🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🔢🌟 UNUTUK MAKİNESİ 🔢🌟
Ankara’nın gri sokaklarından bir fotoğrafçı geçti. Elinde eski bir Rolleiflex, koltuğunun altında sevdayla büyüttüğü plaklar, aklında şehrin sonsuz hafızası… Adı Alper Fidaner’di. Ona sadece fotoğrafçı demek yetersiz olurdu; Ankara’nın arşivcisi, kentli yalnızlığın sesi, zamanın göçebe DJ’i, kelimelerin, seslerin ve görüntülerin titiz işçisi. 60 yaşında, ardında koca bir bellek bırakıp hayata veda ettiğinde, onu tanıyan herkes biliyordu: Alper’in yokluğu, yalnızca bir insanın değil, bir çağın, bir kentin, bir ruhun yitip gitmesiydi.
Alper, 1965’te Bursa’da dünyaya geldi; henüz bir yaşındayken Ankara’ya taşındı ve bu şehirle kurduğu duygusal ve entelektüel bağ hiç kopmadı. Başkent, onun için sadece yaşanılan bir yer değil, üretiminin ve hayallerinin gerçek mekânıydı. “Ankara’da üreten insan yalnızdır ama bu yalnızlık bazen üretimin kendisidir,” demişti bir zamanlar. Onun hayatını şekillendiren yalnızlık, sıradan bir içe kapanma değildi; kendiyle, kentle ve toplumsal hafızayla kurduğu derin, yaratıcı ve direngen bir ilişkiydi.
Alper’in fotoğrafçılıkla tanışması 1983’e uzanır. Güneş, Evrensel, Siyah Beyaz gibi gazetelerde foto muhabirliği yaptı; Reuters ve Aktüel gibi yayınlara çalıştı. Her bir karede yoksulluğu, aşkı, kaybı ve sokağı belgeledi. Kentin gölgelerine, isimsiz kahramanlarına, mahzun binalarına ve geceye sığınan insanlara bir bakış, bir söz, bir ağıt sundu. Fotoğrafları yalnızca belgeler değil, aynı zamanda kent tarihinin duygusal arkeolojisiydi.
Ama Alper’in derdi sadece görüntüyle değildi. Kendisini “eski zamanların arşivcisi” olarak tanımlardı. Yüzlerce, binlerce plak, taş plak ve 45’lik topladı. Eski şarkılarda, unutulmuş seslerde bir ülkenin kayıp ruhunu buluyordu. Plak koleksiyonculuğu onun için bir nostalji sevdasından öte, kolektif hafızanın canlı tutulmasıydı. Barların loş ışığında, DJ setlerinin başında seçtiği 45’liklerle sadece insanları dans ettirmez, aynı zamanda geçmişle bugün arasında görünmez bir köprü kurardı. O setlerde, eski Ankara’dan bir sokağın uğultusu, çocukluğun bir yaz günü, kaybolmuş bir aşkın anısı yankılanırdı.
Alper, anlatmakla ve aktarmakla da bir ömür boyu meşguldü. AFSAD’da (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) yıllarca eğitmenlik yaptı, atölyeler açtı, genç kuşaklara fotoğrafçılığın yalnızca teknik bir iş değil, bir “görme biçimi” olduğunu öğretti. Eğitmenliğiyle, hem fotoğrafçılıkta hem de müzikte arşivciliğin ve tarih anlatıcılığının sürekliliğini sağladı. Onun atölyelerinden geçen öğrenciler, Ankara’nın sokaklarına, insanlarına, ve kayıp zamanlarına başka türlü bakmayı öğrendiler.
Radyo Arkadaş’ta Murat Meriç’le birlikte hazırladığı “Çıtır Çıtır” programı, Türkiye popüler müziğinin 45’likler çağını bugüne taşıdı. Bu program, yalnızca bir müzik yayını değil, aynı zamanda kolektif hafızaya dair bir arşiv, bir hafıza kaydıydı. TRT’de hazırladığı “Kırkbeşlik” belgeseliyle televizyonun soğuk ekranına bile sıcaklık kattı. Anlatıcı, metin yazarı ve araştırmacı olarak Kırkbeşlik’te popüler müziğin, plakların, kentlerin ve insanların hikâyesini titizlikle ördü. Belgeselciliği, Türkiye’de popüler kültürün görünmeyen yönlerini ortaya çıkaran, kişisel arşivciliğin kamusal bir işe dönüşmesinin örneğiydi.
Pandemi sırasında, bir kez daha sahneye çıktı: Bu kez sosyal medya üzerinden, geceye direnen, yalnızlaşan, endişe dolu bir Ankara’ya eski şarkılarını, eski kayıtlarını, anılarını ve tesellisini sundu. Evlerdeki yalnızlığa müzikle, sohbetle, hikâyeyle temas etti. O yayınlarda, Alper’in sesi, Ankara’nın ve bütün bir kuşağın iç sesi oldu; moral verdi, birlikte direnmenin yolunu gösterdi.
Alper’in fotoğraf, arşiv ve DJ’lik çalışmaları, toplumsal hafızayı ve kolektif kimliği canlı tuttu. Eski plaklarda, taş plaklarda, siyah beyaz karelerde ve kent masallarında direnen bir hayat kurdu. Kendisini “hafıza işçisi” olarak tanımlamaktan çekinmedi; çünkü onun için yaşamak, sadece kendi geçmişini değil, bütün bir toplumun geçmişini sırtlanmak ve geleceğe taşımak anlamına geliyordu.
Onun anlatılarında, Ankara sadece devlet dairelerinden ibaret bir başkent değil; duyguların, direnişin, üretimin, kaybedilenlerin ve yeniden bulunanların kenti olarak yeniden kuruluyordu. Her fotoğraf karesi, her DJ seti, her radyo programı; unutulmuşun ve hatırlamanın, yalnızlığın ve kolektifliğin, geçmişin ve bugünün yan yana geldiği bir zaman dilimiydi.
Alper’in vedası, sadece bir insanın değil, bir belleğin toprağa verilmesidir. Onun mezarına bırakılan fotoğraf makinesi, toprağın altında dahi geçmişi kayıt altına almak isteyen bir inadı simgeliyor. O, hem bir kent arkeoloğu hem bir ses arşivcisi hem de bir hikâye anlatıcısıydı. Ardında bıraktığı fotoğraflar, plaklar, anılar ve öğrencilerle; bir zamanlar yaşanmış, bir daha yaşanacak bir Ankara’nın, bir Türkiye’nin ve bir insanlık hâlinin izlerini sonsuza dek taşıyacak.
Alper Fidaner, bu kentin ve bu ülkenin vicdanında, hep bir yalnızlığın ama asla terkedilmişliğin değil, direncin, üretimin ve hafızanın adı olarak kalacak.
İNTERNET ARŞİVİNDEN (eski45likler)
Alper Fidaner eskileri sever.
Dünya üzerinde başlangıçtan bugüne kadar yaşamış insanların bıraktığı izlerle bağ kurmaktan, kendisini o insanların yakınında hissetmekten hoşlanıyor. Arada bir de olsa, karanlık, kanlı ve savaşlı dünyada, güzel birşeyler de olduğunu hatırlamayı ve başkalarına hatırlatmayı istiyor.
Hikaye şöyle:
1965 yılında Bursa’da doğdu. Bir yaşındayken getirildiği Ankara’yı terkedemedi. Liseden sonra girdiği okulların hiçbirini bitiremedi, askerliğini bedelli yaptı.
1983’te amatör olarak başladığı fotografçılığı kısa bir süre içinde geçim kaynağı olarak görüp meslek edindi. Güneş, Akşam, Siyah Beyaz ve Evrensel gazeteleri ile Milliyet ArtıHaber dergisinde fotografçı ve fotograf editörü olarak çalıştı. Reuters haber ajansı, Aktüel dergisi ve başka bir çok dergi için fotograflar çekti. Bir kaç televizyon programının yapımında çalıştı. Bir süre reklam sektöründe fotografçılık, grafikerlik ve görsel yönetmenlik yaptı; kaset ve kitap kapağı, afiş, broşür, katalog, web tasarımları hazırladı.
Ankara Fotograf Sanatçıları Derneği’nde (afsad) fotograf seminerlerinde eğitmenlik, yönetim kurulu üyeliği, Fotograf dergisi yayın kurulu üyeliği yaptı. Bir dönem, derneğin yeniden yapılandırılması için gerçekleştirilen çalışmalara katıldı. Çalışmaların engellenmesi üzerine afsad’la ilişkisini kesti.
Kadir Aktay ve Hafize Kaynarca ile birlikte kurduğu Fotografevi’nde dersler verdi, atölyeler düzenledi. Bilkent Üniversitesi Fotograf Topluluğu’nda, Numune Hastanesi Fotograf Kulübü’nde, Ankara Kültürevi’nde fotograf dersleri verdi. Bir süre Ideefixe’te fotograf danışmanlığı yaptı.
Çok sayıda karma sergiye katıldı. Serdar Atay, Ahmet Sabuncu ve Kadir Aktay ile ortak sergiler açtı. Ulusal ve uluslararası fotograf yarışmalarında çok sayıda ödül ve mansiyon kazandı. Bu ödüllerin pek bir işe yaramadığını çabuk farkedip, yarışmalara katılmaktan vazgeçti. Aralarında aşk acılarını anlatan Akrep Burcu Günleri ile Orhan Pamuk’un kitaplarındaki İstanbul atmosferini görsel bir anlatıma dönüştürme niyeti taşıyan İstanbul: Karamelek’in de bulunduğu on küsur saydam gösterisi hazırladı ve bunların bir kısmını bıkıp usanmadan, çeşitli yerlerde tekrar tekrar gösterdi.
Radyo Arkadaş’ta program yapımcılığı, yayın koordinatörlüğü yaptı. Metin Solmaz’la birlikte Müzük dergisinin yapımı ve yayınında emeği geçti. Aklına estikçe Müzük’e ve başka birkaç dergiye müzik yazıları yazdı. Çocukluğundan beri içli dışlı yaşadığı plakları bir ara derleyip toparladı, sayılarını çoğaltıp eksiklerini tamamladı, ciddi bir 45’lik ve taş plak kolleksiyonu haline getirdi..
Ankara’da ve İstanbul’da çeşitli barlarda “eski45likler” çaldı, çalıyor…
TRT’de yapımcılığını ve yönetmenliğini Ahmet S. Sabuncu’nun yaptığı Kırkbeşlik adlı pop müzik tarihi programında sunuculuk, danışmanlık ve metin yazarlığı yaptı. Aynı ekibin hazırladığı Eurovision Maceramız adlı belgeselin de metinlerini yazdı, danışmanlığını yaptı…
Nasıl bir adam bu?
Kadınların ve sokakların fotografını çekmeyi, sinemada filmin sonundaki yazıları okumayı, Man Ray’i, Andre Kertesz’i, Duane Michels’ı, Jan Saudek’i, Wim Wenders’i, Lars Von Trier’i, Leo Carax’ı, Federico Fellini’yi, Stanley Kubrick’i, François Truffout’yu (nasıl yazılıyordu?), François Ozon’u, Humphrey Bogart’ı, Nicole Kidman’ı, Milla Jovovich’i, Pulp Fiction’daki haliyle Uma Thurman’ı, Leonard Cohen’i, Janis Joplin’i, Joan Baez’i, Tom Waits’i, Nick Cave’i, Patti Smith’i, Seyyan Hanım’ı ve Türkçe tangoları, Neşe Karaböcek’i, polisiye romanları, siyah beyaz ya da technicolor eski filmleri, Tenedos Café ile Serap ve Tayfası’nı, şekersiz koyu kahveyi, Tekel’in acıbadem likörünü (o da tarih oldu), pahalı konyakları, sert sigaraları, buldukça para harcamayı, eski sevgililerinin pek çoğunu, Panter*’i ve hatırladığı/hatırlamadığı daha başka bir sürü şeyi seviyor.
Tiyatrodan, şiirden, evlilik müessesesinden, otomobil sahibi olma fikrinden, hırslı olmayı matah birşey sananlardan, jelibon cinsi naylon şekerlerden, süpermarket sinemalarından, nemrut sahaflardan, fotograf gezilerinden, düzenden, gelecek planlarından ve futboldan hiç hoşlanmıyor, uzak duruyor.
Woody Allen’ın Zelig’ine benzeyen değişken, tutarsız insanların hayatını aksatmasına ve sinirlerini bozmasına izin vermemeye uğraşıyor. Ama ne mümkün…
Akün sinemasının kapanmasını, artık Ankara’yı terketme zamanının geldiğine dair bir işaret olarak görüyor. Yine de şehrin arkasından geleceği korkusundan olsa gerek, yıllardır gitme kararı veremiyor. Oysa şehir çoktan onu bırakıp gitti.
Geçimini Fotograf Sinema Ankara’da fotograf dersleri vererek, free-lance fotografçılık ve internet sitesi editörlüğü yaparak sağlamaya çalışırken, bir yandan da kırkbeşlik macerasına devam ediyor… Bu iş nereye kadar sürer, bilmiyor.
- Panter, Alper Fidaner’in on küsur yıl birlikte yaşadığı parlak kara, çok güzel, sinirli, huysuz ve saldırgan bir kedi kız. Tanıyanlar unutamıyor…
HER DEVRİN
BİR POP-STAR’I VARDI
Alper Fidaner
Son aylarda dilimize yeni yerleşen bir kavramı sık sık duyar olduk: Pop Star. Bir televizyon yarışmasıyla ortaya çıkıp, daha sonra çeşitlemeleri bütün kanallara doluşan bu yarışma ile, eskiden İ.M.Ç’de plak şirketlerinin kapılarını aşındırarak ün peşinde koşanlara yeni bir kapı açılmış oldu. Artık şöhretin yolu reyting pazarında yer kapmak için çırpınıp duran televizyon şirketlerinden geçiyor. Şimdiye kadar bu yöntemle gerçekten meşhur olup albümleri iyi satan bir şarkıcı olmayı başarabilmiş kimse yok. Adı bilinir-duyulur olanlan, kahvelerde konuşulanlar çıktı ama, bırakın bir “pop yıldızı”nı, gerçekten adına “şarkıcı” denebilecek kimse bile yok. Bu çeşit yarışmaların yararını-zararını bir kenara bırakalım. Anadolunun dört bucağından –ya da büyük kentlerin Anadolunun dört bucağını temsil eden kenar mahallelerinden çıkıp, “meşhur bir şarkıcı” olarak hayatlarını kurtarmaya çalışanları da başka bir yazının konusu yapalım ve memleketimizde “pop star”lık müessesesinin geçmişine bir göz atalım.
İLK YILLAR
Pop star olmak öyle kolay değil. Bir kaç şarkıyı doğru-düzgün söylemeniz yetmez. Bir kaç albüm yapıp listelerde ön sıralardan yerler edinmeniz de kurtarmaz. Bilinen, tanınan bir şarkıcı olmanız da pop starlık için bir adım olabilir ancak. Hatta ömrünüzü bu işlere vakfedip, yıllarca çalışsanız bile pop star olabilme ihtimaliniz oldukça düşük. Star olmak, pop star olmak, en büyük olmak demektir. Tartışmasız olarak herkesin sizi kabullenmesi, “evet o” diyebilmesi gerekir. Hepsinden önemlisi pop star, tektir. Bu memlekette geçmiş zamanı on yıllık dilimlere bölerseniz, her on yıla bir büyük star düştüğünü görürsünüz.
Tanzimat’la birlikte batı müziği bu memleketin topraklarında duyulmaya başlandı. Önce, yeniçerilerin yerine kurulan düzenli ordu, aksak yürüyüş ritmiyle kendisine uyduramadığı mehter takımını gönderip Avrupalı hocalar getirerek bir bando kurdu. Sonra, gayrımüslüm azınlıkların Galata ve çevresinde yer alan eğlence yerlerinden çıkıp, İstanbul sokaklarında yayılan Kanto, halkın popüler batı müziği ile ilk temas noktasını oluşturdu. Cumhuriyetle birlikte, Arjantin’in sokak dansı Tango, batılılaşmanın simgesi olarak salonların vazgeçilmez müziği haline geldi. Bando-Kanto-Tango üçlemesi, bugün pop müzik diye adlandırdığımız türün temellerini attı.
1950’lerin sonuna kadar, müzik taş plaklara kaydediliyor, taş plaklarla alınıp satılıyordu. Uzun yıllar boyunca hakimiyetini sürdüren taş plaklar, önceleri üzerinde hiç bir elektronik donanım bulunmayan gramofonlarla dinlendi. Daha sonraları, elektrikli gramofonlar ortaya çıktı. Elektrikli gramofonlar, 60’larda başlayacak olan 45’lik plak devrinin de habercisi oldu.
50’LER: BİR CELAL İNCE VARDI
Taş plak döneminin Pop Starı, 1956 yılında Amerika’ya yerleşmek üzere Türkiye’yi terkedip giden efsane isim Celal İnce’ydi. Batı müziğini popüler hale getiren kişi olarak, memleketin ilk pop starı olma hakkını da kazandı.
Her ne kadar 20’li, 30’lu ve 40’lı yıllarda popüler batı müziği kalıplarında çalışmalar yapılmış olsa da adı ünlenen ilk büyük isim olmayı başardı Celal İnce. O güne kadar, kaptanzade Ali Rıza’nın “fantazi”leri, Muhlis Sabahattin’in operetleri (bügünkü söyleyişle müzikalleri) Necip Celal, Fehmi Ege ve Necdet Koyutürk’ün tangoları vardı. Celal İnce’nin müzikle tanıştığı yıllarda, popüler batı müziğinin yaşayıp yeşerebilen tek türü tangoydu. Celal İnce de, önceleri tango söyledi. Ancak, tango kalıplarına sıkıştığını hissetmeye başlamasıyla, yeni türlerere yönelmesi bir oldu. Solistlikle yetinmeyip, şarkılar da besteleyen Celal İnce, o dönemde tüm dünyada çok meşhur olan “kadife sesli” şarkıcıların tarzında yorumuyla büyük ilgi gördü. Yıllarca devam eden radyo programları ve Türkiye’nin çeşitli kentlerinde sahne çalışmaları yaptı. Bunlardan daha önemlisi ise, bügünlere ulaşabilen plak kayıtları oldu.
Celal İnce çok sevildi, plakları çok sattı. Tango dışında türlerde yaptığı çalışmalarla Türkiye’de popüler müziğin öncüsü ve 50’li yıllarda adını müzik tarihine yazdırmayı başaran ilk pop star oldu.
60’LAR: EROL BÜYÜKBURÇ FIRTINASI
60’lı yıllarla birlikte 45’lik plak devri de başlıyordu. Kolay kırılan hantal taş plakların yerini, elektirikli (pilli-ceryanlı!) pikaplarda çalınan esnek, pratik ve küçük 45’likler aldı. 45’lik devrinin pop starı Erol Büyükburç oldu. Celal İnce’nin “öncü”lüğü ne kadar kesinse, Büyükburç’un ilk büyük yıldız olduğu da o kadar tartışılmazdır.
İlk yerli beste, popüler olan ilk pop şarkısı gibi sıfatlar taşıyan Little Lucy, Erol Büyükburç’un bestesidir. İngilizce ders kitabından –hatta kitabın başlangıç bölümleriden de denilebilir- derlenmiş gibi gözüken sözleri, o günlerde “batı müziği ecnebi sözlü olur” anafikrinin hakimiyetinin sonucudur. Bu fikir, çok kısa bir süre içinde yıkılacak, türkçe sözlü hafif müzik sarsılmaz hakimiyetini kazanacaktır. Daha sonra dönmek üzere rafa kaldıracağımız, yabancı bestelere Türkçe söz yazma furyası, yani aranjman olayı da bu yıllarda başladı. Erol Büyükburç, aranjman modasına katılmayı reddetti. Çoğunlukla kendi bestelerini seslendirirken zaman zaman, daha sonraları “Anadolu Pop” adını alacak ve pop müziğe hakim olacak türde türkü düzenlemeleri de söyledi. Yabancı şarkı söyleyeceği zaman ise, orijinal sözleriyle, orijinal diliyle söylemeyi tercih etti. Büyükburç’un gece kulüplerinde başlayan müzik hayatı, bugün sayısını tespit etmekte güçlük çektiğimiz plak çalışmaları, o zamanlar yeni yeni oluşmaya başlayan gazino sahneleri ve unutulmaz Yeşilçam filmleriyle devam etti.
Büyükburç’un döneminde, Ayten Alpman (o zamanlar Ayten Gencer), Metin Ersoy, İlham Gencer, Gönül Turgut ve Ayla Dikmen gibi büyük isimler de vardı. Ama bütün bunların arasından sıyrılıp “ışığı gören”, yıldız olmayı başaran Erol büyükburç oldu. 70’li yıllarla birlikte, Büyükburç’un yıldızı yavaş yavaş sönmeye başladı.
70’LER: SUPER STAR AJDA PEKKAN
60’ların başında gece kulüplerinde şarkı söyleyen, daha sonra müziği bırakıp filmlerde “şuh kadın” rollerine çıkan Ajda Pekkan, 70’lerin en büyük pop yıldızı oldu. Kimin ne zaman, nasıl verdiği bir türlü anlaşılamayan “Süper Star” ünvanıyla Ajda Pekkan Türkiye’nin batıya bakan yüzünün simgesiydi. Çoğunlukla, yabancı bestelerin üzerine yazılmış Türkçe sözleri olan şarkılar, yani o zamanki moda tabiriyle aranjman söyleyen Ajda Pekkan, sadece sesi ve yorumuyla değil, hayattaki duruşu ve bakışıyla da farklı olmayı başarabilen bir isimdi.
45’liklerin yerine 33 devirli Long Play’lerin yayılmaya başlaması ve “albüm” kavramının yerleşmesi 70’li yıllarda oldu. Ajda Pekkan, birbiri ardına yayınladığı Long Play’lerle, bugüne kadar unutulmayan bir çok mühim şarkıya imza attı.
70’lerin ikinci yarısında sertleşen politik ortamda, tüm çevrelerin şiddetli tepkisini çekmesine rağmen, ayakta kalmayı ve en büyük olmayı başarabildi. Müziğindeki kaliteden hiç ödün vermedi. Her zaman memleketin en iyi müzisyenleriyle, en iyi söz yazarlarıyla, en iyi orkestralarıyla çalıştı. Gelmiş geçmiş en büyük pop yıldızı ünvanını hiç kimseye kaptırmadan bugünlere kadar gelmeyi başardı.
80’LER: KOMŞUNUN KIZI SEZEN AKSU
“Müziğe başladığım yıllarda Ajda Pekkan’a hayrandım” diyen Sezen Aksu, Ajda Pekkan’ın o ulaşılmaz, uzak, yüksek duruşuna ciddi bir alternatif getirerek, “komşunun kızı” tavırlarıya kısa bir süre içinde “bizim Sezen” olmayı başardı. Çoğunlukla kendi bestelerini seslendiriyordu. Şarkılarının sözleri, mahallemizde yaşayan tüm genç kızların duygularına tercüman oluyordu. Besteleri de sözleri gibi, bu toprakların kokusunu taşıyordu.
80’ler, kayıt teknolojisinde plak devrinin kapandığı döneme denk geliyor. Her eve giren ucuz, kalitesiz kaset çalarlar ve mahalle aralarında mantar gibi biten “bant kayıt stüdyoları” ile plakların uzun yıllar süren hakimiyeti yıkıldı. Plaktan “Compact Disc”e geçiş dönemi, kasetlerin ve korsan kayıtların devri oldu.
Kaset devrinin pop starı Sezen Aksu, herkesten daha “yerli” müzik yapma eğilimiyle, Türkiye’de pop müzikte yeni bir devrin de başlangıcı oldu. Sezen Aksu’nun etkisiyle yerli sazlar, bağlamalar, kanunlar ve mutlaka ki darbukalar pop müzik şarkılarının vazgeçilmez altyapısını oluşturmaya başladı. Batı tarzı popüler müziğe alternetif olarak doğan arabesk, müzikal yapısıyla pop müziğin damarlarına sızdı ve onu neredeyse tamamen ele geçirdi.
90’LAR: SON POP-STAR TARKAN
80’lerin yerelliği, 90’lı yılların “globalleşme” etkileriyle birlikte ilginç sentezlere kapı açıyordu. Memleketin son büyük pop starı Tarkan da, 90’lı yılların başında ortaya çıktı. Sezen Aksu’nun bir sonraki versiyonu olarak sadeceTürkiye’de değil, dünyanın başka memleketlerinde de tanınır oldu. Yıllardır gevelenip durulan “dünyaya açılma” hayallerine Tarkan’ın döneminde hiç de farkında olmadan ulaşıverdiğimizi gördük. Elbette, sınırların yavaş yavaş ortadan kalkması, iletişim çılgınlığının inanılmaz boyutlara varmasıyla, mesafe kavramının anlamını kaybetmesi de bunda çok etkili oldu. Compact Disc ile başlayan digital teknolojinin internet-mp3 ikilisi ile ulaştığı sınırsızlık noktası, müzik piyasasının alt üst olmasına ve yeniden kurulmasına yol açtı.
Tarkan, pop müziğin son starı. O bir “idol”. Yani, sadece şarkılarıyla değil, saç biçiminden duruşuna, kıyafetinden dans edişine kadar taklit edilen, örnek alınan bir noktada duruyor. Gerçek bir “star”ın taşıması gereken tüm özellikleri barındırıyor.
Pop müzik aleminde, 90’ları kapatıp yeni bir bin yıla girmemizle birlikte gelinen nokta çok belirgin sayılamaz. En azından hala yaşamakta olduğumuz bu dönemi değerlendirebilmek için biraz daha zaman geçmesi gerekiyor. Sektörün piyasaya sürmeye çalıştığı plastik şarkıcıların arasında bir “pop star” adayı bulmak zor gibi. Her ne kadar çok sayıda “ünlü”müz olsa da, aralarından sıyrılıp öne çıkmayı başarabilen, diğerlerine “fark atan” kimse yok. “Pop Star” ve türevi yarışmalarla böyle birisinin ortaya çıkması ise hayal bile olmaktan uzak elbette. Her devrin bir pop starı vardı. Bakalım zaman ne gösterecek.
Volume Dergisi, Mayıs 2004
İŞTE OPERA,
NE CARMEN, NE DE AIDA….
Alper Fidaner
Türkiye’de popüler müziğin geçmişinden söz ederken, söz dönüp dolaşıp Eurovision Şarkı Yarışması’na gelir mutlaka. 70’li yıllarda başlayan Eurovision maceramız, kaybettiği ününü ve popülerliğini, Sertab Eraner’in Every Way That I Can’le kazandığı birinciliğin ardından yeniden kazandı. Yarışma yeniden manşetlere taşındı, konuşulur oldu. Aradan geçen 30 yılın ardından, “aman sonuncu olmayalım” kaygısından kurtulup, Athena’nın dördüncülüğüne bile üzülür hale geldik. 90’lı yıllarda yarışma iyice unutulmuş ve gözden düşmüştü ama, daha öncesi çok daha renkli ve heyecanlı olaylarla dolu…
İlk yıllardan bu yana, Eurovision Şarkı Yarışması’nın pop müziğe yararları ve zararları hep konuşuldu, bu konuda birbirinden çok farklı görüşler öne sürüldü. Olumsuz etkiler elbette göz ardı edilemez. Ancak yine de, özellikle 1975-90 arası dönemde Türkiye’de yaşanan beste-besteci sıkıntısının önünü açma ve piyasayı canlandırıp tıkanma noktasına gelen pop müziği gündemde tutma konusunda yarışmanın ciddi katkıları olmuştu…
Bir Belgeselin Macerası
Geçtiğimiz yıl, TRT televizyonunda Kırkbeşlik adlı bir program yapıyorduk. Bu programda, 60’ların ve 70’lerin popüler müziğini konu ediyor, yıllardır yağmalanmış TRT arşivinden, saklı kalmış görüntüleri çıkartıp yayınlıyorduk… Aradığımız pek çok programın kayıp olduğunu gördük. Ancak yağmadan kurtulmayı başaran görüntüler bile, Kırkbeşlik’in 26 bölümünü doldurabilecek kadar zengindi. Açıkları da, sinema filmlerinden bulduğumuz şarkılı sahnelerle kapattık.
Kırkbeşlik devam ederken, sevgili yapımcımız ve yönetmenimiz Ahmet Sabuncu ile yeni bir projenin hazırlığına giriştik: Eurovision Maceramız. Yıllardır yılmadan yarışmayı inatla ve ısrarla devam ettiren TRT, o güne kadar Türkiye’nin Eurovision tarihine ilişkin belgesel bir çalışma yapmamıştı. Her yıl yeniden yayınlanan eski şarkıların bantları dışında, derli toplu bir malzeme de yoktu…
İlk önce TRT arşivini deşeleyip, Eurovision tarihine ilişkin görüntülerin dökümünü çıkarttık. Ortaya çıkan tablo, pek de iç açıcı değildi. Bir çok görüntü kayıptı. Bazı yılların Türkiye elemeleri, bazılarının Avrupa finalleri arşiv kayıtlarında bulunmuyordu. Hatta bazı yıllara ilişkin hiç görüntü yoktu. Arşiv araştırmamızı derinleştirip, ulaşabileceğimiz her şeye ulaştıktan sonra sıra gazete taramalarına geldi. Görüntü eksiklerini, gazetelerden bulduğumuz fotograflarla ve kişisel arşivimizdeki ses kayıtlarıyla kapatmaya çalıştık. Tüm bunların ardından hazırladığımız metin, Türkiye’nin başlangıcından bugüne Eurovision tarihini anlatan en kapsamlı yazı oldu.
En Çok Hatırlanan Şarkılar
Eurovision Maceramız, iki aşamalı bir projeydi. Önce, 30 dakikalık tek bölüm hazırladık ve 30 yılı bu sürede özetlemeye çalıştık. Bu aynı zamanda, bu yılki yarışmadan hemen önce yayınlanacak olan beş bölümlük belgeselin bir hazırlık aşaması gibiydi. Bu tek bölümlük belgeseli renklendirmek için yaptığımız sokak röportajlarında ise, ilginç sonuçlarla karşılaştık. Sokakta rastgele insanların yolunu çevirip, hangi Eurovision şarkılarını hatırladıklarını soruyorduk. Cevaplar hep aynıydı. Hatırlanan üç şarkı vardı: Seninle Bir Dakika, Petrol ve Opera…
Seninle Bir Dakika’nın, ilk yılın şarkısı olarak tartışmalarıyla, heyecenı ve büyük düş kırıklığıyla akıllarda kalması normaldi. Üstelik, yıllardır unutulmayan ve sevilen bir şarkı olduğunu biliyorduk. Petrol de, Ajda Pekkan söylediği için ayrı bir yere sahipti. Unutulmamasında, oryantal havasının da ciddi payı vardı. Fakat hatırlanan üçüncü şarkı, bunlardan tamamen farklıydı. Çetin Alp’in eslendiği Opera’yı kimse unutamamıştı… Kimileri alaycı bir gülümsemeyle, kimileri de içten gelen ciddi bir kızgınlıkla hatırlıyordu Opera’yı…
Eurovision Maceramız belgeselinin beş bölümlük kapsamlı versiyonu için yarışmaya katılmış besteci, söz yazarı ve şarkıcılarla röportajlar yapmaya başladığımızda, Opera şarkısının yarattığı çöküntüyü ve yıllardır silinmeyen izlerini, ayrıntılarıyla görme fırsatımız oldu. Bir çok sanatçıyla röportajlar yapmıştık. Farklı yıllardan, farklı anılar vardı. Ancak tüm ekibimizi en çok etkileyen ve şaşırlan Opera ekibinin anlattıkları oldu.
Opera’nın Silinmeyen İzleri
1983 yılının Türkiye Eurovision elemeleri, çok çekişmeli geçmişti. Dönemin popüler grubu Beş Yıl Önce On Yıl Sonra, Sezen Aksu’nun da yer aldığı Mavi Yolcular, Ayşegül Aldinç ve daha başkaları… Bu heyecanlı yarışı, sürpriz bir grup, sürpriz bir şarkı ile kazandı. Çetin Alp ve Kısa Dalga Vokal Grubu’nun seslendirdiği Opera, iddialı şarkıları geride bırakıp birinci oldu… Ve ortalık karıştı. Basın, Opera’ya cephe almıştı. Tutucu çevreler “milli kültürümüze aykırı” diye karşı çıkarken, aydın kesim Opera’yı “komik ve saçma” buluyordu. Sonuçta herkesin birleştiği nokta, Opera’nın yanlış şarkı olduğuydu.
Çetin Alp, Eurovision Maceramız belgeseli için yaptığımız röportajda, Opera’nın nasıl ortaya çıktığını şöyle anlatmıştı:
“Ben Eurovision’a 1983’te son saniyede katıldım. Beste verme süresinin bitmesine bir kaç saat kala. Hemen alelacele biz bir şey yaptık Selmi Andak’ın stüdyosunda. Buğra Uğur’u tanıyorsunuz, kompozitör, besteci. “Abi benim bir bestem var, ama sözleri yok”dedi. “Senin sesine çok uygun” dedi. Piyanoda çaldı. Ben de “la la la” diye söyledim şarkıyı.”Abi, harika, çok güzel” dedi. “Sözleri ne olacak” dedim. Hemen Aysel ablayı aradık, Aysel Gürel’i. “Aysel abla böyle bir şarkımız var”. “Gelin bana” dedi, gittik. Ben “la la la” diye söylerken Aysel Gürel, “operatik bir sesin var, bu şarkının adını Opera koyalım” dedi. Öyle karar verildi, öyle oldu. Biz hemen apar-topar, bir-iki günde bir altyapı hazırladık. Gittik, sözleri yazdı Aysel abla o gün. Ve şarkı dereceye girdi, bilmem kaç tane şarkıcı, beste arasından. Ben birinci olacağımı bile hiç umut etmedim. Yani ben ilk beşe girdim, dünyalar benim oldu. Ne güzel, benim için çok önemliydi. Sonunda birinci ilan edilmem, benim için de sürpriz oldu. Ertesi gün bütün Türkiye ayağa kalktı.”
Şarkının bestecisi Buğra Uğur da, bestesini savunuyor, tepkinin sözlerden kaynaklandığına dikkat çekiyordu. Söz yazarı Aysel Gürel ise, içinde yabancı kelimeler geçen şarkıların Avrupalılar tarafından kolay anlaşılıp sevileceğini düşündüğünü, o yüzden böyle bir söz yazdığını anlatıyordu…
Tepkiler sonucu etkilemedi ve Opera 1983 yılında Almanya’nın Münih kentinde yapılan Eurovision Şarkı Yarışmasında Türkiye’yi temsil etti. Sonuç tam bir felaketti… Hiç puan alamayan Türkiye, en son sırada kalmıştı. Yine Çetin Alp’in ağzından:
“Ben çok tepki aldım ama, malesef puan alamadım. Ama ben gerçekten şarkıyı iyi yorumladığıma inanıyorum. Avrupalıya sunuş antipatik geldi. Belki o şarkının adı Opera olmayıp da, mesela bir aşk şarkısı olsaydı, her halde biraz puan alırdı.”
Fatura Çetin Alp’e kesildi… Türkiye’nin Eurovision tarihinde unutulmaz şarkılar arasına giren Opera, yılların müzisyeni Çetin Alp’e izi hiç bir zaman silinmeyecek ağır bir darbe vurdu. 60’lı yılların başından beri orkestralarda solistlik yapan, plaklar yayınlayan ve kendine özgü güçlü sesiyle dikkat çeken Çetin Alp, sadece Opera ile hatırlanır ve tanınır oldu.
“Büyük tepki aldım. Bir altı ay Türkiye’ye dönemedim Avrupa’dan. Almanya’da yapılmıştı yarışma, Münih kentinde. Dönemedim. Demoralize oldum. Oralarda program yaptım. Sonra, döndükten sonra da epey kendime gelemedim. Çünkü neden, o kadar sene emek veriyorsunuz… Benim gücüme gitti. Ben uzun yıllar orkestra solistliği yaptım. Türkiye’nin en önemli orkestralarında solistlik yaptım. Enternasyonel şarkılar söyledim. Bayrağı dikiyorsunuz, bu bir zafer değil mi, sesinize, soluğunuza? Ondan sonra tekmeyi yiyorsunuz ya, bu beni çok üzdü. Bir kaç sene kendime gelemedim. Halen psikolojik olarak zaman zaman tekrarlıyor. Yıllar geçiyor, kimse hatırlanmıyor Eurovision’da, Çetin Alp ve Opera hatırlanıyor. İyi mi, kötü mü bilemem.”
İstanbul’da düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması finalinden kısa bir süre sonra Çetin Alp’i yitirdik. Çetin Alp’ten geriye kalan Opera’dan ibaret olmasaydı keşke. Keşke başka plaklarını, şarkılarını da hatırlasaydık. Meçhul Karanlık’ı, Son Defa Sevsem’ı, Elveda’yı, Hatıralar’ı, Sana ne Olmuş’u ve hatta Suna Yıldızoğlu ile birlikte seslendirdiği Sonsuz Aşk’ı da unutmasaydık…
Kitlesel bir linç yaşadı Opera. Şarkıya yönelik tepki haklı da olsa, haksız da olsa, bu işten en çok zarar gören kişinin Çetin Alp olması haksızlık değil mi?
Volume Dergisi, Temmuz 2004
DURUL GENCE
1940 yılında Ankara’da doğan Durul Gence, ilk müzik deneyimini ilkokul korosu bünyesinde Ankara Radyosunda verdiği konserler ile edindi. 1952 yılında piano dersleri alan Gence, 1953 yılında ilk kez davulun başına oturarak kariyer enstrümanının gizlerine vakıf olmaya başladı.
1953 yılında girdiği Deniz Harp Okulu’nda hem kendisinin hem de ülkemizin ilk vokal grubunun temellerini attı. 13 Mart 1957 yılında ilk konserini veren grup, gençlik grubu kavramının içinin pratik anlamda ilk kez doldurulmasını sağladı. Rockn’roll’un yanısıra diğer vokal müziklerini de icra eden grup kısa zamanda önemli başarılar kazandı. Erkut Taçkın, Güngör Yücel, Ersin Yüce, Erkan Gürsal (Somer Soyata), Durul Gence’nin değişmez eleman olarak yer aldığı grup, dört kişilik bir vokal grup, piano, bateri, tenor ve alto saksofon, iki trompet ve üç gitardan oluşuyordu.
1960 yılına kadar grupta yer alan sonraki kadroya (vokal grupta Erkut Taçkın, Güngör Yücel, Özden Ulugece (gitar), Ersin Yüce (elektro gitar, mouth organ), tenor saksofon Gürkan Bilgütay, Yalçın Ateş (alto saksofon), Bülent Ateş (bateri), Somer Soyata’dan (elektro org ve piano) ) özellikle Ankara konserlerinde eşlik etmeyi sürdürse de aileden kaynaklanan maddi sorunlardan dolayı profesyonel olarak çalışabilmek için Ankara’ya döndü.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne giren Gence TED Ankara Koleji öğrencileri tarafından 1958 yılında kurulmuş olan Sweaters grubunda çalmaya başladı. Gence’nin gelişi ile birlikte önemli bir kadro ve format değişikliğine uğrayan topluluk, koro tipi plasmandan tipik bir popüler müzik topluluğu biçimine bürünür. Topluluğun 1960’daki kadrosunda vokal grupta Murat Sungar, Alp Arıkoğlu, Erdem Kayaalp ve Kemal İnan yer alırken, pianoda Caner Tunaman, gitarlarda Burak Gürsel ve vokal gruptan Kemal ve Erdem, bateride ise Durul Gence yer alıyordu. Solo vokalde ise eski vokal gruptan kalan tek kız eleman Ayşe Silimen yer alıyordu.
O yıl içerisinde Melodi Dergisi yazarlarından Salvo Azuz’un sunduğu Misafir Orkestralar programında çaldıkları dört şarkıdan biri olan “Worried Man”, radyonun Haftanın Plakları listesine girer ve dört hafta birincilikte kalır.
1961 yılının sonlarına doğru Somer Soyata’dan Erkut Taçkın’ın Ankara’ya gelmesi üzerine Durul Gence yeni ve eski grubundan arkadaşları ile SSS Sextet adlı grubunu kurdu. Sweaters’dan pianist Murat Sungar ve basçı Caner Tunaman, Genç Denizciler’den solist Erkut Taçkın ve baterist Durul Gence’nin oluşturduğu gruba tenor saksofonda Beat Johnson ve vokalde Bobby Roberts da katılmıştı. Konserlerde Durul Gence davulunun yanı sıra şarkıcı olarak da görev alıyordu. Grubun repertuarında “Hunk of Love”, Gence’nin vokal yaptığı “Let Me Cry”, Erkut Taçkın’ın rock’n’roll krallığından sonra twist döneminde de kendini gösterdiği “Let’s Twist Again” bulunuyordu.
1962 yılının yaz aylarında ise solist Erkut Taçkın’ın Almanya’ya gitmesi gündeme geldi ve grup son konserini de Ankara Koleji’nde verdi. Oldukça yüksek bir katılımın olduğu konserde gruba yeni müzisyenler de eklenmişti. Trompette Roger, vokalde The Europhonics Vokal Dörtlüsü (Amerikan elçiliğinde çalışan Amerikalı müzisyenlerden oluşuyordu) ve Jüpiter Kenteti’nin kurucusu ve gitaristi Yurdaer Doğulu da SSS Sextet grubuna katılmışlardı.
1964 yılına kadar SSS Sextet bünyesinde çalan Durul Gence, aynı dönemde ilk jazz üzerine deneyimlerini Nejat Cendeli (Piano), Selçuk Sun (Bas), Melih Gürel (Korno-Piano), Metin Gürel (Flüt-Piano) ve İngiliz piyanist Manny ile çeşitli yer ve zamanlarda birarada çalmak üzere yaşıyordu.
1964 yılında ise bir önceki sene Kentet Dogo ile yaptığı radyo emisyonlarında ismini duyuran Alpay’ın kurduğu “Alpay ve Arkadaşları” grubunda yerini aldı. Grubun ilk kadrosunda Şanar Yurdatapan (Eski Kuyruklu Yıldızlar ve Kentet Dogo) bas gitarda, Murat Sungar (Eski Sweaters ve SSS Sextet) pianoda, Robert Anglin gitarda, Durul Gence bateride yer alıyordu.
20 Şubat 1965 tarihinde Alpay’ın askerliğini bitirmesi ile birlikte grup ilk konserini verdi. Gitarist olarak Tarık Öcal’ın(Eski Vikingler) Robert Anglin’in yerini aldığı bu kadroya ek olarak 4+4 adlı bir vokal grubu da konserde performans sergiledi. Vokal grubu, Tayfun Karatekin (60’ların sonunda Tayfun adıyla tanınan ve 1982’de vefat eden müzisyen; “Ağrı Dağı Efsanesi” ve “Demir, Şeker, Kömür” albümlerinin sahibi Tayfun ile karıştırılmaması gerekir.) , Zafer Türkmen, Mehmet Komanbay, Hasan Arıkoğlu ve ilaveten Lale Akat oluşturuyordu.
1965 sonlarında Almanya’ya giden Gence, orada Black Points adlı bir grup kurup beat tarzını denemekte olan Erkut Taçkın ile “Erkut Taçkın ve Durul Gence 5’lisi” adlı gruplarını kurdular. Grup, vokalde Erkut Taçkın, bateride Durul Gence, orgda Tanju Öğe (daha sonra Okan Dinçer), ritm gitarda Sepp Federauer, solo gitarda Fritz Lutz, basta Heinz Escher’den oluşuyordu.
1966 ortalarında Türkiye’ye gelen grup, beat müziğinin benzer bir şekilde Almanya’dan yeni dönen Erkin Koray 4 gibi lokomotif gruplarından biri oldu. Grup, Sahibinin Sesi şirketiyle anlaşıp dört-beş tane plak doldurdu. Bu plaklar coverların yanısıra Taçkın’ın yaptığı beat tarzı besteleri de içeriyordu. Konserlerde ise beat yanında “Akkoyun”, “Karakoyun” gibi erken Anadolu Pop örnekleri de veriyorlardı.
Her ne kadar oldukça başarılı konserler veriliyorsa da bu başarı daha ziyade Erkut Taçkın’ın solist karizması etrafında cereyan ediyordu.
Ara döenmde Fritz Lutz, Metin Altın (saksofon, flüt), Okan Dinçer (org), Boo Suder (bas) ve Durul Gence’den oluşan topluluk 1967 ortalarına doğru Erkut Taçkın’ın gruptan ayrılarak Okan Dinçer’in yeni grubu Kontrastlarla birleşmesi ile birlikte apayrı bir rotaya girdi. Durul Gence ve Erkut Taçkın ortaklığının son konseri ise 20 Mayıs 1967 tarihinde gerçekleştirildi. Ayrılık konserindeki kadro basta Mehmet Şahinbaş, orgda Ahit Oben, gitarda Oğuz Aksu, nefesli ve yaylılarda Attila Özdemiroğlu, davulda Durul Gence’den oluşuyordu.
Bu ayrılığın akabinde Durul Gence 5 beat grubu özelliğini tamamen bir kenara bırakarak film müzikleri ve easy listening şarkıları çalan daha jazzy ve groovy bir orkestra olarak yoluna devam etti. Grubun klasik 5 olarak tabir edilen kadrosu şu şekildeydi: Durul Gence(Bateri), Mehmet Horoz(Bass), Ahit Oben(Org, piano), Mehmet Şahinbaş(Gitar), Attila Özdemiroğlu (Flüt, trombon, vibrofon, keman)
Orkestra, bu tarihten itibaren Alpay, Ajda Pekkan, Rüçhan Çamay, Tayfun, Haldun Özdenizmen, Gönül Yazar gibi isimlere de plaklarında eşlik ederek 1970’lerde kurumsallaşacak olan stüdyo orkestrası kavramını başlattı. Aynı yıl içerisinde Durul Gence 5 ile Bir Yaz Akşamı adında ilk LP’sini yaparak çoğu cover olsa da ilk Türk easy listening plağına imzasını attı.
Dönemin en çok biçim değiştiren topluluğu ise orkestra-grup kırması niteliğindeki Durul Gence topluluklarıydı. Durul Gence 5’lisi 1968 sonlarında Mehmet Şahinbaş’ın ayrılmasından sonra, gitarist Selçuk Başar’la desteklenmişti. Bu dönemde gerçekleştirdikleri Fitaş Konseri ise 5’linin en parlak konseri olmuştu.
Bu konserde A Taste of Honey, Concerto Arangues, Love Is Blue, I Gotta Message For You, Nights In White Satin, The Dock of Bay, Keep On Runnig, Funky Street ve Füsun Önal’ın vokal yaptığı The Summer Is Over, Those Were The Days, Hold I’m Down şarkılarını yorumlamışlardı. Basında yankısı ise “plak gibi konser” nitelemesini taşıyordu. Yılın ortalarında ise organist Ahit Oben, kardeşi Cahit Oben’le birlikte orkestra kurmak üzere topluluktan ayrıldı. Onun yerine Kontrastlar’ın kurucusu Okan Dinçer tekrar topluluğa alınırken, eski Kara Kediler elemanı Mehmet Taneri de vokalist olarak topluluğa katıldı.
Bir süre sonra ise Attila Özdemiroğlu ve Selçuk Başar topluluktan ayrılarak Şerif Yüzbaşıoğlu’na geçtiler. Bunun üzerine Durul Gence içinde klavye yeralmayan, nefesli ağırlıklı bir grup kurmaya karar verdi. Bunun için dokuz kişiye daha ihtiyacı vardı. Bunun yanısıra üç kişi de solist olarak düşünülmüştü. İlk belirlenenler Lale Akat, Kamil Şükut ve Aret Güler’di. Daha sonra topluluk solist işlevini Durul Gence, Serpil Gence ve Kamil Şükut’un üstlendiği ve diğer müzisyenlerin çoğunlukla Üstün Poyrazoğlu Orkestrası’ndan alındığı Durul Gence 10’lusuna evrildi. Bu topluluğa Üstün Poyrazoğlu’ndan katılan müzisyenler basta Onno Tunç, gitarda Ruli Karaca, davulda Cezmi Başeğmez, saxta Erol Duygulu, tromboda Eddie Mayer idi. Ayrıca John Gilbert, İrfan Sümer gibi diğer müzisyenler de nefesli grubunda yeralıyorlardı. Orkestranın aranjmanlarını ise 1968 yılında Erkut Taçkın için büyük orkestra kurup, bünyesine Durul Gence ve Yurdaer Doğulu’yu da alan Emin Fındıkoğlu yapıyordu. Böylesine zor bir deneyin altına giren ve hakkında gürültüden başka bir müzik çıkaramayacağı şeklinde kehanetlerde bulunulan Durul Gence 6 Aralık 1969 Cumartesi tarihinde Fitaş’ta verdiği konserle birlikte hakkında çıkan bütün olumsuzlayıcı yargıları bertaraf etti.
Konserde çalınan coverların başarısı kuşku götürmemekle birlikte, bence asıl parlayan çalışma Gence’nin düzenlediği “Hilal” adlı mehter marşı yorumuydu. Böylelikle Erkut Taçkın’la giriştiği yerli materyallere yönelim, Hilal’le ve hemen ardından birlikte plak yapacağı Şeyh Şamil’le beraber en olgun safhasına giriyordu.
Cezmi Başeğmez ile Gence’nin gerçekleştirdiği deney ise Türkiye’de bir başka ilki oluşturuyordu. İki yetenekli müzisyen, çift davul sololarıyla ve Gence’nin timpaniye, Başeğmez’in bateriye geçtiği sololarla enstrümentalistlerin bir orkestra içerisinde gerçekleştirebildiği en ilerici deneylerden birisini gerçekleştirmiş oldular.
Bu konserin akabinde muhtelif gazino programları yapan ekip, bu arada Dormen Tiyatrosu tarafından sahnelenen Yaygara 70 adlı oyunun müziklerini hazırlama işini de üstlendi.
Bir süre sonra 10 kişilik bir ekibin maddi yükü altında zorlanmaya başlayan Gence, Şanar Yurdatapan, Selçuk Başar, Attila Özdemiroğlu’nun Türkiyenin 18 kişilik kadrosuyla en kalabalık orkestrası olan İstanbul Gelişimi kurmaları ile birlikte grubunu tasfiye ederek.(Nitekim son kadro 12 kişi idi) daha kıstlı sayılardaki müzisyenlerle Durul Gence isimli gruplar silsilesine devam etti. Bu gruplardan biri de 1971 yılındaki Durul Gence 7 kadrosuydu. Özer Süalp, Doğan Canku, Muhittin Paydaş, Uğur Dikmen, Oğuz Durukan, Attilla Özdemiroğlu’ndan oluşan bu orkestra ile Hey Dergisi’nin en iyi orkestra ödülünü aldı.
1972 sonlarına doğru Kurtalan Ekspresten ayrılan gitarda Nezih Cihanoğlu (Kadıköy Ticaret Lisesi, Kurtalan Ekspres), basta Oğuz Durukan(Haramiler, Üstün Poyrazoğlu), orgta Uğur Dikmen(Haramiler, Özdemir Erdoğan), saxta İrfan Sümer’den oluşan bir kadro ile ASIA MINOR MISSION grubunu kurdu ve 1974 yılına kadar Norveç, İsveç, Hollanda’da konserler verdi.
1975’ten 1981’e kadar Hamburg’da ikamet eden Gence, . ABD’li Herb Geller (alto sax), Hank Hedges (piano), Danimarka’lı Mads Vinding (bas), Peter Bastian (fagot-klarinet), Anders Koppel (Hammond Org) gibi müzisyenler ile jam-session ve konserler yaptı.
1979 yılında Danimarka’da yerleşik Türk Gitaristi Mehmet Ozan ve basçı Jef Jens ile
İstanbul Ekspres adlıbir grup kurarak aynı isimli bir plak yaptı.
1982-83 yılları arasında Durul gence 12 orkestrasını kurarak İstanbul ve Kahire’de konserler verdi. Yeni orkestranın aranjmanlarını Emin Fındıkoğlu ile genç müzisyen Aydın Esen’in yaptığı bu ekipte yer alan müzisyenler: Aydın Esen (piano), Harun Kolçak (bas), Erdoğan Ergun ve Şenova Ülker (trompet), Yılmaz Beyaz (altosax), Serdar Kalafatoğlu (klarinet), Levent Çoker (trombon), Haşim Yedican (vurma sazlar) Panama’lı Pablo Arosemena (Latin vurma sazları) idi.
1984 ile 1986 yılları arasında Ankara’da Tuna Ötenel, Ümit Eroğlu, Haşim Yedican ve Murat Ulus ile konserler verdi.
1985 yılında ise akademik kariyerinin miladını Hacettepe Üniversitesi’nde verdiği “İnsan, Müzik ve Caz” dersleri ile oluşturdu.
1990 yılında caz eğitimine katkılarından dolayı Arif Mardin’in önerisi üzerine ödül olarak gönderilen bir burs ile Boston’da Berklee Müzik Koleji’ inde eğitim hakkı kazandı.
1991 yılında caz derslerini ODTÜ’de sürdürdü.
1992 yılında Ankara’da Durul Gence Trıo ile “Gece Yarısı Konserleri” adını verdiği seri konserlere başladı. En küçük kadrolu Durul Gence Orkestrası olan oluşumda Bilgehan Erten (piano) ve Gökhan Somer (elektro bas) yer aldı.
1993 yılında caz derslerine Ankara Devlet Konservatuarı Müzikoloji Bölümü’nde devam etti.
1994 yılında “DURUL GENCE 6” grubu ile ABD Houston Uluslar arası Festivali’nde çaldı. Bu yeni grubun kadrosunda Erden Bilgen (trompet), Ertuğrul Bayraktar ve Bilgehan Erten (klavyeler), Yalçın Özen (bas), Soner Özer (vurma sazlar) yer alıyordu.
1995 ile 1997 yılları arasında ise eski müziksel ortağı Erkut Taçkın ile Bolluca Çocukköyü yararına konserler verdiler. Bu konserlerde, Cezmi Başeğmez(davul), Ruli Karaca (bas), Neşet Ruacan (gitar), Ümit Eroğlu (klavye), Tuna Ötenel (sax), Nükhet Ruacan, Güray Aktalay (trompet), Kamil Özler gibi müzisyenler yer aldı.
Bu konserlerden sonra bazı TV programlarında (Kamuran Akkor Show, Şevket Uğurluel vs.) ve Nilüfer gibi şarkıcılara konserlerde timpanisi ile eşlik ederken gördüğümüz Gence’nin ilk gençlik grubunun kurucularından biri ve albüm bazında olmasa dahi canlı performansta makul duruşun temsilcisi olarak bu ülkede müzik yapmaya niyetlenmiş herkese verebileceği kadar çok elektriğe sahip olduğuna inanıyor, yeniden nümerik bir Durul Gence formatının ortaya çıkmasını ümitle bekliyorum.
Munimonde
BİR ERSEN HİKAYESİ
Ülkemizin üzerinde yaşayanları günümüze göre daha fazla şaşırtabilme potansiyeline sahip bir yazgıyı yaşadığı yıllarda yazımızın kahramanı şirin semtimiz Fatih’te dünyaya geldi. Gözlerini açtığı semtin bir gereği olarak radyodan olsun gitarına amflikatör yapma lüksünden mahrum kalarak müziksel serüvenine başladı. Babası Berber Ali’nin keman tutkusundan nasibini alarak hem ilk enstrümanına, hem de yaşam boyu sürecek sesli tecessüs eğilimine kavuşmuş oldu.
İlerleyen yıllarda sahip olduğu ilk gitarı ile amatörlük dönemini yaşama fırsatını yakalayamadan Çin Pavyonu’nda gitar eşliğinde piyasa şarkıları söylemeye başladı. Bu başlangıç Ersen bünyesinde tecimsellik ile müziğin atbaşı gitmesinde önemli bir etken oldu.
Çin Pavyonunda çalışabilmek için yapılan mahkeme kararlı düzeltme sonucunda küçük yaşta yapılmak zorunda kalınan askerliğin getirdiği travmanın akabinde Şerif Yüzbaşıoğlu Orkestrası’nda çalışmaya başladı. 1967 yılında girdiği bu orkestra aynı zamanda Ersen’in ilk kez doğru müziği yaptığı ve öğrendiği bir uygulamalı okul olma özelliğine sahiptir.
Şerif Yüzbaşıoğlu’ndan sonra 1969 yılında Ünol Büyükgönenç ve Cengiz Türksoy gibi müzisyenlerin de yer aldığı Salim Ağırbaş Orkestrasına katıldı. Bu dönemde Ersen’in İspanyolca şarkılar söyleyen vokal elemanı olarak ismini duyurmaya başladı.
Aynı yıl içerisinde, Cem Karaca’nın Türkofon Plak Firmasında prodüktörlüğe soyunması ile birlikte Bunalımlar, Kaygısızlar gibi grupların yanısıra Ersen de yeni keşiflerin içerisinde yerini aldı. İlk plağında Ünol Büyükgönenç’in gitarı eşliğinde “Olvido-Ak Güvercin” bestelerini seslendirdi.
1970 Ağustos’una kadar piyasa müziğini plaklarda zaman zaman erken Anadolu Pop formlarına yakınlaşarak icra eden Ersen, o tarihte Moğollar ile birleşti ve grubun Aziz Azmet sonrası solisti oldu. Enstrümental çalışmalarda ise kemanı ile gruba eşlik etti. 1 ay süren bu beraberlik Moğollar’ın Fransa’ya “Danses Et Rthymes De La Turqouis Aujurd Hui” plaklarını yapmak üzere gitmeleri üzerine sona erdi.
Moğollar beraberliğinden sonra Diskotür adına önce “Çakıl Taşları-Aşkın Rüyası” adlı piyasaya dönük bir plak doldurduktan sonra, Anadolu Pop’un bir başka önemli grubu Üç Hürel ile “Beni Hor Görme Kardeşim-Dertli Kaval” plağını yaptı. Bu plak Ersen’in uzun süre aralıksız olarak sürdüreceği POP-FOLK döneminin de başlangıcı oldu. Bu plak ile birlikte Ersen hamisi olan Cem Karaca’nın etkilerinden sıyrılıp daha yumuşak bir söyleyiş stilini benimsedi. Bir başka deyişle Cem Karaca’nın prodüktörlüğünden Antuan Şoriz’in yapıcı yönlendirmeleri ile sıyrılarak, takriben Cem Karaca’nın yurtdışına çıkmasına kadar sürecek olan özgün bir Ersen vokaline yöneldi.
Akabinde bir session ekibi (Zafer Dilek, Taner Öngür, Seyhan Karabay, Hüseyin Sultanoğlu) ile yapılan “Kozan dağı” plağının yayınlanması ile birlikte başında beresi, elinde kavalı ile Ersen ülkenin belli başlı Anadolu Pop figürlerinden biri oldu. Ticari anlamda önemli bir başarı elde eden bu plak, uzun süre aynı yılın olimpiyat jingle’ı “Pop Corn” ile Hey Dergisinin listesinde ön sırada yer aldı.
Moğollar ile ikinci defa birleşme ve olaylı ayrılığın akabinde 1974 başına kadar süren Kardaşlar dönemi yaşandı. Sert bir Anadolu Rock formülünün uygulandığı grup ile Ersen iki 45’lik plak hazırladı. Fehiman Uğurdemir, Ünol Büyükgönenç, Seyhan Karabay, Cengiz Teoman’dan oluşan Kardaşlar’ın Cem Karaca’nın yerini tutması için gruba dahil ettikleri Ersen’in müzikal kişiliğini bulması ile sözkonusu misyonun dışına çıkmasının akabinde bu ortaklık da sona erdi.
Bu ayrılığın ertesinde Ersen soyadı gibi kullanacağı Dadaşlar grubunu Kardaşlar’dan ayrılan gitarist Fehiman Uğurdemir, eski Moğol Taner Öngür, TANK(Taner Öngür, Aydın Çakus, Nur Yenal, Kılıç Danışman tarafından 1973 sonunda önceleri Fikret Hakan’a eşlik için Elektronik Şok adı altında kurulan plak yapabilselerdi belki de herşeyin çok farklı olabileceği bir grup)’tan organist Kılıç Danışman, eski Bunalımlar elemanı davulcu Mehmet Gözüpek ile birlikte kurdu.
Anadolu rock’ın progresif bir anlayışla icra edildiği ilk plaklarının (Bir Ayrılık Bir Yoksulluk Bir Ölüm-Yedin Beni) akabinde, 1975 başında Anadolu Rock formu ile Orhan Gencebay, Vedat Yıldırımbora tarafından ilk denemeleri yapılmış olan serbest çalışma tavrının sentezine yöneldi. Bu yönde ilk plak yaylı sazlara Barış Manço’dan sonra Anadolu Pop içinde ilk kez ağırlık verilen Kul Hasan’dan alınan “Döne Sevdiğim” idi. “Yedin Beni” de her ne kadar tipik pop folk hattında gitse de Fehiman’ın elektro bağlaması ile sürüden ayrıldığını hissettiren Ersen 1976 yılına kadar bu akımın çoktan bitmiş olan ömrünü uzatmayı başardı.
Serbest çalışma tavrı ile ana akım Ersen tarzının doruk noktası ise 1975 yılı sonunda yapılan “Ne Sevdiğin Belli Ne Sevmediğin- Dostlar Merhaba” ile ortaya konuldu. “Dostlar Merhaba”da Fehiman Uğurdemir’in ısrarlı bir biçimde elektro sazı kullanması, Özer Şenay’ın alaturkacılar çevresinde elektro saz üzerine yaptığı denemelerin, serbest çalışmaların batıcılardaki önde gelen temsilcisi Erkin Koray’ın ana enstrüman olarak gitarda ısrarlı olması nedeni ile garp cephesinde oluşan deneysel boşluğun bir ölçüde giderilmesini de beraberinde getirdi. Nitekim o dönemde Özer Şenay haricinde bu enstrümanın olanaklarını zorlayan başka bir müzisyen yoktu ve zikredilen iki isimden sonra 90’lı yıllarda Murat Ertel’in Zen ve Baba Zula bünyesindeki avantgarde denemelerine kadar bu hususta 3. bir isimden söz etmek olanaksız gibidir.
“Ne Sevdiğin Belli Ne Sevmediğin”de ise Kılıç Danışman’ın elektro piano ve synthorchestra ile bastığı akorlar, Taner Öngür’den sonra gruba alınan Özkan Uğur’un kendine özgü bass soundu, Mehmet Gözüpek’in alabildiğine temiz ve minimal tuşeleri ile Anadolu Rock ile Serbest Çalışmaların kardeşliğinin esaslı temelleri atılmış oldu. Böylelikle de “Arapsaçı”ndan sonra en atmosferik serbest çalışma örneği verilmiş oldu.
Bir sonraki Dadaşlar plağı “Zalim-Ekmek Parası” adını taşıyordu. Ersen’in kendince bir politik saf belirleme zorunluluğunun oluştuğu bu dönemde, Ersen çocukluğundan ilham alarak ajitatif bir söylemden ziyade kendi insanlık durumunu anlatması bakımından çok anlamlı bir şarkı ile dönemin rüzgarına bir soluk da kendisinden kattı. “Ekmek Parası” adlı bu çalışmada Kılıç Danışman gruptan ayrılmış, ana Dadaşlar kadrosu üç kişiye düşmüş (Gafil Gezme Şaşkın- Güzele Bak Güzele plağı ile aynı kadro), Ali Güçkan (gitar) ve Vural Şahin (org) gruba eklenmiş. Ayrıca bir önceki plakta yer alan yaylı ekibi aynı kadro ile yer almaktadır. Progresif yapıdaki şarkıda, erkek vokal grubunun sürükleyici bir işlevi bulunmaktadır. Yaylıların alaturka yürüyüşlerine, orgun akorlarının ve akustik gitarın sürüklediği sade bir ritm section eşlik etmektedir.
Aşık Mahzuni Şerif’in daha önce Edip Akbayram tarafından yorumlanan türküsü Zalım Zalım elektro saz ve keman grubunun önde olduğu Mehmet Gözüpek’in gayet ilginç davul sound ve tuşeleri ile işlediği bir düzenleme ile nefis bir serbest çalışma olarak Ersen’in anadolu pop dönemini aştığını müjdeliyordu.
Bu plağın ardından Fehiman Uğurdemir ve Özkan Oğur Dadaşlar’dan ayrılarak Biricik ile birleştiler. Biricik ile Dadaşlar ismi altında birleşen grupta Cengiz Teoman davul, Turhan Yükseler org çalıyordu. Orhan Gencebay tarafından lanse edilen Biricik, eski baterist ve arabesk döneminin bongocusu Burhan Tonguç’un üvey kızı idi. Turhan ve Cengiz de Orhan Gencebay’ın “Bir Araya Gelemeyiz” gibi plaklarında enstrümanları ile yer almış, arabesk ortamını bilen müzisyenlerdi. Pop, rock ve arabesk üzerine bir sentez oluşturma niyeti ile kurulan grup, Özkan ve Fehiman’ın Kurtalan Ekspres’e geçmesi ile dağıldı.
Zalım Zalım’dan sonra Ersen Dadaşlar’ını tamamen genç müzisyenlerden kurulu bir kadro ile yeniledi. Baki Yıldırım(org), Ferruh Çotuk (davul), Ali Güçkan (gitar), Uğur Yassı(bas)dan oluşan grup ile birlikte Dadaşlar plaklarda rock formundan çıkarak daha armonik ve yerli besteye yakın bir duruş benimsedi. 70’lerin Hababam Sınıfı, Neşeli Günler duygusallığı ile örtüşen yerli besteler iki plak halinde piyasaya çıktı.
“Kalbimdeki Acı-Gurur” ve “Ömür Biter Yollar Bitmez-Yalvarırım Dinle” adlı plaklarda Dadaşlar stüdyo orkestrasının ritm sectionı gibi görev yaptılar, düzenlemede ise dizginler Zafer Dilek’e verildi. Öte yandan konserlerde Dadaşlar rock formunda müzik yapmayı sürdürdüler.
1978 yılının sonlarına kadar plak yayınlamayan Ersen o dönemde Baha Boduroğlu tarafından kurulan Arı Yapım bünyesine geçerek “Akla Karayı Seçtim-Ne Kadar Güzel” 45’liğini ve ilk homojen soundlu uzunçaları “Bu da Bizlerden” i yayınladı. Tuğrul Karataş düzenlemelerinin bulunduğu bu plaklarda Ersen, popüler müzik içerisinde de gayet progresif olunabileceğinin örneklerini verdi. Dönemin popüler Kerem Güney besteleri “Aldırma Gönül” ve “Kıymayın Efendiler”in de yer aldığı bu plak Ersen’in polifoni bakımından en üst düzeye eriştiği plaklar oldular.
Sahnede ise Ersen “Ekmek Parası”, “Zalım Zalım”, “Aldırma Gönül”, “Kıymayın Efendiler gibi plak olmuş şarkıların yanısıra sadece sahnede seslendirdiği “Zam Zam Zam” gibi şarkılarla Cem Karaca, Selda gibi ismi çıkmış şarkıcılarla aynı sahneyi paylaşırken yadırganmıyordu. Hatta “Kalbimdeki Acı” plağı için dahi batıni bir sosyal içerik tespit eden plak eleştirilerine rastlamak mümkündü.
1979 yılında Almanya’da yerleşik Minareci Şirketi’nden çıkan “Bu da Bizlerden” uzunçalarının “Ersen-Sevilen Aranjmanlar” şeklindeki kaset versiyonunda “Bir Tanrıyı Bir De Beni Sakın Unutma” şarkısını Tuğrul Karataş düzenlemesi ile okuyarak o zamana kadar dolaylı olarak içerisinde yer aldığı serbest tarzda çalışmalar bünyesinde popülerlik kazanmış klişe bir yapıtı yorumlamış oldu.
1979 yılı içersinde Dadaşlar iki kez kadro değişikliğine uğradı. İlk kadro:Ferruh Çotuk(davul), Nejat Tekdal (klavyeli çalgılar), Ercan Birol (solo gitar), Nermi Kurt (bas), Levent Turan (perküsyon), Hasip Kalaycıoğlu şeklinde idi. İkinci kadro ise Ersen’in ilk manifesto niteliğindeki albümü “Arabesk Rock-Hatamızı Bilmeden Çekiyoruz”u birlikte hazırladığı tetikleyicilerini eski 2 Dadaş olan Taner Öngür(gitar) ve Mehmet Gözüpek(davul)in oluşturduğu Cem Kılıç(bas), Ufuk Kırbeyli (sax), Selahattin Yünkuş (org)’dan oluşan bir yapıydı. 1976 yılında piyasanın beğenileri dışında kendi müziksel yönelimlerini gerçekleştirmek üzere Müzik Laborotuvarı adlı stüdyoyu kuran Özdemir Erdoğan, Ersen’in içerisine girdiği yeni yönelimin en önemli destekçisi idi.
Gelecekteki popüler müziğin köklerinin arabesk adı verilen serbest çalışmalardan kaynak bulacağı tezinden hareketle 9/8’lik ritm üzerine kurulu Hatamızı Bilmeden Çekiyoruz adlı ateşleyici parça yapıldı. Anadolu Pop’un arabesk sularına yaklaştığı Gazan Mübarek Olsun, reggea ritmi üzerine kurulu “Müdür Beyin Yeşil Kürkü”, “Ömür Biter Yollar Bitmez”in duyarlılığına sahip “İki Elim Kanda Olsa” ve albümün sürpriz punk rock parçası “Bugün Bana Yarın Sana”, Anadolu Pop’ta hor görülen gazelin (aslında uzun hava) itibarının iade edildiği “Kahve Yemenden Gelir” ile birlikte müstesna bir albümün temelleri atılır.
Plakta ortodoks nitelikli tek arabesk çalışma “Hatamızı Bilmeden Çekiyoruz” olmasına rağmen, diğer parçalara sirayet eden anadolu pop soundu 70’lerde denenenden alabildiğine farklıdır. Türkü düzenlemelerin yönü “Ilgaz”, “Tombalacık Halimem”den “Muah Muah Can Hatice”ye kaymıştır. Türkü söyleyerek kariyerine başlayan birçok isim önce sahne çalışmalarına, sonra da plaklarına birer ikişer arabesk olarak tabir edilen şarkılardan serpiştirmeye başlamışlardı.
Kuşkusuz bu çalışmaları 60’ların sonunda başlayan serbest çalışmalardan ayırmak gerekir. Nitekim 80’lerin başında türkü kavramı ne yurttan sesleri ne de aşık/abdal kavramını ifade ediyordu. Kavram, Mahmut Tuncer, İbrahim Tatlıses gibi piyasa müziğinin yeni akmaya başlayan arteri ile temsil ediliyordu. (Bir nevi Ali Nazik tipolojisinin doğumu) Nitekim Orhan Gencebay, o yıllarda türkü söylememesini bir ödünsüzlük vesikası olarak zikrediyordu.
Ersen de tıpkı 1976 yılında Zalım Zalım plağında yaptığı gibi toplumsal nabzın piyasa müziğinin de rengini değiştirdiği bir dönemin ruhunu anadolu pop sounduna Taner Öngür’ün öncül düzenlemeleri marifetiyle yedirerek ülkenin görüp görebileceği en melez albümlerden birine imzasını attı.
Albümün yankısı, Deniz İzgi’nin Gong dergisindeki yazılar ile bambaşka bir yerde tezahür etti. Arabesk’e karşı güçlü bir alternatif olduğu saiki ile hareket eden TRT patentli Türk Hafif Müziği güruhunun saldırısına uğradı. Müzikte piyasa içerisinde olma konumunu asla aksatmayan Ersen serbest çalışmaların ülkenin gerçek popüler müziği olduğundan hareketle biraz da etkiye tepki diyerek, Orhan Akdeniz yönetiminde bir orkestrasyonla klasik tarzda bir arabesk plağı yaptı. Mucize(1981-Oskar Plak) adlı bu plakta Akdeniz, aynı yıllarda Müslüm Gürses tarafından da plak yapılmış pek çok şarkısını Ersen’in hizmetine sundu. Sonuçta, Ersen Kozandağı ile yakaladığı satışın çok benzerini bu uzunçaları ile yakaladı. 1982 yılında ise “Takma Kafanı Arkadaş” adlı 12 inchlik single (Süper 45’lik) çalışması ile bu alanda son eserlerini vermiş oldu. Bu plakta da Müslüm Gürses’in sesinden popüler olan Mutlu Ol Yeter’i okudu.
1982 yılı sonlarına doğru Levent Baki’ye (1981 yılından itibaren Dadaşlar Kavimhan adı altında Cem Karaca suni teneffüsü olarak tabir edilen Levent Baki’ye eşlik ettiler.) ödünç verdiği Dadaşlar’ını yeniden toplayarak Anadolu Pop mirasının yeniden sahiplendiği, ancak bu kez Ersen perzonası yerine yurttaşlıktan çıkartılan Cem Karaca’nın karizmasını 12 Eylül yönetiminin de hoş görebileceği ve tek kanallı devlet televizyonu mediumunu kullanabileceği bir mecraya sürüklediği yeni bir dönem başlattı.
Sözkonusu dönem Ersen’in isminin iktisadi anlamda rekabet ortamından çekilip, devlet himayesine geçtiği, böylelikle hatırlayanların kötü anılarla not düştüğü, 80’lerde doğanların ise hatırlamadıkları, öte yandan mirasın sağlamlığı ve Ersen’in grup müziğinde ısrarlı olması nedeni ile günümüzdeki anadolu pop hayaletinin dahi ilham kaynağı olabilecek “gayri Ersen” dönemi başlamış oldu. 1983 yılında “Anadolu Pop”, 1985 yılında “Vatan Bizim Ülke Bizim El Bizim”, 1986 yılında ünlü “Aman Tertip”in yer aldığı “Geçti Borun Pazarı Sür Eşeğini Niğde’ye”, 1988 yılında ise “Polis Haydar”lı “Ersen 1988” albümü yayınlandı. 1985 yapım “Vatan Bizim Ülke Bizim El Bizim” albümü haricindeki tüm çalışmalarda gitarist Mehmet Mısır’ın düzenlemeleri Ersen soundunun temel yapıtaşı durumundadır. Aynı dönemde klavyede Erkan Mutlu ve Atilla Kaya’nın da bulunduğunu belirtelim.
1992 yılına kadar albüm yapmayan Ersen, kapağında Dadaşlar yazmakla beraber Coşkun Aksel’in synthclavier düzenlemelerle bezeli “Paşa Gönlün Bilir” ile bir nevi jübilesini yaptı. Aynı yıl Ankara’da verdiği büyük konser de son live Ersen performanslarından biri olarak kayda geçti.
1993 yılında ise artık patlama iddiasına girmiş olan popüler müziğimizin köken itibari ile Dadaşlar ve Kurtalan Ekspres’ten gelen yükselen değeri Ufuk Yıldırım’ın düzenlemeleri ile “Ersen Ustadan Kuru Fasulye” albümü yayınlandı. Şarkı formunda ilerleyen albümde Ersen’in eski söyleyiş tarzına kavuşmuş olması ve finalinde bir Aşık Veysel şiiri olan “Senin Yolunda” ile bir Anadolu Rock selamı vermiş olması manidardır.
1996 yılında Aytaç Düzgit’in besteleri ile yeniden albüm yapmaya niyetlenen Ersen, birkaç televizyon programında bu şarkıları gitarı ile seslendirdikten sonra emekliliğini bir süre daha uzatma kararı aldı.
2002 yılında ise Ersen, bu kez içerisine girdiği manevi atmosferin tesiri ile bu kez “ilahi rock” ile yeniden sesini duyurmayı bekliyor. Yani 1980 yılında Doğan Şener’in “Hatamızı Bilmeden Çekiyoruz” plağı ile ilgili eleştirisinde ifade ettiği gibi, “Bu Ersen’de Hayat Var. Durup durup birşeyler çıkarıyor.”
Munimonde
Ersen’den Hatamızı Bilmeden Çekiyoruz
LITTLE LUCY’DEN ÖNCE MAZİ’DEN SONRA TÜRKİYE’DE BATI POLİFONİSİNE SAHİP CÜMLETEN SEVİLEN MUSİKİNİN KISA BİR TARİHÇESİ – I
İLK JAZZ KIPIRDANIŞLARI
Halil Bedi Yönetken 1944 yılında Ankara Radyosu’nda yaptığı programla gerçek anlamda açıklamalı ilk plaktan jazz programını gerçekleştirmişti. Ancak bu program yalnızca üç-dört hafta sürüp yayından kaldırılmıştı. Daha sonra ise ancak 1950’lerde İlhan Mimaroğlu, Erdem Buri ve Arif Mardin, yaptıkları “izahlı caz” programlarıyla bu konuda Yönetken’den sonra öncü konumunu üstleneceklerdi.
Uygulamada ise ilk başlarda dışarıdan gelen bir kaç jazz vokalistinin muhtelif klüplerde yaptığı çalışmalar ilk canlı jazz icralarını oluşturdu. 1944 yılında Ruşa adıyla kimi klüplerde şarkı söyleyen ve Fransa’dan geldiği söylenen bayan jazz şarkıcısı ise Rüçhan Çamay’dan başkası değildi. Rüçhan Çamay, 1951-53 arasında oldukça aktif bir biçimde müzik dünyasına girecek ve hatta Amerika Birleşik Devletleri’nde bile konserler verecekti.
Nat King Cole stilinde ilk jazz triosunu görmek için 1947 yılını beklememiz gerekir. Zira o yılda ilk kez bu tarz bir trio kuruluyor ve dönemin dans müzikleri dışında tek bir yöne kanalize olmuş bir grup ortaya çıkıyordu. Bu trioda pianoda İlham Gencer, kontrbasta Cüneyt Sermet ve gitarda Turhan adlı müzisyenler yer alıyordu. Grup, Taksim Halkevi’nin olanakları çerçevesinde halkevinin binasında provalarını sürdürmüştü.
1951 yılında ise ilk kez “big band” niteliğinde 14 kişilik bir jazz orkestrası kuruluyordu. Bu orkestranın kurucuları Cüneyt Sermet ve Arto Haçaduryan’dı. Orkestrada bulunan en önemli isimler pianist Arif Mardin, alto saksofoncu Faruk Akel, tenor saksofoncu İsmet Sıral, trompetçi Dikran Haçaduryan, tromboncu Gurdik ve kontrabasçı Cüneyt Sermet’ti. Bu büyük orkestra çok uzun ömürlü olamadı ve bir süre sonra geçim sıkıntısından dağıldı.
1953’te ise İsmet Sıral ve Cüneyt Sermet’in kurduğu bir sextet jazz tarihimizde yerini alıyordu. Bu sextette trompette Zekai Apaydın, pianoda Nejat Cendeli, alto saksofonda Celal Bozsoy, davulda Yalçın ve basta Cüneyt Sermet yeralıyordu.
Bu orkestra eşliğinde Sarah Vaughan’vari sesiyle şarkı söyleyen Sevinç Tevs, tıpkı Rüçhan Çamay gibi Amerika’ya gitti ve orada klüp konserleri verip plak doldurdu.
1933 doğumlu Erol Pekcan ise 1954 yılında Erdoğan Çaplı ile kurduğu trio ile müziğe başladı. Bu trioyu 1957 yılında Selçuk Sun (bas) ve Melih Gürel (piano)’den oluşan bir başka trio takip etti. 1958 yılında kurduğu beşlisi ile oldukça deneysel bir Türkiye cazı ortaya koydu. Bob Brookmayer’in pistonin trombonunu hatırlatan korno tınısıyla Melih Gürel bu konserin en ilginç deneyinin kahramanı durumundaydı. Trompette West Coast stili müziğe eğilim gösteren Müfit Kiper, teknik gösteriye meraklı pianist Willy Faschinger, stil olarak Red Mitchell’i hatırlatan kontrabasçı Selçuk Sun ve nota bilmemesine rağmen yüreğiyle çalarak swing’i hiç aksatmayan usta baterist Erol Pekcan, Türk Amerikan Derneği’nde verdiği konserle radyo emisyonlarından sonra kendini serpilmeye başlayan Türkiye jazz çevresine de duyurdu.
Erol Pekcan’da olduğu gibi pek çok diğer müzisyenin de jazz müziğini yaygınlaştırmasında Ankara Radyosu’nun oldukça büyük bir payı oldu. Her ne kadar jazz adına yapılan herşeyi kösteklemek için elinden geleni ardına koymasa da bir süre sonra Türkiye radyolarında bir miktar yumuşama sağlandı ve bunun sonucunda haftada bir saati zorla geçen jazz emisyon programları yerlerini almağa başladı.
Örneğin, 1955 yılında salı günleri saat 17.00’de İlham Gencer’i, aynı saatte çarşamba günleri Faruk Akel Orkestrası’nı, cuma günleri 17.30’da İsmet Sıral Orkestrası’nı yarımşar saatlik programlarla dinlemek mümkündü. Ancak jazz severlerin asıl ilgisini çeken frekans, Voice of America’nın bulunduğu frekanstı. Bu frekansta Arif Mardin’in burslu olarak gittiği Berklee müzik okulu döneminde yaptığı programlar ve 1959 yılında yaptığı programda Salim Ağırbaş’ı dünyanın belli başlı bateristlerinden biri olarak sayması Türkiye radyolarına göre daha içten ve benimsenmeye elverişli bir kanal durumuna getirdi Voice of America’yı…
1950’lerin bir diğer önemli orkestrası İsmet Sıral’ın Cüneyt Sermet’ten sonra kendi adına kurduğu orkestraydı. Bu orkestrada Nejat Cendeli pianoda, Vasfi Uçaroğlu davulda, Aydemir Mete basta, Müfit Kiper trompette, Nezih Ardıvar trombonda, Celal Bozsoy tenor saxta, İsmet Sıral soprano saksofonda, Hırant Lüsikyan alto saksofonda, Nevzat Yalaz alto saksofonda yeralıyordu.
Radyo emisyonları yapan bir başka orkestra olan Faruk Akel Kenteti ise pianoda Bülent Önal, trompette Mişon Tıkıryan, bateride Zeki Akartürk, ritm section, prokop ve alto saxta Faruk Akel ve şanda Rafael De Luna yeralıyordu.
1950’ler dışarıdan kayıp ve karanlık bir dönem olarak gözükse de 1957 yılında ilk gençlik grubu olan Genç Denizciler’in oluşumuna kadar da oldukça hareketli bir dönemdi. Bunun en açık kanıtı da 1955 yılında Taksim Belediye Gazinosu’nda Hafif Batı Müziği Mensupları Sendikası’nın düzenlediği Müzisyen Balosuna katılan müzisyenlere bakılırsa hem jazz, hem de popüler batı müziğinin mesleki bir gelenek oluşturduğunu rahatlıkla görebiliriz. 1 Mart 1955’de tertiplenen ve Devlet Bakanı Osman Kapani’nin katılımıyla gerçekleşen baloya katılan müzisyenler şu isimlerden oluşuyordu:
Ayten Gencer (Alpman), Armağan Şenol ve Arkadaşları, Faruk Akel Kenteti, Fehmi Ege Orkestrası, Henny Vasilaki, İbrahim Solmaz Orkestrası, İlham Gencer ve Arkadaşları, İsmet Sıral ve Arkadaşları, Semih Argeşo Salon Orkestrası, Sevinç Tevs ve Arkadaşları, Nihat Baysal ve Arkadaşları, Taki Çelerini ve Arkadaşları, Şevket Yücesaz ve Arkadaşları, Necdet Koyutürk Orkestrası, Necip Celal ve Arkadaşları, Kervansaray Orkestrası, Park Oteli Orkestrası…
1950’lerin sonunda Nejat Cendeli ve Arkadaşları Caz Topluluğu, Niyazi Erden Dans Topluluğu, Turhan Eteke ve Arkadaşları, Roberto Lorano ve Arkadaşları (Sportoto Cha Cha, Ali, Sucu Sucu gibi 78 devirli plakları Odeon’dan yayınlandı.) Ayrıca Semih Argeşo (keman), Muhittin Sadak (viyolonsel), Cemal Reşit Rey (piano) üçlü ve solo olarak radyo programları yapmaktadır.
Munimonde
ON YÜZ BİN EKOL:
EROL BÜYÜKBURÇ
1936 yılı Cumhuriyet çocuğu olmak isteyen her yurttaşımızın doğmak isteyeceği bir tarih dilimi… Hele hele bu çocuk Adana’da doğuyor ve babasının bir Fransız şirketinde çalışmasından dolayı çocukluğunun önemli bir bölümünü Halep’te geçiriyorsa, hayatın ona getireceklerini kestirmek biraz zor olabilir. Akdeniz havzasının güneyinde doğup, modern Türkiye’den kendi modernitesini Fransız kasesinde yaşayan sabık 1001 gece şehrine doğru seyir alan çocukluğunu geçirmek Büyükburç’un zihinsel serüvenindeki kuralsızlığın temellerini atmıştır.
Araplık, Fransızlık ve Türklüğün bir arada yaşanabildiği dönemde herkesi bir potada eriten modernitenin Büyükburç’un eklektik kimliğinde düzenleyici ve hatta dizginleyici bir rolü olduğu söylenebilir.
1951 yılında lise tahsili için geldiği İstanbul’da kurduğu ilk grubuyla (Şevket Uğurluel, akordeon; Kanat Gür, gitar; Salim Ağırbaş, davul; Metin Ersoy ve Erol Büyükburç, solist) Florya plajında müzik yaparken İstanbul’da, Halep’te provasını seyrettiği kozmopolitik yapının en şenlikli formunu idrak eder.
Amerikan askerlerinden edinilen 78 devirli plaklarla batı müziği konusunda kendini biçimlendirdiği 50’li yıllarda hayatının dönüm noktalarından birini İsmet Sıral Orkestrası’nın solisti olarak yaşar. Bu orkestrada kalmasını sağlayan şarkı Frankie Laine yorumuyla popüler olan Jezabel adlı şarkıdır.
İsmet Sıral sonrasında askere giden Büyükburç, Urfa Orduevi’nde şarkı söylerken Leyla Sayar’la tanışır. Askerlik dönüşünde Leyla Sayar’ın desteği ile İstanbul’un klüp çevrelerinde ismini duyurmaya başlar. Kendi adına kurduğu ilk orkestrası Erol Büyükburç Vokal Grubu ile Four Lads, Platters tarzı vokal müziğinin ve doo-wop’ın Türkiye’deki öncü uygulayıcısı olur.
Bir süre sonra sözkonusu ekolün Türkiyeli bir bestecide karşılığını bulduğu ilk ürünleri verir. Bu kapsamda zamanında sahipliği konusunda tartışmalara neden olsa da ilk kez tango ve foxtrot harici batı popu tarzında bir beste ile gündeme yerleşiverir: “Little Lucy”. Odeon tarafından 1961 yılında 78’lik plak olarak basılan bu şarkıyı “Kiss Me”, “Lover’s Wish”, “Memories” adlı besteler takip etti. Bu dönemde yanında Rüştü Kurtuluş, Nüceyim Fener, Kadri Ünalan, Nejat Alpay, Altan İrtel’den oluşan bir kadro bulunmaktadır.
1962 yılında Kadri Ünalan’ın Başar Tamer ve Gönül Turgut solistliğinde kendi orkestrasını kurması üzerine Erol Büyükburç’un Şerif Yüzbaşıoğlu orkestrası ile Hilton gibi lüks mekanlarda çalıştığı bir başka dönem yaşanır.
1963 yılında Robert Kolejde düzenlenen Boğaziçi Müzik Festivali’nde “En iyi Şarkıcı” ve “En İyi Şarkı” ödüllerini kazandı.Bu yarışmada Şerif Yüzbaşıoğlu Orkestrası eşliğinde “Adieu Mon Pays” şarkısını seslendirir.
1964 yılında Erol Büyükburç’un Şerif Yüzbaşıoğlu’ndan ayrılmasının ertesinde kurduğu ilk grupta piyanoda Necdet Karar, basta Çarli, elektro gitarda Cüret Işıközlü’nün bulunduğu bir kadro ile çalışır. Aynı yıl Belgrad’ta yapılan Balkan Melodileri Festivali’nde Milli Orkestra ile sahne aldıktan sonra orkestrası yepyeni bir şekil alır. Orkestranın yeni biçiminde Erol Büyükburç dışındaki diğer solist 1939 doğumlu Ayferi, piyanist 1929 doğumlu Altan İrtel, baterist 1936 doğumlu Çetin Çalışır ve basçı 1937 doğumlu Işık Tapan ve gitarist 1940 doğumlu Yurdaer Doğulu’ydu. Yeni orkestrasıyla Erol Büyükburç’un folk düzenlemeleri ve giderek kendi bestelerini öne çıkararak ikinci çıkışın eşiğine yaklaşıyordu.
2 Eylül 1964 yılında düzenlenen 1.Balkan Festivali’nde ilk kez ülkemizden bir milli orkestra oluşturuldu. Bu orkestrada pianoda Selim Özer (aynı adlı orkestradan), tenor saksta Erol Erginer (Kanat Gür’den), gitarda Yurdaer Doğulu (Erol Büyükburç’un orkestrasından), basta Alper Feyman (aynı adlı orkestradan) ve bateride Vasfi Uçaroğlu (Müfit Kiper, Hisar 6’dan) gibi ülkenin yetenekli müzisyenleri yer alıyordu.Yarışmanın solistleri ise Erol Büyükburç, Tülay German ve Tanju Okan’dı. Büyükburç’un repertuvarı, Kara Tren, Kapı Önünde Durdum, Kara Kaş Gözlerin Elmas,Tamo Tamero ve Little Lucy’den oluşuyordu.
Bu yarışmada en iyi şarkıcı seçilen Büyükburç, 1965 yılında yeniden Boğaziçi Müzik Festivalinde “en iyi şarkıcı” ve “en iyi orkestra” ödüllerini kazandı. Bu yarışmada “Altın Tasta Üzüm Var” adlı bir kantonun popüler batı müziği izdüşümünde yeniden üretimi niteliğindeki bir bestesini seslendirdi.
1965 yılında ikinci defa Balkan Halk Şarkıları yarışmasına katılan milli orkestranın o yılki kadrosu piano ve orgda Şerif Yüzbaşıoğlu, gitarda Yurdaer Doğulu ve Ersin Ünlüsoy (Kanat Gür çalıştığı yerden izin alamadığı için yerine girmişti), bateride Vasfi Uçaroğlu, basta Alper Feyman, vokalde Ayla Dikmen, Başar Tamer ve Erol Büyükburç şeklindeydi.
O yıl Burgaz’da yapılan Balkan Melodileri Festivali’nde birinciliğini sürdüren Milli Orkestra şu şarkıları sunmuştu: Erol Büyükburç’un söylediği Adanalı, Halimem, Granada, Sinner Man ve Rock’n’Roll Music; Ayla Dikmen’in söylediği Niksarın Fidanları, El Porompompo, Fongetto Mani, El Besso, Ho Capito, Che Tiamo, Başar Tamer’in söylediği Eminem, Çarşıya Kiraz Geldi, Oy Farfara…
1965 yılında Yurdaer Doğulu’nun kendi orkestrasını kurması üzerine Erol Büyükburç, bir sonraki yıl içerisinde Star Plak’tan Pathé şirketine transfer olmuş ve plaklarıyla devleştiği bir döneme girmişti. Dönemin bir iki değişiklikle sürekli Büyükburç kadrosu ise gitarda Cenk Taşkan (1970’lerin ikinci yarısında Mehmet Teoman’la ortak şarkı üretimini yapacak ve böylelikle Nükhet Duru’yu lanse edenlerden biri olacaktı), basta Berç Kürkçü, bateride Altan Severcan, pianoda İrfan Esentaş, klarnet ve saksofonda ise Önder Bali’den oluşuyordu. Bu kadroyla Zeynebim, Kızılcıklar, Altın Tasta Üzüm Var gibi hit olmuş pek çok şarkısını Pathé’ye plak olarak hazırlamış, “Uçun Kuşlar” ve “Pınar-Fadime” gibi şarkılarda hem elektro hem de akustik bağlamaya müziği içerisinde partisyon vermişti. Aynı zamanda her anlamda yerli ilk Türk pop şarkısı olan Ağlarım’ı piyasaya sürmüştü. Türk müziği’nin swing formunda yeniden üretimini bu plakla denenmişti.
1966 yılı aynı zamanda Erol Büyükburç’un kendi halkla ilişkiler işlevini tutarlı bir biçimde sürdürmeye çalıştığı bir dönemdi. Nitekim 1966 yılında hazırladığı bir tanıtım broşüründe kullandığı “Erol Büyükburç-Getirdiği Yenilikler” üst başlığından itibaren yenilik adına zaman zaman absürditenin sınırlarını zorlasa da alabildiğine taze soluk peşinde bir enerji adamı formatındadır. 1968 yılında “Altın Şarkılar”, 1969 yılında ise “Yasemin” LPlerini yapar. Kırık Kalp, Yasemin, Gözlerime İyice Bak, Gel Gir Koluma gibi popüler müziğimizin ilk hit şarkılarını Ümit Eroğlu (Yurdaer Doğulu, Şerif Yüzbaşıoğlu) düzenlemeleri ile yapar.
1968 yılında gerçekleşen FİTAŞ konseri ile Büyükburç, karizmasının doruğuna ulaşır. Öte yandan Kırık Kalp ve Yasemin’in Türkçe’den düz bir mantıkla İngilizce’ye aktarılmış halleriyle hatalı bir evrenselleşme hareketine giren Büyükburç, kanımca halen sürdürmekte olduğu bir hatanın da ilk adımlarını atar: Büyükburç artık her il için bir şarkı yapmaya sebat etmiştir. İlk ürünler: Güzel İzmir, Ver Elini Ankara ve İstanbul’dur. İlk iki şarkının bulunduğu plaklar 1969 yılında Paris’te Pathe Marconi Stüdyo Orkestrası ile kaydedilir. Böylelikle Büyükburç ilk Stereo plağını da yapmış olur.
1969 sonlarına doğru Pathe’den ayrılan Büyükburç, 1966 yılında yaptığı ilk filminden bu yana birlikte çalıştığı Hulki Saner’in şirketi Saner Plak’a geçer. 10 dakikada 2 beste yapıldığı ve hatta bu bestelerin de film setinde yapıldığı bir başka döneme girer. Tatavla adı verilen bu tarzda, Fıstık Gibi, Şiir Gibi Kızdı O, Berduş, Mürüvvet, Aldandım, Bir Başkasını Sevemem Sevemem adlı şarkılarını plak yapar. Popülaritenin ve tirajının en tepelerinde dolaşırken müziksel sofistikasyonunu kaybettiğine şahit oluruz.
Bu gidişata son verme adına 1971 yılında Feryat adlı plağını yapar. Yalan Gözler ve Yasemin gibi plaklarda kız vokal grubunu deneyen Erol Büyükburç, bu kez erkek vokalini kullanarak psychedelic orotoryo havasında seyreden bu çizgidışı plağını yapar. Dinleyici profili 1969-71 arasında tamamen değişmiş olan Büyükburç’un bu plağı malum dönemde yaşanan boyutta bir satış tutarını yakalayamaz.
Sonrasında Esin Engin düzenlemeleri ile arada “Turist Ömer Boğa Güreşçisi” (1972) filminde söylediği “Manolya”nın da bulunduğu bir grup plak yapar. Bu dönemde Bağlamamım Telleri ve Gözler şarkılarının da içerisinde bulunduğu Burcu Burcu adlı EP’yi de hazırlayarak Anadolu Pop tarzında da varlığını hissettirmeye başlar. Öte yandan Anadolu Rock’ın en hızlı zamanı yaşanmakta ve Büyükburç, kurucularından biri olduğu bir türün yabancısı gibi algılanmaktadır. Özellikle Berduş, Kırık Kalp gibi plakların ardından yapılan Hekimoğlu, Dadaş gibi plaklar furyadan yararlanan her hangi bir şarkıcının plakları ile aynı muameleyi görmekteydi.
Tüm olumsuzluklara rağmen, Büyükburç umudunu yitirmeden ve zaman zaman küçük başarılar elde ederek yoluna devam eder. Görüntü itibarı ile glam rock sularında yüzen Erol Büyükburç, müziği o denli sert olmasa da yozlaşmamış bir Anadolu Rock şarkıcısını plaklarda sürdürürken, sahne de Tom Jones, Engelbert Humburdick uzantısı bir çizginin temsilcisi olur.
Anadolu Rock söyleyen Büyükburç’un arkasında artık bir orkestra değil, grup formatında bir oluşum vardır. Tıpkı Cem Karaca& Kardaşlar, Barış Manço & Kurtalan Ekspres gibi onun da ismi Erol Büyükburç ve Elçiler’dir. Duruma göre Elçiler ismi 6-7 Elçi gibi numerik ifadelerle anılsa da kadrodaki hızlı değişimler sonucunda Elçiler’de karar kılınır. Grup, Ohannes Kemer, Özer Şenay, İrfan Avcı, Fevzi Mumkale, Melih Binzet, Faruk Dayıoğlu’ndan oluşan kadro ile Dadaş gibi gayet psycehedelic bir plağa imza atar. Bu kadro ile 1972 yılında Londra Palladium Konser Salonunda pembe incili kaftanı ile sahne alır. Aynı yıl MAM şirketiyle anlaşma yapar ve şirketin şarkı yazarı Les Reed’den İngiltere’de yapacağı plak için repertuar alır. Ancak 1973 yılında çıkan petrol krizi nedeniyle İngiltere projesinin devamı gelmez.
Palladium macerasının akabinde Elçiler grubu farklı müzisyenlerle yoluna devam eder. Grubun seyir defterine Nihat Örerel (Bunalımlar, Mesut Aytunca & Siluetler, Erkin Koray), Aydın Çakus (Bunalımlar, Haramiler, TER, TANK, Kardaşlar) gibi gayet sert bir psychedelic rock formunu benimsemiş müzisyenler imzalarını atarlar. Vur Zilleri, Çökertme, Hekimoğlu gibi plaklar bu dönemin eserleridir. 1973 yılında sahnede bilindik Erol Büyükburç vokaline sert bir biçimde eşlik edip, Erol abilerinden herhangi bir kısıtlama görmeyen müzisyenlerin bulunduğu demokratik bir Elçiler kadrosunu oluştururlar.
Büyükburç’un son Elçiler plağı ise Takvimdeki Günler’dir. Bora Ayanoğlu’nun müzik piyasasının can simidi niteliğinde olduğu bir dönemde Takvimdeki Günler ve hemen akabinde Süheyl Denizci eşliğinde doldurduğu Zambaklar Açarken plaklarını yapar.
Bu plakların yapıldığı dönemde ise Efsaneler adını verdiği yeni grubunu kurmuştur. Ancak grubun tam anlamıyla müziksel bütünlüğe ulaşamaması, kullanılan enstrümanların yetersizliklerinden dolayı plaklarda İstanbul Gelişim Orkestrası ile çalışmaya başlar.
Aynı dönemde müzik piyasasında henüz yeni olan Çiğdem Talu ile 1973 sonlarına doğru işbirliğine yönelir. Bunlar aynı zamanda Talu’nun ilk ciddi şarkı sözü çalışmalarıdır. Müzik piyasasındaki etkinliğini yitirmeye başlayan Saner Plak’tan ayrılan Büyükburç, Çiğdem Talu ile Diskotür şirketine “Elele-Dudaklarımda Şarkısın” plağını yapar. Hemen akabinde Gençlik Şarkısı (Bilinen adı ile Haydi Gençlik Hop Hop Hop) plağı ile eski günlere dönmeye namzet bir Erol Büyükburç portresi çizer.
Öte yandan Büyükburç ile Talu’nun ortaklığı yalnızca iki 45’lik plak boyunca devam eder. Bir süre plak yapmaz, öte yandan Almanya’da yayınlanan kasetlerde bulunan TV için İstanbul Gelişim eşliğinde doldurduğu “Eğlence Başlasın mı?” şarkısıyla gençliğin şarkıcısı olma idealini sürdürür. İlk Kadrosunda Cihat Günaydın (Mavi Işıklar) gibi usta bir gitaristin bulunduğu Efsaneler, 1975 sonlarında Çetin Çiftçi, İrfan Avcı, Selçuk Ünver, Cavit İlgün, Sacit Aydın, Nusret Baran gibi isimler eşliğinde geç dönem psychedelic başyapıtı “Allahım Beni De Gör” plağını yapar. Bu plak arka yüzünde bulunan popülist “Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak” şarkısının etkisiyle potansiyel dinleyicilerin gözünden kaçar.
Bulunabilme olasılığının nispeten düşük olması ve HEY listelerinde ilk 20 içerisinde yer almamasından yola çıkılarak Büyükburç’un son 45’liğinin fazla bir satış yakalayamadığını söylebiliriz.
Sözkonusu plağın ardından 1977 yılına kadar Erol Büyükburç “Kader Rüzgarı”, “Ah Bu Sevda” filmlerini yapar. Bu filmlerden ikincisi ile aynı adı taşıyan şarkısı Almanya Minareci Firması çıkışlı kasetlerde yer alır.
1977 yılında “Hop Dedik” adlı LP’sini tamamen Efsaneler eşliğinde hazırlar. Pop ve rock düzleminde üretilmiş şarkılar, minimalist müziksel yürüyüşler ile “Hop Dedik” grubun kolektif beste üretimine geçebildiği, Büyükburç’un ise basit de olsa şarkı sözü yazarına ihtiyaç duymadan beste yapabildiği bir albüm olmuştur. Yani Büyükburç’un bütüncül şarkı yazarı kimliğinin ortaya konulması ve gelecekteki popüler Türk müziğinin kehanetini içermesi yönünden de ilginç bir çalışmadır.
Ensemble olarak dorukta olduğu bir dönemde Efsaneler grubu dağılır. Efsaneler’in hemen ertesinde 1977 yaz sonunda doğan kızı Evren’in ismini verdiği Evren grubunu kurar. Metin Özülkü, Cem Bezeyiş, Sabahattin Taşdöğen, Aziz Göksel gibi isimlerin bulunduğu grup ile önce Bağcan ailesinin Değişim adlı şirketi ile anlaşır. Akabinde Edessa bünyesine girerek 1978 yılında “İşte Özüm İşte Sözüm” adlı bir Lpnin çalışmalarına başlar. Bu plak, çeşitli nedenlerle ancak 1983 yılında yayınlanabilir.
1978-79 yılı arasında Evren grubu farklı bir format içerisine girer ve Nejat Yavaşoğulları’nın da dahil olduğu farklı bir kadroyla ARI Yapım bünyesinde yalnızca TRT’de yayınlanmış olan Jezabel, İstanbul Not Constantinapole, Aşk Dediğin Bu Muydu, Dur Dur Gitme Gibi Kayıtlar yapılır.
1979-1980 yıllarında eşi Emel Büyükburç için hazırladığı Çapraz Show’a mesaisini ayırırken, bir yandan da “Müzikte Ekolleşmeye Doğru” adlı kitabını hazırlar. Bu kitap bünyesinde müzikte belirlediği belli başlı ekoller konusunda hazırladığı makalelere ve her ekol için hazırladığı şarkı sözleri ve bestelerine ilişkin bilgilere yer verir.
1982 yılında BİP plaktan çıkan “Dünya Durdukça” adlı LP’i bu kitabın seslendirilmiş biçimi gibidir. Nitekim plak Büyükburç’un tango, kanto, disko, pop gibi ekoller arasında kendi rengini ortaya koyma gayretinin özetidir. Nitekim bu plakla birlikte Büyükburç illere beste yapmanın yanı sıra ekollerin ve alt ekollerin izini sürme gibi yeni bir üst idealin sahibi olur.
Büyükburç’un bu plağı istenilen satış rakamına ulaşamasa da 1977 yılından o zamana kadar albüm yapmamış olan bir müzisyenin 80’lerin kuşağı tarafından da tanınmasını sağlaması açısından da kilit bir rol üstlenir. Ancak bu tanınma durumu 1985 yılının Gençlik Yılı ilan edilmesi vesilesiyle TRT için hazırladığı Gençlik Şarkıları başlıklı çalışmada her ne kadar “Biz Değil Miyiz?” gibi bir TRT hiti çıkarsa da onun giderek belirli gün ve haftalar şarkıcısı olarak kemikleşmiş bir duruşun simgesi olmasını engelleyemez.
1992 yılına kadar futbol takımı şarkıları, illere yönelik şarkılar, çocuk şarkıları, belli vakıflara yönelik hazırlanmış marşlar, kendi hazırladığı kukla karakterleri ve kukla oyunları için hazırladığı şarkıların ağırlıklı olduğu bir üretim sürecine girer.
O dönemde yaptığı ve TRT dışında dinleyicisiyle buluşmamış bir demoyu takriben 1989 yılında Tuğrul Karataş ile hazırlar. “Resmine Bakıyorum” isimli demoda chanson formatını yeniden sahiplenmiş bir Erol Büyükburç görürüz.
1992 yılında ise baştan sona kitsch ilk Erol Büyükburç albümü, “Aman Kızlar”ı Metin Özülkü ile birlikte yapar. Türk Pop müziği garabetinin yeni patladığı dönemde ortama ayak uydurmaya çalışan bu albüm onu görselliği ile bir kimliği ifade etmekle birlikte, müziksel duruşu tahmin bile edilemeyen bir şarkıcı eskisi konumuna oturur.
Bu konum 90’ların ikinci yarısında Hüner Coşkuner ile birlikte yaptığı EP ile daha da pekişir. Eski müziksel materyallerin tüketime uygun biçimde yeniden şekillendirildikleri “nostalji” çağında ise genele uyum sağlar ve “Bir Ömrün İmzası” albümüyle kendi “come back”ini gerçekleştirmeye çalışır. Ancak bu kez varolan şarkılar zihinlerdeki yerini kaybettiği ve bu şarkıları dinlemek isteyenler için sahaflarda halen tertemiz Erol Büyükburç plakları bulunduğu için bu denli korkunç ve sound kaygısı gözetilmeden yapılmış düzenlemelerle bu albüm ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabilir.
1990-2002 arasındaki süreçte Erol Büyükburç, TRT için tango emisyonları yapar, yabancı şarkılara Türkçe söz yazıp seslendirir, turistik programlar yapar, resim yapar, vecize yazar, çocuk şarkıları ve iller ile ilgili şarkılar yapmaya devam eder. Öte yandan Büyükburç içinden geleni yapan bir şarkı yazarı kimliğinden sıyrılıp, kendi oluşturduğu sipariş katalogundaki kategorilere birileri “check” atmış gibi ısmarlama bir üretkenliği benimsedi. Böylelikle ne Büyükburç nostalji tacirlerinden sıyrılıp sanatçı kimliğini dolaysız bir biçimde ortaya koyabildi, ne de kendisi bu kimliği hatırladı.
Munimonde
Akün Sineması 23 Mayıs 2002 perşembe akşamı kapandı. Son seansta Ankaralılar Akün’ü yalnız bırakmadılar. Ankara’nın en güzel sinemasının şanına yakışan bir veda gecesi oldu.
Onu şimdiden özledik.
“Akün, 23 Mayısta perdelerini indiriyor
Başkentlilere 1975 yılından bu yana hizmet veren sinema, teknolojik yeniliklerin hızla ilerlemesi ve diğer sinemaların küçük salonlarda daha fazla filme yer vermesi nedeniyle sıkıntıya düşerek çözümü kapanmakta buldu.”
12 Mayıs günü ajanslar bu haberi geçti… Akün’ün kapanacağı bir kaç gün önceden söylenmeye başlamıştı. Ankara’da kalan son “gerçek” sinemaydı Akün. Özellikle son bir yıldır çok kötü gidiyordu işleri. En iyi iş yapacak filmler her yerden önce Akün’de gösterildiği halde, 10-15 kişiyle geçiyordu seanslar. “Kapanmasın” demek istiyor insan. Ne mümkün. Devir değişti, artık koltuklarının genişliğiyle, salonlarının çokluğuyla ölçülüyor sinemaların güzelliği. Amerikalı film şirketlerinin yönettiği “süpermarket sinemaları” revaçta. Akün 1975’te Hababam Sınıfı filmiyle açılmıştı. Adile Naşit’in, Kemal Sunal’ın öldüğüne nasıl şaşırmıyorsak, Akün’ün kapanmasına da şaşırmamak gerek. Üzülme hakkımız saklı yine de.
Bugüne kadar Akün’de izlediğimiz filmlerin adlarını arka arkaya dizmeye kalkmak bile neredeyse imkansız. Yer bulamayıp salonunu en ön sırasından film izlediğimi de biliyorum, gişedeki kadının, gülümseyerek, kibar cümleler kurarak bilet isteyenlere en iyi yerleri verdiğini de. Bir zamanlar balkonun arka sıralarında öpüştüğümü de unutmadım.
En son Yüzüklerin Efendisi’ne gittik Ayşenur’la. Yer kuponu yukarıda, B 27 ve B 29. Aslında balkondaki en iyi yerler, C ve D sıralarının 27-29’larıdır, B de hiç fena sayılmaz ama…
Akün 23 Mayıs’ta kapanacakmış. Size bir yakınınızın on gün sonra öleceğini söyleyen oldu mu hiç? En iyisi Mazhar’ın yeni albümünden bir tane edinip dinlemek. Ne de olsa, onun hala umudu var.
13 Mayıs 2002
Alper Fidaner.
Kaya Özkaracalar’ın “Tarihe Not Düşerek Kapanan Sinema” Yazısı
Can Dündar’ın “İki Binaya Ağıt” Yazısı
BERKANT: DERİNLERE BAKAN ADAM
Berkant bizim ailede çok sevilirdi. Başına kötü şeyler gelmiş bir iyi insan olarak söz edilirdi ondan. 1957 yılında Üstün Poyraz Orkestrası’nın solisti olarak ilk kez sahnede şarkı söylediği Bahçelievler’deki meşhur Akalın Düğün Salonu, Ankara’daki ilk evimizin iki sokak ötesindeydi. 57’de yoktum ama, çocukluğumda bu salonda çok düğün gördüm. Berkant’ın liseye başladığı Ankara Atatürk Lisesi’nde okudum ben de, ondan yıllar sonra.
Berkant’la ilk kez karşılaştığımda, Gençlik Parkı’ndaki Lunapark Gazinosu’nun çarşamba günleri yapılan kadınlar matinesindeydik. Masanın üzerine oturtulmuş, mumlu kağıttan yapılmış bir pipetle (o zamanlar “kamış” denirdi) şişeden gazoz içiyordum. O sıralar dört yada beş yaşında olmalıyım… Otuz küsur yıl önce yaşanan bu sahneden en iyi hatırladığım görüntü sakin ve yorgun yüzüyle gülümseyerek şarkı söyleyen bir adam… Samanyolu plağı yeni çıkmış, herkesin dilinde… Bakışlarının çok uzaklara yöneldiğini sonradan gördüğüm fotoğraflardan mı öğrendim, yoksa o günden mi hatırlıyorum, bilmiyorum. Ama Berkant’ın yüzü hep o derin bakışıyla canlanır kafamda benim.
1960 yılında Ankara’da Yurdaer Doğulu, Attila Özdemiroğlu ve Ertuğrul Çayıroğlu ile birlikte Jupiterler’i kurduğunu; Ankara Radyosu’nun canlı yayınlanan programlarında şarkı söylediğini çok sonra öğrendim. Askerliğinde, bandoda tenor saksofon çaldığını da…
Doğduğum yıl, 1965’te, Berkant İstanbul’da Vasfi Uçaroğlu Orkestrası’nda Kamuran Akkor’la birlikte solistlik yapmaya başlamış ve ilk plağını çıkartmış. Dönemin moda furyasına uyup, türkü düzenlemeleri seslendirmiş ilk plağında: Cici Papucum Cici ve Arabamın Atları. Birkaç plak sonra türkülerden vazgeçip, sesine çok daha iyi uyan aranjmanlara dönmüş. Bir içim su, Gel güzelim yavrum, Ah kızlar o dönemin parlayan aranjmanlarından.
1967’nin sonlarında yayınlanan Samanyolu ise Berkant’ın hayatındaki dönüm noktası olmuş. Aynı adlı film için yazılan Samanyolu, şarkının sahipleri Teoman Alpay ve Metin Bükey’in isteği üzerine Berkant’a söyletilmiş. Ve Türk pop müzik tarihin en mühim plağı ortaya çıkmış. İnanılmaz bir satış rakamına ulaşmış Samanyolu. Bir milyonun üzerinde satış yaptığı söyleniyor bu plağın.
Samanyolu, Berkant’ın vazgeçilmez bir parçası oluvermiş birden bire ve belki de sonunu hazırlayan bir “uğursuz şarkı”. Samanyolu olmadan Berkant düşünülemez olmuş. Sonradan yaptığı plakların, söylediği şarkıların hiç birisi Samanyolu’nun yerini tutamamış, başarısına ulaşamamış. Belki de bir çeşit mecburiyetle bağlanmış şarkıya berkant. Çok parlak bir dönemin ardından, yavaş yavaş ortadan kaybolmaya başlamış Berkant. 1975’te son 45’liğini yapmış. Berkant’ın elliye yakın 45’liğinden ve bir albümünden bugüne kalan sadece Samanyolu mu olmalıydı diye düşünüyor insan.
Gençler Berkant’ı sansasyonel televizyon programlarında medya maymunlarının eline düşmüş, kızıyla ve eski karısıyla tartışan, zaman zaman kendini savunan, bazen kavga eden bir eski şarkıcı olarak tanıdılar. Bu programların hiç birisini izlememeye özen gösterdim. Ama ne kadar direnseniz de, olup bitenleri sağdan soldan duymamak mümkün değil. Bunları duydukça, annemin sözlerini hatırlıyorum. Ölümünden kısa bir süre önce anlattığı son hikayelerden biri, Berkant’la ilgiliydi: Ünlü, başarılı bir şarkıcı Berkant. Günün birinde o “şeytan kadın”la, (bu tanım anneme ait!) Serpil Örümcer’le karşılaşıyor. Aralarında epey bir yaş farkı var. Kadın Berkant’ın aklını çelip, kendisine aşık ediyor. Fakat asıl niyeti, onun ününden yararlanıp meşhur olmak. Evleniyorlar ve Berkant için felaket yılları başlıyor. Kadın, yapmadığını bırakmıyor sonra da çekip gidiyor. Çöküyor, bitiyor Berkant, “alkolün esiri” oluyor… “Neyse ki, Mersin’de bir otel sahibi arkadaşı ona iş verdi de..” diye bitiyordu öykü.
Alper Fidaner






























Geri bildirim: Unutuk Makinesi — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER