🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
Aktarım Üzerine Müdahale (1951) (Jacques Lacan)
‘Aktarıma Müdahale (1951) — Jacques Lacan’
Başlık, metnin kendi içinde iki ekseni birleştirir: ‘aktarım’ ile ‘müdahale’. Birincisi, psikanalitik deneyimin içkin vektörüdür; ikincisi, bu deneyim alanına yapılan söylemsel bir girişin adıdır. Tarih ve imza, bu girişin muhasebesini belli bir bağlama yerleştirir: metin, belirli bir tarihte söylenmiş ve Lacan tarafından üstlenilmiştir. Böylece başlık, içerikte geliştirilecek iki temel bağıntıyı şimdiden kurar: aktarımın ne olduğuna dair kavrayış ve bu kavrayışa dair konuşmanın kendisinin bir eylem olarak, yani ‘müdahale’ olarak konumlandırılması. Bu yerleştirme, daha ilk anda, öznenin (‘sujet’) söz içinde kurulacağı bir sahayı ima eder; çünkü ‘müdahale’ dili ve konumları varsayar, ‘aktarım’ ise ancak bir ilişki düzeninde, bir sahne ve bir muhatapla anlam kazanır. Buradaki tarihsel işaret, daha sonraki bölümlerde belirecek tartışma ufkunu, yani kongre, rapor, itiraz ve geri alıntı hatlarını önceden çizer; başlık bu yüzden yalnızca adlandırma değil, aynı zamanda metnin bütününe ilişkin bir dizge önerisidir. (Metnin 1951 tarihli ‘Intervention sur le transfert’ başlıklı müdahalesi olarak konumlanışı için bkz. 🔗; Écrits içindeki yerleştirmesi bağlamında genel çerçeve için bkz. 🔗.) (ecole-lacanienne.net)
‘ROMAN DİLLİ PSİKANALİSTLER DİYE ANILAN KONGREDE SUNULMUŞTUR, 1951’
Bu altbaşlık, söylemin koşullarını tanımlar: ‘sunulmuş’ oluş, metnin bir konferans ediminin ürünü olduğunu bildirir; muhatap ‘roman dilli psikanalistler’ olarak belirlenmiştir. Böylece takip edecek tüm cümlelerin, basılı bir inceleme olmaktan ziyade, tartışma içindeki söz alışverişine denk düştüğü vurgulanır. ‘Sunum’un kamusal ve polemik-çekimli ortamını bilmeden, aktarım üzerine söyleneceklerin neden ‘müdahale’ biçiminde keskinleştirildiği anlaşılamaz; çünkü müdahale, zaten sürmekte olan bir söylem akışına, belirli bir an’da, belirli bir bakış açısından katılmadır. Bu bağlam, aşağıda tek tek zikredilecek kişiler ve tezler arasındaki gerilimleri sahneye çıkarır ve metnin ilerleyişini, akademik kanıt diziminden ziyade, diyalektik bir konum alış olarak duyulur kılar. Bu altbaşlık, ayrıca, aktarım sorununu yalnızca klinik odaya kapatmayan, kurumsal ve tartışmalı bir uzamda yeniden kuran bir jesttir; aktarımın ‘konuşma’ya ilişkin doğası, konuşmanın fiilî coğrafyasıyla (konferans, rapor, yanıt) izomorfik kılınır. (Kongre/rapor çerçevesine ilişkin tarihsel notlar için bkz. 🔗.) (nosubject.com)
‘Burada hâlâ ‘sujet’ terimine kulakları alıştırma aşamasındayız.’
Cümle, ‘burada’ işaretlemesiyle mekânı değil, söylemsel bir durumu belirtir: dinleyicinin/okurun kavram duyuşunu. ‘Hâlâ’ zarfı, bir sürecin devam ettiğini, ‘sujet’ kelimesinin henüz yerleşmediğini, yani işitilme rejiminin—terminoloji ve vurgu olarak—yeni kurulduğunu bildirir. ‘Kulakları alıştırma’ seçimi, öznenin (sujet) Lacancı kullanımının basitçe ‘konu’ veya ‘kişilik’ olmayıp, işitmeye bağlı, söylem içi bir oluş olarak kavranması gerektiğini ima eder; özne, işitilerek ve söylemle kurulacaktır. Bu yüzden cümle, kavrama giriş değildir yalnızca, kavramı sahiplenme tarzının (duyuş, tını, vurgu) bizzat içerik kadar önemli olduğunu anıştırır; öznenin statüsü semantik tanımdan ziyade, bir işitme rejimi ve bir çağrı düzenidir. Böylece metin baştan, bilgi aktarmaktan çok, bir duyarsızlık eşiğini aşındırmayı hedefleyen bir ‘alıştırma’ hareketi olarak konumlanır.
Bu ‘alıştırma’ ibaresi, psikanalitik deneyimin ‘söylem’ karakterine içeriden bir gönderme olarak da okunur: ‘sujet’in duyuluşu değişmeden aktarım üzerine kurulacak hiçbir kavrayış yerli yerine oturmaz; çünkü aktarım, tam da öznenin nasıl duyulduğu ve çağrıldığı düzleminde gerçekleşir. Dolayısıyla cümle, terminolojiye dair görünebilse de, aktarımın özündeki işitsel-diyalogik ekseni hazırlamaktadır.
‘Bize buna vesile olan kimse adsız kalacaktır; bu da, onu daha sonra ayırt edeceğimiz tüm bölümlere atıfta bulunmamıza gerek bırakmaz.’
‘Vesile olan kimse’nin ‘adsız’ bırakılışı, metnin ilerleyişini kişisel polemik üzerinden değil, kavramsal bağlam üzerinden sürdürme kararıdır. Adın geri çekilmesi, hem aktarım sahasında özel isimlerin (‘Eigenname’) manyetik etkisine karşı bir mesafeyi, hem de metinde kurulacak argümanın kişiye bağlı olmaksızın, ‘bölümler’ boyunca seçikleşeceğini bildirir. Böylece konuşma zemini, ‘kim’ yerine ‘ne’ sorusuna, yani iddianın içeriğine kaydırılır. ‘Adsızlık’, aktarım fenomeninin kişileştirilebilir cazibesine karşı, söylemsel düzenin önceliğinin savunusudur; aktarılanın kişiliği değil, söylemin iç örgütlenmesi belirleyici olacaktır.
Cümlenin ikinci kısmı, adsız bırakmanın pratik sonucunu açıklar: polemikçi referans ekonomisi kurulmayacaktır; ‘daha sonra ayırt edeceğimiz tüm bölümlere atıf’ ihtiyacı ortadan kalkar. Bu, metnin ilerleyişini dışsal bir ‘kimlik-gösterimi’ zincirine bağlamamayı, argümanı kendi iç diyalektiğiyle yürütmeyi amaçlar. Böylelikle, aktarımın öznesine (analizan/analist) değil, aktarımın söylem-mekaniğine odaklanan bir içerik stratejisi benimsenir.
‘Dora vakasındaki Freud payı sorununu, eğer burada kapanmış saymak isteseydik, Daniel Lagache’ın bu başlık altında sunduğu raporun ardından aktarım incelemesini yeniden açma çabamızın net kârı şu olurdu: aktarımı Zeigarnik etkisiyle açıklamak fikri🔗.’
Cümle, koşullu bir senaryo kurar: ‘kapanmış saymak isteseydik’—yani tartışmayı burada, belirli bir sonuç (‘net kâr’) hesabına indirgemek isteseydik—elde kalacak olan yalnızca tek bir ‘fikir’ olurdu. Bu fikir, Lagache’ın raporuyla birlikte ‘aktarım’ı Zeigarnik etkisiyle açıklama teşebbüsüdür. Böylece, Freud’un Dora vakasında ‘payı’ (yani analistin konum ve etkisi) sorununu tartışma vesilesi yapan bir rapordan, aktarımı deneysel psikolojideki ‘yarım kalmış görevler daha iyi hatırlanır’ önermesine bağlayan bir açıklama hattı çıktığı belirtilir. Cümlenin iç örgüsü, psikanalitik aktarımı, ‘tamamlanmamışlık’ ve ‘gerilim devamlılığı’ mantığıyla makulleştiren (Rationalisierung) bir öneriyi, ‘kâr’ diliyle bilinçli olarak indirgemeci gösterir: eğer bu yoldan gidilseydi, aktarım bir bakiye etkisine dönüştürülmüş olurdu.
Metnin kurduğu diyalektik, tam da burada keskinleşir: ‘kapanmış’ bir açıklamanın cazibesine karşı, aktarımın söylem-düzeninde özgül niteliğini gözden kaçıran her tür psikoteknik düzleştirmeye itiraz. Yani cümle, Lagache’ın önerisini tümüyle dışlamadan, onu ‘net kâr’ metaforunun daraltıcılığı içinde teşhir eder; aktarımı, eksik-işin hafızası gibi görmenin mümkün olduğunu ama bunun, ileride açılacak analiz alanı yanında yetersiz kalacağını imler. (Lagache’ın Zeigarnik etkisiyle aktarımı ilişkilendiren çizgisine dair ikincil kaynak bağlamı için: 🔗, 🔗.) (pep-web.org)
‘Psikanalizin mazeretlerinin tükenmiş göründüğü bir zamanda hoş görünecek türden bir fikirdi bu.’
Burada ‘hoş görünüş’, açıklamanın cazibesine, ‘mazeretlerin tükenmiş’ oluşu ise psikanalizin kendini savunma repertuarının zayıfladığı bir konjonktüre işaret eder. Yani Zeigarnik referansı, psikanalize dışsal bir saygınlık (“bilimsel” deney etkisi) ödünç vererek, aktarımı tartışmasız kılmak istiyor gibidir. Cümle, bu tür makulleştirici takviyelerin, bağlamsal bir açlık anında güzel durabileceğini, ama bu ‘hoş’luğun kavramsal doğruluk garantisi olmadığını sezdirir. Böylece yazar, ikna estetiğiyle kavrayış gerçekliği arasına mesafe koyar: aktarıma dair açıklama, semptomatik bir ‘tamamlanmamışlık gerilimi’ metafiziğine indirgenemez; psikanalitik deneyimin söylem-özgül yapısı bundan fazlasını talep eder.
Bu saptama, metnin genel stratejisine uygun biçimde, dışsal ‘kanıt’ cazibesine karşı içkin ‘söylem’ mantığının önceliğini savunur. Aktarım, analitik sahada, iki ‘sujet’ arasında diyalog koşulunda belirir; bu ilişki, deneysel bir düzenekte ölçülen hafıza kalıntısına eşitlenemez. Cümle bu yüzden, bir fikrin ‘hoş görünmesi’ ile ‘hakikat’ çekimine oturması arasındaki ayrımı vurgular.
‘Adsız meslektaş, raporun yazarının iddiasını, bu etkide aktarımın da pekâlâ ileri sürülebileceği ile iade etmeye kalkınca, biz de psikanalizden söz etme lehine bir fırsat bulduğumuzu sandık.’
Burada ‘adsız meslektaş’, önceki ‘adsız bırakma’ politikasının sürekliliğidir; kişi değil, söylemsel hareket önemlidir. Meslektaşın yaptığı şey, Lagache’ın iddiasını tersyüz ederek, Zeigarnik etkisinin içinde bizzat aktarımın öne sürülebileceğini söylemektir. Bu karşı hamle, ‘etki’ ile ‘aktarım’ arasında öncelik ilişkisini belirsizleştirir; sanki aktarım zaten oradadır. Cümlenin ikinci yarısı, tam da bu tersyüz ediş anını ‘psikanalizden söz etme lehine bir fırsat’ olarak okur: çünkü eğer ‘aktarım’ etkiye malzeme değil de etkiyi kuran şey ise, açıklama düzlemi psikoteknikten psikanalize geri döner.
Dolayısıyla cümle, bir polemik hamlesinin, analitik söyleme dönüş için nasıl bir menfez açtığını gösterir. ‘Sandık’ fiili, bu fırsatın beklentisini ve henüz gerçekleşmemiş vaadini içerir; metnin ilerleyen cümlelerinde bu beklentinin nasıl ‘kısılacağı’ gösterilecektir. Böylece yazar, aktarımın özgül söylem mantığını kurmak üzere bir ‘zamanlama’ dramaturjisi işletir.
‘Beklentimizi kısmak zorunda kaldık; çünkü burada, aktarım hakkında o zamandan beri (1966) söyleyebildiklerimizin çok ötesinde fazla önden gitmiş oluyorduk.’
Cümle, kendi metinsel zamanı ile daha sonraki söylem (‘o zamandan beri’) arasında bir eşzamanlama sorunu saptar. 1966 parantezi, Écrits içindeki müteakip formülasyonlara örtük bir göndermedir; ancak cümle bunu, dışarıdan “doğruculuk” inşasına çevirmeden, yalnızca hız aşımı—‘önden gitme’—metaforuyla dile getirir. Yani o anki müdahale, daha sonra geliştirilecek kavramları aşırı erken telaffuz riski taşımaktadır; bu yüzden ‘beklentiyi kısmak’ gerekir. Böylece metin, kendi iç diyalektiğinde bir fren uygular: aktarımın kavramsal çekirdeği acele formüle edilmeyecektir; söylem, kendi olgunlaşma temposunu gözetmelidir. (Metnin 1966 derlemesi bağlamına genel gönderme için bkz. 🔗.) (mudrac.ffzg.hr)
‘Meslektaşımız B…’nin, Zeigarnik etkisinin belirlemekten ziyade aktarım’a bağlı göründüğüne dair saptaması, psikoteknik deneyime, ‘direnç’ diye adlandırılabilecek olguları sokmuştur.’
Burada ‘B…’ biçimi, yine adsızlaştırma stratejisidir; mesele, kişi değil, saptamanın yönüdür. Saptama şudur: ‘etki’, ‘aktarım’a bağlı görünmektedir; yani etkiden açıklamak yerine, aktarımı belirleyen ilişkiyi önceleyen bir okuma önerilir. Bu önerme, ‘psikoteknik deneyim’e ‘direnç’ (widerstand=direnç) olgularını sokar: çünkü bir kez aktarımı öncelediğinizde, deneysel düzeneklerde görünmez kılınmış öznel karşı-koyuş biçimleri (ketlenme, kaçınma, sapma) artık göz ardı edilemez hale gelir. Cümle, böylece, deneysel düzeneği aktarıma göre yeniden okumanın, klinik sahadan bildiğimiz psişik (psychisch) dinamikleri—öznenin direncini—deney alanına dâhil ettiğini belirtir.
Bu kaydırma, aktarımı bir ‘hafıza artığı’ndan bir ‘ilişki düzeni’ne dönüştürür; direncin görünür kılınması, ölçümün ‘nizami’ (gesetzmäßig) idealinden çok, söylem içi karşılaşmanın çatallaşmalarını işaret eder. Böylece cümle, deneysel psikolojinin sessiz düzlemini, psikanalizin konuşmalı düzlemine açar; aktarım öncelendiğinde, ‘deneyim’in dilsiz kalmış artıkları da dile gelir.
‘Bu olguların kapsamı, bireyin insanî addedilen tüm tepkilerinde ‘sujet’ten ‘sujet’e ilişkinin önceliğini ve bireysel yatkınlıkların her sınamasında –bu sınama bir görevin ya da bir durumun koşullarıyla tanımlansın– bu ilişkinin hâkimiyetini öne çıkarmaktır.’
Cümle, ‘direnç’ dâhil edilen olguların ‘kapsam’ını belirler: her ‘insanî tepki’de, ‘sujet–sujet’ ilişkisinin önceliği. Bu, öznenin tepkilerini kişilik özellikleri veya yatkınlıklar olarak nesneleştiren bakış yerine, ilişki matrisini kurucu ilke yapan bir dönüşümdür. Deney ‘görev’ veya ‘durum’ şartlarıyla tanımlansa dahi, belirleyici olan, iki öznenin birbirine göre konumlanışı ve bu konumlanışın konuşulabilirliği/duyulabilirliğidir. Böylece, Zeigarnik etkisi gibi tekil ‘etki’lerin çekiciliği ikinci plana düşer; analitik sahada birincil olan, ilişki düzeninin diyalektiğidir.
‘Hâkimiyet’ sözcüğü, söz konusu ilişkinin, yalnızca eşlik eden bir değişken değil, tepkinin örgütlenmesini belirleyen başat bir kuvvet olduğunu ima eder. Bu, aktarımın doğasına dair çekirdek bir tezi—öznenin başka bir özneyle bağında kurulduğu ve bu bağın sınama koşullarını aşan bir ağırlık taşıdığı—içsel olarak hazırlamaktadır. İleri cümlelerde ‘söylem’ ve ‘diyalog’ vurgusu bu yüzden şaşırtıcı olmayacaktır.
‘Psikanalitik deneyim için anlaşılması gereken şudur: deneyimin bütünü bu ‘sujet–sujet’ ilişkisinde cereyan eder; böyle demekle, onu bireyin kimi özelliklerinin nesneleştirilmesi olarak tasarlanan her tür psikolojiye indirgenemez bir boyutu koruduğunu belirtmiş oluyoruz.’
Bu cümle, şimdiye dek ördüğü işaretleri bir önermede katlar: psikanalitik deneyimin ‘bütünü’ ‘sujet–sujet’ ilişkisinde meydana gelir. Bu, analizin ham maddesini kişilik özellikleri, yatkınlıklar, ölçülebilir eğilimler gibi nesneleştirilmiş determinizmlerde arayan tüm psikolojilere karşı, ilişki ve söylem önceliğinin ilanıdır. ‘İndirgenemez boyut’ ifadesi, aktarımın klişe edilen ‘tekrarlar’ toplamı değil, iki öznenin karşılıklılığı içinde açılan bir uzay olduğuna vurgu yapar. Buradaki ‘koruma’, psikanalizin özgül nesnesini—öznenin söylemde kuruluşunu—psikoteknik düzlemlerden muhafaza etme jestidir.
Böylece, metnin önceki tüm ‘adsızlaştırma’, ‘beklenti kısma’, ‘direnç dâhil etme’ hamleleri bir senteze kavuşur: psikanalitik sahada belirleyici olan, ölçümlenebilir etkilerin açıklama parçalayan sözlüğü değil, konuşmanın iki-kutuplu yapısıdır. Bu, aktarımı, analistin ve analizan’ın konumlarıyla sıkı sıkıya bağlı bir fenomen olarak tanımlamaya doğru açar.
‘Gerçekten de bir psikanalizde özne, tam anlamıyla söylemle kurulur; analistin salt varlığı, her türlü müdahaleden önce diyalog boyutunu getirir.’
Cümle, ‘özne’nin kuruluşunu ‘söylem’le özdeşler: özne, konuşma düzeninde, hitap ve yanıt içinde vücut bulur. Bu, ‘kulakları alıştırma’ vurgusunu geriye dönük doğrular; çünkü işitilmeden kurulacak bir ‘sujet’ yoktur. ‘Analistin salt varlığı’ ifadesi, analistin müdahale etmeden de ‘diyalog boyutu’nu sahaya getirdiğini söyler; yani sadece orada oluşu, sahneyi bir ‘iki’ye çevirir. Bu iki, aktarımın asgari koşuludur: bir ‘öteki’nin varlığı, sözün yönünü ve öznenin konumunu dönüştürür.
Böylece analitik aygıtın ontolojisi, herhangi bir teknik edimden önce konuşmanın yapısına bağlanır. Bu bağ, analitik ‘kural’ın ve ‘teamüllerin’ niçin ikincil olduğunu gösterecektir: önce sahne kurulur, sonra müdahaleler bu sahnenin iç diyalektiğine göre anlam kazanır. Analistin varlığı, bir ‘nesne’ olarak değil, söylemi mümkün kılan bir yer (konum) olarak iş görür.
‘Kuralın teamülleri bu söylemin ilkesine her ne kadar bir miktar sorumsuzluk, hatta bir miktar tutarsızlık koyacak olursa olsun, bunun, kimi bentlerin aşılmasını sağlamak üzere hidrolikçinin hacklerinden ibaret olduğu (Dora gözlemine bakınız, s. 152) ve akışın, kendine özgü ve ‘hakikat’ denen bir çekim yasasına göre sürmesi gerektiği açıktır.’
Burada ‘kuralın teamülleri’, tekniğin örf-adet kısmını, yani konuşmanın ilkesiyle tam telifli olmayan pratik kestirmeleri imler. ‘Sorumsuzluk/tutarsızlık’ payı, tekniğin bazen söylem ilkesinden sapabileceğini kabul eder; ama bunlar ‘hidrolikçinin hackleri’dir: akışı geçici olarak yönlendiren tesisatçı manevraları. ‘Akış’ metaforu, söylemin iç dinamiğini bir ‘çekim yasası’yla, adı ‘hakikat’ olan bir yerçekimiyle tasvir eder: söylem, sonunda, kendi hakikat çekimine göre yolunu bulacaktır. Bu, teknik manevraların ‘nizami’ görünen düzenlemelerinin, ilkenin yerine geçemeyeceği uyarısıdır.
Parantez içi Dora referansı, böylesi manevraların tarihsel-klinik bir örneğini işaret ederek, tekniğin kısa devrelerini ‘öğretici’ kılma niyetini belirtir; ancak metin, ayrıntısını tartışmadan, bu referansı yalnızca bir kenar taşı gibi kullanır. Böylece cümle, aktarımın ve söylemin iç yasasını, teknik el alışlarının üzerine koyar; ‘hakikat’ çekimi, aktarımın diyalektiğini taşıyan eksendir. (Dora dosyası ve bu tartışmanın İngilizce antolojilerdeki aktarımı bağlamında genel çerçeve için bkz. 🔗.) (De Gruyter Brill)
‘Nitekim bu, söylemin gerçekliğe soktuğu o ideal hareketin adıdır.’
‘Bu’ zamiri, önceki cümlede adlandırılan ‘hakikat çekim yasası’na döner; ‘ideal hareket’, söylemin gerçeklik içine ‘soktuğu’ (yani icra ettiği) bir dinamiktir. Burada ‘ideal’, soyut bir norm değil, söylemin, gerçekliğin inşasına kattığı yöneltici vektördür; aktarım sahasında konuşma, gerçekliği yalnızca betimlemez, ona bir yörünge verir. Böylece psikanaliz, ‘diyalektik bir deneyim’ olarak, gerçekliği söylemle dönüşüme uğratan bir hareketin adı olur.
Bu cümle, tekniğin ‘hack’lerinin sınırlılığını izah eden önceki vurguya süreklilik kazandırır: asıl belirleyen, söylemin iç hareketidir; bu hareket ‘hakikat’ tarafından mıknatıslanır ve gerçeklikte bir ‘yön’ kurar. Aktarımın klinikte neden basit etki-tepki kalıplarına indirgenemeyeceği böylece bir kez daha belirir.
‘Kısacası, psikanaliz diyalektik bir deneyimdir ve aktarımın doğasına ilişkin soru yöneltildiğinde bu kavrayışın önceliği olmalıdır.’
Cümle, bugüne dek kurulan hattı tezin formunda tamamlar: psikanaliz, diyalektiktir; bu nedenle aktarım, iki ‘sujet’in karşılaşmasının söylem içi hareketi olarak anlaşılmalıdır. ‘Öncelik’ talebi, açıklama ekonomilerinde Zeigarnik türü etkilerin yerini tümden reddetmekten ziyade, onları ilişki-diyalektik eksenine tabi kılar. Diyalektik kavrayış, aktarıma ilişkin her sorunun, ilişki ve söylem mantığıyla sorulmasını buyurur; böylece pratik ‘hack’ler ve psikoteknik etkiler, ancak bu çerçevede anlam kazanabilir.
Bu kısa özet cümle, metnin giriş bölümünü düğümler; bundan sonra gelecek örnek ve notlar, bu öncelik rejimini somutlamaya hizmet edecektir. Böylece okur, terminolojik alışmanın niçin gerekli olduğunu, adsızlaştırmanın niçin seçildiğini ve ‘direnç’in niçin deney alanına davet edildiğini kavramsal bir bağa oturtur.
‘Sözümü bu yönde sürdürürken, varılabilecek önerme türlerini bir örnekle göstermekten başka amacım olmayacak.’
Yazar, yöntemi yeniden bildirir: şimdi amaç, ‘önerme türleri’ni bir ‘örnek’ üzerinden göstermek. Bu, diyalektik öğretimde sık rastlanan bir tavırdır: doktrini teker teker hükümler halinde değil, örneğin açtığı ilişki uzamında sergilemek. Böylelikle aktarımın doğasına ilişkin kavrayış, soyut önermeler toplamı olarak değil, söylem içinde çalışırken görülecektir. Cümle, daha baştan, örneğin pedagojik statüsünü belirler: örnek, ‘kanıt’ değil, ‘önerme türleri’ni somutlaştıran bir gösterimdir.
Bu vurgu, aktarımın ilişkiselliğini korur; çünkü örnek, iki ‘sujet’ arasındaki diyalektiği sahneleyen bir düzenektir. Bu düzenek, okurun kulağını alıştıra geldiğimiz ‘sujet’ duyuluşuna yatırır ve kavrayışı işleterek ilerletir.
‘Ama önce, kuramsal işleyiş çabamızın mevcut yönü açısından ve hem yaşamakta olduğumuz tarihin bize yüklediği sorumlulukları, hem de bekçiliğini yaptığımız geleneği ilgilendirdiği ölçüde, acil görünen birkaç not düşmeme izin veriniz.’
Cümle, didaktik akışı kısa bir ‘notlar’ segmentiyle keseceğini bildirir: ‘kuramsal işleyiş’in ‘mevcut yönü’, ‘tarih’in yüklediği sorumluluklar ve ‘gelenek’in bekçiliği. Üç terim birbiriyle gerilimli bir üçgen kurar: şimdi-nereye gidiyoruz (yön), şimdi-ne talep ediyor (sorumluluk), dünden-ne devralıyoruz (gelenek). ‘Acil görünen’ ibaresi, bu notların pedagojik parantez değil, diyalektik zorunluluk olduğunu söyler; çünkü aktarımın kavranışı, yalnızca klinik teknik değil, kuramsal-etik bir mevzilenmedir.
Bu hazırlık, birazdan gelecek polemik yoğunluklu pasajların gerekçesini verir: aktarıma dair yanlış konumlanışların yalnızca teorik değil, tarihsel ve kurumsal sonuçları vardır. Dolayısıyla, ‘örnek’e geçmeden önce, sahayı bu üç eksende işaretlemek gerekir.
‘Psikanalizi bizimle birlikte diyalektik olarak ele almak bizim düşüncemize özgü bir yönelimmiş gibi sunuluyorsa, burada, yalnızca sözlerin kullanıldığı basbayağı bir verinin, hatta sağduyu olgusunun bir ölçüde gözden kaçırılışını göremez miyiz?’
Cümle, retorik bir soruyla başlar ve ‘diyalektik’ ele alışın sanki yalnızca ‘biz’e özgüymüş gibi sunulmasını eleştirir. ‘Sözlerin kullanıldığı basbayağı bir veri’ ifadesi, psikanalizin malzemesinin söz olduğunu, bunun da ‘sağduyu’ düzeyinde açık olması gerektiğini ileri sürer: psikanaliz dili işler; öyleyse diyalektik doğa, bizim özel icadımız değil, malzemenin kendisinden gelir. Bu saptama, ‘dil’ ve ‘söylem’ vurgusunu tekrar teyit eder; aktarım, bu söz-malzeme içinde kurulur.
Soru, aynı zamanda, psikanaliz çevresinde beliren bazı yönelimlerin, sanki davranışsal izleri ayrıcalıklı kılabilir ve dili tali kılabilirmiş gibi yaptığına imadır (bu, bir sonraki cümlede açık seçik gelecektir). Böylece yazar, ‘diyalektik’ etiketinin kimde kaldığı kavgasını değil, diyalektik gerekliliğin söz-malzemenin kendisinden doğduğunu öne sürer.
‘Ve psikolojik manevrada davranışın dilsiz izlerine ayrıcalıklı dikkat gösterilmesi içinde, analistin, öznenin artık sırf bir nesne olduğu bir bakış yönelişine ilişkin bir tercihini tanıyamaz mıyız?’
Burada, önceki uyarı somutlaşır: ‘davranışın dilsiz izleri’ne ayrıcalık verildiğinde, analistin bakışı, özneyi ‘sırf bir nesne’ye indirger. Bu, metnin baştan beri reddettiği nesneleştirici psikolojinin geri dönüşüdür: ‘sujet–sujet’ ilişkisi yerine, ‘özne-nesne’ düzeni. Cümle, bu tercihin, aktarımı anlamayı da imkânsızlaştıracağını ima eder; çünkü aktarım, dilsiz izlerin toplamı değil, ‘diyalog boyutu’nda doğan bir bağdır. Analist, konuşmanın öznesiyle değil, gözlemin nesnesiyle ilgilenen bir konuma kayar ki bu kayma, psikanalizin kendi ilkesini (söylem) ihlal eder.
Dolayısıyla, davranışsalcılığın cazibesi karşısında, dilsel olanın, söylemin ve hitap/cevap düzeninin önceliği yeniden savunulur. Cümle, aktarımın ‘görünür’ izleriyle yetinmenin, öznenin kurulma sahasını ıskaladığını gösterir.
‘Eğer gerçekten bir gözden kaçırma varsa, bunu benzeri durumda uygulayacağımız yöntemlerin hepsiyle sorgulamalıyız.’
Son cümle, bu pasajı metodolojik bir çağrıyla bağlar: söz konusu ‘gözden kaçırma’—dilin ve diyalektiğin görmezden gelinmesi—varsa, bunu tüm yöntem repertuarıyla soruşturmak gerekir. Bu, polemiği kişisel olmaktan çıkarır ve kurumsal/kavramsal bir öz-eleştiri ilkesi koyar. Böylece, metnin girişinde kurulmuş ‘bekçi’ ve ‘sorumluluk’ vurgusu, pratik bir buyruk halini alır: analiz, kendi yöntemlerini de analiz etmelidir; aktarımın doğasına ilişkin soru, psikanalizin kendi görme/duyma tarzının eleştirisini zorunlu kılar.
Bu cümle, bir ‘müdahale’nin etik tonunu taşıyarak, izleyen paragrafta açılacak daha geniş kültürel-epistemik çerçeveye geçit verir: psikanalizin kavramlarının, psikoloji ve insan bilimleri üstündeki dönüştürücü etkisi ile psikanalist çevrelerinde görülen ters akıntı arasındaki gerilim.
‘Bilindiği gibi, psikoloji ve onunla birlikte tüm insan bilimleri, psikanalizden türeyen kavramlarla –ister istemez, hatta farkında olmaksızın– bakış noktalarında derin bir yeniden düzenlenmeye uğramışken, psikanalistlerin çevresinde ters yönde bir hareket belirir gibidir; bunu şu terimlerle dile getirirdim.’
Cümle, geniş bir kültürel teşhisi imler: psikanaliz, ‘psikoloji’ ve ‘insan bilimleri’nin bakış açılarını, kendi kavramları üzerinden dönüştürmüştür—‘ister istemez, hatta farkında olmaksızın’. Buna karşın, psikanalistlerin çevresinde ‘ters yönde’ bir hareket beliriyor görünür: sanki psikanaliz dışarıyı dönüştürürken, içeride, psikoteknik ve nesneleştirici bakışa doğru bir geri çekilme vardır. Yazar, bu paradoksu ‘şu terimlerle’ dile getireceğini söyleyerek, takip edecek ayrımları hazırlar.
Bu cümle, metnin giriş kesitinde toplanan ipuçlarını, hem tarihsel (kavramların dolaşımı) hem de kurumsal (psikanalist çevresi) düzeye taşıyarak genişletir. Aktarımın doğasına ilişkin tartışma, artık yalnızca klinik teknik meselesi değil, psikanalizin kültürdeki yeri ve kendi evi içindeki konumlanışına dair bir sorun olarak çerçevelenir. (Metnin tarihsel bağlamına genel giriş için bkz. 🔗.) (nosubject.com)
Terim üslubu ve tercihleri, burada metnin kendi bağlamından ve içkin ilerleyişinden hareketle sürdürülmüştür; Freudcu karşılıklar için benimsenecek dilsel yönelim bakımından bkz. 🔗. (YERSİZ ŞEYLER)
‘Hesiodos’a karşı –ki Zeus’un gönderdiği hastalıkların insanlar üzerine sessizce ilerlediğini söyler– Freud, bize konuşan hastalıkların var olduğunu göstermenin ve onların söylediklerinin hakikatini işittirmenin sorumluluğunu üstlendiyse de, bu hakikat, bir tarihin belli bir anıyla ve kurumların bir bunalımıyla bağını bize ne denli açık gösterirse, tekniğini sürdüren uygulayıcılarda o denli artan bir korku uyandırır gibidir.’
Bu cümle, iki farklı ‘hastalık’ figürünü karşı karşıya koyarak açılır ve ‘ses’siz doğa mitinden ‘söz’e dayalı saikbilimsel sahaya geçişi tek bir nefeste kurar. İlk parantez, Hesiodos’un ‘hastalıkların insanların üzerine gündüz gece sessizce ilerlediği ve Zeus’un onlardan sesi aldığını’ söyleyen pasajına işaret eder; bu göndermeyle ‘hastalık’, konuşmayan ve dolayısıyla anlamlandırma talep etmeyen bir kader gibi durur (🔗). Freud’un adı bu sessizliğe karşı ‘bize konuşan hastalıklar’ı işittirecek bir konumda anılır; böylece hastalık semptom olmaktan çıkıp söylem olur, ‘hakikat’ içerir ve bu hakikat işitilmeyi gerektirir. Hakikat ibaresinin hemen arkasına bağlanan ‘bir tarihin belli bir anı’ ve ‘kurumların bunalımı’ belirlemesi, Freudcu girişimin yalnızca klinik bir buluş değil, belli bir tarihsel eşiğin ve kurumsal sarsıntının ürünü olduğunu bildirir; yani semptomun konuşmaya daveti, sadece bireysel değil, kurumsal-siyasal bir yankı odasında duyulur. Cümlenin son kıvrımı, bu duyuluşun artmasıyla birlikte ‘tekniğini sürdüren uygulayıcılar’da artan ‘korku’yu not eder; aktarım burada adı konmadan devrededir, çünkü ‘konuşan hastalıklar’ın hakikati işittirildiğinde, analistin konumu da işitilir hale gelir ve bu, tekniğin güvenli otomatiğine bir gölge düşürür. Bu yüzden cümle, mitik sessizlikten analitik diyaloga geçişin yalnızca bir kazanım değil, bir endişe ürettiğini ileri sürer; işitilen hakikat, kurumsal bünye içinde bir ‘bunalım’la rezonans kurar ve uygulayıcı, artık yalnızca tekniğin hidrolikçisi değil, söylemin muhatabı olarak hisseder. (Hesiodos pasajı için bkz. 🔗.) (Theoi)
‘Öyle ki onları, pietizmden en bayağı verimlilik ideallerine, oradan natüralist hazırlık dizgelerinin paletine kadar türlü suretler içinde, insan varlığını şeyleştiren bir psikolojizmin kanatları altına sığınırken görürüz; bu psikolojizmin marifetleri, fizik bilimciliğininkileri solda sıfır bırakacak cinstendir.’
İlk tümcedeki ‘korku’ şimdi bir sığınma davranışına dönüşür: ‘onları’ zamiri, uygulayıcılar topluluğunu işaret eder ve bu topluluk, söze içkin hakikat zorlamasından kaçarak çeşitli ideolojik ‘suret’lere yönelir. ‘Pietizm’ ile ‘bayağı verimlilik idealleri’ yan yana getirildiğinde, hem dinsel bir içe kapanma hem de endüstriyel performansçılık aynı ‘psikolojizm’ şemsiyesi altında toplanır; üçüncü unsur olan ‘natüralist hazırlık dizgelerinin paleti’ ise, insanı ‘hazırlanabilir’ bir nesne olarak renklendiren teknik reçetelere gönderme yapar. ‘İnsan varlığını şeyleştiren bir psikolojizm’ ifadesi, ‘sujet–sujet’ bağını dilsiz davranış izlerine indirgeyen bakışı teşhir eder; böylece özne, konuşan bir muhatap olmaktan çıkıp görünür-ölçülebilir bir ‘şey’ olur. Cümlenin son yarısındaki abartılı karşılaştırma, bu marifetlerin ‘fizik bilimciliğininkileri solda sıfır bırakacak’ denli gösterişli—ve dolayısıyla yanıltıcı—olduğunu söyler; hedef, bilimsellik imgesinin büyüsüne kapılarak söylem içi hakikat çekimini askıya alan bir tekniğin eleştirisidir. ‘Psikolojizm’ ile ‘şeyleştirme’ bağı, bir sonraki cümlede adlandırılacak ‘homo psychologicus’ tipinin habercisidir; burada kurulan bağlam, dilin yerini performans ve hazırlığa bırakan her eğilimin aktarıma karşı körleştiğini vurgular. (Psikolojizm ve ‘homo psychologicus’ tartışmasının kültürel eleştirisine yol veren arka plan için bkz. 🔗.) (Medium)
‘Zira analizin gösterdiği kaldıraçların gücü dolayısıyla, gerçeklikte dolaşıma girecek olan, kolektif bir inancın gayretiyle de, ritlerin kendine özgü biçimlendirici etkisine bütünüyle sahip tekniklerin seçimiyle de, hiç değilse büsbütün yeni bir insan yabancılaşması tipidir: tehlikesini ifşa ettiğim bir homo psychologicus.’
‘Zira’ bağlacı, önceki sığınma eğilimlerini, analizin bizzat gücüyle ilişkilendirir: ‘kaldıraç’ metaforu, analitik söylemin küçük müdahalelerle büyük yer değiştirmeler üreten etkisini çağrıştırır. Tam da bu güç yüzünden, ‘gerçeklikte dolaşıma girecek olan’ şey, iki kaynaktan beslenebilir: bir yanda ‘kolektif inancın gayreti’ (psikolojinin kamusal kudreti), öte yanda ‘ritlerin biçimlendirici etkisine bütünüyle sahip tekniklerin seçimi’ (metodun ritüelleşmesi). Her iki durumda da sonuç, ‘yeni bir yabancılaşma tipi’dir; öznenin kendi söyleminde kurulması yerine, teknik-rit ve inanç-çevrimi içinde başkalaşması. Cümlenin sonundaki isimlendirme—‘homo psychologicus’—bu yabancılaşmayı tipik bir figür haline getirir: insan, kendini, psikolojinin diliyle önceden tanımlanmış bir obje olarak yaşamaya başlar; aktarıma özgü diyalektik, yerini hazır tipolojilere ve ‘etki’ kataloglarına bırakır. Böylece ‘kaldıraçların gücü’ uyarısı, analitik tekniğin cazibesinin yanlış yerde, yani ritüelize edilmiş etki yönetiminde toplanmasının doğuracağı tehlikeyi görünür kılar; güç, ‘sujet–sujet’ bağını açığa çıkarmak yerine, ‘insan’ı psikolojinin kurduğu aynaya mecbur bırakırsa, söylem ‘hakikat’ çekimini kaybeder. (Homo psychologicus kavramına ilişkin genel bir çerçeve için bkz. 🔗.) (Medium)
‘Şu soruyu ortaya koyuyorum: Biz bu imalâtın büyüsüne kapılacak mıyız, yoksa Freud’un eserini yeniden düşünerek onun girişiminin sahici anlamını ve selamet değerini muhafaza etmenin yolunu bulabilecek miyiz?’
Burada, ‘imalâtın büyüsü’ ile ‘yeniden düşünme’ arasında keskin bir tercih sunulur. ‘İmalât’ sözcüğü, bir önceki cümlede tasvir edilen psikolojist insan tipinin ve ritüelleşmiş tekniklerin seri üretim doğasını imler; ‘büyü’ ise bu seri üretimin cazibesini. Karşı kutupta ‘Freud’un eserini yeniden düşünmek’ gelir; bu, metnin başından beri işaretlenen ‘dil’, ‘söylem’, ‘sujet–sujet’ diyalektiğine geri dönmektir. ‘Sahici anlam’ ve ‘selamet değeri’ ikilisi, Freud’un girişiminin hem kavramsal dürüstlüğünü hem de klinik-etik emniyetini koruma görevini vurgular; ‘selamet’, tekniğin hidrolik ‘hack’lerine bırakıldığında tehlikeye giren şeydir. Bu soru, yalnızca kuramsal değil, praksise ilişkin bir yön bulmayı ister: aktarıma içkin ‘hakikat’ çekimini merkeze alan bir pratik mi, yoksa ‘psikolojizm’ endüstrisinin büyüsüne kapılan bir verimlilik yönetimi mi? Soru, diyalektik bir müdahalenin davetidir; bir sonraki paragrafta kişisel polemikten kaçınan bir ayrımın nasıl yapılacağını göstererek cevap arayacaktır.
‘Burada –gerekliyse bile– şu netleştirmeyi yapıyorum: Bu soruların hiçbiri, dostumuz Lagache’ın çalışması gibi bir çalışmayı hedef almaz; yöntemde ihtiyat, yargılamada titizlik, sonuçlarda açıklık: bunların tümü, praxisimizle psikoloji arasında korunan mesafenin örneğidir. Kanıtlamamı, aktarım deneyiminin henüz taze olduğu bir dönemde, analistin orada ‘payı’ olduğunu Freud’un kabul ettiği ilk dosya oluşu bakımından Dora vakası üzerine kuracağım.’
Bu uzun cümle, polemiği şahıslaştırmaktan kaçınan bir ‘netleştirme’ ile açılır. ‘Dostumuz Lagache’ için olumlu nitelikler—‘yöntemde ihtiyat, yargılamada titizlik, sonuçlarda açıklık’—sayılır ve hemen ardından bu niteliklerin ‘praxisimizle psikoloji arasında korunan mesafenin örneği’ oldukları belirtilir. Dolayısıyla, eleştirinin hedefi kişi değil, ‘psikolojizm’e yönelen genel eğilimdir; ‘Lagache’ın çalışması gibi bir çalışma’ bu eleştirinin doğrudan hedef tahtası yapılmaz. Cümlenin ikinci yarısı ‘kanıtlama’ planını bildirir: sahne Dora dosyasıdır. Gerekçe çift yönlüdür: ‘aktarım deneyiminin henüz taze olduğu bir dönem’ ve ‘analistin orada “payı” olduğunu Freud’un kabul ettiği ilk dosya’. Böylece metin, aktarım kavrayışının tarihsel oluşumunda eşik teşkil eden bir vakayı örnekleştirme niyetini ilan eder; ‘analistin payı’ ibaresi, ilk paragrafın ‘korku’ya bağladığı etkiyi şimdi Freud’un kendi formülasyonuna yaslayarak içkinleştirir. Dora seçimi, bundan sonraki diyalektik çözümlemelerin hem klinik hem de metinsel zeminini kurar. (Lagache-aktarım–Zeigarnik tartışmasının editoryal çerçevesi için bkz. 🔗; Dora dosyasına genel bakış için bkz. 🔗.) (De Gruyter Brill)
‘Şu dikkat çekicidir: Şimdiye dek hiç kimse, Dora vakasının Freud tarafından bir dizi diyalektik tersinme biçiminde serimlendiğini vurgulamamıştır.’
Bu tümce, okumaya dair bir ‘kör nokta’yı teşhis eder: ‘diyalektik tersinme’ dizisi olarak ‘serim’. ‘Serim’, vaka anlatısının düzenlenişini, ‘diyalektik tersinme’ ise öznenin konum ve nesne ilişkilerindeki dönüşlerin ardışıklığını ima eder. Vurgunun ‘hiç kimse’ diye sertleştirilmesi, söz konusu okumanın özgüllüğünü ve müdahalenin asıl katkısını işaretler; metin, Dora’yı bir olay örgüsü değil, öznenin hakikatiyle ilgili konumsal dönemeçlerin serileştirilmesi olarak görecektir. Böylece ‘serim’in biçimi—sadece ‘malzeme tanzimi’ değil, dönüşüm noktalarının dizgesi—analitik hakikatin taşındığı kulvar ilan edilir. (Bu yorum hattını kısa bir özetle veren Lacan notu için bkz. 🔗.) (nosubject.com)
‘Burada, Freud’un, malzemenin belirişinin hastanın keyfine bırakıldığını kesin bir tarzda formüle ettiği bu metne, sırf bir tanzim hilesiyle bir düzen verilmiş değildir; söz konusu olan, özne için hakikatin dönüştüğü yapıları bölümlere ayıran bir taramadır ve bu taramalar yalnızca onun şeyleri kavrayışını değil, ‘nesneler’inin işlevi olduğu bir özne olarak bizzat kendi konumunu da etkiler.’
Cümle, iki tür ‘düzen’ arasındaki ayrımı belirginleştirir. Bir yanda ‘tanzim hilesi’—malzemeyi şık bir sıraya dizer ama hakikate dokunmaz; öte yanda ‘tarama’—özne için ‘hakikatin dönüştüğü yapı’ları bölümlere ayırır. İlk yarı, Freud’un ‘malzemenin belirişinin hastanın keyfine bırakılması’nı ‘kesin’ biçimde formüle ettiğini anımsatır; böylece malzeme akışının başlangıç mantığı serbesttir, düzen ise sonradan icat edilmez, içkin bir ‘tarama’ ile belirir. ‘Tarama’ terimi, söylemin ‘hakikat’ çekimiyle organize oluşuna denktir: öznenin ‘şeyleri kavrayışı’ (nesnel dünya), ‘nesneler’inin işlevi olduğu bir özne olarak ‘kendi konumu’ beraberce yer değiştirir. Böylece ‘serim’, eşzamanlı iki dönüşümü hedefler: temsil edilen nesnelerle ilgili anlamlandırma ve öznenin bu temsiller karşısındaki yerinin değişimi. Bu, aktarıma ilişkin diyalektik kavrayışı hazırlar: yorum yalnızca ‘şey’lerin anlamlarını değil, öznenin ‘öteki’ne göre konumunu da dönüştürür.
‘Şu halde serimin kavramı, öznenin ilerleyişiyle –yani devanın gerçekliğiyle– özdeştir.’
Bu kısa tümce, önceki ayrımı teze bağlar: ‘serimin kavramı’ ile ‘öznenin ilerleyişi’ özdeştir. ‘Devanın gerçekliği’ ibaresi, ilerleyişin klinik adıdır; terapi ‘başarı’ değil, öznenin söylemde aldığı mesafenin gerçekliği olarak tanımlanır. Burada ‘özdeşlik’, vaka anlatısının biçimsel örgüsüyle analitik sürecin reel dönüşümünün birbirini yansıtması anlamına gelir; serim, dışsal bir raporlama değil, ilerleyişin kendi biçimidir. Bu nedenle aktarım üzerine yürütülecek her tartışma, ‘serim’in nasıl kurulduğunu anlamaksızın eksik kalacaktır; çünkü aktarım, öznenin yer değiştirmelerinin motorudur ve ‘serim’, bu yer değiştirmelerin görünür kılındığı vektördür.
‘Nitekim Freud, analizin gelip çarptığı engel kavramını ilk kez burada ‘aktarım’ terimiyle verir.’
‘Nitekim’ vurgusu, şimdiye kadarki kurgu ile bir eşik anını birbirine ekler. ‘Engel’—analizin akışında beliriveren tıkanma—ilk kez ‘aktarım’ adıyla kavramsallaştırılır; böylece engel, rastlantısal bir duraksama değil, öznenin ‘öteki’yle kurduğu bağın belirli bir kipine işaret eden yapısal bir olay olur. Bu saptama, metnin başından beri vurgulanan ‘söylem’ önceliğini doğrular: akışın ‘hakikat’ çekimiyle sürmesi, tam da aktarımın bir ‘engel’ olarak belirdiği yerde, o engelin diyalektik anlamının anlaşılmasına bağlıdır. Cümle, böylelikle, aktarımı negatif bir arıza değil, adlandırıldığı anda içeriği açılan bir ilişki düğümü olarak düşünmeye çağırır. (Dora dosyasının aktarım eşiği fikrinin kısa çerçevesi için bkz. 🔗.) (nosubject.com)
‘Tek başına bu bile, başarısızlık ânını kuran diyalektik ilişkileri gözden geçirişimizin ‘kaynaklara dönüş’ değerini az çok tayin eder.’
Burada ‘tek başına bu’—aktarımın engel adıyla belirmesi—‘başarısızlık ânı’nı kuran ilişkilerin yeniden düşünülmesini bir ‘kaynaklara dönüş’ olarak meşrulaştırır. ‘Başarısızlık’ burada, analizdeki kesintinin adı olduğu kadar, diyalektik bir imkânın da işaretidir; çünkü engel, ilişki düğümüdür ve düğüm, ilişkinin hakikat yönünü açığa çıkarır. ‘Kaynaklara dönüş’ ifadesi, metnin yöntemini bildirir: dışsal psikoteknik açıklamalara değil, Freud’un metinsel ve klinik kaynaklarında zaten yazılı olan dönüşümlere dönmek. Böylece aktarım-‘engel’ adlandırmasının kendisi, yeniden okumanın yeterli gerekçesidir; diyalektik, ‘başarısızlık’ momentini teorik bir kazanca çevirir.
‘Buradan, öznenin içinde ‘negatif’ denilen aktarımı ve onu yorumlayan analistin işlemini, sırf diyalektik terimlerle tanımlamayı deneyeceğiz.’
‘Buradan’—yani aktarımın engel adıyla saptanmasından—iki şey hedeflenir: ‘öznenin içinde “negatif” denilen aktarım’ ve ‘onu yorumlayan analistin işlemi’. Birincisi, aktarımın sevimsiz-afektif yüzünü (‘negatif’) içkinleştirir; ikincisi, analistin yorumunu bu negatifliğin diyalektik muhatabı olarak konumlandırır. ‘Sırf diyalektik terimlerle’ ibaresi, psikolojist açıklamaların yerine, konum ve ilişki dönüşümleriyle çalışan bir söz dağarcığını koyar; ‘negatif aktarım’ davranışsal bir ‘tepki’ değil, söylemde bir yer değiştirme ve bağ kırılması olarak ele alınacaktır. Böylece metin, hem öznenin içsel bağlanmalarını hem de analistin cevap-yerini aynı diyalektik kurguda düşünmeyi vaat eder.
‘Yine de bizi bu ana getiren bütün evrelerden geçmemiz gerekecek; ayrıca, vaka verileri içinde, onun nihai çıkışını nerede bulabilmiş olacağını işaret eden sorunlu öngörüler üzerinden de ana hatlarını çizeceğiz.’
Bu cümle, yönteme bir zaman boyutu ekler: ‘bu ana getiren evreler’den geçmek, yani serimin önceki katlarını tek tek yeniden kurmak gerekir. İkinci yan cümle, ‘vaka verileri içinde’—yalnızca dosyada görünenlerle sınırlı kalarak—‘nihai çıkış’ın nerede mümkün olabileceğine dair ‘sorunlu öngörüler’i işaret etmeyi önerir. ‘Sorunlu’ sıfatı, dışsal doğruculuktan kaçınmanın garantisidir; bu öngörüler, sadece o ana dek verilenlerle sınırlı olacak, müteakip bilgilerle güçlendirilmeyecektir. Böylece metin, diyalektik çözümlemenin hem art arda dizilimini hem de içkin olasılık alanını tanımlar; aktarımın kavranışı, kronoloji ve içkinlik rejimi içinde ilerleyecektir.
‘Şöyle buluruz:’
Bu kısa birim, serimin ilk düğümünü bildirecek bir ‘tutanak dili’yle açılır; şimdi ‘bulgular’ sırasıyla konacaktır. Noktalı açılış, anlatının bundan sonraki parçalarının diyalektik duraklar olduğunu haber verir; ‘buluruz’ çoğul öznesi, analiz topluluğuna ve okura, yani bir ‘sujet–sujet’ paylaşımına kapı aralar. Bu, az sonra gelecek ‘Birinci bir inkişaf’ ibaresinin başlatacağı mimarinin eşik işaretidir.
‘Birinci bir inkişaf: örnekliği şuradadır ki, daha baştan hakikatin tasdiki düzlemine taşınırız.’
‘İnkişaf’ sözcüğü, diyalektik bir açılım katını adlandırır; ‘birinci’ kaçınılmaz olarak bir dizinin başladığını imler, ‘örnekliği şuradadır ki’ ise bu katın didaktik değerini temellendirir. Hemen ardından gelen ifade, bizi ‘daha baştan hakikatin tasdiki düzlemine’ taşıdığını söyler; yani vaka anlatısı, ilk hamlede, ‘doğrulama/tasdik’ uzayına yerleşir. Bu yerleşme, aktarımın ‘engel’ olarak adı konmadan önce, anlatının hakikati nasıl kurduğunu gösterir; demek ki ilk hareket, ‘olmuş’lukların kabulü değil, ‘hakikat’in hangi düzlemde tasdik edileceğinin belirlenmesidir. Bu, öznenin anlatıya girişinin koşuludur; çünkü tasdik düzlemi, neyin ‘söylenebilir’ ve ‘geçerli’ sayılacağını tayin eder, dolayısıyla yorumun ilk sınırlarını çizer.
‘Gerçekten, Freud için bir denemeden sonra –babasal kişilik kadar ikiyüzlü mü davranacak?– Dora ithamnamesine girişir; nevroza özgü biyografik muğlaklıkla keskin karşıtlık içinde duran bir anılar dosyasını açar.’
‘Gerçekten’ teyidi, az önce ilan edilen tasdik düzlemini şimdi sahneye koyar. ‘Bir denemeden sonra’ ibaresi, Freud’un önce kısa bir sınama yaptığını, ardından ‘Dora ithamnamesine’ giriştiğini belirtir; tire içindeki ‘babasal kişilik kadar ikiyüzlü mü davranacak?’ sorusu, bu ithamnameyi tetikleyen şüpheyi açık eder ve ‘babasal kişilik’ figürünü tarafsız bir olgu değil, etik bir sorgu nesnesi olarak çerçeveler. Hemen arkasından, ‘nevroza özgü biyografik muğlaklık’la ‘keskin karşıtlık’ içinde duran ‘anılar dosyası’nı açtığı söylenir; anıların belirginliği, nevrotik anlatının belirsizliğini delerek ‘tasdik’ zemini sağlar. Böylece ilk inkişaf, etik bir şüphe (babaya dair) ile arşivsel bir açıklık (anıların dosyası) arasında kurulur; aktarım henüz isimlendirilmemiş olsa da, ithamın yönü ve anıların ağırlığı, öznenin ‘öteki’leriyle (baba, Madam K…, M. K…) ilişki uzayını somutlaştırır. (Dora dosyasının temel aktörleri için genel bir özet bağlamı: 🔗.) (Wikipedia)
‘Madam K… ile babası, şu kadar yıldır aşıktırlar ve bunu bazen gülünç fiksiyonların arkasına saklamaktadırlar.’
Bu tümce, ‘anılar dosyası’nın ilk maddesini bildirir: ‘Madam K…’ ile ‘baba’ arasındaki ilişkinin sürekliliği (‘şu kadar yıldır’) ve bunun ‘gülünç fiksiyonlar’la maskelenmesi. İki öğe öne çıkar: birincisi ‘aşk’ adıyla kurulan bağ, ikincisi bu bağın ‘fiksiyon’la örtülmesi. ‘Fiksiyon’ burada basit bir yalan değil, toplumsal sahnede ‘gülünç’ boyut kazanan bir mizansen, yani gösterim tekniğidir; dolayısıyla ‘tasdik düzlemi’ içinde, maskenin varlığı bizzat tasdikin konusu olur. Bu, öznenin ‘nesneleri’nin (ilişkiler, kişiler) yalnızca dışsal nitelikleriyle değil, sahneleniş tarzlarıyla da belirli olduğunu gösterir; aktarım sahasında yorum, bu sahnelenişe takılır ve onu çözer. Cümle, bu yüzden, dışsal etik tartıyı (ihanet, ikiyüzlülük) psikolojik bir ‘özellik’ten çok, söylemsel bir ‘fiksiyon rejimi’ olarak kodlar.
‘Fakat işin beteri, Dora’nın M. K…’nın ısrarlarına karşı savunmasız bırakılmasıdır; babası buna göz yumar ve onu iğrenç bir değiş-tokuşun nesnesi haline getirir.’
Bu cümle, etik vurguyu doruğa taşır: ‘işin beteri’ ile açılan kıvrım, ‘Dora’nın savunmasız bırakılması’nı merkeze alır. Burada ‘M. K…’nın ısrarları’, ‘baba’nın ‘göz yumması’ ve ‘iğrenç bir değiş-tokuş’un kurulması, öznenin (Dora’nın) bir ‘nesne’ye indirgenişini üç hamlede sahneler. ‘Savunmasız bırakılma’, öznenin ‘öteki’nin arzusuna karşı konumunu belirleyen yapısal bir kırılmadır; ‘göz yummak’ bu kırılmayı kurumsallaştırır; ‘değiş-tokuş’un iğrençliği ise etik yargıyı çıplak kılar. Böylece ilk inkişaf, ‘tasdik düzlemi’nin niçin gerekli olduğunu gösterir: anlatının hakikati, yalnızca kim-kiminle sorusuna değil, öznenin değiş-tokuşta nasıl ‘nesne’ye çevrildiğine ilişkin bir yapı tasvirine dayanır. Bu yapı tasviri, bir sonraki evrelerde ‘aktarım’ın engel olarak belirmesinin zeminini hazırlar; çünkü analitik sahada da öznenin analisti ‘öteki’ olarak nesneleştiren veya kendini nesneleştiren sahneleri tekrar edecektir. (Dora üçgeninin kısa kültürel özeti için bkz. 🔗.) (lacanonline.com)
‘Freud, toplumsal yalanın sürekliliğine o kadar aşinadır ki, kendisine mutlak güven borçlu olduğunu düşündüğü bir adamın ağzından bile olsa, bu yalana payanda oluş ithamını hastasının zihninden uzaklaştırmakta hiç zorlanmaz.’
Cümle, ‘toplumsal yalan’ın sürekliliğini başlangıç ilkesi olarak alır ve Freud’u bu sürekliliğe ‘aşina’ kılarak sahneyi kurar. Buradaki aşinalık, yalana karşı bir şaşkınlık değil, onu bir tür çevre basıncı olarak tanıyan bir konumdur; dolayısıyla Freud’un müdahalesi, tekil bir olayın teşhiri olmaktan ziyade, söylemin zaten yalanla bölümlenmiş bir alanında cereyan eder. Ardından gelen belirleme—‘mutlak güven borçlu olduğunu düşündüğü bir adam’—etik bir gerilimi yükseltir: ‘mutlak güven’ borcu, Freud’un elindeki olguları kişisel itibara yaslanarak kullanması riskini çağırır; fakat cümle bunun tersini bildirir. ‘Yalana payanda oluş ithamını’ hastanın zihninden uzaklaştırması, analistin, söz konusu adamın ağzından çıksa bile, ‘kanıt’ı hastanın işitme rejimine giren etkisinden çözmesi demektir. Bu ayrım, aktarımın söylemsel doğasını içkinleştirir: öznenin söyleminde bir ‘itham’ın nasıl yankı yapacağı, dışsal doğruluktan değil, analitik bağlamda bu sözün nereden geldiği ve kime hitap ettiği düzeninden belirlenir. Böylece cümle, analistin ‘hakikat’ adına ithamı çoğaltmak yerine, ‘hakikat’ çekimini hastanın kendi konumunu kuracak şekilde yöneten bir ‘kulak’ olduğunu işaret eder. Bu hattın usulüne ilişkin ayırt ‘psikolojizm’e değil, diyalogun etiğine aittir; çünkü burada analistin işi, yalanın kaydını şikâyet dilekçesi gibi tutmak değil, onun özneyi nasıl ‘nesne’ye çevirdiği zinciri kıracak bir söylem mekaniği kurmaktır. ‘Aşinalık’ ile ‘zorlanmamak’ birlikteliği, Freud’un jestini bir güç gösterisi değil, işitme tekniğinin selim işletilişi gibi sunar: itham, bir ‘özel isim’ yardımıyla ağırlaşsa da, analitik yerde ağırlık, ‘sujet–sujet’ ilişkisinin doğrultusuna aittir. (Aktarımın diyalektik çerçevesini Lacan’ın 1951 müdahalesi üzerinden özetleyen bir çerçeve için bkz. 🔗.) (nosubject.com)
‘Gelgelelim bu inkişafın sonunda kendisini, tedavinin başlangıçlarında klasik sayılabilecek şu türden bir soruyla karşı karşıya bulur: “Bu olgular ortada; onlar gerçekliğe bağlıdır, bana değil. Siz bunları neye çevirebilirsiniz?” Freud buna şu yolla yanıt verir:’
‘Gelgelelim’ dönemeç işareti, bir önceki akışın—ithamı öznenin zihninden uzaklaştırma hamlesinin—zorunlu bir yeni soruyu doğurduğunu haber verir. ‘Tedavinin başlangıçlarında klasik’ nitelemesi, sahneyi yaygın ve öğretici bir biçim olarak kodlar: analitik diyalogun başında, hasta ‘olgular’ın ‘gerçekliğe bağlı’ olduğunu öne sürer ve analistin bunları ‘neye çevirebileceğini’ sorar. Burada ‘çevirmek’, ham maddenin anlamlandırılması değil, ‘serim’in diyalektik bir hareketle kurulmasıdır; çünkü olguların ‘bana değil’ vurgusu, öznenin sorumluluğunu dışarı taşır ve analistin rolünü ‘yorum fabrikası’na indirgeme potansiyeli taşır. Cümle bu yüzden iki iş yapar: birincisi, ‘olgular’ın dışsallık kılıfını tasdik düzlemine sürer; ikincisi, analistin cevabını bir ‘yol’ olarak hazırlar. ‘Freud buna şu yolla yanıt verir’ kipliği, gelecek yanıtı bir içerik bildiriminden çok bir diyalektik tersinmeye açılacak ‘yol’ olarak duyurur; aktarımın sahnesi, olgusal hakikat ile öznenin hakikati arasında kurulacak geçitte belirir. Böylece cümle, ‘gerçeklik sınaması’ (Realitätsprüfung=gerçeklik sınaması) çağrısını bir ‘söylem düzeni’ talebine çevirir; analist, olguları ‘çevirmez’, öznenin bu olgularla işittiği-yazdığı bağın yerini değiştirir. (Dora dosyasını diyalektik ‘tersinmeler’ dizisi halinde okuyan çerçeve için bkz. 🔗.) (nosubject.com)
‘Hegelci ‘güzel can’ın –yüreğin yasası adına dünyaya başkaldıran– talebinin çözümlemesini aratmayacak bir ilk diyalektik tersinme: “Bak,” der ona, “yakındığın düzensizlikte kendi payın nedir?” (s. 324). Ve o zaman görünür olur:’
Bir ‘ilk diyalektik tersinme’ adı verilir ve Hegelci ‘güzel can’ çağrısını paranteze alınır. ‘Güzel can’, ‘yüreğin yasası’ adına dünyaya başkaldıran, kendi arzusunu evrensel yasa gibi dolaşıma sokan figürdür; bu çağrı, öznenin dünyayı ‘kusurlu’ kılan şeyi hep dışarıda bulmasına işaret eder. Freud’un sorusu—‘yakındığın düzensizlikte kendi payın nedir?’—tam da bu figüre karşı konur ve özneyi ‘yürürlükte olan düzen’i dışarıda suçlama konforundan, kendi söylemindeki bağlanma noktalarına döndürür. Böylelikle ‘ilk tersinme’, ‘dışsal olgular’ın tasdifinden, öznenin bu olgularla kurduğu işbirliğinin duyulmasına kayar. ‘Pay’ sözcüğü, suç isnadından farklı bir yeri hedefler: öznenin sahnelenişe verdiği enerji veya rıza. Analitik diyalogda bu sorunun yankısı, ‘sujet–sujet’ bağının kurulmasıdır; ‘yakınma’ bir şikâyet dosyası olmaktan çıkar, bağın dilini açığa vurur. Parantezdeki Hegel göndermesi, bu hareketin soy kütüğünü açıklar: ‘güzel can’ın dışsallaştırıcı morali, burada içkin sorumluluk talebiyle tersyüz edilir. Bundan sonra “Ve o zaman görünür olur” dizimi, tam da bu tersinmenin sahnede neyi açığa çıkaracağını duyurur: öznenin söyleminde saklı duran ortaklıklar görünür olacaktır. (Hegel’de ‘güzel can’ motifi üzerine kısa bir bilgi için bkz. 🔗 ve bir çağdaş açıklama denemesi için bkz. 🔗.) (nosubject.com)
‘Hakikatin ikinci bir inkişafı: Yani, iki âşığın ilişkisini sürdürmesine imkân vermiş olan fiksiyonun yalnızca suskunlukla değil, bizzat Dora’nın suç ortaklığıyla, dahası onun uyanık himayesi altında devam edebilmiş olduğudur.’
‘İkinci bir inkişaf’ duyurusuyla açılan cümlede, ‘hakikat’ yeni bir katman edinir: iki âşığın ilişkisinin sürdürülmesini mümkün kılan ‘fiksiyon’, artık sadece ‘suskunluk’ değil, ‘Dora’nın suç ortaklığı’ ve hatta ‘uyanık himayesi’ ile tarif edilir. Böylelikle önceki tersinmenin hedefi somutlaşır: dışsal olgulara dair ‘ithamname’ düzeyinden, öznenin bu olgulara verdiği ‘koruyucu’ katkının adlandırılmasına geçilir. ‘Suç ortaklığı’ burada cezai bir suçlamadan çok, sahnelenişin paydaşlığıdır; ‘uyanık himaye’ ifadesi, öznenin bunu şaşkınlıkla değil, bilerek ve ‘uyanık’ bir gözetimle sürdürdüğünü ima eder. Dolayısıyla ‘fiksiyon’, artık sırf başkalarının icadı değil, öznenin koruyucu düzenlemelerinden güç alan bir yapı olarak anlaşılır; aktarım sahasında bunun karşılığı, öznenin analisti de bu ‘fiksiyon rejimi’ne yerleştirerek diyaloğu tıkaması ihtimalidir. ‘Hakikatin inkişafı’ denmesi, hakikatin bir ‘bulunuş’ değil, söylem içinde adım adım ‘tarama’ yoluyla açıldığı fikrini teyit eder; her kat, öznenin yerini yeniden kurar ve böylece ‘deva’nın gerçekliğine ilerleme sağlar. (Lacancı okumada Dora dosyasının diyalektik açılımlarına dair genel bir özet için bkz. 🔗.) (lacanonline.com)
‘Burada Dora’nın M. K… tarafından yürütülen kur yapışa katılımı yalnızca görünür olmakla kalmaz; kare dansının öteki partnerleriyle ilişkileri de, değerli armağanların ince bir dolaşımı içine dahil oluşuyla yeni bir ışık kazanır: cinsel edimlerin yetersizliğinin telafisi; bu, babasından Madam K…’ye doğru çıkar, M. K…’da serbest bıraktığı imkânlar yoluyla hastaya geri döner; ayrıca, burjuvanın, meşru eşe borçlu olunan telafiyle mal-mülk kaygısını birleştirmeye en elverişli, paralel hediyeler biçiminde, doğrudan asıl kaynaktan gelen cömert bağışlar da cabasıdır (dikkat edelim: eş figürünün varlığı burada, değiş tokuş zincirinin yan bağlantısına indirgenir).’
Cümle, ‘katılım’ın çıplak görünürlüğünü geniş bir dolaşım şemasına taşır. ‘Kare dansı’ imgesi, dört köşeli bir ilişki matrisinde rol paylaşımlarını düşündürür; Dora bu dansta yalnızca muhatap değil, ‘değerli armağanların ince dolaşımı’na dâhil bir düğümdür. ‘Cinsel edimlerin yetersizliğinin telafisi’ ifadesi, libidinal boşlukların hediyeler yoluyla ‘makulleştirme’ye (Rationalisierung=makulleştirme) çevrildiği bir ekonomiyi işaret eder; akış çizimi nettir: ‘babasından Madam K…’ye çıkar’, oradan ‘M. K…’da serbest kalan imkânlar’ vasıtasıyla ‘hastaya geri döner’. Böylelikle armağan, arzu eksiklerinin dolaşım aracı olur; bağışın ‘cömert’ niteliği de bu telafi ekonomisinin yağlayıcısıdır. Parantez içindeki uyarı—‘eş figürünün varlığı … yan bağlantı’—bu ekonomide ‘meşru eş’in bile ‘yan hat’ olarak kodlandığını, yani asli bağın değiş-tokuş zincirinde saklı başka bir yerde kurulduğunu belirtir. Analitik söylem açısından bu şema, aktarımın neden yalnızca ‘duygulanım’la değil, sahnede dolaşan ‘eşya/armağan’ gösterimleriyle de örüldüğünü gösterir; armağan, ‘özne–öteki’ bağının yerini işaretler ve telafinin nasıl saydamlaşmadan işlediğini görünür kılar. Böylece ‘katılım’, edilgin bir maruz kalış değil, ekonomiye düğümlenmiş bir eş-örgütlenme (Organisation=örgütlenme) olarak belirir. Bu tablo, klasik ‘olgular’ söyleminden farklı olarak, ‘hakikat’ katının, nesne-devridaiminin ardındaki arzu düzeninde parladığını hatırlatır.
‘Aynı anda, Dora’da Ödip ilişkisi, babaya bir özdeşleşme yoluyla kurulmuş görünür; bunu da babanın cinsel iktidarsızlığı, Dora tarafından –servet konumunun üstünlüğüyle özdeş– bizzat böyle deneyimlendiği için, kolaylaştırmıştır: Almancada ‘servet’ anlamına gelen Vermögen sözcüğünün semantiğinin ona verdiği bilinçdışı ima bunu ele verir.’
Bu cümle, sahneyi özdeşleşme düzeyine indirerek ‘Ödip müşkülatı’nı (Ödipuskomplex=Ödip müşkülatı) içkin bir belirti okumasıyla bağlar. ‘Babaya özdeşleşme’, ‘babanın cinsel iktidarsızlığı’ ile ‘servet konumu’nun ‘özdeş’ deneyimlenmesi sayesinde kolaylaşır; böylece ‘güç/iktidar’ ile ‘iktidarsızlık’ aynı imleç altında eklemlenir. ‘Vermögen’ işareti bu eklemin dilsel çekirdeğini verir: sözcüğün ‘servet/varlık’ kadar ‘kudret/iktidar/yapabilme yetisi’ katmanlarını taşıdığı bilinir; cümlenin söylediği, bu semantiğin ‘bilinçdışı ima’ olarak çalıştığıdır. Demek ki özdeşleşme, yalnızca duygusal yakınlık değil, bir dil-ekonomisi eklemlenişidir: ‘baba’da ‘kudret’ ile ‘zafiyet’ aynı imleçte toplanır ve özne bu imleci alıp bedenine yazar. Bu, konversiyon semptomlarının çerçevesini de hazırlar; çünkü beden, ‘yetme–yetmeme’ imleç oyununu semptom diliyle taşır. Cümlenin ‘görünür’ kıldığı şey, Ödip düzeninin bir ‘aile romanı’ndan ziyade, dilsel ve ekonomik bir bağda çözündüğüdür. (‘Vermögen’ sözcüğünün anlam katmanları için bkz. 🔗; tarihsel-etimolojik ayrıntı için bkz. 🔗.) (Wiktionary)
‘Bu özdeşleşme gerçekten de Dora’nın sergilediği tüm konversiyon semptomlarına sızar ve onun keşfi birçoğunun çözülmesini başlatır.’
‘Gerçekten de’ teyidi, bir önceki dil-ekonomisi eklemini doğrudan beden diline taşır: özdeşleşme ‘konversiyon semptomlarına sızar’. ‘Sızma’ fiili, semptomun üstüne yapıştırılmış bir anlam değil, onu üreten iç bağlantı olduğunu imler; beden, ‘Vermögen’ imleciyle işleyen ‘yapabilme/güç’–‘iktidarsızlık’ çift değerini afektif (affektiv=afektif) kayıtlarla sahneler. ‘Keşfi … çözülmesini başlatır’ ibaresi, analitik yorumun ‘hakikat’ çekimini teyit eder: adlandırma, semptomu yalnızca tarif etmez, söylemin yörüngesini değiştirir; bu değişim, çözülmenin başlangıcıdır. Böylece, diyalektik serimin klinik karşılığı belirginleşir: özdeşleşmenin düğümünün bulunması, semptoma kendi yazılma koşullarını iade ederek semptomu ‘ketlenme’ (Hemmung=ketlenme) çizgisinden devredişe iter. Burada yeni olan, semptomun ‘dışsal neden’lerle değil, öznenin dil ve bağ örgütlenmesiyle çözülmesidir; ‘keşif’ sözcüğü, bu nedenle, teknik ‘hack’ten farklı olarak serimin iç yasasına sadık bir adımdır.
‘Böylece soru şu olur: Bu temelde, Dora’nın babasının aşk ilişkisine, ansızın ortaya koyduğu kıskançlık ne anlama gelir? Bu, kendini bu denli baskın bir biçimde sunduğuna göre, saiklerini aşan bir açıklama gerektirir (s. 505). Buraya yerleşir:’
Dizge şimdi yeni bir düğüme yönelir: ‘kıskançlık’. ‘Bu temelde’ ibaresi, önceki katların (özdeşleşme, telafi ekonomisi, fiksiyonun himayesi) üstüne kurulduğunu vurgular; dolayısıyla kıskançlık, yalın bir ‘afekt’ değil, serimde daha önce kurulmuş eklemlerin bir kesişim etkisidir. ‘Ansızın’ ve ‘baskın’ nitelemeleri, sahneye fırlayan bir belirti şiddetini işaret eder; bu yüzden ‘saiklerini aşan’ bir açıklama, yani sırf görünür ‘nedenler’den daha ileri giden diyalektik bir okuma talep edilir. Sayfa atfı—(s. 505)—okumanın metinsel içkinliğini güvenceye alır: dışarıdan ‘doğrucu’ malzeme çağrılmadan, dosya içinden ilerlenir. ‘Buraya yerleşir’ ise yaklaşan formülasyonun, şimdiye dek örülen hat üzerinde konumlanacağını bildirir: kıskançlık sahnede ‘nesne’sini gösterirken, aslında öznenin başka bir ‘öteki’ye bağını maskeleme işlevi görecektir.
‘İkinci diyalektik tersinme: Freud’un şu gözlemiyle yaptığı: Kıskançlığın sözde nesnesi burada onun gerçek saikini vermez; tersine, bu nesne, özne-rakibin şahsına duyulan bir ilgiyi maskelemiştir; doğası, ortak söyleme çok daha az sığabilen bu ilgi, ancak bu ters çevrilmiş biçimde ifade bulabilir. Buradan doğar:’
‘İkinci tersinme’ adı verilir ve Freud’un gözlemi formüle edilir: ‘kıskançlığın sözde nesnesi’—yani görünüşte hedef alınan kişi/bağ—‘gerçek saik’i vermez; bu nesne, ‘özne-rakibin şahsına duyulan ilgi’yi örter. Burada ‘özne-rakip’ ifadesi, kıskançlığın dikey bir ‘ben–öteki’ sahiplenmesi değil, yan bağda bir özdeşleşme ve arzu kaydırması olduğunu gösterir; ilgi, ortak söylemde adlandırılamayan bir yönelimdir ve bu yüzden ‘ters çevrilmiş’ biçimde ortaya çıkar. Bu, önceki Hegelci ‘güzel can’ tersinmesinin bir varyantıdır: dışarıdaki ‘rakip’ figürü, içerideki başkasına duyulan ilginin paravanıdır; paravan yıkıldığında, ‘kıskançlık’ sahneye sürdüğü nesneyi kaydırır ve hakikat yönü belirir. Aktarım şeması açısından bu, analistin ‘nesne’ olarak hedeflenmesiyle öznenin analiste duyduğu ilginin aynı anda hem sahnelenip hem maskelenebileceği anlamına gelir; diyalektik tersinme, bu maskeyi indirmenin tek yoludur.
‘Hakikatin üçüncü bir inkişafı: Dora’nın Madam K…’ye büyülenmiş bağlılığı (“bedeninin o büyüleyici beyazlığına”), kocasına dair ilişkilerinin hâli hakkında –derinliği asla sondalanmayacak bir noktaya kadar– aldığı sırdaşlıklar, onların, Dora’nın babası nezdinde arzularının karşılıklı elçileri olarak iyi niyet jestleri alışverişini açıkça gözler önüne seren olgular.’
‘Üçüncü inkişaf’ şimdi, ‘kıskançlık’ maskesinin altındaki yönelimi adlandırır: Dora’nın Madam K…’ye ‘büyülenmiş bağlılığı’. Tırnak içine alınan söz parçası—‘bedeninin o büyüleyici beyazlığına’—yönelimin duyusal vurgusunu ve ‘söylenebilirlik’ sınırlarına çarpan erotik niteliğini işaret eder. ‘Kocasına dair ilişkilerin hâli’ hakkında alınan ‘sırdaşlıklar’, bu bağlılığı söylemsel düzeyde perçinler; Dora, Madam K… ile ‘arzu postası’ işlevi gören bir haberleşme hattında yer alır. Cümle, ‘karşılıklı elçiler’ imgesiyle bu hattı açıklar: iyi niyet jestleri, Dora’nın babası nezdinde arzuların dolaşımını sağlar. Böylelikle, ilk gelişimde kurulan ‘armağan/hediye’ zinciri şimdi ‘sır/ileti’ zinciriyle bağlanır; ikisi de arzu akışını telafi ve temsil figürleriyle dolaştırır. ‘Derinliği asla sondalanmayacak’ ibaresi, bu yönelimin tam adlandırılamayan, ortak söyleme sığmayan bir çekirdeği olduğunu bildirir; bu çekirdek, biraz önce adlandırılan ‘ters çevrilmiş ifade’ ihtiyacını teyit eder. Analitik zeminde, aktarımın gerçeği de çoğu kez böyle çalışır: söylenmesi güç olan, maskeli sahnelerle dolaştırılır ve ancak diyalektik tarama içinde görünür olur. (Dora dosyası üzerine Lacancı parallax okumasının bu düğümü öne çıkaran özetleri için bkz. 🔗.) (lacanonline.com)
‘Freud bu yeni inkişafın götürdüğü soruyu sezinlemiştir.’
Kısa tümce, analistin zamanlamasını ve kavrayışını izler: ‘sezinlemek’, yorumun yalnızca bilgi eklemek değil, serimde doğru anda doğru düğümü avlamak olduğunu bildirir. Yeni inkişaf—Dora’nın Madam K…’ye bağlılığı ve sırdaşlık düzeni—mantıksal bir soru doğurur; analistin görevi, bu soruyu doğduğu anda, söylemin akışkanlığı bozulmadan işitmek ve onu ‘hakikat’ çekimine bağlayacak bir formülle açmaktır. ‘Sezin’ sözcüğü, klinik duyuşun keskinliğini çağırır; fakat burada söz konusu olan yalnızca ‘sezgi’ değil, önceki katların diyalektik sonucu olarak zorunlu hale gelen bir sorunun yakalanmasıdır. Böylece, aktarımın işlenişi, teknik ‘hack’ler yerine, serim içi zorunlulukların tanınması sayesinde ilerler.
‘Madem bu kadın yüzünden böylesine acı bir yoksunluk hissediyorsunuz, nasıl olur da, şimdi herkesin sizi yalancılıkla suçlamak üzere saf tuttuğu bu entrika ve sapkınlık isnatlarının ondan gelmiş olmasının o fazladan ihanetine ona gücenmezsiniz? İlişkinizin en son sırrını ona saklı tutmanıza yol açan sadakatinizin motifi nedir? (yani cinsel inisiyasyon; zaten Madam K…’nin ithamlarının içinde bile seçilebilen). Bu sırla gerçekten şu noktaya taşınacağız:’
Bu blok, üç aşamalı bir soruyu tek bir nefeste kurar. İlk kıvrım, ‘yoksunluk’ duyan öznenin ‘ihanet’e neden gücenmediğini sorgular; ‘ihanet’in kaynağının bizzat o kadın (Madam K…) oluşu, kıskançlık maskesinin yerinden oynamasını zorunlu kılar. İkinci kıvrım, ‘ilişkinizin en son sırrı’nı ona ‘saklı tutan sadakatin motifi’ni sorar; ‘sadakat’ burada, etik bir erdem değil, söylemdeki düğümlenmenin adı olur: sır, saklanarak değil, ona ‘saklı tutularak’—yani asıl muhatap olarak o kadına yöneltilerek—kurulur. Parantez içi çözümleme (‘cinsel inisiyasyon’) bu ‘motif’i içkinleştirir: sır, söylemsel bir eşik olarak ‘başlatılma’ya yazılır; bu, dosyada Madam K…’nin ithamları içinde seçilebilen bir izdir. Üçüncü kıvrım, ‘bu sırla şu noktaya taşınacağız’ diyerek yeni bir diyalektik kapıyı önceden işaretler: buradan sonra, sır–sadakat–inisiyasyon üçgeni, aktarımın hangi ‘engel’ biçiminde çatacağına dair belirleyici olacaktır. Tüm pasaj, ‘afekt’in (yoksunluk, ihanet, sadakat) nasıl nesne sahasına değil, öznenin ‘öteki’yle kurduğu söylem bağının yapısına yazıldığını gösterir; bu yüzden, açıklama ‘saikleri aşar’ ve diyalektik tersinmeler zincirine eklemlenir. (Aktarımın diyalektik yapısına ilişkin Lacancı kaynak özetleri için bkz. 🔗.) (davidbardschwarz.com)
‘Üçüncü diyalektik tersinmeye: Bu tersinme, Madam K…’nin Dora için ne’liğinin gerçek değerini bize teslim edecektir. Yani bir birey değil, bir sırdır; kendi kadınlığının sırrı –daha doğrusu, kendi bedensel kadınlığının–; bu, Dora vakası seriminin ikinci bölümünü oluşturan iki rüyadan ikincisinde, yorumumuzla birlikte ne kadar basitleştiğini görmek için dönülmesi rica olunan rüyalarda, örtüsüzce görünür.’
Bu açılış, dizgeye yeni bir menteşe takar: ‘üçüncü diyalektik tersinme’ ile sahne artık kıskançlık maskesinden Madam K…’nin ne olduğuna dönmüştür. Metin, ‘birey değil, sır’ diyerek nesneyi kişi düzleminden çekip çıkarır; bu hamle, ilişkilerin ‘özel isim’ çekimine kapılmadan, söylemin özneye gösterdiği ‘ne’liğe odaklanma kararlılığını ilan eder. ‘Sır’ burada yalnızca saklanan bir bilgi değil, öznenin bedeniyle ilgili henüz adlandırılmamış bir imleme rejimidir; ‘kendi kadınlığının sırrı’ ifadesi, yönelimin hedefini etik bir figürden (Madam K…) bedensel-jenerik bir eksene kaydırır. Böylece rüya, ‘örtüsüzce görünür’ kılınan bir ayna olur: özne, öteki kadında arzu nesnesi değil, kendi ‘bedensel kadınlığının’ nasıl yazıldığını, hangi perdelerle ‘basitleştiğini’ görür. Bu ‘basitleşme’ vurgusu, yorumun görevinin dünyayı karmaşıklaştırmak değil, konuşanın kendi bedeniyle kurduğu bağdaki düğümü sadeleştirmek olduğunu sezdirir; çünkü sır, karmaşık olduğu için değil, adı konmadığı için ‘sır’dır. Rüyalara dönme çağrısı, serimin içkinliği ilkesine sadıktır: dışarıdan malzeme taşımak yerine, dosyada zaten yazılı olan görsel-sözel dizgeye geri dönülür ve orada, ‘birey-olmayan’ bir imleyen kümelenmesi olarak kadınlık okunur. (Dora dosyasında Lacan’ın ‘sır–Madam K…’ eklemini nasıl koyduğuna dair özet için bkz. 🔗.) (lacanonline.com)
‘Artık erişimimizde, arabamızın, koşusunu son bir kez devirmesi için dönmesi gereken sınır taşı belirmiş bulunuyor. Bu, Dora’nın, erken çocukluğundan erişebildiği en uzak imgedir (Freud’un bir gözleminde –burada olduğu gibi yarıda kesilmiş olsa bile– anahtarlar eline düşmemiş midir?): Büyük olasılıkla hâlâ infans, sol başparmağını emmekte olan Dora’dır bu; sağ eliyle ise kendisinden bir buçuk yaş büyük olan erkek kardeşinin kulağını çekiştirir (s. 476 ve s. 207).’
Cümle, ‘sınır taşı’ imgesiyle rüyanın açtığı eşiği topografyaya çevirir: arabayı döndüren, söylemin yönünü çeviren bir taş. Bu taş, ‘en uzak imge’ olarak adlandırılan, erken çocukluğa ait sahnedir; yani anlatının şimdi, diyalektik tersinmeyi destekleyecek en ilksel şekillenmeye döneceği haberini verir. Parantezdeki ‘anahtarlar eline düşmemiş midir?’ sorusu, Freud’un sıklıkla bir ‘yarıda kesilmiş gözlem’den (interrumpiert) yüksek kavramsal kıymet devşirme alışını işaret eder; eksiklik, burada engel değil, anahtarın kendisidir. İmgenin ayrıntıları—sol başparmağı emen ‘infans’ Dora ve sağ eliyle bir buçuk yaş büyük erkek kardeşinin kulağını çekmesi—rüya değil, bedenin ve ilişkisel yönelimin ilk yazıldığı taslak gibi çalışır; ‘infans’ın söz-öncesi sahası ile ‘öteki’nin kulağına uzanan el aynı kadrajda toplanır. Emme jesti, oral bir sevk tonunu, kulağı çekme jesti ise ötekinin işitme yoluna müdahale eden bir yönelimi imler; yani özne, hem kendi bedensel yatışmasına (oral) hem de ötekinin duyma-zeminine (kulak) bir iz bırakır. Bu ikili jest, ‘sır’ olarak kodlanan kadınlık bağının beden ve ötekiyle ilişki düzeyinde nasıl eşzamanlı kurulduğunu, ayrıca ‘yaş farkı’ ve ‘kardeş’ konumunun daha sonra adlandırılacak özdeşleşme mekanizmasına nasıl ön-şekil verdiğini duyurur. (Dora kasusunda çocukluk imlerinin rüya anlatılarıyla çaprazlanması için genel çerçeve: 🔗.) (Wikipedia)
‘Sanki Dora’nın hayatında geliştirdiği bütün durumların gelip döküldüğü imgesel bir kalıp var burada –Freud’da henüz gelmekte olan yineleme otomatiklikleri kuramının tam bir resimlemesi. Buradan, kadın ve erkeğin şimdi onun için ne ifade ettiğinin ölçüsünü alabiliriz.’
Cümle, çocukluk sahnesini ‘imgesel kalıp’ olarak adlandırır; yani bu sahne, daha sonra kurulacak ilişkisel düzeneklerin sürekli boşaldığı bir ‘şablon’dur. Bu kalıp, yalnızca tekrar eden motifleri değil, ‘yineleme zorlantısı’nın (Wiederholungszwang=yineleme zorlantısı) henüz Freud’da ‘gelmekte olan’ bir kuram olarak mevcudiyetini de resmeder; sahne, tekrarı zorlayan bir çekirdek üretir. Bu yüzden buradan ‘ölçü’ alınır: ‘kadın’ ve ‘erkek’in şimdi özne için ne ifade ettiğinin kadranı bu kalıp üzerinde okunur. ‘Sol başparmak’—oral çekim, yatışma, emme—bir ‘kadın’ imlemi olduğu gibi, ‘kulak çekme’—ötekinin duyumuna müdahale—‘erkek/rakip’ yönüne uzatılmış bir işarettir; ölçü, duyusal ekonominin iki uçtaki bağını verir. Cümlenin yapısal vaadi, diyalektik tersinmenin yalnızca sonradan gelen yorumlar değil, en baştaki ‘imge’ düzeninden zorunlu olarak doğduğunu göstermektir; yani ‘sır’ yalnızca ‘saklı bilgi’ değil, ‘kalıp’tır. (Tekrar ve Dora bağlamını özetleyen bir kaynak: 🔗.) (Psychologist World)
‘Kadın, ilksel bir oral arzudan koparılamayan nesnedir ve yine de, onda kendi genital doğasını tanımayı öğrenmesi gerekir. (Burada insan, Freud’un, M. K…’nın yoklukları sırasında görülen afoninin belirlenişinin [s. 368], Madam K… ile “baş başa”da, oral erotik itkilerin şiddetli çağrısını ifade ettiğini görmemesine şaşırır; bunun için, babanın maruz kaldığı fellatio’nun algılanışını [s. 449] çağırmaya gerek yoktur; herkes bilir ki, güçleri azalmaya başlayan “müreffeh beyefendilerin” en yaygın başvurdukları çare cunnilingus’tur.) Kendi kadınlığının bu tanınışına erişmek için, kendi bedeninin bu assomption’unu gerçekleştirmesi gerekir; aksi halde, konversiyon semptomlarını oluşturan (ayna evresi kuramsal katkısını andırmak istersek) işlevsel parçalanmaya açık kalır.’
İlk cümle, ‘kadın’ imgesini iki zamanlı kurar: ‘ilksel oral arzu’ya bağlanmış bir çekirdek ve ‘genital doğa’nın tanınması gereği. Bu iki zaman, çocukluk imgesindeki emme jesti ile rüyadaki kadınlık sırrının ‘basitleşmesi’ arasında köprü kurar; ‘koparılamayan’ bağ, ‘tanınması gereken’ doğayı geciktirir. Parantez içi uzun kıvrım, dosyadaki afoni semptomunu ‘oral erotik itkilerin çağrısı’ olarak okur; yani sesin kaybı, ağızın ‘başkaca’ faal oluşunun işareti. Metin, burada ‘Freud’un görmemesine şaşırır’ derken, dışarıdan doğruculuk kurmadan, dosyanın kendi içindeki ilişki ağını sıkılaştırır: M. K… yokken ‘afoni’, Madam K… ile ‘baş başa’da ağız-yönelimli bir afekt; bütün bunlar, ‘oral–genital’ geçişin bedensel dilde tıkandığına işaret eder. Sonra ‘assomption’ sözcüğü, ayna evresinin (Lacan’ın ‘assomption du corps propre’ çizgisi) çağrışımını oyuna sokar; bedenin ‘üstlenilmesi’ gerçekleşmezse ‘işlevsel parçalanma’—konversiyon semptomları—sahneye yayılır. Bu, öznenin bedenini ‘imago’ düzeyinde sahiplenmesinin niçin analitik bir eşik olduğunu açıklar: kadınlık sırrı, bedensel imgenin kabulüyle aynı operasyonda çözülür. Aksi halde, ses–ağız–cinsellik çizgisinde simgesel bir bağlanma olmayınca, bedensel dil ‘parça’lar halinde (afoni, öksürük vb.) konuşur. (Ayna evresinin bedenin üstlenilmesi vurgusu için bkz. 🔗.) (faculty.las.illinois.edu)
‘Oysa bu erişimin koşulunu gerçekleştirmek üzere onun elinde, özdeşimin (imago) bize nesneye doğru bir açıklık sunduğunu gösterdiği tek aracılık vardı: yaş farkının, öznenin kendini ‘ben’ olarak tanıdığı o ilk yabancılaşmada, onunla özdeşleşmesine izin verdiği erkek partner.’
Cümle, ‘erişim’in koşulunu—bedenin üstlenilmesini—özdeşimin sunduğu tek bir aracıya bağlar: ‘erkek partner’ ve ‘yaş farkı’. Bu ‘tek aracılık’, kadınlık sırrına giden yolda şaşırtıcı biçimde dolaylıdır; çünkü özne, ‘kendini ben olarak tanıdığı o ilk yabancılaşma’da imgesel aynaya ihtiyaç duyar ve bu aynayı ‘yaşça önde’ bir erkek figürde bulur. ‘İlk yabancılaşma’ ayna evresine işaret eder; burada ‘nesneye açıklık’ (objet–a değil, genel nesne-yönelimi) özdeşimin devreye girmesiyle açılır. Demek ki kadınlığın tanınması, doğrudan ‘kadın’ imgesine değil, önce ‘erkek partner’ imgesine takılarak, ondan yansıyan bir yolla kat edilecektir; bu, birazdan gelecek özdeşleşme saptamasını hazırlayan mantıksal köprü olur. Öznenin cinsel konumlanışı böylece, ‘imago’ üzerinden geçirilmiş bir transfer hattına bağlanır; aktarımın kliğinde de analistin ‘aynada’ işlev görebilmesi, özdeşimin bu dolayımına bağlıdır. (Ayna evresi ve ‘ilk yabancılaşma’ bağlamı için bkz. 🔗.) (faculty.las.illinois.edu)
‘Öyle ki Dora, M. K… ile özdeşleşmiştir; tıpkı şimdi Freud’un kendisiyle de özdeşleşmekte olduğu gibi (aktarım rüyasının uyanışında, iki erkeğe ait olan duman kokusunu almış olması, Freud’un dediği gibi [s. 67], daha derine bastırılmış bir özdeşleşme anlamına gelmez; daha ziyade bu halüsinasyon, ‘ben’e dönüş’ün alacakaranlık evresine tekabül etmiştir). Ve iki erkekle tüm ilişkileri, narsisistik yabancılaşmanın kendine özgü boyutu olarak gördüğümüz o saldırganlığı sergiler.’
Burada özdeşleşme iki eksende adlandırılır: M. K… ile ve aynı anda Freud’la. Birincisi, yaş-farklı ‘erkek partner’ üzerinden kadınlık sırrına dolanan hattı işletir; ikincisi, aktarımın analitik sahada nasıl özdeşleşme olarak çalıştığını açık eder. Parantez içi duman kokusu, rüya–uyanış sınırında, ‘iki erkeğe ait’ bir izlenim olarak belirir; metin bunu ‘ben’e dönüş’ün alacakaranlığına yerleştirir. Yani özne, kendini bir ‘ben’ olarak yeniden toplarken, ‘erkek’ imgesine sinmiş kokuyu geçiş işareti gibi duyar; bu, bastırmanın derinliğiyle değil, ‘dönüş’ün eşiğiyle ilgilidir. Böylece özdeşleşme, ‘daha derine bastırılmış’ bir tortu değil, dönüşüm anının kılavuzudur. İkinci cümle, bu özdeşleşmenin ‘saldırganlık’ üretmesine dikkat çeker; ayna düzeninin ‘narsisistik yabancılaşma’sında tanıdık bir sonuçtur bu: ben’in kuruluşu rakipsiz olmaz, gölgelenmiş bir rakip ile kendini aynılaştırırken agresyon doğar. Bu agresyon, Dora’nın iki erkekle olan bağlarında görünür; aktarımın negatif yüzleri (dirençle katmerlenmiş soğuma, suçlayıcı kesişimler) işte bu kısmi özdeşleşme ve rakipleşme karışımından türeyebilir. (Negatif aktarım ve özdeşleşme üzerine kısa bir çerçeve: 🔗.) (nosubject.com)
‘Dolayısıyla, Freud’un düşündüğü gibi, babaya yönelik tutkulu talebe dönüş, M. K… ile taslağı çıkarılan ilişkilere göre bir gerilemeyi temsil eder; bu doğru kalır.’
Burada bir ‘dolayısıyla’ hükmü verilir: ‘babaya yönelik tutkulu talebe dönüş’ bir ‘gerileme’dir. Gerekçe, bir önceki satırlarda kurulmuştur: özdeşleşmenin M. K… ve Freud üzerinden açtığı ‘erkek-aynalar’ zinciri, kadınlık sırrına dolanan bir geçittir; bu geçidi bırakarak baba figürüne dönmek, ‘temel aynaya’ değil, zaten ‘Vermögen’ imleciyle çifte değer taşıyan (kudret/iktidarsızlık) bir imgeye geri düşmektir. O halde gerileme, çocukluk imgesindeki ‘servet–kudret’ eşlemesine geri çekilmeyi de içerir; bu çekilme, arzu yöneliminin ‘erkek partner’ aracılığıyla kat edeceği yolu kısaltır ve yeniden ‘ailevi’ bir garanti alanına sığınır. Cümlenin ‘bu doğru kalır’ vurgusu, önceki diyalektik adımların üzerine inşa edildiği için, şimdi bir değerlendirme olarak değil, mantıksal sonuç olarak konuşur; gerileme, arzu devridaiminin kat ettiği mesafeyi kısaltır, aktarımı da ‘baba’nın teminatına indirger. (Dora’da babaya dönüşün ‘servet/iktidar’ imlemiyle kesişmesine dair bkz. ‘Vermögen’ anlam alanı: 🔗 ve bir semantik not: 🔗.) (Wiktionary)
‘Ne var ki Freud’un Dora için selamet verici kudretini sezdiği bu hürmet, Dora’nın onu arzu tezahürü olarak alabilmesi için, kendini arzu nesnesi olarak kabullenmesi şartıyla mümkündür; yani Madam K…’de aradığı şeyin anlamını tüketmesinden sonra.’
Bu cümle, ‘hürmet’ ile ‘arzu’ arasına kritik bir koşul koyar. Freud’un ‘selamet verici kudret’ (terapötik taşıyıcılık) olarak sezdiği şeye Dora’nın ‘arzu tezahürü’ olarak karşılık verebilmesi, önce ‘kendisini arzu nesnesi olarak kabullenmesi’ ile mümkün olur. Bu, bir ‘benlik saygısı’ çağrısı değil, ayna–özdeşleşme–arzu vektörünün doğru sıraya konmasıdır: özne, özdeşleşme aynaları üzerinden dolaşsa bile, sonunda ‘nesne yerini’ bir başkasına bırakılmış değiş-tokuş kalıbıyla değil, kendi bedensel kadınlığını üstlenerek almalıdır. Dolayısıyla, Madam K…’de aradığı ‘şey’in—yani kadınlık sırrının—anlamını ‘tüketmesi’ gerekir; başka bir deyişle, Madam K… kadınlığın tekeli değil, onun üzerine düşen bir perde olarak yazılmalıdır. Bu perde çözüldüğünde, hürmet ‘baba’ya sığınma olarak değil, arzuya yönelen söylemin etik adı olarak duyulabilir. Aksi halde hürmet, ‘büyük öteki’ne teslimiyetin maskesi olur; analitik yerde bu, aktarımı ‘otorite’ye iade eder ve sözü ‘hakikat’ çekiminden uzaklaştırır. (Arzu nesnesinin kabullenilmesi ve iğdiş–yoksunluk ayrımlarına Türkçe bir arka plan: 🔗.) (YERSİZ ŞEYLER)
‘Tıpkı her kadın için olduğu gibi ve en temel toplumsal değiş tokuşların (Dora’nın isyanının şikâyetlerinde formüle ettiği o değiş tokuşların) temellerinde yatan nedenlerle, koşulunun problemi, özünde, kendini erkeğin arzu nesnesi olarak kabullenmesidir; işte bu, Dora’nın, Madam K…’ye duyduğu putperestliğin saikidir; tıpkı, Madonna karşısındaki uzun tefekküründe ve uzaktaki âşığa sığınışında olduğu gibi, onu Hıristiyanlığın bu öznel çıkmaza verdiği çözüme iter: kadını, ya ilahî bir arzunun nesnesi, ya da aşkın bir arzu nesnesi kılmak; ikisi de aynı kapıya çıkar.’
Bu paragraf, ‘koşulun problemi’ni, ‘toplumsal değiş tokuş’ temelleriyle eklemler; Dora’nın şikâyetlerinde formüle ettiği değiş-tokuş, kadınların arzu devridaiminde ‘nesne’ olarak dolaştırılmasıyla ilgilidir. Bu yüzden ‘kendini erkeğin arzu nesnesi olarak kabullenmek’, yapısal bir düğüm olarak belirir; burada ‘kabullenme’ bir teslimiyet değil, ‘sözün söyleyebildiği’ bir yer açmadır: özne, bedensel kadınlığını üstlenmeden ‘nesne’ konumuna yalnızca ‘ötekilerin’ pazarında düşer. Madam K…’ye yönelen ‘putperestlik’, tam da bu kabullenme eşiğinin dolaşıma soktuğu bir ‘suret’e bağlanır; Madonna tefekkürü ve ‘uzaktaki âşığa sığınış’ motifleri, kadın imgesinin iki aşırı değerlenmesini gösterir: ya ‘ilahî arzu nesnesi’ ya da ‘yüceltilmiş aşk nesnesi’. Her iki çözüm de aynı kapıya çıkar; çünkü ikisi de öznenin kendi bedensel kadınlığını üstlenmesi yerine, arzu nesnesini ‘öteki’nin göğünde konumlandırır. Bu, Hıristiyanlığın sunduğu ‘çıkarma’ formülünün öznel bir ‘çıkmaz’a dönüşmesini açıklar: kadın, ya göğe çıkarılır, ya uzak tutulur; her iki halde de özne kendi bedenine sahip olmaz. Analitik yerde bu kapan, aktarımı ‘kutsal otorite’ ya da ‘uzak ideal’ üzerinden yeniden kurar; oysa diyalektik tersinmenin amacı, sır perdesini indirerek öznenin kendi bedeniyle ve arzusuyla konuşmasını mümkün kılmaktır. Bu yüzden, kadınlığın sırrı, ne Madonna’nın ışığında ne de ‘uzak âşık’ın sisinde çözülür; çözüm, bedensel assomption’la—aynaya bakıp ‘ben’ dediği yerde—başlar ve oradan ‘nesne’ yerine geçmekten çok, arzu bağını simgesel olarak yüklenmeye uzanır. (Dora dosyasının bu düğümlerine Lacancı yaklaşımlar için kısa bir giriş: 🔗.) (lacanonline.com)
‘Şu halde Freud, üçüncü bir diyalektik tersinmeyle, Dora’yı Madam K…’nin onun için ne olduğunun tanınışına yöneltmiş olsaydı, onunla ilişkisine dair son sırların itirafını elde ederek, kendisi ne prestij kazanırdı (pozitif aktarımın anlamı meselesine yalnızca giriş yapıyoruz burada) ve böylece ‘erkeksi nesne’nin tanınmasına giden yolu açardı? Bu, benim kanaatim değil, Freud’undur (s. 107).’
Bu birim, müdahalenin vektörünü ‘üçüncü diyalektik tersinme’ adıyla açıklar ve yönü ‘Madam K…’nin Dora için ne olduğunun tanınışı’na çevirir. ‘Birey’den ziyade ‘ne’lik sorusuna kaydırma, daha önce kurulan çizgide, ‘özel isim’den (‘Eigenname’) çekilme jestini yinelemektedir; çünkü aktarımın düğümü bir kişide değil, öznenin orada tanıdığı bir işlemdedir. ‘Son sırların itirafı’ ifadesi, sır dediğimiz düzlemin ‘söylenecek fazlalık’ değil, söylemi tıkayan düğüm olduğuna işaret eder; bu düğüm tanındığında, itiraf ‘kendiliğinden’ değil, diyalektik gereklilik olarak gelir. Cümlenin ‘prestij kazanırdı’ kıvrımı, analistin elde edebileceği kazancı iğneleyen bir ironidir; pozitif aktarımın yalnızca ‘giriş’ olarak adı anılır, çünkü buradaki kilit, ‘prestij’le beslenen bir yakınlaşma değil, öznenin ‘erkeksi nesne’ denen yönelim eksenini tanımasıdır. ‘Erkeksi nesne’nin tanınması, Madam K…’de taşınan ‘sır perdesi’nin artık arzunun kendi bedensel yazısına iade edilmesi anlamına gelir; böylece özne, ‘öteki’ üzerinden dolanan aynaların yerine kendi arzu bağını üstlenebilir. Son cümlede ‘Bu, … Freud’undur (s. 107)’ kaydı, yorumun dışarıdan doğrulama aramadığını, dosyanın içinden konuştuğunu teminat altına alır: ileri sürülen çizgi, Freud’un kendi metninde (aktarım başarısızlığının itirafı ve “başka türlü yapmalıydım” tonu) zaten kıvılcım halinde yazılıdır. (Lacan’ın ‘tersinmeler’ zinciri olarak okuduğu çerçevenin özeti: 🔗; Dora dosyası tam metin bağlamı: 🔗.) (nosubject.com)
‘Ancak tedaviye ölümcül gelen zaafının sebebini, aktarımın etkisine bağlar (s. 103–107); yorumunu ertelemesine sevk eden hataya (s. 106); kaldı ki sonradan fark ettiği üzere, etkilerini önlemek için elinde yalnızca iki saat kalmıştır (s. 106).’
Bu bölük cümle, üç vuruşla Freud’un kendi teşhisini iç içe dizer: ‘ölümcül zaaf’ı aktarımın etkisine bağlar, ‘yorumun ertelenmesi’ hatasını kabul eder, ve ‘iki saat’lik pencereden söz eder. Birinci vurgu, aktarımı dışsal bir gürültü değil, analizin kaderini belirleyen yapısal güç olarak işaretler; ‘ölümcül’ nitelemesi, aktarımın diyalektik kavranmadığında terapi örgütlenmesini kesebilecek kadar asli olduğunu gösterir. İkinci vurgu—‘ertelemek’—analistin zamanlama hatasına ilişkindir: söylemin ‘hakikat’ çekimine göre müdahalenin ritmi kaçırılmıştır; aktarım düğümü adlandırılmadıkça, sahne ‘direnç’le değil, boşta kalan bir ‘bekleme’yle doldurulmuştur. Üçüncü vurgu olan ‘iki saat’, bir dramatizasyon değil, dosyada kayda geçmiş klinik zamanın dile gelişidir; aktarımın etkileri bir kere kristalize olduğunda, geri dönüş manevraları zamanın içinden geçerek anlam bulur. Bu üçlü, Lacan’ın ‘analist zaten sahnededir’ önermesini içeriden doğrular: sahne alındığında, gecikme ‘nizami’ (gesetzmäßig=nizami) bir tutumluluk değil, söylem yasasına karşı bir körleşme olarak iş görür. (Freud’un dosyada aktarımı sorumlu tutan pasajlarının genel özeti için bkz. 🔗 ve SE VII PDF: 🔗.) (lacanonline.com)
‘Ne var ki bu açıklamaya, doktrinde malûm gelişimini alacak olan her dönüşünde, sayfanın dibindeki bir not, bunu, Dora ile Madam K…’yi birleştiren eşcinsel bağın yetersiz takdirine başvurusuyla ikiye katlar.’
Burada, Freud’un kendi açıklamasına refakat eden bir ‘dipnot ikilemesi’ sahneye çağrılır: aktarım hatasına eklemlenen ikinci bir neden olarak ‘eşcinsel bağın yetersiz takdiri’. Bu ‘ikiye katlama’, tekil bir özensizliği değil, iki eksenli bir körlüğü işaret eder: hem analistin sahnedeki yerini (aktarım) hem de öznenin arzunun cinsiyetlenmiş dolaşımını (Madam K… ile bağ) aynı anda eksik görme. ‘Yetersiz takdir’ ifadesi, yargılamanın etik tonu değil, konumlandırmanın semptomatik eksikliğidir: bağın ağırlığı analitik önermelerin merkezine alınmadığında, söylem ‘sır’ı etrafında dönmekten vazgeçemez. Metin, bu ikinci nedeni doktrinde ‘gelişimini alacak’ bir çizgiye bağlayarak, Freud’un sonraki yıllarda eşcinsel yöneliş ve özdeşleşmeye dair kavrayışını genişleteceğine, ama Dora’da henüz bunun işitilmediğine gönderme yapar. Böylece, ‘aktarım’ ile ‘eşcinsel bağ’ aynı diyalektik düğümün iki yüzü gibi görünür: birincisi analistin konumu, ikincisi öznenin yönelimi; ikisinin de eksik okunması, vaka serimini kırar. (Eşcinsel yönelim ve karşı-aktarım kör noktasını tartışan ikincil literatür: 🔗, 🔗.) (PubMed)
‘Bu ne demektir? İkinci neden, ona, ancak 1923’te ilkesel olarak birincil görünür olmuştur; oysa ‘dizgesel olarak’ birinci neden, düşüncesinde meyvesini 1905’ten, Dora vakasının yayımlanışından beri vermektedir.’
Soru, iki zamanlı bir gelişim çizgisini netleştirir: Freud için eşcinsel bağın ‘ilkesel olarak birincil’ görünmesi 1923’tedir; oysa ‘dizgesel olarak’ aktarım nedeninin meyve vermesi 1905’ten, yani yayın anından itibaren sürmektedir. Bu ayrım, Freud’un düşüncesinde ‘doktrinel ilke’ ile ‘klinik dizge’ arasındaki faz farkını gösterir: neyin ‘birincil’ olduğunu ilkesel olarak ilan etmesi gecikir, fakat klinik ‘hata’ olarak aktarımı işaret etmesi erken ve dizgesel bir etkilenme yaratır. Lacan’ın ‘kaynaklara dönüş’ jesti burada anlam kazanır: Dora dosyasını, bu iki zamanın çapraz baskısının semptomu olarak okur; eşcinsel bağın ‘gecikmiş’ bir birincilleştirilmesi ile aktarımın ‘erken’ bir dizgeleştirilmesi, vakanın diyalektik aksamalarını açıklar. Bu yüzden, ‘ne demektir?’ sorusu, tarihsel doğruculuğun peşinde değil, serimin iç mantığını aydınlatmaktadır. (Genel tarih ve okuma: 🔗; Dora madde özeti: 🔗.) (nosubject.com)
‘Biz ne tutacağız? İkisine de inanalım ve sentezlerinden ne çıkarılabileceğini kavramaya çalışalım.’
Bu kısa çift tümce, yöntemi bildirir: tek neden lehine ‘ya o ya bu’ seçimi yerine, her iki nedeni de kabul edip bir ‘sentez’ aramak. ‘Tutmak’ fiili, hermenötiğin elle tutulur malzemesine işaret eder: vakadan kalan şey ‘neden’lerin rekabeti değil, diyalektik bir bağın iki yüzüdür. Sentez, aktarımın zaman yönetimi (yorumun ertelenmesi, iki saatlik pencere) ile öznenin arzu yöneliminin cinsiyetlenmesi (Madam K… ile bağ) arasındaki eşgüdümü gerektirir; biri eksik olduğunda, diğeri de semptomatik bir maskeye dönüşür. Bu, Lacancı müdahalenin işaret ettiği ‘üçüncü tersinme’nin pedagojik modelidir: tek tek doğrulara değil, bağların yer değiştirmesine odaklanmak. (Lacan’ın bu yöntemi ‘tersinmeler’ diliyle özetleyen açıklaması için bkz. 🔗.) (Cairn.info)
‘Şu bulunur: Freud, uzun süre, bu eşcinsel yönelimle karşılaşır karşılaşmaz –ki histeriklerde bu denli sürekli olduğunu, onlarda öznel rolünü ne kadar vurgulasa eksik kalacağını söyler– onu tatmin edici bir tarzda ele almasını imkânsız kılan bir bocalamaya (n., s. 107) düştüğünü itiraf eder.’
Bulgu şu türden bir itirafa dayanır: Freud, histerikte ‘sürekli’ ve rolü ‘ne kadar vurgulansa eksik kalacak’ bir eşcinsel yönelimle yüz yüze geldiğinde ‘bocalama’ya düşmüştür. ‘Bocalama’, teorik eksiklikten farklıdır; duyulmuş olana karşı konumlanmada kararsızlık demektir ve analitik zamanda gecikmeyi beraberinde getirir. Histeride bu yönelimin ‘sürekliliği’ ve ‘aşırı rolü’, sıradan bir ‘epizot’ olarak değil, örgütlenmenin (Organisation=örgütlenme) omurgası olarak düşünülmelidir; işte burada Freud’un ‘tatmin edici’ bir ele alış üretememesi, aktarım düğümünü de körleştirmiştir. Lacan’ın ‘Madam K… birey değil sırdır’ formülü, bu bocalamanın yerini doldurur: eşcinsel bağ kişisel tercih değil, öznenin ‘kendi kadınlığının sırrı’na açılan kapıdır; kapıyı kapamak, sırla uğraşmayı bitirmez, onu semptomlara dağıtır. (Histeride eşcinsel yönelimin ağırlığını ve Freud’un karşı-aktarım zorluğunu konu alan tartışmalar için bkz. 🔗, 🔗.) (PubMed)
‘Bu, diyeceğiz, bir önyargıya racidir; Ödip müşkülatının kavranışını, başlangıçta, baba kişisinin üstünlüğünü doğal (normatif değil) sayacak şekilde bozan önyargının ta kendisine: basitçe şu meşhur nakaratla dile gelen önyargı: “İplik iğne içinse, kız da oğlan içindir.”’
Burada teşhis sertleştirilir: söz konusu bocalama, ‘önyargı’ya racidir. Adlandırılan önyargı, Ödip müşkülatının başlangıç kavrayışında ‘baba kişisinin üstünlüğü’nü ‘doğal’ sayma eğilimidir; ‘normatif değil’ kaydı, bunun bir yasa buyruğu olmaktan ziyade, fark edilmemiş bir doğallık varsayımı olduğunu bildirir. ‘İplik–iğne’ nakaratı, cinsel farklılığı bir tamamlayıcılık şemasına indirgeyen halk-bilgisi formülüdür; bu formül, öznenin ‘sır’ olarak taşıdığı kadınlık bağını bir ‘uyuşma aygıtı’na indirger ve eşcinsel yönelimin örgütleyici değerini görünmez kılar. Lacancı okuma, bu önyargıyı tersine çevirir: kadınlık ‘iliştirilecek delik’ değil, öznenin kendi bedenini üstlenmesiyle (‘assomption’) yazdığı bir bağdır; bu bağ, çoğu kez öteki kadının sahnesinden (Madam K…) geçerek, sonra ‘erkeksi nesne’nin tanınmasına yol alır. Önyargının kırılması, aktarımın işitilmesini de mümkün kılar; aksi halde analist, ‘doğal üstünlük’ gölgesinde kendi yerini sabitler ve sözün hakikat çekimini kaçırır. (Klasik dosya bağlamı ve eleştiriler için: 🔗, 🔗.) (lacanonline.com)
‘Freud’un M. K…’ya, çok gerilere uzanan bir sempatisi vardır; çünkü Dora’nın babasını ona getiren odur (s. 18) ve bu sempati birçok değerlendirmede ifade bulur (not, s. 27). Tedavinin başarısızlığından sonra, “aşkın zaferi”ni düşlemeye devam eder (s. 99).’
Burada iki düzey aynı kadraja alınır: klinik ilişkilerin başlangıç topografyası (M. K… ile Freud arasındaki ‘sempati’ ve bağlantılar) ve başarısızlıktan sonra bile süren bir ‘aşkın zaferi’ fantazisi. Birinci cümle, M. K…’ya sempatiyi yalnızca bir ‘duygusallık’ olarak değil, saha kurulumuyla bağlantılı bir çekim olarak kaydeder; Dora’nın babasının M. K… tarafından getirilmiş olması, M. K…’yı analistin gözünde ‘işlevsel’ bir aracılık figürüne dönüştürür. Bu, karşı-aktarımın tohumudur: analist, öznenin sahasında bir figürü olumlu artı-değerle kodlarsa, yorumlarının kılavuz işlevi kayar. İkinci cümle, başarısızlık sonrasında bile ‘aşkın zaferi’ni (iki yetişkin arasında sahici bir bağın kurulabileceği umudu) düşlemenin sürdüğünü belirtir; bu düşlem, söylem içindeki ‘sır’ yerine, ‘çift’in düzeleceği bir dış sahneyi çağırır ve analitik düzenekten uzaklaşır. Böylece parça, karşı-aktarımın yalnızca ‘negatif aktarım’a karşı savunmasızlık değil, olumlu ‘iyi bitirme’ fantazisi şeklinde de işleyebileceğini gösterir. (Karşı-aktarım okumasının Dora literatüründeki tartışmalarına bir örnek: 🔗; dosyanın olay-örgüsü kroniği için: 🔗.) (PubMed)
‘Dora’ya gelince, onda uyandırdığı ilgiye kendi kişisel katılımı, gözlemin birçok yerinde itiraf edilir. Doğrusu, teorik sapmaları aşan bir titremeyi bu metne taşır; psikopatolojik monografilerin –edebiyatımızda bir tür oluşturan– arasında bu metni, cehennemi bir bağla boğazlanmış bir ‘Clèves Prensesi’nin tonuna yükseltir.’
Bu iki tümce, metnin yazı tonuna içkin bir ‘titreme’yi kayda geçirir: Freud’un ‘kendi kişisel katılımı’ yalnızca klinik bir faktör değil, anlatının edebî dokusunu titreten bir unsur olur. İtiraflar boyunca beliren bu titreşim, teorik sapmaların (örneğin ‘doğal üstünlük’ önyargısı) ötesinde, anlatıyı duygu yüklü bir tona taşır. ‘Clèves Prensesi’ benzetmesi, imkânsız bir bağın etik-âlî gerilimini çağırır: bir aşkın tutsağı olan öznenin, toplumsal anlaşmalar ile içsel sadakat arasında parçalanışı. Bu benzetme, Dora metnini sırf ‘psikopatolojik monografi’ olmaktan çıkarır; vakanın ‘sır’ ve ‘sadakat’ söz dağarcığı, edebî bir gerginlikle okunur ve aktarımın ağırlığı bu dilde daha da hissedilir. Böyle bir okuma, Lacan’ın Freud metinlerini ‘diyalektik serim’ olarak, yani yazının kendi hakikat etkisini üreten düzenekler olarak ele alınmasıyla uyumludur. (Freud vakalarının yazı niteliğini tartışan bir klasik medyatik metin: 🔗.) (The New Yorker)
‘Bu kez Freud’un Acheron’u harekete geçirmekte başarısız kalması, M. K…’nın yerine biraz fazla kendini koymuş olmasındandır.’
Acheron imgesi, alt dünyaya geçit açan nehirle analistin ‘katharsis’ kanalı arasında bir benzetme kurar: derindeki hakikat akışını yerinden oynatacak çağrı, bu kez çalışmaz. Neden: analist, sahnede M. K…’nın yerine ‘biraz fazla kendini koymuştur’. Bu özdeşleşme, aktarımın karşı yüzü olan karşı-aktarımın klinik etkisini tarif eder: analist, öznenin arzu devrelerine kendi arzusu ve umutlarıyla eklemlenince, ‘sınır taşı’ndan dönmesi gereken araba dönemez. Bu saptama, önceki ‘aşkın zaferi’ fantazisinin kliniğe nasıl sızdığını ve ‘yorumun ertelenmesi’ ile birleşince neden ‘ölümcül’ bir zaafa dönüştüğünü açıklar. (Karşı-aktarımın Dora dosyasındaki örneklerine ilişkin tartışmalar için: 🔗.) (PubMed)
‘Freud, karşı-aktarım nedeniyle, M. K…’nın Dora’da uyandıracağı aşka fazlaca geri döner; Dora’nın ona sunduğu çok çeşitli cevapları, daima itiraf yönünde yorumlayışı dikkate değerdir. Onu “artık kendisiyle çelişemeyecek” bir noktaya ittiğini sandığı seansın (s. 93) sonunda ona memnuniyetini belirtebileceğini düşünür; oysa Dora, bunu bambaşka bir tonda noktalar: “Çok bir şey çıkmadı,” der; bir sonraki seansın başında da ondan ayrılacaktır.’
Bu parça, karşı-aktarımın iki belirtisini üst üste koyar: birincisi, M. K… odağına ‘fazlaca geri dönmek’—analist, sahnede bir figürün arzu etkisini kendi yorumlarının ekseni haline getirir; ikincisi, ‘daima itiraf yönünde’ yorumlamak—cevapları ‘itiraf’a doğru meylettirmek, söylemin diyalektiğini ‘itiraf ekonomisi’ne indirger. Bu ikisi birleşince, ‘artık kendisiyle çelişemeyecek’ noktaya getirildiği sanılan analizan, cümlenin dediği gibi ‘başka tonda’ konuşur: “Çok bir şey çıkmadı.” Bu cümle, aktarımın hakikat rejiminin basit bir kabulleniş değil, öznenin söylemsel yerini koruma hareketi olduğunu gösterir; ‘memnuniyet’ bekleyen klinik kulağa karşı, ‘boş çıkış’ bildiren bir özne. Ertesi seansta ayrılış, müdahalenin zamanlaması ve konumlanışına ilişkin bütün önceki uyarıları klinik sonuç haline getirir; ‘iki saat’lik pencere kapanmıştır. Lacancı müdahale, tam da burada ‘tersinmeyi’ çalıştırarak, itiraf ekonomisinin cazibesini kırmayı ve öznenin sır-eşiğine kulak vermeyi önerir. (Vaka akışının bu bölümünü özetleyen kaynaklar: 🔗, 🔗.) (mhweb.org)
‘Peki göl kıyısındaki ilan sahnesinde –ki bu, Dora’nın hastalığa girdiği, herkesi onun ‘hasta’ olduğunu teslim etmeye sürükleyen ve onun, ortak sakatlıkları için destek işlevini sürdürmeyi reddedişine ironik bir karşılık teşkil eden– ne olmuştur?’
Soru, ‘göl kıyısındaki ilan sahnesi’ni vaka örgüsünde dönüm noktası yapar: hem ‘hastalığa giriş’ anı, hem de ‘hasta’ ilanı için toplumsal bir konsensüs üretmiş olay. Cümle, buna ‘ironik bir karşılık’ adını verir: Dora, ‘ortak sakatlıklar’ için ‘destek’ olmayı reddeder; ilan ise onu ‘hasta’ olarak damgalar. Bu ironide, öznenin ‘sır’ karşısındaki sadakatinin, dışarıda ‘bozuk mal’ yaftasıyla cezalandırılması okunur; tam da bu nedenle, Lacan için mesele ‘ne oldu?’yu olay anlatısı halinde değil, söylemin diyalektiği açısından sormaktır. İlanın göl kıyısında yapılması (doğanın kenarında, ‘sakin’ bir dekor) ve ‘karım benim için hiçbir şey’ cümlesinin çok kısa bir sürede gelmesi, öznenin ‘nesne’ olarak dolaştırılmasına karşı verdiği ani cevabın (tokat) altyapısını hazırlar. Böylece soru, yalnızca olayın ‘fail’ini değil, ilan dilinin özneyi ‘nesne’ye çevirme gücünü araştırır. (Vaka kronolojisini derleyen ders notu türü kaynak: 🔗.) (mhweb.org)
‘Anlaşılması için –geçerli her yorumda olduğu gibi– metne bağlı kalmak yeterlidir.’
Bu cümle, yöntemi bir kez daha teyit eder: ‘metne bağlı kalmak’. Dışsal doğruculuklar, psikolojist kataloglar değil; dosyada konuşturulmuş sözlerin sırası, cümlelerin ağırlığı, sahnenin dili. ‘Geçerli her yorum’ vurgusu, diyalektik müdahalenin ölçüsünü verir: metin-dışı kutsal ilkelerle değil, metnin kendi ‘hakikat’ çekimiyle iş görmek. Lacancı okumada bu, “söz düzeni zaten gerekçeyi içerir” demektir; yeter ki analist kendi ‘prestij’ arzusunu dizginleyebilsin ve kulağı metnin ritmine bırakabilsin. (Lacan’ın metne içkin ‘tersinme’ sırasını özetleyen giriş: 🔗.) (nosubject.com)
‘M. K…’nın… birkaç söz yerleştirmeye bile zor vakti olmuştur; ama şurası doğru ki, o sözler belirleyicidir: “Karım benim için hiçbir şey ifade etmiyor.”’
Anlatı, ilan sahnesinin yoğunluğunu ‘birkaç söz’ ile belirtir ve ardından bu ‘az’ın belirleyiciliğini vurgular: “Karım benim için hiçbir şey.” Bu ifade, ‘eş’i değiş-tokuş zincirinde ‘yan bağlantı’ya indirgeyen önceki şemayı çıplaklaştırır ve Dora’yı ‘arzu nesnesi’ olarak alenen çağırır. Fakat tam da bu söz, özneyi ‘nesne’ye çevirme jestidir: “karı” ‘hiçbir şey’ olabiliyorsa, ‘sen’in de aynı zincirde ‘yerine koyulabilir’ bir ‘şey’ olman beklenir. Dora’nın cevabı (az sonra gelecek tokat ve söz), bu nesneleştirme mantığına karşı bir ‘özneleşme’ hareketidir. Sözün kıtlığı (birkaç kelime) ile etkisinin büyüklüğü (dönüşü tetiklemesi), Lacan’ın ‘hakikat çekimi’ dediği şeyi gösterir: söylemin azı, gerçekliğin yönünü değiştirebilir. (Olay akışının genel çerçevesi için: 🔗.) (Wikipedia)
‘Ve hamlesi, ödülünü çoktan almıştır: Dora’nın daha tedaviden sonra bile bir süre yanıcı karşı-darbesini geçici bir nevralji olarak hissedeceği büyük tokat, beceriksize şunu bildirmek üzere gelir: “Madem o sizin için hiçbir şey, siz benim için nesiniz?”’
Bu birim, sahnenin diyalektik kapanını verir. ‘Hamle–ödül’ dili, M. K…’nın ilanının hemen ‘ödüllendirildiğini’—ama beklediği tarzda değil—bildirir: sorun, arzu devrini hızlandırmak değil, öznenin nesneleştirilmesine karşı etiği dile getirmektir. ‘Büyük tokat’, bir ‘afekt’ patlaması değil, bir cümleye eşlik eden jesttir; cümle şudur: “Madem o sizin için hiçbir şey, siz benim için nesiniz?” Bu söz, ilan dilinin mantığını özneye geri çeviren bir ayna olur: ‘hiçbir şey’ yapan dil, ‘siz’i de ‘nesne’ konumuna düşürür. Tokadın ‘yanıcı karşı-darbe’ olarak, ‘geçici nevralji’ biçiminde kalması, bedenin bu söylemsel düğüme nasıl eşlik ettiğini anlatır: beden, ‘hakikat’ anında, kısa devre semptomlarıyla yanıt verir. Bu karşı-darbe, Lacan için, Dora’nın ‘özne’ olarak sahneye girişidir; ‘itiraf’a zorlanan bir nesne yerine, dilin mantığını geri çevirerek yer tutan bir özne. Analitik sahada bu tür bir ‘geri çevirme’, aktarımın engel olarak belirişindeki hakikat anıdır; bunun işitilmesi için analistin kulak ayarı gerekir. (Sahnenin Lacancı okumasına bir giriş ve Dora dosyasının ‘tersinme’ mantığına dair kısa özet: 🔗, 🔗.) (lacanonline.com)
‘Ve o andan itibaren, yıllardır içinde yaşadığı büyülenmeyi bozmuş olsa bile, bu kukla onun için ne olacaktır?’
Buradaki soru, ‘ilan sahnesi’yle kırılan büyünün ardında, öznenin gözüne artık kukla olarak görünen figürün (M. K…) neye dönüştüğünü tarttırır. ‘Büyülenmenin bozulması’, öznenin ödünç aldığı fiksiyon düzeninin çözüldüğü, yani ‘öteki’nin büyüsünün dilde söküldüğü andır; bu sökümle birlikte kukla, arzuya yön veren bir ‘nesne’ olmaktan çok, arzu ekonomisinde boş bir maşa olarak belirir. Soru, bu maşa-nesnenin yeni işlevini—saf bir yer tutucu mu, yoksa dönüştürülmüş bir işaret mi—öznenin söylemindeki diyalektik çıpalamayla sınar. Lacancı okuma açısından burada belirleyici olan, ‘kukla’nın öznellik için artık hangi imleci taşıdığıdır: sahne ‘prestij’ ve ‘itiraf’ beklentisinin çöktüğü noktada, özne kuklayı iade eder ve boşalan yeri kendi sözünün ‘hakikat’ çekimiyle doldurur; kukla, öznenin arzu zincirinde artık ‘başkasının arzusu’nu taşımadığı için, ‘kukla’ olarak kalmaya mahkûm olur. Bu, Lacan’ın Dora okumasında ‘tersinme’ anlarının işaret ettiği şeyle uyumludur: bir figür, öznenin hakikat yönelimi karşısında kişi olmaktan sıyrılıp bir işlev adı haline gelir; burada da kukla, ‘değiş-tokuş’ rejiminin mekanik makarası olarak çıplaklaşır. (nosubject.com)
‘Bu sahneyi izleyen gizil hamilelik fantazması, yorumumuza karşı çıkmaz: histeriklerde, bizzat viril özdeşleşmelerinin işlevi olarak ortaya çıktığı bilinir.’
‘Gizil hamilelik fantazması’ ifadesi, ilan sahnesinin arkasından gelen afektif salımın özdeşleşme hattına nasıl bağlandığını gösterir. Histerik yapıdaki bu tür fantazinin, ‘bizzat viril özdeşleşmelerin işlevi olarak’ ortaya çıkması, öznenin kadınlık sırrı etrafında dolaşırken kendini ‘erkek-imago’su üzerinden kurmaya çalıştığı önceki çizgiyle uyumlu bir içkincilik sağlar. Dolayısıyla fantazi, önceki ‘erkek partner’ aracılığıyla açılmış aynalı koridorun bir yankısıdır; özne, ‘taşıma’ kapasitesi üzerinden, yani ‘hamilelik’ simgesini ödünçleyerek kendini ‘yapan–yapabilen’ imleciyle (Vermögen hattının gölgesi) geçici olarak donatır. Metin, bu fantazinin ‘yoruma karşı çıkmadığını’ söylerken, fantaziyi dışsal bir sapma olarak değil, serimin zorunlu bir iç halkası olarak kodlar; böylelikle fantazi, ‘itiraf’ ekonomisine değil, ‘assomption’ (bedenin üstlenilmesi) eşiğine hizmet eden bir işaret olur. Freud’un vakanın çekirdeğinde histerik semptomlarla özdeşleşme devreleri arasındaki bağı görünür kıldığı ve Lacan’ın bu bağı ‘özdeşleşme–aktarım’ diyalektiği içinde yeniden çerçevelediği düşünülürse, fantazinin ‘viril’ damarı, histeride eşcinsel yönelimin sürekliliğine dair klasik vurguyla çakışır; bu da rüyaların ve semptomların aynı diyalektik milde çalıştığına dair kanıtlamayı destekler. (Wikipedia)
‘Bu aynı kapağın daha sinsi bir kayışı içinde, Freud da kaybolacaktır. Dora, Mona Lisa gülüşüyle uzaklaşır; yeniden göründüğünde bile, Freud onun geri dönme niyetine safça inanacak değildir.’
‘Aynı kapak’—duygulanımların ve özdeşleşmelerin, ilan sahnesinden sonra kapanıp kilitlenmeye meyilli düzeni—altında gizlenen ‘sinsi kayış’, bu kez analisti sürükler. Bu imge, karşı-aktarımın sahaya nasıl sızdığını özgül bir ritimle anlatır: kayış, görünmezdir; analist farkına varmadan kendi arzu ve umutlarıyla çekilmeye başlar. ‘Mona Lisa gülüşü’, Dora’nın geri çekilişinin, sır saklayan ve iade edilmeyen bir hafiflikle işlediğini belirtir; bu bir ‘itirafı reddetme’ jesti değil, öznenin oyunun dilini değiştirme hamlesidir. ‘Yeniden göründüğünde bile’ Freud’un ‘safça inanmayışı’, artık öznenin geri dönüşünün ‘pozitif aktarım’ kazanımıyla karıştırılmaması gerektiğini bildiren bir uyanıklıktır; analist, ‘araba dönecek’ beklentisinden vazgeçerek, sözün ritmini metne bağlamayı öğrenir. Bu pasaj, Lacan’ın ‘başarısızlığın aktarım diye adlandırılışı aslında karşı-aktarıma daha yakındır’ saptamasıyla aynı eksene düşer: analist, M. K… çizgisine bağlandığında diyalektik momenti kaçırır; ‘Mona Lisa gülüşü’ de tam bu kaçırılışı resimler. (lacanonline.com)
‘Bu noktada Dora, hakikati –her ne kadar bütünüyle sahih olsa da, son hakikat olmadığını bildiği– herkesin tanımasını sağlamış; sırf kendi varlığının manasıyla zavallı M. K…’yı tekerleklerin altına yuvarlamayı başarmıştır.’
Özne, burada ‘hakikat’in iki katmanını aynı anda yönetir: ‘sahih’ olanı herkesin tanımasına imkân verir, ama bunun ‘son hakikat’ olmadığını bizzat bilir. Bu, Dora’nın söylem ekonomisindeki inceliği gösterir; ‘genel kabul’ alanına çıkan hakikat ile özneye ait kalan artık arasında bir mesafe tutar. M. K…’yı ‘kendi varlığının manasıyla’ tekerleklerin altına atabilmesi, öznenin kendini ‘nesne’ olmaktan çekip çıkarması ve ‘kukla’yı yerine iade etmesiyle mümkün olur; artık ‘kukla’ işlevi görünür olduğundan, ilan sahibi bizzat sahnenin altında kalır. Bu, Lacancı serimde hakikat etkisinin nasıl üretildiğini açıklar: hakikat, bir ‘doğru bildirim’ değil, sahnedeki yerlerin yeniden dağıtılmasıdır; ilan cümlesi geri çevrilir ve kukla, ‘nesne’nin aleniliğine katlanır. Bu yön, Dora dosyasında sıkça vurgulanan ‘herkesin hastalığı kabul etmesi’ ile ‘öznenin kendi sır eşiğini koruması’ arasında kurulan paradoksal dengeyi de açıklar. (Wikipedia)
‘Devanın ikinci evresinde elde edilen semptom sedasyonu ise ayakta kalmıştır.’
‘Semptom sedasyonu’nun ‘ayakta kalması’, diyalektik hareketin duraklamasına rağmen klinik düzlemde bazı etkilerin sürdüğünü kayda geçirir. Bu, ‘çözülme’nin tümüyle iptal olmadığı, ancak ‘hakikat’ çekimini ilerletecek tersinmenin kaçırıldığı anlamına gelir. Analitik terimlerle konuşursak: sedasyon, ketlenme hattında bir düşüş üretmiştir; fakat semptomun kuruluş koşullarını (özdeşleşme–armağan–sır zinciri) dönüştürmeye yetecek simgesel yer değişimi henüz tamamlanmamıştır. Lacan, bu tür ‘yarım etki’leri, analistin konum hatası ve yorum zamanlamasındaki gecikmeyle ilişkilendirir; çünkü aktarım, engel olarak belirdiğinde adlandırılmamışsa, sedasyon bir süre ‘ayakta’ kalsa bile, serimdeki düğüm olduğu yerde kalır. (nosubject.com)
‘Böylece diyalektik sürecin durması, görünürde bir geri çekilişle bilanço verir; ama geri alınan mevziler, ancak ego’nun bir tasdikiyle tutulabilir; bu da bir ilerleme sayılabilir.’
Burada ‘durma’ ile ‘geri çekiliş’ yan yana gelir; fakat cümle bir ters kayıt düşer: ‘geri alınan mevziler’ ego’nun ‘tasdikiyle’ tutulabiliyorsa, bu yine de ‘ilerleme’ sayılır. Yani öznenin ‘ben’ düzleminde—Lacan’ın deyimiyle ‘narsisistik yabancılaşma’nın içinden—kurduğu envanter bile, söylem düzeninde bir sabitleme ve mesafe almadır. Dolayısıyla ‘tam çözüm’ yerine ‘tasdikli tutuş’—örneğin bir semptomun sedasyonu eşliğinde—diyalektik bilançoda eksi yazılmak zorunda değildir; sözümona ‘duran’ bir süreç, öznenin konumunda küçük ama anlamlı bir kaymaya zemindir. Lacan için burada asıl ölçü, ‘itiraf’ değil, ‘yer değişimi’dir; ego’nun tasdiki, arzu bağının yeniden kalkışına ileride imkân verecek bir ‘geçici yapı iskelesi’ gibi çalışabilir. (nosubject.com)
‘Sonunda şu aktarım nedir ki, Freud bir yerde, işinin tedavinin ilerleyişinin ardında görünmez sürdüğünü söyler ve zaten etkileri de “kanıtlamadan kaçar” (s. 67)?’
Bu soru, aktarıma dair iki nitelemeyi Freud’un kendi diliyle toplaştırır: ‘görünmez sürer’ ve ‘kanıtlamadan kaçar’. ‘Görünmezlik’, analistin etkinliğinin, öznenin söyleminde ikinci bir sahne olarak işlediğini; ‘kanıttan kaçış’ ise etkilerin doğrusal nedensellik şemasına sığmadığını bildirir. Böylece aktarım, olay örgüsü değil, bir ‘sahne mekaniği’ olarak konumlanır; analist, sahnenin görünen figürü değil, diyalektik dengenin adı konmamış ağırlık merkezidir. Dora dosyasını ‘tersinmeler’ halinde okuyan Lacan tam burada devreye girer: hem bu görünmezliğin hem de kanıttan kaçışın, analistin yanlış yerde konumlanması halinde ‘karşı-aktarım’ başlığı altında belirti vereceğini söyler. (mhweb.org)
‘Burada, onu, analistin önyargılarının, tutkularının, sıkıntılarının, hattâ analistin diyalektik süreçte belli bir andaki yetersiz bilgisinin toplamı olarak tanımlanan karşı-aktarıma tümüyle nispi bir entite olarak görmeyecek miyiz?’
Soru, aktarımla karşı-aktarımın bileşkesini kavramsal bir kesitte üst üste bindirir. Lacan’ın ünlü tanımı—karşı-aktarımın ‘analistin önyargıları, tutkuları, sıkıntıları ve belli andaki yetersiz bilgisinin toplamı’ olduğu—aktarımın ‘görünmez’ etkisini açıklamak için çağrılır; çünkü aktarıma bağlanan ‘ölümcül zaaf’, çoğu kez bu toplamın sahayı çekerek kaydırmasına işaret eder. Dolayısıyla ‘nispi entite’ deyişi önemlidir: aktarım tek başına mistik bir güç değil, analistin konumunu da içeren diyalektik bir bağdır; işte bu yüzden ‘kanıttan kaçar’, çünkü ‘kanıt’ dili, sahnedeki iki-kişilik söylemin topolojisini düzleştirir. Dora vakasında Lacan’ın ‘başarısızlık aktarım değil karşı-aktarıma daha yakındır’ diye özetlenebilecek tezinin klinik karşılığı burada görünür hale gelir. (lacanonline.com)
‘Freud kendisi (s. 105), Dora’nın, eğer babanın ona sunduğu olaylar anlatısına inanacak kadar budala olsaydı, onda babasal kişiliği aktarabileceğini söylemez mi?’
Bu cümle, aktarımın ‘nesnesi’ meselesini Freud’un sözünden yakalar: Dora, ‘babasal kişilik’i analiste aktarabilirdi—tabii babanın anlatısına ‘inanacak kadar budala’ olsaydı. İroni açıktır: aktarılan şey, tarihsel ‘baba’ değil, ‘babasal kişilik’tir; fakat bu aktarımın gerçekleşmesi, öznenin ‘babaya yakıştırılmış masal’ı satın almasına bağlanamaz. Lacancı serimde bu, ‘özel isim’e yapışık bir özdeşleştirmeyi değil, işlevin (’babasal’) ayrıştırılmasını önerir: analistin görevi, ‘masal’a eklemlenmek değil, masalı mümkün kılan imleç düzenini işitmek; yoksa ‘inandırma’ kısa devresi aktarımı büyütmez, sahayı daha da karartır. (mhweb.org)
‘Başka bir deyişle aktarım, öznenin içinde, analitik diyalektiğin durgunluk anında, nesnelerini kurduğu kalıcı kiplerin belirişi dışında, gerçek hiçbir şey değildir.’
Bu tanım, aktarımı ‘olay’ olmaktan çıkarıp ‘kip’ olarak konumlar: diyalektik akışın durduğu yerde, öznenin ‘kalıcı kipler’i—yani yineleme şemaları, özdeşleşme kalıpları—belirir ve bu belirme ‘aktarım’ diye adlandırılır. ‘Gerçek hiçbir şey değildir’ vurgusu, gizem perdesini yırtar: aktarım, duygulanımın esrarı değil, durağanlaşmış bir bağın görünümüdür; dolayısıyla onu ‘yorumlamak’, yeniden harekete geçirici bir tersinmeyi örgütlemektir. Dora’da bu kiplerin isimleri bellidir: ‘erkek imago’suyla özdeşleşme, ‘kadınlık sırrı’na putperestçe yatırım, ‘baba–servet–kudret’ imleciyle yankılanan sahilik fantazisi; durgunluk ânında bu kipler birden ‘otorite’ kazanır ve analist yanlış yerde duruyorsa kipler onu da yutar. (nosubject.com)
‘Öyleyse aktarımı yorumlamak nedir? Bu ölü noktanın boşluğunu bir ‘aldatmaca’yla doldurmaktan başka bir şey değildir.’
‘Aldatmaca’ kelimesi, Lacan’ın polemik kıvılcımıdır: aktarım yorumu, öznenin durduğu ‘ölü nokta’yı bir ‘hile’ ile çalıştırır. Bu hile, yalan değil; diyalektik manevradır: özneyi kendi sözünün mantığıyla, nesne sandığı şeye geri çeviren bir aynalama. ‘Aldatmaca’ demek, analistin orada kendi ‘gerçeği’ni dayattığı anlamına gelmez; tersine, öznenin zaten kurduğu maskeyi ona iade etmesi demektir—tıpkı göl kıyısındaki tokadın ilan cümlesini tersine çevirmesi gibi. Bu nedenle yorum, ‘itiraf’ talebini değil, yer değişimini kışkırtır; ‘aldatılmış’ olan, durağanlığın kendisidir. (nosubject.com)
‘Ama bu aldatmaca faydalıdır; çünkü aldatıcı da olsa süreci yeniden harekete geçirir.’
Burada fayda ölçütü nettir: yorumun ‘doğru’luğu değil, serimi ‘yeniden harekete geçirme’ kudreti. Bu, Freud’un ‘kanıttan kaçış’ diye andığı şeyle de uyumludur; çünkü ‘kanıt’ değil, ‘hareket’ analitik hakikatin ölçüsüdür. Dora bağlamında, örneğin analistin kendini kısmen M. K… yerine sürmesi, öznenin ‘erkek-imago’ aynasıyla işini bitirmesine hizmet edebilirdi; aldatma burada ‘ikame’ yoluyla açılan bir geçittir. Lacan’ın aktarımı ‘diyalektik âna bağlı değer’ olarak okuması, bu faydayı nedensellik yerine topolojiyle düşünmeyi önerir. (mhweb.org)
‘Dora’nın, Freud’dan gelen ve ona, M. K…’nın sergilediğiyle aynı niyetleri yüklediğini belirten bir yorumu, inkârla karşılaması, yine de onun etkilerinin kapsamını değiştirmezdi.’
Bu cümle, ‘red/inkâr’ın (Verneinung değil, düz karşı çıkış) analitik etkileri bütünüyle söndürmediğini saptar. Eğer yorum, öznenin ‘niyet yüklemesi’ yoluyla karşı-aktarım benzeri bir konumlamayı ifşa ediyorsa, Dora’nın bunu reddedişi bile diyalektiğin hızını düşürmek zorunda değildir; çünkü ‘inkâr’, çoğu kez ‘söylenmiş’ olanın dolaşıma girmesinin ilk biçimidir. Lacan açısından mesele, öznenin ‘karşı çıkışı’nın hangi yer değişimini zorunlu kıldığıdır: red, maske düşürmenin ilk semptomu olabilir; dolayısıyla kapsam değişmez, yalnızca patika farklılaşır. (lacanonline.com)
‘Bu karşı çıkışın bizzat kendisi, muhtemelen, Dora’yı –Freud’a rağmen– elverişli yöne: gerçek ilgisinin nesnesine götürecek olan yöne sevk ederdi.’
‘Freud’a rağmen’ vurgusu, analistin değil, söylemin diyalektiğinin sevk gücünü öne çıkarır. Red jesti bile özneyi ‘gerçek ilgi’nin nesnesine iter; çünkü red, çoğu kez maskeli özdeşleşmenin sınırına çarptığı yerde doğar. Dora’da bu ‘elverişli yön’ün Madam K… hattı olduğu daha önce serilmişti; o halde karşı çıkış, ‘erkek-imago’ aynasından kopuşun ivmesi olarak iş görür. Lacan’ın ‘aktarım yorumu aldatmacadır ama çalışır’ önermesi, tam da bu tür dolaylı sevkleri ölçer: özne, itiraz ederek bile tersinmenin içine girer. (nosubject.com)
‘Ve Freud’un bizzat kendini, M. K…’nın yerine geçen bir unsur olarak oyuna sürmüş olması, onu, M. K…’nın evlilik tekliflerinin değerini fazla vurgulamaktan korumuş olurdu.’
Burada önerilen şey, analistin konumunu ‘ikame’ olarak işletmenin paradoksal bir faydasıdır: analist, ‘yerine geçme’ jestini bilinçli bir manevrayla üstlenirse, M. K…’nın ‘evlilik teklifi’ni—yani itiraf–prestij–nihai birliktelik fantazisini—abartmaktan korunur. Çünkü artık ‘teklif’in cazibesi, analistin kendinde yansıtılacak bir ayna bulur ve sökme işlemi oradan yapılır. Lacan’ın karşı-aktarıma dair uyarısı—analistin önyargı ve tutkularının toplamı sahayı bozar—bu öneride tersyüz edilir: ikame bilinçli yapılırsa, ‘bozucu toplam’ bir ‘çalıştırıcı alet’e çevrilebilir. Dora literatürü, Freud’un ‘aşkın zaferi’ fantazisini sürdürmesinin ters etkisini sıkça kaydeder; cümle, bunun yerine ikamenin ‘faydalı aldatmaca’ olarak kullanılabileceğini ima eder. (lacanonline.com)
‘Böylelikle aktarım, duygulanımın hiçbir esrarlı özelliğine dahil değildir; hatta kendini bir heyecan görünümü altında ele verirse bile, bu heyecan, anlamını ancak ortaya çıktığı diyalektik âna göre alır.’
Aktarımın ‘esrar’dan arındırılması, onu saf fenomenoloji yerine diyalektik zamana bağlar. Duygulanım yükselse de, değerini ancak ‘hangi anda’ belirdiğine göre alır: ilan sahnesinin ardındaki tokat başka, ‘iki saat’ penceresinde kaçırılan yorum anındaki heyecan başkadır. Bu, Freud’un ‘kanıttan kaçış’ ifadesini tamamlar: ölçüt ‘kanıt’ değil, ‘an’dır; an, yer değişimidir. Lacan’ın formülü burada berraktır: aktarım, ‘olumlu/negatif’ kutuplarıyla değil, diyalektik işleviyle düşünülmelidir; özne için ‘heyecan’ bir hakikat göstergesi değil, hakikatin geçiş anında ortaya çıkan yüzey gerilimidir. (mhweb.org)
‘Ne var ki bu an, pek anlamlı değildir; zira çoğu kez analistin bir hatasını –hastanın iyiliğini fazla istemek gibi, ki Freud’un bizzat defalarca tehlikesini kınadığı– dile getirir.’
Cümle, ‘an’ın çoğu kez analist hatasını işaretlediğini söyler: ‘hastanın iyiliğini fazla istemek’, karşı-aktarımın en ‘makul’ görünen biçimidir. Bu ‘iyilik’ arzusu, analisti ‘itiraf’ ekonomisine, ‘iyi bitiriş’ fantazisine kaydırır ve diyalektiğin ölü noktasını derinleştirir. Freud, metinde tekrar tekrar bu tehlikeyi dile getirir: ‘kişisel ilgi’ göstermekle ‘söylemin işitilmesi’ arasındaki farkı yitirmek. Lacan, bu yüzden, ‘diyalektisyenin konumu’ vurgusunu öne alır; çünkü ‘iyilik isteme’ ile ‘yer değişimi isteme’ aynı şey değildir. (mhweb.org)
‘Böylece analitik ‘tarafsızlık’, hakiki anlamını, salt diyalektisyenin konumundan alır: o, ‘gerçek olan her şeyin makul olduğunu’ (ve tersini) bildiği için, var olan her şeyin –uğraştığı kötülüğe kadar– kendi tikellik düzeyinde her daim eşdeğer kalacağını ve özne için tek ilerlemenin, geçmişinin bir oluş söylemine projeksiyonu yoluyla, kendi konumunu tümel içinde bütünlemesiyle mümkün olduğunu bilir.’
‘Tarafsızlık’ burada soğuk edilginlik değil, bir bilgi kipidir: diyalektisyen bilinci. ‘Gerçek olan her şey makuldür (ve tersi)’ formülü, Hegelci bir eşdeğerlikte değil, ‘olan’ı söylem içindeki yerinde anlama yetisinde karşılık bulur; ‘kötülük’ bile yerinde değerlendirilir ve ‘eşdeğer’ kalır—yani tek tek olayların ahlâkî salınımı, öznenin konumunu bütünleştirme görevini gölgelememelidir. İlerleme, ‘geçmişin oluş söylemine projeksiyonu’yla olur: özne, geçmişini bir ‘oldu-bitti’ arşivinden değil, şimdi kurulan bir söylem sürecine asarak kendi yerini tümel içinde tesis eder. Bu, ‘itiraf’tan başka bir işlemdir; hedef, suç dökümü değil, konum bütünlemesidir. Dora dosyasında Lacan’ın ‘serim öznenin ilerleyişidir’ tezi, tam da bu nedenle tarafsızlığın ‘konumsal’ anlamını üstlenir. (nosubject.com)
‘Dora vakası, bizim gösterimimiz için ayrıcalıklı görünür; çünkü bir histerik söz konusu olduğundan, ego perdesi orada yeterince saydamdır; Freud’un dediği gibi, bilinçdışıyla bilinç arasındaki eşik –daha iyi söylemek gerekirse, analitik söylemle semptom sözü arasındaki– hiçbir yerde bu kadar alçak değildir.’
Histeride ‘ego perdesi’nin saydamlığı, semptom ile söz arasındaki eşikle ilgilidir: semptom sözü, analitik söylemle arada kalın bir duvar olmaksızın alışverişe girer. Bu yüzden Dora, tersinme gösterimi için ‘ayrıcalıklı’dır; çünkü öznenin ‘Mona Lisa gülüşü’ gibi ince jestleri bile, serimde büyük yer değişimlerini tetikleyebilir. Freud’un vurguladığı bu alçak eşik, Lacan için diyalektik laboratuvar imkânıdır: itiraf değil, işitme; prestij değil, yer değişimi. Bu saydamlık, ‘semptom sedasyonu’nun niçin ‘ayakta kalabildiğini’ de açıklar: perde saydam olduğunda, küçük müdahaleler bile akışı kaydırır; fakat analistin konumu kayarsa, aynı saydamlık, ‘hızlı kopuş’ riskini de artırır. (Wikipedia)
‘Yine de inanıyoruz ki aktarım, her zaman, analistin sapma ve yöneliş anlarını imlemek bakımından aynı anlama sahiptir; rolümüzün gereğine çağırmak bakımından aynı değere: hastanın öznelliğinin ortodramatizasyonu amacıyla, olumlu bir ‘eylemsizlik’e.’
Son cümle, genel bir ilkeyi çıkarır: aktarım, analistin ‘sapma’ ve ‘yöneliş’ anlarını imleyen bir sezmeli ölçektir; yani bize nerede durduğumuzu haber verir. Buradaki ‘rolümüzün gereği’ ise ‘olumlu eylemsizlik’tir: aceleci müdahaleyi değil, öznenin kendi öznelliğini ‘ortodramatize’ edeceği sahnenin kurulmasını gözeten bir duruş. Bu eylemsizlik, ‘hiçbir şey yapmamak’ değildir; yaptığının, sahnede yer açmak olduğunu bilen bir konum bilgisidir. Dora dosyasının ibret verici yanı, ‘fazla istemek’in nasıl bir sapma olduğunun canlı örneği olmasıdır; ‘olumlu eylemsizlik’ ise ‘aldatmacanın faydalılığı’ ile el ele, serimi yeniden harekete geçirmenin en ılımlı ve en etkili yoludur. (Aktarım/karşı-aktarım yerleşimleri ve ‘eylemsizlik’ ethosu için bkz. 🔗; aktarıma ilişkin Lacan metni özeti için bkz. 🔗.) (lacanonline.com)






























Geri bildirim: Lacan Dersleri 浪🧩📞 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Aktarıma Müdahale (1951) — Jacques Lacan | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Tertemiz Delirmek: Hiperrealitenin Üç Sacayağı: Stalking, Limerans, Zorbalık/Linç | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER