani bu içsel tehlikenin bir dışsalı temsil ettiğini de kavradık.

Öte yandan, dışsal (gerçek) tehlikenin de ego için anlamlı olabilmesi için içselleştirilmiş olması gerekir; yaşanmış bir çaresizlik durumu ile ilişkisi içinde tanınmalıdır. Sıklıkla karşılaşılan bir durumdur ki, doğru değerlendirilen bir tehlike durumunda gerçek korkuya biraz da sevk korkusu eklenir. Ego’nun tatmininden kaçındığı sevk talebi burada mazoşist, yani kişinin kendi üzerine yönelmiş yıkıcı sevki olabilir. Belki de bu katkı, korku tepkisinin aşırı, uygunsuz ve felç edici olmasını açıklar. Yükseklik fobileri (pencere, kule, uçurum) bu kökenden olabilir; onların gizli dişil anlamı mazoşizme yakındır. Dışarıdan gelen tehlikeleri sezgisel olarak tanımak insana ya hiç ya da çok sınırlı bir ölçüde bahşedilmiştir. Küçük çocuklar sürekli kendilerini hayatî tehlikeye atan şeyler yapar ve bu yüzden koruyucu nesneden ayrılamazlar. Travmatik duruma, yani çaresiz kalınan bir duruma karşı ilişki bakımından, dış ve iç tehlike, gerçek tehlike ve sevk talebi birleşir. Ego bir durumda sonu gelmez bir acı yaşarken, diğer durumda doyurulamayan bir ihtiyaç tıkanması yaşasa da, ekonomik durum her iki durumda aynıdır ve motor çaresizlik psikolojik çaresizlikte karşılığını bulur.

Erken çocukluk döneminin gizemli fobileri burada bir kez daha anılmayı hak eder. Bunlardan bazılarını –yalnız kalma, karanlık, yabancı kişiler– nesne kaybı tehlikesine tepki olarak anlayabildik; diğerleri –küçük hayvanlar, gökgürültüsü ve benzeri– içinse belki şöyle bir açıklama sunulabilir: bunlar, başka hayvan türlerinde bu kadar belirgin olarak gelişmiş olan gerçek tehlikelere doğuştan hazırlığın körelmiş kalıntılarıdır. İnsan için işlevsel olan, bu arkaik mirasın yalnızca nesne kaybına ilişkin olan kısmıdır. Böyle çocukluk fobileri sabitlenir, güçlenir ve ileriki yaşlara dek sürerse, analiz bunların içeriğinin sevk talepleriyle bağlantı kurduğunu, böylece artık içsel tehlikeleri de temsil eder hale geldiklerini ortaya koyar.

C Korku, acı ve yas
Duygu süreçlerinin psikolojisi üzerine öyle az şey var ki, aşağıdaki çekingen gözlemler en hoşgörülü değerlendirmeyi hak ediyor. Şu noktada karşımıza bir sorun çıkıyor: Korkunun nesne kaybı tehlikesine tepki haline geldiğini söylemek zorunda kaldık. Oysa nesne kaybına böyle bir tepkiyi zaten biliyoruz, bu da yas. O halde, ne zaman birine, ne zaman ötekine yol açıyor? Daha önce de ele aldığımız yasa dair [Bkz: ‘Yas ve Melankoli’], bir özellik, yani onun özel acısı hiç anlaşılamamıştı. Nesneden ayrılığın acı verici olması ise yine de bize son derece doğal görünüyor. Sorun böylece daha da karmaşıklaşıyor: Nesneden ayrılık ne zaman korku, ne zaman yas ve ne zaman yalnızca acı yaratır?

Doğrudan söyleyelim, bu sorulara cevap bulmak mümkün görünmüyor. Bu noktada bazı sınırlandırmalara ve bazı işaretlere razı olacağız.

Çıkış noktamız, anladığımızı sandığımız bir tek durum olsun: Annesi yerine yabancı bir kişiyle karşılaşan bebek. Bu durumda, nesne kaybı tehlikesi olarak yorumladığımız korkuyu gösteriyor. Ama durum muhtemelen daha karmaşık ve daha ayrıntılı bir tartışmayı hak ediyor. Bebeğin korkusunda kuşku yok, ancak yüz ifadesi ve ağlama tepkisi, ayrıca acı da hissettiğini düşündürüyor. Görünen o ki, burada, ileride ayrışacak olan bazı şeyler birleşmiş durumdadır. Geçici özlemle kalıcı kaybı henüz ayıramıyor; annesini bir defa göremediğinde, onu sanki bir daha hiç göremeyecekmiş gibi davranıyor ve annenin kaybolmasının ardından yeniden ortaya çıkmasının olağan olduğunu ancak tekrarlanan teselli deneyimleriyle öğrenebiliyor. Anne, kendisi için bu kadar önemli olan bu bilgiyi ona öğretmek için onunla tanıdık oyunu oynar [ce-ee, fort-da gibi]: Yüzünü gizleyip sonra tekrar mutlulukla açar. Böylece çocuk, umutsuzluk eşlik etmeksizin özlem duyabilir.

Annesinin yokluğunu yaşadığı durum, onun yanlış anlaması yüzünden artık tehlike durumu değil, travmatiktir; daha doğrusu, eğer o anda anneye yönelik bir ihtiyacı varsa, travmatik olur; eğer bu ihtiyaç güncel değilse, tehlike durumuna dönüşür. Ego’nun bizzat ortaya koyduğu ilk korku koşulu, algı kaybıdır ve bu, nesne kaybıyla eşdeğer tutulur. Henüz bir sevgi kaybı sözkonusu değildir. Deneyim daha sonra, nesnenin varlığını sürdürebileceğini, fakat çocuğa karşı kızgın olabileceğini öğretir; böylece, nesnenin tarafından sevgi kaybı, yeni ve çok daha kalıcı bir tehlike ve korku koşulu olur.

Anneyi özleme travmatik durumu, doğumun travmatik durumundan bir noktada kesin olarak ayrılır. O zaman, kaybedilebilecek bir nesne yoktu. Korku, ortaya çıkan tek tepkiydi. O zamandan beri tekrar tekrar yaşanan tatmin durumları, anne nesnesini yarattı; artık bir ihtiyaç halinde ona yönelik yoğun, ‘özlem dolu’ denebilecek bir yatırım olur. Bu yeniliğe tepki, acı olarak anlaşılmalıdır. Acı, nesne kaybına verilen esas tepkidir; korku ise bu kaybın getirdiği tehlikeye, daha ileri bir kaymayla da nesne kaybı tehlikesinin kendisine verilen tepkidir.

Acı hakkında da çok az şey biliyoruz. Tek kesin içeriği, acının –öncelikle ve genellikle– çevrede etkili olan bir uyarının, uyarıdan korunma düzeneklerini aşıp, artık kas hareketlerinin, uyarılan bölgeyi uyarıdan uzaklaştırmaya yetmediği noktada sürekli bir sevk uyarısı gibi etki göstermesiyle ortaya çıkmasıdır. Acı ciltte değil de iç organdan geliyorsa, durum değişmez; sadece dış çevrenin bir parçası yerine iç çevrenin bir parçası geçmiştir. Çocuk, ihtiyaç deneyimlerinden bağımsız olarak da acı deneyimi yaşama fırsatına açıkça sahiptir. Acının bu ortaya çıkma koşulu, nesne kaybıyla çok az benzerlik gösteriyor gibi görünür, ayrıca acı için belirleyici olan çevresel uyarım momenti, çocuğun özlem durumunda tamamen ortadan kalkmıştır. Yine de dilde bulunan ‘içsel, ruhsal acı’ kavramının nesne kaybı duyumlarını bedensel acıyla özdeş tutması anlamsız olamaz.

Bedensel acı durumunda, acıyan beden bölgesinde yüksek, narsistik denebilecek bir yatırım oluşur; bu yatırım sürekli artar ve adeta ego üzerinde boşaltıcı bir etki yapar. Bilinen bir durumdur ki, iç organlardaki acılarda, normalde bilinçli tasavvurda hiç yer almayan beden bölümleriyle ilgili mekansal ve başka türlü imgeler ediniriz. Ayrıca, en şiddetli bedensel acıların, başka bir ilgiyle psikolojik olarak dikkatin dağılması halinde hiç ortaya çıkmaması da (burada ‘bilinçdışında kalmak’ denemez), acıyan beden bölgesinin psikolojik temsilinde yatırımın toplanmasıyla açıklanır. Burada, acı duyumunun ruhsal alana aktarılmasına izin veren analoji bulunuyor gibi görünmektedir. Özlemin doyurulmazlığı nedeniyle sürekli artan ve yoğunlaşan yatırım, kayıp (yitirilmiş) nesneye yöneldiğinde, yaralanmış beden bölgesine yapılan acı yatırımıyla aynı ekonomik koşulları yaratır ve böylece bedensel acının çevresel belirleniminden vazgeçmek mümkün hale gelir! Bedensel acıdan ruhsal acıya geçiş, narsistik yatırımdan nesne yatırımına geçişe karşılık gelir. İhtiyaçla yüksek oranda yatırıma uğrayan nesne tasavvuru, uyarı artışıyla yatırıma uğrayan beden bölgesinin rolünü üstlenir. Yatırım sürecinin sürekliliği ve engellenemezliği, aynı türden bir psikolojik çaresizlik durumu yaratır. Eğer sonrasında ortaya çıkan rahatsızlık duyumu, tepki biçiminde korkuya değil de acının kendine özgü, daha yakından tanımlanamayan karakterini taşıyorsa, bunun açıklaması, şu ana dek açıklamada yeterince hesaba katılmayan, bu rahatsızlık duygusuna yol açan süreçlerin gerçekleştiği yatırım ve bağlanma ilişkilerinin yüksek düzeyi olabilir.

Nesne kaybına verilen başka bir duygu tepkisini daha biliyoruz: yas. Ancak bunun açıklanması artık zor değildir. Yas, gerçeklik sınamasının etkisi altında ortaya çıkar; gerçeklik sınaması kesin bir şekilde, nesneden ayrılmanın gerektiğini, çünkü artık onun var olmadığını talep eder. Artık yasın işi, yüksek yatırımın yapıldığı tüm durumlarda, nesneden geri çekilme sürecini yürütmektir. Bu ayrılığın acı verici niteliği de, tam olarak az önce sunulan açıklamaya, yani bağın çözüleceği durumların yeniden üretimi sırasında nesneye yönelik yüksek ve karşılanamaz özlem yatırımına bağlı olarak anlaşılır.

2 Yorum

Filed under Eviri

2 responses to “Ketlenme, Semptom ve Kaygı (1926) — Sigmund Freud”

  1. Geri bildirim: Saikbilim Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: Psikanalitik Gelişimde Tehlike ve Kaygı Zinciri: Egodan Üstbene | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER