🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
⏳⛰️🛡️ Süreç Heval ⏳⛰️🛡️
1. Giriş: 1980 Darbesi, Sembol ve Şiddetin İç İçe Geçişi
1980 askeri darbesi, Türkiye’nin siyasi ve toplumsal dokusunda yalnızca iktidar yapısını değil, sembolik düzeni de kökten sarsan bir kırılma noktasıydı. Darbenin ardından Mamak, Diyarbakır, Metris gibi cezaevlerinde uygulanan işkence teknikleri, çıplak şiddet ile sembolik zorlamanın birbirine dolanmış en uç biçimlerini içeriyordu. Bu mekânlarda yalnızca bedenler değil, öznenin sahilik ilkesi çerçevesinde şekillenmiş psişik yapısı da hedef alındı.
Ulusal semboller — Atatürk portreleri, Türk bayrağı, İstiklâl Marşı — işkence seanslarının ayrılmaz parçaları hâline getirildi. Siyasi tutsaklara, özellikle de 1960’lardan beri sol devrimci kimlikle özdeşleşmiş olanlara, bu semboller yalnızca birer “vatan sevgisi” göstergesi olarak değil, bastırılmış ve önbastırılmış fantazilerin üzerine yerleşen zorunlu imleyiciler olarak dayatıldı. Bu uygulamalar, işkence mekaniğinin jouissance üretme potansiyelini artıran, fiziksel acı ile sembolik boyun eğdirme arasında bir köprü kuran araçlardı.
Tarihsel olarak, 1960’larda birçok sol örgüt için Atatürk figürü, nizami bir sembolik baba konumundaydı. Ancak 1972’de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamları, bu figürü ciddi biçimde sarstı. Baba figürünün otoritesi artık sorgulanıyordu. 1980’de ise bu sembolik baba tümden çöktü; yerine, devletin çıplak ve demonik şiddeti geçti. İşte bu boşluk, işkencede ulusal sembollerin yeniden düzenlenmiş, sapkınlaştırılmış bir biçimde sahneye sürülmesine imkân tanıdı.
2. Fantazinin Üç Katmanı: Freud’un Modeli ve Politik Şiddetteki Yansımaları
Freud’un ‘Bir Çocuk Dövülüyor’ çözümlemesinde tanımladığı üç katmanlı fantazi yapısı, politik şiddet sahnelerinde işleyişini bulan yapısal bir şablon sunar. İlk katman, bilinçte beliren “bir çocuk dövülüyor” izlenimidir. Burada fail, kurban ve seyirci figürleri vardır; ama bu görüntü, fantazinin yalnızca yüzeyidir.
İkinci katmanda, bastırılmış olan “babam hasmımı dövüyor (çünkü beni seviyor)” fantazisi yer alır. Bu, failin baba, kurbanın ise özneye yönelik rekabet figürü olduğu bir düzendir. Sevk, burada hem babanın şiddet eyleminden hem de öznenin o şiddeti izleme ve ona bağlanma biçiminden beslenir. Politik bağlamda bu, devletin (baba figürü) düşman ilan edilen ötekine (hasım) uyguladığı şiddet ile özdeşleşmeye benzer; ancak işkence sahnesinde bu pozisyon tersine çevrilerek özneye bizzat uygulanır.
Üçüncü katman ise defterden silinen “babam beni dövüyor” fantazisidir. Bu düzey, önbastırmanın ötesinde, öznenin psişik örgütlenmesinden dışlanmış, ama şiddetle yüzleştiğinde demonik biçimde geri dönen bir saiktir. 1980 cezaevlerinde, tutsakların bedenleri üzerinden devletin sembolik baba figürü bizzat onların “ben”lerine saldırıyordu. Ulusal sembollerin bu anlara dahil edilmesi, iğdiş tehdidini ve yineleme zorlantısını yoğunlaştırarak özneyi hem fiziksel hem psişik olarak teslim almaya yöneltti.
Bu üç katmanlı yapı, işkence mekânlarında fail, kurban ve seyirci konumlarının sürekli yeniden örgütlenmesine izin verdi. Gardiyan ya da subay, sembolik babayı temsil ederken, diğer tutsaklar istemsiz tanık konumuna düşürülüyor; kurban ise fantazinin bütün ağırlığını kendi üzerinde hissediyordu.
3. Lacan’ın Beşinci Seminer Okuması: İmleyen Zincirinin Tersyüz Edilişi
Lacan’ın beşinci seminerde ‘Bir Çocuk Dövülüyor’ üzerine yaptığı yorumlar [*] [*], işkence sahnesindeki sembolik düzenlemeleri anlamak için kritik bir çerçeve sunar. Lacan’a göre fantazi, imleyen zincirinin belirli bir düğümlenmesidir; öznenin arzusu, bu zincirdeki konumundan ve eksik imleyiciden türetilir. İşkencede ulusal sembollerin kullanılması, bu zincirin kasıtlı olarak yeniden düğümlenmesi anlamına gelir.
Atatürk portresi, Türk bayrağı, İstiklâl Marşı gibi öğeler, kurbanın çocukluktan itibaren maruz kaldığı sembolik düzenin temel imleyicileridir. İşkence sırasında bu imleyiciler, artık baba figürünün koruyucu değil, cezalandırıcı buyruğunu temsil eder. Böylece üstben’in demonik sesi, “sevgi”nin yerine saf zorunluluk ve boyun eğdirme emrini geçirir.
Bu tersyüz edilme, imleyen zincirinde bir yarılma yaratır: Öznenin daha önce özdeşleştiği semboller artık travmatik bir jouissance kaynağına dönüşür. Bayrağa bakmak, marş söylemek, portreye selam durmak — bunlar çocuklukta nizami bir “kültür” öğesi olarak sahnelenmişken — artık rahatsızlık (Unlust) ve teslimiyet üreten psişik zorlamalara dönüşür. Bu durum, gerçeklik sınamasını bozar; özne, sembolleri hem tanır hem de onlardan tiksinir, hem özdeşleşir hem de onlardan kopamaz.
İşkence böylece yalnızca bedensel acı üretmez; aynı zamanda öznenin imleyen zincirini kırar, yeniden kurar ve onu failin jouissance’ına ekler. Sembolik baba figürü, burada grotesk, çarpıtılmış, ama mutlak buyurucu bir “devlet baba”ya evrilir.
4. Tarihsel Katman: Sembolik Baba Figürünün Çöküşü ve Yeniden Kuruluşu
1960’lar Türkiye’sinde Atatürk figürü, yalnızca devletin resmi ideolojisinde değil, birçok sol devrimci çevrede de nizami bir sembolik baba olarak konumlanıyordu. Ulusal bağımsızlık mücadelesinin lideri, anti-emperyalist bir efsane olarak yorumlanmış; gençlik hareketleri içinde Atatürk, bir tür meşruiyet kaynağı olmuştu. Bu dönemde sembolik baba, hem devlet hem de muhalefet için ortak bir referans noktasıydı.
1972’deki idamlar — Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan — bu ortak referansın çatlamasına yol açtı. Atatürk’ün kurduğu nizami düzen, sahilik ilkesi bakımından artık kuşkulu hâle gelmişti; baba figürü, koruyucu değil, cezalandırıcı bir yüzle belirmeye başlamıştı. Bu kırılma, sembolik zincirde bir boşluk yarattı: Baba imgesi hâlâ ortadaydı ama artık evrensel bir otoriteyi değil, bölünmüş, taraflı ve cezalandırıcı bir gücü temsil ediyordu.
1980 darbesiyle birlikte bu boşluk radikal biçimde dolduruldu. Artık sembolik baba, devletin çıplak şiddetiyle özdeşleşmişti. Atatürk’ün portresi işkence odalarında duvardaydı; ama bu görüntü, kurucu baba efsanesinin değil, demonik bir üstben’in huzmeler saçan gözünün temsiliydi. Böylece işkence sahnelerinde, sembolik baba figürü yeniden kuruldu — fakat bu defa, himaye eden değil, bizzat kurbanın “ben”ine iğdiş tehdidini dayatan bir figür olarak.
5. Tanıklıklar: İşkencede Sembol–Acı Köprüsü
Birçok birinci el tanıklık, ulusal sembollerin fiziksel işkencenin tam ortasına yerleştirildiğini doğrular. Mamak Cezaevi’nden bir eski tutsak, sorgu sırasında defalarca İstiklâl Marşı’nı bağıra bağıra söylemeye zorlandığını; ses tonunu yeterince yüksek bulmayan subayın, elektrik işkencesini marşın dizeleriyle senkronize ettiğini anlatır. Bu, yalnızca acının şiddetini artıran bir yöntem değildi; aynı zamanda sembolik düzenin yeniden kodlanmasıydı.
Diyarbakır Cezaevi’nden bir başka tanıklık, mahkûmların Atatürk büstü önünde diz çökmeye zorlandığını aktarır. Bunu reddedenler, gece boyunca falaka ve soğuk su işkencesine maruz bırakılmıştır. Burada fiziksel rahatsızlık (Unlust) ile sembolik boyun eğdirme birbirine eklemlenmiş, direncin kırılması için çift yönlü bir baskı oluşturulmuştur.
Bu süreçlerde tutsaklar farklı direnç biçimleri geliştirmiştir. Kimisi içinden marşı bozmadan farklı sözlerle tekrarlayarak sahte bir uyum göstermiş, kimisi sembollere bakmadan talimatları yerine getirmiştir. Bunlar, makulleştirme yoluyla travmatik imleyenlerin etkisini azaltma girişimleriydi. Ancak sürekli yinelenen sahneler, yineleme zorlantısının da etkisiyle, bu sembolleri psişik yapıya kalıcı olarak kazımıştır.
6. Jouissance ve Devlet Şiddeti
Jouissance, bastırılanın dönüşü olarak işkencede açığa çıkar. Devletin uyguladığı şiddette jouissance, yalnızca failin sadist tatmininden ibaret değildir; aynı zamanda kurbanın rahatsızlığı (Unlust) üzerinden toplumsal düzenin kendini pekiştirmesidir. Ulusal sembollerin işkenceye dahil edilmesi, bu jouissance’ı iki katmanlı kılar: fiziksel acıdan ve sembolik ihlâlden doğan çift yönlü bir haz/rahatsızlık bileşimi.
Failin jouissance’ı, ulusal semboller aracılığıyla meşrulaştırılır. Atatürk portresi ya da bayrak eşliğinde yapılan işkence, failin kendi eylemini “nizami” ve “kültür” adına gerçekleştirdiği yanılsamasını güçlendirir. Burada sembolik baba, üstben’in buyruğuna dönüşerek failin içsel direncini bastırır, ona demonik bir yetki verir.
Mağdur açısından bu durum, kendi psişik örgütlenmesinde derin yarıklar açar. Çocukluktan beri içselleştirilmiş semboller, travmanın doğrudan aracına dönüşür. Bu hem özdeşleşmeyi hem de tiksintiyi aynı anda üretir; jouissance, tam da bu çifte bağdan beslenir. Devlet şiddeti, böylelikle yalnızca bedenleri değil, sembolik düzenin çekirdeğini de yeniden biçimlendirir.
7. Sol Devrimcilerin Fantazi Yapısı ve Ayna Etkisi
1960’lar ve 70’ler boyunca sol devrimci örgütlerin kendi iç disiplin pratiklerinde kullandıkları semboller, çoğu zaman kolektif kimliği pekiştirme ve ihanetle suçlanan bireyleri cezalandırma işlevi taşıyordu. Bayrak, örgüt arması, lider portreleri gibi görsel imleyenler yalnızca aidiyet göstergesi değil, aynı zamanda nizami otoritenin temsiliydi. İç disiplin cezaları sırasında, örneğin bir yoldaşın diğerlerinin önünde özeleştiri yapmaya zorlanması, sembol eşliğinde aşağılanması, bir tür “babam hasmımı dövüyor (çünkü beni seviyor)” fantazisinin ötelenmiş versiyonuydu.
Bu yapı, 1980 darbesi sonrası devletin uyguladığı işkencelerde grotesk bir ayna karşılığı buldu. Devlet, Atatürk portresini ya da Türk bayrağını tutsakların gözünün içine sokarken, geçmişte örgüt içindeki simgesel disipline boyun eğmiş olan devrimciler, bu kez aynı fantazi matrisinin karşı cepheden dayatıldığı bir sahnede buldular kendilerini. Aradaki fark, failin konumuydu: örgüt içindeki baba figürü, yerini devlet baba figürüne bırakmıştı; ancak her iki durumda da imleyen zincirinin merkezi, otoritenin sembolik bedeni olarak bir baba figürüydü.
Tanıklıklarda bu “ayna etkisi” çok çarpıcı biçimde belirir. Bir tutsak, sorgu sırasında zorla marş söyletildiğinde, örgütteyken bir yoldaşa zorla slogan attırdığı anı hatırladığını; bu hatıranın acıyı daha da karmaşık kıldığını aktarır. Burada karşı tarafın uyguladığı şiddet, kendi geçmişinin çarpık bir yansıması olarak deneyimlenir. Bu, yineleme zorlantısının politik şiddette nasıl işlediğini gösterir.
8. İmleyen Zincirinin Yeniden Örgütlenmesi
İşkence sahnesi, imleyen zincirinin kırıldığı ve yeniden kurulduğu bir mekândır. Lacan’ın tarif ettiği gibi, imleyen zinciri yalnızca kelimelerle değil, imgeler ve ritüeller aracılığıyla da örülür. 1980 sonrası cezaevlerinde, Atatürk büstüne selam durma, marş söyleme, bayrağı öpme gibi ritüeller, kurbanın sembolik düzenini yeniden biçimlendiren imleyen düğümleri hâline getirildi.
Burada “devlet baba” figürü grotesk biçimde yeniden kurulur. Grotesklik, figürün hem kutsal hem de aşağılayıcı işlevleri aynı anda yüklenmesinden gelir. Baba, hem koruyucu hem cezalandırıcıdır; hem milli birlik adı altında kucaklar hem de bedenine elektrik verir. Bu çift yönlü yapı, üstben’in demonik yüzünü gösterir: emir, aynı anda hem “bana itaat et” hem de “kendi aşağılanmandan haz al” buyruğunu taşır.
Bu süreç, gerçeklik sınamasının bozulmasına yol açar. Kurban, çocuklukta okul törenlerinde gördüğü bayrak ile sorgu odasındaki bayrağın aynı sembol olduğuna inanmak istemez; ama imleyen zinciri öyle bir biçimde yeniden örgütlenmiştir ki, bu kaçış imkânsız hâle gelir. Sembolik baba figürünün bu yeniden inşası, psişik örgütlenmeyi kalıcı biçimde etkiler, kimlikte çatlaklar açar.
9. Sonuç: Fantaziden Tarihe, Tarihten Jouissance’a
1980 darbesi işkencelerinde görülen sembol–şiddet birlikteliği, Freud’un “bir çocuk dövülüyor” fantazisinin üç katmanıyla birlikte düşünüldüğünde, yalnızca bireysel travma değil, kolektif sembolik düzenin de sapkın bir biçimde yeniden kurulması anlamına gelir. Bastırılmış olan “babam hasmımı dövüyor” fantazisi, devlet baba aracılığıyla yeniden sahnelenir; ancak bu defa defterden silinen “babam beni dövüyor” katmanı doğrudan gerçeklikte karşılık bulur.
Jouissance, bu sahnelerde hem failin hem de mağdurun konumunu belirler. Fail, ulusal sembolleri kullanarak şiddetini nizami ve kültürel olarak meşrulaştırır; mağdur ise bu semboller aracılığıyla yalnızca fiziksel acıya değil, çocukluktan beri içselleştirdiği imleyenlere yönelen bir iğdiş tehdidine maruz kalır. Bu çifte bağ, travmanın kalıcılığını ve etkisinin derinliğini açıklar.
Tarihsel olarak 1960’larda nizami bir sembolik baba olan Atatürk figürü, 1972 idamlarıyla çatlamış, 1980’de ise çıplak şiddetin aracı hâline gelmiştir. Bu dönüşüm, yalnızca politik iktidarın sertleşmesini değil, sembolik düzenin temelinin yeniden yazılmasını temsil eder. Freud ve Lacan’ın perspektifinden bakıldığında, bu yeniden yazım süreci, hem bireysel hem kolektif düzeyde nevroz, direnç ve iğdiş deneyimlerini iç içe geçiren, yüksek yoğunluklu bir jouissance alanıdır.






























Geri bildirim: Uzuv Forsu 🔖🦶🏻🛡️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Barış Süreci ve Baba Figürlerinin Çöküşü | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Süreç Heval ⏳⛰️🛡️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER