Tatlısu Lacancısı ve Tuzlusu Lacancısı: Denizin Köpüğünden Dağın Karına

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🌊➰🧭 AKIŞ 🌊➰🧭

(öncesi: Su Yolunda Susuz Kalan Toplum)

Suyu enformasyon, karı bilgi bankası olarak düşündüğümüzde iki tip hemen belirir: tatlısuda oyalanıp tuzluya karıştırmayı marifet sanan gösteri meraklısı ile, açık denizin gürültüsünde çalışıp bardağa tatlı su koyabilen işçi. Birincisi Tatlısu Lacancısı’dır; ikincisi Tuzlusu Lacancısı. Tatlısu Lacancısı’nın dünyasında kar, yani yıllar içinde birikmiş yöntem ve doğruluk, medyatik ısıya tutulup yağmura çevrilir; sel köpürür, alkış yükselir, ovada bir damla su kalmaz. Tuzlusu Lacancısı’nın dünyasında ise denizin tuzu parıltı değil ham maddedir; önce ayrıştırılır, sonra dağların gölgesinde yeniden kristal kar olarak stoklanır ki yaz ortasında bile kaynaklar şakır şakır aksın.

Tatlısu Lacancısı, signifier’ı ‘gösteren’ diye sahneleyen kişidir. Göstererek özne olunacağını sanır, ünlenmeyi imlenmekle karıştırır ve uzaktan gelen davul sesini bilgi zanneder. Tatlısuyu tuzlusuyla karıştırmayı, yani doğrulanmış bilgiyi sınırsız enformasyonla şova kavuşturmayı “akış yönetimi” sanır. Ortaya köpük çıkar; köpük göz alıcıdır ama susuz bırakır. Bu sahnede edebiyatın cilası ve belagatın kıvrımı tuz yerine geçer; Tatlısu Lacancısı bu “tuzu” baharat zanneder, ikisine de tapınır. Oysa belagat da lagaluga da aynı sahte tuzluluktur; ikisi de boktandır. Bir an serinlik verir, susuzluğu katlar. Dil parıldar, bardak boştur.

Bönlük tam burada devreye girer. Bönlük toprağın su tutmamasıdır; bilişsel bünye olarak zeminin doku yoksulu, organik maddesi eksik, gözenekleri çökmüş ve kökleri sökülmüş halidir. Böyle bir zeminde her yeni içerik yüzeye vurur ve kaçar; karın yavaş salımı yerine sağanaklar gelir, sağanakların bıraktığı tek şey çamurdur. Tatlısu Lacancısı bön zeminde coşkuyu çoğaltır; coşku, karar kapasitesi üretmez. Kalabalığın nefesi soğutur, kurumların nefesi kesilir. Günden güne sel gelir; ertesi gün daha keskin bir kuraklık. Bu döngü entropik aşınımdır; her sel bir parça hafızayı söküp götürür.

Tuzlusu Lacancısı bambaşka bir rejimde çalışır. Açık denizin karışmasından kaçmaz, ona hakim olur. Tuz onun için lezzet değil, ayrıştırılacak yük, ölçülecek yoğunluk, yönetilecek akıntıdır. Suyun içilemez kütlesi içinden tatlı damarı çekmek için membran, basınç ve bakım kurar. Membran harfiyettir; lafın yüzünü değil kemiğini tutar. Basınç sabırdır; trendin gürültüsüne karşı yöntemle ısrar eder. Bakım etik bir işçiliktir; editörlük, arşiv, standart, geri dönüş denetimi, atık yönetimi demektir. Bu işçilik tuzu dışarıda bırakıp suyu geçirir; ama mesele yalnız suyu tatlandırmak değildir. Esas mesele tuzluyu kar olarak kristalleştirmektir.

Kristalleştirme, denizin dağa çevrilmesi demektir. Simgesel çalışmanın soğuğu olmadan, yani gösterişten kaçınan gölge ve yüksek standart olmadan kristal çekirdeği oluşmaz. Harfiyet bir tohum bırakır; çekirdeklenme başlar; retoriğin dağınık tuzu kristal kütleye bağlanır; stok ortaya çıkar. Kar dediğimiz budur: acele tüketilmeyen, sabırla saklanan, mevsimlik yavaş salımla vadilere can veren birikim. Tatlısuyu geri kazandırmak, tuzluyu yalnızca damıtmaktan ibaret değildir; tuzluyu karlaştırmaktır. Kar yoksa kaynak yok; kaynak yoksa yazın nefessiz kalırsın.

Bu ayrım dilin mutfağı ile salonu arasında da çizilir. Salon, menülerin, tabelaların, gösterinin tatlısudur; kelimeler mallaşır, değeri alkıştan alır. Mutfak, harfiyetin ve hemseslenmenin Ejderhanesi’dir; fikirle sedayı birbirine diker, hudut çizer, pişirir. Tatlısu Lacancısı salonun adamıdır; menü çoğaltır, fotoğraf verir, kahkahayı ölçer. Tuzlusu Lacancısı mutfağın işçisidir; kıyma makinesine laf değil harf verir, sosun şekerini değil ısısını ayarlar. Menü çoğaltmak tok tutmaz; pişirme olmayan yerde doyum olmaz. Sahne parlatır; mutfak yaşatır.

Fantazinin rolü bu tabloda şudur: Uzaktan egzotik bir manzara gibi tüketildiğinde fantazi retoriğe şeker katar ve tuzu görmezden gelir, köpüğü şişirir. İçeriden sahnelendiğinde ise devreyi açığa çıkarır; arzunun nereden gelip nereye bağlandığını gösterir; bulanıklığı çökeltir. Tuzlusu Lacancısı fantaziyi vitrinden değil laboratuvardan kullanır; katalizördür, uyuşturucu değil. Sahnede kalakalmaz; sahnenin ardındaki pompanın, vana ve kanalların hesabını tutar. Akış ölçülür, sediman tutulur, su berraklaşır.

Siyaset de aynı su yasasına uyar. Fizikî su kıtlaştıkça ritüel çoğalır, yağmur duası norm olur. Tatlısu Lacancısı bu ritüeli düşüncenin yerine koyar; belagatı strateji, lagalugayı politika sanır; köpüğe bakıp büyülenir. Tuzlusu Lacancısı ritüeli değil rejimi kurar; sediman tutucu kurumlarla tabanı kalınlaştırır; kar rejimini, yani geciktirme ve dozaj sanatını geri getirir. Kalabalığın coşkusunu tek ölçü olmaktan çıkarır; karar kapasitesinin yavaş kaslarını çalıştırır. Göstermek değil imlemek, parlatmak değil bağlamak, alkış değil kaynak hedef olur.

“Peki tuz ile tatlı nasıl bir arada bulunur” itirazı doğal gelir. Tatlısu adı yaşam alanını, tuzlu söz üslubu anlatır. Tatlısuda yaşayıp tuzlu söze meftun olmak mümkündür ve vakidir. Sığ, kapalı havzalarda güneş vurdukça su buharlaşır, tuz yoğunlaşır; kıyıda parıltı artar, bardakta içilecek su azalır. Tatlısu Lacancısı tam da budur: tatlısuda oyalanır, dili tuzlandırır, sonra o tuzla gurur duyar ve suyu tutmaz, akıtır. Tuzlusu Lacancısı ise denizin içinde kalır ama denizleşmez; tuzu geçirgen zarın dışında bırakır, suyu geçirir, kalan tuzu dağa çevirir.

Sonuç bütündür: köpükten kaynağa, şovdan stoğa yürümek zorundayız. Tatlısu Lacancısı’nın parıltısı bardakta su bırakmaz; edebiyatın cilası ve belagatın kıvrımı baharat değil, işe yaramaz tuzdur ve ikisi de boktandır. Tuzlusu Lacancısı’nın üstünlüğü parıltıyı söndürmekte değil, parıltıdan akış çıkarmaktadır. O üstünlük, açık denizde yüksek gürültü altında çalışıp sonunda içilebilir bir bardak koyabilme ehliyetidir. Tatlısuyu geri kazandırmanın yolu, tuzluyu kar olarak kristalleştirmektir; tuzu kristale, sözü stoğa, köpüğü akışın önünden çekmeye çevirmektir. Bön bir zemin seli alkışlar, ama sel ertesi gün susuzluk getirir; kristal kar ise yaz ortasında bile su verir. Bizim işimiz, dağın gölgesini geri getirmek, karın gecikmiş erimesini yeniden kurmak, denizde kalıp denizleşmeden bardağa tatlı su koymaktır.

(sonrası: Güzel/Çirkin Kilidi: Bönlüğün Hidrofobik İkilenmesi)

4 Yorum

Filed under Suni muhaberat

4 responses to “Tatlısu Lacancısı ve Tuzlusu Lacancısı: Denizin Köpüğünden Dağın Karına”

  1. Geri bildirim: Su Yolunda Susuz Kalan Toplum | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: İklim Çöküşü — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  3. Geri bildirim: Güzel/Çirkin Kilidi: Bönlüğün Hidrofobik İkilenmesi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  4. Geri bildirim: AKIŞ 🌊➰🧭 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER