Şizofrenide Nüfuz Aygıtının Kökeni (1919) — Victor Tausk

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

(İngilizcesi, Almancası)

KLASİK MAKALE

Journal of Psychotherapy Practice and Research’ün bu sayısı, Victor Tausk’un ‘Şizofrenide Nüfuz Aygıtının Kökeni’ başlıklı makalesinin tıpkıbasımını içeriyor. Makale, Tausk’un trajik intiharına denk düşen 1919’da basıldı; ancak bir yıl önceki bir versiyon Viyana Psikanaliz Grubu’na sunulmuştu. Bu, birçok bakımdan tuhaf bir makale. Bir yandan Tausk’un büyük parlaklığını yansıtırken, öte yandan titiz ve özenle belgelenmiş dipnotları aracılığıyla, şizofreniye dair psikanalitik görüş konusunda kendisiyle Freud arasındaki nüfuz ilişkisine Tausk’un takıntısını da aktarıyor. Tausk o dönemde Freud’un çalışmalarından yoğun biçimde yararlanır; ancak şizofreninin merkezî güçlüğüne ilişkin psikanalitik formülasyonu kayda değer biçimde ileri taşır.

Tausk’un Freud’la sorunlu ilişkisi, Paul Roazen’ın Brother Animal’ında belgelidir. ‘Şizofrenide Nüfuz Aygıtının Kökeni’ başlıklı makale, Tausk’un ölümünden sonra Freud tarafından sıkça anılmıştır. Ve Tausk’un çalışmaları içinde en çok bilinen metin budur.

Makalenin kendisi, Tausk’un yaratıcılığını açığa vuran birçok ilgi çekici öge barındırır. Tekil olgu incelemelerine dair aydınlatıcı ve ilginç bir gerekçelendirme sunar; bu gerekçe 1919’daki kadar bugün de moderndir. Ek olarak, makale, yaygın bir şizofrenik belirtinin yorumlanmasına ve anlamlandırılmasına girişmesiyle ayrışır: burada söz konusu olan, uzaktaki bir makinenin nüfuzu altında olma yaşantısıdır. Tausk’un büyük başarısı, bu belirtinin ve varsayılan anlamının, psikanalitik kuramla zekice ilişkilendirilmesidir. Bu çabayla, metapsikolojiye katkı sunarken hastayı da insancıllaştırır.

Gerçekten de, metapsikolojiye ve genel olarak şizofreninin anlaşılmasına yaptığı katkı, bu makalenin tarihteki yerini güvence altına alır. Tausk, gelişim, sevkî yatırımlar ile bastırma ve savunma fikirlerini ustaca kullanarak nüfuz aygıtının anlamını formüle eder. Ne var ki en dikkat çekici katkısı, şizofreninin zayıflamış bir ego’ya bağlı olduğuna dair görüşüdür; ayrıca, ben ile öteki, iç ile dış, geçmiş ile şimdi arasındaki sınırları sürdürme probleminin özgüllüğüne açıkça dikkat çeker. Sınırları korumakta güçlük çeken zayıf ego kavrayışı, Paul Federn tarafından ele alınmış ve nihayet modern psikanalitik şizofreni kavramsallaştırmalarının merkez taşı hâline gelmiştir.

Makale yer yer yoğundur ve bugünün ölçütleriyle bakıldığında, Tausk’un iyi bir editöre ihtiyacı olurdu. Bununla birlikte, makale, bu çetrefil hastalığa dair parlak içgörüsüyle dikkatli bir okumayı ödüllendirir. Günümüzde şizofreninin klinik olarak anlaşılmasındaki ağırlık noktası birçok farklı perspektifin bütünleştirilmesinde yatarken, bu makale bize hastalığın arkasındaki kişiyle insani temas kurmanın değerli olabileceğini hatırlatır. Şizofrenik hastanın arzuları ve korkuları —hastalık tarafından çarpıtılmış olsalar da— anlaşılabilir, der Tausk. Bu anlayış, hastanın hastalıkla başa çıkmasına ve reçete edilen tedavinin diğer yönlerine bağlı kalmasına yardımcı olmak üzere kullanılabilir.

WILLIAM H. SLEDGE, Tıp Doktoru

KAYNAK

1. Roazen P: Brother Animal. New York, Random House, 1969

Çeviri ve çevirmenin notu, Psychoanalytic Quarterly 2:519–556, 1933’ten izinle yeniden basılmıştır.

‘Şizofrenide Nüfuz Aygıtının Kökeni’ Üzerine
VICTOR TAUSK
Almancadan çeviren: Dorian Feigenbaum

[Çevirenin notu: Internationale Zeitschrift für Psychoanalyse’da yayımlanışından 14 yıl sonra bu makalenin çevirisi, bir açıklama sözcüğünü gerektiriyor. Victor Tausk, psikanalist olmadan önce seçkin bir hukukçu (yargıç) ve gazeteciydi. Freud’un çalışmaları, Tausk’ta derhal yankısını buldu; psikanalize kendini daha kapsamlı biçimde donatmak için tıp eğitimine hayli geç yaşta başladı. Kırk ikinci yaşındaki trajik ölümü (3 Temmuz 1919), bir avuçtan fazla makale sunmasını engellemiş olsa da, onun, dünya savaşı onyılı sırasında psikanalizin yaratıcı döneminde Freud’un çevresindeki öncüler arasında olduğu söylenebilir. Çalışmaları, alkolik psikozları, şizofreni, çocukluk cinselliği, savaş nevrozları ve psikanaliz ile felsefe gibi çeşitli konuları kapsıyordu. Son ve en önemli çalışması, Über die Entstehung des “Beeinflussungsapparates” in der Schizophrenie, Viyana Psikanaliz Derneği’nde okunmuş (6 Ocak 1918), makaleye adanmış bir akşamda tartışılmış (30 Ocak 1918) ve 1919’da yayımlanmıştır.

Bu çalışma, psikanalitik —ve psikiyatrik— literatürde klasik bir konumdadır; bir sanrısal oluşumun parlak bir çözümlemesini sunar, içe atım, halüsinasyon ve narsisizm gibi temel sorunlar üzerine keskin yorumlar ortaya koyar ve Abraham’ın libido gelişimi formülasyonunu, yanı sıra başkalarının daha sonraki çalışmalarını öncelemiştir. Çevirmen, Viyana Üniversitesi klinik çalışmalarının son yılında sınıf arkadaşı olarak, savaş onları ayırmadan önce onunla kısa bir dostluk dönemi yaşamış ve —Kraepelinci psikiyatrinin egemen olduğu bir zamanda— tahmin edileceği üzere, Tausk’un coşkusu ve Freudcu kuramın parlak sunumu sayesinde psikanalize azımsanmayacak ölçüde çekilmiştir. İngilizcede erişilebilir psikanalitik literatürdeki bir boşluğu doldurmak üzere üstlenilen bu çeviri, bir ölçüde, yazara olan şükran borcunu ödeme işlevi de görmektedir. —D.F.]

1

Aşağıdaki düşünceler, belirli bir şizofreni hastası tipinin yakındığı ‘nüfuz aygıtı’nın tek bir örneğine dayanmaktadır. Her ne kadar, bildiğim kadarıyla, bu özel vakada makinenin yapısı bu türden diğer bütün aygıt çeşitlerinden maddeten farklılık gösterse de, yine de, burada sunulan örneğin, bu sanrısal aracın oluşumu ve amacı hakkında psikanalitik bir içgörüyü kolaylaştıracağı umulur.

Benim örneğim, tipik nüfuz aygıtının bir varyantıdır — çok nadir bir varyant. Elbette, tek bir vakanın incelenmesinden genel sonuçlar çıkarmanın acelecilik olduğuna ve bilimsel geçerlilik taşıyacak genellemelerin daha geniş bir malzeme kitlesine dayanması gerektiğine dair itiraz getirilebilir. Benim haklı gerekçem şudur: Sonuçlarımı destekleyecek başka vaka malzemesiyle karşılaşmadım; ayrıca, bildiğim kadarıyla, psikiyatrik literatürde, makalemi gereksiz kılacak türden, nüfuz aygıtı fenomenine ilişkin tekil vaka betimlemeleri bulunmamaktadır. Yalnızca aygıtın genel betimlemeleri mevcuttur ve onun düzenli özellikleri ile işlevleri, yüzeysel klinik örneklemeler olarak sunulur. Yalnızca genel betimlemeye ilgi duyan klinik psikiyatri, psikotik dinamiklerin incelenmesi açısından tekil belirtilerin önemine vurgu yapmaz. Psikiyatri, psikanalitik yöntemi kullanmadığı için, bir belirtinin kökenini, anlamını ve amacını şimdiye dek yeterince soruşturmuş değildir; zira böyle sorunları postüle bile etmez. Oysa ilke olarak, istisnaî tiplerden genel sonuçlar türetmek meşrudur. Varyantlar ve karışık biçimler, genel tiplere ilişkin sorgulamayı uyarır. Tipik vakaların yeknesaklığı, nihai olarak aşılamaz bir duvar etkisi yapabilir; oysa tipten sapma, duvardaki bir pencere gibi olup oradan açık bir görüş elde edilebilir.

Kurala aykırılıklar ve muğlak tipler, söz konusu bir fenomenin farklı kökenlere sahip olabileceği varsayımını zorunlu kılar. Alışılmış olana beklenmedik bir sapma olduğunda, daha önce fenomeni karakterize etmiş —ya da en azından öyle görünmüş— olan türdeşliği soruşturma gereği duyulur. Olağandışı nedensel etkenlere ilişkin araştırma, sıklıkla, olağan olanlara yönelik araştırmayı da kışkırtmıştır.

Aşağıdaki sonuçlara temel olarak alınan örneğin onları haklı çıkaracağı ve bu varyant örneğin kökeni ile öneminin doğru kavranıp formüle edilmiş olacağı umulur.

2

Şizofrenik nüfuz aygıtı, mistik bir tabiatta bir makinedir. Hastalar, onun yapımı hakkında yalnızca muğlak ipuçları verebilirler. Kutu, kol, kaldıraç, tekerlek, düğme, tel, pil ve benzeri parçalardan oluşur. Hastalar, teknik bilgilerini kullanarak aygıtın yapımını keşfetmeye çalışırlar ve bilimlerin giderek popülerleşmesiyle birlikte, teknolojinin bildiği tüm güçlerin aygıtın işleyişini açıklamak için devreye sokulduğu görülür. Ne var ki insanlığın tüm buluşları, hastaların kendilerini zulüm altında hissetmelerine yol açan bu makinenin hayret verici güçlerini açıklamakta yetersiz sayılır.

Nüfuz aygıtının başlıca etkileri şunlardır:

1. Hastalara resimler gösterir. Bu durumda makine genellikle bir büyülü fener ya da sinematograftır. Resimler tek bir düzlem üzerinde, duvarlarda ya da camlarda görülür ve tipik görsel halüsinasyonların aksine üç boyutlu değildir.
2. Dalga ya da ışınlar ya da hastanın fizik bilgisiyle açıklanamayacak esrarengiz güçler aracılığıyla düşünce ve duyguları hem üretir hem de ortadan kaldırır. Bu tür durumlarda makine, çoğu kez bir ‘telkin aygıtı’ olarak adlandırılır. Yapımı açıklanamaz; fakat işlevi, bir ya da birkaç zalim tarafından düşünce ve duyguların iletilmesi ya da ‘tahliye edilmesi’nden ibarettir.
3. Bedende motor fenomenler, ereksiyonlar ve meni boşalmaları meydana getirir; amaç, hastayı erkek cinsel kudretinden yoksun bırakmak ve onu zayıflatmaktır. Bu ya telkin yoluyla ya da hava akımları, elektrik, manyetizma ya da X-ışınları aracılığıyla başarılır.
4. Bir kısmı hasta için bile yabancı olduğundan tarif edilemeyen, bir kısmı ise elektriksel, manyetik ya da hava akımlarına bağlı olarak duyumsanan hisler yaratır.
5. Hastanın bedeninde deri döküntüleri, apseler ve diğer patolojik süreçler gibi başka olaylardan da sorumludur.

Makine, hastayı zulüm altında tutmaya yarar ve düşmanlar tarafından işletilir. Bildiğim kadarıyla bu düşmanlar yalnızca erkek cinsindendir. Baskın olarak hastayı tedavi etmiş hekimlerdir. Aygıtın kullanımı da muğlaktır; hasta, onun işletilişi hakkında nadiren açık bir fikre sahiptir. Düğmelere basılır, kollar harekete geçirilir, kurlar çevrilir. Hasta ile bağlantı çoğu kez görünmez tellerle yatağına kurulur; bu durumda hasta yalnızca yataktayken makinenin nüfuzu altında kalır.

Bununla birlikte dikkat çekicidir ki, çok sayıda hasta tüm bu yakınmalarda bulunur ama bunları bir makinenin nüfuzuna atfetmez. Pek çok hasta, bu yabancı ya da düşmanca bedensel ya da ruhsal değişim duyumlarının nedenini, düşmanlardan yayılan dışsal bir zihinsel nüfuz, telkin ya da telepatik güç olarak görür. Kendi gözlemlerim ve öteki yazarların gözlemleri, bu yakınmaların nüfuz aygıtı belirtisinden önce geldiğinde ve aygıtın daha sonra patolojik bir gelişim olarak ortaya çıktığında kuşkuya yer bırakmaz. Birçok gözlemcinin belirttiği gibi, onun ortaya çıkışı, hastanın, yabancı ve acı verici olarak duyumsanan ve duygulanımını ile duyularını egemenliği altına alan patolojik değişikliklere bir açıklama sağlama amacına hizmet eder.

Bu görüşe göre, nüfuz aygıtı fikri, insanda içkin olan nedensellik gereksiniminden kaynaklanır; ve aynı nedensellik gereksinimi, muhtemelen, aygıt aracılığı olmaksızın yalnız telkin ya da telepati ile etkide bulunan zalimleri de açıklar. Klinik psikiyatri, nüfuz aygıtı belirtisini paranoyadaki zulüm fikirlerine benzer olarak açıklar (bilinir ki hasta, büyüklük sanrılarını gerekçelendirmek için bu fikirleri icat eder) ve buna ‘paranoia somatica’ adını verir.

Ne var ki, nedensellik gereksiniminin hiçbir tatminine başvurmaksızın, fiziksel ve ruhsal kişilik içinde bir dış güç araya girmeksizin yalnızca duygulanım değişiklikleri ve tuhaf görünümlerden yakınan bir hasta grubu vardır. Bazı hastalar özellikle, görülerinin kendilerine herhangi bir biçimde dayatılmadığını, buna rağmen büyük bir şaşkınlıkla onları görüp durduklarını söylerler. Ayrıca, kaynağını gösteren hiçbir belirti bulunmayan başka tuhaf duyumlar da görülür; özellikle, düşüncelerin ve duyguların kaybı ya da değişimine dair yakınmalar —ne düşünceler ne de duygular ‘tahliye edilir’ ya da ‘dayatılır’; ve benzer nitelikte, deri, yüz ve uzuvlarda duyum değişimlerinden yakınmalar vardır. Bu hasta grubu, yabancı, düşmanca bir güçten gelen nüfuzlardan değil, içsel bir yabancılaşma duygusundan yakınır. Kendilerine yabancılaşırlar, artık kendilerini anlamaz olurlar: uzuvlar, yüz, yüz ifadesi, düşünceler ve duygular yabancılaşmıştır. Bu belirtiler, açıkça, dementia praecox’un (erken bunama) erken bir evresinin parçasıdır; ancak ileri evrelerde de gözlenebilirler.

Bazı vakalarda kesin olarak, bazılarında ise güçlü bir olasılıkla, zulüm duygusunun, yabancılaşma duygusuyla birlikte görülen değişim duyumlarından türediği söylenebilir. Bu zulüm duyguları, yabancı, kişisel bir müdahale, ‘telkin’ ya da ‘telepatik nüfuz’a atfedilir. Başka vakalarda ise, zulüm ya da nüfuz fikirlerinin, bir nüfuz aygıtının kurulumuna dâhil olduğu görülebilir. O hâlde, nüfuz aygıtının, basit değişim duyumlarıyla başlayan bir belirtinin evriminde terminal bir evreyi temsil ettiğini varsaymak gerekir. Şimdiye dek, tüm dizinin tek bir vakada baştan sona bütünüyle incelenebildiğine inanmıyorum. Ne var ki, en az iki evre arasındaki bağlantıyı gözlemledim (birazdan bir örnek sunacağım) ve özellikle elverişli koşullar altında, tek bir hastada gelişim evrelerinin tüm serisinin gözlemlenebileceğini öne sürmekte tereddüt etmiyorum. Bu arada, kan hücrelerinde çeşitli patolojik biçimleri, tek bir büyüme döngüsünün gelişim evreleri olarak not eden fakat hiçbir eritrositte birden fazla evreyi gözlemleyemeyen plazmodyum gözlemcisinin konumundayım.

Birleşik bir gelişim sürecinin evreleri olarak çeşitli belirtilerin tanınması, yalnızca kusurlu gözlemle değil, başka etkenlerle de güçleşir. Hastalar, ikincil ve eşlik eden belirtilerin ardına tek tek evreleri saklarlar — her hasta, kendi hastalıklı yatkınlığına göre. Duygu değişimleri, eşzamanlı ya da ardışık biçimde üretilmiş ve başka bir klinik gruba ait olan bir psikoz ya da nevroz tarafından perdelenir: depresyon, mani, paranoya, zorlantı nevrozu, kaygı histerisi ya da amenti gibi; ve bu klinik tablolar ön plana ilerleyerek, gönderim sanrısının gelişimindeki daha ince ögeleri gözlemciden gizler. Ayrıca, birçok vakada, her gelişim evresinin bilince ulaşmadığı, bir evre ya da diğerinin bilinçdışında seyrini tamamladığı ve böylece bilinçli psişede boşluklar bıraktığı kuvvetle muhtemeldir. Son olarak, patolojik sürecin hızı ve bireysel yatkınlığa bağlı olarak, bazı evreler tümden eksik kalabilir.

Şizofrenide ilişkililik sanrıları, nüfuz aygıtı olsun ya da olmasın eşit ölçüde gelişir. Yalnızca bir vakada, nüfuz aygıtının yokluğunda —hatta herhangi bir düşmanca gücün tümden yokluğunda— normalde ona atfedilen elektrik akımlarını gözlemleyebildim.

Bu gözlem, yaşamı boyunca sık aralıklarla tımarhanelerde kalmış otuz dört yaşında bir erkek hastanın, Josef H.’nin vakasında yapıldı. İçinden elektrik akımları aktığını hissediyordu; akımlar bacaklarından yeryüzüne giriyordu; akımı kendisi üretiyordu ve bunun onun gücü olduğunu gururla söylüyordu! Bunu nasıl ve ne amaçla yaptığına ilişkin açıklama yapmayı reddediyordu. Bu akımları ilk kez kendi içinde keşfettiğinde biraz şaşırdığını kabul etmekle birlikte kısa sürede bu belirtinin özel bir önemi olduğuna —akımların gizemli bir amaca hizmet ettiğine— kanaat getirdi; ancak bu konuda da hiçbir bilgi vermeyi kabul etmedi.

Şimdi, ‘paranoia somatica’nın tekil bir vakasına yer vereceğim; bu vaka, birazdan görüleceği üzere, varsaydığım gelişim sürecini destekleme bakımından özgül bir öneme sahiptir. Aynı örnek, Freud tarafından başka bir bağlamda zaten anılmıştır. Bayan Emma A., sevgilisi tarafından tuhaf bir tarzda nüfuz altında bırakıldığını hissediyordu; gözlerinin artık başında doğru yerde durmadığını, tümüyle yerinden dönmüş olduğunu iddia ediyor ve bunu, sevgilisinin kötü, sahtekâr bir insan olmasına ve gözleri döndüren birisi olmasına bağlıyordu. Kilisede bir gün, aniden yerinden itilmiş gibi bir dürtü hissetmişti; bunun nedeni, sevgilisinin kılık değiştirmesi ve onu çoktan yoldan çıkarmış, kendisi kadar kötü yapmış olmasıydı.

Bu hasta yalnızca zulüm altında ve nüfuz altında bırakıldığını hissetmekle kalmıyordu; zalimle özdeşim yoluyla nüfuz altında bırakılma söz konusuydu. Freud’un ve benim, nesne seçimi içinde özdeşim mekanizmasının, asıl yatırımın yansıtma yoluyla gerçekleşmesinden önce geldiği yönündeki görüşümüzü dikkate alırsak, Bayan Emma A.’nın vakasını, gönderimin (yani dış dünyada uzak bir zalime doğru yansıtmanın) öncesindeki evreyi temsil ediyor sayabiliriz. Özdeşim, açıkça, iç değişim duygularını dış dünyaya yansıtma girişimidir. Bu, dışsal bir neden olmaksızın iç değişim duyguları ile bu değişimleri dışsal bir kişinin gücüne atfetme arasında bir köprü kurar; kendine yabancılaşma ile ilişkililik sanrısı arasında bir tür ara konumdur. Bu, özellikle iyi bir biçimde, belirtilerin gelişimine dair kavrayışı, nüfuz aygıtında billurlaşmasına dek psikanalitik olarak tamamlar ve kanıtlar. Burada, düşmanca bir nesnenin keşfiyle —ya da daha doğrusu icadıyla— karşı karşıyayız; ancak zihinsel süreç açısından, gözlemlenen nesnelerin düşmanca mı dostane mi oldukları önemsizdir ve psikanalist, en azından bu örnekte, sevgi ile nefretin denklenmesine itiraz etmeyecektir. İlişkililik sanrısının çeşitli biçimlerine ya da evrelerine dair verilebilecek örnekler arasında, birkaç yıl önce Viyana Psikanaliz Derneği’nde özyaşamöyküsü sunulmuş olan Staudenmayer vakası anılabilir. Staudenmayer —yanılmıyorsam kendisine paranoyak tanısı konmuştur ve her hâlükârda ben de onu bu şekilde görürüm—, bağırsak hareketleri sırasında, hareketin başlangıcından bitimine dek duyumsamalarını betimlemiş ve bilinç alanına giren her bir peristaltik hareketi, bağırsaklarda konuşlandığı iddia edilen ve her bir ayrı hareketin icrasıyla görevlendirilmiş özel cinlerin etkinliğine atfetmiştir.

Artık, bazı vakalarda nüfuz aygıtı tarafından üretilmiş gibi görünen ve başka vakalarda onsuz da ortaya çıkan fenomenleri özetleyip şematik biçimde betimleyebiliriz.

1. İlk olarak, başlangıçta yabancılaşma duygusundan yoksun olan, daha sonra ise yabancılaşma duygusuyla eşlik edilen ve bir failin farkındalığı olmaksızın yaşanan basit içsel değişim duyumlarını not ediyoruz. Duyumlar, kişinin kendi bedeninin çeşitli kısımlarındaki psişik ve fiziksel işlevlerdeki değişimlere ilişkindir. Birçok vakada, bu hastalık evresinin muhtemelen ergenlikten önce, çok erken bir yaşta ortaya çıktığı söylenebilir. Bu yaşta iç durumlar hakkında tam raporlar elde edilemediği ve ayrıca patolojik değişimler, yaramazlık, saldırganlık, gizli fantaziler, mastürbasyon, içine kapanma, donukluk vb. gibi çocukça karakter özelliklerince azımsanmayacak sıklıkta telafi edildiği için, bu evre ya fark edilmeden kalır ya da yanlış adlandırılır. Hastalık ancak, bireyden çevreye özel uyumlar beklenen ve anormalliğinin tüm kaba dışavurumlarını terk etmeye zorlandığı ergenlikte su yüzüne çıkar; ayrıca belirtilerin daha ileri gelişimi de bu sırada uyarılır.
2. Failin farkındalığıyla birlikte görülen, bu örnekte failin bizzat hasta olduğu (Josef H. vakası) anormal duyumlar biçiminde içsel değişim duyguları.
3. Failin farkındalığıyla birlikte görülen, fakat fail hastanın içinde bulunsa da yine de hastanın kendisi olmayan (Staudenmayer vakası) içsel değişim duyguları.
4. Failin farkındalığı olmaksızın, içsel olayın dış dünyaya halüsinatuvar yansıtımı eşliğinde görülen içsel değişim duyguları; başlangıçta yabancılaşma duyguları yoktur, ancak daha sonra ortaya çıkarlar (resim görme).
5. Özdeşim sonucu dışsal bir failin farkındalığı eşliğinde görülen içsel değişim duyguları (Emma A. vakası).
6. İçsel olayın dış dünyaya yansıtılması ve fail inancının paranoid mekanizma tarafından üretilmesi eşliğinde görülen içsel değişim duyguları (resimleri ortaya çıkarmak, telkin, hipnotizma, elektrik yoluyla nüfuz etmek, düşünce ve duyguları üretmek ya da ‘tahliye etmek’, bedensel hareketleri gerçekleştirmek, kudreti zayıflatmak, ereksiyon, meni boşalmaları vb. üretmek).
7. Düşmanlarca işletilen nüfuz aygıtının işleyişine atfedilen içsel değişim duyguları. Başlangıçta düşmanlar genellikle hastaya bilinmez ve yalnızca belirsizce seçilir; daha sonra kim oldukları ayırt edilebilir hâle gelir, hasta onları tanır ve paranoid komplo örüntüsüne göre çevrelerini genişletir. Benzer şekilde, hasta başlangıçta nüfuz aygıtının yapısını açıklamaktan tümüyle acizdir, ancak zamanla ona aşinalık kazanır.

İlişkililik fikirleri ile nüfuz aygıtı arasındaki ilişkiyi çözdüğümüze göre, şimdi, etkilerine referans vermeksizin, ikinciyi (aygıtı) incelemeye geçebiliriz.

Resimler ya da imgeler üreten büyülü feneri tartışmak gerekli değildir; çünkü yapısı, kendisine atfedilen işleve kusursuz biçimde uyar ve mevcudiyetsizliği olgusu dışında hiçbir yargı yanlışı açığa vurmaz. Bu makul üstyapı mutlak surette geçirimsizdir. Başlangıçta, duvarlarında içeriyi görmeyi mümkün kılan gedikler bulunan, daha az sağlam yapılı yapıları kullanmak zorundayız.

(a) Olağan nüfuz aygıtının yapısı çok muğlaktır; büyük kısımları tümüyle tahayyül edilemezdir. Hastanın aygıtın yapısını iyi anladığına inandığı vakalarda, bu duygunun, en iyi ihtimalle, anlayış hissine sahip olan ancak anlayışın kendisine sahip olmayan bir rüya görenin duygusuna benzer olduğu açıktır. Bu özellik, hastadan aygıtın kesin bir betimi talep edildiğinde keşfedilebilir.
(b) Bildiğim kadarıyla aygıt, her zaman bir makinedir; hem de çok karmaşık bir makine.

Psikanalist, bu makinenin bir sembol olması gerektiğinden bir an bile kuşku duymaz — Freud’un yakın tarihli bir dersinde vurguladığı ve rüyalarda beliren karmaşık makinelerin daima genitalyayı temsil ettiğini söylediği bir görüştür bu. Uzun bir zaman boyunca makine düşlerini analitik olarak inceledikten sonra, Freud’un ifadesini bütünüyle doğrulayabilirim; ayrıca şunu da ekleyebilirim: makineler her zaman, rüya görenin kendi genitalyasını temsil eder ve düşler masturbatuvar karakterdedir. Dahası, bu düşlerin, alkolik deliryum üzerine makalemde betimlediğim tipe uygun, kaçış düşleri olduklarını da beyan edebilirim. Bu makalede, mastürbasyon itkisi —ya da daha doğrusu, meni ejakülasyonuna hazır oluş— boşalımı elverişli kılan bir düş fantazisine yol açtığında, buna karşılık aceleyle başka bir fantazinin ikame edildiği; bu yeni fantazi aracılığıyla, anlık bir ketlenme durumunun tekrar indüklendiği ve meni ejakülasyonunun, olanaklı olmasa bile, güçleştirildiği gösterilmiştir. Düş, reddedilmiş boşalım arzusuna, simgelerin ardışık dönüşümüyle karşılık verir.

Makine düşü, benzer bir mekanizmaya sahiptir; tek fark, makinenin tekil bileşenlerinin devreye sokulmasının, onların yerine ikame edildikleri diğer bileşenlerin eşzamanlı kayboluşuyla birlikte olmamasıdır; yeni bileşenler, eskilere basitçe eklenir. Umutsuzca karmaşık makine böyle ortaya çıkar. Ketlemeyi güçlendirmek için simge, bir başkasıyla yer değiştirmek yerine, karmaşıklaştırılmıştır; ama sonuç aynıdır. Her bir karmaşıklık, rüya görenin dikkatini kendisine çeker, zihinsel ilgisini uyarır, karşılıklı olarak libidinal ilgisini zayıflatır ve bu yolla sevk’in ketlenmesini sağlar.

Makine düşlerinde, rüya gören, çoğu kez, makineyi manipüle ettiğini gördükten sonra, eli genitalyası üzerinde uyanır. Öyleyse, nüfuz aygıtının, rüyalardaki makinenin kökenine benzer biçimde, hastanın genitalyasının dış dünyaya yansıtımı olduğu varsayılabilir. Şizofrenik hastanın sık rastlanan şu yakınması —aygıtın ereksiyon yarattığı, meniyi ‘tahliye ettiği’ ve kudreti zayıflattığı— bu görüşü yalnızca teyit eder. Her durumda, belirtinin bir düş üretimine olan benzerliği ve belirtinin psikanalitik düş yorumlamasına açık oluşu, şizofrenide nüfuz aygıtının sıradan klinik yorumunun dayandığı makulleştirmeler ile nedensel bağlar talebinin ötesinde bir adımdır. Şimdi, yalnızca hipotezimizi güçlendirmekle kalmayacak, onu maddeten genişletecek örneğimi sunabilirim.

Hasta, otuz bir yaşında, eski bir felsefe öğrencisi olan Bayan Natalija A.’dır. Kulak ülserine bağlı olarak uzun yıllardır tamamen sağırdır ve kendini yalnızca yazarak ifade edebilir. Altı buçuk yıldır, Berlin’de yapılmış, kullanımı polisçe yasaklanmış bir elektrikli makinenin nüfuzu altında olduğunu beyan eder. Makinenin formu bir insan bedenininkidir; hatta ayrıntıların tümünde olmasa da hastanın kendi formudur. Annesi ile birlikte hastanın erkek ve kadın arkadaşları da bu makinenin ya da benzer makinelerin nüfuzu altındadır. Bu sonuncular hakkında hiçbir açıklama yapmaz; yalnızca kendisinin maruz kaldığı aygıtı betimler. Erkekler için erkek formunu temsil eden erkeksi bir makine, kadınlar içinse kadınsı bir makine bulunduğundan emindir. Gövde (torso), kapağa —tabut kapağına— benzeyen bir kapak biçimindedir ve ipek ya da kadife ile kaplıdır. Uzuvlara ilişkin iki mühim açıklama verilir. İlk görüşmede bunları, bedenin tümüyle doğal parçaları olarak betimlemiştir. Birkaç hafta sonra ise bu uzuvlar, doğal bedende bulundukları konumda, tabut kapağı üzerine yalnızca iki boyutlu olarak çizilmiş, doğal formda yerleştirilmemiştir. Başı göremez — bu konuda emin olmadığını, makinenin kendi başını taşıyıp taşımadığını bilmediğini söyler. Baş hakkında neredeyse hiçbir şey rapor edemez. Hasta, bu makinenin nasıl kullanılacağını kesin olarak bilmemektedir; kendisiyle nasıl bağlantılandığını da bilmez; ancak bunun telepati yoluyla olduğunu muğlak biçimde düşünür. Makineye dair göze çarpan olgu, onun birisi tarafından belli bir tarzda manipüle ediliyor olması ve ona ne oluyorsa hastaya da aynısının olmasıdır. Birisi bu makineye vurduğunda, hasta, kendi bedeninin karşılık gelen kısmında darbeyi hisseder. Şu anda burnunda mevcut ülser (lupus), önce makinenin burnunda üretilmiş, bir süre sonra da hasta bizzat bununla tutulmuştur. Makinenin iç kısımları, insan bedeninin iç organlarını temsil ettiği varsayılan elektrik pillerinden oluşur. Makineyi kullananlar, burnunda sümüksü bir madde, iğrenç kokular, rüyalar, düşünceler, duygular üretir ve o düşünürken, okurken ya da yazarken onu rahatsız ederler. Daha erken bir evrede, makinenin genitalyasının manipülasyonu yoluyla onda cinsel duyumlar üretilmiştir; ama artık makinenin herhangi bir genitalyası yoktur; bunların neden ya da nasıl ortadan kaybolduğunu söyleyemez. Makine genitalyasını kaybettiğinden beri, hasta cinsel duyumlar yaşamayı bırakmıştır.

Hasta, hakkında önceden de bir şeyler duyduğu aygıtla, her tür olay aracılığıyla, özellikle de insanlar arasındaki konuşmalar yoluyla, yani işitsel halüsinasyonlarla aşinalık kazanmıştır. Aygıtı onu zulüm altına almak için kullanan adam — reddedilmiş talibi, bir kolej profesörü — kıskançlıkla güdülenmektedir. Onun evliliğe talebini reddettikten çok kısa süre sonra, söz konusu adamın telkin yoluyla baldızı, annesi ve kendisi arasında bir dostluk gerçekleşmesini sağlamaya çalıştığını hissetmiştir; açık amacı, bu nüfuzdan yararlanarak onu kendisini kabule zorlamaktır. Ne var ki telkin başarısız olunca, adam onu makinenin nüfuzuna sokmuştur; yalnızca kendisi değil, annesi, hekimleri, arkadaşları, iyiliğini isteyen herkes, bu şeytanî aygıtın nüfuzu altına girmiştir; bunun sonucunda hekimler ona hatalı bir teşhis sunmuş, aygıt onları, hastanın tutulduğu dertlerden başka dertleri teşhis etmeleri için aldatmıştır. Artık arkadaşları ve akrabalarıyla geçinemiyor, herkesin düşmanlığını uyandırıyor ve kaçmaya mecbur hissediyordu. Hastadan başka ayrıntı elde etmek mümkün değildi. Üçüncü ziyaretinde ulaşılmaz hâle geldi ve yalnızca, analistin de aygıtın nüfuzu altında olduğunu, kendisine düşmanca kesildiğini ve artık birbirlerini anlayamayacaklarını söyledi.

Bu vaka, nüfuz aygıtının, aynı zamanda, bu evre olmaksızın da ilişkililik sanrısı olarak görünebilen bir belirtinin gelişiminde bir evreyi temsil ettiğine inanmak için kesin bir neden sağlar. Hasta, zaliminin aygıta, onu telkin yoluyla nüfuz altına alma girişimi başarısız olduğunda başvurduğunu açıkça ifade etmiştir. Makine hakkında önceden bir şeyler duymuş göründüğü olgusu da aydınlatıcıdır. Bu muğlak tanışıklık, besbelli, hastada, aygıta maruz kalmadan önce yaşadığı eski tanıdık duyumları uyandırmıştır; bu, âşık kişilerin, sevdikleri kişiyi ‘hep tanıyormuş’ gibi hissetmelerine ilişkin iyi bilinen olguya benzer — gerçekte yeniden keşfettikleri, eski libidinal imajlarından biridir. Nüfuz aygıtının yol açtıklarına benzer duyumları ilk olarak ne denli uzak bir geçmişte yaşadığını birazdan işiteceğiz.

Makinenin tuhaf inşası, özellikle makinenin genitalyaların yansıtılmış bir sembolü olarak önemine dair varsayımlarımızı büyük ölçüde doğrular. Aygıtın yalnızca hastanın genitalyasını değil, apaçık, bütün şahsını temsil ettiğini ekleyebiliriz. Bu, hastanın bedeninin dış dünyaya yansıtımını temsil eder. En azından, hastanın anlatısından tartışmasız şu sonuçlar elde edilir: aygıt, her şeyden önce, birçok insandışı özelliğe karşın kolayca seçilebilen insan biçimiyle ayırt edilir. Formu hastanın kendisininkine benzer ve aygıta uygulanan her manipülasyonu, kendi bedeninin karşılık gelen kısmında ve aynı şekilde duyumsar. Aygıtın maruz kaldığı tüm etkiler ve değişimler, eşzamanlı olarak hastanın bedeninde gerçekleşir ve tersi de böyledir. Böylece, aygıt, hasta genital duyumlarını kaybettikten sonra genitalyasını yitirir; aygıt, hastanın genital duyumlarının sürdüğü süre boyunca genitalyaya sahip olmuştur.

Düş yorumlama tekniğini bu olaya uyguladığımızda, hastanın aygıtın başına dair ayrıntılı bir betimleme sağlayamaması ve özellikle bunun kendi başı olup olmadığına karar verememesi, bunun kesinlikle kendi başı olduğunu kanıtlar. Analitik gözlemlerden biliriz ki, rüyada tanınmayan kişi, aslında rüya görenin kendisidir. ‘Klinik Düşü’ analizimde, rüya görenin, başını göremediği bir kişiyi rüyasında gördüğünde kastettiğinin bizzat kendisi olduğu açıktı.

Aygıtın betimlemesindeki başka bir ayrıntı — kapağın ipek ya da kadife ile kaplı olması — bu görüşü destekleyebilir. Kadınlar, çoğu kez, kendi derilerini okşamanın uyandırdığı duyumları bu tarz terimlerle betimler. Bağırsakların piller biçiminde görünmesi burada yalnızca hafif bir önem taşır; her ne kadar daha sonra daha derin bir anlam kazanacak olsa da. Bu yüzeysel yorum, okul çocuklarına doğrudan ya da dolaylı olarak verilen ve iç organların çok karmaşık bir makineye benzediğine ilişkin bilgiyle ilişkilendirilebilir. Bizim vakamızda eğilim, bu çocukça tasavvurun sözcüksel bir yorumuna doğrudur. Ontogenezi hakkındaki bu sonuca, hastanın kendi nüfuz aygıtına ilişkin verdiği betimlemenin yardımıyla ulaşılır.

Daha en başta, hasta, aygıtın uzuvlarının doğal form ve konumlarında göründüğünü rapor etti. Birkaç hafta sonra, uzuvların kapağın üzerine çizildiğini beyan etti. Bu, besbelli, aygıtın geçirdiği ilerleyici bir çarpıtımın dışavurumudur; bunun sonucu olarak aygıt, eninde sonunda tüm insanî niteliklerini yitirir ve tipik, anlaşılmaz bir nüfuz aygıtına dönüşür. Bu süreçte, önce genitalyalar, ardından uzuvlar elimine edilir. Hasta, elbette, genitalyaların nasıl kaldırıldığını rapor edememektedir. Bununla birlikte, uzuvların şu tarzda kaldırıldığını bildirir: üç boyutlu insan formunu yitirir ve iki boyutlu bir düzleme yassılaşırlar. Birkaç haftanın ardından, hastanın aygıtın hiç uzvu bulunmadığını beyan etmesi şaşırtıcı olmazdı. Aygıtın hiçbir zaman uzvu olmadığını söylemesi de şaşırtıcı olmazdı. Aygıtın gelişim evrelerini hatırlayamamak, besbelli, rüya imgelerinin kökenini unutmakla aynı anlama gelir. Makinenin tabut kapağının, böyle ardışık çarpıtımların bir ürünü olduğu ve başlangıçta bir insanı — yani bizzat hastanın kendisini — temsil ettiği sonucunu çıkarmak aşırı cüretkâr değildir.

Psikanalitik deneyim, böyle bir çarpıtımın nedensel etkenlerini açığa çıkarır. Her psişik fenomen çarpıtımının temelinde, örtüsüz fantazilerin görünmesi ya da yeniden görünmesine karşı bilinçli ego’yu korumayı amaçlayan bir savunma mekanizması yatar. Hasta, besbelli, nüfuz aygıtında kendini tanımamaya çalışır ve bu nedenle, özkoruma adına, ondan tüm insanî özellikleri soyar; kısacası, sanrının görünümü ne kadar az insanî ise, kendini onda o kadar az tanır. Bu reddedişin kökeni, ileride incelenecektir.

Bayan Natalija A.’nın nüfuz aygıtı ilk kez dikkatimi çektiğinde, gelişimin özel bir evresindeydi; ayrıca, uzuvlara ilişkin olarak makinenin gelişim süreci içindeyken gözlem yapmak ve genitalyalar hakkında bizzat hastadan özgül bilgi edinmek gibi bir şansa da sahip oldum. Bu sürecin, klinik gözleme malum tipik nüfuz aygıtının üretimiyle sona ereceğini varsayıyorum; ancak bu aygıtın tüm gelişim evrelerini, en nihayetine dek kat edeceğini doğrulayamam. Daha ilerlemeden, bir orta noktada durması pekâlâ mümkündür.

3

Bu arada, okurun zihninde belirmiş olabilecek ikinci bir hipotezi ele alabiliriz. Yukarıda söylenenlerin tümüne karşın, Bayan Natalija A.’nın nüfuz aygıtının genel kurala yalnızca açıklanamaz bir istisna olabileceği dikkate alınmalıdır. Diğer hastalarca fantastik biçimde betimlenmiş ve yorumlanmış, karmaşık, anlaşılmaz makine, belki de önce incelenmeli ve tanımlanmalıdır ki, ondan sonra Bayan N.’nin nüfuz aygıtına dair bir açıklama girişilebilir. Elimizde hipotezimizi sağlamlaştıracak, makine düşü dışında başka malzeme bulunmadığından, nüfuz aygıtının, hastanın genitalyasının bir yansıtımı olduğu varsayımıyla başlayacağız. Bu ikinci hipotezi, ilkiyle birlikte ya da onun yerine sunarken, okurdan ne denli bir hoşgörü talep edildiğinin farkındayım ve hafiflikle ya da el çabukluğuyla ayıplanırsam şaşırmam. Bu ikinci hipotezin, ilkinki kadar muhtemelen geçerli olduğunu, bunun sonucu olarak da içerikleri farklı olduğu ve her birinin tümüyle başka bir kurama götürdüğü için her ikisinin de olasızlaştığını ya da değersizleştiğini keşfetmek, beni bizzat nahoş biçimde şaşırttı. Neyse ki, nüfuz aygıtının her iki yorumunu da derhal uyum içine alan başka bir kuram kendini önerir. Bu sorun, makalenin sonunda yeniden ele alınacaktır.

Şimdi, şizofrenide ‘ego sınırlarının kaybı’ adını verdiğim bir belirtiye dikkat çekilebilir. Bu belirti, ‘herkesin’ hastanın düşüncelerini bildiği, düşüncelerinin kendi kafa içinde kapalı olmadığı, dünyanın her tarafına yayıldığı ve tüm kişilerin kafalarında eşzamanlı olarak meydana geldiği yakınmasıdır. Hasta, artık kendisinin ayrı bir psişik varlık, bireysel sınırlara sahip bir ego olduğunu idrak etmiyor gibidir. Wagner-Jauregg Kliniği’nde on altı yaşındaki bir hasta, kendisine düşünceleri sorulduğunda neşeli kahkahalara dalardı. Katamnezis, uzun bir süre sorgulanırken benim şaka yaptığımı düşündüğünü ortaya koydu; düşüncelerinin aynı zamanda benim kendi kafamda meydana geldiklerini bildiği için, onlara aşina olmam gerektiğini biliyordu.

Bu, çocukların düşüncelerini başkalarının bildiğine güçlü bir inancın bulunduğu çocukça düşünme evresine aşina olduğumuz bir durumdur. Çocuk, ilk yalanında başarılı olana dek, anne babanın her şeyi, hatta en gizli düşüncelerini bile bildiği varsayılır. Daha sonra, çocuk yalan söylerken yakalanmışsa, bu tasavvur —bu kez suçluluk duygusu tarafından tetiklenmiş olarak— yeniden kurulabilir. Anne babanın dışlandığı sırların sahibiyetine yönelik hakka dönük çaba, özellikle kişinin kendi iradesini kurma ve yürütmede, ego’nun oluşumundaki en güçlü etmenlerden biridir. Yukarıda anılan vakada gözlenen gelişim evresi, çocuğun henüz bu mahremiyet hakkını sezemediği ve anne babanın ile eğiticilerin her şeyi bildiğinden henüz kuşku duymadığı bu döneme denk düşer.

‘Düşüncelerin kendilerine verildiği’ içerikli belirtiyi, hastalar, düşüncelerinin başkalarınca bilindiğine olan inançlarından müteakiben türetirler. Bu, hayatın daha erken bir döneminde köken alan çocukluk izlenimlerine atfedilmelidir; çocuk, o dönemde, hiçbir şeyi kendi çabasıyla bilmez, tüm bilgisini başkalarından edinir: uzuvlarını nasıl kullanacağını, dilini, düşüncelerini. O dönemde her şey çocuğa ‘verilir’; tüm sevinç ve tüm keder; ve çocuğun kendi başarılarında kendisinin payını ne ölçüde değerlendirdiğini kestirmek zordur. Başkalarının yardımı olmadan bir işi başarabileceğini birden keşfetmesi, çocuk tarafından büyük bir şaşkınlık ve heyecanla karşılanır. Bu nedenle, bu belirtinin, çocukluğun bu özel evresine bir gerileyişi temsil etmesi olasıdır. Ancak çocukluğun bu özel dönemi bir soruyu da gündeme getirir: Ne kadar geriye gider? Ego’nun oluşumuna —ve dış dünyaya bir tepki olarak ego sınırlarına— ne sebep olur ve bireyselliğin, benliğin, ayrı bir psişik birim olarak farkındalığını ne uyandırır?

Kuramsal olarak, ego’nun, nesne bulma zamanından daha erken bir dönemde biçimlenmeye başladığını varsayamayız. Nesne bulma, sevkî itkilerin doyumu ve yoksun bırakılmasıyla birlikte gelir; buna karşılık, dış dünyanın, bebeğin itkilerinden ve arzularından bağımsız bir farkındalığı ancak yavaş yavaş yerleşir. Cinsel itkilerin, bu farkındalığın gelişimi üzerinde beslenme itkisine kıyasla daha büyük bir etkiye sahip olması güçtür. Kuşkusuz, cinsel itkiler kısa sürede, küçümsenmemesi gereken özel bir önem kazanacaktır. Ancak şimdilik, dış dünyanın hiçbir nesnesinin bulunmadığı ve bu nedenle kişinin bir ego’ya sahip olduğuna dair bir idrakın bulunmadığı bir evre bulunduğu belirtilmelidir. O evrede yine de arzular ve itkiler mevcuttur ve cinsel organları uyaran ne varsa üzerinde hâkimiyet kurmaya dönük özgül bir güdü gözlenebilir. Nesne bulma evresinden önceki gelişim evresi, özdeşim evresi olarak tanınmıştır. Bu, doyum nesnelerine sahip olamamanın ya da haz hedeflerine ulaşamamanın, nesnelerle özdeşimden kaynaklandığının görüldüğü nevrotiklerin analizinden anlaşılır hâle gelmiştir. Nevrotik kişi, dış dünyada kendisini cezbeden şeyi basitçe temsil eder; dış dünyaya giden yolunu bulamamıştır ve bu nedenle, sırf libidinal ilişkiler içinde körelmiş durumda, yeterli bir ego geliştiremez. Libido’nun bu özgül örgütlenmesine narsisistik denmiştir. Böyle vakalarda libido, nevrotik kişinin kendi kişiliğine yönelmiştir; dış dünyanın nesnelerine değil, onun kendi ego’suna yatırılmıştır. Gözlemler ve özellikle Freud’unkiler olmak üzere kuramsal düşünceler, bu libido örgütlenmesinin, psişik gelişimin başlangıcını —‘nesnesizlik’ dönemini— karakterize ettiği ve her durumda, bu libido örgütlenmesinin, ‘nesnesizliğin’ bir nedeni olmasa bile en azından onun bir korelati sayılması gerektiği varsayımına yol açmıştır. Libido’nun bu örgütlenmesi, kişinin aldığı tüm duyusal uyarıları endojen ve immanent saydığı zihinsel gelişim evresine de tekabül eder. Gelişimin bu evresinde psişe, uyarının çıktığı nesneyle duyusal karşılığın arasında zaman ve uzam aralıklarının var olduğunu henüz algılamaz.

Bunu izleyen gelişim evresi, o hâlde, uyarımın dışarıya yansıtılması ve bu uyarımın uzak bir nesneye atfedilmesi, dolayısıyla zekânın mesafe koyması ve nesneleştirilmesi evresi ve bununla birlikte, libido’nun keşfedilmiş —ya da daha doğrusu, bizzat yaratılmış— dış dünyaya aktarımıdır. Bu psişik başarının teminatı olarak ve nesneleştirmenin bir tür eleştirel otoritesi olarak, aynı zamanda, nesnellik ile öznelliği ayırt etme yetisi ve bir gerçeklik farkındalığı gelişir; bu farkındalık, bireyin iç yaşantılarını dış uyarılardan ayırt etmesini, başka bir deyişle, iç yaşantıları ‘içsel’ olarak görmesini ve bunları duyusal karşılığın nesneleriyle karıştırmamasını mümkün kılar. Ne var ki bu eşlenik gelişim süreci, ketlenmelerle karşılaşmaya yatkındır. Zihinsel yan —ya da dediğimiz gibi, ego; bunun başlıca silahı zekâdır— kaynaklı ketlenmeler vardır ve libido’nun aktarımından doğan ketlenmeler vardır; bunlar, gelişimin çeşitli evrelerinde, ego’nun libido ile ilişkisine bağlı olarak muhtelif sonuçlar üretir. Bu ketlenme noktalarına, Freud’un ardından, fiksasyon noktaları denir. Vakaların çoğunda, ego bozukluklarına neden olan etmen libido’daki yara izlerinde bulunuyor görünür. Böylece, Freud’un yorumundan açıkça anlaşılır ki, paranoya, bastırılmış eşcinselliğe bir tepkidir. Eşcinsel itki için bir nesne bulmaya yönelik yasak —ki bu, eşcinsel libido örgütlenmesinin aktarımında bir ketlenmeyle sonuçlanır— içeriden kaynaklanır ve içeride kalır olarak tanınmalıdır. Bu yansıtma, bastırmadan sel gibi fışkırıp gelen ve terk edilen eşcinsel libido’ya karşı ego’nun bir savunma tedbiridir. Libidinal ketlenme, yargının zedelenmesinde ya da delilikte dışavurulabilen zihinsel ketlenmeye götürür. Yer değiştirme ve yansıtma nedeniyle oluşan içsel bir psişik süreç, dışsal bir süreç sanılır; bu da, psişenin eşlik eden tepkilerinin, hastalıklı süreç tarafından nicel ve nitel olarak belirlendiği, az çok belirgin bir ‘yargının duygulanımsal zayıflığı’na yol açar.

Şunu söyleyebiliriz: Libido örgütlenmesinin bozulduğu durumda ego, kendini, deli bir dış dünyayı alt etme göreviyle karşı karşıya bulur ve bu yüzden de deli gibi davranır.

Genellikle hayatın daha geç dönemlerinde, daha önce göreli bir psişik sağlıklılık öyküsüyle birlikte ortaya çıkan nöropsikozlarda, ego’nun bozulmasının, libido’nun bozulmasından kaynaklandığını gözlemlemek zor değildir. Ne var ki, en erken çocukluktan başlayıp sinsi ve kademeli biçimde gelişen psikoz vakalarında, libido ile ego’nun ardışık bozulmasından çok, öncelikle bireyin tüm gelişimine ilişkin bir eşlenik ketlenme varsayılabilir. Sevkî itkilerin bir grubu normal biçimde gelişmez; buna, diğer itki grubunun işlevlerinin durması eşlik eder ve aynı zamanda, kendini sağaltma denemeleri ve işlevsel bozukluğa, telafi ve aşırı telafiler yoluyla uyum sağlama girişimleri olarak görülmesi gereken ikincil ilişkiler gelişir. Ayrıca, normal biçimde gelişmiş ama psişenin hasta kısımlarıyla normal kısımlar arasında belirgin bir uyumsuzluk ortaya çıktığında, normal düzeylerini terk ederek uyum sağlama amacıyla bozulmuş işlevlerin daha aşağı düzeyine geri çekilen işlevler açısından gerilemeler meydana gelir. Bu geri çekiliş sırasında, farklı klinik tiplerden muhtelif geçici ya da kalıcı belirti oluşumları doğabilir; ve bunlardan, tüm karma psikoz oluşumları gelişir. Bu kısmi süreçlerin varlığı ve belli bir andaki gerileme düzeyleri bakımından büyük çeşitliliği, dikkatli bir değerlendirme gerektirir. Sevkî itkilerin ketlenmelerini ele alırken, ketlenen tüm itkilerin, kaygıya dönüşmeye ya da kaygı olarak boşalmaya muktedir olduğunu sürekli akılda tutmalıyız. Freud’u alıntılarsak, ‘Belirli bir kuramsal anlamda, belirtilerin, başka türlü kaçınılmaz olacak bir kaygı gelişimini önlemek için oluşturuldukları söylenebilir.’

4

Freud’dan, paranoyada eşcinsel libido’nun yansıtılmasının, uygunsuz ve toplumsal bakımdan ayıplanan bir cinsel itkiden bilinçdışından gelen baskıya karşı ego’nun bir savunma tedbiri olarak görülmesi gerektiğini öğrendik. Bayan Natalija vakasında, hastanın kendi bedeninin yansıtımını, benzer bir durum olarak görmek mümkün müdür? Doğallıkla, yansıtma, hastanın kendi bedenine ait olan ve hastanın artık kendi öz malı olarak tahammül edemeyeceği ölçüde ya çok kapsamlı ya da çok uygunsuz taleplerde bulunan o libido’nun savunmasına hizmet etmiş olmalıdır. Ayrıca, bu yansıtmanın yalnızca bedenin libido’suna ait olduğunu ve psişik ego’nun libido’suna ait olmadığını varsaymak gerekir; dahası, psişik ego’nun libido’sunun, tabir caizse ondan utandığı için, bedensel libido’ya karşı savunmayı kolaylaştırdığı kabul edilmelidir. Savunma amacıyla seçilen mekanizmanın —nesne bulma sürecinde ego’nun birincil işleyişine ait bir mekanizma olan yansıtmanın— bu oluşu, burada, zihinsel nesne bulmanın başlangıçlarıyla eşzamanlı bir libido konumuyla karşı karşıya olduğumuza inanmamıza neden olur; bu konuma ya bir gerileyişle ulaşılmıştır ya da yıllar boyunca ve hastalığın başlangıcına dek etkili biçimde telafi edilmiş ya da gizlenmiş bir kalıntı fenomenin (Restererscheinung — Freud) kalıcılığı söz konusudur. Gerilemelerde ise her zaman, eskiden ketlenmemiş libido konumlarına ulaşma çabası vardır. Paranoyada gerileme, egonun yasaklayıcı buyruğu altına henüz girmemiş eşcinsel nesne seçimi evresine ulaşır ve orada özgür bir eşcinsel libido mevcuttur; bu libido, ancak daha sonra, kültürel taleplerin ego tarafından ileri sürülmesi üzerine bastırmaya tabi tutulur.

Ego’nun, kendi bedenini yansıtarak kurtulmaya çalıştığı —kişinin kendi benliğine yönelmiş— libido, doğallıkla, diğer sevgi nesnelerinin talepleriyle çatışmadan hâlâ azade olduğu bir dönemin karakteristiğidir. Bu dönem, psişenin gelişiminde, nesne bulmanın hâlâ bireyin kendi bedeni içinde vuku bulduğu ve bedenin hâlâ dış dünyanın bir parçası olarak görüldüğü evreyle çakışmalıdır.

Burada, bilerek, nesne seçimi ile nesne bulmayı ayırt ediyorum. Birinciden yalnızca libidinal yatırım’ı; ikinciden ise bu yatırımın zihinsel farkındalığını anlıyorum. Bir nesne, zekâ tarafından bulunur ve libido tarafından seçilir. Bu süreçler ya eşzamanlı ya da ardışık biçimde meydana gelebilir; ancak benim amaçlarıma göre, bunlar ayrı sayılmalıdır.

O hâlde, kişinin kendi bedenini yansıtması, kişinin kendi bedeninin nesne bulmanın hedefi olduğu gelişim evresine geri izlenebilir. Bu, bebeğin bedenini, parça parça, dış dünya olarak keşfetmekte olduğu ve ellerini ayaklarını sanki yabancı nesnelermiş gibi yokladığı zamandır. Bu sırada, ‘başına gelen’ her şey, onun kendi bedeninden kaynaklanır; psişesi, kendi bedeninde doğan ama sanki dış nesneler tarafından üretilmişçesine onun üzerinde etkide bulunan uyarıların nesnesidir. Bu disjecta membra, daha sonra, bu ayrık parçalardan gelen tüm haz ve acı duyumlarını alan psişik bir birim gözetiminde birleştirilir ve sistematize edilerek yekpare bir bütün hâline getirilir. Bu süreç, kişinin kendi bedeniyle özdeşim yoluyla gerçekleşir. Bu şekilde keşfedilen ego, eldeki libido ile yatırılır; ego’nun psişik doğasına uygun olarak narsisizm gelişir; tekil organların haz kaynağı olma işlevine uygun olarak da otoerotizm ortaya çıkar.

Ne var ki, daha önce başvurulan psikanalitik kuramlar doğruysa, yalnızca yansıtma yoluyla dış dünyanın parçaları olarak görülebilecek kişinin kendi organları içindeki bu nesne bulmanın, narsisistik bir libido konumuyla birlikte özdeşim evresi tarafından öncelemelendiği kabul edilmelidir; ayrıca, iki ardışık evre —özdeşim ve yansıtma— varsayılmalıdır. Kişinin kendi organları içindeki nesne bulmaya katılan yansıtma, o hâlde, önceki evrenin ikinci safhası olacaktır; her ne kadar ileri sürülen özdeşimden bağımlı pay henüz keşfedilmemiş olsa da.

Öyleyse, kişinin kendi bedeni içinde nesne bulma ve nesne seçmede, özdeşim ve yansıtmanın bu iki ardışık safhasının mevcudiyetini varsayıyorum.

Bireyin, libido ile ego’nun henüz ayrışmadığı bir organik birlik olarak dünyaya geldiğini; eldeki tüm libido’nun, hücrenin ‘ego’ adını (yani psişik bir özkoruma örgütlenmesi) hak etmediği gibi, bu organik birlik için de bu adı hak etmediğini ileri sürmem, psikanalitik tasavvurlarla çelişmez. Bu durumda birey, hücrenin, bölününceye dek besin aldığı gibi, eşzamanlı olarak ego ve üreme işlevlerini yerine getiren bir hücre gibi, hem cinsel hem bireysel bir varlıktır. Yeni doğan çocuğun bu evresi, döllenme anına dek biyolojiktir; fakat —fetüs hayatının belirlenemez bir aşamasında— serebral gelişimin gerçekleştiği zamandan itibaren psikolojik sayılmalıdır. Libido açısından baktığımızda, yeni doğan çocuğun cinsel bir varlık olduğunu söyleyebiliriz. Bireyin ilk yoksun bırakımının, libido’ya dayatılmış ve kaygı ifadesi olan doğum çığlığıyla eşlik edilen, annenin bedeninin himayesinden yoksun bırakım olduğu yolundaki Freud varsayımıyla mutabakat içindeyim. Bununla birlikte, bu ilk travma geçer geçmez ve hiçbir hoşnutsuzluk, bebeği kendisiyle ve çevresiyle çatışmaya sürüklemezse, bebek, kendi libido’sunun bütünüyle sahibi olur ve dış dünyadan hiçbir şey bilmez; yakında kendisinde keşfedeceği dünya parçasını bile. Birinin kendi bedeni içinde nesne bulma amacıyla ilk yansıtmanın öncesinde bulunan bu evre, özdeşlik evresidir. Bu evre, özdeşim denebilecek psişik etkinlik sayesinde meydana gelmiş değildir; baştan beri mevcuttur. Yine de sonuç, etkin olarak kurulmuş özdeşliktekiyle aynıdır — mutlak kendinden hoşnutluk, dış dünya yokluğu, nesne yokluğu. Bu evreyi, doğuştan narsisistik evre olarak adlandıralım. Bu durumda libido, dışarıya yönelir, önce, dolaylı bir yolla —yansıtma yoluyla— öznenin kendi bedenini yatırır ve kendini keşfetme yoluyla ego’ya geri döner. Bu arada ego, deneyim denebilecek bu ilk psişik kıpırdanışların etkisi altında belirgin bir değişim geçirmiştir ve şimdi yeniden libido tarafından yatırılmıştır. Bu evreyi, edinilmiş narsisizm olarak adlandıralım. Sonuncusu, belirgin bir doğuştan narsisizm niceliğini zaten mevcut bulur ve onun üzerine biner. Doğuştan narsisizmin durumu, normal olarak, organlara ve bunların işlevlerine, her zaman için bağlı kalır ve bu arada yargı ile kaygının yardımıyla, bu arada derece derece edinilmiş tüm yetilerin koruyuculuğu altında gerçekleşen ego gelişiminin çeşitli sonraki evreleriyle sürekli çatışma içindedir. Mücadele, ilkin, başlıca, boşaltım işlevleri alanında ve otoerotik haz kaynakları alanında yürütülür; zira bu alanlar, bireyin çevreyle ilişkilerinde en büyük güçlüklerin doğduğu alanlardır. Bununla birlikte, hayat boyunca, ego’nun, narsisistik libido konumunda sürekli yer değiştirmelerle geliştiğini; insanın, varlık mücadelesinde kendini sürekli yeniden bulmaya ve tanımaya mecbur kaldığını; narsisizmin ediniminin, kültürde immanent olduğunu ve ancak gıda ve yenilenme kaynağı işlevi gören sağlam doğuştan narsisizm temelinde düşünülebileceğini apaçık biçimde anlamamız gerekir. Benmerkez etrafında süregiden bu sürekli mücadele, çeşitli sevkî itkilerle ilişkide, farklı derecelerde vuku bulur; homo- ve heteroseksüellik ile libido’nun her bir bileşenini, farklı zamanlarda farklı derecelerde ilgilendirir ve muhtelif tepkiler, telafiler, üstyapılar ve elimine edişler kışkırtır. Bu ikincil psişik oluşumlar, sonra, yeniden birleşimlere girer ve çözümsüz dinamik, niteliksel, bağıntısal ve kiplik ilişkileri üretir; sonuçta, çok çeşitli karakter tipleri ve belirtiler meydana gelir. G gerek ego’nun gerekse libido’nun —tek tek ya da birbirleriyle ilişkileri bakımından— gelişimleri, sayıca ne kadar birincil, ikincil, üçüncül (vb.) ilişki ve gelişim etmeni varsa, o kadar noktada duraklayabilir ve gerileme hedefleri kurup yerleştirebilir. Bütün sorun, zaman ve uzamın öğeleriyle daha da karmaşıklaşır ve böylece çözümsüz hâle gelir. Diyelim ki, kişinin kendi bedeninin yansıtılması, bireyin bedenini yansıtma yoluyla keşfetmeye çabaladığı o psişik evrenin patolojik bir tekerrürüdür. Şunu söylemek abartı olmazdı: Normal birincil gelişimdeki yansıtma nasıl doğuştan narsisistik libido konumunun, dış uyarıların saldırısı altında terk edilmek zorunda kalması nedeniyle başarıya ulaşmışsa, patolojik yansıtma da, burada anakronik, geriletici ya da fiksasyonlu olmakla birlikte, bireyi dış dünyadan tecrit etmesi bakımından onunla karakterce benzerlik gösteren birincil narsisizme analojik bir narsisistik libido birikiminin gelişmesi nedeniyle meydana gelir. Şu hâlde, kişinin kendi bedeninin yansıtılması, fetal varoluşun sonuna ve ekstrauterin gelişimin başlangıcına tekabül eden bir libido konumuna karşı bir savunma olarak görülebilir. Nitekim Freud, Introductory Lectures’ında, psikolojik sorunların intrauterin varoluşa geri izlenmesi gerektiğini ilan etmekte tereddüt etmemiştir.

Bu mülahazalar, çeşitli şizofrenik belirtilerin açıklanması için bir çıkış noktası olarak kullanılabilir. Katalepsinin, flexibilitas cerea’nın, insanın kendi organlarını yabancı, kendine ait değil ve dış bir güç tarafından yönetiliyormuş gibi duyumsadığı evreye tekabül etmesi mümkün değil midir? Benzer bir örnek, uzuvlarının bir başkası tarafından hareket ettirildiği belirtisidir. Bu belirti, kişinin kendi bedeninin yabancılaştığı ve, tabir caizse, dış güçlerin egemenliği altındaki bir dış dünyanın parçası hâline geldiği durumu özellikle iyi yeniden üretir. Dış dünyayı bütünüyle reddeden katatonik stuporun, rahme dönüş olduğunu söyleyemez miyiz? Libido’sunun mevcut durumunda, dış dünyayla ilişkiyi sürdüren en basit ego işlevlerini bile kullanamadığı için, en ilkel ego işlevlerinden dahi vazgeçmiş ve in toto fetal ve emzirme evrelerine geri çekilmiş bir psişenin bu en ağır katatonik belirtileri, nihai sığınağı olamaz mı? Katatonik belirti, şizofreni hastasının negativistik bakışı, ‘organ dili’yle ifade edilmiş, dış dünyadan bir vazgeçişten başka bir şey değildir. Genel felcin terminal evrelerindeki ‘emme refleksi’ de böyle bir çocukluğa gerilemeyi göstermiyor mu?

Flexibilitas cerea’nın ve insanın kendisini dış dünyanın bir parçası saydığı, kendi iradesinin ve ego sınırlarının bilincinden yoksun olduğu o evrenin psişik korelati, herkesin hastanın düşüncelerini bildiği ve onlara sahip olduğu duygusudur. Patolojik olarak yinelenen bu dönemde aslında hiçbir düşünce yoktur; ancak düşünceler bile, yukarıda zaten belirtildiği üzere, ego işlevleri arasına katılmadan önce, ilkin dış dünyadan geliyormuş gibi görülme sürecine tabi olurlar. Düşüncelerin, otomatik bir ego işlevi hâline gelebilmeleri için, önce ego-birliği bilincine özümsenmeleri gerekir; ve bu, zekâ bellek algıları evresine ilerlemeden gerçekleşemez. Freud, bunun da daha geç bir süreç olduğunu ve ondan önce, bellek resimlerinin halüsinasyonları evresinin —yani algıların gerçekten dış dünyada belirdikleri ve içsel olaylar sayılmadıkları bir evrenin— bulunduğunu öğretmiştir. Dahası, başlı başına bir tür nesneleştirme, nesne bulma ve nesne seçme temsil eden bu halüsinatuvar algılar evresi, hayatın ilk dönemine aittir. Kuşkusuz, gerileme, tüm psişik yetiler ve ilişkilere eşit ölçüde vuku bulmaz. Bellek algılarıyla düşünme kapasitesi hâlâ sağlamdır; ama libido çoktan emzirme evresine indirgenmiştir ve düşünme yetisiyle, mevcut hâliyle, bir ilişki kurar. Kişilik bilinci yitirilmiştir ve bu yitimi, hastanın sağlam psişik envanterini yerli yerine oturtamamasında görürüz. Düşüncelerinin ve duygularının herkesin zihninde bulunduğunu söyleyen hasta, yalnızca, daha ileri bir gelişim evresinin bellek rezervinden türetilmiş sözcük ve kavramlarla şunu beyan eder: libidosu, hâlâ dış dünya ile özdeş olduğu, hâlâ dış dünyaya karşı ego sınırlarının kurulmadığı evrededir; ve şimdi, libido konumunun geriletilmişliği ölçüsünde bağımlı oldukları kadarıyla, normal zihinsel nesne ilişkilerinden vazgeçmek zorunda kalmıştır.

Bu duygular ve bu ifade tarzı, psişenin bellek algılarıyla iş görme yetisinin sağlamlığına bağlıdır. Bu yeti de gerileyebilir. Bu durumda hasta halüsinasyon görür. Libido, özdeşim evresinin gerisine çekilmiştir; zekâ, artık dış dünyayla, özdeşim yoluyla bile, nasıl ilişki kuracağını bilmez. Psişe, annesinin rahmine gitgide daha fazla yaklaşmaktadır. Dahası, ‘düzlemlerde resim görme’nin, görme duyusunun, halüsinatuvar evreden bile daha erken bir gelişim evresini temsil etmesi ihtimali de yok mudur?

5

Ego’nun her yeni edinimiyle birlikte narsisistik kendini keşfin ve kendini seçimin yinelendiğini; şu anlamda ki, vicdan ve yargının kılavuzluğunda, her yeni edinimin ya reddedildiğini ya da libido ile yatırılıp ego’ya atfedildiğini belirtmiştim. Bu narsisizme psişik narsisizm diyelim ve onu, bilinçdışında organizmanın birlik ve işleyişini güvenceleyen organik narsisizm ile karşılaştıralım. Fiziksel sağlığın, hatta hayatın bizzat kendisinin, yaşam sevgisi denen şeye olan büyük bağımlılığına dikkat çekmek ya da bir kimsenin gerçekten ‘yüreği kırık’lıktan ölebileceğini, ve Oswald’ın büyük adamlar üzerine kitabında belirttiği gibi, emekliliğe ayrılan üniversite profesörlerinin, daha önce en iyi sağlık hâlindeyken bile, görevlerinden ‘azledildikten’ sonra kısa sürede öldüklerini anımsatmak yeni değildir. Onlar, yaşlılıktan değil, sevdikleri görevleri artık yerine getiremediklerinde yaşam sevgisini kaybettikleri için ölürler. Freud, yaratıcı çalışmasının kesintiye uğraması nedeniyle hastalığına yenik düşen ünlü bir müzisyenden söz eder.

Libido’nun tüm bedenden aktığını —belki bir madde gibi (Freud’un görüşü)— ve organizmanın tümleşikleşmesinin, dalgalanmaları psişik narsisizm ile nesne libidosunun dalgalanmalarına karşılık gelen bir libido tonusuyla sağlandığını varsaymalıyız. Hastalık ve ölüme direnç bu tonusa bağlıdır. Yaşam sevgisi, hekimlerce tedavi edilemez diye gözden çıkarılmış nice insanı kurtarmıştır.

Ne zaman belirli bir organa bir tür ‘gözde yerleşim’ olarak organik narsisizmde bir akın olursa, normal hayatta bilinçdışı ve vejetatif bir role havale edilmiş organ ilişkileri ve organik işlevler hakkında bir bilinçlilik de ortaya çıkabilir. Benzer biçimde, psişik narsisizm ve nesne sevgisi tarafından yatırılmış nesneler, yatırım yeterli bir güç derecesine eriştiği yerde bilince gelir. Libido’nun bu akını, dikkati organa yöneltir ve organda ya da işlevlerinde bir dönüşüm bilincini, yani yabancılaşma duygusunu sağlar. Bu, Freud’un hipokondri olarak betimlediği mekanizmadır. Bu libido akınını, ego’nun, libido ile patolojik biçimde ‘aşırı yüklenmiş’ organdan ya da onun işlevlerinden yüz çevirmesi, yani yabancılaştırma izler. Bu, hipokondriyle ilintili kaygıya karşı bir savunma tedbiri sayılmalıdır. Yabancılık duygusu, ister dış dünyanın nesnelerine, ister kişinin kendi bedenine ya da parçalarına ilişkin olsun, libidinal yatırım’a karşı bir savunmadır. Elbette, yabancılaşma, bilinçdışı libido konumunun terk edilmesine yol açmaz. Yabancılaşma yıkıcı bir güç değil, yalnızca patolojik yatırımın yadsınmasıdır; ego’nun, kolayca ad absurdum indirgenebilecek ve nihayetinde başka ya da daha etkili savunma önlemleriyle ikame edilmesi gereken devekuşu taktiklerine bir örnektir.

Paranoyada, yabancılık duygusu artık koruma sağlamadığında, eşcinsel nesneye yönelik libidinal itki, ona yansıtılır ve yön ters çevrilmesiyle, sevilen kişiye (bizzat hastanın kendisine) yönelik bir saldırganlık olarak, zulüm görme duygusu biçimini alır. Yabancılar düşman olur. Düşmanlık, reddedilen bilinçdışı libido’ya karşı yeni ve daha enerjik bir koruma girişimidir.

Şizofrenideki narsisistik organ libidosu benzer bir dönüşüm geçirebilir. Yabancılaşmış organ —bizim vakamızda tüm beden— dışsal bir düşman, hastayı cezalandırmakta kullanılan bir makine olarak görünür.

O hâlde, ‘nüfuz aygıtı’nın tarihinde üç temel evre ayırt etmek zorundayız:

1. Belirli bir organa libido akını tarafından üretilen içsel değişim duyumu (hipokondri).
2. Reddedilme tarafından üretilen yabancılaşma duygusu; bununla, patolojik biçimde değişmiş organlar ya da işlevleri, ego tarafından kabullenilen bütünüyle ya da kısmen sağlam organlar ve işlevlere yabancı bir şey olarak, adeta yadsınır ve elimine edilir.
3. Patolojik değişimin dış dünyaya yansıtılmasından doğan zulüm görme duygusu (paranoia somatica): (a) değişimin yabancı, düşmanca bir güce atfedilmesi yoluyla, (b) dışa yansıtılmış, patolojik biçimde değişmiş organların (bütün bedenin) bir toplamı olarak nüfuz aygıtının inşası yoluyla. Bu organlar arasında genitalyaların yansıtımda öncelik aldığını not etmek gerekir.

‘Fizyolojik’ anlamda, belirli organlara libido akını varsayımı, gereğince dikkate alınmalıdır. Bu varsayıma dayanarak, şizofrenide sık gözlenen, iltihap ve gerçek bir ödem olmaksızın organlardaki geçici şişmeler, organların libidinal yüklenmesinden doğan bir salgı taşmasıyla —penis ve klitorisin ereksiyonları gibi— üretilmiş ereksiyon eşdeğerleri olarak yorumlanabilir.

6

Düşmanca aygıtın, nesnel bir gözlemciye ancak sevgi nesneleri gibi görünebilecek kişiler —talipler, sevgililer, hekimler— tarafından işletilmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Bu kişilerin hepsi duyusallıkla ilişkilidir, bedenle uğraşırlar ve libido’nun kendilerine aktarılmasını talep ederler. Normal durumlarda olan budur. Ama narsisistik libido, ne zaman aşırı güçlü biçimde fiksasyona uğramışsa, sevgi nesnelerinin bu talebini kaçınılmaz olarak düşmanca sayar ve nesneyi bir düşman olarak görür. Ne var ki, başka bir sevgi nesneleri grubu —anne, hastanın mevcut hekimi, aileye yakın dostlar— hastanın zalimleri arasında değil, maruz kalanlar arasında sayılmaktadır; nüfuz aygıtına maruz kalma kaderini paylaşmaya zorlanırlar. Paranoyanın aksine, zalimler değil, mağdurlar, pasif bir komplo içinde örgütlenir ve bu komplo pasif niteliktedir. Bu fenomene şu açıklama önerilebilir:

Dikkate değerdir ki zalimler, hastadan belli bir uzaklıkta yaşayan kişilerin tümüdür; oysa mağdurlar, en yakın tanışıklık çevresinden gelir ve —baba imajları olan hekimleri de kapsayarak, dolayısıyla aile üyelerini de— sürekli mevcudiyeti olan bir aile türünü temsil ederler. Şimdi, aile üyeleri, hastanın hayatının en başından beri mevcudiyetleri nedeniyle özdeşim yoluyla narsisistik nesne seçimine maruz kalan sevgi nesneleridir. Hastamız, bu kişilere yönelik olarak, onları kendi kaderine ortak ederek, kendisiyle özdeşleyerek, hâlâ bu nesne seçimi biçimini uygular. Normalde, aile üyelerine ilişkin libido aktarımı talebi, büyük bir mesafenin aşılmasını ya da narsisizmin özlü bir feda edilişini gerektiriyor gibi hissedilmez. Bu kişilerle özdeşim kurarken, hasta, yeterince düşmanca görünmeyen, dolayısıyla, bu nesnelerin yatırımlarına karşı onu isyana sevk etmeyen, iyi döşenmiş bir yoldan gider. Sevgililer ve taliplerde ise durum farklıdır. Bunlar, nesne libidosuna ilişkin esaslı talepleriyle narsisistik bir konumu tehdit ederler ve bu nedenle, düşmanlar olarak püskürtülürler. Bu kişilerin mekânsal olarak uzak oluşu, libido’nun zihninde bir mesafe duygusu uyandırır. Libido’nun par distance aktarımı, bir nesne konumunun kabullenilmesi için olağanüstü güçlü bir talep, bir kendini inkâr talebi olarak duyumsanır. Bu, normal koşullar için de geçerlidir. Sevgiliyi ayıran mekânsal uzaklık, nesne libidosunu tehdit eder; nihayetinde, insanların kendilerini geri çekmelerine ve nesneden vazgeçmelerine bile yol açar. Uzakta sevmek zorunda kalmak, isteksizce üstlenilen, güç bir görevdir. Ne var ki hastamız, sevgi nesnelerinden normal biçimde basitçe vazgeçemez; çünkü onları normal biçimde yatırmış değildir. Kendinden çok şey talep edenlere ancak paranoid mekanizmayla; daha az talep edenlere ise yalnızca özdeşimle karşılık verebilir. Nüfuz aygıtını işleten kişilerin neden gözlemlerimde yalnızca erkek olduklarını bilmiyorum. Bu, kusurlu gözleme ya da rastlantıya bağlı olabilir. Bu nokta, daha ileri araştırmalarla aydınlanmalıdır. Bununla birlikte, heteroseksüel nesnelerin, Freud’un paranoyanın yalnızca eşcinsel kökenine dair kuramına aykırı biçimde, zalimler olarak görünebilmeleri, nüfuz aygıtının, önemli ayrımın cinsiyetler arasında değil, narsisistik ve nesne libidosu arasında olduğu; libido aktarımı talep eden her nesnenin, cinsiyetinden bağımsız olarak, düşmanca sayıldığı, gerileyici bir psişik evreye tekabül etmesi olgusuyla açıklanabilir.

7

Umarım gereksiz görülmeyecek bu uzun ara sapmadan sonra, en sıradan, klinikte aşina olunan tipik şekliyle sıradan nüfuz aygıtının, Bayan Natalija vakasında olduğu gibi, hastanın bedeninin bir yansıtımı olmasının nasıl mümkün olabileceği sorusuna geri dönebiliriz. Yanıtı bulmak zor olmamalıdır. Aygıtın, hastanın kendi beden imgesine ilişkin fikrinin parçalarının art arda ikameleriyle (‘wei Fuchs aus alopex’) kurulmuş olduğunu varsaymak istemezsek ve bunun yerine, tipik nüfuz aygıtını açıklamak için, daha önce saptanmış olan makinenin cinselliğini kullanırsak, şu mülahazalardan yararlanabiliriz:

Libido’nun erken çocukluk evresine gerilemesi, bu arada genital merkezileşmeye uğramış libido’nun, tüm bedenin libidinal bir zon olduğu —tüm bedenin bir genital olduğu— pregenital evreye geri dönüşünü belirler. Böylesi fantaziler, narsisistik olarak güçlü biçimde yatırılmış, cinsel bakımdan son derece çocukça, nevroz vakalarında da bulunur. Ben bizzat böyle vakalar gözledim. Fantazi, intrauterin (anne bedeni) kompleksten köken alır ve çoğu kez, erkeğin, geldiği genitalin içine bütünüyle yeniden girmeyi arzu etmesi; daha düşük düzeyde herhangi bir tatminle yetinmeyi reddetmesi içeriğine sahiptir. Bu durumda, bireyin bütünü bir ‘penis’tir. Ayrıca, baba ile özdeşim yolu (babanın penisi) erkek hastaların belirti oluşumunda aşırı-belirlenmiştir. Belirti, aynı zamanda, yaygın narsisistik organ libidosu evresine bir gerileme olarak düşünülmelidir ve çoğu vakada genital iktidarsızlıkla birliktedir. Genital de terk edilmiştir. Bayan N.’nin nüfuz aygıtındaki genitalya yokluğu da aynı durumu açığa vurur. İntrauterin fantazi ve anneyle özdeşim, muhtemelen gövdenin kubbemsi kapağında ifade bulur; bu kapak belki de, hastanın, annesini gebelik sırasında temsil ediyordu. İçeriye kapatılmış piller belki de çocuktur; bu çocuk da hastanın bizzat kendisidir. Çocuğun, yani bir makine olan pillerle eşitlenmiş olması olgusu, kişinin kendini bir genital gibi hissettiği varsayımını, makinenin genitalyadan yoksunluğu pregenital —bir bakıma, genitalsiz— evreyi temsil ettiği için, daha da destekler.

Aygıtın makine biçiminde inşası, böylece, artık bütünüyle bir genital olan tüm bedenin yansıtımını temsil eder.

Rüyalarda makinenin, üstünlüğe yükseltilmiş genitalin bir temsilinden başka bir şey olmaması olgusu, onun şizofrenide, tüm bedeni bir penis olarak tasarlanmış ve dolayısıyla pregenital çağın bir temsilcisi olarak bir sembol olması ihtimaliyle hiçbir şekilde çelişmez. Hasta, geçmiş hayatının düşünsel içeriğini gerçekten yitirmemiştir. Cinselliğin bir temsili olarak genital imge, psişik aygıtta muhafaza edilmiştir. O hâlde, bu imge, bir temsil vasıtası, bir ifade tarzı, daha evvel bu ifade aracından önce var olan fenomenlerin iletildiği bir dil olarak kullanılır. Burada genital, sembolizmin ve her tür toplumsal ifade aracının daha eski bir cinselliğinin yalnızca bir sembolüdür. O hâlde resim, daha sonraki genital dönemin dilinde, sadece şunu söyler: ‘Ben cinsellik’im.’ Ama bağlam şudur: ‘Ben bütünüyle bir genital’im.’ Elbette bu metin, gerçek libido koşullarına elverişli bir dile çevrilmelidir.

Sıradan nüfuz aygıtının, makine biçiminde oluşunun, yalnızca, patolojik sürecin, varoluşun uzak evrelerini fazla tez elden yakalaması nedeniyle, erken evrelerinin kademeli biçimde oluşmamasına borçlu olması mümkündür. Keza, erken evreler gözlemcilerce fark edilmemiş, hasta tarafından rapor edilmemiş ya da erken evreler olarak tanınmamış ve değerlendirilememiş de olabilir. Böylece, Bayan N.’nin nüfuz aygıtı ile sıradan nüfuz makinesi arasındaki bağlantı bilim dünyasınca yitirilmiştir.

Ne var ki, iki tasarım arasındaki çelişki —bir yandan, bedenin yansıtımını temsil eden nüfuz aygıtının ardışık çarpıtımları yoluyla makine formuna geldiği; öte yandan, rüyadaki makine gibi, nüfuz aygıtının makine formunun genitalyanın bir yansıtımı olduğu— şimdi ortadan kalkmıştır. İnsanî aygıtın çarpıtmayla bir makineye dönüşümündeki evrim, ego’yu, amaçlarından bağımsız bir cinsel varlığa —ya da genital dönemin diliyle ifade edilirse, bir genital’e, ego’nun amaçlarından bağımsız bir makineye ve yabancı bir iradeye tâbi bir şeye— dönüştüren patolojik süreçlerin gelişimine karşılık gelen bir yansıtımdır. Artık ego’nun iradesine tâbi değildir, onu egemenliği altına alır. Burada da, erkek çocukların, ilk kez ereksiyonun farkına vardıklarındaki hayretleri akla gelir. Ve ereksiyonun kısa sürede olağandışı ve esrarengiz bir marifet olarak tasarlanması olgusu, ereksiyonun, ego’dan bağımsız bir şey, bütünüyle denetim altına alınamamış dış dünyanın bir parçası olarak duyumsandığı varsayımını destekler.

3 Yorum

Filed under Eviri