Hadi ya! 🙂☹️🙂

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🌍☀️ İklim Çöküşü ☀️🌍

Önce küçük bir düzeltme ile başlayalım: iklim çöküşü bir sonraki kuşağı beklemeyi nezaket saymadı, erken geldi ve kapıyı içerden açtı; şehir azıcık kızardı, gök hafifçe pas tuttu, su da çok değil, yalnızca nazlılaştı. Boomer kuşağı balkonda üçüncü dalga kahvesini tartarken dumanın menzili kupaya kadar uzanınca, yüzlerde mütebessim bir şaşkınlık peyda oldu. Hadi ya! tüh, dediler, mevsimler perakende olmuş meğer. Tam bu sırada televizyonun içinden eski bir güven cümlesi yükseldi: ‘Houston, bir sorunumuz var.’ Ne var ki sorun, yalnızca kahvenin kreması kesilmiş kadar hafifti; en azından masadaki anlatı öyle kuruluydu. Arka planda ufak tefek bir orman, evet, yalnızca ufak tefek, kendini ateşe emanet ediyordu; ön planda ise kavuşmuş bir çift birbirinin gözlerine bakıp ‘Her zaman Paris’imiz olacak.’ diyordu. Bu cümle, gerçeklerin hücumunu savuşturan bir tılsım gibi işledi; ne iyi, Paris kalıcıydı, hatta istenirse damakta kalıcı tatlı bir parfüm notası olarak da temin edilebilirdi.

Rafine zevkler mevzuu böylece müstakil bir sığınak oldu. Menülerde jön gıda, sayın gıda diye taltif edilen tabaklar yürüdü; fiyat artınca hürmet de arttı, sanki hüsn-ü fiyat hüsn-ü lezzetin mütemmimiymiş gibi. Şef, ‘Silahı bırak. Cannoli’yi al.’ diyecek kadar neşeli bir ironiye yaslandı; garson, masanın havasını ölçer gibi eğilip ‘Onun yediğinden alayım.’ sözünü adeta sahne repliği gibi servis etti. X kuşağından müteyakkız bir sunucu, bu ziyafetleri ekranda çerçeveleyip ‘Rüyaların yapıldığı şey.’ diye fısıldadı ve kamerayı jön gıdanın çenesine—pardon, kesitine—yaklaştırdı. Aynı anda balkon demirlerinden görünen duman çizgisi biraz koyulaştı ama bu, anlatının şıklığını bozacak bir şey değildi; çünkü fondaki felaket, öndeki kavuşmanın manidarlık güvencesiydi. Aşk varsa afet kıvam tutuyordu.

İşin nüvesi şuradaydı: gerçekler baskı yaptıkça, meyl-i keyf daha keskinleşti. Boomer masası, ‘Doğrusu, canım, umurumda bile değil.’ diyecek kadar lakayt değildi ama ağızlara yakışan bir teennî ile, “mesele elbette mühim; fakat biz de elimizden geleni yapıyoruz” dercesine porselen tabakların sesini alçakça yükseltti. Hadi ya! öyle mi, diye içinden geçirdi izleyici; fakat izleyici dediğimiz de nihayetinde televizyon çocuğu X kuşağıydı. Bu kuşak bir yandan muhterem Boomer’ları sarmalayıp kalkan oldu; PR yaptı, yayın akışını düzenledi, menüleri meşrulaştırdı, ‘Güç seninle olsun.’ şiarıyla enflasyonlu tatların üzerine biraz yıldız tozu serpti. Öte yandan aynı X kuşağı, set bittiğinde kuliste dudak büktü; “bu da bir performans, memnunsuz müşteri performansı” diye iğneledi ve telefona dönüp yeni kesitler montajladı.

Su mevzusuna gelince, şehirde birkaç mütevazı önlem alındı: musluklar belirli saatlerde naz yaptı, duşlar daha kısa tutuldu, buz kovaları yalnızca özel çekimlerde göründü. Akşam haberlerinde bir yorumcu ‘Gerçeği kaldıramazsın!’ diye kürsüye vurdu; fakat ertesi gün aynı kanalda bir yemek programı başladı ve sunucu kadehi kaldırıp ‘Kemerlerinizi bağlayın; çalkantılı bir gece olacak.’ dedi. Çalkantıdan kasıt, deniz ürünlerinde küçük bir tedarik sıkıntısıydı; deniz, yaz vaktinin ılıklığıyla biraz fazla içeri girmişti, o kadar. Aşçı ‘Daha büyük bir tekneye ihtiyacımız var.’ diye şaka yaptı; plato kahkahaya boğuldu; duman şehri biraz daha yokladı; çift, fonda yeniden kavuştu: ‘Ne de olsa yarın başka bir gün.’ Reji, yakın plan aldı; ‘İşte sana bakıyorum, çocuk.’ Ekranın manası yerini buldu.

Böyle böyle gıda model oldu; seyir zevki başrole, sinematik poz kesme yardımcı role geçti. Jön gıda büyüdükçe sayın gıda saygınlaştı; pahalılaştıkça mübarek bir ciddiyet kazandı. Mekânlar ‘Ev gibisi yok.’ yazılı neonlarla donandı, fakat şu küçük tevafuku not düşelim: ev denilen şey sıcaktı, gerçekten sıcaktı; klimayı idareli çalıştırmak gerekiyordu, o kadarcık. Şehrin iki yakasını bağlayan köprü, sabaha biraz duman astı; reji, filtreyi ‘romantik’ yaptı; çift el ele yürüyünce alt yazı kendiliğinden geldi: ‘Toto, sanırım artık Kansas’ta değiliz.’ Ama mesele büyütülecek gibi değildi, yalnızca Kansas değildi, zaten İstanbul, zaten İzmir, zaten Adana… Hadi ya! vay anasını sayın seyirciler, dedikçe, ekrandaki gurmeler daha da vakurlaştı; ceket yakalarındaki iğneler devrin nişanı oldu. Bir jürilik makamı teşekkül etti; tadım notları adeta kaza tespit tutanağı gibi ciddiyetle yazıldı; kisve-i eleştiri içinde mütemadiyen hüküm verildi. Bu jürilik, zamanla ibretengiz bir kıvama erişti; kimseyi kırmıyor, herkesi puanlıyordu; puanlar yükseldikçe fondaki dumanın kadrajı daralıyordu.

X kuşağı burada da kalkanlık etti. Televizyonu icra eden, podcast’i çoğaltan, montaj masasında gündemi örten o eller, Boomer’ı sahnede diri tuttu. Aynı eller, çekim aralarında aynaya bakıp ‘Neden bu kadar ciddisin?’ diye kendine sırıttı; ironi, bir tür kişisel serum oldu. Suyun turnikesi sıklaşınca, anlatı yine bir istiare buldu: denizden tatlı su yapma denemeleri, yalnızca iki brunch randevusunu erteletti, o kadar. Hadi ya! pes doğrusu, dedik, takvimdeki su saatleriyle rezervasyon slotlarını eşleyen aplikasyon bile çıktı. Bir çark daha kuruldu: sponsor markalar sahneye girdi, biri ‘Ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım.’ dedi; diğeri ‘Dünyanın kralıyım!’ diye yeni tatlısını takdim etti; seyirci, sahiden krallık hissini aldı—şekerin zirvesinde kısa bir tahta çıkış, hemen ardından mütevazı bir iniş.

İşin biraz da serencam tarafı var: pahalılık arttıkça hürmet büyüdü, büyüdükçe söz, ağızdan daha tok döküldü. ‘Bana mı diyorsun?’ tonundaki açıklamalar birer acente gibi çalıştı; ‘Alışıldık şüphelileri toplayın.’ tarzı tartışma programları, su ve yangın meselesini teknik bir teferruata tahvil etti. Yangınlar, şehirle aralarında medeni bir mesafe bıraktılar; burun direğini sızlatan koku, görüntü yönetmeninin ton haritasında pastel bir alan işgal etti; fonda, tekrar tekrar, kavuşan çift göründü—aşkın teminat senedi. X kuşağı bu esnada hem korudu hem hor gördü: “Biz adına dışavurumlar” yaptı, “kimlik şemsiyesi” açtı, ‘Nasıl istersen.’ diye nezaket gösterip prova biter bitmez kamerayı kapadı. Boomer’lar masumdu; çocuklukları çok kanallı değildi, çok kanallı olan bizdik ve biz, kendi kurduğumuz kanallarla onların cümlelerini rejiye uygun hale getiriyorduk.

Susuzluk ve dev yangın gibi gayet ciddi meseleler, anlatının omurgasında bilerek hafife alındı; bu, bir espri tekniğiydi: understatement. “Sularımız azıcık içerlemiş” dedik; “ormanlarımız tatlı bir bronzlaşma döneminde” diye devam ettik; “kıyılar biraz da içe kapanık” cümlesiyle finali tezyin ettik. Bu hafif konuşma, ağır gerçeklerin üzerinde kayar gibi gidince, ekranın dili cilalandı; ve bir bakıma herkes kurtuldu: vicdan, ‘Geri döneceğim.’ dedi ve reklama gitti; çok sürmeden döndüğünde masada yeni bir tabak vardı, adı, şaşırtıcı değil, ‘Paris’. Jön gıda ve sayın gıda kendi ünvanlarını takdis ettiler; jüri, bir ağız dolusu alkışın ardından mütebessim bir sükûtla puan verdi.

Derken bir gün, bacadan gelen dumanın rengi değişti; kahveye çakıl taşı aroması bulaştı; çift, fonda yine kavuştu—bu defa biraz çatık kaşla. Yayın masasında birisi alçak sesle “Ev gibisi bulunmaz,” dedi. Bir diğeri, daha ihtiyatlı bir sesle: ‘Gittiğimiz yerde yollara gerek yok.’ Yine de final cümlesi aynı kaldı; çünkü anlatı, kendi ritüelleriyle ayakta duruyordu. Hadi ya! şakadır herhalde, dedi içimizdeki ses; belki de şaka, gerçeğin en makbul tefsiri olduğu için böyle dedi. Jüri mikrofonu kapatırken “Sıkı tutunun; gece dalgalı geçecek,” dedi; ardından, ne demekse, “Az sonra yine buradayız” cümlesi duyuldu; kameralar kısık bir ışıkla yemeği yakın planda tuttu; fondaki dünya, kapının aralığından bir kere daha içeri doldu.

Son söz, azıcık ağır ama sahici olsun: Bu hikâyede kimse şeytan değil; hele Boomer’lar asla. Onlar, alıştıkları repertuvarla dünyayı yatıştırmaya çalışıyorlar; X kuşağı, televizyonun çocuğu olarak hem bu sahnenin omzunu tutuyor hem de sahneyi hicvediyor. İklim çöküşü ise nezaketi olmayan bir konuk; kapı eşiğinde beklemiyor, randevuya sadık değil. Perdeyi kapatmadan evvel şu cümleyi kulaklığımızda tutalım: ‘Gerçeği kaldıramazsın!’ Eğer kaldıramıyorsak, en azından onu küçümserken kullandığımız şakaların ölçüsünü bilelim; çünkü şaka hafifledikçe, gerçek ağırlaşıyor. Ve evet, fonda yine bir çift kavuşuyor; bu kez Paris değil, belki yalnızca sokağın bakkalı; ama olsun, manidarlık yine temin edilmiş sayılıyor—ta ki duman kokusu kadrajın dışına taşana kadar.

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “Hadi ya! 🙂☹️🙂”

  1. Geri bildirim: İklim Çöküşü — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER