Haset Über Alles!

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🍂🏚️🪪 Haymatlos 🍂🏚️🪪

(robot şarkı)

Türkiye’nin yaz ayları: Yollara dökülen Alman plakalı arabalar, otoparklarda bitmek bilmeyen Mercedes kuyrukları, pazarlarda “Gurbetçiler gelmeden fiyatlar artıyor!” serzenişleri… Her yıl tekrarlanan bu tablo, yalnızca göçmenlerin kısa yaz ziyaretiyle sınırlı değil. Türkiye’nin sosyal medyasına, kahvehane sohbetlerine, hatta toplumsal bilinçdışına sızmış, derin bir hıncın, içten içe kaynayan bir kıskançlığın ve yer yer arabesk bir çaresizliğin patlama noktası. Gurbetçiler Türkiye’ye geldiklerinde yalnızca bavullarını değil, Türkiye’de yaşayan milyonların boğazına düğümlenen bir utanç, bir eziklik, bir “olamamışlık” hissini de beraberlerinde getiriyorlar.

Biz Adam Olmayız ki!

Aziz Nesin’in ironik kalıplarının yankısı hâlâ her sohbette, her espride: “Biz adam olmayız ki!” Şaka gibi söylenir ama arka planında, 100 yıldır hayalini kurduğumuz o “muasır medeniyet” olamamışlığın buruk ukdesi var. Modernlik sürekli önümüze hedef olarak kondu, “adamlar uzaya gidiyor, biz hâlâ cami yapıyoruz” denildi, “ecnebiler yol yapmış, biz hâlâ çamurda yürüyoruz” diye hayıflanıldı. Ve işin kötüsü, bu hayal hep ertelendi, hep boğazda düğümlü kaldı. Sonra bir bakıyorsun, Almanya’da asgari ücretle çalışan gurbetçi, burada markette alışveriş yaparken “tüm marketi satın aldı” diye etiketleniyor. Oysa Avrupa’daki Türk işçisinin ağır koşullarda, çoğu zaman ırkçılıkla boğuşarak hayatını sürdürdüğünü inkar eden bir iç körlük, bir inkâr perdesi var. Çünkü gerçeklerle yüzleşmek, kendini değiştirmekten daha zordur; başkalarını suçlamak, içindeki arabeski boğmak için daha kolayıdır.

Onlar Ay’a, Biz Yaya

Türkiye’nin “hınçlı” yerlisi için gurbetçi, bir tür ayna. O aynada, hem imrenilen Batılı hem de “bizden çıkmış ama bizden uzaklaşmış” bir yabancı var. Çünkü “adamlar şunu yapıyor, biz hâlâ bunu yapıyoruz” diye mırıldanan Türk, işin sonunda Almanya’da “temizlik işçiliği” yapan bir akrabasına bile hasetle bakar. “Yabancı malı hep daha iyidir” cümlesiyle büyütülen nesiller, kendi toprağından çıkanın Batı’da tutunmasını hazmedemez. O başarıyı kendine pay edemez; aksine, onu “görgüsüz”, “şımarık”, “yalancı” diye etiketleyerek küçültür.

Naziler de kendi dönemlerinde, “saf Alman” kimliğini sürekli bir kayıp duygusuyla inşa etti. Almanya’daki ekonomik ve toplumsal sorunların kaynağını dışarıda, ötekinde, yani Yahudi ve azınlıklarda buldular. Türkiye’de ise bu öteki, yazları dönen, biraz yabancılaşmış, biraz da başarmış görünen gurbetçi oldu. “Bizden bir şey olmaz, adam yapmış işte” çaresizliği, Nazi Almanyası’nda da “bizi mahveden içimizdeki hainler” paranoyasıyla kol kola ilerledi. Kıskançlık, kompleks, hüsran ve bir türlü kabul edilemeyen “başarısızlık” duygusu… Ne yapsak boş, bizden geçti!

Adamlar Yapmış, Biz Hâlâ Dedikodu Yapıyoruz

Her yaz sosyal medyada aynı kısırdöngü: “Gurbetçiler gelince fiyatlar arttı!” “Gurbetçiler görgüsüz, Avrupa’da yapamadıklarını burada yapıyorlar!” “Almanya’da kurallara uyuyorsun, burada niye uyumuyorsun?” “Adamlar çalışıyor, biz seyrediyoruz.” Gerçekten de bu söylemler, Aziz Nesin’in kahramanlarının “Onlar Mars’a çıktı, biz hâlâ tencere kaynatıyoruz” tarzı ezikliğini mizaha boğmuş halleri. Fakat bugünün hıncı, eski kuşakların saf mizahını çoktan aşmış durumda: Gittikçe Nazilere daha çok benzeyen bir öfke dili, linç kültürü, toplu bir “içimizden arınma” ve düşman yaratma arzusu gelişti. Yani özetle: Haset über alles!

Gurbetçi sadece Türkiye’deki ekonomik sıkıntıların, sosyal adaletsizliklerin, başarısız modernleşme denemelerinin günah keçisi değil. Aynı zamanda içimize attığımız, o bir türlü olamadığımız “çağdaş Türk” hayalinin de canlı kanıtı. “Onlar başarmış, biz neden başaramayalım ki?” sorusu, hemen ardından “Çünkü bizden bir şey olmaz”a bağlanıyor. Ve hınç, sosyal medyada, gündelik dilde, “gurbetçi” üzerinden patlıyor: “Yabancı hayranlığı”, “gâvur yapmış, bizimkiler bakıyor” derken, iş yine kendi suçunu başkasına atmaya geliyor.

Hep Dışarıdakiler İyi, Biz Kötüyüz

Peki bu kadar hıncın, hasedin, küçümsemenin arkasında ne var? En basitinden, 100 yıldır arzu ettiğimiz halde olamadığımız “medeniyet”in kendisi var. Batılı işçinin yaşadığı sıkıntı, çilesi inkâr ediliyor; onun da bu yolun bedelini ödediği, sosyal olarak çoğu kez ikinci sınıf muamelesi gördüğü görmezden geliniyor. Çünkü “gurbette adam olmak” bir başarı hikayesiyse, “burada adam olamamak” bir aşağılanma sebebidir. “Bizim millet de böyle” deyip kestirip atmak, Aziz Nesin’in mizahında olduğu gibi kendi zavallılığımızla dalga geçmekten çok, artık karanlık bir haset ve hınç ekonomisine dönüşüyor.

Onlar Bunu Nasıl Başardı?

Naziler öfkeyle, “Alman halkı aşağılanıyor” diyerek kendi toplumlarındaki başarısızlıkları, aşağılık komplekslerini, yabancılara ve azınlıklara yönelttiler. Türkiye’de ise, batıya öykünmekle ona küfretmek arasındaki bocalamanın, her yıl tekrarlanan “gurbetçi linci”yle dışavurumunu görüyoruz. “Onlar sistem kuruyor, biz kadercilik oynuyoruz.” “Bize değil, onlara yakışır.” “Başaramayız, boşuna uğraşma.” Kısacası, hınç ve arabesk duygular iç içe: Kendiyle yüzleşemeyen, ama başkası başarılı olunca bunu küçümsemekten başka çaresi olmayan bir ruh hali.

Adamlar Yolunu Bulmuş, Biz Hâlâ Yolumuzu Arıyoruz

Gurbetçiye duyulan hınç, aslında bizzat kendi içindeki ukteyi, hayal kırıklığını, asırlık kompleksleri dışa vurmaktan başka bir şey değil. Ne zaman “gurbetçi” lafı geçse, ne zaman bir gurbetçi markette alışveriş yapsa, ne zaman yeni model bir araba Türkiye yollarında görünse, boğazda düğümlü o cümleler geliyor: “Biz adam olmayız ki!”, “Adamlar yapıyor, biz bakıyoruz.” Ve bu haset, bu hüsran, bu arabesk medeniyetsizlik içinde, bazen Nazi Almanyası’nın tehlikeli kolektif öfkesini, bazen de Türkiye’nin bitmek bilmez mizah ve kadercilik kültürünü aynı potada eritiyor.

Ve sonunda o kadim özeleştiri tekrar yankılanıyor: “Ne yaparsan yap, bizden geçti.” Ama belki de geçmeyen, hep içte büyüyen şey, hâlâ aradığımız insan gibi adam olmak, hep aradığımız ama bir türlü varamadığımız o muasır medeniyet çizgisi…

3 Yorum

Filed under Suni muhaberat