Barış Süreci ve Baba Figürlerinin Çöküşü

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

⏳⛰️🛡️ Süreç Heval ⏳⛰️🛡️

(1980 Darbesi, Sembolik Baba ve İşkencede Jouissance, Uçurumun Kenarında: TKP’nin Vertigo Bildirisi, Žižek’in Provokasyonu ve Türkiye’nin Barış-Yeni Osmanlı Düğümü)

Türkiye siyasetinde Barış Süreci, yalnızca bir müzakere veya çatışmasızlık dönemi değil; derin tarihsel yaraların, toplumsal hafızaların ve sembolik baba figürlerinin yeniden sahneye çıkma anıdır. 1980 darbesinin işkence odalarından 1990’ların köy baskınlarına, Atatürk’ün ortak kurucu baba imgesinden Erdoğan’ın pragmatik liderliğine ve Öcalan’ın kutuplaştırıcı mirasına uzanan bu hikâye, hem aidiyet hem de korku üreten simgelerin birbirine dolandığı bir siyasal tiyatro sunuyor. Bu tiyatroda aktörler değişse de, sahneyi belirleyen derin yapı aynı kalıyor: güç, şiddet ve baba figürünün her defasında yeniden inşa edilmesi.

1. Erdoğan’ın oy kaybı ve Barış Süreci’nin sahneye çıkışı

2019 yerel seçimleri, Türkiye siyasetinde yalnızca belediye yönetimlerinin el değiştirmesi değil, aynı zamanda iktidar bloğunun siyasal psikolojisinde derin bir kırılma yarattı. Bu kırılmanın en sembolik figürü, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazanan Ekrem İmamoğlu oldu. Seçim sürecinde patlayan diploma tartışması, Erdoğan’ın siyasi dilinde yıllardır titizlikle korunan “ehliyet” ve “liyakat” imajını yıpratan ilk ciddi çatlaklardan biriydi. Bu kriz, yalnızca muhalefetin elini güçlendirmekle kalmadı; aynı zamanda iktidar kanadındaki seçmenin zihninde “alternatif mümkün” duygusunu pekiştirdi.

Bu dönemde derinleşen ekonomik bunalım, enflasyonun hane halkını doğrudan vurması, genç işsizlik oranlarının rekor seviyelere çıkması, büyük şehirlerdeki yaşam maliyetinin artışı ve buna eşlik eden sosyal çürüme hissi, iktidarın “istikrar” söylemini aşındırdı. Özellikle muhafazakâr blok içinde, ekonomik başarı hikâyesinin yerini hayat pahalılığı ve geçim sıkıntısının aldığı görülüyordu. İktidarın en güçlü meşruiyet kaynaklarından biri olan “ekonomik kalkınma” vaadi artık ikna edici olmaktan çıkmıştı.

Buna ek olarak, muhafazakâr-milliyetçi seçmen kitlesinin bir kısmı, sertleşen dış politika ve içerideki kutuplaştırıcı söylemlere rağmen, gündelik yaşamın yükünü hafifletecek bir vizyonun eksikliğini hissetmeye başladı. Erdoğan’ın karizmatik lider figürü, hâlâ güçlüydü; ancak bu güç, giderek artan biçimde “kaybedileni koruma” refleksine dönüşüyor, yeni kazanımlar vaadinden uzaklaşıyordu.

Tam bu bağlamda, “Barış Süreci” yeniden sahneye sürüldü. Bu hamle, bir yandan iktidarın Kürt seçmenle kopan bağlarını onarma, diğer yandan uluslararası arenada –özellikle Batı başkentlerinde– “çözüm arayan, diyalogdan yana lider” imajını canlandırma girişimiydi. Böylece hem iç politikada oy kaybı telafi edilmeye çalışılacak hem de dış politikada reformist bir ton yakalanacaktı.

Bu stratejik hesap, geçmişte olduğu gibi riskliydi: Barış Süreci, Türkiye toplumunda hem umut hem de kuşku yaratan bir başlık. Ancak Erdoğan için, mevcut oy kaybı ve siyasal yorgunluk ortamında, radikal bir gündem değişikliği yaratabilecek az sayıda seçenekten biri olarak görünüyordu. Bu nedenle, sürecin yeniden başlatılması, sadece güvenlik veya haklar meselesi değil, doğrudan bir seçim mühendisliği aracı olarak işlev görmeye başladı.

2. Komisyon’un kurulması ve sol içi hizalanma

Barış Süreci’nin yeniden gündeme gelmesi, ilk somut adımını parlamentoda attı. Meclis’te kurulan Barış Süreci Komisyonu, sembolik olduğu kadar pratik anlamda da dikkat çekiciydi; zira bu kez sürecin yalnızca iktidar–muhalefet arasında bir temas hattı olarak değil, farklı ideolojik pozisyonların resmî bir zemin üzerinde karşı karşıya gelmesi olarak kurgulandığı anlaşılıyordu.

Komisyonun bileşenleri, Türkiye siyasetinin sol spektrumunda ağırlığı bulunan üç partiye dayandı: DEM Parti, Emek Partisi (EMEP) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP). DEM Parti, sürecin doğrudan muhatabı olan Kürt siyasi hareketinin Meclis’teki temsilcisi olarak, görüşmeleri kendi tabanı nezdinde bir güven testi olarak gördü. EMEP, emek eksenli sosyalist söylemini, sınıfsal dayanışma ile ulusal sorun arasındaki köprü üzerinden kurma çabası içindeydi. TİP ise genç ve şehirli seçmen kitlesine dönük “demokratik çözüm” söylemini masaya taşıyarak, hem muhalefet blokundaki rolünü hem de toplumsal muhalefetteki görünürlüğünü artırmayı hedefledi.

Ancak komisyonun oluşumu, sol içi dengeleri de yeniden şekillendirdi. Tam bu noktada, Türkiye Komünist Partisi (TKP), parlamenter sürece mesafeli bir tavır aldı ve bir imza kampanyası başlattı. Kampanyanın temel vurgusu, “ulusal bütünlükten taviz verilmemesi” idi. TKP, sürecin iktidarın seçim mühendisliğinin bir parçası olduğuna, ulusal bağımsızlığın ise ancak sınıf mücadelesiyle korunabileceğine dikkat çekiyordu. Bu yaklaşım, Kürt meselesine dair “önce sınıf mücadelesi” perspektifinin güncel bir yansımasıydı.

Buna karşılık, UKKTH hattı —Leninist çerçevede “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”nı savunan çevreler— daha keskin bir pozisyon aldı: Hakların kayıtsız şartsız tanınması, bunun ayrılma hakkını da içermesi gerektiği, demokratikleşmenin ancak bu eşiğin geçilmesiyle mümkün olacağı yönünde bir söylem öne çıktı. Böylece sol içinde yeni bir kamplaşma oluştu: Bir yanda TKP’nin “tek ülkede, tek bayrakta eşit yurttaşlık” çizgisi, diğer yanda UKKTH’nin “ayrılma dahil her türlü iradi tercihi tanıyan” çizgisi.

Bu kamplaşma, Barış Süreci’nin Meclis’teki teknik boyutunun çok ötesine geçti; solun kendi içindeki tarihsel fay hatlarını yeniden görünür kıldı. 1970’lerden bu yana süregelen “sınıf mı ulus mu” eksenli tartışma, bu kez parlamenter bir komisyon üzerinden, hem sembolik hem de pratik düzeyde yeniden sahneleniyordu.

3. TKP kampını boşa düşüren 1980 işkenceleri

TKP’nin ulusal bütünlüğe yaslanan argümanlarının bugünkü siyasal tartışmada karşılaştığı en temel kırılma noktası, 1980 darbesinin yarattığı tarihsel travmada gizlidir. 12 Eylül 1980 sonrasında Türkiye’nin dört bir yanında kurulan ve adları zulmün simgesi hâline gelen Mamak, Diyarbakır ve Metris cezaevleri, yalnızca fiziki şiddetin değil, sembolik şiddetin de en rafine biçimlerinin sahnelendiği mekânlardı.

Darbenin ardından, “milli birlik ve beraberlik” söylemi, devlet şiddetinin gerekçesi hâline geldi. Bu söylem, cezaevlerinde somut olarak Atatürk portrelerinin, Türk bayraklarının ve İstiklâl Marşı’nın işkence seanslarının ayrılmaz bir parçası yapılmasıyla pekiştirildi. Tutuklular, marşı yüksek sesle söylemeye zorlanırken elektrik işkencesi uygulanıyor, büstlere selam durmaları emrediliyor, bayrak öptürme ritüeli fiziksel eziyetle birleştiriliyordu. Böylece ulusal semboller, çocuklukta okullarda öğretilen “koruyucu baba” imgesinden koparılarak, travmanın doğrudan aracına dönüştürülüyordu.

Psikanalitik düzeyde bakıldığında, bu sahneler sembolik baba figürünün çöküşünü ve çarpık biçimde yeniden kuruluşunu temsil ediyordu. Atatürk, 1960’lar ve 70’lerde TKP dâhil birçok sol hareketin de anti-emperyalist sembolik babası olarak kabul görürken, 1980 sonrası bu figür, devletin çıplak şiddetinin maskesi hâline geldi. Ulusal semboller, artık koruyucu değil cezalandırıcı buyruğun imleyicileri oldu; çocukluktan beri içselleştirilen baba figürü, işkence odasında failin yüzüne yapıştı. Travmatik imleyen hâline gelen bu semboller, öznenin hem özdeşleştiği hem de tiksinti duyduğu çift yönlü bir bağ kurdu.

Bu tarihsel deneyim, bugün TKP’nin ulusal sembollere yaslanan “tek bayrak, tek ülke” söyleminin altını boşaltan güçlü bir hatıra olarak duruyor. Zira semboller, sol hafızada yalnızca bağımsızlığın değil, aynı zamanda devlet şiddetinin ve teslimiyetin işareti olarak da kazılı. TKP, bu figürleri sahiplenerek aslında kendi tarihsel tabanının travmatik kayıtlarına dokunmuş oluyor; bu da argümanlarının meşruiyetini, en azından politik psikoloji düzeyinde, zedeliyor.

4. UKKTH kampını boşa düşüren terörizm hafızası

UKKTH hattının “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” söylemi, teorik olarak evrensel hukuk ve anti-kolonyal mücadele mirasıyla uyumlu bir çerçeve sunsa da, Türkiye bağlamında bu iddia PKK’nın uzun yıllara yayılan silahlı eylem pratiğinin gölgesinde kalıyor. 1990’lar ve sonrasında, PKK’nın hem güvenlik güçlerine hem de sivillere yönelik saldırıları, toplumsal hafızada silinmesi güç izler bıraktı. Bu dönemde askerî birliklere pusu kurma, köy baskınlarında toplu katliamlar, şehirlerde bombalı saldırılar gibi eylemler, devletin güvenlik söylemini pekiştirdiği kadar, geniş halk kesimlerinin zihninde “ayrılık” fikrini doğrudan şiddetle özdeşleştirdi.

Bu hafızanın en yoğun görünümlerinden biri, şehit cenazelerinin ritüelize edilmiş milliyetçi bir kolektif duyguyla yaşanmasıydı. Her cenaze töreni, sadece bir yas değil, aynı zamanda ulusal birlik vurgusunun yeniden üretildiği bir toplumsal sahneye dönüşüyordu. Köy baskınlarında yakılan evlerin, öldürülen çocukların, göçe zorlanan binlerce insanın hikâyeleri, medya aracılığıyla defalarca dolaşıma sokuldu. Bu tekrar, kolektif travmanın canlı tutulmasını sağladı; hafızanın donmasına ve kolayca mobilize edilebilir bir “tehdit algısı”na dönüşmesine yol açtı.

UKKTH çizgisi açısından bu, neredeyse aşılmaz bir psikolojik bariyer oluşturdu. Ayrılma hakkı, soyut bir hukuk ilkesi olmaktan çıkıp, toplumun büyük bir kısmı için geçmişteki marjinal şiddetin doğrudan uzantısı gibi algılandı. Bu algı, taleplerin içeriğine dair rasyonel tartışma alanını daraltarak, meseleyi otomatik bir güvenlik refleksiyle karşılanan bir “bölünme” korkusuna indirgedi.

Sonuç olarak, PKK’nın mirası, UKKTH söyleminin toplumsal meşruiyetini baştan zehirleyen bir gölgeye dönüştü. Ne kadar kapsayıcı, barışçıl ve demokratik bir dil kullanılırsa kullanılsın, ayrılma hakkı fikri, hafızada hâlâ patlayan bombaların, köy meydanında akan kanın ve asker cenazelerinin fonunda duyuluyor. Bu durum, UKKTH’nin siyaseten en zayıf yanını oluşturuyor; çünkü bu hafıza, yalnızca devletin baskıcı anlatısını değil, aynı zamanda toplumun kendiliğinden savunma mekanizmalarını da besliyor.

5. Freud–Lacan teorisi ile çatının kurulması

Freud’un ‘Bir Çocuk Dövülüyor’ çözümlemesinde ortaya koyduğu üç katmanlı fantazi yapısı, siyasal söylemlerin nasıl kırılganlaştığını anlamak için işlevsel bir model sunar. İlk katman —yüzey düzeyi— doğrudan gözlenebilir sahnedir: “Bir çocuk dövülüyor.” Bu, siyasal bağlamda halkın gördüğü güncel politik çatışma, medyada tekrarlanan görüntüler, meydanlarda dile gelen sloganlardır. İkinci katman —bastırılmış düzey— “babam hasmımı dövüyor (çünkü beni seviyor)” şeklinde formüle edilir; burada baba figürü, devlet ya da ulusal lider konumundadır, hasım ise “öteki” olarak kodlanır. Üçüncü katman ise önbastırmanın ötesinde, adeta “defterden silinmiş” düzeydir: “babam beni dövüyor.” Bu katman, öznenin psişik yapısında dışlanmıştır, ancak travmatik olaylarda —örneğin 1980 işkenceleri ya da terör saldırılarının yarattığı toplumsal şoklar— demonik biçimde geri döner.

Lacan’ın okuması bu üçlü yapıyı daha karmaşık bir düzleme taşır. Ona göre fantazi, imleyen zincirinin belirli bir şekilde düğümlenmesidir. Sembolik baba figürü, öznenin arzusu ile yasa arasındaki ilişkiyi düzenler. Ancak bu figür tersyüz olduğunda —örneğin ulusal sembollerin işkence aleti yapılması veya “özgürlük” adına terör eylemlerinin meşrulaştırılması gibi— imleyen zinciri çözülür, yeniden ama çarpık biçimde düğümlenir. Bu yeniden düğümleme, jouissance’ı (haz/rahatsızlık bileşimi) iki yönlü işletir: Hem fail hem de mağdur, sembolik düzenin bozulmasından doğan yoğun bir psişik gerilimle beslenir.

İşte bu noktada TKP’nin ve UKKTH’nin kırılganlığı belirginleşir. TKP, sembolik babayı —Atatürk’ü— koruyucu ve kurucu bir figür olarak yüceltir; ancak 1980 sonrası bu baba, cezaevi duvarlarında işkenceci devletle özdeşleştiğinde, TKP’nin dayandığı meşruiyet zemini çatlar. UKKTH ise “Öteki”nin —Kürt halkının— kendi kaderini tayin hakkını savunur; fakat bu figür, toplumsal hafızada PKK’nın şiddetiyle iç içe geçtiğinde, ayrılma hakkı söylemi güvenlik refleksleriyle bastırılır.

Dolayısıyla hem TKP hem UKKTH, sembolik baba ile Öteki figürüne yüklenen anlamlar üzerinden kırılganlaşır. Freud’un üçüncü katmanı ve Lacan’ın tersyüz olmuş sembolik baba analizi, bu kırılganlığın kökenini açıklar: Bastırılmış olan travmatik imge, yeniden siyasal sahnede belirir; ancak bu sefer hem tarafların söylemlerini hem de toplumun bilinçdışını zehirleyen bir jouissance taşıyıcısı olarak.

6. Atatürk–Erdoğan–Öcalan üçlemesinin inşası

Atatürk, 1960’larda hem devletin resmi ideolojisinde hem de solun geniş kesimlerinde paylaşılan “ortak sembolik baba” konumundaydı. Anti-emperyalist bağımsızlık mücadelesinin lideri olarak, farklı ideolojik kutuplar için dahi meşruiyet kaynağıydı. Ancak 1980 darbesi sonrasında bu figür, cezaevlerindeki işkence sahnelerinin duvarlarına asılmış portrelerde, bayrak törenlerinde ve marş dayatmalarında devlet şiddetinin doğrudan aracına dönüştü. Koruyucu ve kurucu baba imgesi, demonik ve cezalandırıcı bir “devlet baba”ya evrildi. Bu dönüşüm, ulusal sembollere dayalı politik argümanların altını boşalttı ve Atatürk figürünü hem aidiyet hem de korku üreten çift yönlü bir imgeye dönüştürdü.

Erdoğan, 2000’lerin başında karizmatik baba figürü olarak sahneye çıktı. Siyasal İslamın “milletin içinden çıkan lider” anlatısını, ekonomik büyüme ve güçlü lider imajıyla pekiştirdi. Ancak İmamoğlu’nun diploma tartışmasından itibaren yaşanan prestij kaybı, ekonomik bunalım ve sosyal çözülme, muhafazakâr blokta güven erozyonuna yol açtı. Bu koşullar, Erdoğan’ı oy kaybını telafi edebilmek için karizmatik babadan “pragmatik baba” rolüne geçmeye zorladı. Barış Süreci’nin yeniden gündeme getirilmesi, hem Kürt seçmenle yeniden köprü kurma hem de uluslararası imajı onarma amacıyla tasarlanmış bir strateji hâline geldi.

Öcalan ise PKK’nın kurucu lideri olarak, Kürt hareketi için UKKTH hattının sembolik merkezinde yer aldı. Onun figürü, yandaşları için kahramanlaştırılmış bir baba-önder kimliğine sahipken, geniş toplumsal hafızada marjinal şiddetin, köy baskınlarının, mayınlı saldırıların ve şehit cenazelerinin travma figürü olarak yer etti. Böylece Öcalan da tıpkı Atatürk ve Erdoğan gibi, hem aidiyet hem de korku üreten ikili bir konuma yerleşti; ancak bu kez “Öteki” olarak kodlanan figür, ulusal birlik söylemlerinin karşısında konumlandı.

Atatürk–Erdoğan–Öcalan üçgeni, Türk siyasal sahasının bilinçdışı koordinatlarını belirleyen güçlü bir baba–Öteki matrisi oluşturur. Her üç figür de farklı dönemlerde ve farklı ideolojik bağlamlarda, hem himaye eden hem cezalandıran, hem kimlik inşa eden hem de korku salan özellikleri bünyesinde taşır. Barış Süreci, bu üç figürü yeniden aynı sahnede buluşturan nadir anlardan biridir. Atatürk’ün devlet baba mirası, Erdoğan’ın pragmatik baba hamleleri ve Öcalan’ın hem kahraman hem travma figürü olarak Kürt hareketindeki merkezi, aynı anda devreye girer.

Bu yeniden kurulum, hem TKP’nin hem UKKTH’nin söylemlerini yapısal olarak boşa düşürür. TKP, Atatürk’ün “kurucu baba” imgesine yaslanmak isterken, bu figürün 1980 sonrası devlet şiddetiyle lekelenmiş olması meşruiyet sorununu kaçınılmaz kılar. UKKTH ise Öcalan figürünü özgürlük ve öz-determinasyonun sembolü olarak öne çıkarırken, toplumsal hafızada onunla özdeşleşmiş şiddet mirasının yarattığı bariyeri aşamaz. Böylece Barış Süreci sahnesi, üç babanın aynı anda hem umut hem tedirginlik yaydığı, politik söylemlerin kendi iç çelişkileriyle sınandığı bir jouissance alanına dönüşür.

7. Final: İmamoğlu’nun gölgesinde yeni baba arayışı

Barış Süreci yeniden sahnedeyken, siyaset kulislerinde başka bir figür sessizce güç topluyor: Ekrem İmamoğlu. O, Erdoğan’ın pragmatik baba rolüne karşı, gençlik, şehirli dinamizm ve “yeni nesil” yönetim iddiasıyla konumlanıyor. Ancak bu konum, sadece bir iktidar alternatifi değil; aynı zamanda baba figürleri arasında yeni bir rekabet sahnesi.

İmamoğlu’nun sert eleştirilere rağmen yüksek popülaritesini koruyabilmesi, Erdoğan’ın oy kaybının yarattığı boşluğa nüfuz etme becerisinden geliyor. Fakat Barış Süreci’nin yeniden gündeme gelmesi, bu boşluğu kapatmak için Erdoğan’a stratejik bir araç sunarken, İmamoğlu’nu da Kürt seçmenle ilişkide zor bir denge oyununa zorluyor. Onun için asıl risk, bir yandan “birleştirici lider” imajını sürdürmek, diğer yandan ulusal hassasiyetleri yabancılaştırmadan Kürt oylarını kazanmak.

Sahnedeki baba figürleri — Atatürk’ün mirası, Erdoğan’ın dönüşen pragmatizmi, Öcalan’ın kutuplaştırıcı ağırlığı — arasına İmamoğlu, henüz tam tanımlanmamış bir dördüncü aktör olarak giriyor. Bu, hem mevcut denklemi bozabilecek hem de kendi imgesini kurarken aynı tuzaklara düşebilecek bir hamle.

Peki, baba figürlerinin sürekli yeniden kurulduğu bu politik sahnede, İmamoğlu yeni bir “koruyucu baba” olabilir mi, yoksa o da kaçınılmaz olarak demonik yüzüyle tanışacak mı?

5 Yorum

Filed under Suni muhaberat