Slavoj Žižek’in ‘Tüm Kürtler Türkiye Altında Birleşse Mükemmel Olmaz mı?’ Fikrinin Kapsamlı Analizi

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

⏳⛰️🛡️ Süreç Heval ⏳⛰️🛡️

(Uçurumun Kenarında: TKP’nin Vertigo Bildirisi, Žižek’in Provokasyonu ve Türkiye’nin Barış-Yeni Osmanlı Düğümü, PKK’nın Feshi Sonrasında Barış Süreci Stratejisi: Çok Aktörlü, Güven Odaklı ve Kapsayıcı Bir Yol Haritası, CHP Neden DEM’le Hiç İttifak Yapamadı? Türkiye Siyasetinde Tabular, Korkular ve Sürpriz Ortaklıklar)

Giriş: Žižek’in Tartışmalı Önerisine Genel Bakış

Slavoj Žižek, 2012 yılında Hürriyet’e verdiği bir röportajda son derece dikkat çekici ve provokatif bir fikir ortaya attı: “Uzun vadede bütün diğer ülkelerdeki Kürtler, Türkiye’nin altında birleşse mükemmel olmaz mı?” ifadesiyle, Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğu’nu andıran çok-etnisiteli bir model altında tüm Kürtleri birleştirmesinin ideal bir çözüm olabileceğini öne sürdü. Žižek bunu dile getirirken bunun “savaşsız çok da mümkün olmadığının” farkında olduğunu vurgulayarak, bu fikri şimdilik ütopik bir “Osmanlıvari” çözüm olarak nitelendirdi (Hürriyet, 2012). Nitekim dönemin entelektüel çevrelerinde bu fikir “Yeni Osmanlıcı” bir hayal olarak değerlendirildi ve yoğun tartışmalara yol açtı[1][2].

Žižek’in önerisi kısaca şunu içeriyor: Türkiye Cumhuriyeti, etnik temelli ulus-devlet modelini aşarak tıpkı eski Osmanlı gibi içinde birden fazla milleti barındıran, Kürtlerin de özerk bir yapıyla temsil edildiği bir üst kimlik sağlayan bir yapıya dönüşmelidir. Bu modele göre Türkiye’nin kendi Kürt vatandaşları, Suriye, Irak ve İran’daki Kürtlerle “Türkiye çatısı altında” bir araya gelecek, ancak her biri kültürel özerkliğe sahip olacaktır. Žižek bu senaryoyu “ideal çözüm” olarak tanımlarken, gerçekçi bir şekilde bunun gerçekleşmesinin ciddi zorluklar içerdiğini de itiraf etmiştir.

Bu raporda, Žižek’in bu sıra dışı önerisini merkeze alarak tüm boyutlarıyla inceleyeceğiz. Bu öneri gerçekten “mükemmel” bir çözüm olabilir mi, yoksa imkânsız bir hayal midir? Bu fikrin hayata geçip geçmemesi hangi koşul ve risk faktörlerine bağlıdır? Hem Türkiye cephesindeki hem de Kürtler ve komşu ülkeler cephesindeki korkular ve çekinceler nelerdir? Bütün bu soruları tarihsel arka plan, güncel gelişmeler ve farklı perspektifler ışığında kapsamlı bir şekilde ele alacağız.

Öncelikle, Osmanlı modeline dair sempatinin ne anlama geldiğini ve Türkiye’de “Yeni Osmanlıcılık” tartışmalarının geçmişini kısaca hatırlayalım. Ardından Türkiye’nin Kürt meselesinin tarihsel seyri ve yakın dönemdeki barış girişimleri (özellikle 2013 ve 2025 barış süreçleri) üzerinde duracağız. Žižek’in önerisinin dayandığı varsayımları tartıştıktan sonra, böyle bir birleşmenin potansiyel faydalarını ve olumlu sonuçlarını değerlendireceğiz. Daha sonra, bu senaryonun önündeki somut zorlukları, risk faktörlerini ve çeşitli tarafların korkularını madde madde analiz edeceğiz. Son bölümde ise tüm bu değerlendirmeleri sentezleyerek “Terörsüz Türkiye” sloganıyla ifade edilen barış idealinin gerçekten bölgesel bir birliğe dönüşüp dönüşemeyeceğine dair bir sonuç çıkaracağız.

Bu kapsamlı incelemeyi yaparken, konuyu farklı açılardan aydınlatan güncel kaynaklara başvuracağız ve önemli noktaları her bir kaynak ışığında referanslayacağız. Örneğin, 2025’te yaşanan son gelişmeler (PKK’nın silah bırakması, Öcalan’ın barış çağrısı, Türkiye’deki siyasi yansımalar) hakkındaki verileri Bianet, Reuters, Atlantic Council ve FPRI gibi güvenilir yayınların raporlarından alıntılarla sunacağız. Ayrıca, Türkiye kamuoyunda son dönemde görülen “Türkiyeli değil Türküz” tepkisini ve bunun anayasaya ilişkin tartışmalarını da ele alarak, önerilen çok-etnisiteli modelin neden bazı kesimleri endişelendirdiğini somut örneklerle göstereceğiz[3].

Şimdi, Osmanlı mirası ve yeni Osmanlıcı yaklaşıma kısaca değinerek başlayalım. Bu çerçeve, Žižek’in aklındaki modelin arka planını anlamak için kritik bir öneme sahip.

Osmanlı Modeli, Yeni Osmanlıcılık ve Žižek’in Perspektifi

Žižek’in sözünü ettiği “Osmanlı gibi olmak” ifadesi, Türkiye’nin etnik kimlik temelinde değil, çok uluslu bir imparatorluk modeli temelinde yeniden yapılanması fikrine atıf yapıyor. Osmanlı İmparatorluğu, 600 yılı aşkın bir süre boyunca Türkler, Kürtler, Araplar, Ermeniler, Rumlar ve daha birçok etnik-dini grubu tek bir siyasi yapı altında toplamıştı. Žižek röportajında, “Yeni Osmanlıcılık eğer eski imparatorluktaki gibi farklı toplulukları kucaklamaksa (Kürtleri ve Ermenileri), o zaman Osmanlı gibi olmaya çalışın” diyerek aslında Osmanlı’nın çokkültürlü hoşgörüsüne vurgu yaptığını belirtmişti. Ona göre Osmanlı, 20. yüzyıl ulus-devletlerinin aksine, etnik kimlik yerine imparatorluğun ortak sadakati üzerine kuruluydu ve bu sayede farklı halkları barındırabiliyordu. Žižek bu bağlamda “etnik kimlik üzerine kurulmamış bir modeli övmeye çalışıyordum” diyerek yeni Osmanlıcılık söyleminin eğer gerçekten böyle bir kapsayıcılığı hedefliyorsa takdire şayan olabileceğini ima etmiştir (Hürriyet, 2012).

Nitekim Žižek yalnız değildi: 2000’lerde Türkiye’de birçok liberal entelektüel ve AKP iktidarını destekleyen çevre, Osmanlı nostaljisine olumlu yaklaştı. Bu kesimler Osmanlı’yı, Türkiye’nin katı ulus-devlet yaklaşımına bir panzehir ve bölgesel vizyon için ilham kaynağı olarak gördüler. Hürriyet Daily News’un bir analizine göre, liberal demokratlar AKP döneminde “bir tür Osmanlıcılığı, uzun süre toplumsal çoğulculuğu baskılayan ulus-devlet modeline karşı bir panzehir olarak desteklediler”[4]. Slavoj Žižek de bu dönemde “Osmanlılık, çokkültürlü, hoşgörülü bir siyaset modeli için iyi bir fikir olabilir” şeklinde düşünceler belirtmişti[1]. Bu görüşler, Osmanlı İmparatorluğu’na dair belirli bir sempatiyle, onun farklı etnik-dini toplulukları (millet sistemiyle) bir arada tutabilmiş olmasını bugünün sorunlarına model yapma çabasından doğuyordu.

Ne var ki, Osmanlı imparatorluk düzenini 21. yüzyıla model almanın ciddi eleştirileri de yapıldı. Tarihçi ve yazar Nuray Mert, yeni Osmanlıcı söyleme yöneltilen eleştirileri şu sözlerle özetliyordu: “Osmanlı’yı demokratik bir çokkültürlülük modeli sanmak, hem tarihin hem de demokrasinin yanlış anlaşılmasıdır”[5]. Osmanlı’nın çok etnili bir imparatorluk olduğu doğruysa da, Mert’e göre bu, bugünkü anlamıyla eşit haklara dayalı bir çoğulculuk demek değildi. Osmanlı, merkezi bir elitin yönettiği, milletlerin hukuken eşit olmadığı hiyerarşik bir düzendi. Dolayısıyla Osmanlı nostaljisi gerçekçi bir demokratik model üretmeyebilirdi. Nitekim Mert, “Tüm geleneksel imparatorluklar çok etnikliydi ama bugünkü çoğulculuk ideallerine uygun bir kamusal alan sağlamıyordu” diyerek uyarıda bulunmuştur[5]. Ayrıca Türkiye’de muhafazakâr kesimin Osmanlı hayranlığının, imparatorluğun “hoşgörülü” yönünden ziyade onun ihtişamı ve İslamiliği ile ilgili olduğu, bunun da pratikte milliyetçiliğin yeni bir türü olarak tezahür ettiği savunuldu[6][2]. Nitekim Mert, AKP dönemindeki yeni Osmanlıcı dış politikayı “eski imparatorluk topraklarında Türk hükmü kurma hayali, yani irredentist bir milliyetçilik” olarak tanımlamıştır[2][7]. Özetle, eleştirenler Osmanlı modeline övgünün kolayca Türk merkezli bir yayılmacı siyaset haline gelebildiğine dikkat çekiyordu.

Žižek’in bakış açısı ise bu noktada ilginç bir şekilde iki yönlüdür: O, Türkiye’nin bölgesel güç olma potansiyeline vurgu yaparken, gerçek anlamda kapsayıcı bir model benimsemesi gerektiğini savunuyordu. Röportajında, Ortadoğu’nun kaosunda ister istemez bir bölgesel güç sivrilecekse bunun Türkiye olmasına sıcak baktığını belirtmiş (“Eh illa biri model olacaksa Türkiye olsun tabii” diyerek) ve Türkiye’yi yakından takip ettiğini söylemiştir. Fakat aynı zamanda Türkiye’nin geçmişte Ermenilere yaptıklarını kabullenmesi gibi zor ama ahlaki adımları atması gerektiğini, bunu yaparken de Avrupalılara boyun eğmemesi gerektiğini savunarak eleştirel bir dost tavrı takınmıştır (Hürriyet, 2012 röportaj detayları). Yani Žižek, Türkiye’nin güçlü ve kapsayıcı bir bölgesel aktör olabileceği fikrine sempatik ancak bunu sağlamak için tarihsel yüzleşme ve yeni bir çoğulculuk gerektiğini vurguluyor.

Žižek’in tartışılan “Kürtler Türkiye’nin altında birleşse” fikri tam da bu bakış açısının ürünü olarak görülebilir. Ona göre Kürt sorunu, ulus-devletlerin dar kalıplarına sığmayan bir meseleydi ve belki de çözümü bu kalıpları aşarak, tıpkı Osmanlı vari bir geniş çatı altında bulmak gerekiyordu. Bu, bir anlamda radikal bir federasyon veya konfederasyon vizyonuydu: Kürtlerin dört ülkede bölünmüşlüğüne son verecek, ama bağımsız bir Kürt devleti değil, Türkiye’ye bağlı özerk bölgelerden oluşan bir birlik. Žižek bu fikri dile getirirken “yeni Osmanlıcılar buna bayılacak muhtemelen” diyerek espri yapmış ve eleştirel çevrelerin tepkisini de öngörmüştü. Nitekim dediği gibi de oldu – bir kısım entelektüel bunu “sığ” ve tehlikeli bir fikir olarak niteledi, hatta Žižek’in yeni Osmanlıcı propaganda tarafından kullanıldığını iddia edenler çıktı (Hürriyet, 2012’ye dair yorumlar).

Ancak Žižek’in önerisini salt fantazi olarak bir kenara itmeden önce, konuyu ciddiyetle masaya yatırmak gerekir. Çünkü bu fikir, Kürt meselesinin çözümü ve bölgesel barış bağlamında bazı önemli tartışma noktalarına parmak basmaktadır. Gerçekten de 2012’den sonra Türkiye’de ve bölgede yaşanan gelişmeler, Žižek’in değindiği konuları somut olarak yeniden gündeme getirmiştir. Özellikle 2013’te başlayan Çözüm Süreci ve 2015’te çöküşü, ardından 2020’lerin ortasında 2. bir barış girişimiyle PKK’nın silah bırakması noktasına gelinmesi, Türkiye’nin Kürtlerle ilişkisini radikal biçimde dönüştürebilecek potansiyel gelişmelerdir. Bu gelişmeler bazılarına göre “Yeni Osmanlıcı hayaletleri” depreştirmiş, yani Türkiye’nin Kürtleri kucaklayan daha geniş bir projeye girişebileceğine dair umutlar veya endişeler yaratmıştır. Öte yandan bu durum, Türkiye iç siyasetinde de dengeleri sarsarak yeni kutuplaşmalar getirmiştir (bunlara ileride değineceğiz).

Devam etmeden önce, Türkiye’nin Kürt sorununda tarihsel arka planına ve Kürtlerin farklı ülkelerde bölünmüşlüğünün yarattığı dinamiklere kısaca göz atmak, Žižek’in önerisinin neden ortaya çıktığını daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.

Tarihsel Arka Plan: Ulus-Devlet Sınırlarında Bölünmüş Kürtler ve Türkiye’nin Yaklaşımı

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kürtlerin Konumu

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kürtler imparatorluğun sadık tebaası içinde yer alıyor, özellikle doğu ve güneydoğu Anadolu’da özerk aşiret yapıları veya yarı-feodal beylikler halinde yaşıyorlardı. Osmanlı milleti sistemi içinde Kürtler ayrı bir millet olarak tanınmamış ancak çoğunlukla İslam milleti içinde değerlendirildikleri için diğer gayrimüslim unsurlara kıyasla yönetimle daha uyumlu bir ilişkileri olmuştu. Osmanlı’nın son döneminde bazı Kürt aydınları arasında Kürt kimliği bilinci gelişse de, Osmanlı’nın yıkılışına dek Kürtler geniş anlamda Osmanlı toplumunun parçasıydı.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı’nın çöküşü ve modern ulus-devletlerin sınırlarının çizilmesi, Kürt halkını dört ayrı egemen devletin sınırları içine hapsetti: Türkiye, Irak, Suriye ve İran. 1920’de İtilaf devletlerinin dayattığı Sevr Antlaşması, Doğu Anadolu’da bir Kürt devleti kurulmasını öngörmüştü ancak bu antlaşma hiçbir zaman uygulanmadı. Bunun yerine 1923’te Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti uluslararası sınırlarını garanti altına aldı; Lozan’da ne Kürtlerden ne de olası bir Kürt özerkliğinden söz edildi. Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Misak-ı Milli (Ulusal Yemin) sınırları içinde tek uluslu bir devlet anlayışını benimsedi. Misak-ı Milli belgesi başlangıçta Osmanlı Meclisi’nde Ocak 1920’de kabul edildiğinde Musul ve Halep vilayetlerini de Türkiye’nin parçası sayıyordu[8][9]. Ancak Kurtuluş Savaşı koşullarında Mustafa Kemal Atatürk pragmatik bir hamleyle Musul ve Halep (yani bugünkü Kuzey Irak ve Kuzey Suriye) üzerindeki hak iddialarından vazgeçti; 1926 Ankara Antlaşması ile Musul İngiliz mandası Irak’a bırakıldı[10][11]. Bunun karşılığında bağımsız Türkiye devleti uluslararası tanınma kazandı. Ne var ki bu sınır düzenlemesi, milyonlarca Kürt’ün Türkiye sınırları dışında – Irak ve Suriye’de – kalması anlamına geliyordu.

Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren kendini Türk ulus devleti olarak tanımladı. 1924 Anayasası’na konulan “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk denir” maddesiyle, etnik köken gözetmeksizin herkese “Türk” kimliği atfedildi[12]. Bu resmi söylem, Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” tanımıyla uyumluydu ve aslında tüm vatandaşları kapsayıcı olması amaçlanmıştı[13]. Ancak pratiğe baktığımızda, bu ulus inşası süreci Kürtler açısından asimilasyoncu bir politika anlamına geldi. Yeni devlet, Kürt adını ve kimliğini tanımadı; 1920’lerde ve 1930’larda çıkan Şeyh Said (1925)[14], Ağrı (1926-1930) ve Dersim (1937-38) isyanları, Kürtlerin bu homojenleştirici politikaya tepkisi olarak ortaya çıktı ve sert şekilde bastırıldı[15]. Cumhuriyet’in ilk on yıllarında Kürtçe yasaklandı, bölgeye sıkıyönetim uygulandı ve Kürt varlığı uzun süre resmi söylemde inkar edildi (ünlü “dağ Türkleri” nitelemesi gibi). Türkiye, üniter yapısını korumak adına Kürt taleplerini bir tehdit olarak algılayarak güvenlikçi yaklaşımı benimsedi.

Öte yandan, Lozan ile Türkiye dışında kalan Kürtler de bulundukları ülkelerde benzer şekilde ikinci sınıf muamele gördüler veya isyanlar çıkardılar. Irak’ta 1919-1924 arasındaki Şeyh Mahmud Berzenci isyanı İngilizlerce bastırıldı[14]. İran’da Simko Ağa liderliğinde 1918-1922’de bir Kürt ayaklanması oldu[14]. Fransız mandası Suriye’de de Kürtler zaman zaman otonomi arayışında bulundular. Ancak sonuç olarak, Kürtler hiçbir ülkede bağımsız devlet kurma hedefine ulaşamadı ve bulundukları devletlerin sınırlarına tabi oldular.

Türkiye açısından, misak-ı millî hedeflerinin dışında kalan Kürt bölgeleri zaman zaman bir “ukde” olarak kaldı. Misak-ı Millî’nin TBMM’de kabulü sırasında Musul ve Halep vilayetleri “vazgeçilmez vatan toprağı” ilan edilmişti[8]. Atatürk her ne kadar diplomatik olarak vazgeçmiş olsa da, sonraki yıllarda Türkiye’de bazı liderler bu sınırlara atıf yapmaya devam etti. Örneğin Hatay (İskenderun Sancağı) 1939’da Fransa’dan alındı – bu, Misak-ı Millî’ye dahil olmasa da Osmanlı’dan kalan bir hedefti ve Türkiye fiilen sınır değişikliği yapmış oldu[16]. 1974’teki Kıbrıs Barış Harekatı da Türkiye’nin jeopolitik çıkarla sınır ötesi harekat yaptığı bir diğer örnekti (Kıbrıs, Lozan’da bırakılmış olmasına rağmen 1974’te kuzeyini fiilen ilhak etti)[17].

Kürt meselesinde ise en çarpıcı girişim, 1990’lı yılların başında Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından geldi. Özal, PKK ile yıllardır süren çatışmanın ülkeye maliyetini görerek, alışılmadık bir açılım düşündü. 1992’de Özal, Irak Kürdistan Bölgesi lideri Celal Talabani ile doğrudan temas kurdu; hatta Talabani’ye Türk pasaportu verildi ki rahat gidip gelebilsin[18]. Özal ayrıca Talabani aracılığıyla PKK lideri Abdullah Öcalan’la dolaylı iletişim kanalları açtı[19]. Özal’ın ana hedeflerinden biri, Kuzey Irak’ın (yani bugün Kürdistan Bölgesel Yönetimi – KBY olarak bildiğimiz bölgenin) Türkiye’ye federal entegrasyonunu müzakere etmekti[11]. Bu gerçekten tarihi bir plandı: Yani Irak Kürt bölgesini Türkiye’ye bağlı özerk bir bölge yapmak, belki de Türkiye’ye “Kürt federasyonu” eklemek istiyordu. Maalesef bu girişim, Özal’ın Nisan 1993’te ani vefatı (ve ondan önce bu açılıma destek veren Jandarma komutanı Eşref Bitlis’in şüpheli bir uçak kazasında ölümü) nedeniyle yarım kaldı ve rafa kalktı[11]. Özal sonrası gelen liderler status quo’yu tercih ettiler; 1990’lar yeniden yoğun bir çatışma dönemi oldu.

PKK İsyanı ve Çözüm Arayışları

1970’lerin sonunda ortaya çıkan PKK (Kürdistan İşçi Partisi), başlangıçta Türkiye’den bağımsız bir Kürdistan kurma amacı güden Marksist-Leninist bir gerilla hareketiydi. 1984’te silahlı eylemlere başladılar ve sonraki 40 yıl boyunca Türkiye’deki Kürt sorunu büyük ölçüde “PKK terörü” ve devletin terörle mücadelesi ekseninde tanımlandı. 40 binin üzerinde can kaybı yaşatan bu çatışma, sadece Türkiye’nin değil Irak ve Suriye’nin kuzeyinin de istikrarsızlaşmasına yol açtı[20]. PKK bir yandan Suriye ve Irak’ta üsleniyor, diğer yandan Türkiye bu ülkelere zaman zaman sınır ötesi harekatlar yapıyordu. Žižek’in 2007’de Guardian gazetesinde yazdığı bir makale, Batı’nın “teröre karşı savaş” söylemindeki çifte standardı eleştirirken, Türkiye’nin PKK’ya karşı Irak’a operasyon yapma hazırlığının Batı’yı rahatsız etmesini sorguluyordu[21][22]. Žižek’e göre Batı, askeri müdahale tekeli kendinde olsun istiyor, Türkiye gibi “biz de teröre karşı savaşırız” diyen bir aktör çıkınca rahatları bozuluyordu[23][24]. Bu yorum, Žižek’in o dönemde Türkiye’nin Kuzey Irak’a operasyon tezkeresine (2007) eleştirel ama aynı zamanda Türkiye’ye sempati duyan bir gözle baktığını gösterir. Nitekim Žižek aynı röportajında “Her ne kadar Kürtlere yönelik askeri operasyonlara karşı olsam da, Türkiye’nin pozisyonuna biraz sempatim yok değil, çünkü Türkiye ‘Siz yapıyorsunuz ben de yaparım’ diyor bir anlamda” diyerek bir empati göstermişti (Hürriyet 2012). Bu da yine Türkiye’nin çifte standartlara karşı kendi çıkarını savunmasını anladığını, fakat çözümün askeri değil siyasi olması gerektiğine inandığını ima eder.

2000’lere gelindiğinde, PKK’nin hedeflerinde değişim olmaya başladı. Abdullah Öcalan 1999’da yakalanıp hapse atıldıktan sonra, PKK’nin bağımsız devlet hedefini revize ederek “demokratik özerklik” ve “demokratik konfederalizm” tezlerini ortaya attı. Öcalan’ın vizyonu, bölgedeki tüm Kürt bölgelerinin sınırları değiştirmeden ama özerk ve birbirleriyle konfederal bağları olan bir sistem kurmalarıydı[25]. 2005’te Öcalan, Demokratik Konfederalizm manifestosunu yayımlayarak İran, Türkiye, Suriye ve Irak’ta federal yapılar kurulmasını ve bunların üstünde sınırları aşan bir Kürt konfederal sistemi öngördü[25]. Bu fikir, aslında Žižek’in önerisine belirli açılardan paraleldir – aradaki fark, Öcalan devletleri konfederal gevşek bir çatı altında buluşturmayı (hatta devletsiz demokrasi fikriyle), Žižek ise Türkiye’nin çatısı altında toplamayı dile getirmiştir. Ama her halükârda her iki düşünce de klasik ulus-devletleri aşan, sınırları esneten formüller içeriyor.

2013 yılında Türkiye’de Çözüm Süreci diye anılan barış müzakereleri başladığında, Öcalan devletle diyaloga geçmiş ve 2013 Nevruz’unda “silahlı mücadeleyi bırakma, Türkiye’ye karşı silahların susması” çağrısı yapmıştı. Bu dönem, Türkiye’nin Kürt sorununu barışçıl yolla çözmeye çok yaklaştığı bir dönemdi. AKP hükümeti, Oslo görüşmeleri ve İmralı (Öcalan’la) görüşmeleri ile PKK’yi sınır dışına çekmeye çalıştı. 2013-2015 arasında çatışmasızlık ortamı oluştu ve pek çok reform sözü konuşuldu. Žižek’in 2012’deki önerisi de tam bu iklimde gelmişti – yani barış umudunun yüksek olduğu, “acaba Türkiye gerçekten Kürtleri sistemine entegre edebilir mi?” sorusunun sorulmaya başlandığı günler.

Ne yazık ki 2015’te Çözüm Süreci çöktü ve Türkiye yeniden şiddet sarmalına girdi. 2015 sonrası dönemde AKP iktidarı milliyetçi MHP ile yakınlaştı ve Kürt siyasi hareketine karşı çok sert tedbirler alındı. HDP’li Kürt belediyelere kayyum atanması, yüzlerce politikacının tutuklanması bu dönemde yaşandı. Barış umudu rafa kalkmış görünüyordu. Türkiye ayrıca Suriye’de YPG kontrolündeki bölgelere (2016, 2018, 2019’da) askeri harekatlar düzenleyerek Suriye Kürtlerinin özerklik kazanımını engellemeye çalıştı.

Fakat 2020’lerin ilk yarısında bölgede dengeler değişmeye devam etti. Suriye’de iç savaşın sönümlenmeye başlaması, Irak’ta Kürt Bölgesi’nin varlığını iyice pekiştirmesi, İran’ın ise kendi içinde Kürt hareketini sertçe bastırırken ekonomik ve siyasi sıkıntılar yaşaması gibi gelişmeler oldu. Ayrıca uluslararası düzeyde, özellikle 2023’te Orta Doğu’da güç dengesini etkileyen olaylar (örneğin İsrail-Filistin gerilimi, İran’ın bölgesel etkisinin tartışılması vs.) Türkiye’yi yeni hesaplara yöneltti. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ortağı Bahçeli, 2024 sonlarında sürpriz biçimde ikinci bir barış açılımına yeşil ışık yaktılar. Bahçeli’nin bizzat Öcalan’a çağrı yapması ve “O çağrı yapsın, belki ev hapsine çıkar” imasında bulunması siyasi kulisleri hareketlendirdi[26][27]. Nihayetinde Şubat 2025’te Abdullah Öcalan devlet izniyle avukatları ve DEM heyetiyle görüştü ve tarihi bir “silah bırakın” çağrısı yaptı[28][29].

2025 Barış Hamlesi: PKK’nın Feshi ve “Terörsüz Türkiye” Dönemi

27 Şubat 2025 günü Abdullah Öcalan, avukatları aracılığıyla kamuoyuna mektup ileterek PKK’ya koşulsuz silah bırakma ve kendini feshetme çağrısında bulundu[28][29]. Bu, 40 yıllık çatışmada dönüm noktası olabilecek bir adımdı. Öcalan mesajında “Tarihî sorumluluğu üstleniyorum, silahlar bırakılsın” diyerek PKK’ya kongre toplayıp kendini feshetme talimatı veriyordu[29][30]. Öcalan’ın bu mektubu, İstanbul’da DEM Partisi temsilcilerince basına okundu ve arkadaki duvara Öcalan’ın güncel bir fotoğrafı yansıtıldı – bu bile başlı başına sembolik bir gelişmeydi[31]. Hemen ardından PKK’nın Kandil’deki liderliğinden ilk etapta net bir yanıt gelmese de, birkaç gün içinde örgüt tek taraflı ateşkes ilan etti (1 Mart 2025) ve bu çağrıya genel olarak olumlu yaklaştı[32][33]. En önemlisi, PKK bu sefer gerçekten adım atarak Mayıs 2025’te kongresini topladı ve örgütün silahlı yapısını tasfiye kararı aldı. 5-7 Mayıs 2025’te yapılan 12. PKK Kongresi’nde örgütün kendini lağvedeceği ve mücadeleyi siyasi-demokratik zeminde sürdüreceği duyuruldu[34].

Bu gelişmeler, “Terörsüz Türkiye” sloganıyla hükümet ve MHP tarafından halka müjde gibi sunuldu. MHP lideri Devlet Bahçeli, bu sürecin aslında mimarlarından biri olarak ortaya çıktı ve 11 Temmuz 2025’te (PKK’nin resmi silah bırakma töreninin yapıldığı gün) yaptığı açıklamada “Ülkemiz terör belasından kurtulma eşiğindedir, 50 yıla yakın süren ayrılıkçı terörün kökü kazınıyor” diyerek bunu “yeni ve ümit dolu bir devir” olarak niteledi[35][36]. Bahçeli’nin açıklamasında dikkat çekici bir vurgu da, Öcalan’ın çağrısına uyulduğunu ve PKK kurucularının sözünde durduğunu belirtip, PKK’nın “küresel ve bölgesel tehditleri doğru teşhis ettiğini” söylemesiydi[37]. Bu, MHP gibi şahin bir partinin bile, silah bırakma karşılığında Öcalan ve kadrosuna bir nebze kredi verdiğini gösteriyordu. Nitekim Bahçeli aynı açıklamada DEM Partisi’ne de övgüde bulundu: “Terörsüz Türkiye hedefi doğrultusunda ölçülü ve doğru açıklamalarla samimi duruş sergileyen DEM Partisi bin yıllık kardeşliğin yanında yerini almıştır” diyerek Kürt siyasi partisinin sorumlu bir tavır takındığını belirtti[38]. Görüldüğü gibi iktidar bloğu, Kürt siyasi hareketini uzun yıllar sonra ilk defa kardeşlik söylemiyle kucaklayan bir dil kullanmaya başlamıştı. “Bin yıllık kardeşlik hukuku” ve “terörsüz Türkiye ülküsü” gibi ifadeler, MHP ve AKP yöneticilerinin demeçlerinde sıkça yer aldı[39][40].

Öcalan’ın çağrısıyla başlayan bu süreçte, en somut simgesel adım 11 Temmuz 2025’te Süleymaniye yakınlarında yapılan silah bırakma töreni oldu. Irak Kürdistan Bölgesi’nin Süleymaniye kentinde, Casene Mağarası bölgesinde bir grup 30 PKK militanı, ellerindeki silahları ateşe atarak imha etti[41][42]. Bu törende Irak merkezi hükümeti ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden gözlemciler, insan hakları heyetleri ve Türkiye’den bazı sivil toplum temsilcileri hazır bulundu[43]. Tören, PKK’nın “40 yıllık silahlı mücadelenin sonu” olarak dünya basınında yankı buldu[44]. Bianet’in haberine göre PKK, bu törende yaptığı açıklamada bundan böyle “Barış ve Demokratik Toplum Grubu” adıyla legal-demokratik mücadeleyi sürdüreceğini ilan etti[45]. Yani örgüt, kendini feshedip bir sivil insiyatif veya hareket olarak yoluna devam edeceğini söylüyordu. Bu gelişme, aslında Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü için tarihi bir fırsat penceresi açtı.

Türk hükümeti bu süreçte atılacak siyasi adımlar konusunda net bir çerçeve açıklamadıysa da, bazı sinyaller geldi. Örneğin Reuters’ın haberine göre Öcalan, silah bırakma çağrısının karşılığında TBMM’de konuşma yapma veya ev hapsine çıkma gibi imtiyazlar bekliyor olabilirdi; Bahçeli de 2024 sonlarında Öcalan’ın böyle bir çağrı yapması halinde cezasının hafifletilebileceğini ima etmişti[26][46]. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise temkinli bir destek vererek “Eğer bunlar silahı bırakırsa Türkiye prangalarından kurtulur” minvalinde açıklama yaptı ama süreç bozulursa “son terörist temizlenene kadar gereği yapılır” uyarısını da ekledi[47][48]. Buradan anlaşılan, devlet tarafı bir yandan barışa şans verirken bir yandan da elini güçlü tutmaya çalışıyordu.

Barış hamlesinin bölgesel yansımaları da oldukça önemliydi. PKK’nın silah bırakması çağrısı, Suriye’nin kuzeyindeki PYD/YPG kontrolündeki özerk yönetimi (Kuzey-Doğu Suriye ya da Rojava olarak bilinir) doğrudan etkileme potansiyeli taşıyordu. Öcalan mesajında “tüm fraksiyonların silah bırakmasından” söz ederek aslında Suriye’deki SDF’yi (Suriye Demokratik Güçleri, YPG’nin belkemiğini oluşturduğu yapı) de işaret etmişti[49]. Ne var ki SDF Komutanı Mazlum Abdi aynı gün “Öcalan’ın çağrısı PKK’yedir, SDF ayrı bir yapıdır” diyerek bunun kendilerini bağlamadığını belirtti[50]. Yine de perde arkasında Suriye’de önemli gelişmeler oldu: 10 Mart 2025’te Şam’da SDF temsilcileri ile Suriye hükümeti arasında 8 maddelik bir anlaşma imzalandı[51][52]. Bu anlaşmaya göre, SDF’nin sivil ve askeri kurumları kademeli olarak yıl sonuna dek Suriye devlet yapısına entegre edilecekti[52][53]. Kürtlerin Suriye’de %10 civı bir nüfusu olduğu belirtilerek, yeni anayasada Kürtlerin ülkenin “yerli topluluklarından biri” olarak tanınacağı ve kültürel-siyasi haklarının güvence altına alınacağı vurgulandı[54]. Öte yandan anlaşma gereği, SDF’nin kontrol ettiği toprakların bir kısmı (Irak ve Türkiye sınırlarında olan %30’luk dilim) Şam merkezi otoritesine bırakılacak, Suriye ordusu sınır hatlarına dönecekti[53]. Bu önemli uzlaşma, Türkiye’nin de talep ettiği “Suriye’nin kuzeyinde devlet kontrolü sağlansın” şartını yerine getiriyordu ve Türkiye tarafından memnuniyetle karşılandı. Uluslararası toplum da bu anlaşmayı temkinli bir iyimserlikle karşıladı; zira Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ama Kürtlerin haklarının da tanınması yolunda bir adımdı[55]. Ancak Suriye Kürtleri içinde bu anlaşmadan hoşnutsuz olanlar da çıktı; bazı Kürt, Asuri ve Dürzi gruplar “haklarımız feda ediliyor” diye tepki gösterdi[55]. Yine de büyük resme baktığımızda, 2025 itibarıyla Suriye’de Kürt meselesi de yeni bir evreye girmiş oldu: Rojava yönetimi, tam bağımsızlık ya da fiili özerklik yerine, Suriye devleti içinde özerklik ve haklar karşılığında entegre olma yolunu seçti.

Irak cephesinde ise KBY liderleri Öcalan’ın çağrısına oldukça olumlu yaklaştılar. KDP lideri Mesud Barzani, bu gelişmenin gerçek bir barış sürecini tetikleyebileceğini söyleyerek destek verdi[56]. Zaten PKK’nın Irak topraklarındaki varlığı, hem KBY’yi hem Bağdat’ı rahatsız ediyordu; barış ile birlikte Türkiye’nin Irak’ın kuzeyindeki operasyonlarının da durması beklendiğinden, Erbil ve Bağdat yönetimleri memnundu. Ancak hala bölgede şu soru vardı: Türkiye gerçekten PKK ile barışırsa, Irak Kürdistanı ile ilişkisini nasıl tanımlar? Türkiye’nin PKK ile çatışması yıllarca Erbil-Ankara yakın işbirliğine yol açmış, Türkiye KBY’yi adeta bir müttefik gibi görmüştü (enerji ticareti, askeri işbirliği vb.). Şimdi ortak düşman ortadan kalktığında, bazı analistler Ankara’nın Kürtlere bakışını genişletebileceğini, örneğin KBY ile daha kurumsal bir konfederatif bağ düşünebileceğini öne sürüyordu. Washington merkezli bir düşünce kuruluşu FPRI analizinde, “PKK ve Suriye’deki Kürtlerle barış yapmak, Ankara’ya son on yıldaki bölgesel kazanımlarını pekiştirme imkanı verir” diyordu[57]. Türkiye’nin Suriye’deki etkisi ve Irak’taki varlığı, Kürt direnci olmayınca daha kalıcı hale gelebilir; ayrıca İran ve İsrail gibi aktörlerin Kürt kartını kullanarak Türkiye’yi dengeleme stratejisi de boşa çıkabilirdi[58][59]. Gerçekten de Türkiye, barış sayesinde rakiplerinin Kürtler üzerinden nüfuz kurmasını engellemek istiyordu. Bu açıdan bakıldığında, PKK ile barış Türkiye’nin neo-Osmanlı dış politikasının revizyonu gibi de görülebilir: Savaşarak değil, uzlaşarak bölgesel nüfuz elde etme stratejisi.

Son olarak, Türkiye’nin iç siyasetinde 2025 barış hamlesinin yarattığı deprem etkisine değinmeliyiz. PKK’nin silah bırakmasıyla Kürt sorununda yeni bir dönem başlarken, içeride uzun süredir bastırılan bazı fay hatları kırıldı. Hükümet (AKP-MHP koalisyonu) DEM Partisi ile diyalog haline girince, geleneksel Türk milliyetçileri ve devletçi-ulusalcı kesimler arasında bir “güvensizlik” belirdi. Uzun yıllar Kürt hareketine karşı birlikte hareket eden devlet elitleri, şimdi Kürtler ile uzlaşma adımı atınca, bu sefer ana muhalefet konumundaki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve çevresindeki laik-ulusalcı kesimler kendilerini dışlanmış hissetmeye başladılar. CHP, 2024 seçimlerini kaybettikten sonra yeni genel başkan seçilen Özgür Özel liderliğinde muhalefeti sürdürüyordu. 2025’e gelindiğinde, barış sürecine muhalif sesler en çok CHP çevresinden geldi. Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında açılan davalar, bazı CHP’li belediyelere yönelik mali soruşturmalar, muhalefette bir “siyasi baskı” algısı yarattı. Mart 2025’te CHP, İmamoğlu’nun mahkumiyet tehdidine karşı bir imza kampanyası başlatarak milyonlarca imza toplamaya girişti[60][61]. Hedef, Erdoğan’ın son seçimde aldığı oy kadar (27 milyon) imza toplayıp erken seçim talebini dile getirmekti[60]. Bu kampanya iktidarı rahatsız etti; İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan “İmza kampanyasıyla adam mı salınır, biz de CHP’ye kayyum atansın diye kampanya mı yapalım?” diyerek sert bir çıkış yaptı[61]. Nitekim iktidar, Haziran 2025’te bazı CHP’li belediyelere (örneğin bir büyükşehir ve birkaç ilçe belediyesine) müfettiş raporlarıyla kayyum atamaya kalkıştı. Bu durum muhalif kesimde şok etkisi yarattı: Çünkü kayyum uygulaması daha önce HDP’li (Kürt) belediyelerin başına gelmiş bir şeydi; şimdi ilk kez ana akım bir muhalefet partisi benzer muameleye maruz kalıyordu. Bu nedenle bazı yorumcular “Düne kadar Kürtlerin yaşadığı kayyum ve tutuklama dalgasını bugün CHP’liler yaşıyor” diyerek bir ironiye dikkat çekti (soru metnindeki ifade bu duruma işaret eder).

Bu tablo, ülkede ilginç bir saflaşma yarattı. Bir tarafta iktidar bloğu (AKP-MHP) yanına DEM Partisi’ni almış, kendisini “bin yıllık Türk-Kürt kardeşliği” söylemiyle tanımlıyor; öbür tarafta ise devletçi-ulusalcı kesimler, bazı solcular ve sekülerler “ülke elden gidiyor” endişesiyle bir araya geliyor. Bu ikinci gruba mizahi bir yaklaşımla “Endişeli Türkler cephesi” adı takıldı (bir zamanlar AKP karşıtı laik kesime “endişeli modernler” denirdi, burada ise etnik vurguyla “endişeli Türkler” deniyor). Türkiye Komünist Partisi (TKP) gibi marjinal ama ses getiren bir parti, bu ulusalcı tepkinin sürükleyicilerinden oldu. TKP, hükümetin CHP’ye baskılarına karşı bir imza kampanyası başlatarak “Cumhuriyete sahip çıkma” söylemi etrafında kitleleri toplamaya çalıştı. Sosyal medyada “Türkiyeli değil, Türk’üz” sloganı trend haline geldi[62][63]. Örneğin Temmuz 2025’te avukat Enver Alper Mutluer, “Türkiyeli değil, Türk’üm!” başlıklı bir makale yayımlayarak son günlerde bu konuda hararetli bir tartışma yaşandığını, insanların kendilerini Türk mü Türkiyeli mi diye tanımlaması gerektiği konusunda ayrıştığını belirtti[64]. Bu tartışmada “Türkiyeli” ifadesini benimsemeye çalışanları, Atatürk’ün mirasını çarpıtmakla suçladı. Yazıda Atatürk’ün “Türkiye halkına Türk milleti denir” vecizesinin altı çizilerek, Türk kavramının zaten kapsayıcı olduğunu, “Türkiyeli” denilerek aslında Türk kimliğinin zayıflatıldığını savundu[13][12]. Daha da ileri gidip “Türkiyeli” önerisi anayasal açıdan bir semantik tuzaktır” diyerek, vatandaşları Türk olanlar ve Türk olmayan Türkiyeliler diye fiilen ayıracağı, bu yüzden eşitlik ilkesini ihlal edeceği vurgulandı[65][3]. Bu görüşe göre “Türkiyeli” demek, milyonlarca Türk vatandaşının kendi kurucu kimliğini kaybetmiş hissetmesine yol açacak, bir grubu (Kürtleri) dahil etmeye çalışırken çok daha büyük bir grubu (Türkleri) dışlanmış konuma sokacaktı[66]. Görüldüğü gibi, ülkede önemli bir kesim Kürtlerle uzlaşma hamlesini Türk kimliğine tehdit olarak algılıyor ve buna tepkisel bir kimlik siyaseti yükseliyordu.

Tüm bu gelişmeler, Slavoj Žižek’in 2012’de hayal ettiği senaryoya ilginç bir paralellik taşır: Türkiye gerçekten Kürtlerle barış yoluna girmiş, hatta komşu ülkelerdeki Kürtlerin statüsü konusunda da söz sahibi olacak anlaşmalara aracılık etmeye başlamıştır. Öte yandan içeride Türk milliyetçi refleksi güçlenmiş, “Yeni Osmanlıcı hayaletler” ile “Cumhuriyetçi hayaletler” adeta çatışmaya başlamıştır. Bu ortamda Žižek’in “Kürtler Türkiye’nin altında birleşse mükemmel olmaz mı?” sorusunu yeniden ve derinlemesine değerlendirmek gerekir.

Şimdi bu fikrin olası sonuçlarını ve boyutlarını sistematik biçimde ele alalım. İlk olarak, böyle bir birleşmenin mümkün olması halinde getirebileceği avantajlar ve olumlu yanlar neler olabilir? Gerçekten “mükemmel” bir durum yaratabilir mi? Ardından, bunun gerçekleşmesinin önündeki somut engeller ve riskler nelerdir? Hangi koşullar sağlanırsa mümkün olabilir, hangi faktörler varsa imkânsız hale gelir? Ve son olarak, tarafların korkuları başlığı altında Türk devletinin, Türk kamuoyunun, Kürt toplumunun, komşu ülkelerin ve uluslararası aktörlerin bu senaryoya neden çekinceli bakabileceğini inceleyeceğiz.

“Tüm Kürtlerin Türkiye Altında Birleşmesi” Senaryosunun Olası Faydaları

Žižek’in fikrini bir an için hayata geçmiş varsayalım: Türkiye, kendi Kürt vatandaşlarına geniş kültürel ve siyasi haklar tanımış, belki federatif bir sistemle Türkiye Kürdistanı diyebileceğimiz bir özerk bölge kurmuş; ardından Suriye’nin kuzeyindeki Kürt bölgesi (Rojava) ve Irak’taki Kürdistan Bölgesi de referandumlar yoluyla Türkiye’ye katılmış; İran Kürtleri de zamanla bu birliğe dahil olmuş olsun. Elbette bunlar şu anda hayal gücü gerektiren adımlar, fakat “uzun vadede” diye başlayan Žižek senaryosu tam da böyle uzak bir ihtimale işaret ediyordu. Böylesi bir birleşmenin ideal anlamda getirebileceği avantajları şöyle sıralayabiliriz:

  • Kırk Yıllık İç Savaşın Sonu ve Kalıcı Barış: Türkiye ile PKK arasındaki çatışma, Cumhuriyet tarihinin en kanlı ve uzun süreli iç sorunu olmuştur. Kürtlerin tam manasıyla sisteme entegre olması, PKK dahil tüm silahlı grupların tamamen silah bırakması anlamına gelir. Bu da onbinlerce cana mal olan savaşın bittiği ve barış ortamının kalıcılaştığı bir Türkiye demektir. Nitekim Öcalan’ın 2025’teki çağrısının yankıları değerlendirilirken, “PKK liderinin çağrısına uyulursa Cumhurbaşkanı Erdoğan tarihi bir fırsat yakalayacak, yıllardır şiddet yüzünden geri kalmış olan Güneydoğu’yu barış içinde kalkındırabilecek” yorumları yapılmıştı[47]. Gerçekten de kalıcı barış, hem insani açıdan büyük kazanım (can kayıplarının durması) hem de ekonomik-sosyal açıdan bir sıçrama fırsatı yaratır. Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgeleri yıllardır yatırım çekmekte zorlanıyordu; çatışma son bulduğunda bu bölgelerde ekonomik canlanma beklenir.
  • Bölgesel İstikrar ve Barışçıl Sınır Düzenlemesi: Kürt meselesi sadece Türkiye’nin değil, Irak, Suriye ve İran’ın da kronik sorunudur. Eğer tüm bu ülkelerdeki Kürt toplulukları Türkiye çatısı altında birleşirse, bölgedeki dört ülke arasındaki sınırların fiilen yeniden çizilmesi veya yumuşaması gündeme gelir. Elbette ilk bakışta sınır değiştirmek çatışma sebebi görülür, fakat bunu savaşa mahal vermeden, gönüllü birleşme yoluyla yapmak, Ortadoğu’da bir asırdır süren gerginliği ortadan kaldırabilir. Böylece örneğin “Irak’ın toprak bütünlüğü vs. Kürt self-determinasyonu” ikilemi, Kürtlerin Türkiye’ye katılmasıyla farklı bir çözüme kavuşur. Bu Kürtler için bir tür birlikte yaşama tercihi, Arap devletleri için de sorunlu bölgeden kurtulma anlamına gelebilir (tabii ki rızaları tartışmalı, bunu riskler kısmında ele alacağız). Bir başka ifadeyle, Kürt sorunu etrafındaki uluslararası krizlerin (Suriye iç savaşı, Türkiye-PKK çatışması, İran-KDPI gerilimi vs.) yerine, Türkiye merkezli yeni bir siyasi mimari gelebilir. Bu mimari eğer barışçıl inşa edilirse, Ortadoğu haritasında bir istikrar unsuru haline gelebilir.
  • Kürt Halkı İçin Tarihî Mağduriyetin Giderilmesi: Kürtler yüzyıldır devlet sahibi olamamış, farklı devletlerin içinde asimilasyon veya ayrımcılık baskısı altında yaşamış bir halk. Eğer Türkiye, Kürtlere kendi çatısı altında geniş haklar ve özerklik vererek bütün Kürtleri bir araya toplarsa, bu Kürtler açısından devletsiz kalma durumuna alternatif bir çözüm sunabilir. Tam bağımsız bir devlet yerine Türkiye gibi büyük bir devletin ortağı olmak, Kürt halkına hem güvenlik hem de refah getirebilir. Aslında Žižek’in önerisinde “mükemmel olmaz mı?” derken kastettiği biraz da budur: Kürtlerin dört parçada çektiği acılar son bulacak, hepsi daha istikrarlı bir düzenin parçası olabilecek. Žižek bir konuşmasında “Kürtlerin kaderi jeopolitik oyunların kurbanı olmak oldu” diyerek onları “örnek mağdur” olarak nitelemişti[67]. İşte bu birleşme, o mağduriyeti telafi edecek radikal bir adalet duygusu da içerir. Kürtler ilk defa uluslararası tanınmışlık sorunu yaşamadan, birinci sınıf vatandaş statüsüyle, kendi dilleri ve kimlikleri güvence altında yaşayabilirler.
  • Türkiye’nin Küresel ve Bölgesel Gücüne Katkı: Böyle bir birleşme sonucunda Türkiye’nin nüfusu ve toprak alanı önemli ölçüde artacaktır. Bugün yaklaşık 85 milyon nüfusu olan Türkiye’ye, kabaca 20-25 milyon civarında Kürt nüfusu (Irak ~6 milyon, Suriye ~2 milyon, İran ~8 milyon, Türkiye’nin kendi 15 milyonu – bunların bir kısmı zaten dahil) eklense, toplam nüfus 100 milyonun üzerine çıkabilir. Coğrafi olarak da Türkiye, Musul-Kerkük petrollerini ve Suriye’nin verimli kuzey topraklarını bünyesine katmış olur. Bu, enerji ve tarım açısından da Türkiye’yi güçlendirir. Financial Times’ın bir analizinde, Türkiye’nin Musul vilayetine tarihsel ilgisi vurgulanarak Misak-ı Milli hedeflerinin petrol zenginliğiyle ilgili olduğu belirtiliyordu[68][69]. Gerçekten de Kerkük ve Musul petrolleri, olası bir Türkiye-Kürt konfederasyonunda Türkiye’ye entegre olursa, bu ülkenin ekonomik çehresini değiştirebilir. Türkiye, bugünkü orta gelirli ülke statüsünden enerji zengini bir üst orta gelirli ülkeye terfi edebilir. Ayrıca toprak genişlemesi stratejik derinlik sağlar: Suriye sınırı öteye gider, İran ile yeni bir sınır oluşur vs. Bu durum Türkiye’yi askeri-stratejik açıdan da daha avantajlı kılar. Sonuçta geniş nüfus, geniş ekonomi = daha büyük bölgesel güç anlamına gelir. Belki de ileride AB yerine Türkiye merkezli bir Orta Doğu Birliği dahi şekillenebilir. (Nitekim Öcalan da demokratik konfederalizm tezinde Orta Doğu’nun AB benzeri bir birliğe evrilmesini hayal ediyordu).
  • Çokkültürlü Bir Demokrasi Modeli Olasılığı: Türkiye eğer bu dönüşümü başarırsa, dünyada nadir görülen bir “çok etnili demokrasi” örneği teşkil edebilir. Günümüzde genellikle çok-etnili devletler ya dağılır (Yugoslavya örneği) ya da federal çözümlerle zor ayakta durur. Türkiye gibi güçlü bir devletin, tarihinde ayrımcılığa uğramış büyük bir etnik grubu bünyesine katarak barış içinde birlikte yaşamayı sağlaması muazzam bir başarı öyküsü olurdu. Bu, belki de diğer bölgelere (örneğin Kafkasya’ya veya Afrika’ya) ilham verebilecek bir model olabilir. Hürriyet Daily News’daki yazıda vurgulandığı gibi, liberaller Osmanlıcılığı “ulus-devletin bastırdığı toplumsal çoğulculuğa panzehir” olarak görmüşlerdi[4]. İşte gerçekleşirse bu proje, gerçekten de o liberal hayali doğrular: Etnik kimliklerin barış içinde ve eşitçe var olabildiği bir devlet. Böyle bir Türkiye, Avrupa Birliği’nin dahi takdirini kazanabilir, hatta üyelik müzakerelerinde ilerleme sağlanabilirdi. Avrupa başkentlerinde, Türkiye’nin Kürt sorununu çözüp demokratikleşmesi halinde “model ülke” olarak İslam dünyasına sunulabileceği uzun yıllar konuşulmuştu[7]. Gerçekten de Orta Doğu’da etnik-dini çoğulculuğu demokratik yollarla yöneten bir Türkiye, bölgedeki diğer devletlere (örneğin Suriye, Lübnan, Irak gibi etnik-dini karışık ülkelere) rol model olabilir.
  • Ekonomik Entegrasyon ve Refah: Kürt bölgelerinin Türkiye’ye entegre olması, büyük bir ekonomik bütünleşme anlamına gelir. Zaten halihazırda Türkiye ile Irak Kürdistan Bölgesi arasında yoğun bir ticaret ve yatırım ilişkisi vardı; petrol boru hatları, inşaat projeleri vs. yürüyordu. Birliktelik halinde, Orta Doğu’nun kalbinde birleşik bir pazar ortaya çıkar. Habur’dan Basra’ya uzanan ticaret yolları, Mersin limanından Musul’a giden enerji hatları… Bölge halklarının zenginleşmesi hızlanabilir. Türkiye’nin sanayisi ve piyasası yeni kaynaklara ve işgücüne kavuşur; Kürt bölgeleri ise Türkiye’nin sermayesi ve altyapısıyla buluşur. Bu “kazan-kazan” durumu herkesin hayat kalitesine yansır. Örneğin Reuters analizleri, barış ortamının Doğu Anadolu’da yatırımları patlatabileceğini, dağlarda çatışan gençlerin ekonomiye katılmasıyla verimliliğin artacağını not ediyordu[47]. Bir bütünleşme senaryosunda ise bunun katbekat fazlası düşünülebilir.
  • Jeopolitik Avantajlar ve Güvenlik: Kürt meselesi çözüldüğünde, Türkiye’nin on yıllardır mücadele ettiği “bölücü terör” tehdidi ortadan kalkar. Bu, Türk ordusunun ve istihbaratının kapasitesini diğer tehditlere odaklayabilmesi demektir. Özellikle Doğu Akdeniz, Ege gibi alanlarda veya siber savunma gibi yeni nesil tehditlerde Türkiye daha özgüvenli olur. Ayrıca birleşik bir Türkiye-Kürdistan yapısı, bölgedeki kötü niyetli dış müdahalelere karşı daha dayanıklı hale gelebilir. FPRI raporunda, “Türkiye, Kürt gruplarla barış yaparak İran ve İsrail’in bu grupları kullanarak kendi aleyhine ittifak kurmasını engeller” deniliyordu[58][59]. Gerçekten de İsrail yıllarca Irak Kürtlerine yakın durarak İran’ı dengelemeye çalıştı; İran, PKK’yı zaman zaman Türkiye’ye karşı koz olarak gördü; ABD ise Suriye’de YPG’yi IŞİD’e karşı destekledi ama bu Türkiye ile gerilim yarattı. Tüm bu satranç oyunları, Kürtler Türkiye ile müttefik olursa boşa düşer. Türkiye “Kürt kozunu” kimseye kaptırmamış olur. Bu da bölgede Türkiye’yi daha güçlü bir konuma getirir. Dahası, Suriye ve Irak gibi komşularda istikrarın sağlanmasına Türkiye öncülük edebilir; belki buraların yeniden imarında büyük rol alabilir (şimdiden Türk müteahhitler Suriye’nin ilerideki inşasında pay alma planları yapıyor, keza Irak’ta da öyle[70]). Yani siyasi birliğin ötesinde, Türkiye merkezli bir düzen bölgesel barış için de çapa işlevi görür.

Özetlemek gerekirse, idealist bir perspektiften bakıldığında Žižek’in önerdiği birleşme, hem Türkiye’yi hem Kürtleri hem de genel olarak bölgeyi kazançlı çıkarabilecek bir vizyon sunuyor. Tarihi husumetlerin sona erdiği, herkesin ulusal onurunun korunduğu, ekonominin canlandığı, farklı kimliklerin barış içinde yaşadığı bir “Türk-Kürt ortak devleti” düşüncesi cazip bir ütopya gibi görünüyor.

Ancak, madalyonun öteki yüzü var. Tarih bize bu tür büyük birleşmelerin çok da “mükemmel” gitmediğini, büyük riskler ve bedeller içerdiğini gösteriyor. Bir de realist perspektiften bakalım: Bu senaryonun hayata geçmesi önünde hangi engeller duruyor? Hangi risk faktörleri, Žižek’in “mükemmel” dediği çözümü bir kâbusa çevirebilir? Aşağıda, bu sorunu adeta bir mühendislik projesi gibi ele alıp gerçekleşmesini zorlaştıran unsurları değerlendireceğiz.

Birleşme Senaryosunun Önündeki Zorluklar ve Risk Faktörleri

Žižek bile bu fikri ortaya atarken “savaşsız bunun mümkün olmadığı aşikar” diyerek aslında risklerin büyüklüğüne işaret etmişti. Gerçekten de dört egemen devletin toprak yapısını ve ulusal kimlik tanımını değiştirecek böylesi bir proje, son derece riskli ve pek çok açıdan engelli bir yoldur. Bu risk ve engelleri birkaç ana başlık altında inceleyebiliriz:

  • Egemen Devletlerin Toprak Bütünlüğü ve Savaş Riski: Suriye, Irak ve İran gibi devletler, sınırları içindeki Kürt nüfusun Türkiye ile birleşmesine rıza gösterir mi? Tarihsel deneyimler, bunu kuvvetle reddedeceklerini düşündürüyor. Örneğin İran, bırakın Kürt bölgesini kaybetmeyi, en ufak bir özerklik talebine bile silahla karşılık vermektedir. Suriye rejimi, iç savaşta dahi ülke bölünmesin diye canla başla uğraştı; Rojava’nın özerkliğini bile asla tanımadı, şimdi kısmi tavizle yeniden kontrol altına alıyor. Irak anayasası Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne geniş özerklik veriyor ama bağımsızlık referandumuna şiddetle karşı çıktı (2017’deki referandum sonrası Irak ordusu bazı bölgeleri geri aldı). Dolayısıyla bu devletlerin, Kürt bölgelerini Türkiye’ye gönüllü olarak devretmesi uzak bir ihtimal. Kaldı ki uluslararası hukukta da bir ülkenin parçasının başka ülkeye katılması genelde savaş veya devrim gibi olağanüstü durumlar haricinde yaşanmıyor. Hatay’ın Türkiye’ye katılması (1939) veya Kırım’ın Rusya’ya ilhakı (2014) gibi örnekler, ancak büyük güçlerin onayı veya emrivaki savaş sonucu mümkün olabildi. Bu senaryoda, eğer devletler (Suriye, İran, Irak) rıza göstermezse, Türkiye’nin bu bölgeleri alması için askeri güç kullanması gündeme gelir. Bu ise geniş çaplı bir savaşı tetikler. Özellikle İran ile savaş, hiç istenmeyen bir felaket olur; NATO müttefiki olsun olmasın Türkiye böyle bir savaşa girerse bölge ateşe döner. Žižek “savaşsız mümkün değil” derken belki de bu gerçekçiliği dile getiriyordu[71]. Dolayısıyla, risk faktörü: Birleşme girişimi, bölgesel bir savaşa tırmanabilir. Bu ihtimal, barış idealinin tam tersine, onlarca yıl sürecek yeni husumetler yaratır. Türkiye’nin 2016’dan beri Suriye ve Irak’ta PKK/PYD’ye karşı yaptığı sınırlı harekatlar bile uluslararası alanda tepki çekti; daha büyük hamlelere ne Rusya ne ABD izin verir. Kaldı ki, NATO üyesi Türkiye’nin böyle bir maceraya atılması, NATO’yu da krize sokar (Çünkü NATO toprak genişletme savaşlarını savunma kapsamında görmez, Türkiye tek başına kalabilir).
  • Türkiye’nin Ulus-Devlet Paradigması ve Anayasal Sınırlar: Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan beri üniter, tek milletli bir devlet olarak yapılandı. Anayasa hala “Türkiye devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür; dili Türkçedir” demekte ve Türklük vurgusu içermektedir[12][72]. Kürtlerin özerk bir statüye kavuşması için bu anayasal ilkelerin tamamen değişmesi gerekir. Türkiyelilik gibi yeni bir üst kimlik tanımı, belki federasyon ifadesi, ikinci resmi dil gibi devrim niteliğinde adımlar atılmalı. Ancak günümüz Türkiye’sinde bırakın federasyonu, “adem-i merkeziyet” (yerinden yönetim) bile ürkütücü bulunuyor. Örneğin HDP’nin savunduğu yerel özerklik talepleri bile “bölücülük” suçlamasına maruz kalıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin kendi iç engelleri çok ciddi. Özellikle devletin güvenlik bürokrasisi ve milliyetçi kamuoyu, üniter yapının korunmasını kırmızı çizgi görüyor. Bugün PKK silah bırakıyor diye Bahçeli gibi isimler övgü dolu konuşuyor olabilir; ama yarın konu “Kürdistan özerk bölgesi kurulmasına” gelse aynı Bahçeli’nin tepkisi tamamen farklı olacaktır. Nitekim Bahçeli geçmişte “federasyon” tartışmalarına “bölünürüz” diye şiddetle karşı çıkmış bir figür. AKP tabanı içinde de milliyetçilik güçlüdür. Anayasa değişikliği için halkoylaması gerekirse, halkın çoğunluğu bunu onaylar mı belirsiz. Mutluer Hukuk Bürosu’nun analizinde belirtildiği gibi, pek çok Türk vatandaşı “Türk” kimliğinin anayasadan çıkarılmasını kendini dışlanmış hissetmek olarak yorumlayabilir ve büyük tepki gösterebilir[66]. Bu da iç barışı bozabilir. Risk: Türkiye’nin iç uyumu bozulabilir, tersine bir iç çatışma yaşanabilir. Yani ironik biçimde, Türk-Kürt barışı sağlanayım derken, Türk-Türk (laik-ulusalcı vs. muhafazakar, ya da merkez vs. periferik milliyetçiler) arasında bir gerilim çıkabilir. 2025’teki “Türkiyeli değil Türk’üz”* akımı bunun küçük bir işareti sayılabilir[73][66]. Hatta, Türkiye içinde Kürt özerk bölgesine tamamen karşı çıkan radikal milliyetçiler, silahlı isyan veya darbe gibi tehlikeli yollara bile sapabilir. Türk siyasetinde ırkçı marjinal gruplar ve derin devlet unsurlarının provokasyon riski hesaba katılmalıdır.
  • Kürtlerin Kendi Tercihleri ve Güvensizlik: Birleşme senaryosu, tüm Kürtlerin bunu istemesi varsayımına dayanır. Peki gerçek böyle mi? Kürtlerin önemli bir bölümü bağımsız devlet fikrine yıllardır sempati duymuşken, neden gidip Türkiye’ye katılmak istesinler? Bu sorunun cevabı, Türkiye’nin onlara ne kadar güven verebileceği ile ilgilidir. Türkiye, geçmişinde Kürtlere ağır acılar yaşatmıştır (inkâr politikaları, Diyarbakır Cezaevi işkenceleri, köy yakmalar, dil yasakları, vs.). Bu hafıza hala tazedir. PKK tarafı silah bıraksa bile, Kürt halkının devlete güveni hemen inşa edilemez. Evet, “barış ve kardeşlik” retoriği olumlu bir iklim yaratır, ama bu kalıcı olabilecek mi? Örneğin 2013’te de barış havası vardı, insanlar umutlanmıştı; fakat 2015’te çatışma dönünce umut yerini daha büyük bir hayal kırıklığına bırakmıştı. Şimdi 2025’te yeniden bir umut var, fakat kitlelerin aklında “ya yine bozulursa?” sorusu var. Türkiye’nin Kürtlere güven vermesi için, somut adımlar atması gerekir: Genel af, anayasada yeni tanım, Kürt diline statü, siyasi temsilde garanti gibi. Bunlar hızlı gelmezse, Kürtlerin gönüllü birlik motivasyonu düşer. Irak Kürtleri açısından bakarsak, onlar zaten fiilen devletleri gibi bir yapıya sahip. Uzun vadede hedefleri bağımsızlık (2017 referandumunda %93 “Evet” çıktı). Bu insanlar bir referandumda “Türkiye’ye katılalım” der mi? Barzani gibi isimler Türkiye ile dostane ilişkiler kursa da, tam entegrasyon için aynı coşku yok. KBY halkı belki Türkiye pasaportunun avantajlarını (vizesiz seyahat vb.) ister ama egemenlikten vazgeçmek istemeyebilir. Suriye Kürtleri deseniz, Türkiye ile PYD/YPG arasındaki kan davası henüz taze; Türkiye birkaç yıl önce onları terörist sayıp askeri operasyon yaptı. Bu insanlar nasıl güvenecek Türkiye’ye? Özetle, Kürt halkı ve liderlikleri ne kadar istekli olacak? Bu büyük bir soru işareti. Risk: Gönülsüz bir birleşme dayatılmaya kalkarsa, bu sefer Kürtler isyan eder. Türkiye kendi sınırlarındakinden daha büyük bir Kürt isyanıyla uğraşmak zorunda kalır ki bu daha da beter olur. Bir Kürt atasözü “zorla güzellik olmaz” der; gönül rızası olmadan halkları birleştirmeye çalışmak yeni çatışmalar doğurur.
  • Uluslararası Toplumun Tutumu: Diyelim ki Türkiye tüm riskleri göze aldı ve “Misak-ı Milli’yi gerçekleştireceğim” diyerek harekete geçti. Uluslararası güçler (ABD, AB, Rusya, Çin) bu konuda ne yapar? Büyük olasılıkla hepsi karşı çıkar. Çünkü böyle bir hamle mevcut dengeleri bozar. ABD, bir NATO müttefikinin İran’la savaşına veya Suriye’yi bölmesine destek vermez; hele ki Rusya, Suriye’deki nüfuzu sarsılacak diye kesin karşı durur. Rusya, toprak bütünlüğü prensibini Suriye konusunda hep savundu, Türkiye’ye de birçok defa “Suriye’yi bölmeye kalkma” dedi. İran ise Türkiye’yi durdurmak için her şeyi yapar (milisler, füzeler, vs.). Avrupa Birliği, Türkiye’nin toprak genişletmesini emperyal heves sayıp kınar, belki yaptırım uygular. Hatta muhtemel bir senaryoda, eğer Türkiye zorla genişlemeye kalkarsa, onu durdurmak için uluslararası bir askeri koalisyon bile oluşabilir. Örneğin bir dönem Kuzey Irak’a Türkiye müdahalesi gündeme gelince ABD askeri operasyon tehdidinde bulunmuştu (1990’lar). Şimdi de benzer şekilde “yeni Osmanlı” hamlesi, Batı’da kabul görmez. İsrail, İran zayıflasa memnun olur ama Türkiye’nin çok güçlenmesini de istemez. Zaten Kırım ilhakında Rusya’ya karşı çıkan Batı, benzer bir ilhaka Türkiye yaptığı için destek veremez (tüm ilkelerini inkar etmiş olur). Sonuçta dış baskı çok ağır olabilir. Ekonomik ambargolar, siyasi izolasyon, askeri karşı koyma vb. Türkiye’yi durdurmaya yönelik adımlar atılır. Bu da Türkiye’yi zora sokar.
  • İç Yönetim Zorlukları – Federasyonun İdaresi: Farz edelim her şey yolunda gitti, birleşme oldu. Peki Türkiye bu kadar geniş bir coğrafyayı ve farklı nüfusları nasıl yönetecek? Yeni federal sistem mi kurulacak, yoksa üniter ama özerk bölgeli mi olacak? Bunlar ciddi idari meseleler. Osmanlı modeli dense bile Osmanlı’da dahi Kürt coğrafyasını kontrol etmek zordu, sık sık isyanlar olurdu, bazı bölgeler fiilen beyliklerce yönetilirdi. Modern zamanda ise halklar daha bilinçli ve talekar. Özerk bir Kürt yönetimi, belki bir süre sonra daha fazla hak talep edebilir veya tamamen ayrılmak isteyebilir (İskoçya’nın Britanya’dan ayrılmak için referandum yapması gibi). Türkiye belki de sürekli bu iç gerilimle yaşamak zorunda kalır. Ayrıca nüfus yapısı değişeceğinden, meclisteki temsil dağılımı vs. değişecek. Bugün TBMM’de Kürt kökenli vekiller olsa da partiler üstünden giriyorlar; belki gelecekte Kürdistan partileri direkt temsil edilecek. Bu, Türk siyasetine iki-etnik kimlikli bir yapı getirecek. Belçika gibi ülkelerde Flamand-Valon ayrımı yüzünden hükümet kurulamıyor bazen. Türkiye de böyle kilitlenmeler yaşayabilir. Kısacası yönetimsel entegrasyon ciddi planlama ister. Ortak dil meselesi var: Türkçe tek resmi dil olmaktan çıkacak mı? Eğitim nasıl olacak? Orduya Kürt subaylar alınacak, belki ordu içinde farklı tugaylar oluşacak. Tüm bu konular, eğer dikkatli yönetilmezse, sistemin işlemez hale gelmesi riskini taşır. Örneğin Lübnan’da farklı gruplar devlet kademelerini paylaşır ama ülke sık sık krize girer. Türkiye öyle olsun istenmez tabii.
  • Farklı Kürt Grupları Arasındaki Çatışmalar: Kürtler yekpare bir blok değil. Aralarında siyasi ve ideolojik ayrılıklar var. Örneğin PKK/PYD çizgisi ile KDP (Barzani) çizgisi birbirine rakiptir; geçmişte sınır bölgelerinde çatıştılar bile. Yine İran’daki Kürt partileri (PJAK, KDPI vs.) farklı ajandalara sahip. Eğer Türkiye hepsini bir araya getiren çatı olacaksa, bu sefer bu iç rekabeti de yönetmek zorunda kalacak. Hatta belki Türkiye bu gruplardan birini tutup diğerini dışlarsa (mesela Barzani’yi destekleyip PKK’li unsurları tasfiye etmeye kalkarsa), yeni iç çatışmalar patlak verebilir. Böyle durumlar Yugoslavya’da, Irak’ta gördük: Farklı gruplar aynı devlet çatısına zorla girince koltuk kavgasına tutuşabiliyor.

Yukarıdaki noktalar özetle şunu gösteriyor: Žižek’in vizyonu, muazzam büyüklükte yapısal değişimler gerektiren ve yanlış adım atılırsa büyük felaketlere yol açabilecek bir girişimdir. Bu nedenle gerçekleşme ihtimali oldukça düşük görünüyor. Ancak siyaset, bazen düşük ihtimalli senaryoların gerçekleştiği bir alan (örneğin Sovyetler’in dağılması gibi kimsenin beklemediği şeyler olabiliyor). Farazi de olsa, “bir gün mümkün olabilir mi?” sorusuna cevap aramak için riskleri minimize edecek hangi koşulların gerektiğini de belirtmek doğru olur:

Bu Birleşmenin Barışçıl Gerçekleşebilmesi İçin Koşullar:

  1. Türkiye’de Demokratik Dönüşüm: Türkiye’nin önce kendi Kürt vatandaşlarıyla tam barış sağlaması, yeni bir anayasayla Türk ve Kürtlerin eşit kurucu halklar olarak tanınması, federatif yapıya geçiş gibi adımları atması gerekir. Bu da ancak geniş toplumsal mutabakat ve güçlü bir demokratik liderlikle olabilir. Örneğin 2023 seçimlerinde muhalefet kazansa ve güçlü bir reform hükümeti kursaydı belki bu tür hamlelere cesaret edebilirdi. (2023’te olmadı ama ileride olabilir).
  2. Komşu Ülkelerin Çöküş veya Rızası: Suriye’nin zaten fiilen bölündüğü bir gerçek. Belki bir süre sonra kuzeydoğusunu tamamen bırakabilir. Irak, eğer merkezi zayıflarsa (yeni iç karışıklık, IŞİD tarzı bir tehdit vs.), KBY’nin bağımsızlığına razı gelebilir; o noktada KBY’nin Türkiye’ye katılması seçeneği doğabilir (KBY bağımsız olup zor durumda kalırsa Türkiye’ye sığınmak isteyebilir). İran ise ancak büyük bir rejim değişikliği veya zayıflama yaşarsa Kürt bölgesini bırakır. 2022’de İran’da Mahsa Amini protestoları Kürt bölgelerinde başlamış ve rejimi sarstı; böyle olaylar artarsa İran da dağılma riskiyle yüzleşebilir. Bu tür radikal değişimler olmazsa, barışçıl yolla rızalarını almak zor.
  3. Büyük Güçlerle Anlaşma: Türkiye, ABD ve Rusya ile çıkar dengesi kurabilirse belki fırsat penceresi yakalar. Örneğin Rusya Suriye’de yeter ki etkisi kalsın diye kuzeyin Türkiye’ye katılmasına göz yumabilir (pek sanmıyorum ama farazi). ABD de İran’ı zayıflatmak için İran Kürdistanı konusunda teşvik edebilir. Yani diplomaside büyük pazarlıklar lazım.
  4. Halkların Rızası ve Referandumlar: En iyisi, ilgili bölgelerde referandumlar düzenlenmesidir. Kuzey Suriye Kürtleri, Kuzey Irak halkı, İran Kürtleri ve Türkiye Kürtleri – hepsi kendi geleceklerine dair oy verirse meşruiyet sağlanır. Tabii bu referandumların özgür olması ve saygı görmesi şart. 2017’de Barzani referandum yaptı ama sonuç tanınmadı. Gelecekte belki uluslararası gözlemli referandumlar çözüm olabilir. (Mesela İskoçya’nın AB arabuluculuğunda yaptığı gibi).
  5. Ekonomik Teşvikler: Türkiye, Kürt bölgelerine cazip ekonomik paketler sunarak gönüllü katılımı artırabilir. Örneğin KBY’ye der ki: “Petrollerinizi daha iyi pazarlamanızı sağlarım, size yüksek refah garantisi veririm.” Bireylere de mesela Türkiye vatandaşlığı getirileri (AB ile gümrük birliği avantajları, daha büyük pazar, vb.) anlatılır. Sonuçta insanlar günlük hayatının iyileşeceğini görürse siyaseten daha yumuşak yaklaşabilir.

Bu koşullar bir arada gerçekleşirse (olması zor, ama kuramsal olarak), Žižek’in vizyonu belki bir “Orta Doğu Birleşik Devletleri” şeklinde hayat bulabilir. Lakin tekrar vurgulayalım: Bu, mevcut dünya düzeninde fazlasıyla düşük bir ihtimal.

Şimdi konuyu bir de psikolojik ve sosyolojik korkular boyutunda ele alalım. Yukarıda yapısal risklerden bahsettik, şimdi de tarafların zihinlerindeki korkular nelerdir, ona bakalım. Çünkü siyasetçiler ve halklar kararlarını sadece rasyonel hesaplara göre değil, duygulara göre de verir. Korkular ise en güçlü duygulardandır.

Tarafların Korkuları: Neler Bu Birleşmeye Engel Oluyor?

Türk Devlet Elitlerinin ve Milliyetçilerin Korkuları

  1. Bölünme (Parçalanma) Sendromu: Türk devletinin Kürt meselesine onlarca yıl sert yaklaşmasının temelinde “ülkeyi böldürtmeme” kaygısı yatar. “Sevr paranoyası” da denir – 1920’deki Sevr Antlaşması’nın Anadolu’yu parçalama planı hafızalara kazınmıştır. Halen asker-sivil bürokraside “Kürt özerkliği bugün verirsek yarın bağımsız devlet olur, Türkiye’yi böler” korkusu güçlüdür. Dolayısıyla Kürtlerin ayrı bir kimlikle var olmasına dahi temkinli bakarlar. Žižek’in önerisi ilk duyulduğunda da muhtemelen akıllarından “yahu biz zor bela elimizde tuttuk, şimdi bir de İran’dakileri mi getireceğiz başımıza?” gibi düşünceler geçmiştir. Yani fazla Kürt = fazla bölünme riski algısı. Bir MGK toplantısında hayal edin bu konuşulsa, muhtemelen çoğunluk dehşete kapılır.
  2. Türk Kimliğinin Zayıflaması: “Türkiyeli” gibi kavramlara milliyetçilerin neden sert tepki verdiğini Mutluer’in analizinden gördük[65][66]. Kendilerini yıllardır bu ülkenin sahibi, kurucusu gören Türk ulusunun bazı mensupları, aniden kimliklerinin sadece coğrafi bir sıfat düzeyine indirgenmesini büyük bir gurur kırılması olarak yaşıyor. “Biz Türküz, ülkenin adı da Türk, bu bizim doğal hakkımız” diyorlar. Bir birleşme halinde, belki ülkenin adı bile tartışmaya açılacak (Türkiye mi kalacak, Türkiye-Kürdistan Federasyonu gibi bir şey mi olacak?). Bayrak meselesi, resmi dil meselesi – bunlar Türk milliyetçilerinin sembolleridir. Bayrağa belki bir sembol eklensin dense isyan çıkar muhtemelen. Yani milli onura dokunulması korkusu var. “Dedelerimizin kurduğu devleti dağıtıyorlar” şeklinde duygusal tepki verebilirler. Bu da radikalleşme veya şiddet potansiyeli doğurur. Örneğin 1970’lerde benzer kaygılarla aşırı sağ gruplar cinayetler işlemişti (o zaman komünizm tehdidi diyorlardı, şimdi bölünme tehdidi derler).
  3. Kontrolü Kaybetme: Türk güvenlik aklı, ülke sınırları içinde olabildiğince tam kontrol ister. Oysa bir otonomi demek, o bölgede kendi polisinin, belki kendi savunma gücünün olması demek. Bu, TSK ve MİT gibi kurumlar için “egemenlik paylaşımı” anlamına gelir ki hazmetmeleri zor. Mesela Barzani güçleri Türkiye’ye entegre olsa, bunları TSK komuta etmeyecek; belki ayrı bir birim olacaklar. Bu kontrol kaybı hissi, onları tedirgin eder. Hain korkusu da var: “Ya yarın ayrılmak isterlerse, ya yabancı güçlerle işbirliği yaparlarsa” gibi senaryolar düşünürler. Bu güvensizlik, yakın geçmişte yaşananlardan besleniyor. Örneğin 2010’larda çözüm sürecinde PKK şehirlerde yığınak yaptı, sonra çatışmalar patladı. Bu, devlete “güvenmemekle iyi ettik, bak gördünüz mü” dedirtti. Şimdi yine benzer risk almak istemezler.
  4. MHP ve Ulusalcı Tabandan Tepki: Siyasi olarak da iktidarı düşündüğümüzde, Erdoğan gibi bir lider dahi böyle bir projeyi halka kabul ettirmekte zorlanır. MHP ortağı buna asla izin vermez normalde – Bahçeli kısa vadede taktiksel barışa ok dese de stratejik federasyona kesinlikle hayır der. Ordu içinde geleneksel Atatürkçü-ulusalcı damarın da karşı çıkması beklenir. Yani içeride ciddi muhalefetle karşılaşacaklarını bilirler. Bu da istikrarı bozar, belki parti bölünmeleri olur vs. Yani iktidar için ciddi siyasi maliyeti var, bu korkutucu.
  5. Ekonomik Yük: Kürt bölgeleri özellikle Suriye ve Irak tarafında savaştan harap. Türkiye birleştiğinde buraların imarı kendi üzerinde olacak. Zaten ekonomik sıkıntılar varken böyle bir sorumluluk altına girmek gözlerini korkutur. AB, Almanya bile Doğu Almanya birleşince 30 yıl maddi külfet çekti. Türkiye gibi kırılgan ekonomi bunu kaldırabilir mi endişesi olur. Özellikle İran Kürt bölgesi ekonomik açıdan zayıf, Suriye’nin ki yıkık. Petrol evet var Irak’ta ama orada da sorunlar var (gelir paylaşımı vs.). Velhasıl ekonomik belirsizlik de caydırıcı gelir.

Kürtlerin Korkuları ve Çekinceleri

  1. Güven Sorunu: En temel mesele, Kürtler defalarca anlaşma yapıp bozulduğunu gördüler. Örneğin Mahabad Kürt Cumhuriyeti’ni (İran’da 1946) İran liderleri söz verip sonra ezmişti. Türkiye’de defalarca ateşkes oldu, sonra yine operasyonlar oldu. Dolayısıyla “Türkiye’ye güven olmaz” duygusu hakim. “Bugün güler yüz gösterir, yarın gücünü toplayınca yine bizi asimile etmeye kalkar” korkusu var. Bu hiç yabana atılacak bir korku değil; devletlerin politikaları yönetim değişince hızlı dönebiliyor. Kürtler için “bağımsız devlet” fikri bu yüzden çekici: Kendi devletimiz olursa kimseye muhtaç olmayız, kimse aldatamaz. Şimdi tam tersine, kendi kaderini yine başkasına teslim et diyoruz. Bu, uzun süre egemenlik mücadelesi vermiş bir halk için zor bir karar.
  2. Kimliğin Silinmesi Endişesi: Birleşme senaryosunda Türklerle eşit ortaklık kağıt üstünde olsa da, Kürtler endişe edebilir ki zamanla Türk çoğunluk içinde eriyebilirler. Hele demokratik mekanizmalar tam işlemezse, belki mecliste sayısal olarak yetersiz kalacaklar (Türkiye’nin şu anki nüfus yapısında Türkler daha fazla). Ya da ekonomik-kültürel olarak Türkçenin baskınlığı altında dilleri ikinci plana düşebilir. Bir nevî Kanada’daki Quebec gibi bir durum olabilir: Anglofon kültür o kadar güçlü ki, Frankofonlar kendi eyaletlerinde bile asimilasyondan korkuyor. Kürtlerin de “Türk denizinde bir ada” olma korkusu var. Bu nedenle bazıları tam ayrılıkçı davrandı yıllarca. Şimdi “gelin birleşelim” deyince ikna olması zaman alacaktır.
  3. Siyasi Güç Paylaşımı: Kürt siyasetçiler açısından da hesaba katılması gereken, birleşik yapıda iktidarın nasıl paylaşılacağıdır. Mesela Barzani veya PKK lider kadrosu, bağımsız olmasa da kendi bölgesinde neredeyse devlet başkanı gibi konumdaydılar. Türkiye çatısı altına girince bunlar belki ikinci planda kalacak (Ankara’ya bağlı vali misali). Bu, onların kendi iktidar alanlarını kaybetmeleri anlamına gelir. Yani Barzani gibi bir lider bile, Türkiye ile dost olsa da tam entegrasyona sıcak bakmayabilir çünkü kendi hanedan nüfuzu azalır. Yine PKK siyasallaşsa, Türkiye’de belki büyük bir parti kuracak ama iktidar olma şansı ne? Belki sonsuza dek koalisyon ortağı kalırlar vs. Bu belirsizlik, güç sahibi Kürt elitleri ürkütür.
  4. Diğer Kürt Parçalarına İhanet Hissi: Diyelim Türkiye Kürtleri anlaştı ve Türk çatısına girdi. Bu, İran ve Suriye Kürtlerini yalnız bırakmak olarak da görülebilir. “Siz gittiniz kendi paçanızı kurtardınız, bizi zalim rejimlerle bıraktınız” diyebilirler. Bu içten bir bölünme yaratır Kürtler arasında. O yüzden ya hepsi beraber yapmalı ya da kolay olmaz. Tek tek giderlerse diğerleri tarafından hain görülme korkusu var.
  5. Uluslararası Koruyucudan Mahrum Kalma: KBY mesela bağımsız olsa ABD koruyacak belki, ya da SDF ABD’nin desteğiyle kendini güvenceye almıştı. Türkiye’ye katılırlarsa, uluslararası toplum belki “onlar artık Türkiye’nin içi” diye ilgisini azaltır. Oysa bir sorun çıksa Türkiye ile, kimse karışmayabilir (iç mesele sayar). Bu durumda kendilerini savunmasız hissedebilirler. En azından şimdi BM’de halkların kendi kaderini tayin hakkı gibi argümanları var, Türkiye’ye katıldıklarında bu koz gider.

Komşu Devletlerin ve Bölgesel Aktörlerin Korkuları

  1. Toprak Kayıpları ve Egemenlik: En bariz korku, Suriye, Irak, İran yöneticilerinin ülkenin parçalanması kabusu. Özellikle İran yönetimi, “devrimle kurduğumuz İran İslam Cumhuriyeti bölünüyor” düşüncesine asla tahammül edemez. Suriye rejimi, ülkenin kuzeyini Osmanlı’ya kaptırıyor gibi algılar, tarihsel bir intikam olarak görür. Bu rejimler mevcudiyetlerini toprak bütünlüğüne borçlu olduklarını düşünürler, onun kırmızı çizgileri. Hatta Irak’ta bile Arap milliyetçi damarı rahatsız eder. Kısacası onlar için bu birleşme Türkiye’nin “emperyalist genişlemesi” olarak çerçevelenir ve ölüm-kalım meselesi haline gelir. Bu korkuyla her türlü sertliği gösterirler (kimyasal silah kullanımı dahil, Saddam da öyle yapmıştı 88’de Halepçe’de vs.).
  2. Türkiye’nin Aşırı Güçlenmesi: Arap dünyası ve İran açısından, Türkiye’nin zaten son yıllarda nüfuzu arttı diye endişe vardı (Libya, Katar, Suriye vs. müdahil oldu). Şimdi bir de toprak büyütür, 100 milyonu aşar, petrol sahibi olur, sınırları ta Arabistan’a dayanırsa – bu hepten “Yeni Osmanlı yayılması” kabusu olur. Arap Birliği vs. bunu konsolide şekilde reddeder. Hatta belki İsrail bile Türkiye’nin bu kadar güçlenmesini istemez. Yani bölgedeki denge bozulacak korkusu genel. Bu durumda muhtemelen garip ittifaklar bile oluşabilir Türkiye’ye karşı (Suudi, İran, Mısır belki anlaşıp Türkiye’yi durdurmaya çalışır gibi).
  3. Domino Etkisi Korkusu: İran’ın bir korkusu da, eğer bir parçası koparsa, diğer etnik unsurlar da (Beluç, Azeri vs.) cesaretlenir ve İran tamamen dağılır. Suriye desen, bir parçası gitse belki diğerleri (mesela Dürzi, Alevi devleti vs.) gündeme gelir. Yani bütünlüğü kaybetme ve domino etkisi endişesi var. Bu da onları fanatik bir direnmeye iter.
  4. Mülteci ve İnsani Durum: Belki Suriye rejimi şöyle korkar: Türkiye’ye katılma sürecinde kargaşa çıkarsa, milyonlarca Kürt yerinden olur, göç dalgası yaşanır. Zaten onca mülteci var, yenisini istemezler. Ya da Irak, Kerkük gibi karışık bölgelerde Türkmen, Arap nüfus ne olacak belirsizliği var, insan hakları ihlalleri olabilir diye kaygı duyarlar (hoş kendileri de ihlal ediyor ama uluslararası vitrin için bahane yapabilirler).

Uluslararası Güçlerin Korkuları

  1. NATO ve Batı İçin Belirsizlik: NATO üyeleri, Türkiye’nin böyle bir maceraya atılması halinde İttifak’ı çatışmaya çekmesinden korkarlar. Özellikle ABD, Rusya ile olası bir restleşme görmek istemez. Bir NATO ülkesi İran’la savaşa girerse NATO ne yapacak? Bu belirsiz ve tehlikeli. Ayrıca Türkiye’nin yüzünü tamamen doğuya dönmesi, belki Avrasya’ya kayması riski var. Örneğin AB hayali biter, Türkiye bölgesel imparatorluk yoluna girer, bu da Batı’nın bölgedeki çıkarlarını tehdit eder (ABD üsleri, İsrail’in güvenliği vs. konular var).
  2. Uluslararası Hukukun İhlali: Günümüzde toprak ilhakları tabu gibidir. Rusya Kırım’ı alınca dünyadan izole oldu, yaptırım yedi. Aynı şekilde Türkiye yapsa, BM düzeni sarsılır. “Orta Doğu’da Pandora’nın kutusu açılır” diye korkarlar. Çünkü bir kere etnik ilkesine göre sınır değişti mi, başka yerlere sirayet eder: belki Kürdistan kuruldu, ardından Baluchistan ister, Beluciler Pakistan’ı böler, vs. Bu tür emsal olmaması için uluslararası toplum direnir.
  3. Ekonomik İstikrarsızlık: Büyük bir savaş veya radikal değişim, enerji piyasalarını altüst eder. Mesela İran’la savaş çıksa petrol fiyatı fırlar, dünya ekonomisi sarsılır. Ya da Türkiye Kürt petrollerini alınca OPEC dengesi değişir vs. Küresel güçler istikrarı sever, bu plan onlara riskli gelir.
  4. Nükleer Yayılma Korkusu: Daha uç bir senaryo ama, eğer İran parçalanma tehdidi hissederse nükleer silah kullanma veya geliştirme yoluna sapabilir. Zaten programları var; baskı altında hızlandırıp kullanırlarsa felaket olur. Bu da dünya için kabus.

Bu korkular, akılcı veya akıldışı olsun, aktörlerin davranışını etkiler. Sonuçta psikolojik engeller de en az reelpolitik engeller kadar önemlidir.

Sonuç: Žižek’in Hayali Mükemmel mi, Yoksa Tehlikeli bir Fantazi mi?

Yukarıdaki kapsamlı incelemeden anlaşılacağı üzere, Slavoj Žižek’in “bütün Kürtlerin Türkiye altında birleşmesi” fikri, kâğıt üzerinde ideal görünen ancak gerçek dünyada muazzam engellere takılan bir öneridir. Bir yandan, bu fikir gerçekleşebilse, belki de Ortadoğu’nun en çetrefilli sorunlarından birine radikal bir çözüm getirecek, Türk-Kürt çatışmasını tarihe gömecek ve bölgesel barışa katkı sağlayacaktır. Žižek’in “mükemmel olmaz mı?” derken kastettiği o ütopya, gerçekten de barış ve kardeşlik içinde yeni bir düzen vizyonudur. Türkiye’de 2025’te atılan barış adımları, bu vizyonun ufukta belirmesi ihtimalini ortaya çıkarmıştır: PKK’nın silah bırakması ve “Terörsüz Türkiye” hedefi, eğer kalıcı olursa, Türkler ile Kürtler arasında yeni bir toplumsal sözleşmeye kapı aralayabilir. Bahçeli gibi şahin bir ismin bile “bin yıllık kardeşlik” retoriğine sarılması, devlet aklının en azından söylem düzeyinde dönüşebileceğini gösterdi[38]. Bu olumlu gidişat, belki ileride komşu ülkelerdeki Kürtlerin de Türkiye ile entegrasyonunu tartışılır hale getirebilir.

Öte yandan, büyük resme baktığımızda Žižek’in önerisi, günümüz şartlarında son derece riskli ve gerçekçi olmaktan uzak görünüyor. Hem Türkiye içindeki siyasi-psikolojik bariyerler, hem komşu devletlerin tavrı, hem de uluslararası sistemin kalıpları böyle bir hamleye izin vermiyor. Dahası, yanlış yönetilirse bu süreç barış getirmek yerine yeni savaşlar doğurma potansiyeli taşıyor. Türkiye’nin 2015 sonrası Suriye’de Kürt bölgesine müdahalesi örneğinde gördük ki, “neo-Osmanlıcı” denilen politikalar çoğu zaman çoğulcu imparatorluk modeli yerine bölgesel hegemonya arayışı şeklinde tezahür etti ve başarısızlıkla sonuçlandı[7]. Nuray Mert’in ifadesiyle, “Türkiye, Osmanlı mirasına öykünürken çok-etnisiteli demokratik siyaset yerine Türk hükmünü genişletme hatasına düştü”[2][7]. Gerçekten de Suriye’de Türkiye’nin Kürt bölgesini vassal yapma beklentisi veya Irak’ta KBY’yi PKK’yı ezmeye zorlama politikası ters tepti[7]. Bu deneyimler, Žižek’in hayal ettiği türden bir gönüllü birliğin ancak ve ancak eşitlik ve karşılıklı saygıya dayalı bir zeminde olabileceğini gösteriyor. Aksi takdirde yeni birlik, eskisinden beter çatışmalara gebe kalır.

Sonuç olarak, “mükemmel olur muydu?” sorusuna şu yanıtı verebiliriz: Evet, tüm tarafların tam rızası ve uluslararası toplumun desteğiyle olabilseydi, Kürtlerin Türkiye altında birleşmesi, tarihte eşi görülmemiş olumlu bir çözüm olabilirdi. Ancak bunun gerçekleşmesi, bugünkünden çok farklı bir Türkiye’ye ve çok farklı bir dünya konjonktürüne ihtiyaç duyuyor. Türkiye’nin kendi içinde radikal bir demokratik reform yapması, komşularında barışçıl dönüşümlerin yaşanması, halkların zihinlerindeki korkuları yenmesi gerekiyor. Bu şartlar oluşmadan atılacak adımlar ise ne mükemmel sonuç verecektir ne de gerçekçi olacaktır.

Dolayısıyla, 2012’de Žižek’in dile getirdiği bu fikir, şimdilik bir “felsefi provokasyon” ya da ufuk açıcı bir tartışma önerisi olarak kalmaktadır. 2025 itibarıyla Türkiye’de esen barış rüzgârı, belki bu tartışmayı yeniden canlandırsa bile, somut adımların çok temkinli ve aşamalı ilerlemesi gerektiği açıktır. En makul yol, öncelikle Türkiye’nin kendi Kürt sorununu tam demokratik çözüme kavuşturması, ardından sınır ötesindeki Kürtlerle iyi komşuluk ve entegrasyon modellerini (örneğin ekonomik birliktelik, kültürel değişim, çift vatandaşlık vs.) geliştirmesidir. Zaten FPRI gibi kuruluşlar da Washington’a “Ankara, Şam ve Kürt grupları barışa teşvik edin” çağrısı yaparak adım adım ilerlenmesini önermektedir[74][75].

Özetle, Žižek’in “Uzun vadede neden olmasın?” dediği birleşik Türk-Kürt devleti fikri, uzun vade ufkunda bir ihtimal olarak durmaya devam ediyor. “Mükemmel” olması, tüm tarafların bunu bir ideal olarak görüp göremeyeceğine bağlı. Şu an için birçokları açısından bu ideal değil, bir korku veya fantazi konumunda. Zaman ve şartlar değişir, halklar arası güven tesis edilir, Ortadoğu’da sınırlar barışçıl şekilde değişebilir hale gelir mi? Bunlar bugünden yanıtlanması zor sorular.

Ancak imkansız da dememek lazım; zira Žižek’in kendisi bir keresinde “gerçekçi olun, imkansızı talep edin” demişti. Belki bir gün, bugünün imkansızı görünen şeyler, yeni gerçeklikler haline gelebilir. Ama o güne kadar, bizler temkinli iyimserlikle Türkiye’nin gerçekten iç barışını sağlamasını ve Kürt halkının hak ettiği özgürlüklere kavuşmasını dileyelim. Çünkü her şey bir yana, Türkler ve Kürtler arasında silahların susması bile başlı başına büyük ve mükemmel bir adımdır[36]. Bu başarıldığında, gerisi tarihin akışına kalacaktır.

Kaynakça:

  • Žižek, S. (2012). Hürriyet Gazetesi Röportajı, İstanbul. (Röportaj metni içinde Žižek’in Osmanlı ve Kürt meselesine dair ifadeleri).
  • Mert, N. (2012). “New Turkey and irredentist nationalism”. Hürriyet Daily News. Žižek’in Osmanlıcılık fikrine değinilen eleştirel köşe yazısı[4][2].
  • NatStrat (2025). “The Kurds and the End of Turkey’s Neo-Ottoman Dreams – Part I”. (Nilüfer Koç). Türkiye’nin Misak-ı Milli hedefleri, Özal’ın federasyon planı vb. tarihsel arka plan[76][11].
  • Bianet (11 Temmuz 2025). “Video: PKK burns weapons in ceremony marking end of armed struggle”. PKK’nin silah bırakma töreni haber ve detayları[44][42].
  • Bianet (11 Temmuz 2025). “Bahçeli hails PKK disarming: ‘a new and hopeful era’”. Bahçeli’nin barış sürecine dair açıklaması[35][38].
  • Reuters (27 Şubat 2025, Daren Butler). “Jailed Kurdish militant leader calls for end to conflict with Turkey”. Öcalan’ın çağrısı ve olası sonuçları analizi[28][29].
  • Atlantic Council (27 Mart 2025, Hanar Marouf). “Öcalan’s call for disarmament: A new hope for Kurdish peace”. Barış sürecinin bölgesel etkileri, Suriye entegrasyon anlaşması vs.[52][53].
  • FPRI (17 Mart 2025, Mohammed A. Salih). “Renewed Turkey-Kurd Peace Push Presents Opportunities for Regional Stability”. Barışın fırsatları ve riskleri, Türkiye’nin stratejik hesapları analizi[57][58].
  • Guardian (23 Ekim 2007, Slavoj Žižek). “Turkey is a thorn in the side of a cosy western consensus”. Žižek’in Türkiye’nin müdahalelerine dair Batı’yı eleştiren makalesi[21][22].
  • Institut Kurde / The Independent (22 Ekim 2019, Slavoj Žižek). “European leftists are rejecting the Kurds…”. Žižek’in Kürtleri öven ve ABD korumasına mecburiyetlerini anlatan yazısı[67].
  • Mutluer, E. A. (12 Temmuz 2025). “Türkiyeli değil, Türk’üm!”. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı ve “Türkiyeli” kavramı üzerine analiz[65][66].
  • Sosyal Medya ve Haberler (2025). “Türkiyeli değil Türküz” trendine dair çeşitli içerikler (ör. Kırşehir HaberTürk, Afyon Türkeli gazetesi)[63][73].

[1] [2] [4] [5] [6] [7] New Turkey and irredentist nationalism

[3] [12] [13] [64] [65] [66] [72] Türkiyeli değil, Türküm – Mutluer Hukuk Bürosu

[8] [9] [10] [11] [14] [15] [16] [17] [18] [19] [68] [69] [76] THE KURDS AND THE END OF TURKEY’S NEO-OTTOMAN DREAMS – PART I – Neo-Ottomanism, Turkey foreign policy, West Asia stability

[20] [28] [29] [30] [31] [46] [47] Jailed Kurdish militant leader calls for end to conflict with Turkey | Reuters

[21] [22] [23] [24] Turkey is a thorn in the side of a cosy western consensus | Slavoj Zizek | The Guardian

[25] Abdullah Öcalan – Wikipedia

[26] [27] [32] [33] [48] [49] [50] [51] [57] [58] [59] [70] [74] [75] Renewed Turkey-Kurd Peace Push Presents Opportunities for Regional Stability – Foreign Policy Research Institute

[34] [35] [36] [37] [38] Bahçeli hails PKK disarming: ‘a new and hopeful era’

[39] Yeni Şafak on X: “MHP’den terörsüz Türkiye mesajı

[40] MHP TBMM Grubu #MHP on X: “Milliyetçi Hareket Partisi olarak …

[41] [42] [43] [44] [45] Video: PKK burns weapons in ceremony marking end of armed struggle

[52] [53] [54] [55] [56] Öcalan’s call for disarmament: A new hope for Kurdish peace – Atlantic Council

[60] Özgür Özel açıkladı: CHP imza kampanyası başlatıyor, hedef son …

[61] İçişleri sekreter yardımcısı Bülent Turan, İmamoğlu’nun … – Reddit

[62] Batman başlıyor #batman #batmanbegins#batmanknights#filmclips …

[63] ”Türkiyeli değil, Türk” akımı çığ gibi büyüyor – Kırşehir Haber

[67] Slavoj Zizek: European leftists are rejecting the Kurds over their reliance on the US. It

[71] PKK fighters burn weapons in landmark disarmament ceremony

[73] ilber ortaylı’nın ben türküm çıkışı – sayfa 4 – Ekşi Sözlük

6 Yorum

Filed under Suni muhaberat