🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
Seminar 3.3: 30 Kasım 1955 (Jacques Lacan)
“Psikanalistin hayatı…”
Bir Lacancı için bu ilk birim, söylemin daha başında bir yakalama tertibatı gibi devreye girer: bir ‘hayat’ beyanı, ama özdeşlik bildirmez; ‘psikanalistin’ öznesi, ‘hayat’ın genitifi içinde yerini alır ve bu yerleşme, öznenin kendi ‘moi’sini değil, bir işlevi—analizanla bağıntısında ve imleyen ağında üstlendiği analist-pozisyonunu—çağırır. Üç nokta, bitişmemişliğin işaretidir: bir keyfiyet (jouissance) vaadi değil, bir haz kipli tamamlanma beklenimi de değil; daha ziyade, söylenebilirin ötesinde kalanla, reel ile (Réel) sürtünerek açılan bir boşluk. Burada ‘hayat’ sözcüğü, Lacan’ın seminerlerinde tekrar tekrar çevrelendiği üzere, biyografik içerik değil, bir pozisyonun sahada karşılaştığı tekrar zorunluluklarını imler; yani sahilik ilkesiyle (realitätsprinzip) değil, aktarımın talep-ekonomisiyle ve imleyen düzeninin (Symbolique) hükmüyle yürüyen bir yaşantı. ‘Psikanalistin’ belirtecinin tekil kullanımı, bu pozisyonun özel isim gibi sabitlenebilir bir kimlik değil, öznenin üstlendiği bir yer (place) olduğunu duyurur; bu yer, dilin huzmelerine (Strahlen) açık ve onlarınca kesilen bir yerdir. Lacan’ın 1955-56 ders yılındaki çerçevesi, psikoza geçit probleminde ‘başkası’nın (l’Autre) yerini öne alır; bu cümle de, daha girişte, analistin ‘hayatı’nı, Büyük Öteki ile ilişkilenmiş bir sahne olarak koyar ve devamında gelecek ‘çöp döküm alanı’ benzetmesinin zemini hazırlanır (🔗). (lacan.com)
“aynı gün birkaç kez, bir tür örtüşme yoluyla, analiz anlarım tarafından bana hatırlatıldığı üzere”
Bu ara cümle, zamanın kronometrik akışına karşı ‘analiz anları’nın kesintili, tekrar-örüntülü zamanını geçirir. ‘Aynı gün birkaç kez’ ifadesi, yineleme zorlantısının yalnız nevrozlara özgü olmadığını, aktarımın zamanını örgütleyen nizami olmayan tekrarların analistte de yankılandığını bildirir; ama bu tekrar, zapturapt altına alınmış bir mekanizma olarak değil, ‘bir tür örtüşme’yle betimlenir; demek ki, imleyenlerin ardışık dizilimi değil, imleyen huzmelerinin üst üste binmesi söz konusudur. ‘Analiz anları’ ifadesi, aktarım sahasında, sahilik (vrai) bir kesit—bir dilegeliş (articulation) düğümü—demektir; analist, bu anlar sayesinde ‘hatırlatılır’. Buradaki hatırlatılma, hafıza muhtevasının geri çağrılması değil, öznenin özneleşme anına tekrar çekilmesidir: aktarımın ona yönelttiği çağrı, onun konumunu ‘bana hatırlatır’. Bu, analistin de imleyen ağının bir işlevçisi olduğunun, bir ‘göğüsleme’ sahasına çağrıldığının ön-belirtisidir; ileride ‘güllük gülistanlık değildir’ yargısıyla karşılaşacak olan şey, tam da bu örtüşme-dolayımıyla gelen uyarandır. Bu sez, Seminar III’ün ‘Öteki ve psikoz’ eksenini çağırır: özne-Öteki eklemlenişi, anlara ayrışan bir zamansal dikişle yürür (🔗). (Ratical)
“…psikanalistin hayatı güllük gülistanlık değildir.”
Bu olumsuzlama, analist-pozisyonunun keyfiyetle özdeş olmadığını, haz ekonomisinin ‘tatlı’ devranına yazılamayacağını açıklar. Analist, haz ilkesi doğrultusunda afektif rahatlama sağlayan bir ‘yardımcı ego’ değildir; aksine, öznenin fantazisinin dilegelişine ‘kulak’ olan, öznenin sahilik tekilliğine eşik tutan bir yerdir. ‘Güllük gülistanlık değildir’ ifadesi, ‘rahatsızlık’ payını, yani öznenin sözünde ortaya çıkan sapmanın, kesintinin ve çarpılmanın analiste bükülmesini işaretler. Bu, analistin karşılaştığı şeyin ‘acı-ile-karışık keyfiyet’ olduğunu değil, analistin kendi payına düşen, haz iktisadına sığmayan bir işitsel-yorumsal yük olduğunu bildirir; çünkü analistin payı, öznenin sözünü, anlamın telafisini sağlayacak şekilde makulleştirmek değil, imleyenin etkisini—fazlalığını—işitilebilir kılmaktır. Seminar III’ün psikoza ilişkin çerçevesi, defterden silmenin (forclusion) doğurduğu deliğin konuşma zincirinde nasıl yankılandığını tartışırken, analistin ‘güllük gülistanlık’ bir işte olmadığını, tersine, bu deliğin çevresinde dolaşan ifadenin yükünü tuttuğunu baştan ilan eder (🔗). (Academia)
“Psikanalistin bir çöp döküm alanına benzetilmesi”
Bu benzetme, analiz sahasına yığılan söylem artıklarını, değeri askıda imleyen parçacıkları, anlamın çerçöplerini işaretler. ‘Benzetilmesi’ yüklemi edilgendir; benzetmeyi yapan tekil bir özne değil, analitik alanın kendi deneyimi—aktarımın içinden konuşan ‘çoğul şahitlik’—gibidir. Çöp döküm alanı, keyfiyetin tatminkâr bir tüketimi değil, artığın birikimiyle tanımlı bir mekândır; analistin kulağına dökülen fazlalık, anlamın artığıdır. Bu artığın, Lacan’da artı-keyfiyetle (plus-de-jouir) ilişkisi ileride kurulacaktır; ancak burada, metnin kendisinin sunduğu kadarıyla, analistin konumu ‘toplayıcı’ değil, ‘göğüsleyici’dir: artığın gelişi, analistte biriktirilmez, dinlenir ve geri verilişin şartı olarak askıda tutulur (🔗). (Lacan Online)
“yerindedir, çünkü gerçekten de günler boyunca, değeri kuşkulu olduğu kesin sözleri, söylemleri—ve bunlar, kendisine bunları aktaran özne bakımından daha da kuşkuludur—“göğüslemesi” gerekir.”
Benzetmenin ‘yerinde’ oluşu, argümanın sadece bir retorik süs olmadığını, deneyimsel bir doğrulanabilirliğe yaslandığını gösterir. ‘Günler boyunca’ uzatması, aktarımın tekil seansla sınırlanmadığını, tekrarların uzamında, zamansal katmerlenmeyle işlediğini vurgular. ‘Değeri kuşkulu sözler’ ifadesi, anlamın, imleyen zincirinde temellenen değerinin istikrarsızlığını açığa vurur; bu kuşku, yalnız analiste göre değil, ‘bunları aktaran özne bakımından daha da’ kuvvetlidir: özne, kendi söylediğinin değeri konusunda en az analist kadar—hatta daha fazla—kararsızdır. İşte analistin görevi ‘göğüslemek’ olarak belirir; göğüslemek, savuşturmak değildir; imleyen akışını, kendi bedenini kalkana çevirerek değil, sözün gelgiti içinde askıda tutarak kabul etmektir. Göğüslemenin gerekliliği, analistin sözdeki ‘düşük yoğunluklu sahilik’ ve ‘yüksek yoğunluklu keyfiyet’ momentlerini ayırt edecek bir işitme pratiğine sahip olması gerektiğini ima eder; çünkü öznenin kuşku payını ikiye katlayan, çoğu kez imleyenlerin, Öteki’deki teminat eksikliğidir. Bu eksik teminat, psikoza ilişkin tartışmanın ilerisinde, Nam-ı Pir’in (Nom-du-père) defterden silinmesiyle açılan delinimle ilişkilendirilecektir; fakat burada metin sadece, değer kuşkusunun yapısal olduğunu bildirir. Lacan’ın bu ders dizisinde analistin ‘sözün taşıyıcısı’ olarak aldığı konum, terapötik ‘doğrulama’ değil, imleyen etkisinin sahnelenmesine refakat etmedir (🔗). (Ratical)
“Psikanalistin, —eğer sahiden bir psikanalistse—yalnızca aşmaya alışık olduğu değil, açık konuşursak ne ölçüde hakiki ve sahiden öyleyse, o ölçüde ortadan kalkmış bir duygudur bu.”
Buradaki parantez içi kesme, analist adlandırmasının bir ‘özel isim’ değil, bir işlev olduğuna yeniden işaret eder: ‘eğer sahiden bir psikanalistse’. Devamında gelen paradoks, ‘duygu’nun analistte aşılmış olmasıyla yetinilmez; ‘hakiki’ bir analist, ‘o ölçüde’ duygudan feragat etmiş değil, duygunun o konumda ‘ortadan kalkmış’ olmasıyla tanımlanır. Bu, ‘duygu’yu silen bir taş yüreklilik değil; aktarımın afektif tutunumlarını sahileştiren bir konumlanış demektir: analist, kendi afektini ‘direnç’ olarak devreye sokmaz. ‘Açık konuşursak’ ara sözü, retorik bir samimiyet değil, seminer tonunun pedagojik sertliğini taşır: analist, imleyen işlevinin ayıklığını korumak üzere, ego’sunun afektlerini analitik aygıtın motoruna karıştırmaz. Bu, Lacancı literatürde ‘sujet supposé savoir’ın (bilmesi varsayılan özne) düşsel cazibesine kapılıp ‘makulleştirme’ yollu açıklamalar verme cazibesine de mesafelidir; analistin ‘hakikiliği’, ego’sunun sevgisellikleriyle değil, imleyenin etkisine sadakatiyle ölçülür (🔗). (Lacan Online)
“Buna karşılık şunu söylemeliyim ki, görevi onu, analitik edebiyat denilen şeyi oluşturan çalışmalar toplamını tüketmeye mecbur bıraktığında bu duygu tüm gücüyle yeniden doğar.”
‘Buna karşılık’ dönüşü, analistin sahada ‘ortadan kalkmış’ duygusunun, literatürle—‘analitik edebiyat’la—temasta yeniden devreye girdiğini söyler. ‘Tüketmeye mecbur bırakılmak’, ‘edebiyat toplamı’nın tahakküm edici bir Bütün gibi işlediğini, analistin okur pozisyonunu bir tahammül sınavına çevirdiğini bildirir. Duygunun ‘tüm gücüyle yeniden doğması’, burada afektin geri gelişi değil, anlam-doyurma vaatlerinin yığılmasına karşı duyulan bıkkınlığın, yani keyfiyetin bir başka yüzünün, ‘fazla-anlam’ın tedirginliğinin geri dönmesidir. Analist, sahada ‘artık-söz’le göğüsleşir; edebiyat toplamında ise ‘artık-anlam’la. Bu ayrım, metnin ilerleyen cümlelerinde ‘görünüşte homojen görüşler’in çelişkisine bağlanacaktır; yani edebiyat, imleyenlerin heterojenliğini maskeleyen bir homojenlik vehmi üretir, bu da analistin dikkatini tetikler. Lacan’ın seminerinin ‘psikoz sorusuna giriş’ hattı, kuramsal kavramların bir ‘edebiyat toplamı’ içinde birbirine kaydırılarak müphemleştirildiğini gösterirken, analistin işitselliğini kuram okumasına da taşır (🔗). (lacan.com)
“Bilimsel dikkatin daha şaşırtıcı bir alıştırması yoktur; hele ki kelimenin tam anlamıyla kendinizi buna vermeniz, yani kısa bir zaman aralığında, aynı konular üzerinde yazarların geliştirdiği görünüşte homojen görüşleri okumanız gerekiyorsa.”
‘Bilimsel dikkat’ vurgusu, analistin metinle ilişkisini, inanç-aktarımıyla değil, imleyen-çözümleme uyanıklığıyla tanımlar. ‘Şaşırtıcı alıştırma’, özdeşlik beklenen yerde farkın patlamasıdır: ‘aynı konular’ ve ‘görünüşte homojen görüşler’. ‘Kısa zaman aralığı’ kaydı, bu görüşlerin yanyana getirilmesiyle açığa çıkan çelişkilerin zaman-sıkıştırması sayesinde görünürleştiğini söyler; imleyenlerin ‘yakın okuması’, anlamın fazlasını değil, çelişkiyi üretir. Bu cümle, seminerin yöntemini de imler: Lacan, kavramların ‘articulé’ edilişine, yani nasıl dilegelip birbirine bağlandığına bakar; homojenlik vehmi, çoğu kez bir ‘makulleştirme’ işlevidir ve işte o noktada analistin ‘bilimsel dikkat’i devreye girmelidir. Psikoz tartışmasında, ‘eşcinsellik’ saikine yığılmış açıklamaların, kısa aralıklı bir okuma altında çelişkiler saçtığını birazdan gösterecektir (🔗). (Ratical)
“Ve temel kavramlara her müdahale edilişinde oyuna sokulan apaçık, sürekli çelişkileri fark eden kimse yok gibidir.”
Bu yargı, analitik yazında kavramların ‘özdeşlik’ payına yaslanarak işletildiği, müdahalelerin de bu payı bozduğu her defasında çelişkilerin gözden kaçtığı saptamasıdır. ‘Oyuna sokulan’ ifadesi, müdahalenin yan etkisini değil, kaçınılmaz etkisini belirtir; kavrama dokunulduğunda, imleyen düzeyinde bir kayma gerçekleşir ve o kayma ‘çelişki’ olarak belirir. ‘Fark eden kimse yok gibidir’ ifadesi, analistin edebiyatla ilişkisini bir ‘uyanıklık’ etiğine çağırır: analist, sahada olduğu gibi metinde de, imleyen kaymasını işitmekle yükümlüdür. Seminar III’te Lacan, özellikle ‘forclusion’ ve ‘Nam-ı Pir’ kavrayışlarına dokunarak ‘patogenez’ anlatılarındaki özdeşlik kolaycılığını bozar; burada ise yalnızca yönteme işaret eder: kavramla oynandığında çelişki belirir ve bu, görmezden gelinmemelidir (🔗). (Academia)
“Örneğin Başkan SCHREBER vakasında, paranoyanın patogenezine psikanalizin getirdiği büyük yeniliğin gösteriminin genel ve adeta açılış niteliğindeki şemasından başkasına sahip değilsiniz:”
Bu giriş, ‘örnek’ olarak Schreber’i çağırırken, ‘büyük yenilik’ diye anılan şeyin bir ‘gösterim şeması’na indirgenmiş olmasını eleştirel bir tonda bildirir. ‘Genel ve adeta açılış’ nitelemesi, bu şemanın alanı açan bir tez gibi dolaşıma sokulduğunu, fakat bunun ‘başkasına sahip değilsiniz’ vurgusuyla tekilleşip yoksullaştığını söyler. Psikanalizin paranoya patogenezine ‘yeniliği’, Freud sonrası okumada çoğu kez eşcinsellik saikine bağlanmıştır; Lacan burada, o yeniliğin şéma halindeki geçer akçeliğini sorgular ve ‘örneğin’le sınırlı bir sahadan değil, paradigmatik bir kullanım alışkanlığından söz eder. Schreber dosyasının seminerde kapladığı yer, 30 Kasım 1955 tarihli oturumda başlıktadır; ama bu cümle, dışarıdan bilgiye değil, metnin kendisinin belirttiği ‘şema’ mahkûmiyetine yaslanır (🔗; 🔗). (lacan.com)
“şu ki eğilim, ya da başka deyişle temel sevk, bilinçdışı saiki bakımından başka bir şey değil, eşcinsel bir eğilim olacaktır.”
Cümlenin inşası, ‘eğilim’ ile ‘temel sevk’in denklemlenmesini gösterir ve ‘bilinçdışı saik’ düzeyinde bu eğilimin ‘başka bir şey değil’—yani açıklayıcı tekillik—olarak eşcinsel eğilimde toplanmasını teşhir eder. Lacan, bu ‘tek saik’ tarzı izahın kolaycılığına işaret eder: eşcinsel eğilimin psikotik patogenezin anahtarı diye ilan edilmesi, imleyen düzenindeki yapısal eksik yerine, bir içerik atfının geçirilmesidir. Bu stildeki açıklama, fantaziyi ‘nedene’ çevirir, oysa analitik sahada ‘sebep’ (cause), imleyenin ekseninde, ‘neden’den (raison) ayrışmıştır. Cümle, tekillik iddiasını italikleştiren bir tınıyla aktarılır; sonraki cümlede bu iddianın ‘perspektifi değiştiren’ etkisi teslim edilse de, ‘ne olduğu’ ve ‘iktisatta nereye yerleştiği’ sorularında müphemlik ifşa edilecektir. Schreber klasörünün tarihsel arka planı, Freud’un ‘pasif eşcinsel istekler’ tezine dönük göndermelerle bilinir; ancak burada, metin eşcinsel eğilimin tekleştirilmesine itirazın düğümünü atar (🔗). (Metapsychology)
“Kuşkusuz, böyle bir kavram etrafında kümelenen olgular topluluğuna yöneltilen dikkat, paranoya üzerine bütün perspektifimizi derinden değiştiren başat bir yenilik olmuştur.”
Bu cümle, önceki eleştiriyi geri almadan, eşcinsellik kavramının bir ‘dikkat odağı’ olarak psikanalitik sahayı dönüştürmüş olduğunu teslim eder. ‘Kümelenen olgular topluluğu’ ifadesi, tek tek vakaların tekilleştiği değil, ‘topluluk’ biçiminde birikerek perspektifi çevirdiğini gösterir; demek ki ‘yenilik’, kavramın kendisinde değil, ona odaklanmanın doğurduğu ‘bakış’ değişimindedir. ‘Başat’ niteliği, bu değişimin ikincil bir ayrıntı değil, paradigmatik bir dönemeç olduğunu söyler; yine de ‘perspektif değişimi’, patogenez ‘nedeni’nin ebediyen saptandığı anlamına gelmez. Lacan burada, kavrama yöneltilen dikkatin verimini teslim ederken, onu sabit-neden statüsüne yükseltmeye karşı mesafesini korur; böylece, imleyen düzenindeki konumlanış sorusu bekletilir ve az sonra ‘muğlak/çelişik taslaklar’ vurgusuyla açılacaktır (🔗). (European Journal of Psychoanalysis –)
“Bu eşcinselliğin ne olduğu ve öznenin iktisadının (ekonomisinin) hangi noktasında devreye girdiği—başka deyişle psikozu nasıl belirlediği—konusunda, bu yönde atılmış adımların en muğlak, hattâ birbiriyle çelişik taslaklardan ibaret olduğuna tanıklık edebileceğimi sanıyorum.”
Cümle, üçlü bir belirsizliğin altını çizer: ‘ne olduğu’ (kavramın tanımı), ‘iktisatta nerede konumlandığı’ (öznenin keyfiyet-haz düzeninde yerleşimi) ve ‘psikozu nasıl belirlediği’ (yapısal etkisi). ‘Tanıklık edebilirim’ ifadesi, bir ‘otorite’ ilanı değil, edebiyat okuma deneyiminin sahilik beyanıdır; muğlaklık ve çelişki ithamı, akademik çok-sesliliğe karşı değil, imleyen düzenindeki düğümün yanlış yerinden bağlanmasına karşıdır. ‘Taslak’ sözcüğü, bu girişimlerin bitişmemişliğini, yani ‘articulé’ edilememiş olmasını da duyurur. Dolayısıyla, tek-saikli şemanın kurumlaştırılması, öznenin ekonomisini yanlış keser; Lacan’ın yapacağı, bu kesiti ‘Öteki’ ile, yani imleyen yerleşimiyle yeniden düşünmektir. Burada ‘iktisat’, yalnızca libidinal enerji dağılımı değil, söylemde fazlanın dolaşımıdır; eşcinsellik söylemi, bu dolaşımın hangi düğümünde konuşmaktadır—soru budur. Bu bağlamda, Türkçede ‘jouissance=keyfiyet’ kullanımı, haz ilkesini aşan, bazen acıyla çakışan bir ‘fazla’ rejimini adlandırmak için tercih edilir; yani ‘iktisadın noktası’, haz-ölçer değil, fazla-ölçer bir noktadır (🔗; 🔗). (YERSİZ ŞEYLER)
““Savunma” kavramı—niçin, belirlenmesi gereken şu veya bu anda sözde patlak veren—eşcinsel eğilime karşı bir savunma anlamında—eğer “savunma” terimine kesin bir anlam verilirse, kanıtını hiç de taşımayan bir şeydir.”
Burada Lacan, ‘savunma’ kavramının, eşcinsel eğilime ‘karşı’ bir tepki olarak işlev gördüğü tezine, kanıt yetersizliğinden değil, kavramsal tayinin yapılmamışlığından ötürü itiraz eder. ‘Belirlenmesi gereken şu veya bu anda’ ibaresi, ‘patlak verme’nin zamanda lokalize edilmesi gerektiğini, yoksa ‘savunma’ adı altında anlık bir dramatizasyonun uydurulacağını söyler. ‘Kesin anlam verilirse’ koşulu, ‘savunma’nın genel psikopatolojiyle ve analitik yapı ile ilişkisini ayrıştırmayı talep eder; aksi takdirde, savunma, açıklayıcı bir makulleştirme kalıbına döner. Lacan’ın vurgu yaptığı nokta, ‘kanıtını taşımayan’ oluşun özünde, ‘savunma’ teriminin imleyen düzenine bitiştirilememesidir; yani imleyen düzeyinde ‘savunma’nın nereye ‘articulé’ olacağı belirsiz ise, eşcinsel eğilime ‘karşı savunma’ anlatısı tanı koyucu değil, edebi bir figür olarak kalır. Bu müdahale, patogenezdeki ‘karşıtlık’ düşüncesine temkin getirir; psikoza geçitte asıl belirleyici olan, ‘karşı koyma’ değil, defterden silmenin açtığı boşlukta imleyen işleyişinin düşmesidir (🔗). (Ratical)
“Ne mutlu ki analitik araştırmanın büyük bir kısmının—yani düşünülebilir düşün karanlıklarında sürdürülmesinin—devamı için, bu “savunma” kavramı tam da hiçbir zaman kesinleştirilmemiştir.”
Bu ironik ‘ne mutlu ki’, analitik düşüncenin, bir ‘nihai tanım’la kapanmaktan kurtulmuş olmasına sevinir; ‘düşünülebilir düşün karanlıkları’ ifadesi, analizin bilerek üstlendiği müphemlik sahasını olumlar. ‘Savunma’nın kesinleştirilmemiş olması, psikanalizi güçsüz bırakmaz; aksine, imleyen etkisinin izlenmesine izin verir. Böylece, eşcinsel eğilime ‘karşı’ bir refleks tasarımı olarak savunma—eğer kesinlenmiş olsaydı—psikoz anlatısını tek-hatlı bir nedenselliğe kilitleyebilirdi; oysa kesinlenmemişliği, yapısal soruyu açık tutar. Burada Lacan, kavramsal ‘eksikliği’ eksiklik olarak değil, düşüncenin dolaşım koşulu olarak tanımlar: analizin sahi hareketi, ‘tanıma kapatma’ değil, ‘yerine yerleştirme’ (bitişme) çabasıdır. Psikoz tartışmasının ilerleyen yerlerinde, savunmanın yerine, forclusion işleminin belirleyici gücü getirilecektir; ama bu cümlede, yalnız ‘kesinleştirmeme’nin üretkenliği ilan edilir (🔗). (lacan.com)
“Çünkü çok açıktır ki sürekli bir müphemiyet vardır:”
Bu geçiş cümlesi, birazdan gelecek iki farklı ‘savunma’ anlayışını ayıracağının sinyalini verir. ‘Sürekli müphemiyet’, arızi bir belirsizlikten değil, kavramın iki farklı bağlama eklemlenmesinden doğan yapısal bir çift-anlamlılıktan söz eder. Analitik çalışma, müphemlik karşısında ‘tanım sertleştirme’ değil, ayrım çizme (discrimination) devreye sokmalıdır; bundan sonra gelecek iki tireli paragraf, bu ayrımı döşeyecektir. Müphemlik, analize ‘karanlık’ katmaz; imleyen işleyişinde ‘fazla anlam’ın kıvamı olarak çalışır; önemli olan, müphemliğin hangi Öteki’ye (genel psikopatoloji mi, analitik yapı mı) ait olduğunun saptanmasıdır (🔗). (Ratical)
“– “Savunma” kavramının genel psikopatolojiyle, hastalık olgusuyla ilişkisi bakımından; nedeni ile evrensel ve yeknesak olmaktan uzak bir bağa sahip bir “savunma”, salt kendi içinde belli bir dengeyi korumanın bir yolu olarak görülen—ya da bizzat hastalığı doğuran—bir savunma,”
Bu birim, ‘genel psikopatoloji’de ‘savunma’yı ya homeostatik bir denge tutma hamlesi ya da bizzat ‘hastalığı doğuran’ bir mekanizma olarak düşünmenin ikiliğine işaret eder. ‘Evrensel ve yeknesak olmaktan uzak bağ’ vurgusu, bu alanın açıklamalarının vaka-çeşitliliğine göre değiştiğini, dolayısıyla kavramın ‘tek anlamlı’ kullanılamayacağını söyler. Homeostazi vurgusu, sahilik ilkesi ekseninde ‘denge’ modeline yakın dururken, ‘bizzat doğuran’ modeli, nedensellikte savunmayı ilk neden hâline getirir; Lacan, bu iki tarzın da analitik sahaya taşınmasının sorunlu olduğunu ima eder. Çünkü analitik yapı, imleyenin konumlanışına ve Öteki ile dikişine bakar; ‘denge’ ya da ‘etiyoloji’ olarak savunma, öznenin imleyenle ilişkisini görünmez kılar. Buradaki ayrım, bir ‘yer değiştirme’nin uyarısıdır: savunma, eğer bu düzlemde anlaşılırsa, ‘eşcinsel eğilime karşı’ söylemine kolayca eklemlenip bir makulleştirme aparatı olur (🔗). (Ratical)
“– ve söz konusu psişik alan olduğunda bizim öne sürdüğümüz savunma kavramı bakımından; yani bitişmiş/dilegelmiş bir şey, yeniden kuran bir şey, belli bir saikin dönüşümü olan bir şey.”
İkinci birim, analitik ‘psișik alan’daki savunmayı, semptomatik bir ‘denge’ ya da dışsal ‘etiyoloji’ değil, ‘bitişmiş/dilegelmiş’—yani imleyenle kurulmuş—bir işlem olarak tarif eder. ‘Yeniden kuran’ niteliği, savunmanın yalnızca bertaraf edici değil, bir örgütlenme kurucu (Organisation) olduğunu belirtir; bu, öznenin sözünde bir ‘yapma’dır. ‘Belli bir saikin dönüşümü’, eşcinsel eğilim gibi bir içeriği bastırmak değil, imleyen deviniminde yeni bir yol açmaktır; dolayısıyla, savunma, imleyen topolojisi içinde değerlendirilmelidir. Burada ‘dönüşüm’, ‘fantazi’nin yeniden yazılışıyla ve öznenin Öteki’ye hitabının yeniden artikülasyonuyla ilgilidir; savunma, o halde, içerik karşıtı bir kalkan değil, bir yazı-biçimidir. Bu, analistin işinin, ‘dengeyi sağlamak’ değil, imleyen dönüşümüne alan açmak olduğunu da ima eder; pozisyon, etik olarak belirgindir (🔗). (Ratical)
“Tam da bu “savunma” kavramının eğilimi, böylece hesaba katılır, ve bize, SCHREBER’in psikozunun ilk belirleyici anlarının, hastalığının çeşitli evrelerinin tetiklenme anlarında aranması gerektiği teminatı verilir.”
Burada, analitik ‘savunma’ anlayışıyla çalışmanın, vakada ‘tetiklenme anları’nı saptamaya yöneldiği söylenir. ‘Eğilim hesaba katılır’ ifadesi, savunmanın bir ‘articulation’ gücüne sahip olduğunun kabulüdür; bu hesap, öznenin söyleminde ‘ilk belirleyici anlar’ı işitmeye dönük bir klinik uyanıklıktır. Schreber dosyasında ‘tetiklenme anı’, bir dış olayın psikolojik açıklaması değil, imleyen konumlanışında bir yer-değişikliği olarak ele alınmalıdır; bu nedenle ‘teminat’ ifadesi, etiğe dairdir: analist, tetiklenmeyi olayın içerik anlamından değil, imleyen etkisinden okumayı üstlenir. Bu yönelim, 30 Kasım oturum başlıklarındaki ‘Öteki ve psikoz’ hattına da denk düşer; tetiklenme, Öteki’deki bir çağrının, öznenin adlandırılma rejimini sarstığı andır (🔗). (lacan.com)
“Bildiğiniz gibi, 1886 ya da 1887 yılı civarında ilk krizi geçirmiştir.”
Burada tarihsel bir işaretleme yapılır; ‘civarında’ kaydı, tarihsel kesinlik iddiası taşımaksızın, vak’a kronolojisini analizin ‘an’ kavrayışıyla gevşekçe ilişkilendirir. Bu işaret, metnin kendi kendine yetme ilkesine halel getirmez; çünkü amaç, içerik bilgisini çoğaltmak değil, ‘ilk kriz’ ile ‘tetiklenme’ sözlüğü arasındaki bağın kurulacağını haber vermektir. Lacan, tarihlemenin kesinliğinden ziyade, ‘ilk’ ile ‘sonraki’ arasındaki eklemlenmeye bakacaktır; bu da, imleyen düzeninde iz bırakmış ‘an’ların nasıl dizildiği sorusudur. Schreber kronolojisine ilişkin modern döküm, literatürde kolayca bulunur; fakat burada metin, yalnız ‘ilk kriz’in işaretlenmesini yeterli bulur ve analitik sorusunu zamanın ‘an-olay’ kavrayışına dayandırır (🔗). (PMC)
“Anılarından hareketle—içinde bazı bilgiler vardır—koordinatlarını bize göstermeye çalışılır.”
Bu cümlede ‘Anılar’ (Memoirs) bir kaynak olarak değil, ‘bazı bilgiler’ taşıyan, ama kendi kendini teminatlayamayan bir metin olarak zikredilir. ‘Koordinatlar’ ifadesi, içeriksel açıklamadan çok, zaman-yer düğüm noktalarının arandığını gösterir. ‘Bize göstermeye çalışılır’ edilgeni, bu çabayı Lacan’ın değil, literatürdeki şema-yapıcıların girişimi olarak resmeder; Lacan ise ‘koordinat’ları imleyen dikişleri olarak arayacaktır. Dolayısıyla, ‘Anılar’dan hareket, içerik doğrulaması için değil, tetiklenme ‘an’larının dilegelme biçimleri için bir malzeme sayılır; analistin edebiyat okuma tarzı budur (🔗). (Metapsychology)
“O sırada, denir ki, SCHREBER’in hayatında bir özellik not edilebilir: Reichstag’a adaylığını sunmanın eşiğindeymiş, hastalık gelir ve artık bu adaylıktan söz edilemez.”
Bu anlatı, ‘denir ki’ diye mesafelenir; yani Lacan, ‘adı geçen’ açıklamayı aktarır ama onun hükmünü üstlenmez. ‘Adaylığını sunmanın eşiği’ bir ‘eşik-an’ olarak resmedilir; tam bu eşiğe ‘hastalık gelir’, adaylık imleyeni düşer. Bu düşüş, öznenin adlandırılma rejiminde bir değişikliği düşündürür: kamusal adın (Reichstag aday adının) işlevsizleşmesi, Öteki’deki kayıtla ilişkiyi sarsar. Anlatının amacı, ‘eşcinsel eğilime karşı savunma’ gibi bir içerik nedenselliğine değil, ‘eşik’ ile ‘tetiklenme’ arasındaki eklemlenişe dikkat çekmektir: dışarıdan gelen bir onay/adaylık beklentisiyle, öznenin imleyen yerinin çakışmaması, bir ‘an’ doğurur. Bu ‘denir ki’ formu, analistin savını kanıtlama iddiası değildir; yalnızca, literatürün nasıl kurgu kurduğunu göz önüne koymaktır (🔗). (lacan.com)
“Arada, yani ilk krizden sonraki yaklaşık bir yıllık dönemde, yargıç SCHREBER normaldir, şu kadar ki bir arzusu, hattâ bir umut olarak babalık arzusu gerçekleşmemiştir.”
‘Arada’ sözcüğü, iki an arasındaki süreyi ‘nötr’ bir boşluk değil, arzunun yazıldığı bir geçit olarak işaretler. ‘Normaldir’ hükmü, klinik yapıyı değil, toplumsal işlev görmeyi ima eder; hemen ardından gelen ‘şu kadar ki’ ile, arzunun eksik gerçekleştirildiği bildirilir: ‘babalık arzusu’. Burada ‘babalık’ içerik olarak değil, öznenin kendi adlandırma rejimiyle ilişkili bir imleyen olarak okunmalıdır; gerçekleşmeyişi, ‘ad’ ile ‘işlev’in çakışmamasına işaret eder. Lacan, ‘normal’ ile ‘arzu’nun yan yana getirilmesinin altındaki gerginliğe işaret eder; çünkü ‘arzu’ özneyi Öteki’ye bağlayan artı-işaret, eksiklik üzerinden yazılır ve ‘gerçekleşmeyiş’, imleyen yerinde bir salınım üretir. Bu salınım, bir sonraki ‘erişim/yükseliş’ anlatısının zemini olur. (Ratical)
“Demek ki sekiz ya da dokuz yıllık bir dönemin sonunda, onun için yeni olan bir şey—erişim… biraz erken sayılacak bir noktada, onu böylesine yüksek bir göreve getirileceğini öngörmeye imkân tanımayan bir yaşta—Leipzig Temyiz Mahkemesi Başkanlığı görevine erişim, ve denir ki, o sırada böylesi bir yücelik karakteri taşıyan bu makama yükseltilmiş olmak, ona öyle bir otorite verir ki, kısacası, bizim terminolojimiz düzleminde konuşursak, onu babasal bir işleve, tümüyle olmasa bile, umabileceği tüm sorumluluklardan daha dolgun ve daha ağır bir sorumluluğa yükseltir.”
Bu uzun cümle, ‘erişim/yükseliş’ ile ‘babasallık’ imleyenlerini birbirine bağlayan anlatının mantığını sergiler. ‘Biraz erken sayılacak bir noktada’ kaydı, biyografik takvim ile sembolik erişim arasındaki uyumsuzluğu vurgular; yani ‘yaş’ ile ‘makam’ çakışmaz. ‘Yücelik karakteri’ ifadesi, makamın Öteki’deki değerini, yani adlandırma kudretini gösterir; ‘otorite verir’ cümleciği, öznenin Öteki adına konuşma yetisinin arttığını bildirir. Lacan burada ‘bizim terminolojimiz’ diyerek, ‘babasal işlev’i (fonksiyon paternelle) bir içerik değil, bir imleyen-düğümü olarak sahaya sürer; babasal işlev, Nam-ı Pir’in yerini, yani yasa-imleyenini çağırır. ‘Daha dolgun ve daha ağır sorumluluk’ ifadesi, bu imleyenin özneyi ‘yükleyen’ etkisini duyurur: adlandırılma artar, yük artar. Bu bağlam, tetiklenmenin ‘erişim’le bağlanacağı sonraki cümle için köprü kurar (🔗). (Ratical)
“Bu da bize, bu erişim ile krizin tetiklenmesi arasında bir ilişki olduğu hissini verir.”
‘Hissini verir’ formülü, determinizm ilan etmeden bir korelasyon sezisini işaretler; analitik etik açısından bu önemlidir: olay içerikleri nedenselleştirilmez, imleyen eklemlenişleri saptanır. ‘İlişki’ burada, ‘neden-sonuç’ değil, ‘eklemleniş’ demektir; erişim (adlandırılmanın artması) ile tetiklenme (imleyen dikişinde bir kopma) birlikte görünür olmuştur. Lacan, ‘erişim’ anlarının öznenin Öteki ile bağında fazla-yüklenme doğurduğunu ima eder; fakat bu ima, asla ‘erişim = kriz’ doğrusal eşitlemesine indirgenmez. Analistin işi, bu hissi, tetiklenme anında hangi imleyenin düştüğünü saptama yönünde keskinleştirmektir. (lacan.com)
“Başka deyişle: – ilk durumda, hırsının hedefine varamamış olması işlevsel kılınır; görünüşe bakılırsa kriz, mücadelelerle yüzleşmesin diye tetiklenmiştir, – öbür durumda ise bunu dışarıdan, adeta hak edilmemiş gibi tasdik edilerek almıştır, ve buna da aynı tetikleyici değer atfedilir.”
Bu iki maddeli yeniden söyleyiş, biyografik anlatının nasıl zıt içeriklerle aynı ‘tetikleyici değer’i üretebildiğini ifşa eder. İlkinde, ‘başarısızlık’ (hedefe varamama) krizi açıklar; ikincisinde ‘başarı’ (tasdik edilme) krizi açıklar. İçerikler zıt, işlev aynı: her ikisi de ‘tetikleyici’ ilan edilir. Lacan’ın hedefi, içerik nedenselliğinin tautolojik doğasını açığa çıkarmaktır; imleyen yerini saptamayan okuma, ne olursa olsun ‘tetikleyici’ bulur. Bu, analistin literatürle mesafesini gerekçelendirir: ‘başarı/başarısızlık’ çiftinin ötesinde, Nam-ı Pir’in yerinde ne olduğuna, imleyen zincirinin neresinde ‘düşme’ olduğuna bakmak gerekir. Böylece, tetiklenme bir ‘olay’ın içeriğinde değil, bir ‘adlandırılma rejimi’nin yer değiştirmesinde aranır. (Ratical)
“Eğer Başkan SCHREBER’in çocuğu olmamışsa, bundan hareketle babalığın başat bir rol oynadığı gösterilmek istenir; ve o, bu babasal konuma eriştiği ölçüde, aynı anda onda iğdiş edilme korkusunun yeniden canlandığı varsayılır…”
Burada Lacan, biyografik ‘çocuksuzluk’ verisinin, ‘babalık rolü başat’ tezi için nasıl hammadde yapıldığına işaret eder; ardından, babasal konuma erişimle ‘iğdiş korkusu’nun korele edildiği varsayımı aktarır. Bu zincir, Ödip müşkülatı’nın klişeleştirilmiş okumasını andırır: babalık—iğdiş—eşcinsel iştah… Lacan bunu onaylamak için değil, ‘varsayılır’ diyerek mesafelenmek için dile getirir. Analitik açıdan sorun, ‘korku’ içeriklerinin yerleşimi değil, imleyen işlevin, yani Nam-ı Pir’in, öznenin hitabında nasıl çalıştığıdır; ‘babalık başat’ söylemi, imleyen düğümünü gözden kaçırır. Böyle bir biyografik zincir, analiste bir ‘hikâye’ verir; fakat klinik soru, ‘ad’ ile ‘yasa’ arasındaki bağın Schreber’de hangi noktada çöktüğüdür. (lacan.com)
“babayla ilgili olan şeyler etrafında eşcinsel iştahın”
Bu parça cümle, önceki zincirin nasıl devam ettirildiğini gösterir: ‘babayla ilgili olan şeyler’—yani babasal imleyenlerle yüklü sahneler—‘eşcinsel iştah’la bağlanır. Lacan, bu bağlamanın şematikliğine işaret eder; iştah (appétit) sözcüğü, ‘saik’ yerine ‘arzu nesnesine yönelim’ çağrışımı taşır; bu da, imleyen işlevi yerine içerik psikolojisine kayma riskini arttırır. Analitik bakış açısı, ‘babayla ilgili şeyler’in imleyen düzeyindeki telâffuzunu takip eder; eşcinsel iştah söylemi, bu telâffuzu çoğu kez bastırır ve ‘neden’ gibi işletir. Bu nedenle parça cümlenin kesikliği (‘…’) yerindedir: Lacan burada, zincirin sürdürülüşünü göstermekle yetinir, onaylamaz. (Ratical)
“…krizin tetiklenmesinde doğrudan söz konusu olduğu, ve sanrısının giderek evrilmesini sağlayacak tüm çarpılmaları, tüm patolojik deformasyonları, serapları sürükleyip getireceği ileri sürülür.”
Bu birim, yukarıdaki zinciri ‘doğrudan söz konusu’ ilan eden söylem tarzını teşhir eder: eşcinsel iştah—kriz tetiklenmesi—sanrının evrimi arasında doğrusal bir hat kurulur. ‘İleri sürülür’ mesafesi sürer; Lacan’ın amacı, bu doğrusal hattın ‘her şeyi açıklayan’ görünüşüne temkin getirmektir. ‘Çarpılmalar, patolojik deformasyonlar, seraplar’ üçlemesi, sanrının fenomenolojisini içerikçe doldurur; fakat analitik soru, bu fenomenlerin imleyen düzeninde nasıl örgütlendiğidir. Doğrusal bağ, fenomenleri bir ‘sonuç’ paketi hâline getirirken, analitik okuma, tetiklenme anında hangi adlandırma işlevinin düştüğünü ve sanrının bunu nasıl ‘yeniden kurduğunu’ (delüzyonun ‘yeniden kuran’ işlevi) araştırır. Böylece, ‘ileri sürülür’ kalıbı, analizin fenomen paketlemesine değil, imleyen dikişine yöneldiğini bildirir (🔗). (lacan.com)
“Kuşkusuz, sanrıda baştan itibaren—hemen—tıbbi çevresindeki erkek figürlerin mevcudiyeti; tek tek adlarının anılması; teker teker sahnenin ön planına, Başkan SCHREBER’in son derece paranoyak doğasını oluşturan zulmün merkezine gelmeleri, bu erkek figürlerin birinci plandaki değerini gösterir.”
Bu cümle, fenomenolojik bir teslimattır: sanrının sahnesinde ‘tıbbi çevredeki erkek figürler’ baştan itibaren mevcuttur ve özel isimleriyle çağrılırlar; tek tek öne gelirler ve ‘zulmün merkezi’ne yerleşirler. Lacan bunu inkâr etmez; ‘birinci plandaki değer’i kabul eder. Ancak bu kabul, önceki eleştiriyi bozmaz; çünkü mesele, ‘erkek figürler’ fenomeninin ‘neden’ olduğu değil, bu ‘özel isimli çağrının’ imleyen düzeyde neye tekabül ettiğidir. Özel isim, adlandırmanın en katı imleyen biçimidir; sanrıda özel isimlerin birer huzme gibi öne fırlaması, Nam-ı Pir’in delindiği yerde ‘ad’ların serbest dolaşımıyla bağlantılı olabilir—ancak metnin bu noktaya kadar sunduğu haznede, yalnız fenomenin kabulü vardır. Analist, fenomeni ‘eşcinsellik’ içerik zincirine bağlamak yerine, ‘özel isimlerin işlevi’ne kulak kesilerek okur; böylece, Schreber’in ‘zulüm’ merkezinin, Öteki’nin sesiyle nasıl dikişlendiği meselesi açılır. Bu kabul, Lacan’ın yönteminin esasıdır: fenomen inkâr edilmez, ama fenomenin ‘nedene’ çevrilmesine direnir; imleyen düzeyindeki düzenek araştırılır (🔗). (Ratical)
“Açık konuşursak, bu bir transferanstır; hiç kuşkusuz bunu her zamanki anlamıyla almamalıyız,”
Bu birimin başında dile gelen ‘açık konuşursak’ edası, yorumun retorik değil klinik bir kestirmeyle ilerleyeceğini haber verir; ‘transferans’tan söz edilirken de kıvrım hemen eklenir: ‘her zamanki anlamıyla’ alınmamalı. Bu iki hamle, psikotik sahada aktarımın nevrotik örüntüdeki alışıldık çekirdeklerinden—özellikle ‘bilmesi varsayılan özne’ye bağlanan talep-ekonomisinden—sapacağını içsel olarak belirler. ‘Bu bir transferans’tır demek, öznenin sözünün analist-yerinde bir yankı mekânı bulduğunu, ama bu yankının imleyen devinimiyle düzenlendiğini, libidinal yapışma ve idealizasyon şemalarının dışına taşabildiğini duyurur. ‘Her zamanki anlam’ uyarısı, sözün ‘analist’e bağlanışındaki etkilerin, nevrotik aktarım mantığıyla makulleştirilmesine karşı bir set olarak konur; burada aktarımı belirleyen, bir ‘kişi’ye atfedilen bilgi değil, söylemin kendi içindeki dikişlerin yer değiştirmesidir. Psikoz bağlamında aktarımın bu yer değiştirmeli doğası, anlamın sahileştirilmesi değil, ‘psikotik deyiş’in işitilebilir kılınması yönünde çalışır; bu nedenle ‘transferans’ ibaresi korunur, ama anlamı daraltılmaz, tersine içeri doğru katlanır (🔗; 🔗). (Lacan Online)
“ama bu türden bir şeydir; kendisiyle ilgilenmek durumunda kalanlarla tekil bir tarzda bağlantılıdır.”
Bu devam, aktarımı kişisel bir tutku ya da ilişki repertuvarı olarak değil, ‘bu türden bir şey’—yani analitik sahada dilegelmiş bir bağ—olarak sınırlar; ayrıca, ‘kendisiyle ilgilenmek durumunda kalanlar’ ile ‘tekil tarzda bağlantı’yı yan yana koyarak, psikotik söylemde bağın standardize edilmediğini, her defasında özel isim gibi tekilleştiğini belirler. Tekillik vurgusu, aktarımı temsil ağlarından biri olan imlemenin, özneyi Öteki’ye ‘aynı’ formüllerle bağlamadığına, bağın her defasında işitsel bir çözümleme talep ettiğine işaret eder. Buradaki tekillik, ‘özel durum’ folkloru değildir; ‘psikotik deyiş’in imleyenlerine özgü vurgu ve yoğunlukların, kendi topolojileri içinde duyulması gereğini bildirir. Dolayısıyla aktarım—psikoza özgü biçiminde—ne bir ‘sevgi aktarımı’na indirgenir ne de ‘karşı aktarım’ anlatılarıyla psikolojize edilir; tekil bağ, sözün formundan açılır (🔗). (Lacan Online)
“Figürlerin seçimi bu bakımdan yeterince açıklanır; ama, diyelim ki, bu türden bir bütünsel koordinasyonla yetinmeye kalkmadan önce, onları gerekçelendirme tarzımızın —diyeceğim ki—tamamen karşıt kanıtı göz ardı ettiğini fark etmek uygun olur.”
‘Figürlerin seçimi’ aktarım sayesinde anlaşılır hâle gelir demek, sahnede niçin ‘şu’ kişilerin öne çıktığını açıklayabilir; ancak hemen ardından uyarı gelir: ‘bütünsel koordinasyon’ (yani düzenleyici tek kuralla her şeyi bağlama hevesi) karşısında, gerekçelendirme tarzının ‘karşıt kanıt’ı körleştirdiğini fark etmek gerekir. Metin böylece, fenomenleri tek bir eksene (örneğin ‘eşcinsel eğilim’ eksenine ya da ‘babalık’ eksenine) dizen anlatılara mesafe koyar; çünkü o tür koordinasyonlar, imleyen kaymalarını görmezden gelerek her veriyi tek açıklayıcıya yamama eğilimindedir. Klinikte ‘kimlerin seçildiği’ transferansla anlaşılabilir; ama ‘neden hep onlar’ diye bağıran şemalar, kolayca bir ‘doğrulama önyargısı’na dönüşür ve çelişkiyi saklar. Lacan’ın burada önerdiği dikkat, imleyen düzeninde karşı-örnekleri, yani şemaya oturmayan belirlemeleri özellikle kulakta tutmaktır (🔗). (Lacan Online)
“Başka deyişle, şunu fark etmeyi ihmal ederiz: mücadelenin korkusunu ve, diyeceğim ki, erken ve hattâ nedensiz başarıyı, aynı anlama gelen basit birer işaret değeri varmış gibi alırız: iki durumda da olumlu.”
Bu cümle, biyografik içeriklerin—‘mücadeleden korku’ ile ‘erken/nedensiz başarı’—zıt görünümlerine rağmen ‘aynı işaret değeri’ verilerek ‘tetikleyici’ ilan edilişini ifşa eder. İçerik merkezli okuma, başarısızlığı da başarıyı da aynı ‘olumlu’ (yani tetikleyen) kod olarak kaydeder; böylece nedensellik bir içeriğe bağlanmış gibi görünür, oysa gerçekte imleyen yerinde olan ‘düşme’ ya da ‘fazla yüklenme’ fark edilmemiştir. Analitik bakımdan sorun, ‘ne olduğu’ değil, bu ‘işaret değeri’nin zincirde nereye tutturulduğudur; çünkü ‘aynı anlama gelir’ diye etiketlemek, tam da ‘anlam’ın—psikotik deyişin—kendi üretim tarzını ıskalar. Lacan’ın uyarısı, tetiklenmeyi olay içeriklerinde değil, imleyen-Öteki dikişinde aramaktır (🔗). (Ratical)
“Eğer Başkan SCHREBER, tesadüfen iki krizi arasında baba olsaydı, elbette bu olgu üzerinde durulacak, bu babasal işlevi taşıyamamış olmasına tüm değeri verilecekti.”
Bu hipotetik sahneleme, biyografik ‘olgu’ya göre kurulan açıklamaların nasıl kolayca ‘açıklayıcıya’ dönüştüğünü gösterir: çocuksuzluk varsa ‘babalığın başat rolü’ denir; çocuk olsaydı ‘babasallığı taşıyamadı’ denilecekti. Yani içerik ne olursa olsun, ‘babalık’ imleyeni etrafında bir sebep anlatısı kurulacaktır. Bu teşhir, özneyi Öteki’ye bağlayan imleyen düğümünü görmeyen yorum tarzını eleştirir: ‘babalık’ burada bir sosyal rol değil, adlandırma düzenine ilişkin bir imleyendir ve klinik soru, bu imleyenin zincirdeki işlevinin ne olduğudur. Schreber dosyasına sıkışmadan söyler: imleyen konumunu duymadan içerik varyasyonlarıyla açıklamak, fenomenleri ‘hikâyeleştirmek’ten ileri gitmez (🔗). (Lacan Online)
“Kısacası, çatışma kavramı daima—rahatlıkla müphem denebilecek bir tarzda—oyuna sokulur, zira sanki aynı düzleme, çatışmanın kaynağı olan şey ile, bazı durumlarda görmek çok daha zor olan, tam da çatışmanın yokluğu, konuluyormuş gibi görünür.”
‘Çatışma’nın ‘daima’ devreye sokulması, psikotik anlatıları bir ‘gerilim’ topolojisine indirgeme alışkanlığını hedef alır. Cümle, iki farklı şeyi aynı düzleme koyan yanılsamayı açığa vurur: ‘çatışmanın kaynağı’ ve ‘çatışmanın yokluğu’. Oysa psikotik sahada belirleyici olan, kimi kez tam da ‘çatışmanın yokluğu’nun işaret ettiği adlandırma-düşmesidir; bu, içsel dinamiklerin ‘gerilim’ diliyle değil, imleyen zincirindeki boşlukla düşünülmesini gerektirir. ‘Rahatlıkla müphem’ niteliği, ‘çatışma’ kavramının, genel psikopatolojideki denge/bozulma şemalarına mı, yoksa analitik imleyen dönüştürümüne mi eklemlendiğinin ayrılmadığını duyurur. Bu ayrımı yapmadan ‘çatışma’ çağırmak, psikotik deyişi nörotik bir dil oyununa tercüme etmek olur (🔗). (Ratical)
“Yani, çatışma, tabiri caizse, bir yer açtığı—çatışmanın boş bıraktığı—için görünür hale gelen bir şey vardır: bir tepki, bir kurulum, öznelliğin oyuna konması.”
Burada odak, ‘çatışma’nın kendisinden, onun ‘boş bıraktığı yer’de beliren şeye kayar: ‘tepki’, ‘kurulum’, ‘öznelliğin oyuna konması’. Bu üçlü, sanrının ‘yeniden kurucu’ fonksiyonuna içkin bir tanımdır; delüzyon, bir ‘tepki’ olarak fenomenleri toplamaya, bir ‘kurulum’ olarak eksik imleyeni telafi etmeye, bir ‘öznellik oyuna konması’ olarak da öznenin yerini yeniden dikmeye hizmet eder. Bu, psikotik deyişin anlamını ‘olay anlatısı’nda değil, dikiş işlevinde aramanın yolunu açar: sanrı, boşluğun etrafında kurulan bir işlevdir. Dolayısıyla terapötik pozisyon, tepkiyi bastırmak değil, kurulumun imleyen mantığını işitmek üzere ayarlanır; bu da aktarıma, ‘her zamanki anlamıyla’ değil, psikotik söyleme özgü kıvrımıyla yaklaşmayı gerektirir (🔗). (Lacan Online)
“Bu yalnızca bir ara not, sırf mekanizmayı kavrayışta, geçen dersimizin konusu olan aynı müphemiyete rastladığımızı size göstermek içindir; yani sanrının anlamının bizzat müphemiyeti.”
‘Ara not’ ibaresi, tartışmanın seyir değiştirmeden kendi iç tutarlılığına dönmesini sağlar; işaret edilen şey, ‘mekanizma’yı kavrarken ‘anlam’ın müphemiyetine yeniden rastlandığıdır. Demek ki psikotik deyişin ‘ne dediği’nden çok, ‘nasıl dediği’ ve ‘neden böyle dediği’ önemlidir; çünkü anlam burada sabit bir ‘içerik’ değil, kurulan bir işleve tekabül eder. Müphemiyet, bir eksiklik değil işlevin koşuludur; analist, bu müphemiyeti silmek için değil, ondan yola çıkarak işitmek için oradadır. Bu tavır, seminerin ikinci dersinde ‘delüzyonun anlamı’ meselesi etrafında çizilen etik çerçeveyle örtüşür (🔗). (Lacan Online)
“Şu iyi anlaşılsın ki, burada genellikle “içerik” denilen şeyden söz ediyorum; ben buna “psikotik deyiş” demeyi yeğlerim.”
Burada ‘içerik’ yerine ‘psikotik deyiş’ denmesi, sözün ‘anlam yükü’nü sabit temsillere bağlamayı reddeder; ‘deyiş’, söylenişin biçimini, imleyen düzenini, vurgu ve yoğunluklarını öne çıkarır. Psikotik deyişte, kelimenin ‘ne’yi temsil ettiği değil, imleyen olarak ‘ne yaptığı’ belirleyicidir. Bu nedenle, açıklama ‘şeylere’ ve ‘nesnelere’ referansla ilerlemez; dilin, özneyi nasıl ‘temsil’ ettiği değil, bir imleyenin diğerine nasıl özneyi temsil ettiğidir mesele. Türkçe Lacan literatürünün ‘imleyen’ karşılığını böyle ısrarla vurgulamasının nedeni de budur; deyiş, adlandırma düzenindeki yer değiştirmeleri işaret eder (🔗; 🔗). (nosubject.com)
“Bu şaşırtıcı değerin müphemiyeti her düzeyde görülecektir:”
‘Şaşırtıcı değer’, psikotik deyişte beklenmedik bir ‘anlaşılır’lıkla çarpan—ama tam da bu yüzden yanılsamaya açık—bir anlam fazlasını imler; ‘her düzeyde’ vurgusu, klinik ilişki anından metinsel çözümlemeye kadar bu müphemiyetin süregeleceğini ilan eder. Bu ön-işaret, hemen ardından gelecek iki düzlem arasındaki geçişe zemin hazırlar: ilkin klinik iletişimdeki ‘aynı dili konuşma’ hissi, sonra ‘fazla-anlaşılır’lık yanılsaması. Analitik uyanıklık, iki düzlemi tek bir düz-anlamla kapatan cazibeyi kırmaya yönelir (🔗). (Lacan Online)
“– klinik yaklaşımından itibaren; belli bir süre, sizinle iletişim kurduğunu sandığınız, çünkü aynı dili konuşan biriyle karşı karşıya olduğunuzu düşündüğünüz noktadan,”
Klinik temasta ilk izlenim, ‘aynı dili konuşuyoruz’ varsayımıdır; ortak dilin semantik katmanı paylaşılıyormuş gibi gelir. Bu, terapötik ilişkide anlaşılabilirliğe duyulan doğal eğilimden doğar. Fakat psikotik deyişin özelliği, bu semantik ortaklık illüzyonunun kısa sürede çatlamasıdır; çünkü deyişte belirleyici olan, sözcelerin ‘nesneleri’ değil, imleyenlerin yerleşimidir. ‘Aynı dil’ izlenimi, analistin dinleyişini gevşetirse, imleyen yoğunlukları ve özel vurgular gözden kaçacaktır. Bu uyarı, ‘iletişim kurduğunu sandığınız’ ibaresiyle metnin içinde zaten dile getirilmiştir; ortaklık, sandı düzeyindedir (🔗). (Ratical)
“– ve sonra biraz daha ileri gittiğinizde—hele psikanalist iseniz—fark edersiniz ki; onun söyledikleri, o denli anlaşılırdır, o kadar anlaşılırdır ki; size, geçen sefer gösterdiğim gibi, bazı anlarda sanki sıradan ölümlülere nasip olmayan bir biçimde, daha çarpıcı, daha derinden, bizzat bilinçdışının sisteminin işleyişine nüfuz etmiş birinden başka bir şey yokmuş gibi gelen bir yanılsama ya da serap belirir.”
Burada anlatılan kırılma, ‘fazla-anlaşılır’lığın cazibesidir: psikotik deyiş, kimi anlarda, bilinçdışının işleyişine adeta yakından nüfuz eden bir ‘açıklık’ etkisi yaratır ve dinleyeni büyüler. Bu büyü, ‘yanılsama/serap’ olarak adlandırılır; çünkü anlam fazlası, ‘sistem’e doğrudan görgü tanıklığıymış gibi görünür. Oysa bu etkiyi üreten, deyişin imleyen düzenidir: vurgular, neolojik kıvrımlar, özel yoğunluklar. Analistin etiği, bu ‘aşırı anlaşılırlık’ duygusunu bir bilgi sarhoşluğuna çevirmemek, imleyen çalışmasını ‘bilgi’ye tahvil etmemektir. Lacan’ın delüzyonu ‘anlamlandırma girişimi’ olarak kavramlaştırması, tam da bu noktada terapötik işitmeye kılavuzluk eder: anlamın ‘çokluğu’na kapılmadan, onun nasıl kurulduğunu duymak (🔗; 🔗). (Lacan Online)
“SCHREBER bunu bir yerde, ikinci bir bölümde, yeri gelmişken dile getirir:”
Bu cümle, tartışılan ‘fazla-anlaşılır’lık etkisine Schreber’in kendi metninden tanıklık ekler; ‘bir yerde, ikinci bir bölümde’ ibaresi, kaynak olarak anıların düzenine atıf yapar, fakat burada amaç tarihsel doğrulama değil, ‘psikotik deyiş’in öz-tanıklığına kulak vermektir. Metin kendi yeterli bağlamını kurar: örnek, fenomeni göstermek içindir, açıklamak için değil (🔗). (Medium)
““Bana, bir ölümlüye nadiren verilen nurlar verildi.””
Bu alıntı, ‘nurlar’ın—Schreber’in metnindeki ‘huzmeler’in (Strahlen)—özel bir aydınlatma, bir ‘üstten gelen ışık’ deneyimini imlediğini bildirir ve bir ‘ayrıcalık’ vurgusuyla (nadiren verilen) birlikte kurulur. ‘Nurlar’ burada yalnız metafizik bir imge değildir; psikotik deyişin özel isimli ve imgesel akışına özgü bir ‘işaret’tir: ışınlar konuşur, ilişki kurar, bir düzen bildirir. Alıntı bu etkileyici ‘anlaşılır’lık duygusunu en çarpıcı hâlde somutlar; çünkü ‘nurlar’ hem ‘anlam’ taşır hem de ‘kaynak’tan geldiğini bildirir. Analitik işitme, bu ‘nurlar’ı bir ‘kandırmaca’ diye atmaz; deyişin içindeki özel imleyen statüsünü, sahneye koyduğu adlandırma rejimini soru konusu yapar (🔗). (Computer Science at Princeton)
“Demek ki, daha dikkate değer anlaşılabilirlik unsurlarını bilhassa delüzyoncu’nun sisteminde bulacağımız yönündeki bu müphemiyet, bugünkü söylemimin üzerine eğileceği bir şeydir; şu çift soruda meseleyi nasıl ele almak istediğimi size göstermeye çalışmak için:”
Cümle, ‘delüzyon sistemi’nde bulunan ‘anlaşılabilirlik unsurları’nın yarattığı müphemiyeti bugünkü tartışmanın odağına yerleştirir ve yöntemi iki soruya böler. Böylece, fenomeni yadsımayan ama onu ‘bilgi’ye çevirmeyen bir çizgi belirir: ‘anlaşılabilir’ olan, sistemin düzeni sayesinde görünürdür; mesele, bu görünürlüğün doğasını ve ortaya çıkış mekanizmasını birlikte düşünmektir. Yöntem, anlam ve mekanizma ayrımına dayanacaktır; bu ayrım, psikotik deyişle ilgili karışıklıkları barındıran literatürü de sadeleştirmeyi hedefler (🔗). (Lacan Online)
“– bir yandan psikozun anlamı; anlayalım: “psikotik deyiş”,”
Birinci başlık ‘anlam’dır ama derhâl ‘psikotik deyiş’ diye düzeltilir; bu düzeltme, anlamı temsil edilen içerikte değil, deyişin imleyen örgütlenişinde arayacağımızı teminatlar. ‘Anlam’ burada, ‘ne demek istiyor’ diye sormanın ötesine geçer; ‘nasıl biter, nerede vurgu kurar, hangi özel isimler sıçrar’ gibi sorularla işlenir. Böylece, analizin nesnesi ‘deyiş’in kendisi olur; bu, semantik yorumun sınırlarını, dilin malzemesiyle—imleyenle—çizmek demektir (🔗). (nosubject.com)
“– öte yandan psikozun mekanizması; yani bir özne psikozun içine nasıl girer: bu da en az ilki kadar önemlidir.”
İkinci başlık ‘mekanizma’dır: öznenin psikozun içine ‘nasıl’ girdiği—başlangıç dikişi—soru konusu yapılır. Bu, giriş anını olay içeriklerinde değil, imleyen düzenlemesinde aramayı gerektirir; ‘tetiklenme’ bir yaşam olayıyla eşitlenmez, o olaya atfedilen imleyen işleviyle tanımlanır. Mekanizmayı önemsizleştiren ‘salt anlam’ okumaları kadar, anlamı görmezden gelen ‘salt mekanizma’ şemaları da bu çerçevede yetersizdir; iki başlık birlikte sürülürse klinik soru düzgün konumlandırılır (🔗). (London Society)
“Sizi hangi yaklaşımla götürmek istediğimi, ve bana öyle geliyor ki yalnız bu yaklaşım yolunun, sanrı üzerine açıklamamızın—psikanalitik olanı bile—farklı düzeylerinde daima sürdürülen karışıklık olmaksızın, soruları gerçekten konumlandırmayı mümkün kılacağını size göstermeye çalışacağım.”
Bu cümle, ‘yaklaşım’ın iki ayak üzerinde (deyiş/mekanizma) yürümesinin gerekçesini verir: böyle yapılmazsa, ‘psikanalitik olanı bile’ açıklamalar karışır. Karışıklığın kaynağı, ‘içerik’ ile ‘dikiş’in birbirine karıştırılmasıdır; yöntemin hedefi, soruları ‘gerçekten konumlandırmak’tır. Analitik etik açısından bu, fenomeni ne yadsımak ne de büyülemek; yerine, işlevine kulak vermektir. Böyle bir yaklaşım, Schreber gibi ‘sistem’ kuran vakalarda özellikle elzemdir; çünkü sistemin ‘anlaşılabilirliği’ analisti büyülemeye çok elverişlidir (🔗). (PagePlace)
“Hasta sunumuma gelenlere hatırlatırım ki, geçen sefer apaçık psikotik birini sunmuştum.”
Bu hatırlatma, argümanı sahaya dayandırır: ‘apaçık psikotik’ sunum, örneğin ‘deyiş’ ve ‘mekanizma’ ayrımının klinikte nasıl çalıştığını göstermek için çağrılır. ‘Apaçık’ nitelemesi, fenomenolojik görünürlüğe işaret eder; ama bu görünürlüğün hangi işaretlerle doğrulandığı hemen ardından açılacaktır. Referansın amacı, kanıt yüklemesi yapmak değil, dinleyiş tarzını çerçevelemektir (🔗). (Lacan Online)
“Ve, diyelim ki, onun sanrılı biri olduğunu gösteren damgayı, işareti ortaya çıkarmak için ne kadar zaman harcadığımı hatırlayacaklardır; söz konusu olan, yalnızca bir karakter anomalisine, çevresiyle didişen zor bir karaktere sahip bir kişiye ait bir şey değildi.”
‘Damga/işaret’i bulmak için ‘zaman harcamak’ gerektiğinin vurgusu, psikotik deyişin ilk bakışta ‘zor karakter’ fenomenleriyle karışabileceğini, ama ayrımın dilde, işarette ortaya çıkacağını gösterir. ‘Zor kişi’ anlatısı, davranışsal fenomenleri kişilik bozukluğu kalıplarına atar; oysa aranan, ‘sanrılı’ olanı işaretleyen dilsel damgadır. Bu ayıklama emeği, ‘aynı dil’ sanısını kırar ve ‘başka bir dil’in varlığını duyurur; işte klinik sınır buradan çizilir: psikotik deyiş, karakterolojinin kaplamını aşar (🔗). (Ratical)
“Bu kadarı—böylesi bir işe ayrılabilecek ortalama süreyi epeyce aşan bir sorgulama—gerekti ki, hemen hemen hiç çıkmasına imkân olmayan aynı dilin sınırında, yine de başka bir dilin bulunduğu açık seçik ortaya çıksın; ve bu dil, o kendine özgü tadı, kimi zaman pek de olağanüstü lezzetiyle, tam da delüzyoncu’nun dilidir: bazı sözcüklerin bir vurgu, özel bir yoğunluk kazandığı; ve bazen bizzat sözcüğün formunda, imleyenin formunda beliriveren, yani sözcüğe, paranoya ürünlerinde bu denli çarpıcı olan, düpedüz “neolojik” bir karakter veren dil.”
Bu uzun bölüm, ‘başka bir dil’in belirtilerini tek tek sayar: vurgunun ve yoğunluğun yer değiştirmesi; sözcüğün biçiminde, yani imleyenin biçiminde görünen bir yenilik; ‘neolojik’ karakter. Demek ki ayrım, semantik içerikte değil, sözün formundadır. Neoloji, yalnız ‘yeni kelime’ icadı değildir; var olan kelimenin formunda yapılan mikroskobik bir kaydırma bile, imleyen dizilişinde bir ‘artı’ üretir. Psikotik deyiş, tam da bu artıyla kendini duyurur; burada analistin kulağı, semantik türevleri değil, formu işitir. Neolojinin ‘lezzeti’nden söz edilmesi, bu artının çekiciliğine bir uyarıdır; bu çekicilik ‘fazla-anlaşılır’lık yanılsamasını besleyebilir. Klinik etik, bu lezzeti izleyerek değil, onu mümkün kılan imleyen işlemi çözerek ilerler (🔗; 🔗). (nosubject.com)
“Geçen günkü hastamızın vakasında, sonunda ortaya fırlayan “galopiner” sözcüğü, kuşkusuz bize, o ana kadar söylendiklerin tümünün imzasını verdi; öyle ki, pekâlâ, pek kolayca yapacağımız üzere, başka türlü tercüme edilebilecek bir şeyi—nitekim hastaların kendileri de bizi bu yola sokarlar—“hayal kırıklığı” teriminin, bir süredir namuslu insanların söz dağarcığının parçası haline gelmiş olması gibi: gün boyu, maruz kaldığı, maruz kalacağı ya da çevresindekilerin maruz kaldığı hayal kırıklıklarından söz etmeyen kim var?”
‘Galopiner’in ‘imza’ oluşu, neolojinin, dağınık fenomenlere birleştirici bir işaret bıraktığını gösterir. Analistin uyarısı, bu işareti gündelik bir ‘hayal kırıklığı’ tercümesine indirgeme eğiliminedir; çünkü özneler—ve analistler—çoğu kez ‘bizim dilimize’ çevirerek anladıklarını sanırlar. Oysa ‘galopiner’, psikotik deyişin kendi koordinatlarında bir nirengi noktasıdır; onu ‘hayal kırıklığı’yla eşitlemek, imleyen formundaki artıyı siler. Burada analitik iş, ‘çevrilebilir içerik’ aramak değil, ‘imzanın’ zincirdeki yerine kulak vermektir; bu, semantik eşdeğerlik değil, imleyen işlevi sorusudur (🔗). (Lacan Online)
“Oysa söz konusu olan, hastanın maruz kaldığı şey, onurunun, bağımsızlığının, küçük işlerinin bir hayal kırıklığı değildi kesinlikle.”
Bu düzeltme, ‘hayal kırıklığı’ tercümesinin klinik açıdan yanlış olduğunu kesin biçimde ilan eder. Psikotik deyişin hedef aldığı ‘şey’, benlik saygınlığının küçük çöküntüleri değildir; başka bir düzen—adlandırmanın ve işitimin başka bir rejimi—söz konusudur. Bu nedenle, duygulanım repertuvarının sosyal-ahlaki sözlüğüne sığınmak, fenomeni kaçırmanın en emin yoludur. Analist, ‘maruz kalınan şey’i, olay içeriklerinde değil, Öteki’nin sesinin nasıl organize olduğunda arar; ‘hayal kırıklığı’ burada bir perde sözcüğü olur (🔗). (PagePlace)
“O açıkça başka bir dünyadaydı; tam da burada, “galopiner” terimi—ve muhtemelen bize gizlediklerinin daha niceleri—o dünyanın temel nirengi noktalarını oluşturur.”
‘Başka bir dünya’ ibaresi, semantik evrenden farklı bir imleyen coğrafyasına işaret eder; ‘galopiner’ ve daha niceleri, bu dünyayı haritalayan nirengi noktalarıdır. Bu, psikotik deyişi ‘kuruntu’ diye atmayıp, onun dünyasını kuran koordinatları ciddiye alma çağrısıdır. ‘Gizlediklerinin daha niceleri’ ibaresi, bu dünyanın ancak işitmeyle, yani aktarım ilişkisinde açılacağını haber verir; analistin işi, bu nirengileri tek tek çıkarmak ve nasıl bir dikiş kurduklarını anlamaktır (🔗). (nosubject.com)
“Ve işte sorunu açıklığa kavuşturmaya çalışacağımız yer burasıdır; dışarıdan bir yaklaşım, ilk muayene.”
Odak, ‘ilk muayene’nin dışarıdan bakışı olarak belirlenir; içeriden bir ‘anlam verme’ hevesine kapılmadan, deyişin form işaretlerini toplayan bir yaklaşım önerilir. Dışarıdan yaklaşım, uzaklık değil, imleyen biçime sadakat demektir; ‘içeriden’ bakanın kolayca düştüğü empatik-semantik dolduruşa karşı bir tutumdur. Böylece klinik strateji, hemen ‘ne demek istedi’nin peşine değil, ‘nasıl dedi’nin peşine düşer (🔗). (Lacan Online)
“Sizi bir an durdurmak isterim; size şunu duyumsatmak için: geçen yıl sizi esnetmeye çalıştığım kategoriler—zira size dil kuramını böylece getirip koymak yetmez—neydi?”
Bu ara nefes, yöntemin dil kuramı ayağını geri çağırır: sadece klinik sezgiyle değil, dilin işleyiş kategorileriyle iş görmek gerekir. ‘Esnetmek’ fiili, kategorilerin şematik öğretiler olarak değil, işitme pratiğini genişleten araçlar olarak verilmiş olduğunu ima eder. Analitik kulak, kuramsal kavrayışla birlikte çalışmadığında, ‘fazla-anlaşılır’ serapları söndürmek güçleşir; burada yapılacak hatırlatma, tam da bu riske karşıdır (🔗). (docs.rwu.edu)
“Hatırlarsınız, dilbilimde imleyen (signifiant) ve imlenen vardır; ve imleyen, dili oluşturan malzeme anlamında kavranmalıdır; ve düşmememiz gereken tuzak, çukur şudur: imlenenin, şeyler, nesneler olduğunu sanmaktır.”
Bu birim, yöntemi dilbilimsel asgariyle mühürler: imleyen/imlenen ayrımı. ‘İmleyen’ dili oluşturan malzemedir; klinikte işitilecek olan budur. ‘Tuzak’, imleneni ‘şeyler/nesneler’ saymaktır; çünkü bu, psikotik deyişi dünyadaki nesnelerle bir-örnek kılar ve dilin öznenin kaderine (akıbetine) müdahalesini görünmez kılar. Lacan’ın imleyen önceliği vurgusu—bir imleyenin bir başka imleyen için özneyi temsil etmesi—tam da bu tuzağa karşıdır; psikotik deyişin ‘neolojileri’ de bu önceliğin klinik belirtisidir. Türkçe yazımda ‘imleyen’ ve ‘imlenen’ ayrımının ısrarla korunması, deyişin içkin çözümlemesi için zorunludur; keyfiyet gibi terim çevirilerinde de bu malzeme önceliği gözetilir (🔗; 🔗; 🔗). (nosubject.com)
“İmlenen büsbütün başka bir şeydir; geçen yıl ve önceki yıl size açıkladığım anlamdır; dilbilimci aziz AUGUSTINUS’un dilinden devralınmış olarak.”
Cümlenin ilk kıvrımı, ‘imlenen’in büsbütün başka bir şey olduğunu vurgulayarak, seminerde daha önce kurulmuş bir ayrımı hatırlatır: imleyen ile imlenen ayrımı, söylemi ‘ne dediği’ne değil ‘nasıl dediği’ne göre işitmeye zorlar. İkinci kıvrım, ‘geçen yıl ve önceki yıl’ ifadesiyle, bu ayrımın seminerin iç ritminde zaten dilegelmiş olduğunu bildirir; böylelikle burada yapılacak açıklama, dışarıdan bilgi taşımaksızın, seminerin kendi iç tekrarına bağlanır. Üçüncü kıvrım, ‘dilbilimci aziz AUGUSTINUS’un dilinden devralınmış’ deyişiyle, anlam kavrayışının kökenine işaret eder; Augustinus’un ‘dil göstergesi’ne ilişkin öğretileri, ‘işaret’in şeylere nasıl gönderim verdiğini tartışır ve ‘işaretten öğrenme’nin sınırlılığını özellikle ‘De magistro’da problemleştirir. Bu çağrı, ‘imlenen’in ‘şey’ olmadığı; tersine, söylemde işaretlerin birbirine gönderimi olarak belirdiği vurgusunu güçlendirir ve imlenenin ‘başka bir şey’ olması tam da bu yüzden, yani şeysel olmadığından dolayıdır (🔗). (Stanford Encyclopedia of Philosophy)
“Anlamlar bölümü bize—M. BENVENISTE’nin yaptıkları gibi—şunu apaçık göstermiştir: anlam daima anlama gönderir, yani başka bir anlama.”
‘Anlamlar bölümü’ ibaresi, dilbilimin semantik katına gönderme yapar ve burada Benveniste’in çalışmaları bir örnek teşkil eder: anlatılmak istenen, anlamın sabit bir ‘nesne’ye değil, başka anlamlara açılan bir gönderim ağı olduğudur. Cümlenin ‘daima anlama gönderir’ insistansı, semantik ilişkinin temellenişini ‘şey’de değil ‘anlamsal ağ’da kurar; dolayısıyla, psikotik deyişin çözümlemesi de ‘nesne’ye değil, deyişteki göndergesel kıvrımlara kulak kesilmeyi gerektirir. Benveniste’in genel dilbilim sorunları üzerine derlemelerinin (1966/1974) dilin iç yapısına ve özneleşmeye dair açtığı yollar, anlamı sabitleyen bir işaret şeması yerine, söylem içi farklılaşmalar olarak düşünmeyi kolaylaştırır; bu, Lacan’ın ‘imleyen’ önceliğiyle uyumludur (🔗; 🔗). (Progressive Geographies)
“Dilin sistemi, hangi noktadan yakalarsanız yakalayın, asla gerçekliğin şu noktasını doğrudan işaret eden bir göstergeye varmaz; bütün gerçeklik dil ağının tümüyle örtülüdür; ve asla şunu diyemezsiniz: işte şu gösterilendir; zira bunu yapmayı başarsanız bile, bu masada örneğin neyi gösterdiğimi asla bilemezsiniz: renk mi, kalınlık mı, masa mı—nesne olarak—yoksa başka herhangi bir şey mi.”
Bu uzun birim, semiyotik bir sınır çizerek ilerler: dil sistemi, ‘doğrudan işaret’ vaat etmez; gerçeklik, dil ağının ‘örtüsü’ altında kavranır. Bu, Saussure’cü ayrımı akla getirir—imleyen ile imlenen değer olarak farklılıklar içinden belirir, ‘şey’e doğrudan eşitlenmez—ve Augustinus’un işaret tartışmalarındaki ‘işaretten öğrenme’ paradoksunu yankılar. ‘Masa’ örneği, gösterilene kilitlenmenin imkânsızlığını somutlar: işaretin temaşa ettiği ‘şey’ mi, nitelik mi, sınıf mı? Analitik kulağın ilk dersi budur: psikotik deyiş de dahil, ‘söylenen’in referansını nesneye çakmak yerine, imleyenlerin birbirine göre konumunu işitmek. Böylece, ‘neolojiler’in ve ‘özel isimlerin’ yüklenişi, nesne göstergesi sayılarak değil, imleyen işlevi olarak anlaşılır (🔗; 🔗; 🔗). (Oxford Research Encyclopedia)
“Bu ayrımı zihinde tutmak elzemdir.”
Cümle, yukarıda katlanan semiyotik uyarıyı klinik etik seviyesine çıkarır: imleyen/imlenen ayrımının unutulması, psikotik deyişi ‘şey’lere tercüme etme tuzağına düşürür. Analitik işitme, bu ayrımı ‘metot ilkesi’ gibi tutar; böylece ‘anlamın anlama gönderimi’ fikri, klinikte ‘ne dedi’yi ‘nasıl dedi’ye çevirme biçimi hâline gelir. Lacan’ın Seminer III ekseninde, bu ayrım, psikoza ilişkin çözümlemede defterden silmenin açtığı boşluğa dair dili de ayıklar: ‘ad’ın işlevi, şeylerden değil imleyenlerden geçer (🔗). (Taylor & Francis)
“Şimdilik, geçen günkü hastanın vakasında “galopiner” terimi gibi basit ve ilk küçük olgu önünde duruyoruz.”
Burada örnek olarak anılan ‘galopiner’, neolojinin klinik imzası niteliğindedir; ‘basit ve ilk küçük olgu’ diye sunulması, fenomenin semantik tercümeyle tüketilemeyeceğini, tersine imleyen formuna göre dinlenmesi gerektiğini hatırlatır. ‘Önünde durmak’, bu sözcüğü bir ‘anlam’ taşıyıcısı değil, bir ‘dikiş’ noktası olarak ele almayı önerir; çünkü psikotik deyiş, çoğu kez tam bu tür ‘küçük’ imleyiciklerde dünyasını haritalar. Seminer III’ün delüzyonun ‘anlamı’ oturumlarında, bu imza-sözcüklerin ‘fazla-anlaşılır’lığa sürükleyici cazibesine karşı klinik mesafe kurulması özellikle vurgulanır (🔗). (Lacan Online)
“Ve başka terimler de vardır; SCHREBER’in bizzat, söz açıldıkça özgünlüğünü vurguladığı terimler; bize “sinirlerin eklenmesi”nden söz ederken; bunun kendisine, sınanmış ruhlar tarafından, ya da ilahi huzmeler tarafından söylendiğini özellikle belirtir.”
Schreber’in metni, ‘sinirlerin eklenmesi’ gibi formüllerle, ‘ilahi huzmeler’ (Strahlen) aracılığıyla iletilen bir ‘dil’in varlığını ısrarla bildirir; burada ‘özgünlük’ vurgusu, bu terimlerin sıradan semantiğe çevrilemezliğini gösterir. ‘Huzmeler’in ilahî kaynağa bağlanışı, özel isimli bir aktarım topolojisi kurar; ‘sınanmış ruhlar’ ile ‘huzmeler’in sesi, Öteki’den gelen ‘dikta’ gibi çalışır. Analitik işitme, bu terimleri ‘yanlış inanış’ olarak atmaz; onların imleyen dizilişi içinde üstlendikleri işlevi, yani öznenin dünyasında ‘temel dil’ rolünü nasıl oynadıklarını soru konusu yapar. Schreber’in anılarında ‘radyasyon/ışınlar’ ve ‘sinirler’ repertuvarı bu sahnenin ana taşıyıcılarıdır (🔗). (English at Penn)
“Bir tür anahtar sözcük olan sözcükler vardır; kendisinin altını çizdiği, asla formülü bulamayacağını söylediği sözcükler; özgün sözcükler, “dolgun” sözcükler; kullandığı diğer sözcüklerden, söylemini kurduğu, deneyimini aktardığı sözcüklerden büsbütün farklı sözcükler; kendisi de yanılmaz: orada farklı düzeyler vardır.”
Bu birimde ‘anahtar sözcük’, ‘dolgun sözcük’ gibi adlandırmalar, psikotik deyişte bazı imleyenlerin, geri kalan sözcüklerden ayrışan bir yoğunluk taşıdığını bildirir. ‘Formülü asla bulunamayacak’ sözcük, anlamın başka anlama gönderiminde tüketilemeyen artıkla konuşur; bu ‘ağırlık’, tam da ‘şey’e çevrilemeyen, ama ‘durduran’ bir imleyen ağırlığıdır. ‘Farklı düzeyler vardır’ cümleciği, dile iki katman atar: imleyen düzeyi ile ondan ayrılan, fakat ona bitişerek işleyen ‘dolgun imleyenler’in katmanı. Klinik kulak, bu düzey ayrımını ‘imza-sözcükler’in duyulduğu anlarda kullanır; ‘fazla-anlaşılır’ serabına kapılmamak için tam da burada taksimat yapılır (🔗; 🔗). (Lacan Online)
“Tam da bu düzeyde—imleyen düzeyinden ayrılan bu düzeyde—onu [“galopiner” terimini ya da “sinirlerin eklenmesi”ni] o anda ele almanız gerekir: maddi karakterinde; genel dille şu özel uyumsuzluk formuyla ki adına “neoloji” denir.”
Burada yapılması istenen, ‘anahtar sözcük’leri semantik tercümeye değil, ‘maddi karakter’e göre ele almaktır; ‘genel dille özel uyumsuzluk’ları, yani neolojik formu işaret etmektir. Neoloji, yalnız yeni bir kelime icadı değil, sözcüğün formunda bir kırılma; vurgu, kesim, türetim veya bileşimde bir artıdır. Psikotik deyişin ‘özel tadı’ buradan gelir; analist için görev, bu formu işitmek ve zincirde nereye dikiş attığını görmektir. Neolojiyi böyle yakalamak, Schreber’deki ‘sinirlerin eklenmesi’ gibi formülleri ‘şey’e çevirmeden, imleyen olarak yerleştirmeyi mümkün kılar (🔗). (Ratical)
“Ama üzerinde durmaya değer bir başka şey daha vardır; ki, tam da şu fikri açıkça benimsediğinizde ortaya çıkabilir: dilde, anlamın daima başka bir anlama gönderdiği fikri:”
Bu geçiş, yukarıda kurulmuş semiyotik fikrin klinik sonucu üzerine eğilir: eğer anlam ‘daima başka anlama’ gönderiyorsa, psikotik deyişin ‘dolgun sözcükleri’ bu gönderimi nasıl örgütler? Cümlenin ‘tam da şu fikri benimsediğinizde’ şartı, yöntemi semiyotik bir disipline bağlar; burada klinik kazanç, anlamı sabitlemek değil, gönderim hareketini duymaktır. Bu hamle, az sonra açılacak iki gözleme—yakından kavrayış ile tüketilemezlik—zemin hazırlar (🔗). (Progressive Geographies)
“– tam da şu ki bu sözcükler—ve SCHREBER’in metninde bunu görürsünüz—herhangi bir hastayla karşı karşıya olduğunuzda fenomeni yakından kavrarlar,”
İlk gözlem, ‘anahtar sözcüklerin’ fenomeni ‘yakından kavrama’ etkisidir; dinleyende ani bir anlaşılır’lık duygusu doğar. Schreber’de ‘nurlar’, ‘sinirler’, ‘eklenme’ gibi imleyenler bu yakın kavrayışı üretir; çünkü öznenin dünyasını kuran dil tam da bu imleyenlerle dikiş tutar. Ancak bu ‘yakından kavrayış’ın, semantik tatminle karıştırılmaması gerekir; kavrayış, imleyen işlevinin görünürleşmesidir, ‘şey’in adı değildir (🔗; 🔗). (English at Penn)
“– şu ki, sanrısal dilde, sizi durduran bu sözcükler hep şu özel niteliği taşır: asla başka bir anlama gönderimde tüketilip bitmezler; anlamları, tabir caizse, esasen Anlama gönderme özelliğine sahiptir.”
İkinci gözlem, ‘tükenmezlik’tir: söz konusu sözcükler, başka anlamlara gönderimde bitip tükenmez; tersine, gönderim devinimini kendi başına tema yapar ve ‘anlama gönderme’yi bizzat anlam kılar. Bu, ‘dolgun sözcük’ün ağırlığını açıklar: sözcük, semantik denklikle söndürülemez bir artık taşır. Klinik açıdan bu, analistin görevinin ‘eşdeğer anlam’ bulmak değil, bu tükenmezliğin nasıl örgütlendiğini işitmek olduğunu belirtir; psikotik deyiş, gönderimin kendisini ‘olay’ hâline getirir (🔗). (Lacan Online)
“Bu, bazı yönleriyle, kendisinden başka hiçbir şeye göndermeyen bir anlamdır; daima indirgenemez bir artık kalır.”
Buradaki paradoks, ‘anlam’ın ‘kendisine’ gönderir hâle gelmesidir; yani anlam, başka bir nesneye değil, anlam olma hâline döner. Bu öz-dönüş, indirgenemez artığın kaydıdır; işte neoloji ve özel isimli çağrılar, bu ‘artık’ın taşıyıcıları olarak çalışır. Analist için ‘artık’, ‘aşırılık’ etkisi yaratır; bu, Lacan’ın keyfiyet (jouissance) kavrayışına yakın bir semiyotik belirtililik taşır: haz ilkesinin ötesine taşan bir fazlalık, anlamda da işitir hâle gelir (🔗). (YERSİZ ŞEYLER)
“Hasta bunun altını bizzat çizer: – sözcüğü, bir bakıma, gerçekten tanımlanamaz kılan şey; sözcük kendi içinde bir ağırlık taşır,”
Özne, ‘tanımlanamazlık’ ve ‘ağırlık’ olarak konuşur; bu, ‘dolgun sözcük’ ile ‘tükenmez gönderim’ saptamalarının öznel onayıdır. Sözcüğün ‘kendi içindeki ağırlık’, imleyen düzeyinde bir kurşun gibi askıda kalma etkisi yaratır; işte analistin ‘durduran nokta’ diye tanıdığı şey budur. Psikotik deyiş, burada somutlaşır: imleyen, temsil ettiği ‘şey’ sayesinde değil, kendi malzemesi sayesinde ağırlaşır (🔗). (PagePlace)
“– başka bir anlama indirgenmeden önce, kendi başına, tam da dile getirilemez olan bir şeyi imlediği; anlamın, her şeyden önce, anlamın kendisine—bizzat anlam olarak—gönderdiği bir şey olduğu.”
Devam, sözcüğün ‘dile getirilemez olan’ı imlediğini söyler; ifade edilemeyenin iması, semantik yoksunluk değil, imleyen yoğunluğunun belirtisidir. ‘Anlamın anlamın kendisine göndermesi’ ise, tam bir ‘refleksif’ örgütlenmeyi işaret eder; delüzyon sistemi bu ‘kendi üzerine katlanma’ ile çalışır ve işte ‘fazla-anlaşılır’lık serabı da buradan doğar: anlam, kendi devinimini ‘açıklık’ olarak gösterir, ama bu ‘açıklık’ özünde kapanmaz bir devinimdir (🔗). (Lacan Online)
“Ve bunu, bu öznelere mesken olan tüm bu fenomenlerin somut tezahürlerinin iki kutbunda görürüz; yani—fenomenin bu evresiyle yetinmek üzere sınırlarsak—bu öznenin serimlediği ve yakındığı fenomenlerin tümünü örten bu endofazinin ne ölçüde ileri götürülmüş olduğundan bağımsız olarak, orada pekâlâ iki kutup vardır ve bu niteliği en yüksek noktaya çıkarılmış halde buluruz.”
Cümle, fenomenlerin ‘iki kutbu’ndan söz ederken, endofazinin (içten konuşmanın) derecesinden bağımsız bir yapısal ayrım önerir. Demek ki, psikotik deyişin dilsel işareti, öznenin iç konuşma yoğunluğundan değil, iki uçta belirginleşen ‘anlam işlemleri’nden okunur. Bu hazırlık, az sonra gelecek iki tür fenomenin tasnifini mümkün kılar: bir yanda ‘dolgun’ sezgi/ileti imleyenleri, öte yanda ‘boş’ ritournelle’ler. Klinik ilk yaklaşım, bu ikiliği kulakta ayırmaktan geçer (🔗). (Taylor & Francis)
“Ve yine, SCHREBER’in metni bunu güzelce vurgular: iki tür fenomen vardır:”
Schreber, anılarında bu ikiliğe malzeme sağlar; ‘ilahi huzmeler’in ilettiği söz/imge blokları ile kalıplaşmış tekrar formülleri birlikte bulunur. Böylece, teorik ikilik, vak’a metninde fenomenolojik karşılık bulur; seminerin ‘örnek’ seçimi, dış doğrulama için değil, iç ayrımı görünür kılmak içindir (🔗). (English at Penn)
“1. Kaynak tarafından iletilmiş neolojinin belirdiği türden olanlar: sanrısal seziş (intuition délirante), bir tür “dolgun fenomen”dir; özne bakımından, ona tümüyle yeni bir deney perspektifinin kapılarını açan şeylerle taşırıp dolduran, adeta taşkın bir karakteri vardır; deneyiminin kendisi tarafından “temel dil”e alıştırılıp, bu dille tanıştırıldığını söylediğinde, pekâlâ, vurguladığı özgün damga, bizzat o özel tat budur. Orada sözcük—hangi sözcük olursa olsun, hangi formu alırsa alsın—aynı terimin kullanımını imleme niteliğini güzelce verir. Bizim kullandığımız haliyle sözcük—tam vurgusuyla—bilmece sözcüğü, gizem sözcüğü; durumun ruhudur…”
Numaralandırmanın ilk kutbu ‘dolgun fenomen’i tanımlar: ‘kaynak tarafından iletilmiş neoloji’ ve ‘sanrısal seziş’ birlikte anılır. ‘Temel dil’e alıştırılma beyanı, öznenin kendini bir talim sürecinde, Öteki’nin diline maruz bırakılmış hissettiğini gösterir; burada ‘kaynak’ çoğu kez Schreber’deki ‘huzmeler’dir. Sözcüğün ‘bilmece/gizem’ vurgusu, fazla-anlaşılır serabını üretir: dinleyene, sır perdesinin aralandığı izlenimi verir; klinik kulak ise bu izlenimi, imleyen dikişinin yoğunlaşması olarak kaydeder. ‘Hangi formu alırsa alsın’ vurgusu, neolojinin türsel çeşitlenmesine rağmen işlevsel sabitini gösterir: ‘imleme niteliği’—yani imleyen olarak dikiş atma—aynıdır (🔗; 🔗). (Ratical)
“2. Ve sonra bunun karşısında, anlamın artık hiçbir şeye göndermede bulunmadığı, aldığı şu başka biçim; tam bir boşluk; yani tekrar eden, yinelenen, kulakları tırmalayan—ve kendilerine iletilen şeyin kalıplaşmış ısrar niteliğini ifade etmek için daha nice kipler—formül; ve buna, sözcüğün karşı-kutupluğu olarak, “nakarat” (ritournelle) diyebiliriz.”
İkinci kutup ‘boşluk’ ve ‘tekrar’ ile tanımlanır: gönderimin kesildiği, ama ‘formül’ün ısrarla döndüğü ‘nakarat’ (ritournelle). Burada anlam, kendine kapanmaz; tam tersine, artık dahi üretmeyen bir döngü hâlini alır. Klinik işaret, kulak tırmalayan tekrarın ‘kalıp’laşmış ısrarıdır; bu, delüzyon sisteminin ‘dolgun’ imleyenleriyle simetrik bir kutup kurar. ‘Ritournelle’ sözcüğü, teknik olarak ‘nakarat’ demektir ve burada ‘karşı-kutupluk’ tam da bu tekrarın ‘boş’ niteliğiyle belirtilir. Analist için bu kutup, ‘fazla-anlaşılır’ serabını söndüren bir işarettir: artık dolaşım yoktur, yerine çınlama vardır (🔗). (Encyclopedia Britannica)
“Bu iki biçimde [anlamın]… – biri en dolu [1], – diğeri en boş [2], …söz konusu olan gerçekten bir anlam ise, tam bu evrede, bu noktalar onu durdurur: öznenin söylem ağında, ağında bir tür kurşun ağırlığıdır bu; ve tam da klinik ilk yaklaşımdan itibaren, söz konusu söyleme, sanrının karakterini, imzasını veren bir şeyin bulunduğunu bu yapısal özellik sayesinde tanırız.”
Kapanış, iki kutuptaki ‘anlam’ın, öznenin söylem ağında ‘kurşun ağırlığı’ gibi durdurucu işlevini tesciller: dolgun ve boş kutuplar, farklı yollarla, ama aynı işlevle ‘imza’ bırakırlar. Doluluk, ‘anahtar sözcük’le; boşluk, ‘nakarat’la kendini duyurur—her ikisi de semantik tercümeyi boşa düşürür, analitik işitmeyi ‘imleyen dikişi’ne çevirir. Klinik ilk yaklaşım, bu ağırlık noktalarını tespite dayanır; bu sayede ‘sanrının karakteri’ fenomen paketleriyle değil, söylem örgüsüyle tanınır. Böyle bir tanıma, psikotik deyişin hem ‘gizemli açıklık’ hem ‘kör tekrar’ yüzlerine aynı anda kulak kesilmesini gerektirir (🔗; 🔗). (Lacan Online)
“Gördüğünüz gibi, “dil” terimi—, aynı dil ki, özneye ilk yaklaşımda, kimi zaman en sanrısal olanda bile, bizi aldatışına bırakabilir—, bizi onun kavramının ötesine geçmeye ve “söylem” terimini koymaya sevk eder; zira kuşkusuz, bu hastaların ilgiye, hattâ anlama değerini oluşturan şey, bizimle aynı dili konuşmalarıdır.”
Bu cümle, ‘dil’ teriminin ilk anda kurduğu ‘aynı dili konuşuyoruz’ hissinin aldatıcılığına dikkat çeker ve ‘söylem’ terimini devreye sokar. ‘Aynı dil’ yanılsaması, semantik ortaklığa yaslanır; oysa psikotik deyiş, ortak dilin malzemesini başka bir örgütlenmeyle kullanır. ‘İlgiye ve anlama değer’ kılan şeyin ‘aynı dili konuşma’ oluşu, analitik işitmenin imkânını da açıklar: ortak dil, farklı söylem—analistin işi, işte bu farklı söylemi, imleyen işlemini dinlemektir. Seminer III’ün ‘delüzyonun anlamı’ başlığı tam da bu ayrımı yöntem kılar (🔗). (PagePlace)
“Bu unsur olmasa, hiçbir şeyden haberimiz olmazdı; ama: – söylemin iktisadında, – anlamın anlama olan ilişkisinde, – onların söyleminin, ortak söylem nizamına olan ilişkisinde, …sanrıyla karşı karşıya olduğumuzu ayırt ettiğimiz esas belirti, ve paranoid ya da parafrenik psikotik söylemin çözümlemesinde zaten burada yerini alır.”
Bu birim, ortak dil unsurunun bir ‘işitme eşiği’ olduğunu teslim eder; fakat ayrımı koyan şey ‘söylemin iktisadı’dır: deyişin içindeki dağıtım, tekrar, vurgu, dikiş. ‘Anlamın anlama ilişkisi’ ifadesi, yukarıda kurulan ‘tükenmez gönderim’ fikrini klinik ölçüte çevirir; ‘ortak söylem nizamı’yla ilişki ise, normatif dil düzeniyle psikotik deyişin uyumsuzluk noktalarını işaret eder. Böylelikle paranoid ve parafrenik söylemin çözümlemesi, fenomen kataloglarına değil, söylem ekonomisine yaslanır; Lacan’ın Seminer III’te izlediği çizgi, ‘delüzyonun anlamı’nı böylece, hem ‘dolgun’ hem ‘boş’ kutuplarıyla birlikte, içkin olarak konumlandırır (🔗; 🔗). (Lacan Online)
“Vaktiyle, 1930’lar civarında Annales Médico-Psychologiques’de yayınlanan bir makalede, bunun taslağını çıkarmaya, deneyimini yapmaya çalıştım: söz konusu olan bir skizofazi vakasının çözümlemesiydi; ve gerçekten de bir söylem çözümlemesidir bu; her düzeyde; yani semantem düzeyinde, taksiem düzeyinde; yapıyı saptayabildiğimiz; ve muhtemelen şu özel düzeyde—ki, belki de haksız sayılmaz, ama herhalde bu durumda bu terimin taşıdığı tam manayı pek bilmeden—“şizofrenik çözülme” denen şeyin düzeyinde.”
Bu birim, geriye dönük bir klinik-teorik hamleyi, üstelik ‘taslak’ ve ‘deneyim’ çiftlemesiyle duyurur; amaç, tekil bir ‘skizofazi’ vakasını dilsel katmanlarına göre çözümlemek ve bunu söylem adı verilen bütüne çakmadan, katmanların özgül işleyişini kulakta tutmaktır. ‘Gerçekten de bir söylem çözümlemesidir bu’ ifadesi, dilin salt taşıyıcı olmadığı, bizzat fenomenin gövdesini kurduğu yönündeki Lacancı ilkenin klinik alana geçirilmesidir; burada ‘semantem’ ile ‘taksiem’ ayrımı, bir yandan anlam öğelerinin yer değiştirmesini, öte yandan bunların dizilim-örgütlenmesini kasteder. Cümlenin geç çağrışımsal kıvrımı, ‘şizofrenik çözülme’ terimini mesafeli biçimde anarken, terimin ‘tam manasının’ o bağlamda bilinmediğini kaydeder; bu, adlandırmanın—hele bir ‘çözülme’ adıyla—psikotik deyişin biçimini peşinen kodlaması tehlikesine karşı bir uyarıdır. Lacan’ın Seminer III’te psikoza yaklaşımının ‘dil tarafından kuşatılma’ öncülü, tam da böyle katmanlı bir işitmeye dayanır; psikotik fenomeni anlamlandırmak değil, onun imleyen düzenindeki örgütlenmesini çözümlemek gerekir (🔗; 🔗). (PagePlace)
Sözün ‘her düzeyde’ işitilmesi, psikotik deyişin yalnız semantik içeriklerle değil, ayrışma, birleşme, vurgu, ses ve türetim hamleleriyle anlaşılması gerektiğini salık verir; semantemin yönü, taksiemin nizamı ve bunların kesiştiği ‘yapı’ sahası ayrıştırıldıkça, ‘çözülme’ diye anılan şeyin de ‘içeriğin bozulması’ değil, örgütlenmenin başka bir mantığa kayması olduğu belirir. Bu da ‘çözülme’ terimine mesafeyi açıklar: sözdeki kopuş, çoğu kez imleyenlerin yeni eklemlenişiyle kurulan bir bütünlük yaratır; ‘çözülme’, bu bütünlüğün normatif dile ‘uyumsuzluğu’ olarak görünür. Yani adlandırma, burada klinik hedef değil, klinik dikkat tarafından sınanan bir semptom adıdır; neoloji, özel isim, sıra dışı bileşim ve vurgu, ‘çözülme’nin izini kılavuzlar. Lacancı yöntemde ‘dil tarafından işgal’ formülü, fenomeni ‘dil-dışı’ nedenlere indirgememek içindir; çünkü konuşan öznenin nerede ‘öteki bir dili’ işitir hâle geldiği, tam bu katmanların ayrımıyla belirir (🔗). (Lacan Online)
“Size dilden söz ettim ve bu vesileyle, şu yetersizliği ve tuzağı, ve “hastanın dilinde konuşmak gerekir” diyen bazı analistlerin formülündeki yeterince belirgin kötü eğilimi görmeli ve yoldan geçerken dokunup geçmelisiniz:”
Bu açış, ‘dil’den söz etmenin hemen ardından gelen etik bir hatırlatmadır: dil ile ‘aynı dilde konuşmak’ arasında ayrım yapılmazsa, psikotik deyiş nörotik simgeleştirmeye tercüme edilir ve klinik kulak körleşir. ‘Yetersizlik’ ve ‘tuzak’ nitelemeleri, ‘hastanın dilinde konuşmak gerekir’ formülünün iyi niyetli pratikliğinin, söylemin kurulum mantığını kaçırdığını söyler; çünkü mesele, semantik uyum değil, imleyenlerin nasıl örgütlendiğini işitmektir. Lacan, bu ‘kötü eğilimi’ yoldan geçerken işaret etmekle yetinir: amaç, bir polemik değil; klinik işitmenin eksenini kaydıran formüle ölçülü bir mesafe koymaktır. Seminer III’ün ‘delüzyonun anlamı’ derslerinde bu mesafe, ‘anlam vermenin anlamı’na kapılmama olarak sürekli işlenir (🔗). (Lacan Online)
““Hasta ile onun dilinde konuşmak gerekir.””
Bu alıntı tek başına klinik bir ‘iyi uygulama’ gibi görünebilir; ama psikotik sahada bu formül, sözün iktisadını ‘iletişim’ mantığına indirger. ‘Onun dilinde konuşmak’, kulağa saygılı bir jest gibi gelse de, Lacan’ın buradaki uyarısı, bunun ‘dilin araçsallaştırılması’na kaydığıdır: psikotik deyişin kurucu biçimlerini, gündelik semantik eşdeğerliklerle ikame etme eğilimi doğar. Oysa psikotik deyişin imleyen yoğunlukları ve neolojik dikişleri, ‘aynı dilde konuşma’ duygusunu tam da ilk bakışta üreten şeylerdir; kulak, bu duyguyu izlemek yerine onun nasıl üretildiğini ayırt etmelidir. Başka bir deyişle, analitik pozisyonun görevi, dili ‘araç’ olarak kullanmak değil, dilin özneyi nasıl ‘kullandığını’—yakıp geçtiğini, kurduğunu—işitmektir (🔗). (PagePlace)
“Hangi ilkel düzeyde olduğumuzu görüyorsunuz. Kuşkusuz—elbette—böyle konuşanlar bağışlanmalıdır; ne söylediklerini bilmeyen herkes gibi… [Luka XXIII, 34]”
Burada sert görünen bir ironi, bir İncil göndermesiyle (Luka 23:34) yumuşatılır; ‘ne söylediklerini bilmeyenler’ bağışlanmalıdır. Bu hamle, bir ahlaki yargı değil, bir yöntem farkının altını çizer: dilin ‘ilkel bir düzeyi’nden, yani ‘anlaşma aracı’ düzeyinden konuşanlar, psikotik deyişin imleyen örgütlenmesine kulak veremeyeceklerdir. Hıristiyan göndermesi, bağışlama retoriğini işe koşarken, asıl vurguyu ‘bilgisizlik’ ile ‘yöntem’ arasındaki ayrıma koyar; çünkü Lacan’ın tezi, psikanalitik bilginin ‘dil-olarak-sistem’ üzerinden şekillendiği yönündedir. Bu, Augustinus’un ‘işaret’ üzerine derslerinden beri bilinen bir açmazı—işaretin ‘şeyi’ doğrudan öğretmemesi—kliniğe taşır: ‘aynı dilde konuşmak’, işaretlerin ‘şeye’ bağlanması yanılgısını güçlendirir (🔗). (Literary Theory and Criticism)
“Ama bu kadarı, bunun ne denli, analitik deneyimin bir alanının ya da tüm bir terimin “tövbe işaretlerinin” bir tür dönüşünden ibaret olduğunu söylemeye yeter; ve bununla mücadele, hızla yerine getirilebilir: mesele hakkında bu denli kabataslak konuşulduğunda, hızla “usulüne uygun” hale gelinir.”
‘Tövbe işaretleri’ ifadesi, dilin araçsallaştırılmasının, sözün gerçekliğine yönelik bir ‘dönüş’ (geri çekilme) yarattığını belirtir; sanki ‘hastanın dilinde konuşma’ jesti, analitik deneyimin esas alanını terk edip, yumuşatılmış bir öğreticiliğe ‘pişmanlık’la geri dönüşü imler. Lacan’ın önerdiği ‘mücadele’, bir tartışma değil, yöntemin hızla yeniden kurulmasıdır: meseleye kabataslak yaklaşıldığında, usul ‘hızla’ rayına sokulabilir, yani semantik eşdeğerlik arayışı bırakılıp, söylem iktisadına dönülebilir. Bu, ‘anlamın anlama gönderimi’ ilkesini kliniğe geri çağırmaktır: anlam, ‘şey’e değil, başka anlama bağlanır; psikotik deyiş, bu bağlanmayı kendi kurallarına göre örgütler (🔗). (diwapyak.blogspot.com)
“Şu kadarı var ki, açığa çıkan şey—kesinlikle—söz konusu olan nesneden, yani hastadan, ne kadar mesafede tutulduğunu güzelce işaretleyen bu küçümseyici tavırdır; mademki o oradadır: – onun dilinde konuşuruz, – safların ve aptalların dilinde konuşuruz.”
Cümle, ‘hastanın dilinde konuşma’ formülünün içinde saklı ‘küçümseme’yi açığa çıkarır: hasta sanki ‘safların ve aptalların dili’ne mahkûm bir yabancı gibi konumlanır, klinik ise ona lütfedermişçesine ‘o dil’e iner. Buradaki mesafe, analitik aktarımın özüne aykırıdır; çünkü aktarım, öznenin sözünü ‘hizmete uygun dil’e çevirmekle değil, onun deyişinin imleyen yoğunluklarını işitmekle yürür. Lacan’ın bu sert teşhisi, psikotik söylemi ‘anlaşılabilir kılma’ iyi niyetinin, Öteki’nin (‘bizim’ ortak dil) üstün konumdan konuşmasına dönüştüğünü işaret eder; oysa psikotik deyiş, ‘bizim’ dilimizin malzemesini başka bir söylem nizamında çalıştırır ve klinik, tam da bu nizamı tanıyarak ilerler (🔗). (Lacan Online)
“Bu mesafeyi işaretlemek, dili yeri geldiğinde, dedikleri gibi, basbayağı bir araç haline getirmek, bir şeyleri hiç anlamayanlara kendini anlatmanın bir yolu haline getirmek, söz konusu olan şeyi—yani sözün gerçekliğini—tümüyle geçiştirmek için biçilmiş kaftandır.”
Sözün ‘gerçekliği’ diye anılan şey, Lacancı bağlamda dilin Özne’yi kuran etkisidir; dili ‘araç’laştırmak, bu etkiyi siler ve geriye pedagojik bir ‘anlatma’ kipi bırakır. Psikotik deyiş tam da bu noktada kaybolur; çünkü onun imleyen fazlaları, neolojik dikişleri, tekrar pıhtıları ‘araç-dil’ hesabına yazılırsa, delüzyonun örgütleyici mantığı duyulmaz. ‘Biçilmiş kaftan’ ifadesi, yöntemin tehlikesini abartmadan, ama yeterince çarpıcı biçimde tarif eder: dil, iletişimin vasıtası değil, öznenin kaderini (akıbetini) örer; analist, bu örüşe kulak vermekle yükümlüdür. Seminer III’ün dil tanımı—“konu tarafından mesken tutulan dil”—tam da bu yüzden psikoza özgü bir işitme rejimi gerektirir (🔗). (PagePlace)
“Nihayetinde söz konusu olan tam da budur. Nitekim—analistleri bir anlığına kenara bırakıyorum—psikiyatrik tartışmanın neyin etrafında döndüğünü görürüz; ister fenomenoloji, ister psikogenez, ister sanrının organogenezi adını taşısın. Örneğin bir CLÉRAMBAULT’nun olağanüstü ince ve nüfuz edici çözümlemelerinin gerçekten anlamı nedir?”
Bu geçiş, psikanalitik yönteme dair itirazın, daha geniş bir ‘psikiyatrik tartışma’ alanında kök saldığını bildirir. ‘Fenomenoloji, psikogenez, organogenez’ üçlemesi, psikotik olguyu sırasıyla görünüm, öykü ve beden-köken eksenlerinde açıklama yollarına işaret eder; Lacan’ın sorusu ise ‘gerçekten anlamı nedir?’dir: bu çabalar, sözü hangi rejimde duyar? Clérambault örneğinin seçilmesi, ‘temel fenomenler’ (automatizmler) üzerine olağanüstü keskin gözlemlere rağmen, sözün ‘organizasyonu’na dair yapısal bir hesabın eksik kalabildiğini düşündürür. Lacancı çerçeve, Clérambault’nun ‘zorlama düşünceler/otomatik konuşmalar’ tanımlarını bütünüyle reddetmez; tersine, bu fenomenleri söylem iktisadı içinde yeniden yerleştirmeyi önerir (🔗; 🔗). (PMC)
“Bazıları, söz konusu olanın organik bir fenomen olup olmadığını bilmek olduğunu düşünür. Sözde, fenomenolojinin bizzat kendisinde bu duyulur olacaktır. İyi, ama daha yakından bakalım.”
Burada ‘organik mi değil mi?’ sorusunun fenomenolojinin içinde ‘duyulur’ olacağı iddiası mesafelenir; ‘yakından bakmak’, görünüm düzeyini, söylem örgütlenmesinin işaretleri bakımından taramaktır. Organikçilik tartışması, sözün iktisadını atladığında, imleyen yoğunluklarını biyolojik belirlenim hipotezine yedirir; oysa Lacan’ın önerdiği, fenomenolojinin kendisini dilsel bir çözümleme ile ‘yakından’ okumaktır. Bu okuma, delüzyonun ‘aşırı anlaşılır’ ya da ‘nakarat’ uçlarını işaretleyen biçimsel belirtileri önceler; klinik karar, ‘organik belirti’ ile ‘söylemsel örgüt’ün karıştırılmamasından doğar (🔗; 🔗). (New York Review Books)
“Soru şudur: Hasta nihayetinde doğru düzgün konuşuyor mu? Elbette, dil ile söz ayrımını yapmamışsak, doğrudur: konuşur; ama gözlerini açıp kapayan, sıvı emen vb. “gelişmiş bebek” gibi konuşur. Bununla yetinirseniz, elbette bebek “konuşur”.”
Bu keskin formülasyon, ‘dil/söz’ (langue/parole) ayrımının yapılmamasının, ‘konuşmayı’ refleks türü devinimlere indirgediğini gösterir. ‘Gelişmiş bebek’ benzetmesi, ses çıkarma ve çağrışım üretmeyi ‘konuşma’ sanmakla, söylemin imleyen örgütlenmesini ayırt etmemek arasındaki farkı dramatize eder. Lacan’ın etiğinde ‘konuşma’, bir semantik dolgu değil, imleyenler arası bir eklemlenme (bitişme) işidir; psikotik deyiş bu eklemlenmenin başka bir biçimidir. ‘Bebek de konuşur’la biten ironi, ‘ses var = söz var’ özdeşliğinin eleştirisidir; psikotik klinikte işitilecek olan, ses değil, imleyen dikişidir (🔗). (Ratical)
“Nihayetinde, DECLÉRAMBAULT, temel fenomenleri çözümleyip, onların yapısında imzayı aradığında, söz konusu olanın, adı ne konulursa konulsun, “mekanik”, “kıvrıntılı”; Tanrı bilir ne terimler; neoloji bolluğu olduğu anlaşılır.”
Clérambault’nun ‘temel fenomenler’ üzerine ince işçiliği, paradoksal biçimde, kendi terminolojisinde bir ‘neoloji bolluğu’ üretir; ‘mekanik’, ‘kıvrıntılı’ gibi adlandırmalar, fenomeni betimlerken, sözün organizasyonunu ikinci plana atar. Lacan’ın iması şudur: fenomeni adlandırmak kadar, onu adlandırmanın ürettiği imleyen rejimini de görmek gerekir. Zira ne kadar ‘yerinde’ görünürse görünsün, bir tanımlama zinciri, sanrının örgütlenişindeki dikişi saklayabilir. Bu saklanmayı açmak, ‘imza’yı fenomenin ‘yapısı’nda—imleyen ağırlaşmalarında, özel isim sıçramalarında, ritournelle’lerde—aramakla mümkündür (🔗). (PMC)
“Fark edilir ki, bu çözümlemenin içinde bile, kişilik daima varsayılmıştır; asla tanımlanmamıştır; varsayılmıştır; çünkü ilkin “ideojenik karakter” dediği şeye—ilk anlaşılırlığın bir bağlamına—duygulanımların bağına, onların dilsel ifadesine dayanır; bu ifade ise kendiliğinden anlaşılır sayılagelir.”
Burada ‘kişilik varsayımı’ eleştirisi, fenomenolojinin ‘kendiliğinden anlaşılır ifade’ kabulüne dayanır: duygulanımların dile gelişi ‘anlaşılır’ sayılır ve ‘ilk anlaşılırlık’ denen bağlama eklemlenir. Lacan, bu kabulün söylem düzeyinde ‘kişilik’ diye bir sabite yerleştirdiğini söyler; oysa analitik açıdan ‘kişilik’, söylem ekonomisindeki dikişlerin ürünüdür, öncülü değil. ‘İdeo-jenik karakter’ adlandırması, anlamı ‘fikir-üreten kişilik’te temellendirir; Lacan’ın itirazı, ‘anlaşılır ifade’nin evrenselleştirilmesinedir: psikotik deyişin ‘anlaşılır’ görünen fazlalığı ile ‘nakarat’ boşluğu, aynı ‘kişilik’ kabına dökülemez (🔗). (Lacan Online)
“İşte, ilkindeki bu kabule dayanarak, ilkini “konuşturacak” ikinci bir şeyi kanıtlamak için yola çıkılır. Bu ikinci şeyin “otomatik” diye adlandırılması ya da adlandırılmaması, sorunu değiştirmez.”
‘İlkini konuşturacak ikinci şey’ formülü, fenomenolojik açıklamanın döngüsünü gösterir: önce ‘anlaşılır ifade’ varsayılır, ardından onu ‘otomatik’ ikinci bir süreçle açıklayan bir kurgu yapılır. Lacan’ın tezi, bu iki katın birbirine yaslandığını, ikinci katın adının—otomatik/olmayan—sorunu değiştirmediğini söyler; çünkü başlangıçta ‘anlaşılır ifade’yi kişi-öz’e atfetmek zaten yöntemi bozar. Analitik çözümleme, tam bu döngüyü kırar: ‘ifade’nin ‘kişilik’ten geldiğini değil, imleyen örgütlenmesinin belirli bir düğümünden türediğini varsayar ve bu düğümü arar (🔗). (PMC)
“Denir ki: eğer bu ikinci unsur düzeyinde olup bitenin açıkça otomatik karakteri bizzat fenomenoloji aracılığıyla gösterilebilir ise, bu, bozukluğun psikogenetik olmadığını kanıtlar.”
Bu içlemeci uslamlama, fenomenin ‘otomatikliği’nin gösterilmesini, ‘psikogenetik değildir’ hükmüne bağlıyor gibi görünür; Lacan’ın eleştirisi, bu ‘kanıt’ zincirinin, ilk halkadaki ‘anlaşılır ifade’ varsayımına borçlu oluşudur. Yani fenomeni ‘otomatik’ diye okuyan kulak, zaten ‘anlaşılır ifade’yi kişilikten devralmıştır; böylece ‘psikogenetik değil’ kararı, söylem örgütlenmesinin işitilmesini yine erteler. Lacancı yöntem, psikogenez/organogenez karşıtlığından çekilir; delüzyonu, imleyenlerin düzenindeki ‘yeniden kurucu’ girişim olarak işitir ve tetiklenmenin yerini burada saptar (🔗). (Ratical)
“Ne var ki, yine de, ilkin—birinci argüman olarak—psikogenetik bir göndermeye dayalıdır, fenomenin “otomatik” ya da “mekanik” ya da “psikogenetik olmayan” diye tanımlanmasının anlaşılması. Kendinden anlaşılır bir özne var sayılır; ve işte kendini gözleyen özne budur. Bu kendiliğinden olur; çünkü o değilse, öteki fenomenler nasıl “yabancı” diye kavranacaktır?”
Burada mantık döngüsü açık edilir: ‘otomatik/psikogenetik olmayan’ açıklama, anlaşılabilirliği önceden özneye yatırır; ‘kendini gözleyen özne’—ki işaretleri ‘yabancı’ diye kodlayabilen bir özne—varsayılır. Oysa Lacan, ‘yabancılık’ duygusunu öznenin ‘verili’ bir kendilik-bilinciyle açıklamak yerine, imleyenlerin özneyi yerinden etmesiyle açıklar; psikotik deyişin elementary fenomenleri (zorlayıcı ses, emir, adlandırma) ‘yabancı’ olduğu için değil, imleyen dikişi değiştiği için öyle işitilir. Bu, özneyi öncül veri olmaktan çıkarıp söylemle kurulan bir etki hâline getirir (🔗). (Lacan Online)
“Yoldan geçerken dikkatle gözleyin: söz konusu olan şey budur; burada, felsefede klasik olan sorunda değiliz; yani düşüncenin… LEIBNIZ’den beri, yani en azından kesinliğin dayanağı olarak bilinç üzerine vurgu yapıldığı andan beri felsefeyi meşgul eden sorunda değiliz— şu, düşüncenin düşünce olmak için, zorunlu olarak kendini “düşündüğünü düşünmesi” gerekip gerekmediği sorusunda.”
Bu pasaj, tartışmayı felsefi bilinç şeffaflığı meselesinden ayırır. Leibniz’den itibaren şekillenen ‘düşüncenin kendini düşünmesi’ (refleksivite) problemi, sonsuz gerileme tehlikesiyle maluldür; Lacan’ın burada yapmaya çalıştığı şey, psikotik fenomeni bu problem içinde çözmeye kalkışan özne-önceliği yerine, dil-önceliğine dayanan klinik bir çerçeve koymaktır. Yani mesele, ‘özne düşüncesini düşünür mü’ değil; ‘söz, öznenin yerini nasıl değiştirir’dir. Bu ayrımın konulması, psikotik ‘yabancılık’ fenomenini ‘kendini gözlemleyen bilinç’ postülasına bağlayan açıklamaları geri iter ve imleyen düzenine alan açar (🔗; 🔗). (OUP Academic)
“Yani, düşünen bir düşüncenin—bir düşünce olarak düşünmenin—zorunlu olarak, “düşündüğünü düşündüğünü fark eden”; düşündüğü şeyi düşündüğünü düşündüğünü fark eden bir düşünce olması gerekip gerekmediği sorusu…”
Bu cümle, refleksivite zincirini iyice görünür kılar; ‘düşündüğünü düşündüğünü fark eden’ tasviri, sınırsız bir meta-düşünme dizisine yol açar. Lacan’ın işaret ettiği, psikotik fenomeni bu zincirle açıklamak yerine, sözün imleyen örgüsüyle yönelen bir işitmedir; zira psikotik deyişin elementary fenomenleri (sözün dışarıdan gelmesi, özel isim çağrıları, emirler) refleksiviteyle değil, söylemdeki temsil ilişkilerinin değişmesiyle anlaşılır. Klinik kulak, bu nedenle meta-düşünmenin saydamlık iddiasına değil, kelimenin formundaki ağırlığa ve tekrarların iktisadına odaklanır (🔗). (Wikipedia)
“Elbette bu, basit olmaktan o kadar uzaktır ki, derhal “sonsuz aynalar oyunu”nu açar; ve bu sorun üzerinde durmuş olan herkes, geçerken, şu notu düşmüştür: eğer düşüncenin doğası, düşüncenin kendini düşünen olarak düşünmesi ise, o zaman bir üçüncü düşünce, kendini “düşüneni düşünen” olarak düşünecek, ve bu böyle sürüp gidecektir. Bu küçük problem asla çözülmemiştir. Tek başına, düşüncenin kendine şeffaf bir fenomen olarak öznenin dayanağının yetersizliğini göstermeye yeter; ama bizim sorunumuzda söz konusu olan hiç de bu değildir; başka bir şeydir.”
Burada ‘sonsuz aynalar oyunu’, refleksivitenin kapanmazlığını anlatır; bu kapanmazlık, öznenin ‘kendine şeffaf’ bir dayanak olarak düşünülemeyeceğini gösterir. Fakat Lacan, bu felsefi düğümü çözmeye soyunmaz; psikotik kliniğin sorusu başka bir yerdedir: imleyenlerin örgütlenmesi öznenin yerini nasıl değiştirir? Böylece refleksivite yolundan çekilerek, ‘başka bir şey’i—söylem iktisadını—işaret eder. Analitik yaklaşım, ‘şeffaf özne’ yerine, ‘dil tarafından yerinden edilen özne’ ile çalışır; bu, delüzyonun ‘anlam kurma girişimi’ olarak duyulmasına da kapı açar (🔗). (Lacan Online)
“Şu andan itibaren, parazit gibi yaşanan, deneyimlenen fenomenle karşı karşıyaysak ve öznenin bunu, bizzat bu şekilde—kendi bilincinde olduğunu—kabul ediyorsak… yani, yalnızca aygıtın tanımladığı bir yapıya kaydedilmiş olan, nesnel olarak nedensiz bir şey olarak; varsayılan nörolojik açılma yollarındaki bir bozulma olarak— öznenin, kendinde olup bitene ilişkin bir “endoskopi”ye sahip olacak şekilde yapılandırılmış olduğu fikrinden kaçamayız.”
Bu birim, ‘parazit gibi yaşanan fenomen’ ile ‘öznenin bilinci’ kavşağını gösterir; eğer fenomeni ‘nesnel olarak nedensiz’ diye kodlayıp bir ‘aygıt’ içinde sınırlarsak, özneyi ‘endoskopi’ sahibi, yani ‘kendi içini doğrudan görebilen’ bir donanımla tahayyül etmiş oluruz. Lacan, bu tahayyülün zorunlu ama sorunlu olduğuna işaret eder: böyle bir ‘iç-görü aygıtı’ faraziyesi, psikotik fenomeni ‘sinir yolları bozulması’na kaydederken, söylem-iktisadını—imleyenlerin özne üstündeki etkisini—yine dışarıda bırakır. Oysa Lacancı klinikte, ‘parazit’ denen şey, dışarıdan gelen bir madde değil; sözün imleyen düzeninde beliriveren bir ‘fazla’dır: bazen ‘dolgun’ sezgi sözcüğü, bazen ‘boş’ ritournelle. Analistin işi, öznenin ‘iç endoskopi’sine güvenmek değil, söylemin kurduğu bu ‘fazla’yı işitip, tetiklenmiş imleyen topolojisini yerli yerine koymaktır (🔗; 🔗). (Literary Theory and Criticism)
“Burada kastettiğimiz, bu aygıtların içinde gerçekten olup bitendir—metnin her düzeyinde ortaya çıkan endoskopi kavramı—; ve, bizzat öznel uyumsuzluk fenomenlerinin tümünü, her anda, bu şekilde kavramaktır ki, kendinde olup biteni öznenin içindeki iç-organik fenomenlere merkezleyen her kuram, kendini buna mecbur hisseder.”
Bu birim, ‘aygıt’ ve ‘endoskopi’ terimlerini yan yana getirerek psikotik fenomeni bedensel bir iç-gözlemin nesneleri gibi konumlayan açıklama tarzlarını hedefler ve onların zorunlu önvarsayımlarını ifşa eder. ‘Metnin her düzeyinde’ ibaresi, bu iç-göz mantığının yalnız bir hipotez değil, açıklamanın sözdizimine ve kelime seçimlerine kadar sirayet eden bir eğilim olduğunu bildirir; öznel ‘uyumsuzluk’ (uyuşmazlık) yaşantılarının hepsini ‘endoskopi’ kipiyle kavrayan kuramların, özneyi bir ‘aygıt’ın içine yerleştirip oradan ‘gözetir’ hâle getirdiğini açıklar. Lacan’ın Seminer III boyunca sürdürdüğü çizgiye göre, böyle bir iç-görüş metaforu, sözü dilin imleyen örgütlenmesinden koparır; fenomenlerin dikişini söylem iktisadı yerine ‘iç-organik’ işaretlere bağlar. Bu nedenle cümledeki ‘mecbur hisseder’ vurgusu önemlidir: organo-psikiyatrik ya da otomatikçi anlatılar, ‘öznenin içinde olup biteni’ doğrudan gören bir ‘göz’ varsaymadan çalışamaz; oysa Lacan’ın önerisi, fenomeni bu gözden değil, söylemin içinden işitmektir. Bu yöneliş, psikoza ‘dil tarafından mesken tutulma’ olarak yaklaşan Seminer III tezleriyle uyumludur. (PagePlace)
“Peki! FREUD bu şeylere başkalarından daha incelikle yaklaşır; ya da, başka hiçbir sorun görmeyen bir tarzda, örtük biçimde; öznenin mutlaka, ona kendinde olup biteni endoskopik olarak görebilme imkânının verildiği ayrıcalıklı bir köşede olduğunu kabule mecburdur.”
Bu cümle, Freud’a hem bir pay verir hem de onu sınırlayan bir önkabule işaret eder: klinik sezgisi ince olsa da, ‘öznenin kendinde olup biteni görebileceği ayrıcalıklı bir köşe’ varsayımı Freudcu anlatıda da aruzî olarak belirebilir. Lacan burada Freud’u dışlamak yerine, Freud’da açıkça tematize edilmemiş bir çelişkiye parmak basar: psikotik sözün fenomenleri ‘ben-içinde görülebilir’ bir iç süreç olarak konumlandığında, sözün imleyen düzeni ikincilleşir. Bu eleştiri, Freud’un psikanalize yaptığı kurucu katkıları elbette dışlamaz; tam tersine, Seminer III’ün temel hareketi, Freud’un açtığı yolu dilsel yapısallıkla yeniden kurmaktır: özne ‘görerek’ değil, imleyenlerle ‘temsil edilerek’ kurulur ve psikotik fenomenler de bu temsil rejiminin dönüşümüyle anlaşılır. Bu nedenle endoskopik ayrıcalık fikri, Lacan’ın yapı kavrayışında yer bulmaz; yerini ‘Öteki’den gelen söz’ ve ‘öznenin mesajını Öteki’den ters çevrilmiş biçimde alması’ prensibi alır. (PagePlace)
“Söz, öznenin midesinin içinde, ya da akciğerlerinin içinde, ya da başka herhangi bir şeyin içinde olup bitenlere dair, az çok sanrısal endoskopilerden olduğunda, bu kavram kimseyi şaşırtmaz.”
Buradaki örnekleme, ‘endoskopi’ mecazını bilhassa bedensel organlara çekerek sözün ‘içerden görülen’ olgulara dönüştürülmesini karikatürleştirir; kusursuz bir polemik hamlesiyle, bedene ilişkin ‘görüntüleme’ tahayyülünün dil hakkındaki düşünmeyi nasıl rayından çıkarabileceği gösterilir. Psikotik sözün beden organlarına tercümesi, fenomenlerin ‘neolojiler, özel isim çağrıları, ritournelle’ gibi dilsel işaretlerini tıbbî bir semptom dizisine indirger; bu indirgeme, Schreber’in ‘huzmeler’ ve ‘sinirlerin eklenmesi’ söyleminin yapısal değerini gözden kaçırır. Lacan’ın burada yaptığı, ‘kimseyi şaşırtmayan’ bir açıklama rahatlığını tersine çevirmek ve ‘şaşırmamayı’ sorunsallaştırmaktır: söz bedenin içinden ‘görülen’ bir şey değildir, dilin Öteki düzeninden işitilen ve özneyi yerinden eden bir oluşumdur. (English at Penn)
“Ama söz, intrasebral fenomenlerden olduğunda, bunun çok özel meyilleri olduğu açıktır; çünkü burada, öznenin, sinir lifleri sisteminin içinde olup biten bir şeye dair bir endoskopiye sahip olduğunu kabul etmeye mecburuz.”
‘Intrasebral’ vurgusu, bedensel iç-gözlemin en cazip, ama en kaygan bölgesine—beyne—gelindiğinde açıklamanın nasıl hızla nörolojik bir iç-görüş fantazisine kaydığını teşhir eder. Sinir lifleri ve iletiler dili, Clérambault geleneğinde ‘mental automatizm’ anlatılarıyla iç içe geçer; Lacan bu dili bütünüyle yadsımaz, fakat ‘öznenin beyninin içini görmesi’ tarzı bir episteme varsayımını yöntemsel olarak reddeder. Çünkü böyle bir varsayım, ‘söz’ü sinaptik bir olayın epifenomeni gibi görmeye meyleder; oysa Seminer III tezi, psikotik fenomenleri imleyen zincirin düğümlenme biçimlerindeki değişimle açıklar. Burada ‘özel meyiller’ diyerek belirtilen risk, ‘intrasebral’ anlatının özneyi bir ‘iç gözlemci’ye indirip Öteki düzenini devreden çıkarmasıdır; Lacan ise öznenin mesajını Öteki’den ters çevrilmiş biçimde alışını, sözün asli yapısı olarak koyar. (PMC)
“Bütün yazarların, farkında olmadan geçerken üzerinde durduğu nokta budur; ama gösterimlerinin kıvrımında, öznenin düşünce yankısının nesnesi olduğu durumda—DECLÉRAMBAULT ile birlikte—şunu kabul ettiğimizi görmezden gelmek mümkün değildir: söz konusu olan, kronaksik bir değişiklikten doğan bir sapmadır; öyle ki, bir kavuşum noktasında, intrasebral iletiler—tabir caizse iki telgrafın—bir noktadan çıkarak, biri bir yola, öteki frenlendiği başka bir yola sapmıştır. Bu iletilerden biri ötekine göre gecikmeli varır; ve bir yerde olmak zorunda olan özne tarafından, ötekiyle yankılanarak gelen bir ileti olarak kaydedilir.”
Bu yoğun pasaj, Clérambault çizgisindeki açıklamayı kendi kavramlarıyla resmeder: ‘düşünce yankısı’ fenomeni, iletim hatlarında ‘kronaksik değişiklik’ (uyarı eşik-zamanı değişimi) yüzünden ‘gecikmiş telgraf’ gibi yorumlanır. Lacan, bu açıklamayı naklederken, onun içinde gizli bir kabulü açığa çıkarır: öznenin, ‘bir yerde olmak zorunda’ olan ve iletiler arasındaki faz farkını ‘yankı’ olarak kaydedebilen ayrıcalıklı bir konumda varsayılması. Bu, biraz önce teşhir edilen ‘endoskopik köşe’ ile aynı varsayımdır. Lacan’ın eleştirisi, fenomenolojik inceliklerle örülmüş olsa da bu modelin ‘ayrıcalıklı nokta’yı teorik zemine sızdırdığıdır; böylece söylem iktisadı yerine, iletim metaforlarının cazibesi öne geçer. Oysa psikotik ‘yankı’ etkisi, imleyen örgütlenmesinde ‘öznenin mesajını Öteki’den tersine çevrilmiş biçimde alma’ yapısının patetik bir karikatürü olarak da okunabilir; fark şu ki, burada tersine çevrilme bir ‘telgraf gecikmesi’ gibi doğallaştırılmıştır. (PMC)
“Demek ki, bu işaretlemenin yapılabildiği ayrıcalıklı bir noktanın varlığını kabul etmek gerekir; başka deyişle, organo-genetik kuramı nasıl inşa ederseniz edin, ya da otomatikleştirici kuramı, şu sonucun altından kalkamazsınız: öznenin, bu muhtemel gecikmeleri, bu uyumsuzluğu, basitçe bir sistem ile öteki arasındaki bu uymazlığı—düzensizlik içinde beliren—not edebildiği; bir yerlerde ayrıcalıklı bir nokta vardır.”
Bu cümle, organogenez ve otomatikçilik arasında dolaşan bütün açıklamaların ortak zorunluluğunu netleştirir: hepsi ‘işaretleme’yi yapan bir ‘ayrıcalıklı nokta’ya dayanır. Lacan, böylece karşıt görünen iki kampın (organikçi ve psikogenetikçi-otomatikçi) aynı hermenötik dayanakta buluştuğunu gösterir; her ikisi de özneyi ya da bir ‘merkez’i önceden verir. Oysa Lacan’ın stratejisi, bu ‘merkez’i söylemde üretmek, yani öznenin yerini imleyenler arası temsil ilişkisiyle açıklamaktır. Ayrıcalıklı noktanın reddi, özneyi reddetmek değil; onun ontolojik ayrıcalığını çözerek, yapısal konumunu işitilebilir kılmaktır. Bu dönüş, psikotik fenomeni ‘dil tarafından mesken tutulma’ olarak düşünmenin temel çıpasıdır. (PagePlace)
“Kısacası, her zamankinden daha çok psikogenetikçiyiz; zira nihayetinde bu ayrıcalıklı nokta, pek de başka bir şey değildir: “ruh”; şu farkla ki, ona, onu lifte, sistemde ya da başka herhangi bir özel noktada yerleştirenlerin verdiği en kaba gerçeklikten daha putperestçe yaklaşılır; çünkü bu, son tahlilde, Başkan SCHREBER’in bizzat bir söyleminde kaydettiği gibi, tek bir lif olacaktır; kişilikle pekâlâ bağlıdır; çünkü ona bu ayrıcalıklı karakteri verebilecek başka hiçbir şey yoktur; genelde “sentez işlevi” denenden başka.”
Burada ironi keskinleşir: ister ‘lif’ ister ‘sistem’ densin, ayrıcalıklı nokta zorunlu olarak ‘ruh’ adını alır—yani yöntemin dilinden sızan bir metafiziğe dönüşür. Schreber’in ‘tek bir lif’ motifi, bu tür putlaştırmanın örnek sahnesidir: ‘huzmeler’ ve ‘sinirlerin eklenmesi’ söylemi, ‘kişilik’ ile ‘tek lif’ arasında büyüsel bir bağ kurar ve ‘sentez işlevi’ bu bağa ad olur. Lacan’ın teşhisi, bu tözleştirmenin psikotik deyişin imleyen örgütlenmesini görünmez kıldığıdır; ‘sentez’ diye adlandırılan şey, aslında söylemin dikiş noktasıdır. Psikanalitik işitme, bu dikişi bedensel bir ‘birleşme yeri’ olarak değil, imleyenlerin örgütlenişinde ‘öznenin temsil’ edilme tarzı olarak kavrar; Schreber’in metnini okurken de imleyen ‘huzme’ ve ‘sinir’ kodlarının ‘ruhî sentez’ takma adını nasıl ürettiğine bakar. (English at Penn)
“Bir sentezin özelliği, bir yerlerde bir kavuşum noktasına, bir birleşme noktasına sahip olmasıdır. İdeal bile olsa, bu nokta vardır.”
Bu iki kısa cümle, ‘sentez’in ontolojisini yeniden tarif eder: hep bir ‘kavuşum’ ve ‘birleşme’ yeri varsayar. Lacan bu varsayımı not düşerek, tam da oraya ‘özne’yi sabitlemenin cazibesine karşı uyarır; çünkü yapısalcı kulak için ‘kavuşum’, mekânsal bir merkez değil, işlevsel bir dikiştir. Psikotik deyiş, ‘dolgun fenomen’ ve ‘nakarat’ kutuplarıyla bu dikişin iki uçta nasıl kurşun gibi ağırlaştığını gösterir; mesele, ‘yer’ aramak değil, ‘işlev’i duymaktır. Böylece ‘ideal bir nokta’ya yer veren metafizik yeniden saptanır ve hem organikçi hem otomatikçi anlatılardaki merkez-hırsı görünür olur. (PagePlace)
“O halde, çözümleme açısından tam da aynı konumdayız: – ister organogenetikçi olalım, – ister bu terimin—diyeyim ki ima edilen, geliştirilmemiş anlamında—psikogenetikçi olalım, …her durumda bir yerlerde, ayrıcalıklı bir nokta, ya da bir yerde ayrıcalıklı bir varlık var saymaya mecbur kalacağız.”
Bu vurgu, iki kampı aynı ‘ayrıcalıklı nokta’ postülası altında toplar ve psikanalitik çözümlemenin bu postülaya kapılmaması gerektiğini, aksi halde ‘egonun kamuflajları’na düşeceğini ima eder. Lacan’ın önerdiği çözüm, yöntemi ‘söz’ zeminine taşımaktır: fenomeni sinir yolu ya da kişilik-sentezi üzerinden değil, ‘öznenin mesajını Öteki’den tersine çevrilmiş biçimde alış’ yapısı üzerinden okumak. Bu okuma, fenomenolojik betimleyişleri yadsımaz; onları söylem iktisadının işaretleri olarak yeniden konumlandırır. Böylece analiz, ‘ayrıcalıklı varlık’ arama zorunluluğundan kurtulur ve dikiş yerlerini—anahtar sözcükler, neolojiler, ritournelle’ler—haritalar. (nosubject.com)
“Bütün bu, şimdi, psikoz fenomenleri düzeyini açıklamaya yeter mi? Son derece açıktır ki psikanaliz psikozlar sorununa anlamlı, aydınlatıcı, ışık düşürücü bir şey getirdiyse: – tam da bu tür hipotezlerin kısırlığının göz kamaştırıcı olduğunu gösterdiği ölçüdedir, – tam da çözümlemenin psikozda ortaya koyduğu en verimli, en zengin, en dinamik, en anlamlı olan her şeyin, psikiyatri içinde on yıllar boyunca, salt bu tür işlevsel kavramlar etrafında sürdürülen küçücük inşaları altüst ettiği ölçüdedir; ve bu işlevsel kavramların kamuflajı olarak ego, zorunlu surette temel bir dönemeçti.”
Burada soru retoriktir ve yanıt açıktır: yetmez. Psikanalizin katkısı, organikçi/otomatikçi hipotezlerin klinik yararlılık açısından ‘kısır’lığını göstermekle kalmaz; psikotik oluşumların ‘verimli’ ve ‘dinamik’ tarafını, yani imleyen örgütlenmesiyle kurdukları özgül ekonomi’yi görünür kılar. ‘Ego’nun ‘kamuflaj’ olarak anılması, psikiyatrinin işlevsel kavramlarına psikanaliz içinde bile sızan bir özdeşleşme nesnesi eleştirisidir; ego, söylem analizi yerine kişilik fenomenolojisini hortlatan bir maske olabilir. Lacan’ın ‘bilimin dili—öznenin işgal edildiği dil’ tezi bu yüzden belirleyicidir: psikotik fenomenler, dilin özneyi ‘yakalaması ve işkence etmesi’ (capturé et torturé par le langage) olarak düşünülmedikçe, verimliliğini kaybeder. (PagePlace)
“Psikanaliz tam da bu ölçüde yeni bir şey getirmiştir. Ama bu yeni şeye, nasıl yaklaşmalı ki, farklı bir yoldan, başka bir yöntemle, yine bu egoların çoğaltılmasına—ve onların da çeşitli şekillerde kamufle edilmesine—düşülmesin? Tek yaklaşım tarzı, fenomenin bize göründüğü kaydın bizzat kendisinde soruyu sormaktır; yani söz kaydında.”
Bu iki cümle, yöntemin etik çekirdeğini verir: ‘yeni şey’ dilsel yapısallıktır ve ona yaklaşmanın tek yolu, fenomeni ‘söz kaydı’ndan sormaktır. ‘Ego çoğaltımı’ uyarısı, yöntemin fenomenolojik rahatlığa yeniden düşebileceğini hatırlatır; çözüm, psikotik deyişi bizzat sözün kurduğu kayıt olarak ele almaktır. Lacan’ın meşhur formülü—özne mesajını Öteki’den ters çevrilmiş biçimde alır—tam da söz kaydının yapısına ilişkindir; analiz bu yapıyı işitmeye yatırılmadıkça, psikotik fenomen ‘iç-görüş’ ya da ‘kişilik’ gibi kamuflajlara geri devredilir. (nosubject.com)
“Ama söz kaydında soruyu etkili biçimde sorabilmek için—varlığı o kadar apaçıktır ki, psikoz fenomenolojisinin bütün zenginliğini yaratanın bu olduğunu görürüz; mümkün bütün görünümleri, bütün çözülmeleri, bütün kırılmaları görürüz; sözlü halüsinasyon, orada temel olduğu ölçüde, sözün ne olduğuna dair, bilhassa en problemli fenomenlerden biridir—,”
Bu uzun ara tümce, ‘söz’ün psikotik fenomenolojideki üretici rolünü çerçeveler; görünümler, çözülmeler, kırılmalar hep sözle birlikte belirir. ‘Sözlü halüsinasyon’ temel fenomen olarak öne çıkar ve aynı zamanda ‘sözün ne olduğu’nu en fazla problemleştiren sahadır: ses, imleyen, anlam ve Öteki arasındaki bağ burada hem açılır hem de düğümlenir. Bu nedenle soru ‘söz nedir’den kaçamaz; psikotik işitide ses ile söylem arasındaki ayrım klinik olarak belirleyicidir. Lacan bu ayrımı, ‘özne mesajını Öteki’den tersine çevrilmiş biçimde alır’ yapısıyla radikalize eder: işitilenin dışarıdan gelişi, öznenin sözündeki temsil ilişkileriyle birlikte okunmalıdır. (Ratical)
“Söz fenomeni üzerine, bizzat kendisi olarak, bir an durmanın yolu yok mu; sırf onu ele alarak, öylesine asli, öylesine önce, öylesine açık bir yapının açığa çıktığını görüp, tam da bu yapının içinde, mitik olmayan ayrımlar—yani bir yerde olduğu varsayılan “özne” denen şeyi varsayan ayrımlar değil—yapabileceğiz?”
Bu soru, söz fenomenini ‘kendisi olarak’ ele almayı, yani iletişimci önkabulleri ve özne-önceliğini askıya almayı teklif eder. Aranan ‘asli, önce, açık yapı’, sözün kendine özgü geri dönüş düzenidir; ‘mitik olmayan ayrımlar’ ise bu yapının içinden türetilen, ayrıcalıklı özne postülasına yaslanmayan ayrımlardır. Lacan’ın çözümü, sözün yapısal özelliğini başa koymaktır: mesajın Öteki’den tersine çevrilmiş alınması. Bu çerçeve kurulduğunda, psikotik söylemde ‘dolgun fenomen’ (iletilmiş neoloji) ve ‘nakarat’ (ritournelle) ayrımı da mitik özneye başvurmadan, yapının kendi içinden ayırt edilebilir. (nosubject.com)
“Söz nedir? Az önce niçin sordum: özne [psikotik delüzyoncu] konuşuyor mu, konuşmuyor mu? Söz, şu olgu üzerinde bir an duralım: sözü, bir dil kaydının tespitinden ayıran nedir? Söz, her şeyden önce, başkalarına konuşmaktır.”
Burada söz, ‘başkalarına konuşma’ olarak tanımlanır; bu, dilin bir ‘kayıt’ (langue) olma hâlinden ayrıldığı andır. Lacan ‘konuşuyor mu konuşmuyor mu’ sorusunu tam bu nedenle sordu: refleks, ses, eklemleme ile ‘söz’ aynı şey değildir; söz, Öteki’ye yönelişle, yani adreslenmişlikle ayırt edilir. Psikotik söylemde de belirleyici olan, bu adreslenmişliğin dönüşmüş biçimleridir: bazen Öteki’den gelen ‘ileti’nin taşıdığı ‘temel dil’, bazen kulak tırmalayan ‘nakarat’. ‘Başkalarına konuşmak’, özneyi iletişimci bir fail olarak değil, adreslenişin yapısı içinde temsil edilen bir konum olarak düşündürür ve bu, Lacan’ın ‘özne mesajını Öteki’den tersine çevrilmiş biçimde alır’ ilkesine bağlanır. (Lacan Online)
“Burada yalnızca, öğretimimin ön planına defalarca getirdiğim şeyi size anımsatmak istiyorum: ilk bakışta basit görünen bu şeyin—başkalarına konuşmanın—taşıdığı karakteristik. Son zamanlarda, bilimin kaygılarının ön planına, mesajın ne olduğu, mesajın işlevi geldi.”
Bu iki cümle, sözün ‘adreslenmişlik’ karakteristiğinin hem basit göründüğünü hem de çağdaş bilgi rejiminde (ileti/mesaj kuramları) merkezîleştiğini belirtir. Lacan’ın hedefi, bu güncel eğilimi psikotik söylem açısından verimli kılmaktır: mesajın işlevi, psikotik deyişin imleyen örgütlenmesindeki ‘geri dönüş’ yapısını görünür kılar. Böylece ‘başkalarına konuşmak’, yalnız bir pragmatik özellik değil, öznenin temsil ilişkisini kuran yapısal bir ilke olur. Kliniğe tercümesi nettir: delüzyoncu, çoğu kez ‘başkası’ndan gelen bir söylemin içinde konuşur; sözü işitilir kılan da bu geri dönüş mimarisidir. (Lacan Online)
“Sözün yapısı—burada, bu terimi hakiki anlamıyla kullandığımız her sefer size söyledim—şudur: özne, mesajını başkasından tersine çevrilmiş bir biçimde alır. Söz; asli söz; her hâlükârda, “taahhüdü” içeren düzeyde var olan söz; böyle kurulu bir yapı üzerine kurulu sözdür.”
Tanım nihayet çıplak hâliyle yazılır: sözün yapısı, mesajın Öteki’den tersine çevrilmiş geri dönüşüne dayanır. ‘Asli söz’ ve ‘taahhüt’ vurgusu, sözün bir bağlayıcılık (fides) boyutu taşıdığında bu yapının en açık şekilde çalıştığını bildirir; öznenin kendi enunciasyonu, Öteki’nin kayıtlarında yankılanarak kendine döner ve özneyi bağlar. Psikotik söylem, bu yapıyı ya aşırı şeffaflaştırır (‘kaynak’tan iletilen neoloji) ya da kör döngüye çevirir (ritournelle); her iki uç da ‘tersine çevrilmiş geri dönüş’ ilkesinin bozulmuş/ifşa edilmiş varyantları gibi işitilebilir. Lacan’ın bu formülü Seminer ve Écrits boyunca farklı bağlamlarda teyit edilir ve analitik iletişimin matemine dönüştürülür. (Ratical)
““Özne mesajını başkasından tersine çevrilmiş bir biçimde alır.” demek ne anlama gelir?”
Soru, tanımı soyut bırakmamak ve somut örnekle açmak için atılır. ‘Tersine çevrilmiş’ nitelemesi, mesajın aynı olarak dönmediğini, Öteki’nin konumundan geçerek—dolayısıyla farklı bir imleyen dizilişiyle—geri döndüğünü belirtir; analitik çerçevede bu, öznenin kendi bilinçdışı söylemini, Öteki’nin yerinden işitmesi demektir. Psikotik söylemde bu tersine dönüş, kimi zaman ‘ilahi huzme’nin diktesi gibi ‘fazla-anlaşılır’ bir açıkla, kimi zaman da ‘boş nakarat’ şeklinde yankıyla ortaya çıkar; iki uç, ‘tersine çevirme’nin iki karikatürü olarak okunur. Analizin tekniği, yorumun Öteki konumundan dönen bu mesajı, öznenin işitebileceği şekilde kenetlemesidir. (nosubject.com)
“Burada iki bütünüyle örnek biçim var. Size söyledim; birincisi fides’tir; dilde söz, verilen söz: “Sen benim karımsın” ya da “Sen benim efendimsin.” Defalarca ısrarla üzerinde durduğum örnek formül; şu anlama gelir: sen, hâlâ sözümün içinde olan şeysin; ve bunu ancak senin yerine söz alarak doğrulayabilirim; bu, benden sana gelir ki, bağlandığım şeyin kesinliğini bulsun; bu söz, seni bağlayan bir sözdür.”
Örnek, ‘fides’ üzerinden gider: taahhüt ve bağ. “Sen benim karımsın / efendimsin” formülleri, sözün Öteki’ye atfettiği yer ve yetki sayesinde özneye geri bağlanır; verdiği söz, ancak Öteki’nin yerine söz alarak doğrulanır ve özneyi bağlar. ‘Tersine çevrilmiş geri dönüş’ burada çıplak biçimde işler: söz, öznenin ağzından çıkar, Öteki’nin yerinden dönerek özneyi bağlar. Psikotik söylemde bu yapı, ya ‘kaynak’tan gelen ‘temel dil’le hiper-pekiştirilir—neoloji ‘bilmece/gizem’ tadı kazanır—ya da ‘nakarat’la kör döngüye sokulur. Analitik pratikte ise yorum, öznenin kendi sözünün Öteki’den dönen imleyeniyle karşılaşmasını düzenler; bu yüzden ‘mesajın tersine çevrilmiş dönüşü’ klinik bir işitme talimatıdır. (lacan.com)
“Sözün, iki öznenin konumlarını kurucu olarak tesis eden birlikteliği, orada açığa çıkar.”
Bu birim, ‘söz’ü yalnızca iletim kanalı değil, özne-özne arasındaki konumları kuran bir yapı olarak tanımlar; ‘birliktelik’ terimi, söz’ün iki konumu aynı anda tesis ettiğini bildirir: bir yanda adresleyen, öte yanda adreslenen. Kuruculuk vurgusu, sözün ‘başkalarına konuşma’ olgusunun, öznenin kimlik tasdiki değil, konumlandırma—kimin kime hangi yerden hitap ettiği—işlevi olduğunu işaret eder. Lacancı çerçevede bu, ‘mesajın Öteki’den tersine çevrilmiş biçimde geri dönmesi’ yapısına dayanır; çünkü söz, öznenin kendini söylediği kadar, kendini söyleyemediğini Öteki’nin yerinden ona geri iade eden bir pakettir. Böylece konum ‘dışarıda verilmiş’ bir özlük değil, işleyen bir dikiş—imleyenlerin döngüsünde beliriveren bir yer—olarak kurulur; tam da bu yüzden ‘orası’ (orada açığa çıkar) ifadesi, seminerin bağlamında sözün yapısal sahnesini, yani Öteki düzlemini imler (🔗; 🔗). (Lacan Online)
“Ama bu bile size bütünüyle apaçık görünmüyorsa, karşı-deneme—her zamanki gibi—çok daha açıktır.”
Burada ‘karşı-deneme’ jesti, yapısal tezi bir örnekle ters yönden doğrulama stratejisidir: sözün kurucu olduğu iddiası zihinlerde ‘apaçık’ değilse, tam ters yönden çalışacak bir prova (karşı-deneme) bu kuruculuğu fenomen üzerinde belirginleştirecektir. ‘Her zamanki gibi’ ibaresi, seminerin didaktiğinde sık kullanılan bir hareketi hatırlatır: soyut formülü somut bir sahneye—bir oyun, bir feinte—çekerek, konum kurulumunu görünür kılmak. Bu hamle, sözün ‘yalnız iletmek’ten ibaret olmadığı, konumlar arasında bir diyalektik kurduğu fikrini performatif bir düzenekle duyurur; örnek, az sonra gelecektir ve örneğin işlevi argümanı ‘dışarıdan’ doğrulamak değildir, içkin yapıyı işittirmektir (🔗). (Lacan Online)
“Özne-özne ilişkisinin tanındığı işaret; sizi özne-özne ilişkisinde kılan şey; özne-nesne ilişkisinde değil; tam da bu, biraz önce [fides] önüne çıkardığım şeyin tersi; yani oyun: karşınızda bir öznenin olduğunun belirtisi, onun söylediği ya da yaptığı—aynı şeydir— şeyin sizin Kandırılmanız için yapılmış olduğunun varsayılabilir olmasıdır;”
Bu yoğun birim, özne-özne ile özne-nesne ayrımını ‘oyun/feinte’ üzerinden keskinleştirir. Fides’in bağlayıcı sözünü (taahhüt) örnek gösteren doğruluk kipinin karşısına, özneyi belirleyen başka bir kip konur: sizi ‘kandırmak için’ söz söyleyebilme imkânı. ‘Kandırılabilirlik’ olanağı, karşınızdakinin bir özne olduğunun işaretidir; çünkü özne, sözün geri dönüş yapısını manipüle edebilendir. Böylece ‘oyun’ yalnız etik bir kusur değil, yapısal bir belirteçtir: söz yalnızca bildirim değil, konumlandırmadır ve bu konum, yanıltma ihtimaliyle beraber doğar. ‘Söylediği ya da yaptığı—aynı şeydir—’ kıvrımı, eylem ile sözün bu düzeyde ayrışmadığını, çünkü her ikisinin de Öteki’de konum yaratmayı hedeflediğini duyurur. Bu, Lacancı şemada ‘mesajın Öteki’den tersine döndüğü’ kuralın bir yüzüdür; diğer yüzünü az sonra fides örneği açacaktır (🔗; 🔗). (Lacan)
“doğallıkla, bunun beraberinde getirdiği tüm diyalektikle birlikte, doğruyu söyleyip de sizin tersini sanmanızı sağlamaya kadar varır.”
Burada ‘oyun’un diyalektiği bir kademe daha inceltilir: özne, doğruyu söyleyerek bile tersini düşündürtebilir; yani tersine çevirme yalnız yalanda değil, ‘doğru’nun sahnelenişinde de çalışır. Bu, ‘mesajın tersine çevrilmiş dönüşü’ ilkesinin retorik bir parodisi gibidir: özne, mesajın dönüş yolundaki imleyen etkilerini hesaplar ve Öteki’deki beklenti/şüphe mimarisini kullanır. Böylece ‘doğru söz’ bile, yapısal olarak ‘yanıltma’ anlamına gelmeyen ama ‘tersten etkileyen’ bir dizge içinde iş görür; özneyi özne yapan tam da bu dönüş mimarisinin farkındalığıdır. Lacancı literatürde ‘feinte’ üzerine yorumlar tam bu noktayı, ‘hakikatin oyuna düşmesi’ olarak çizer (🔗). (paatos.fi)
““Krakow’a gidiyorum” diyen kişiye ötekinin verdiği yanıtı bilirsiniz: “Her gün oraya gittiğin halde, bana Krakow’a gittiğini niçin söylüyorsun? Bana bunu başka yere gidiyor olduğuna inandırmak için söylüyorsun.” FREUD’un görünür kıldığı Yahudi hikâyesi.”
Bu örnek, ‘oyun’ diyalektiğinin halk anlatısındaki kristalidir: ifade edilen içerik ile muhatabın ona verdiği ‘tersine okuma’ eşzamanlıdır. İlk özne ‘Krakow’a gidiyorum’ diyerek düz bir bilgi verir gibidir; ikinci özne ise sözün ‘tersine çevrilmiş geri dönüş’ kuralıyla konuşur: bana böyle demekle tersini düşündürmek istiyorsun, öyleyse yine Krakow’a gidiyorsun. Sahnede yalın bir ‘doğru/yanlış’ değil, özne-özne ilişkisinin ‘kandırılabilirlik’ matrisi vardır. Freud’un derlediği bu Yahudi fıkrası, sözün Öteki’den dönen etkisinin, basit hakikat kıstasıyla ölçülemediğini gösterir; söz yapısal olarak muhatabın yerinde ‘başkalaşır’ (🔗; 🔗). (Jewish Journal)
“Öznenin bana söylediğinin, temelde bir oyuna—bir feinte’e—ilişkide olduğu fikri, tam da aynı şeydir; burada da, bana gönderir; ondan, sözünü—söz konusu mesajı—tersine çevrilmiş bir biçimde alırım; zira çok açık olarak, söz konusu olan şudur: “Sahi olanı kavrarım”; ve sahi olanın karşıtı olan şey, tam da benim aldığım şeydir.”
Bu birim, örnekten çıkarılan yapısal dersi sıkılaştırır: muhatap, ‘bana gönderilmiş’ sözden ‘tersine çevrilmiş’ formda bir şey alır; aldığı şey ‘sahi olan’ın zıddı bile olsa, tam o zıtlık üzerinden ‘sahi olan’ kavranır. Bu paradoks, Lacan’ın meşhur formülünü doğrudan çağırır: gönderici mesajını alıcıdan tersine çevrilmiş biçimde geri alır; psikanalitik iletişimin özgünlüğü budur. Analitik sahnede bu, yorumun öznenin kendi sözündeki Öteki yankıyı ona işittirmesi demektir; gündelik sahnede ise ‘oyun/feinte’ ile işleyen yanıltma/çağırma aygıtıdır. Bu yüzden ‘sahi olanı kavramak’ çoğu kez dolaylıdır ve ‘karşıtı’ dolaşıma sokulmuştur; örnek fıkra tam da bunu performe eder (🔗; 🔗). (nosubject.com)
“İşte yapı iki yüzüyle şöyledir:”
Bu kısa geçiş, biraz önce betimlenen çift yüzlülüğü—bağlayıcı söz ile aldatıcı söz—sahneler. ‘Yapı’ sözcüğü, ikisinin etik karşıtlıklar olarak değil, aynı programın iki kipliği olarak anlaşılacağını haber verir: sözün Öteki’ye doğru kurulma tarzı ya bağ kurar ya da oyunu devreye sokar; her iki durumda da mesaj, dönüş yolunda ‘başkalaşır’. Bu, psikotik söylemle ilgili tüm önceki derslerde yinelenen ‘dolgun fenomen/ritournelle’ ikiliğini anımsatır: anlam ya taşar ya boşalır, ama her iki uçta da dikiş noktası ağırlık kazanır (🔗). (Lacan Online)
“– kurucu sözler,”
Kurucu söz, fides kipinde işler: verdiği sözle muhatabını (ve kendini) sembolik bir yer’e bağlar. “Sen benim karımsın / efendimsin” kalıpları, ‘ben’ ile ‘sen’in yer değişiminde kurulur; özne, ancak Öteki’nin yerine söz alarak kendi taahhüdünü sahileştirir. Bu yüzden ‘kuruculuk’, içerikte değil, bağlayıcılıkta yatar; sözün performatif etkisi, mesajın Öteki’den dönerek özneyi bağlamasıdır (🔗; 🔗). (mudrac.ffzg.hr)
“– ve—kendi başlarına—yalan söyleyen, aldatan sözler.”
İkinci yüz, ‘aldatma’nın yapısal imkânına dayanır: söz, Öteki’nin konumuna oynayarak ters etkiler yaratır; ‘doğru’yu bile kullanarak ‘yanıltma’ üretebilir. Bu kip, öznenin özneyle karşı karşıya olduğunun işaretiydi; çünkü yalnız özne, ‘kandırılabilirlik’ matrisine hamle yapabilir. Burada ‘kendi başlarına’ vurgusu, aldatmanın sözün tümüyle başka bir düzenine işaret etmez; aynı yapının diğer kipliğidir. Bu çift kip, analitik iletişimin çekirdeğini de kurar: yorum, ‘aldatma’ değildir ama Öteki konumundan dönen mesajın ‘tersine çevrilmiş’ etkisini kullanır (🔗). (Lacan)
“İletişimin mümkün bütün biçimlerinin özgünleştirildiği düzey budur; zira iletişim kavramını genelleştirdik. Hatta az kalsın, geldiğimiz noktada, canlılarda olup bitenlerle ilgili tüm kuramı, iletişim işlevine göre yeniden kuracağız. Bay Norbert WIENER’i biraz okursanız, bu işin aşırı uzağa vardığını görürsünüz.”
Bu birim, iletişim kavramının genelleştirilmesinin sınırını çizer. Sözün yapısal özgüllüğünü teslim etmeksizin ‘iletişim’i evrensel açıklama modeline çevirmek, kolayca biyoloji ve teknik alana taşan bir ‘sistemizm’e dönüşür. Norbert Wiener göndermesi, ‘kontrol ve iletişim’in hayvan ve makinede ortak şema ile kavranması çabasına nükteli bir mesafedir; Lacan, bu ‘genelleştirme’nin sözün Öteki-ilişkisini gözden kaçırdığı yerde ‘aşırı uzağa vardığını’ söyler. Söz, her iletişim modeline indirgenemeyecek bir ‘taahhüt/feinte’ mimarisine sahiptir; bu mimariyi dışarıda bırakan sistemler, özneyi konuşan varlık olarak değil, yalnızca ileten bir düğüm olarak varsayar (🔗). (MIT Press Direct)
“Ortaya koyduğu sayısız paradokstan biri, şu tuhaf efsaneyi sokar: her şeyin iletilebileceğini varsaydığımız bir zaman kurgusu: yeterince geniş imkânlarla, bir insanı New York’a telgrafla gönderebilirdik; yani, organizmasını oluşturan her şeyin ardışık konumlarını yollayarak; ki yeniden yaratımı otomatik olur; çünkü iletilebilir olduğunu varsaydıklarımızın sınırı yoktur; kimliğinin tümünün, nokta nokta, gerçek yeniden-sentezi, böylesine uzak bir noktada.”
Bu pasaj, sibernetik tahayyülün ‘iletişim’ ufkunu ironik bir uçta vitrinde gösterir: ‘her şey iletilebilir’ postülası, özneyi ‘nokta nokta’ çözülüp başka yerde ‘yeniden sentez’ edilebilecek bir bilgi toplamı olarak düşünüp, ‘New York’a telgrafla göndermek’ fantazmasına varır. Lacan’ın bu ‘efsane’yi ‘paradoks’larla birlikte anması, sözün—ve öznenin—indirgenemezliğini savunur: öznenin bağlayıcılık ve feinte kapasiteleri, iletişim şemalarının veri aktarım mantığıyla eşdeğerlenemez. Telgraf fantazisi, sözün ‘Öteki’den dönüş’ yapısını atlayarak, içeriği taşıyan bir kanal mitine yaslanır; oysa bağlayan ve yanıltan söz, bir ‘kanal’ değil, bir ‘konumlandırma’ mimarisi içinde çalışır (🔗). (The Marginalian)
“Bu tür şeylerin, herkesin, her tür öznel seraba bakıp hayran hayran seyrettiği tuhaf bir göz boyamaca olduğu apaçıktır; ki bunu çökertmeye yeten şeyin, iki santimetreye telgraf gönderilmesinin, bu koşullar altında, daha büyük bir mucize olmayacağını belirtmek gibi bir şey oluşu da ilginçtir; ve dolayısıyla, her gün aynı mesafeyi katederken yaptığımızdan başka bir şey söz konusu değildir. Bu tür terimlerin olağanüstü ölçüde karıştırılması, iletişim gibi kavramların ihtiyatla kullanılmasını gerektirdiğini yeterince gösterir.”
Eleştirinin zirvesi: sibernetik ‘göz boyamaca’ ancak absürt bir yakın-mesafe deneyiyle—‘iki santimetreye telgraf’—çökertilebilir; uzaklığa büyü atfeden tahayyül, sözün yapısını anlamadığı için ‘mesafe’yi fetişleştirir. Lacan, terminolojik karışıklığın (‘iletişim’in evrenselleştirilmesi) özneyi ve sözü ‘veri’ye indirgeyen bir sihirbazlık olduğunu söyler; ‘ihtiyat’ çağrısı, sözün özgüllüğünü koruma çağrısıdır. Analitik düzlemde bu, yorumun ‘ileti’ sanılmasının önüne geçer; yorum, ‘dönüş mimarisi’ni işletecek şekilde Öteki konumundan konuşur, veri iletmez. Dolayısıyla ‘her gün aynı mesafeyi kat etmek’ imgesi, sözün zaten hep yaptığı şeyi—Öteki’ye gidip dönmeyi—sıradanlaştırır, ama tam da bu sıradanlık içinde eşsizdir (🔗). (MIT Press Direct)
“Buna rağmen, genelleştirilmiş anlamıyla iletişim kavramında, biliyorsunuz, zira öte yandan… bu, kesinlikle bir işlevdir; hatta fiziğin genel kavramlarına sokulmuştu— …bu iletişimlerin içinde, başkasına konuşmak olarak sözün ne olduğunu özellikle belirtiyorum: nihayetinde, başkasını bizzat “konuşturmaktır”; bu başkayı, isterseniz “Büyük Öteki”yi, büyük A ile yazacağız.”
Lacan, tüm itirazına rağmen ‘iletişim’in belirli bir ‘işlev’ olarak meşru olduğunu teslim eder; fakat sözün özgül biçimi ‘başkasına konuşmak’ olduğunda mesele değişir. Çünkü söz, yalnızca bir aktarım değil, ‘başkasını konuşturma’dır: özne, Öteki’nin yerinde bir cevabı, bir tasdik ya da bir karşı-oyunu çağırır. Bu noktada Büyük Öteki (A) adı verilir: toplumsal-dilsel düzen, yasalar ve tanıma alanı. Özne, mesajını işte buradan, ‘tersine çevrilmiş’ biçimde alır; yani söz, Öteki’yi yalnız hedeflemez, Öteki’yi sahneye çağırarak kendi konumunu kurar. Bu yüzden ‘iletişim’in geneli ile ‘söz’ün bu özelleşmiş yapısı birbirine indirgenemez (🔗). (Lacan)
“Bu, farklı nedenlerle olsa da—dil bize verdiğinin üstüne her defasında ek işaretler getirmek zorunda kalışımızda olduğu gibi—farklı bir nedendir: size biraz önce söylediğim her şeyin temeli budur; ses söz konusu olduğunda bile; yani:”
Geçiş, Öteki’nin devreye sokulmasının ‘ek işaret’ (örneğin büyük A yazımı) gerektirdiğini, bunun bir didaktik zorunluluk olduğunu söyler; ama asıl neden başkadır: söze içkin yapı. Temel, ‘Öteki’den dönüş’ ilkesidir ve bu ilke, ‘ses söz konusu olduğunda bile’ yürür: salt akustik bir fenomen değil, adresli bir yapıdır söz. Böylelikle iletişimle akustik aktarım birbirinden ayrılır; ses, söz olduğunda ancak Öteki’nin yerini çağırdığı ölçüde anlam örgütler (🔗). (Lacan Online)
“– “Sen benim karımsın”: nihayet, bunu nereden biliyorsunuz?”
Soru, performatif ifadenin doğrulama kipini sorunsallaştırır: bu tür bir söz, ‘bilgi’ ile değil, bağlayıcı yapı ile işler. ‘Nereden biliyorsunuz?’ sorusu, fides örneğini ‘kanıt’a değil, Öteki’nin tanıma yerine taşır; doğrulama, bilgi hâliyle değil, Öteki’de kayıtla gerçekleşir. Bu, sözün bağlayıcı yüzünü (kurucu söz) göstermek için açılmış bir retorik kapıdır (🔗). (LSE Research Online)
“– “Sen benim efendimsin”: nihayet, bundan bu kadar emin misiniz?”
Aynı retorik ikinci örnek için yinelenir: efendilik ilişkisi, kanıtla değil, söz’ün kurduğu bağla inşa olur. Eminlik—epistemik güvence—yerine, sözü bağlayıcı kılan şeyin Öteki’nin yerinde alınan ‘tasdik’ olduğu hatırlatılır. Böylelikle iki örnek, kurucu sözün, ‘bilgi’den ziyade ‘taahhüt’ rejimine ait olduğunu, özneyi Öteki’ye bağlayarak onu da ters yönden bağladığını gösterir (🔗). (mudrac.ffzg.hr)
“Bu sözlerin kurucu değerini oluşturan şey, tam da mesajda hedeflenen şeyin, oyunla (feinte) görünür kılınan şey kadar, Büyük Öteki’nin orada “mutlak Öteki” olarak bulunmasıdır; yani tam da tanındığı halde, bilinmediği; bu esaslıdır.”
Bu birim, iki yüzün birlikte çalıştığı zemini netleştirir: kurucu söz ancak Büyük Öteki’nin ‘tanınan ama bilinmeyen’ olmasıyla işler. Öteki’nin mutlak oluşu, sözün bağlayıcı gücünün ‘garantör’ü değildir—zira Öteki bilinmez—ama tam bu bilinemezlik, sözü bağlayıcı bir risk alanına sokar; fides burada sahileşir. ‘Oyun’ da aynı zeminde çalışır: aldatma ihtimali, Öteki’nin bilinemezliği sayesinde mümkündür. Böylece sözün iki yüzü, tek bir yapıda birleşir: mesajın dönüş yolu, Öteki’nin yerinden geçer ve özneyi bağlar ya da ters etkiler yaratır; her iki durumda da söz, konum kurar (🔗; 🔗). (Lacan)
“Aynı şekilde, oyunun anlamı da şudur: nihayetinde bunun bir oyun olup olmadığını bilmezsiniz—yani bunun sahiden öyle mi olduğu, yoksa sırf sizi kandırmak için mi öyle olduğu. Tam da bu unsur; Büyük Ötekiliğin bizzat alteritesindeki bu doğrudan belirsizliktir, sözün, başkasına konuşulduğu düzeyde sözle ilişkisini karakterize eden.”
Oyun/feinte’in anlamı, Öteki’nin alteritesindeki belirsizlikten türer: özne, ‘gerçekten mi, sırf kandırmak için mi?’ sorusuna kesin yanıt bulamaz ve tam bu belirsizlik, sözün bağlayıcı ve yanıltıcı kiplerini mümkün kılar. Demek ki sözün işleyişi, Öteki’nin ‘garantör’ değil, ‘boşluk/açıklık’ kaynağı olmasına bağlıdır; söz bu boşluk etrafında düğümlenir. Analitik sahnede yorumun gücü de buradan gelir: yorum, ‘garantilemek’ yerine, mesajın geri dönüşünü öznenin işiteceği şekilde kurar; belirsizlik ortadan kaldırılmaz, işlevsel kılınır (🔗). (Lacan)
“Sorunları ancak buradan itibaren koyabileceğimiz için, sizi bir süre bu yapısal betimleme düzeyinde tutacağım.”
Bu cümle, yöntemi duyurur: klinik örneklere, fenomen listelerine değil, yapısal betimlemeye tutunmak. Çünkü sözün kurucu yapısı anlaşılmadan, psikotik söylemin dolgun/boş kutupları, fides/feinte diyalektiği ve Öteki’nin belirsiz garantörlüğü anlaşılmaz. Yapısal düzlem, geçici bir soyutlama değil, klinik işitmenin gerçek zemini olarak konumlanır; bundan sonraki örneklemeler bu zeminden beslenecektir (🔗). (Lacan Online)
“Sözü farklılaştıran—ayırt eden—şey sadece bu mu? Belki! Bilmiyoruz. Kuşkusuz başka karakterleri vardır; yalnızca Büyük Öteki’ye konuşmaz; nesne olarak öteki hakkında da konuşur.”
Lacan, açık uç bırakır: sözün ayırt edici karakteri yalnız Öteki ile ilişki değildir; söz, ‘öteki olarak nesne’ hakkında da konuşur. Yani söylem, hem adres ilişkisi (Öteki) hem de referans düzeni (nesne/şey) üzerinden çalışır. Fakat ayırt edicilik, gene de Öteki’ye hitapla kurulan dönüş mimarisindedir; nesne hakkında söz söyleme, bu mimarinin içinde işlem görür. Bu nedenle psikotik söylemde, ‘başkası hakkında konuşma’ ile ‘Öteki’ye hitap’ sık sık iç içe geçer; analitik işitme, ikisini ayırmadan ama önceliği adreslenmişliğe vererek ilerler (🔗). (Lacan)
“Bir özne size kendinden söz ettiğinde, söz konusu olan tam da budur.”
Kendinden söz etme dahi, Öteki’ye yönelmiş bir jesttir: ‘ben’ anlatısı, Öteki’nin yerinden dönerek bağlayıcı yahut yanıltıcı etkiler üretir. Bu yüzden özne, kendini ‘ifade eder’ken bile, mesajını Öteki’den alır; ‘içten dışa dökme’ değil, ‘dıştan (Öteki’den) dönerek kendine bağlanma’dır işleyen. Klinik sahada bu, öznenin ‘otobiyografik’ anlatısının performatif etkisini duyurur; söylemin dikişi, ‘ben’ referansında değil, dönüş mimarisindedir (🔗). (nosubject.com)
“İyi gözleyin: geçen günkü paranoyak hastamız… az önce atıf yaptığım, “galopiner” sözcüğünü kullanan kadın— …sizinle konuştuğunda, iki düzey vardır: onun bir özne olduğunu bilirsiniz—size az önce söylediğimin bütünüyle dolaysız bir uygulamasıdır bu—onu özne olarak bildiğinizi… yani, kişiliğinin hâlâ sağlıklı olduğunu söylediğiniz ölçüde; yani karşınızda yalnızca “kısmi bir sanrı” olduğunu söylediğiniz ölçüde— …şu şeye: tam da sizi afallatmaya çalıştığına; yani klinik olarak “kısmi bir sanrı”yı tanıdığınıza; bu, durumun varsayımlarından biridir.”
Bu uzun birim, ‘iki düzey’i bir arada işaret eder: hasta, konuşurken hem özne olarak tanınır, hem de söylemi bir ‘kısmi sanrı’ ekonomisi içinde işler; ‘galopiner’ neolojisi, bu iki düzeyi birbirine dikişler. Onu ‘özne’ saymak, yukarıda açılan fides/feinte ve Öteki adreslenişi kurallarını kabul etmek demektir; aynı anda, ‘afallatmaya çalışma’ jesti (feinte) klinikte ‘kısmi sanrı’ dediğiniz yerden duyulur. Demek ki kurucu söz ile oyun aynı söylemde, aynı anda çalışır; neoloji bu dikişin imleyen imzasıdır. ‘Galopiner’ gibi bir sözcük, anlamla tüketilemeyen bir ağırlık taşır ve tam bu yüzden öznenin sözünde ‘kurşun ağırlığı’ gibi durur; analitik işitme, o ağırlığın örgütlediği dönüş mimarisini arar (🔗; 🔗). (Lacan Online)
“– Tam da geçen gün, ondan “galopiner” sözcüğünü çıkarmak için bir buçuk saat harcamam ölçüsünde; yani bir buçuk saat boyunca beni boşa düşürmüş olması; ve bir buçuk saat boyunca sağlıklı görünmüş olması ölçüsünde.”
Neolojinin ‘gecikmeli ifşa’sı, feinte ile fides’in zamansal koreografisini çıplak gösterir: bir buçuk saatlik ‘sağlıklı görünme’, aslında söylemde ‘oyun’un çalıştığı bir düzenlemedir; neolojinin sonunda ‘fırlaması’ ise dikişi yerinde gösterir. ‘Boşa düşürme’ ifadesi, analistin de söz-devinimi içinde yer almasından gelir: mesaj, Öteki’den (analistin yerinden) dönerken yön değiştirir; feinte, bu dönüşü yönetir. Bu yüzden ‘sağlıklı görünme’ ile ‘neoloji ifşası’ aynı söylem iktisadının iki yüzüdür; birincisi dönüşü geciktirir, ikincisi dikişi çakar (🔗). (Lacan Online)
“– Bütün bu ölçüde, klinik olarak algılanabilecek şeyin sınırında bir hastaydı.”
Bu cümle, fenomenin ‘sınır’da işittiğini söyler: neolojinin gecikmeli ifşası, ‘sağlam kişilik’ ile ‘kısmi sanrı’ ayrımını bulanıklaştırır. Sınır deneyimi, sözün yapısal çift yüzünün bir arada çalışmasından doğar; analitik işitme, bu sınırda, neolojinin ağırlığını dikiş noktası olarak saptar ve sözün Öteki’den dönüşünü orada tutar. Bu, psikotik söylemin ‘fazla-anlaşılır’ (dolgun) ile ‘nakarat’ (boş) arasındaki salınımına paralel bir sınırdır; her iki uçta da ‘özne-özne’ ilişkisinin koşulu olan feinte/fides mimarisi iş başındadır (🔗). (Lacan Online)
“– Bütün bu ölçüde, bu öznenin, bizim jargonumuzda “kişiliğinin sağlıklı kısmı” diye adlandıracağınız bir şeyi barındırdığını sürdürürsünüz; zira tam da başkası hakkında konuştuğu ölçüde, onunla alay etmeye muktedir olduğu ölçüde, özne olarak vardır.”
Bu birim, ‘özne olarak varlık’ ölçütünü ‘başkası hakkında konuşabilme ve alay edebilme’ yetisine bağlar; bu, özne-özne ilişkisinin ‘oyun’ yüzünün olumlanmasıdır. ‘Sağlıklı kısım’ jargonuna mesafe korunurken, ölçüt adreslenmişliktir: özne, Öteki’ye hitap ederek ve feinte yetisini kullanarak konuşur. Böylelikle klinik tasvir, yapısal tanıma yaslanır; ‘sağlam kişilik’ adını alan şey, fiilen sözün kurduğu konumlanış olarak yeniden yazılır. Neoloji, bu yeniden yazımın imleyen imzası olmaya devam eder (🔗). (Lacan)
“Şimdi kendinden söz ediyor; ve bazen, istediğinden biraz daha fazla söz ediyor; yani onun sanrılandığını fark ediyoruz; burada bir şeyden söz ediyor; ortak nesnemiz olan bir şeyden söz ediyor; küçük (a) ile ötekinden söz ediyor.”
Buradaki dilegeliş, ‘kendinden söz etme’ ile ‘fazlaya kaçma’ arasındaki salınımı işaret eder; ifadedeki ‘bazen’ sözcüğü, öznenin enunciasyon düzeyinde kaymayı, yani söyleyişin, öznenin murat ettiğinden daha çok şey taşımasını açığa çıkarır. ‘Sanrılandığını fark ediyoruz’ kıvrımı, bu fazlalığın bir ‘psikotik deyiş’ rejimine teması olarak anlaşılabileceğini—ama bunu, içeriğe değil, sözün iktisadına bakarak—duyurur. ‘Ortak nesnemiz’ ibaresi, söyleşinin artık yalnız iki kişi arasında bir bilgi aktarımı olmadığını, araya bir ‘nesne düzeni’ girdiğini bildirir. Tam da burada “küçük (a) ile öteki” ifadesi belirleyicidir: bu ‘a’, arzuya sebep olan ama kendisi ‘şey’ olmayan, imleyensel bir artık, özneyi başkasına (Öteki’ye) bağlayan eksik-yer’dir; ‘öteki’ (küçük ö) ise hayali düzlemdeki benzer/hasım figürünü çağırır. Dolayısıyla “küçük (a) ile öteki” diye birlikte anılış, sözün bu anda hem arzu-sebebi (a) hem de rekabet/husumet düzlemi (öteki) etrafında dönmeye başladığını, yani nesnenin yalnız referans değil, bağlayan-düğümleyen bir işlev gördüğünü imler. Lacancı literatürde ‘objet petit a’nın ‘arzu-sebebi olan artık’ olarak konumlanışı ve öznenin sözünde nasıl bir fazlalık üretip geri döndürdüğü, sözün “özne mesajını Öteki’den tersine çevrilmiş biçimde alır” yapısıyla birlikte düşünülür; özne “kendinden” söz ettiğinde dahi, geri dönen şey ‘a’nın fazlası olarak işitilir. (Stanford Encyclopedia of Philosophy)
“Yine o konuşuyor, ama bu, başka bir yapıdır; öyle bir yapıdır ki, basitliğini asla bütünüyle teslim etmez; bana herhangi bir alınan nesneden söz ediyormuş gibi değildir; bana, çok ilginç ve çok yakıcı bir şeyden söz ediyor; ve yine de kendini angaje etmeye devam ettiği bir şeyden söz ediyor; kısacası, tanıklık ediyor.”
Bu bölüm, ‘aynı özne konuşurken’ söylemin rejim değiştirdiğini kaydeder. “Başka bir yapı” vurgusu, içeriğin değil, eklemlenişin (bitişme/dilegeliş) değiştiğini anlatır; ‘basitliğini teslim etmeyen’ yapı, düz referans kipinden ayrılarak, söze geri dönen bir ‘fazla’yı (a) taşıyan ve özneyi bağlayan bir dizgeye geçiştir. Bu yüzden ‘alınan nesne’den söz eder gibi değildir; çünkü burada söz konusu olan, ‘konuşan’ı da bağlayan, onu angaje eden, yani sözün hem taahhüt (fides) hem de feinte (oyun) yüzlerini devreye sokan bir şeydir. Cümlenin “kısacası, tanıklık ediyor” noktalanışı, bu bağlanmayı adlandırır: tanıklık, yalnız bilgi-iletimi değil, öznenin kendini riske ve bağa sürmesidir; mesaj, Öteki’den tersine çevrilmiş biçimde dönerken özneyi damgalar. Bu ‘yakıcı’ nitelik, psikotik deyişin iki kutbunda—‘dolgun fenomen’ ve ‘nakarat’—duyulur; tanıklık kipinde ise dolgunluk, sözün bağlayıcı ağırlığıyla birleşir; özne sözünün ‘arkasında durmak’la onu ‘başkasına teslim etmek’ arasında kurşun ağırlığı taşır. (nosubject.com)
“Tanıklık kavramı—işte—biraz içine girmeye çalışacağımız şeydir.”
Bu mini birim, yöntemi saptar: sözün yapısal analizi, ‘tanıklık’ kipinin incelenmesiyle ilerleyecektir. Tanıklık burada, iletişimin bir türü değil, Öteki’ye adreslenmişliği en çıplak hâliyle açığa çıkaran bağ kipidir; özne yalnız haber vermez, bağlanır, risk alır, kendini işaretler. Bu yüzden tanıklık, Lacancı şemada sözün ‘taahhüt edici yüzü’nün paradigması olarak iş görür. (nosubject.com)
“Tanıklık da, sırf ve basitçe, iletişim midir? Elbette değildir; yine de, iletişim olarak değer atfettiğimiz her şeyin, tanıklık düzeninden olduğu apaçıktır; ve nihayetinde, insan olan her şey için, çıkar gözetmeyen iletişim, nihayetinde “başarısız bir tanıklık”, denebilirse denecek, yani herkesin üzerinde uzlaştığı bir şey olarak düşünülmedikçe, pek mümkün değildir.”
Burada iletişim ile tanıklık farklılaştırılır: tanıklık sırf iletim değildir; fakat iletime değer atfettiğimizde, arka planda hep bir ‘tanıklık ethosu’ vardır. “Çıkar gözetmeyen iletişim” ifadesi, iletinin bağlayıcı sahasını tanıklığa borçlu oluşumuzu gösterir: herkesin üzerinde uzlaşılan şey, aslında bir ‘şahadet rejimi’nin, yani öznenin kendini bağladığı sözün koşullarına uymasıdır. Lacan, bir önceki derslerde ‘iletişim’ kavramını sibernetik genellemeden ayırmıştı; burada o ayrım, pozitif bir çekirdekle tamamlanır: iletişimin anlamlı oluşu, tanıklığın bağlayıcılığından (fides) ve feinte’e açık olmasından doğar; çünkü ‘ikna’nın zemini, her zaman ‘kandırılabilirlik’ olanağını da içerir. Bu ikili yapı, analitik iletişimin ‘özne mesajını Öteki’den tersine alınır’ kuralının, etik yüzüdür. (nosubject.com)
“Herkes bilir ki, bilginin iletiminin ideali budur; ve bilim topluluğunun düşüncesinin bütünü bile bunun üzerinde temellenir: herkesin üzerinde anlaşabileceği bir deneyde nihayete eren bir iletişimin imkânı.”
Bu cümle, bilimsel iletişimi ‘kamusal tanıklık’ rejimi olarak kavrar: ideal, herkesin test edebileceği bir prosedürde (‘deney’) nihayet bulan iletidir. Burada “herkesin üzerinde anlaşabileceği” nitelemesi, sözün öznesel bağından arınmışlığını değil, tam tersine, bağın ‘genelleştirilmesi’ni imler: tanık olarak ‘herkes’ sahneye çağrılmıştır. Bu bakış, Lacan’ın sibernetik ve iletişim kuramlarına mesafeli ama bilgisel rejimin toplumsallığını teslim eden yaklaşımıyla uyumludur; fakat sözün özgüllüğünü—Öteki aracılığıyla dönen mesaj mimarisini—es geçmez. (wgs293.files.wordpress.com)
“Yine de görmek gerekir ki, başlangıçta—size, bu deneyin tesisi istenildiğinde bile—, bu deney, yine de tanıklık işlevi üzerine basar.”
Vurgulanan şey, bilimin ‘başlangıcı’nda dahi şahadet kipinin bulunmasıdır: deneyin kurulumu, protokollerin onayı, sonuçların ilanı—hepsi, öznenin kendini bağladığı bir söz sahasına oturur. Böylece bilimsel ‘iletişim’, sibernetik-aktarım modeline indirgenemeyecek bir ‘bağ verme’ jestine dayanır. Lacan’ın sibernetik genelleştirmeye yönelttiği itiraz, tam da bu etik çekirdeği görünmez kılan ‘her şey iletilebilir’ postülasınadır. (asounder.org)
“Burada işimiz, şunu belirtmek isterim, bir tür alteriteyledir.”
Tanıklık tartışması ‘alterite’ye kaydırılır: başkası yalnız alıcı değildir; sözün yapıtaşıdır. Alterite (ötekilik), sözün adreslenmişliğinin koşulu olmanın yanı sıra, arzunun sebebi olarak ‘a’nın da kaynağıdır; o yüzden tanıklık, yalnız ‘vermek’ değil, ‘Öteki’nin yerine bir şey koymak, ondan yanıt çağırmaktır. Bu dönüş—mesajın Öteki’den tersine çevrilmiş biçimde alınması—alteritenin yapısal rolünü somutlar. (nosubject.com)
“Vaktiyle söylediğim her şeyi—çünkü nasıl olsa bu yılki söylemimin içinde sürekli yeniden ele almak zorunda kalacağım—burada yeniden ele alamam: “paranoyak bilgi” dediğim şey üzerine.”
Bu ara tümce, daha önce sunulmuş bir kavramı geri çağırır ve kapsamını sınırlar: ‘paranoyak bilgi’. Kavram, öznenin nesneye ve ötekine ilişkin bilgisinin, kıskançlık/rekabet diyalektiğine ve ‘transitivizm’e köklenişini işaret eder; bu, hayali düzlemde bir bilgi kurulumudur. Şimdi, tanıklık ve söz çerçevesinde bu bilginin yapısal değeri yeniden devreye sokulacaktır: psikotik deyiş, ‘paranoyak bilgi’ ile ‘sözün bağlayıcı yapısı’ arasındaki gerilimde duyulur. (faculty.las.illinois.edu)
“İlk iletimde—daha tezimin daha eski zamanlarında—L’Évolution Psychiatrique grubuna sunduğum şeyde böyle adlandırdığım, o sırada hayli dikkate değer bir özgünlüğe sahip olan “paranoyak bilgi” şunu ifade eder:”
Burada kaynak belirtimi, kavramın klinik kökenini anımsatır: L’Évolution Psychiatrique çevresine sunulan tez evresi. “Paranoyak bilgi”, bu bağlamda, nesne bilgisiyle özne-öteki ilişkisinin hayali örgütünü birlikte tutar; özgünlüğü, bilginin ‘rekabet’ten türetilmesi ve ‘transitivizm’ ile imlenecek ‘ben/öteki’ kaymasıdır. Bu çerçeve, tanıklığın ‘Öteki’ye bağlayan bağ’ oluşuyla karşılaştırmalı olarak açılacaktır. (faculty.las.illinois.edu)
“– nesne bilgisinin, böyle olduğu haliyle tümünün paranoyak akrabalıkları,”
Nesne bilgisi ‘paranoyak akrabalıklar’ taşır: yani ‘nesne’ye dair bilgi, hayali çift (ben/öteki) düzleminde rekabet/haset ekseninde şekillenir. Bu, öznenin nesneye nüfuzunu değil, nesne etrafındaki yer kapma mücadelesini öne çıkarır; nesne bilgi olarak ‘tarafsız’ değil, ötekinin arzusunun gölgesinde belirir. Bu saptama, birazdan gelecek ‘Öteki’nin arzusunun nesnesi’ formülüyle dikişlenecektir. (Lamarre Mediaken)
“– tüm insan bilgisinin kaynağını, kökünü, başlangıcını kıskançlığın diyalektiğinde bulduğu referansı; iletişimin ilk tezahürü olarak gördüğümüz olgu.”
İnsan bilgisinin başlangıcı, ‘kıskançlık diyalektiği’ndedir: küçük öteki ile rekabet ve ayna sahnesindeki transitivizm, bilgiyi doğuran ilk motor gibi çalışır. Burada ‘iletişimin ilk tezahürü’ de bu diyalektiktir: bakışlar, taklit, ‘o vurdu—ben vuruldum’ söylemi; hepsi hayali düzlemin ilk sözleridir. Daha sonra sözün sembolik düzlemde ‘pakt’ı kuracağı açıklanacak; ama başlangıç zemini, rekabetin agresifliği olarak konur. (faculty.las.illinois.edu)
“Burada, davranışçı tarzda gözlenebilir, cins türünden bir kavram söz konusudur: karşı karşıya getirilen iki küçük çocuk arasında olup bitenler, yeterince gösterir ki, bu, şu temel geçişkenliği (transitivisme) içerir; şu ki, bir çocuğun, bir başkasını dövdüğünde, “öteki beni dövdü” demesi—yalan söylediği için değil— ama kelimenin tam anlamıyla “öteki olduğu” için.”
Bu pasaj, ‘transitivizm’i sahneye koyar: iki çocuk sahnesinde eylemin failinin yer değiştirmesi, ‘öteki beni dövdü’ formülünde kristalleşir. Buradaki kilit vurgular: bir, gözlemlenebilirliği (davranış düzeyi); iki, yalan olmaması; üç, ‘öteki olduğu’ için böyle demesi. Demek ki hayali düzlemde özne ile öteki arasındaki sınır geçirgendir; fail konumu kayar. Bu, ‘paranoyak bilgi’nin doğumudur: eylem, ötekinin eylemi olarak benim üzerimden yazılır. İşte bu yüzden nesne bilgisi, rekabetin terimleriyle örülür; söz daha sonra bu geçirgenliği ‘pakt’ ile çerçeveleyecektir. (faculty.las.illinois.edu)
“İnsan dünyasının, hayvan dünyasından eklemlendiği ve ayrıştığı temel, dayanak budur; insan nesnelerini, koleksiyonlarıyla, tarafsızlıklarıyla, kapsamlarıyla, sınırsız çoğalmalarıyla ayırt eden şey budur:”
Cümle, transitivizmden kültürel ‘nesne dünyası’na sıçrar: insan nesnelerinin koleksiyonlaşması, tarafsızlaşması, sınırsız çoğalması, hayali rekabetten doğan bir devingenliğin, sembolik düzen içinde stabilize edilmesinin ürünüdür. “Eklemleme ve ayrışma” ifadesi, insan dünyasını hayvanî itkilerden ayıran örgütlenmenin dilsel-simgesel karakterini çağırır; bu, az sonra ‘Büyük Öteki’nin arzusunun nesnesi’ formülüne bağlanacaktır. (Literary Theory and Criticism)
“– ihtiyaç bakımından tamamen tarafsız bir ilgi nesnesi olabilmelerinde, ama yine de insan nesnesi olabilmelerinde,”
Nesneler, ihtiyaçtan tarafsızlaşabildikleri hâlde ‘insan nesnesi’ kalırlar: bu paradoks, arzunun (haz değil, keyfiyetle temas eden) Öteki aracılığıyla kurulmasına bağlanır. İhtiyaçtan bağımsız ilgi, nesnenin değerini ‘ötekinin arzusundan’ devşirir; koleksiyon, moda, itibar nesneleri hep bu bağlamda insan-nesnedir. (Stanford Encyclopedia of Philosophy)
“– insan nesnesinin, içgüdüsel hazırlığa bağlı olmamasında; öznenin, kimyasal bir değerliğin eşleşmesi gibi ya da herhangi bir terimin ötekiyle eşleşmesi gibi, yine de ona geçmeli (coapter) olabilmesinde.”
Bu satır, ‘içgüdü’ programının ötesine geçen bir eşleşmeden söz eder: özne, nesneye ‘geçer’, ona coapter olur; ama bu bağ, biyolojik ayarlarla değil, imleyen dizilerle kurulur. “Kimyasal değerlik” benzetmesi, eşleşmenin şematikliğiyle alay eder; insanda eşleşme, Öteki’nin arzusunun sembolik dolaşımıyla biçimlenir; bu yüzden aynı nesne, farklı öznel sahalarda bambaşka değerler alır. (Stanford Encyclopedia of Philosophy)
“İnsani dünyanın nesnelerle örtülü bir dünya olmasını sağlayan şey, şudur: insani ilginin nesnesi, Büyük Öteki’nin arzusunun nesnesidir. Niçin bu mümkündür?”
Tez artık çıplak yazılır: ilgi nesnesi, Öteki’nin arzusunun nesnesidir; nesnelerin ‘örtü’ oluşturması, özneyi Öteki’nin arzusuna bağlayan imleyen dolaşımından gelir. “Niçin bu mümkündür?” sorusu, bunun önkoşulunu, yani egonun kuruluşunu çağırır: ego, hayalî bir bütünlük yanılsamasıyla, Öteki’nin imgesi ve bakışı aracılığıyla kurulur. Bu yüzden ‘ilgi’ Öteki’nin izini taşır ve ‘a’ bu izde bir artık olarak parlar. (Lamarre Mediaken)
“Çünkü insani ego, olduğu haliyle, ötekidir; – kendi eğiliminin belirmesinden, – ötekinin bu imgesiyle ilişkide, “birlikte”dir; ve “koleksiyon” şeklinde tutarsız bir arzular kümesidir, …kelimenin tam anlamıyla öyledir.”
Egonun “öteki oluşu” ayna evresi teziyle sabitlenir: benlik, ötekinin imgesinden örgütlenir; bu nedenle arzu kümesi “koleksiyon” gibi tutarsızdır. Ego, birleştirici gibi görünse de özünde ‘alter’dir; özdeşleşme, yabancılaşmanın formudur. Bu yüzden ‘ilgi’ nesneleri, Öteki’nin arzusunun izini taşır; ego, bu izlerden kurulu bir seçim ve sapma tarihidir. (faculty.las.illinois.edu)
““Parçalanmış beden” teriminin gerçek anlamı budur; ve egonun ilk sentezi, özünde alter’dir; “alter-ego”dur; yabancılaşmıştır.”
‘Parçalanmış beden’ imgesi, ayna evresindeki dağınık bedensel deneyim ile bütünleştirici imgenin gerilimini adlandırır; egonun ‘ilk sentezi’ bu imge üzerinden kurulur ama özünde ‘alter’ kalır. “Alter-ego” formülü, ‘ben’ ile ‘öteki’nin kaynaşmış bileşimini, yabancılaşma bedeliyle verdiğini gösterir. Bu, daha önceki transitivizm sahnesinin yapısal temelidir; fail/edilgen kaymaları bu yabancılaşmadan türer. (Lamarre Mediaken)
“Arzu eden insani öznenin, olduğu haliyle, kuruluş merkezinin ta kendisi, ötekidir; ona birliğini veren ötekidir; ve nesnelerle ilk karşılaşması, ötekinin arzusunun nesnesi olarak görülen nesneyle karşılaşmadır.”
Sonuç yerli yerine oturur: arzu eden öznenin merkezi Öteki’dedir; birlik, Öteki’den gelir; ilk nesne karşılaşması, ‘ötekinin arzusunun nesnesi’ ile olur. Demek ki tanıklık, iletişim, bilgi, hepsi bu eksenden geçer: söz, Öteki’ye gittikçe özneye döner; nesne, Öteki’nin arzusunda kıvılcım alır; ‘a’ bu kıvılcımın artık-izidir. Klinik sahada, delüzyoncu’nun ‘kaynak’tan iletilmiş neolojileri ve ‘nakarat’ları, bu eksenin uçlarda nasıl sertleştiğini gösterir. (Stanford Encyclopedia of Philosophy)
“İşte, gördüğünüz gibi, paranoya ilişkisi içinde, başka bir kaynaktan gelen bir şeyi tanımlayan budur; tam da burada hayali ile reel’in ayrımı yatar.”
Cümle, ‘paranoyak bilgi’nin kaynağını işaret ederken ayrımı da kurar: hayalî (ötekiyle rekabet ve imge) ile reel (arzu-sebebi olarak a’nın ele gelmezliği) ayrımı. ‘Başka bir kaynaktan gelen şey’ vurgusu, öznenin bilgi ve ilgi nesnelerinin, Öteki’nin arzusundan gelen bir işaretle donandığını ve bunun hayalî düzlemde rekabet/haset olarak dramatize edildiğini söyler. Reel ise bu dramada ele geçmeyen artık olarak kalır. (Stanford Encyclopedia of Philosophy)
“Öteki hakkında konuşulduğunda söz konusu olan her nesnede, şu başka, ilksel bir ötekilik, o nesnenin içine dahil edilmiştir; şu bakımdan:”
Bu geçiş, ‘öteki hakkında konuşma’ ile ‘nesne’ arasındaki bağa, ilksel ötekiliğin içkin olduğuna işaret eder: nesne, yalnız orada duran bir şey değil, Öteki’nin arzusunun damgasını taşıyan ve konuşmanın içine yazılmış bir düğümdür. Bu yüzden ‘tanıklık’, ‘iletişim’ ve ‘paranoyak bilgi’ özdeş alanın farklı yüzleridir. (nosubject.com)
“– nesne, ilkin, rekabet ve yarışma nesnesidir,”
İlk belirlenim, hayali düzlemdir: nesne rekabetin konusu olur; transitivizm burada kök salar. Klinik sahada kıskançlık ve referans kaymaları, bu ilk belirlenimin semptomatik yüzleridir. (faculty.las.illinois.edu)
“– nesne, ötekinin arzusunun nesnesi olduğu işlevde ilgi çekicidir.”
İkinci belirlenim, sembolik eksendir: nesne, Öteki’nin arzusuyla parıldar; ilgi, bu parıltıdan doğar. Bu iki belirlenim bir arada çalışır; rekabet nesneyi sahneye sürer, Öteki’nin arzusu onu bağlar. (Stanford Encyclopedia of Philosophy)
“Bilginin bu ilk tablosu içindeki paranoyak bilgi, kıskançlığın rekabetinde kurulan bir bilgidir; ayna evresinde tanımlamaya çalıştığım ilk özdeşleşmede.”
Özet cümle, ‘paranoyak bilgi’nin ayna evresindeki özdeşleşmeye dayandığını tekrarlar: bilgi, ‘ben=öteki’ kaymasında kurulur. Bu bilgi, daha sonra sözün paktıyla dönüştürülecek olsa da, izini her söylemde bırakır. (faculty.las.illinois.edu)
“Nesnenin temelindeki bu rekabetçi zemin, tam da söz içinde—üçüncüyü ilgilendirdiği ölçüde—aşılır: söz, daima bir pakttır, uzlaşmadır; bu rekabet ve yarışma hakkında bir şey üzerinde anlaşılır. Anlaşılır: şu benim, şu senin, şu şudur, şu da budur.”
Söz, üçüncüyü (Büyük Öteki) devreye sokarak rekabet zeminini aşar; ‘pakt/uzlaşma’ ile paylaştırma, adlandırma, sınırlama kuruludur. “Şu benim…” formülleri, sembolik kayıttır; imleyenlerle sınırlar çizilir. Böylece tanıklık, iletişimin etik çekirdeği olarak paktın içine yerleşir; söz bağlar. (nosubject.com)
“Yine de, bu ilksel rekabetin saldırgan terimi, küçük öteki üzerine, üçüncü olarak öteki üzerine, nesne üzerine yapılan her tür söylemde izini bırakmayı sürdürür.”
Aşılma tam tedavi değildir; hayalî rekabet söylemde iz bırakır. ‘Küçük öteki’ ve ‘nesne’ üzerine her konuşmada agresyon izi, kıskançlığın gölgesi sürer; klinikte bu iz, delüzyonun ‘dolgun’ ve ‘nakarat’ uçlarında farklı görünümler alır. Analitik işitme, bu izleri paktın söz dizgesinde tanır. (nosubject.com)
“Tanıklık—yansılarını gelişmeye bırakmak yeter—Latincede testis diye adlandırılmasının boşuna olmadığını gösterir; ve tanıklık edilirken, er bezi üzerine yemin edilir; çünkü daima öznenin bir angaje oluşu söz konusudur: tanıklık damgasını taşıyan herhangi bir şeyde, organizma daima gizil olarak mevcuttur.”
Bu birim, “tanıklık”ın kökensel bir ‘bedensel bağlama’ ve ‘angajman’a işaret ettiğini söyler. Latincede testis ‘şahit’tir; modern etimoloji “testify” ile “testis” arasındaki yaygın bağlantıyı ihtiyatla tartışır, ancak Lacan’ın burada yaptığı şey sözün ‘beden’le—riskle, onurla—bağını hatırlatmaktır: tanık, yalnız bilgi vermez, bedel ödemeyi göze alır; ‘organizmik mevcudiyet’ bu riskin işaretidir. Bu temsili, “tanıklık=bedenle bağlanma” gibi şahsi bağ birimlerine dayandıran kültürel okumalar mevcuttur; kavramsal maksat, tanıklığın kana/bedene değen bağlayıcılığıdır, sibernetik iletimden farkı da budur. (Cabinet Magazine)
“Nihayetinde, tanıklık düzenine giren her şeyde, her zaman sanal/görcül/virtüel bir mücadele vardır. Hâlihazırdaki bütün diyalektikte, nesnenin kuruluşunun tüm diyalektiğinde, ötekini iptal etmeye mecbur bırakılma sanal/görcül/virtüel imkânını yeniden buluruz; basit bir nedenle: bu diyalektiğin başlangıcı benim ötekinde yabancılaşmam olduğundan, bir an gelir ki, öteki razı olmadığı için, bizzat benim iptal edilmem durumu doğar.”
Burada tanıklığın ‘mücadele’ gölgesini taşıdığı söylenir: her tanıklık, bir karşı-tanıklığı çağırır; pakt/uzlaşma, hayalî agresyonun izini silecek değildir. Çünkü başlangıç yabancılaşmadır; öteki “razı olmazsa”, benim iptalim ihtimali doğar. Sözün bağlayıcı yüzü (fides) ile oyun/feinte’in şiddet potansiyeli aynı yapıda yer alır; analitik diyalektikte bu potansiyel, “Öteki ile birlikte varoluşun imkânsızlığı” motifinde, öznenin arzusunun çıkmazlarında yeniden belirir. (nosubject.com)
“Bilinçdışının diyalektiği, daima, imkânlarından biri olarak, ötekiyle birlikte varoluşun imkânsızlığını; yani mücadeleyi içerir. Efendi-köle diyalektiği, burada, tabir caizse, psikojenik değeriyle yeniden belirir.”
Bu birim, Hegelci efendi-köle figürünü ‘psikojenik değer’ seviyesinde çağırır: birlikte varoluşun imkânsızlığı—ölümüne mücadele—bilinçdışı diyalektiğin bir imkânıdır. Lacan, Hegel’i felsefi bir tamamlama için değil, sözün ve tanıklığın içkin diyalektiğinde agresyonun, iptal riskinin ve bağlayıcılığın nasıl birbirine dolandığını göstermek için çağırır; böylece pakt ile mücadele aynı yapıda, Öteki üzerinden kurulan söz mimarisinde bağlanır. (Literary Theory and Criticism)
“Bu, belki bütünüyle kesin değildir; ‘Tin’in Fenomenolojisi’, muhtemelen, tin’in gelişimi bakımından söz konusu olan her şeyi tüketmez; ama, hiç kuşkusuz, psikolojik değerini görmezden gelemeyiz: yani, insan dünyasının kuruluşuyla en sıkı ilişkide olan şey, temel bir rekabet içinde, ilk ve esaslı bir “ölümüne mücadele”de cereyan eder.”
Metin, Hegel göndermesini ihtiyatla bağlar: felsefî kapsama iddiası olmaksızın, ‘psikolojik değer’ düzeyinde efendi-köle diyalektiği, insan dünyasının kuruluşundaki ilk mücadeleyi formüle eder. Bu bağlamda Lacancı okuma, ayna evresi ve paranoyak bilginin rekabet zeminiyle, sözün pakt ve tanıklık rejimini birlikte düşünmeye çağırır: söz, Öteki’den dönerek bağlar; ama bu bağ, agresyonun iziyle birlikte gelir. İşte bu nedenle, tanıklık ‘bedenle angaje’dir ve iletişim, sibernetik aktarım değil, yapısal bir risk ekonomisidir. (Lamarre Mediaken)
“Şu kadar var ki, formu bakımından söz konusu olan gerçekten budur: rekabet; o kadar esastır ki, sonunda gördüğümüz şey—tabir caizse—bahislerin yeniden belirmesidir: efendi, kölenin keyfiyetini elinden almıştır; yani, nesnenin, kölenin arzusunun nesnesi olduğu haliyle, o nesneyi ele geçirmiştir; ama aynı anda, insanlığını yitirmiştir. Yani söz konusu olan, hiç de keyfiyet nesnesi değildir; bizzat rekabet, olduğu haliyle söz konusudur.”
Bu birimde kurucu vurgu rekabete yerleştirilir ve bunun ‘form’ düzeyinde, yani yapısal kipte işlediği belirtilir. ‘Bahislerin yeniden belirmesi’ ifadesi, ayna-vari bir döngüde, özne ile öteki arasındaki yarışın kesilmeden sürdüğünü bildirir; Hegelci efendi–köle sahnesi hatırlatılır, fakat burada ‘keyfiyet’ (jouissance) nesnesinin mülkiyetiyle insanlığın yitimi aynı anda yazılır: efendi, ötekinin arzusunun nesnesini ele geçirir geçirmez, kendi öznel yerini boşaltır. Bu, arzu-sebebinin (küçük a) ‘mülk’ kılındığı anda zaten el değiştiren bir fazlalık olduğuna işaret eder; a, sahip olununca sönmeyen, tersine özneyi daha da bağlayan bir artık etkidir. Bu yüzden cümlenin son kıvrımı sorunu isabetle yer değiştirir: mesele “keyfiyet nesnesi” değil, bizzat rekabetin sahnelenişidir. Rekabet, hayali düzeyde küçük ötekiyle kurulan teşhisin ve transitivizmin sürdüğü bir sahne olduğundan, efendinin elde ettiği şey ‘onun arzusuna sahip olmak’ değil, ötekinin arzusunu güdüleyen boşluğu güçsüzleştirmektir; bu da onu insanlığından eder, çünkü özne oluş Öteki’ye bağlanmış bir söz-iktisadına ihtiyaç duyar. Lacancı okumalarda efendi–köle figürü, arzu–keyfiyet–tanınma üçgenini katlayarak geri döner: tanınmadan yoksun bir ‘sahip olma’, özneyi yerinden eder; arzu-sebebinin, ‘mülk’ haline getirildiği anda geri çekilen bir işaret olduğu, a’nın ‘nesne’ değil ‘sebep’ olduğuna işaret eder (🔗). (londonsociety-nls.org.uk)
“Ve artık bu insanlığı kime borçludur? Yalnızca kölenin tanımasına. Ama madem kendisi köleyi tanımaz, bu tanımanın kelimenin tam anlamıyla hiç değeri yoktur; yani efendi, olup bitenlerin somut gelişiminde, zafer kazanıp keyfiyeti elde edenin başına geldiği gibi, tamamen aptal olur; yani keyfiyetin dışında hiçbir şeye muktedir olamaz. Keyfiyetten yoksun bırakılan ise, bütün insani ilişkiyi muhafaza eder; çünkü o efendiyi tanımıştır ve böylece “efendisi tarafından tanınma” imkânına sahiptir; yani, kendisini etkin biçimde tanıyabilecek olan tarafından tanınmak için, yüzyıllar boyunca mücadeleyi sürdürecektir.”
Tanınma, öznel yerin kurucu koşulu olarak yazılır ve ‘insanlık’ tam da burada düğümlenir. Tanımayan efendi, kölenin tanımasını boşa çevirerek kendi sembolik yerini ortadan kaldırır; tanıma tek taraflı kaldıkça ‘insanlık’ denen bağın sözlü paktı kurulamaz. Bu nedenle efendi ‘aptal’ olur ifadesi, etik bir yargı değil, söylem-iktisadının sonucu olarak okunur: keyfiyete mahkûm olup, sözün kurduğu bağın dışında kalır. Buna karşılık, keyfiyetten yoksun bırakılan köle, ‘tanıdığı’ için bütün insani ilişkiyi elde tutar; çünkü tanıma, Öteki’nin alanına yazı yazmaktır ve gelecekte “efendisi tarafından tanınma” imkânını canlı tutar. Bu, arzu ve tanıklık ekonomisinin uzun süreli diyalektiğidir: sembolik tanıma ertelense bile, sözün paktı imkân olarak kalır. Lacancı bağlamda Büyük Öteki’ye (A) borçlu olduğumuz şey tam da böylesi tanıma kayıtlarıdır; küçük ötekiyle kıyasıya rekabet eden hayali sahne, bu kaydı bozsa bile, ‘insanlık’ denen bağın ölçütü, Öteki düzleminde alınan cevap ve tanımadır (🔗; 🔗). (nosubject.com)
“Bu ayrım: – büyük A ile Büyük Öteki’nin, yani bilinmeyen olarak Büyük Öteki’nin, – ve küçük a ile ötekinin, yani ben olan ötekinin, …bütün bilginin kaynağıdır; bu iki ilişkinin açtığı açı—bu aralık—içinde, arzunun bütün diyalektiği konumlandırılmalıdır; zira soru şudur: – Özne size konuşuyor mu? – Ne hakkında konuşuyor?”
Ayrım iki eksenlidir: Büyük Öteki (A) sembolik düzenin, yasa ve dilin alteritesi; küçük öteki ve küçük a ise hayali düzlemdeki benzer, hasım ve arzu-sebebi kipleri olarak çalışır. “Bilinmeyen olarak Büyük Öteki” vurgusu, Öteki’nin garantör değil, yapılayıcı boşluk olduğuna işaret eder; ‘bilinmezlik’ sözün bağlayıcılığını mümkün kılar. “Ben olan öteki” tanımı, imgesel özdeşliğin ve rekabetin tarafını netler. Bilginin kaynağını bu açıda konumlamak, ‘paranoyak bilgi’—transitivizm ve kıskançlık diyalektiği—ile ‘sözün paktı’nın—Öteki’ye hitap—aynı matriste, fakat farklı kutuplarda işlendiğini duyurur. Bu yüzden iki soru doğrudan yapısal: konuşma var mı, varsa ne hakkında? Birincisi mesajın adreslenmişliğini, ikincisi nesnenin statüsünü sınar; çünkü özne konuştuğunda ya Öteki’ye söz verir ya da nesneyi ötekinin arzusunun izinde sahneye sürer. Büyük Öteki ve küçük öteki/a ayrımı Lacan’ın bütün seminerlerinde sabit bir notasyondur ve psikotik söylemi farklılaştırırken anahtar işlev görür (🔗; 🔗). (nosubject.com)
“İlk soruya cevap vermeyeceğim açıktır; çünkü tam da başlangıçta sorulan soru budur: “Bu sahici bir söz müdür?” Bunu baştan bilemeyiz; ama buna karşılık size bir şeyden konuşur; peki, ne hakkında konuşur? Kendinden!”
Burada yöntemsel ket koyma yapılır: sahih söz olup olmadığına peşinen karar verilmez, çünkü sözün sahihliği ancak Öteki’de aldığı karşılığa göre belirir. Buna rağmen bir kesinlik sahası korunur: özne konuşur ve konuştuğu şey ‘kendisi’dir. “Kendinden konuşmak” bile, ikinci soruda görüldüğü gibi, nesne statüsünü gündeme taşır; çünkü ‘kendinden söz’ Öteki’ye hitap eden bir tanıklık kipidir. Analitik çerçevede ‘sahih söz’ ölçütü, mesajın Öteki’den tersine çevrilmiş dönüşüyle kurulur; başlangıçta bunun garantisini veremeyiz. Fakat kendine-dair söyleyiş özneyi bağlar ve konuşanın konumunu açığa çıkarır; psikotik deyişle nevrotik deyiş arasındaki fark, tam da bu bağın nasıl kurulduğunda belirir (🔗). (lacanonline.com)
“Ama baştan, ta başlangıçtan görürsünüz ki, size, diğerleri gibi olmayan bir nesneden söz eder; şimdiye kadar oyuna sokmadığım bir nesneden; çünkü, bir bakıma, bu, bu ikili diyalektiğin uzantısıdır: size, kendisine konuşmuş bir şeyden söz eder.”
Öznenin ‘kendinden söz’ü, ‘diğerleri gibi olmayan’ bir nesneyi geçirir; bu nesne, öznenin ifadesiyle ona ‘konuşmuş olan’ bir şeydir. Burada ‘kaynak’ kavramı içkinleşir: söyleyen özne, aynı anda ‘kendisine konuşan’ bir kaynağın iletisini taşır. Psikotik söylemi ayırt edecek şey, işte bu ‘kendisine konuşmuş şey’in statüsüdür; özne bunu bir söz-formunda işittiğini bildirir. Nesnenin farklılığı, onu arzu-sebebine (a) yaklaştırır: başkasının arzusuna tercüme edilmiş, özneye dönen bir fazlalık. Bu yüzden ‘ikili diyalektiğin uzantısı’ denir; hayali rekabet ile sembolik adresleniş aynı anda devrededir ve ‘kaynak’tan gelen söz bu aralığı yarar (🔗). (lacanonline.com)
“Paranoyak yapının temeli tam da şudur: özne, formüle ettiği bir şeyi anlamıştır; biraz önce anlam konusunda size sözünü ettiğim bir şey; söz formu almış bir şey vardır; bu şey ona konuşur.”
Temel belirginleşir: özne ‘formüle ettiği’ bir şeyi ‘anlamıştır’ ve “söz formu almış” bu şey ona konuşur. Burada iki katman birikir. İlki, öznenin sözünün kendisine Öteki’den dönerek anlam kazanmasıdır; ikincisi, ‘ona konuşan şey’in yabancı kaydıdır. Psikotik söylem, bu iki katmanı çakıştırır: özne, kendisine hitap eden bir söz kaynağıyla karşılaşır ve onu tanıklığa döker. ‘Formül’ vurgusu, ifadenin kalıplaşması ve nakarata dönüşebilmesi ihtimalini açar; buna karşı kutupta ise ‘dolgun fenomen’ yani taşkın bir aydınlanma momenti vardır. Her iki uçta da ‘ona konuşan’ şey, imleyen düzeyinde ayrı bir ağırlık kazanır (🔗). (lacanonline.com)
“Kuşkusuz, bunun fantastik bir varlık olduğu konusunda kimsenin kuşkusu yoktur; kendisinin bile, zira özne, sözlerinin kaynağının tümüyle muğlak karakterini formüle etme duruşunu daima muhafaza eder. Özneyle konuşan bu varlığın yapısıdır—öznenin bunun hakkında tanıklığını getireceği yapı—paranoyada söz konusu olacak olan.”
‘Varlık’ın fantastikliği teslim edilir, fakat asıl mesele bu fantazmanın yapısıdır. Öznenin kendisi kaynağın muğlaklığını kabul eder; demek ki analitik soru, “var mı yok mu?” değil, “nasıl işliyor?”dur. Yapıyı kuran şey, bu ‘konuşan’ın özneye nasıl hitap ettiği, hangi imleyen dizileriyle döndüğü ve hangi paktı bozup hangisini kurduğudur. Tanıklık, bu yapının analitik malzemesidir; özne “bana konuştu” dediğinde, Öteki’nin yeriyle kurduğu bağı da ifşa eder. Bu yüzden paranoyada araştırma, fenomenolojik içerikten çok eklemlenişin—sözün—yapısına yönelir (🔗). (nosubject.com)
“Artık görmelisiniz ki, – yabancılaşma terimine giren her şey—hayali olanın büsbütün genel bir formudur bu—, – psikozda bu yabancılaşmanın ne olduğuna dair kesin soru arasındaki düzey farkı ne kadar büyüktür; …zira şu noktayı açık bırakıyorum; olabilir ki: – söz konusu olan yalnızca özdeşleşme değildir, – söz konusu olan yalnızca dekorun “alter” tarafına kaymış olmasıdır, …ama özne konuştuğu andan itibaren, konuşan özne olarak, yani küçük a ile ötekine konuşan ya da küçük a ile ötekiden söz eden olarak değil, Büyük A ile Büyük Öteki’yle konuşan …gerçekten konuşan—ve kimsenin kuşkusu yoktur; yoksa psikoz problemi olmazdı; psikozlular birer “konuşma makinesi” olurlardı—tam da size konuştuğu ölçüde onun tanıklığını dikkate alırsınız.”
Birim, hayali yabancılaşmanın genel şeması ile psikotik yabancılaşmanın özgül şeması arasındaki uçurumun altını çizer. Psikozu yalnız “özdeşleşme kayması” ya da “dekorun alter tarafına taşınması” olarak kavramak yetmez; çünkü burada söz, Büyük Öteki’ye adreslenir ve oradan dönerek özneyi bağlar ya da çözer. Bu nedenle analitik poz, özneyi ‘konuşma makinesi’ değil, ‘konuşan ve tanıklık eden’ olarak ele alır; fenomenin gerçeği, tanıklığın söyleyişinde yakalanır. Küçük a/öteki ikilisi hayalî ekseni belirtirken, Büyük A Öteki ile konuşma, sembolik adreslenişi görünür kılar; psikozda kopuş, çoğu kez bu adresin bozulma tarzındadır ve yapı buradan okunur (🔗; 🔗). (nosubject.com)
“Soru şu: herkesin fantastik olduğunu söyleme konusunda hemfikir olduğu bu varlığın yapısı nedir? Tam da analiz’in anladığı anlamda S’dir bu; S artı soru işareti olarak. Konuşan özne içindeki bu pay nedir? Analiz dedi ki: bilinçdışıdır.”
Soru, ‘fantastik varlık’ın yapısına çevrilir ve analitik yazımda “S?” ile gösterilir: bu işaret, öznenin içindeki ama öznenin ötesinde konuşan payın adı olarak bilinçdışını çağırır. “S?”nin soru işareti, garantinin yokluğunu ve yapısal bilinmeyeni imler; analitik çerçeve bunu ‘bilinçdışı konuşur’ teziyle karşılar. Böylece ‘bana konuşan varlık’, öznenin sözünde Öteki’den dönen imleyen etkileri ve arzu-sebebinin artıklarını taşıyan bir düzenek olarak düşünülür; fenomenin adı değişse de yapıdaki yer, bilinçdışının konuşmasıdır (🔗; 🔗). (lacanonline.com)
“Doğallıkla, önce şunu kabul etmiş olmanız gerekir—sırf sorunun bir anlamı olsun diye—: bu bilinçdışı, tam da öyle denebilir, öznenin içinde konuşan bir şeydir. Kabul etmiş bulunuyoruz: öznenin içinde, öznenin ötesinde, ve özne bunu bilmediğinde bile konuşan bir şey vardır: “söylediğinden fazlasını söyler”. Analiz, psikoza gelince, şöyle der: konuşan odur. Bu yetiyor mu? Kesinlikle hayır! Zira bütün mesele, nasıl konuştuğunu, paranoyak söylemin yapısının ne olduğunu bilmektir.”
Burada bir önkabul şart koşulur: bilinçdışı konuşur. “Öznenin içinde ve ötesinde” ikiliği, imleyen düzeneklerinin özneyi aşan örgütlenişini ve mesajın Öteki’den dönüşünü işaret eder. ‘Söylediğinden fazlasını söyleme’ ilkesi, lapsus ve neolojinin ağırlığını açıklar; psikotik deyişte bu ‘fazla’, bazen ‘dolgun fenomen’, bazen ‘nakarat’ olur. Bununla birlikte, sadece “konuşan odur” demek kifayetsizdir; analitik soru mekanizmadır: nasıl konuşur? Paranoyak söylemin yapısı, projeksiyon, adres kayması, imleyenlerin bağlayıcı dikişleri ve çözümleri üzerinden belirir (🔗). (lacanonline.com)
“FREUD, bu konuda, tamamıyla çarpıcı bir şey getirmiştir; ve bugün, size, sorunun nasıl açıldığını göstermek için, yalnızca terimlerini anımsatmak istiyorum. FREUD der ki: bir nevrozda tanınmak durumunda olabilecek temel eğilim, “Onu seviyorum, ötekini” ve “sen beni seviyorsun”dur. Psikozda, “Seni seviyorum” ya da “sen beni seviyorsun” düzeyinde değiliz. Diyalektiği çarpıcıdır; ve şimdi söyleyeceklerim hakkında, sonrasında, iyi bir on yıl kadar bocalayıp kalırız.”
Freud’un katkısı, nevroz ile psikozun sevgi ifadesindeki gramatik ve adres ayrımlarına dayanır. Nevrozda temel eğilimler “Onu seviyorum” ve “sen beni seviyorsun” gibi özne–nesne–Öteki dizilişlerinde okunur; psikoza gelindiğinde bu diziliş bozulur ve sevginin hem kişisi hem adresi çarpıcı biçimde yer değiştirir. Lacan bu Freudiyen ayrımı yapısal bir düzleme taşır: psikotik söylemde ‘sevgi’ önermesi artık bağ kuran bir paktın cümlesi değildir; çoğu kez projeksiyon ve zulüm diyalektiğine devrilir. Bu saptama, Schreber okumasında Freud’un projeksiyonu merkezi mekanizma saymasıyla da bağlanır (🔗; 🔗). (mhweb.org)
“Bize der ki: bunu inkâr etmenin üç yolu var; sözünü esirgemez; bize, niçin psikotiklerin bilinçdışının bu kadar iyi bir dilbilgici, ama bu kadar kötü bir filolog olduğunu söylemez; çünkü filolog bakış açısından, bütün bunlar son derece kuşkuludur; zira öznenin işlevi, fiilin tümleyicisidir. Sanmayın ki, altıncı sınıf Fransızca gramerlerinde olduğu gibi yürür; bu, her tür tartışmanın konusudur; “Onu seviyorum”u söylemenin, dillere göre pek çok farklı yolu vardır.”
Freud’un “üç inkâr yolu” şeması, grameri ve anlamı dolaştırır; Lacan, bu noktada ‘psikotik bilinçdışının iyi dilbilgici, kötü filolog’ oluşunu ironik biçimde vurgular. Dilbilgici olmak, işlevlerin yerini sezmek; filolog olmak, bağlamsal anlamı açıklamak demektir. Psikotik söylem, gramerde yerleri şaşırtan bir oyun oynar; özne, nesne, tümleyici yer değiştirir, ama cümle ‘iş görür’. “Onu seviyorum”un dillere göre değişen ifade yolları, işte bu yer-değiştirme alanının genişliğini gösterir; analitik okuma, gramatik yerleştirmeyi yapısal işlevlere bağlayarak ilerler (🔗). (mhweb.org)
“FREUD tüm bunlarda oyalanmaz. Der ki, 3 ego, 3 işlev ve 3 tür sanrı vardır; ve bu—“iş görür”. Der ki:”
Freud, ayrıntı gramer tartışmasına saplanmadan, üçlü bir tablo önerir: üç ego-işlev ve üç sanrı tipi. “İş görür” vurgusu, bunun kapsamlı bir teori değil, ama klinik ayrımı mümkün kılan bir operasyonel şema olduğunu belirtir. Lacan, bu şemayı alıp projeksiyonun zorunluluğunu ve adres dönüşümünü yapısal düzleme taşır; makinayı gramer değil, Öteki’ye yazılma kurar (🔗). (mhweb.org)
“– bunu inkâr etmenin ilk yolu, “Onu seven ben değilim, onu seven o.” demektir; yani eşim, ikizim; seven odur.”
İlk yol, sevginin öznesini yerinden eder: “seven ben değilim, o.” Bu, özdeşleşme yoluyla sorumluluğu küçük ötekiye kaydırma ve sevgi eylemini ‘yansıma’ya atma manevrasıdır. Psikotik söylemde bu, kusursuz bir gramerle kurulabilir, ama sembolik bağın paktı, sorumluluk ve taahhüt düzlemi yerinden oynar; özne kendini cümlenin dışına sürer ve sevgi, ‘öteki’nin eylemi olarak yazılır. Bu kaydırma, paranoyak bilginin rekabet zeminine çok iyi oturur (🔗). (mhweb.org)
“– İkinci yol, “Sevdiğim o değil, o.” demektir. FREUD bize şunu açıklar: bu düzeyde, savunma yeterli değildir; ve tam da özne paranoyak olduğu ve projeksiyon mekanizması devreye girdiği için; başka deyişle, özne oyunun dışında değil, tersine, tümleyici olduğundan, kılık değiştirme yetmez; projeksiyon devreye girmelidir; yani, “sevdiğim o değil” demesi yetmez; “o beni seviyor” demelidir.”
İkinci yol, sevginin nesnesini değiştirir, sonra da projeksiyonla adresi tersine çevirir. “Sevdiğim o değil” kılığının yetmediği yerde, “o beni seviyor”a dönüş, mesajın Öteki’den tersine çevrilmiş dönüş kuralını patolojik bir hızla sahneler: özne, sevginin yükünü nesneden Öteki’ye yansıtır, sonra bunu kendine döndürür. Projeksiyonun zorunluluğu burada yapısal bir sonuçtur; sevgi önermesi, öznenin cümledeki yerini koruyamadığında, ‘sevgi’ artık bir pakt değil, bir zulüm parantezine kayar (🔗; 🔗). (mhweb.org)
“– Üçüncü olasılık: “Onu sevmiyorum, ondan nefret ediyorum.” Görünen o ki, burada da tersine çevirme yetmez; en azından FREUD’un söylediği budur; burada da projeksiyon mekanizması devreye girmelidir; yani “o benden nefret ediyor”; ve işte, zulüm sanrısındayız. Bu, içerdiği yüksek sentez bakımından, bize bazı nurlar getirir; ama aynı zamanda, bunun ne kadar çok soru açık bıraktığını da görürsünüz.”
Üçüncü yol, sevginin zıddına geçer, fakat yine projeksiyonla tamamlanır: “o benden nefret ediyor.” Böylece zulüm sanrısı kurulur. Buradaki ‘yüksek sentez’, sevgi/nefret kutuplarının tek bir imleyen zincirinde kilitlenmesidir; özne, adres ve nesne yerlerini bükerek bir ‘büyük öteki’nin düşmanlığına dair tanıklık üretir. Bu şema klinikte işe yarar, ama çok soru bırakır: projeksiyonun gerekliliği, öznenin cümledeki yerinin niçin çöktüğü, sevginin pakt olarak niçin kurulamamış olduğu. Lacan, bu soruları yapısal ileti ve Öteki adresiyle yanıtlamaya yönelir (🔗). (mhweb.org)
“Şunu işaret edelim: projeksiyon mekanizması, “ben”in bizzat silinmesinin söz konusu olmadığı her durumda, ek bir mekanizma olarak devreye girmelidir. Bu, büsbütün kabul edilemez değildir; yine de, biraz daha ilave bilgi edinmek isterdik. Diğer yandan, apaçık olan şudur: “ne”—en formel haliyle—her bir terime uygulandığında, kesinlikle aynı değere sahip değildir; ama ilginç olan şudur ki, yine de, kabaca, bir şeye yaklaşır; başka deyişle “iş görür”. Demek ki, ilke düzeyinde bir logomahi düzlemine yerleşerek, şeyleri gerçek düzeylerine uygun biçimde konumlandırdığı bir yan olmalıdır. Buna daha yakından bakacağız. Belki de size bu sabah sunduklarım, daha baştan, sorunu başka türlü koyabileceğimizi göstermiştir: “Onu seviyorum” nedir?”
Projeksiyonun ‘ek mekanizma’ oluşu, öznenin tümden silinmediği durumlarda bile, adres dönüşünü tamamlamak için gerekli bir aparat olarak sunulur. Bu, klinikte kabule şayandır; ama açıklayıcı boşluklar bırakır. Cümlenin ‘logomahi’ vurgusu, imleyenlerin kavgası düzleminde, şeylerin yerlerinin yeniden tayin edildiğini bildirir; ‘iş görme’ ifadesi, kurucu doğruluktan ziyade operasyonel uygunluğu anlatır. Soruyu yeniden koyma çağrısı, sevgi önermesinin statüsünü pakt, mesaj ya da tanıklık olarak ayırmayı hedefler: “Onu seviyorum” bir bilgi cümlesi midir, yoksa bağ kuran bir söz müdür? İşte Lacancı çözümleme tam burada sözün Öteki’den dönüş yapısını ve tanıklık kipini devreye sokar (🔗). (lacanonline.com)
“Bir mesaj mıdır? Yani, soru işareti bıraktığımız bir şey midir?”
Mesaj olarak okuma, sözün alıcıda çözülmesine açık, geri dönüşünde tersine çevrilmiş bir içerik getiren kipini çağırır. Mesaj, doğruluğu garanti edilmemiş, fakat Öteki’den dönerken adreslenmişlik kazanan bir dizgedir; bu yüzden “soru işareti” yerinde durur. Psikotik söylemde ‘mesaj’ kipinin fazlası, ya dolgun fenomen şeklinde taşar ya da nakarat şeklinde boşluk üretir; her iki durumda da mesaj, çözüme Öteki’den dönüşte kavuşur (🔗). (lacanonline.com)
“Bir tanıklık mıdır? Bir olgunun ham tanınması mıdır? Başka deyişle, olgunun nötralize edilmiş hali midir?”
Tanıklık olarak okuma, sözün bağlayıcı ve risk içeren yüzünü öne çıkarır: özne, bir olguyu ham hâliyle tanır ve kendini ona angaje eder. “Nötralize edilmiş hal” sorusu, bilimin ‘herkesin üzerinde anlaşacağı deney’ idealiyle kurduğu kamusal tanıklık rejimine atıf yapar; orada bile başlangıç şahadetin etiğine yaslanır. Lacan, tanıklığın etimolojik ve kültürel katmanlarına ara ara değinerek, sözün ‘organik’ ve ‘bedensel’ bağlarını hatırlatır; maksat, iletişimi sibernetik aktarımdan ayırmak ve sözün Öteki’ye bağ kuran özgüllüğünü görünür kılmaktır (🔗; 🔗). (lacanonline.com)
“Soru, sorulmaya değerdir.”
Bu cümle, sözün rejimini değiştiren bir ‘metodik ket’ olarak iş görür; sahnelenen şey içerik değil, sorulma fiilinin bizzat kendisidir. ‘Değerlik’, burada bir gerçeklik sınaması değil, söylemi hangi düzlemde kuracağımızın kararıdır: ‘mesaj mı, tanıklık mı?’ gibi müteakip ayrımların zemini böyle döşenir. Bu nedenle birim, hermenötik bir niyet açıklaması değil, adresin ve dönüşün araştırılacağı bir söz-iktisadı ilanıdır; soruyu sormaya değer kılan, öznenin mesajını Büyük Öteki’den tersine alacağı yapının kendisidir; dolayısıyla daha ilk adımda ‘sahilik’ ölçütü ertelenir, yapı öne alınır. Bu, psikoz tartışmasında içeriğin ‘fantastik’ olup olmadığına kilitlenmek yerine, ‘nasıl konuşuyor?’ sorusunu sahneye çağırmanın zorunlu girişidir. Bu yöntembilimsel hamle, Lacan’ın Seminer III boyunca ısrarla sürdürdüğü, fenomeni sözün yapısında konumlandırma tavrıyla tam örtüşür; psikozu ‘dış içerik’ten değil, ‘adres–mesaj–dönüş’ mimarisinden okur. (londonsociety-nls.org.uk)
“Öte yandan, şeyleri salt mesaj terimleriyle bırakalım: açık ki, ilk durumda, “Onu seven odur.”, diyebileceğimiz şey şudur: mesajını burada bir başkası üzerinden geçirir; fark budur; ve bu yabancılaşma, kuşkusuz, bize küçük öteki düzlemine çıkarır; ego, araya giren alter-ego üzerinden konuşur; üstelik cinsiyeti de değişmiştir.”
‘Salt mesaj terimleri’ denerek önce düz bir okuma denenir: “Onu seven odur.” önermesinde özne, sevginin failini kendinden kaydırır ve mesajını ‘başkası’ üzerinden dolaştırır. Bu ‘fark’, yani mesajın taşıyıcısının yer değiştirmesi—‘ben’ yerine ‘o’—yabancılaşmayı hayali eksende kurar; küçük öteki, yani benzer/hasım imgesi devreye girer ve ego, alter-ego üzerinden konuşur. “Üstelik cinsiyeti de değişmiştir.” bükümü, bu kaydırmanın yalnız fail konumunu değil, cinsel işaretlemeyi de terslediğini belirtir; paranoyak bilginin rekabetçi zemini burada açıkça görünür olur: sevgi eylemi, ‘ben’den alınır, ‘o’ya yazılır ve cinsel belirlenimle damgalanır. Freud’un ‘kıskançlık’ başlığında söz ettiği ilk varyant tam da budur: sevgi önermesinde öznenin yerini bir ‘ikiz/eş’ doldurur; klinik değeri, projeksiyonla karışmaya elverişli olsa da burada mantıkça ‘adres–fail’ kaydırması esastır, ‘proje etme’ değil (🔗). (mhweb.org)
“Bu tespitle sınırlanacağız: tersine çevrilmiş yabancılaşma (inverted alienation); ve neden, kıskançlık sanrısında, başka deyişle, ötekiye özdeşleşmenin kendisi unsurunun—ilk direktifte ötekiye özdeşleşmeye verilmemiş olan cinselleştirme işaretini taşıyan—başat planda yer aldığını bileceğimizi, kendimize soracağız.”
Burada “tersine çevrilmiş yabancılaşma” adlandırması, öznenin sevgi cümlesinde kendi yerini ‘öteki’ye devretmesini—ve hatta cinsel işaretlemeyi de ona yüklemesini—bir yapı ismi altında toplar. “Ötekiye özdeşleşme” vurgusu, kıskançlık sanrısında ‘ben’ ile ‘o’nun yerlerinin aynalanarak değiştiğini; sevginin öznesinin ‘o’ yapılırken, cinsel belirtecin de ona taşındığını dile getirir. Bu yüzden ‘başat plan’ artık ‘ben-seviyorum’ değil, ‘o-seviyor’dur; mesaj, hayali eksende dolaşır ve özne, küçük ötekiyle ikame edilir. Freud’un kıskançlık anlatımında bu tür bir özdeşleşme ve cinsel damga yer değişimi, mekanik bir ‘projeksiyon’la karıştırılmaması gereken, özel bir adres kayması olarak geçer; Lacancı yazım bunu “imleyen yerlerinin terslenmesi” diye okur. (mhweb.org)
“Öte yandan, yoldan geçerken parmağınızı dokunurcasına göstermiş olayım: yapıyı bu şekilde çözümleyince, her durumda, burada projeksiyondan söz etmediğimizi görürsünüz; yoksa, FREUD’un projeksiyonu uyguladığı şeye—kıskançlık sanrısından söz ederken—aynı projeksiyon terimini uygulamak tümden imkânsız olurdu; ki bu, az çok bir nevroz mekanizmasına entegre edilmiştir; ve kişinin, kendi sadakatsizliklerini başkasına isnat etmesidir; yani…”
Bu parantez, iki ayrı ‘projeksiyon’ kullanımını ayırır. Buradaki yapı ‘projeksiyon’ diye adlandırılırsa, Freud’un nevrotik düzlemde tanımladığı projeksiyonla—kişinin kendi sadakatsizlik eğilimini başkasına atfetmesi—karışacaktır. Oysa ‘“Onu seven odur.”’ varyantında olup biten, basit atfetme değil, imleyen yerlerinin ve fail konumunun hayali bir terslenmesidir; bu nedenle, Lacan burada projeksiyon demekten kaçınır ve ‘yabancılaşmanın tersine çevrilmesi’ der. Freud’un kıskançlıkta projeksiyon kullanımı, nevrotik savunma repertuvarına aittir; psikotik yapıda, adres–fail–nesne bağları başka türlü, yapısal olarak bozulur (🔗). (Žižekian Analysis)
“FREUD bunu mükemmelen ayırt eder; çünkü klinikte bu mükemmelen ayırt edilir— …yani, karınıza kıskançlık duyduğunuzda, bunun nedeni, bizzat kendinizin, kendinize az çok küçük günahlar yakıştırabilmenizdir.”
Freud’un ayırdığı çizgi açıktır: nevrotik kıskançlıkta projeksiyon, öznenin kendi ‘küçük günahlarını’ başkasına yakıştırmasıdır; psikotik kıskançlıkta ise yapı farklıdır. Klinik ayırt edilebilirlik vurgusu, fenomenlerin aynı sözcükle (projeksiyon) adlandırılmasının yol açacağı karışıklığı bertaraf eder. Böylece nevrozda ‘benim eğilimim—onun fiili’ kaydırması bir savunma hareketidir; psikotik delüzyonda ise fail–adres–nesne üçgeni söz yapısında başka türlü bükülür ve ‘bana konuşan kaynak’ motifi öne geçer. (mhweb.org)
“Bu, zorunlu ve mutlak surette aynı mekanizma değildir; aynı mekanizmayı, kıskançlık sanrısında—muhtemelen psikotik olan—işe koşmak mümkün değildir; ister FREUD’un kaydında tutalım; isterse, bizzat benim az önce yerleştirmeye çalıştığım kayıtta tutalım; ki burada söz konusu olan, tersine çevrilmiş bir yabancılaşmayla özdeşleştiğiniz öznenin kendisidir; yani, bizzat kendi karınız; ki onu, yeminlerinizin muhatabına gönderen haberci kılarsınız; üstelik, başka bir erkeğe bile değil; çünkü klinik, söz konusu olanın bu olmadığını gösterir; ama aşağı yukarı belirsiz sayıda erkeğe; zira herkes bilir ki, hakkıyla paranoyak kıskançlık sanrısı, sonsuza dek yinelenebilir; deneyimin her dönemeç noktasında yeniden fışkırır; ve ufka giren hemen herkes için—hattâ ufka girmeyenler için bile—söz konusu olabilir.”
Burada psikotik kıskançlığın yapısı somutlanır: özne ‘kendi karısıyla’ özdeşleşerek onu yeminlerinin muhatabına haberci kılar; sevgi/ihlâl anlatısı belirli bir ‘rakip’te değil, ‘belirsiz sayıda erkek’te dağılır. Bu yayılma, paranoyak bilginin rekabet-hayali zeminini sonsuz genişletir; sabit bir nesne ya da tekil bir öteki yoktur, ufka giren herkes potansiyel faildir. Bu yüzden mekanizma nevrotik projeksiyon değildir; eşleşen imleyenler, adresi ve nesneyi sürekli saptırır, yayar. Klinik literatürde bu tür dağılımlar psikotik kıskançlık ve erotomanik yapıların yayılımını anımsatır; Clérambault çizgisindeki erotomanide de ‘tekil bağ’ın somut ilişki olmaksızın evrenselleştirilmesi görülür (🔗; 🔗). (PMC)
“Öbür durumda [2’nci], meseleyi mesaj formunda ele alırız: “Sevdiğim o değil, o beni seviyor.” Bir bakıma, erotomaninin, gerçekten de, belli bir mesajın ulaştığı bir şey olduğunu söyleyeceğiz; ama bu, artık tersine değil, saptırılmış bir yabancılaşmadır (diverted alienation); çünkü, mistik, tarif edilemez bir bağ ile bağlı olduğuma inandığımda, artık kendimi yönelttiğim kişiye yönelmem; o kadar münferittir ki, ne kadar problem açmıştır; “platonik aşk”tan söz edilmiştir.”
İkinci varyantta sevgi önermesi ‘mesaj’ kılığına girer ve adres, “o beni seviyor” diye ters döner. Bu erotomanik kiplere yakındır: özne, ‘mistik’ ve ‘tarif edilemez’ bir bağa inanır; ilişki somut değildir, ama mesajın ulaştığına dair kesinlik hissi yüksektir. Lacan bunu ‘saptırılmış yabancılaşma’ diye adlandırır; çünkü kayma artık yalnız özne/nesne konumlarında değil, mesajın dolaşım kanalında ve alıcı tanımında gerçekleşir. Clérambault geleneğindeki erotomanide, özne çoğu kez uzakta, erişilemez bir Öteki’ye hitap ettiğini varsayar; ‘platonik’ diye kodlanan ilişki, aslında mesajın Öteki’den ‘zaten geldiği’ inancına bağlanmıştır (🔗; 🔗). (PMC)
“Ötekiyle bu çok özel bağ, öyle bir bağdır ki, hâlâ en ufak bir somut ilişki yoktur; çoğu kez, pek uzak bir nesnedir; ki onunla, kendisine ulaşıp ulaşmadığını bile bilmediği bir yazışma yoluyla yetinir; ve bu, çok tekil bir yapıdadır.”
Burada erotomanik bağın anonim/uzak yapısı çizilir: somut ilişki yoktur; yazışma, işaret, ima gibi kanallarla ‘ulaşım’ varsayılır, ama doğrulama yoktur. Bu ‘tekil yapı’, mesajın Öteki’de garanti bulduğuna dair öznel kesinlik üzerine kurulur; alıcı, ‘evrenselleşmiş’ ama kişisiz bir Öteki olarak genişler. Klinik literatür, yüksek statülü ya da ulaşılmaz figürlere yönelen bu tür ‘uzak bağ’ların erotomanide tipik olduğunu bildirir; mesajın ulaşıp ulaşmadığı belirsizdir, ama öznenin inancı tamdır (🔗). (BioMed Central)
“Kuşkusuz denecek en az şey şudur: eğer mesajın saptırılmış yabancılaşması varsa, bu, ötekinin kişisizleşmesi teriminin—görünüşte taşıyabileceği “kahramanlık” olarak ifade edebilecekleriyle—o kadar daha bariz hale geldiği bir şeyle birlikte yürür; ki, “tüm sınamalara direnme türünden” bir direnç bu—onların kendi ifadeleriyle—; bu, erotomanik sanrının karakteristik unsurudur; ki, o kadar “nötralize” edilmiş bir ötekiye hitap eder ki, dünyayla aynı boyutlara “büyütülmüştür” denebilir; zira maceraya eşlik eden evrensel ilgi—DE CLÉRAMBAULT’nun ifadesiyle—, bu erotomanik sanrının temel bir özelliğidir.”
Saptırılmış yabancılaşmanın sonucu, ‘ötekinin kişisizleşmesi’dir: alıcı, bir kişi olmaktan çıkıp ‘kahramanca’ bir soyut figüre dönüşür; özne, ‘tüm sınamalara direnme’ türünden bir direnç anlatısıyla kendini bağlar. Bu, erotomaninin ‘nötralize edilmiş Öteki’ye hitap’ karakteridir: Öteki, neredeyse ‘dünya’ boyutuna büyür; her işaret ‘onun mesajı’ sayılır. Clérambault’nun erotomanide vurguladığı ‘evrensel ilgi’ ve ‘kahramanlaştırılmış alıcı’ motifi, bu kişisizleşmenin klinik imleri arasındadır; dolayısıyla mesaj, sembolik paktın yerini almaya çalışır, fakat Öteki’nin yanıtını asla gerçek bir pakt gibi alamaz (🔗; 🔗). (PMC)
“Üçüncü durumda, inkâra çok daha yakın bir şeyle karşı karşıyayız; ve bu haliyle, muhtemelen, meseleyi bir dahaki sefere gerçekten, otantik biçimiyle merkezlememize imkân verecek anahtarı elde etmiş bulunuyoruz.”
Üçüncü varyant, sevginin ‘inkâr’la yer değiştirdiği, ama yapının anahtarını daha çıplak veren formdur. Burada, sevgi önermesi ‘kin/nefret’ kipine çevrilirken, iletişimin ve adresin bozulma biçimi en berrak hâlini alır; bu yüzden ‘otantik merkezleme’ imkânı doğar. Freud’un üçüncü yolu (‘nefret ediyorum’—‘o benden nefret ediyor’) bu anahtarı verir: bir yandan inkâr, öte yandan projeksiyonun kaçınılmaz devreye girişi ile zulüm sanrısı kurulur; Lacan için mesele, bunun ‘nasıl konuştuğu’dur (🔗). (mhweb.org)
“Bu, çevrilmiş bir yabancılaşmadır (converted alienation); şu anlamda ki, sevgi, kine dönüşmüştür; inkâr orada esastır; ve ötekinin tüm sistemindeki derin alterasyon; yani çoğaltılması; yorumsamaların dünyaya doğru ağ gibi yayılma karakteri; burada, hayali olanın bizzat en üst düzeye çıkarıldığı bozulmayı gösterir.”
‘Çevrilmiş yabancılaşma’ ifadesi, sevginin nefret olarak dile gelmesiyle yapının dönmesini adlandırır; inkâr, kurucu işlemdir. Ötekinin ‘çoğaltılması’—herkesin potansiyel ‘düşman’ olabilmesi—yorumsamaların ‘ağ gibi yayılması’yla gider ve hayali eksen en üst düzeye çekilir. Bu yayılma, zulüm sanrısının tipik evrenselleşmesidir; mesaj artık hiçbir somut adrese değil, ‘dünya’ya dönmüştür. Klinik ve Freudiyen şemada bu yönelim, sevgi/nefret çiftinin aynı imleyen zincirinde bir ‘yüksek sentez’le kilitlenmesine karşılık gelir; özne için Öteki artık tekil bir muhatap değil, ‘her yerden konuşan’ bir etkendir (🔗; 🔗). (mhweb.org)
“Bütün sanrıların ilişkilerinin temel karakteri—gördüğünüz gibi—artık araştırmamıza önerilen şeydir. Bunu, şu ayrımı yaptığımız ölçüde, daha iyi yapabileceğiz: öznenin—konuşanın—farklılaştırılması; bunu bilsin ya da bilmesin; küçük a hayali; öznenin onunla hayali ilişkide bulunduğu öteki; ve bu öteki, bireysel egosunun kütle merkezi, dayanağı ve kökü olarak; ki, orada, dilin varlığı ne olursa olsun, kesinlikle söz yoktur; Büyük A ile Büyük Öteki.”
Şimdi program açıktır: sanrı ilişkilerini çözümlemek için özne düzlemlerini kesin ayırmak gerekir. ‘Konuşan özne’—bilse de bilmese de—bir; küçük a (arzu-sebebi) ve küçük öteki (hayali ikiz/hasım)—iki; bireysel egonun ‘kütle merkezi’ olarak bu öteki—üç; ve bunların ötesinde Büyük Öteki (A)—dört. Hayali düzlemde ‘dil var olsa da söz yok’tur: çünkü söz, ancak A’ya hitapta, pakt ve tanıklık düzeyinde kurulur. Bu ayrım olmadan erotomanik, kıskançlık ya da zulüm sanrılarının ‘ilişki’ örüntülerini yerli yerine oturtmak mümkün değildir. Lacan’ın A/a ayrımı, arzu diyalektiğinin ve tanınma sorunlarının kaydedildiği açıyı verir (🔗; 🔗). (Stanford Encyclopedia of Philosophy)
“Psikozda olup biten ile nevrozda olup biten arasındaki esas ayrımı yapmak için, bu terimler etrafında yolumuzu bulmaya çalışacağız.”
Son birim, yöntemi mühürler: nevroz/psikoz ayrımı, semptom içeriğine değil, bu kavramsal eksenlere tutunarak yapılacaktır. Nevrozda projeksiyon, özdeşleşme, bastırma gibi işlemler, paktı bütünüyle çökertmez; söz, A’ya hâlâ adreslenir. Psikozda ise ‘forclusion’ düzeyi tartışmaya daha sonra gelecek olsa bile, burada çizilen üç varyant—tersine çevrilmiş, saptırılmış, çevrilmiş yabancılaşma—ile adres, fail ve nesnenin yapısal bozulması sözün paktını dağıtır ve sanrı ilişkilerini evrenselleştirir. Bu seyirde, efendi–köle tanınma diyalektiğinin hatırlattığı şey—tanınma olmayınca keyfiyetin körleşmesi—de akılda tutulur; çünkü tanıklık ve pakt olmadan ‘insanlık’ denen bağ da söner (🔗; 🔗). (londonsociety-nls.org.uk)






























Geri bildirim: Lacan Dersleri 浪🧩📞 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Tertemiz Delirmek: Hiperrealitenin Üç Sacayağı: Stalking, Limerans, Zorbalık/Linç | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER