Psikozlar 4’ün Aktarımı

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

Seminer 3.4: 7 Aralık 1955 (Jacques Lacan)

“Psikozlar 1955-56, Jacques Lacan, 4. Ders, 7 Aralık 1955”

Bu başlık tek başına üç düzlem açar: metnin kurumsal bağlamı (Seminer III: Psikozlar), zamanı (1955-56 öğretim yılı ve özellikle 7 Aralık 1955 tarihi) ve söyleyenin konumu (Jacques Lacan’ın ders performansı). “Psikozlar” ibaresi, baştan, nevroz/psikoz ayrımını Lacancı üçlü (sembolik/hayali/reel) içinde yeniden kurma niyetini ilan eder; “4. Ders” ise ilerlemekte olan bir argümantasyon zincirinde belirli bir düğüm noktasına işaret eder: dinleyici zaten önceki üç derste kurulmuş terim dağarcığını taşıdıkça bu derste yapılacak “eklemleme/bitişme” (articulation) hamleleri yerli yerine oturacaktır. Tarih, söylemin klinik ve kavramsal malzemesinin Freudcu metinlere doğrudan geri bağlanacağı bir dönemin (Freud’un 1923–1925 metinleri, Schreber yorumu) ardından gelmesini vurgular; Lacan bu tarihle kendini Freud’un psikoza ilişkin iki kısa ama yoğun yazısının sonrasına konumlar ve böylece tartışmayı onlardan devralacağını önceden belirtmiş olur. Bu, başlığın fonksiyonunu salt etiket olmaktan çıkarır, bir “yer tayini” (topolojik bir yer-yapımı) haline getirir; dinleyici/okur bundan böyle söylemi, “psikoz” adlandırmasının çağırdığı semptom mantığı, “ders” biçiminin çağırdığı didaktik ritim ve “tarih”in belirlediği aktüalite üçgeni içinde dinlemeye/okumaya başlar. Bu üçgen, ileride “büyük Öteki’nin dışlanması” diye formüle edilecek tezin tarihsel ve didaktik koşullarını da peşinen çizer; yani burada yalnız konu değil, söyleyişin statüsü ve zamanı da derste kurulacak mantığın bir parçasıdır.

“FREUD, sırasıyla ‘Nevrozlarda ve psikozlarda gerçekliğin yitimi’ ve ‘Nevrozlar ve psikozlar’ başlıklı iki makalesinde, konu hakkında ilginç bilgiler sunmuştur.”

Bu cümle Lacan’ın dayanağını açıklar: Freud’un 1924 tarihli iki kısa metni (“Die Verneinung” değil; tam olarak “Neurosis and Psychosis” ile “The Loss of Reality in Neurosis and Psychosis”) psikoza ilişkin referans çerçevesini kurar. Lacan burada “ilginç bilgiler” diyerek ansiklopedik özet sunmaz; tam tersine, söz konusu yazıların sağladığı ayrım ilkelerini yeniden “bitiştireceğini” duyurur: nevroz ile psikozun gerçeklik ile bağlarının nasıl farklı biçimde bozulduğunu. Freud, bu iki yazıda, nevrozda gerçeklik yitiminin bastırma ekonomisinin bir türevi olarak “kısmi” ve geri dönüşlü şekilde, psikozda ise yapıda bir “kopma” ve yerine “fantastik” bir dış dünyanın geçmesi olarak belirdiğini ileri sürer; Lacan’ın “ilginç” demesi, tam da bu tezlerin, dilin düzeni (sembolik) bakımından yeniden yazılmaya elverişli oluşundandır. Böylece cümlenin işaret ettiği “kaynak” yalnız atıf değildir; birazdan kurulacak argümanın bileşenleri Freud’tan alınacak, ama imleyen mantığıyla yeniden düzenlenecektir. Metin-içi bağlamda bu cümle, dinleyicinin zihninde iki mihenk taşı yerleştirir: “gerçeklik kaybı” ve “nevroz/psikoz karşılaştırması”; ardından gelecek tüm ayrımlar bu iki taşı temel alacaktır. Bu ikili Freudcu referans, Lacan’ın daha sonra Schreber okumalarına ve “forclusion/defterden silme”yle formüle edeceği kopma fikrine geçerken başvuracağı kavşaktır; ama şu an, yalnızca “Freud’un iki kısa metni var ve biz onlarla konuşacağız” çıpasını çakar.

“Ben, öznenin gerçeklikle kurduğu ilişkide bu bozuklukların getirdiği farklar bakımından nevroz ile psikozu neyin ayırdığını vurgulamaya çalışacağım.”

Burada dersin hedefi açıklanır: “bozuklukların getirdiği farklar bakımından” ibaresi, fenomenolojiyi (belirti görünüşleri) değil, ilişkinin yapısal düzenini (nasıl bozulduğu) inceleyeceğini gösterir. “Özne–gerçeklik” ilişkisinin bozulması nevrozda bastırmanın düzenine içkindir; psikoza gelince, orada bozulma, öznenin sembolik altyapısında (adı-konulan yerlerin örgüsünde) meydana gelir. Lacan “neyin ayırdığını vurgulamak” derken tikelleştirme yapacağının sinyalini verir: aynılık-birlik tasarımı değil, ayrım mantığı (“différence”) işleyecektir; bu, ileri sürülecek her klinik belirtiyi, bir ilişki tarzının (sembolik düzendeki bir işlemin) sonucu olarak kavramaya zorlar. Cümlenin iç mantığı, “öznenin gerçeklikle ilişkisi”ni birinci terim, “nevroz/psikoz ayrımı”nı ikinci terim, “bozuklukların getirdiği farklar”ı üçüncü terim olarak safça yan yana koymaz; tersine, üçüncü terim (bozukluklar), birinci terimdeki ilişkinin “nasıl kurulduğu/bozulduğu”na dair ipuçlarıdır ve ikinci terim (nevroz/psikoz) bu ipuçlarının tipolojik ayrımıdır. Böylece ders, vaka nakliyle değil, ilişki kiplerinin (sembolik eklemlenme kiplerinin) ayrıştırılmasıyla ilerleyeceğini beyan eder; bu, Lacan’da kliniğin her zaman topolojik/biçimsel bir okuma olduğunun ilk işaretidir.

“Bu, nevrozda ‘bastırma’ denilenin ne olduğunun hem çok incelikli hem çok yapılı biçimde hatırlatılması için bir fırsattır.”

Cümlede “fırsat” vurgusu, psikoza girerken nevrozdaki bastırmanın tanımının keskinleştirilmesi gerektiğini bildirir; çünkü Lacan’ın psikoza dair ayrımı, bastırmanın doğasıyla karşıtlık içinde (ve onun sınırında) anlaşılır. “İncelikli” ve “yapılı” sıfatları, bastırmanın yalnızca niceliksel bir kapanım veya “itiraf etmeme” değil, imleyen düzeninde bir yer değiştirme, bir dışlama-içerme işlemi olarak kavranmasını şart koşar. Bu hatırlatma, birazdan “gerçekliğin yitimi”nin nevroz/psikozda farklı mekanizmalarla meydana geldiğini temellendirir: nevrozda bastırılanın dönüşünde “sembolik bağ” sürer, ama psikoza özgü bozulmada bağın kendisi yerinden çıkar; “hatırlatma”nın hedefi, iki durumun fenomen görünüşteki benzerliğine (gerçeklikten kaçış) aldanılmasını önlemek ve bastırmanın işlevini “sembolik bitişme” açısından yeniden çerçevelemektir. Böylece, “psikoz”u anlatma gerekçesi, “nevroz”u daha sarih kılmanın hizmetine de girer; iki klinik dizge, aynı kavramsal mercekte (imleyen, sembolik bağ, geri dönüş kipleri) okunacaktır.

“Freud’un bize şunu fark ettirdiği yerdir bu: her iki durumda da öznenin gerçeklikle kurduğu ilişkilerin örgütlenmesinin pek farklı oluşuna, derin, yapısal bir neden olmalıdır.”

Cümlenin iç vurgusu “örgütlenme” ve “yapısal neden” üzerinedir; Lacan, Freud’un gözlemlerini yalnız fenomenolojik ayrım olarak değil, örgütlenme farkı olarak okur. Özne–gerçeklik ilişkisinin “örgütlenmesi”, dilin özneye verdiği yerlerle, yasak ve adlandırma dizgeleriyle, yani sembolik koordinatlarla kurulur; bu yüzden “fark”ın nedeni “derin” ve “yapısal”dır. Freud’un iki yazısı, nevrozda gerçekliğin reddinin (ve geri dönüşünün) bastırma ekonomisine bağlı olduğunu, psikozda ise gerçekliğin yerinin bizzat değiştiğini (yerine “fantastik dış dünya”nın ikame edildiğini) işaret eder; Lacan, bunu “yapısal neden” diye yeniden formüle ederek, ileride “forclusion/defterden silme” diye adlandıracağı şeyi hazırlamaktadır. Böylece cümle, semptomu açıklayan “psişik içerik” arayışını değil, semptomu mümkün kılan “yerleşim düzeni”nin (topolojik örgünün) soruşturulacağını bildirir; “neden” dediği, içerikten ziyade, imleyenler-arası bağlantının kipidir.

“Bir nevrotikle bir psikotik arasında gerçeklikle ilişki bakımından aynı şeyin söz konusu olmadığı apaçıktır; klinik niteliği tam da size gerçeklikle ilişkinin derinden bozulmuş olduğunu veren, bunu size aktaran, size bunun hesabını veren psikotik için, işte buna ‘hezeyan’ denir.”

Cümle, klinik eşiği tanımlar: nevrozda gerçeklik sınaması zedelenmeden, ama kaydırmalarla; psikozda ise bizzat “gerçeklikle bağ”ın şekli bozulur. “Hezeyan”ın burada “size bunu veren/aktaran/hesabını veren” diye tanımlanması, hezeyanın yalnız içerik değil, bildirim tarzı olduğunu vurgular: psikotik, gerçeklikteki bozulmayı “dışarıdan gelen” bir söyleyiş gibi duyar ve bunu bir “dünya tasarımı” olarak sunar. Bu tanımlama, ileride “parçalanmış gerçeklik” hissinin, “öteki”nin sesinin “reelden” konuşması biçiminde kavranmasına zemin hazırlar. Nevrozda “gerçek”le çarpışma bir savsaklama/kaçınma üzerinden örgütlenirken, psikoza özgü olan, gerçekliğin boşalmış noktasının “fantastik dünya”yla doldurulması ve bunun “tezli” bir sistem olarak sunulmasıdır; “hezeyan”ın Lacan’daki anlamı, tam da bu “dış-sesli, sistemli bildirim” tonudur. Freud’un 1911 tarihli Schreber yorumunda hezeyan, “proses olarak yansıtma”yla ilişkilendirilmişti; Lacan bu mirası burada “ilişki biçimi” olarak yeniden kurar. (mhweb.org)

“Öyleyse, FREUD’da söz konusu olan, açıklamamızda bu farkı nasıl bitiştirmemiz gerektiğini görmektir.”

Cümle, dersin yöntemini belirler: Freud’un ayrımlarını “bitiştirmek” (articuler) gerekir; yani, nevroz ile psikozun gerçeklikle ilişkideki farklarının tek-çerçeveli bir imleyen mantığı içinde birbirine eklemlenmesi. “Bitiştirme”, dağınık tezleri “dizisel” ve “topolojik” bir bağa yerleştirmektir; fenomenleri alt alta koymak değil, aralarındaki dönüşüm kuralını yazmaktır. Böylece Lacan, kavramların kullanılacağı dili de tarif eder: “fark”lar yan yana konmayacak, aralarındaki geçiş yasası kurulacaktır; nevrozdaki bastırma ve geri dönüş kipinin psikoza hangi noktada tercüme edilemediği gösterilecektir. Bu, hezeyan fenomeninin “başka bir dilde kurulmuş” bir cevap oluşu fikrine zemin sağlar; “bitiştirme”nin hedefi, iki klinik alanı aynı imleyen topolojisinde buluşturmaktır.

“Nevrozu konuşurken bilhassa gerçeklikten bir kaçışa, bir kaçınmaya, gerçeklikle bir çatışmaya belli bir rol atfederiz; tetiklenmedeki pay ise ‘travma’ kavramıdır, nevrozun ilk gerilimi; bu, etiyolojik bir kavramdır.”

Bu cümle, nevroza dair klinik aksanı belirler: kaçış/kaçınma/çatışma üçlemesi, bastırmanın pratik yüzünü tarif eder; bu üçleme semptomun “dış gerçekliğe” değil, öznenin “psişik gerçekliğine” müdahalesiyle işler. “Tetiklenme”de “travma”dan söz edilmesi, tarihsel bir “olay” değil, öznenin imleyen zincirinde bir “fazla gelen” eklemlenme noktasıdır; “ilk gerilim” ifadesi, semptom düzenini yürürlüğe sokan ilk bağıl “yük”ün adıdır. “Etiyolojik” demesi, fenomenolojiyi sabitlemek değil, nevrozun “neden”inin bir içerik değil, bir “eklemlenme kazası” olduğunu sezdirmektir: travma içerikçe değişse bile işlevi aynıdır—öznenin sembolik yer-ediniminde bir tıkanma ve bunun etrafında örgütlenen bir kaçınma ekonomisi. Dolayısıyla nevroz, “gerçeklikten kaçış”ı “ilişkiyi kesme” biçiminde değil, “ilişkiyi dolandırma” biçiminde üretir; bu dolandırma, bastırılanın geri dönüş yollarını da belirler.

“Gerçekliğin nevrozun tetiklenmesindeki işlevi bir şeydir, bambaşka bir şey de nevrozun, öznenin gerçeklikle belirli bir kopuş yaşayacağı ânıdır.”

Cümle, iki düzeyi ayırır: birincisi, tetikleyen dış etmenlerin (travmatik kesit) işlevi; ikincisi, nevrozun iç dinamiğinde belirli anlarda beliren kopuş sahneleri. Bu ayrım, “tetikleyici olay” ile “yapısal işleyiş”i birbirine karıştırmamak içindir; çünkü nevrozda gerçeklikle bağın kopuşu nihai bir “yitirme” değildir, anlık ve kısmi “çekilmeler”dir; bunlar, bastırmanın işlediği düzenden (sembolik bağlardan) kopuşu değil, o bağın belirli bir parçasından geri durma, bir “boşta bırakma” halidir. Böylece “kopuş ânı” nevrozda, bastırılanın geri dönüş ritmine eklemlidir; tetikleyici gerçeklik işlevi ise yalnızca zamanı tayin eder; ikisi aynı değildir. Bu ayrım, ileride psikozda görülecek “yapısal kopuş”la nevrozda görülen “epizodik kopma”yı karşılaştırmaya imkân verir.

“FREUD vurgular: başlangıçta, nevrozda feda edilen gerçeklik, psişik gerçekliğin bir parçasıdır; artık çok önemli bir ayrıma girmekteyiz: ‘gerçeklik’ ‘dış gerçeklik’ ile eşanlamlı değildir.”

Cümlenin merkezinde “psişik gerçeklik” ile “dış gerçeklik” ayrımı vardır; Freud nevrozda ilk fedanın “içeriden” yapıldığını söylerken, öznenin kendi arzusunun/Es’inin bir kesitini—sembolik dolaşıma girmesi güç bir parçayı—devreden çıkardığını kasteder. Bu, nevrozda görülen gerçeklikten geri çekilmenin, dış dünyayı toptan inkâr değil, “iç gerçekliğin” bir kesitini (arzu imgeleri, yasaklanmış yatırım, vb.) duyulmaz kılma işlemi olduğunu gösterir; “feda” edilen budur ve geri dönüşler bu iç-parçadan gelir. Lacan burada ayrımı keskinleştirir: dış gerçeklik ile psişik gerçeklik birbirinin yerine geçmez; klinik okuma, hangisinin nerede devreden çıkarıldığını ayırt etmek zorundadır. Bu ayırım, psikoza geçişte “dış gerçekliğin deliklenmesi” denen şeyin neden nitelikçe başka tür bir olay olduğunu hazırlıklar.

“Özne, nevrozunu tetiklediği o başlangıç ânında, psişik gerçekliğinin bir bölümünü eler, ‘skotomize eder’ –sonradan böyle denmiştir–; başka bir dille: ‘Es’inin’ bir parçasını; bu unutulmuştur.”

Bu cümle, işleyişi mikrodüzeyde tanımlar: başlangıç sahnesinde özne, “görülmez kılma” (skotomizasyon) işlemiyle psişik gerçekliğinin bir parçasını kayda almaz hale getirir. “Skotomizasyon”un zikredilişi, görsel metaforla (görme alanında kör nokta) işiten/konuşan öznenin imleyen alanındaki “ kör nokta”yı eşler. “Es’in bir parçası” ibaresi, bastırılanın “itki/sevk” içerimine işaret etse de Lacan’ın amacı içerik değil, kayıt-dışı kalma işlemini vurgulamaktır. “Unutulmuştur” derken kasıt, basit hatırlamama değil, dilde-eklemlenme dışına itilmedir; bu yüzden dönüşü, bilinçli söylemde değil, semptom/aktarım/yan-söyleyişlerde olur. Bu tarif, ileride psikotik düzende görülecek “defterden silme”nin (forclusion) nevrozdan farkını göstermek üzere bir sınır çizer: nevrozda parça “içeriden” kesilmiştir ama sembolik alanın yasası yerindedir; psikoza özgü olan, yasanın kendisinden bir adın dışarıda kalmasıdır.

“Bunun işitilmeye, kendini duyurmaya devam etmemesi için hiçbir neden yoktur; ve bu, bütün öğretiminin vurguladığı tarzda, bitişmiş/dilegelmiş bir biçimde, ‘sembolik’ bir biçimde duyulur.”

Burada “geri dönüş”ün yolu belirtilir: başlangıçta devreden çıkarılan parça, farklı bir yerden konuşur, ama konuşması “bitişmiş/dilegelmiş” tarzda, yani imleyen düzeninin bağları içinde olur. Nevrozda bu yüzden bastırılanın dönüşü rüya/dil sürçmesi/semptom gibi “articulé” biçimlerdedir; özne bunları “anlamlandırılabilir” olarak deneyimler, hatta dirençle ortaklaşa “yorum üretir”. Cümle, “sembolik”in burada “işitilebilirlik” şartı olduğunu söyler: dönüş, kabaca “duyulan bir ses” değil, bir imleyen-eklemi olarak belirir, yani zincirin bir yerinde bir yüklenme/yer değiştirme üretir. Bu vurgu, psikoza geçişte “sesin reelden gelmesi” denen şeyle nevrozda “sembolik dönüş” arasındaki farkı hazırlama işlevi görür.

“Bu vesileyle, başkaca tanıklıklar arasında FREUD’da yer alan bir işareti anmadan geçilemez; ve bu işaret daha iyi bitiştirilmiş olmayı hak ederdi.”

Cümle, Freud’un metinlerinde “sembolik” teriminin zaman zaman izlenimci/üstünkörü kullanıldığı ve daha sıkı bir eklemlenmeye muhtaç olduğu uyarısını yapar. Lacan’ın jesti iki yönlüdür: Freud’un formülasyonlarından ayrılmaz, fakat onların kavramsal çerçevesini imleyen mantığıyla keskinleştirir. “Daha iyi bitiştirilmiş olmayı hak ederdi” ifadesi, Freud’da dağınık duran işaretlerin (örneğin “fantastik dış dünya”, “gerçeklik yitimi”, “yansıtma”) bir imleyen-topolojisi içinde yeniden örgütlenmesi gerektiği anlamına gelir. Bu, Lacan’ın kendi dersinin devralma mantığıdır: otoriteye değil, kavramların eklemlenişine yaslanır.

“[Ama psikozun yeni, fantastik dış dünyası dış gerçekliğin yerine geçmek ister; nevrozunki ise, çocuk oyunu gibi, severek gerçekliğin bir parçasına –kendini savunmak zorunda kaldığı parçadan farklı bir parçaya– yaslanır, ona özel bir anlam ve gizli bir mana verir; biz de buna her zaman tam isabetle ‘sembolik’ demeyiz.]”

Köşeli parantez içindeki bu alıntı, Freud’un Almança pasajının özlü Türkçe karşılanışı olarak, iki işlemi açıkça karşıtlar: psikozdaki “fantastik dış dünya”nın ikame (yer-değiştirme) talebi ve nevrozdaki “gerçekliğin bir parçasına yaslanma”. “Yerine geçmek ister” formülü, psikotik yapıdaki boşluğun “dıştan kurulan bir dünya”yla doldurulmasını, yani dış gerçekliğin referans statüsünün bizzat el değiştirmesini bildirir; bu, gerçekliğin “delik”lenmesi üzerinden anlaşılır. Nevrozda “çocuk oyunu gibi” ibaresi, oyunsu bir yakınlıkla gerçekliğin bir kesitinin özel-anlamlandırılmasına işaret eder; nevrotik, dış gerçekliğin bir parçasını “imbikleştirerek” semptomuna bağlar, ama dış gerçekliğin toplam statüsü yerinden oynamaz. Cümle “sembolik” adlandırmasının izlenimci kullanımına da dokunur: her özel anlamlandırmaya “sembolik” demek doğru değildir; “sembolik”, Lacan için “imleyen düzeninin bağı”dır, öznel “gizli mana” üretimi değil. Bu ayıklama, birazdan “allüzyon” ve “cevap” oyununda görüleceği üzere, sözün nereden geldiğini (küçük öteki/büyük Öteki) ayırt etmenin klinik önemine kapı açar.

“Şunu kastediyorum: makalelerinden birinde, ‘Nevrozda ve psikozda gerçekliğin yitimi’nde, ısrarla durur; farkları bitiştirir; ‘fantastik dünya’nın –burada onu böyle adlandırır–, yani gerçeklikten ayrılmış bir ‘depo’ olup öznenin dış dünyayı kurmada kullanacağı kaynakları muhafaza ettiği o yerin tarzını netleştirir.”

Cümle, Freud’un ikinci yazısının (Gerçekliğin Yitimi) ana fikrini Lacancı okuma tarzında özetler: “fantastik dünya” bir “depo”dur ve özne oradan “dış dünyayı kurmak” üzere malzeme çeker. Buradaki “depo” imgesi, psikotik yapıdaki yer ikamesini somutlar: delik açılan yerde “dış gerçeklik” değil “fantastik dış dünya” referans kaynağı olur; nevrozda ise depo, “oyun” gibi, gerçekliğin bir parçasına ek-anlam atfeder, ama yerine geçmez. “Farkları bitiştirir” ifadesi, Freud’un iki yazısı arasında Lacan’ın kurduğu geçitlerin bir yinelemesidir: “depo” kavramı, hezeyanın yalnız içerik üretimi değil, referans rejimini değiştirmesi olarak anlaşılmalıdır. Böylece cümle, Schreber örneğine doğru yürüyüşün mantıksal köprüsünü döşer: psikotik sistem, “depo”dan çektiği imleyenlerle bir “dünya düzeni” kurar.

“Bu depo, birazdan ne işe koşacağını göreceğimiz malzemeyi psikozun ödünç alacağı yerdir.”

Bu kısa cümle, ileriye dönük bir ok atar: psikoza özgü imleyen malzemesi “depo”dan gelir, yani öznenin “fantastik dış dünya”sından çekilip dış gerçekliğe yapıştırılır. “Ödünç alma” deyimi, malzemenin büsbütün dışarıdan gelmediğini, öznenin kendi “fantastik” rezervuarından “gerçeği kurmak” üzere taşındığını anlatır; bu taşıma, hezeyanın “inşa” niteliğini (dünya kurma) vurgular. Bu yüzden psikotik konuşma çoğu kez olağan dilin içinde ama ona “ağırlık veren” sözlerle dolar; bu ağırlık, birazdan Lacan’ın “imleyenin erotizasyonu” diye adlandıracağı yüklenme biçimidir ve Schreber’de teknik terimler, neolojizmler bunun işaretidir.

“Ama bu vesileyle şöyle der: nevroz büsbütün başka bir şeydir; öznenin bir vakit elediği o gerçekliği, ona özgül bir anlam ve ‘sembolik’ dediğimiz gizli bir mana vererek geri çıkarmaya çalışacaktır; fakat biz bu ‘sembolik’ terimini bir tür izlenimci tarzda kullandığımızdan, meseleye gerçekten yaraşır vurgu çoğu kez konmamıştır.”

Cümle, nevroz için karşıt konumu kurar: nevrotik “feda ettiği” psişik parça(lar)ı, dış gerçekliğin bir kesitine “özel anlam/gizli mana” vererek geri çağırır; buradaki sembolizasyon, dış gerçekliğin yerini almak değil, bir unsurunu “taşıyıcı” kılmaktır. Lacan “sembolik”in izlenimci kullanımını eleştirerek, “gizli mana” ile “sembolik bağ”ın aynı şey olmadığını teyit eder; sembolik, bir imleyen-eklem ilişkisi ve “büyük Öteki” referansı gerektirir, safça “derin anlam” fantazisi değil. Bu ayrım, birazdan geleceği gibi, “allüzyon” ile “cevabın tahsisi” oyununda kritik önemdedir: nevrozda özne çoğu kez “anlaşılsın” diye allüde eder ve analizde sorun, “anlaşılmak”tan ziyade “neden anlaşılmak istendiği”nin yerini bulmaktır; Lacan bu yüzden “sembolik”i, bir “ileti” veya “mana” değil, bir “adres ve bağ” olarak kullanır.

“Burada gayet iyi altını çizer: ‘sembolik’ terimini, sanki kabaca üstünkörü bir tarzda kullanışımız, söz konusu olanın hakkını gerçekten verecek biçimde hiç netleştirilmemiştir.”

Cümle, önceki uyarının perçinidir: “sembolik”in keyfi anlamlandırmalarla özdeşlenmesi klinikte yanıltıcıdır. Lacan’ın “hakkını vermek”ten kastı, işleyişi imleyenler-arası bağ ve “adres” koşuluyla düşünmektir; “gizli mana” avı, nevrotik bağlamda dirence eşlik edebilir ve analistin “anlama” hevesi, öznenin oyununa kapı aralar. “Sembolik” tam da o oyunu kuran alan olduğundan, analistin görevi “mana üretmek” değil, “bağ-yerini” (büyük Öteki’yle eklemi) tespit etmektir. Bu yeniden-netleştirme, Lacan’ın derste ileride kuracağı “küçük öteki/büyük Öteki/özne/ego imgesi” dörtgenine teorik hazırlıktır.

“Yanı sıra size şunu da işaret edeyim ki… metin içinden referans isteyenlere –kimi kişilerin arzu ettiği gibi– referanslar vermek isteğime rağmen, söylemimin kopmaması gerektiğinden, her zaman bunu yapma imkânım yok; ama gerekli olduğunda size alıntıları yine de getiririm…”

Cümle, dersin performatif düzenine dair bir meta-işarettir: Lacan, akademik referans disipliniyle “söylemin akışı” arasındaki gerilimi kabul eder ve ikincisini öncelediğini ilan eder. Bu, “bitiştirme” eyleminin, kuru bibliyografik dizim değil, canlı bir mantıksal inşa olduğunu hatırlatır; ancak “gerektiğinde alıntı getirme” vaadi, argümanın metinlere yaslanacağı güvencesini de verir. Burada kurulmakta olan ethos, analistin/öğretmenin rolünü sahneler: amacının alıntı yığmak değil, alıntıları bir bağ içinde “konuşturmak” olduğunu, yani “sembolik”i performe edeceğini belirtir. Bu jest, daha sonra Freud’dan Almanca pasajlar getirdiğinde de görülecektir; Lacan metne sadakat ile kendi eklemlenişi arasında bir ritim tutturur.

“…FREUD’da başka geçitler de anlamlıdır: onun bu sembolik düzenin tam bir bitişmesini talep edişi, duyduğu ihtiyaç –evet, nevrozda bahis konusu olan budur–; buna karşıt olarak psikozda, dış gerçeklikle bir yerde bir boşluk ve bir kırılma olduğu, oradaki gediklerin ‘fantastik’in çağrılmasıyla doldurulacağı.”

Cümle, iki karşıt talebi yan yana koyar: nevrozda sembolik düzenin tam eklemlenişine duyulan ihtiyaç ve psikozda dış gerçeklikteki “boşluk/kırılma”nın “fantastik”le doldurulması. Bu, öğretinin çekirdeğini şimdiden kurar: nevrotik savunma sembolik bağ üzerinden çalışır (eksik bağları tamamlama arzusu), psikotik savunma ise sembolik bağın dışından bir “dünya” çağırarak gedik kapatır. “Gedik” ve “doldurma” kelimeleri, ileride hezeyan sisteminin nasıl iş gördüğünü—imleyen zincirindeki eksik yerlerin “depo” malzemeyle ikamesini—somutlaştırır. Böylece Lacan, bir yandan Freud’un saptamasını onaylar, öte yandan onu kendi üçlü ayrımıyla (Sembolik/Hayali/Reel) yeniden çerçeveler: gedik reel düzeyde hissedilir, doldurma hayali malzemeyle yapılır, ama bağın yokluğu semboliktedir.

“Böylesine basit bir tanım, böylesine yalın bir karşıtlıkla bütünüyle yetinebilir miyiz?”

Bu soru, pedagojik bir fren işlevi görür: şimdiye kadar kurulmuş “nevroz = sembolik tamamlanma arzusu / psikoz = fantastik ikame” şemasının açıklama gücü vardır ama yetersizdir; çünkü klinikte görülen varyasyonlar, özellikle nevrozda “kısmi kaçış” ile psikozda “dünyanın deliği”nin farklı ritimleri, basit karşıtlığı aşmayı gerektirir. Bu retorik hamle, dinleyicide kurulan şemayı kalıcı zannetmeyi engeller; birazdan daha nüanslı bir ayrım (zamanlamalar, işleyiş mekanizmaları, “yansıtma”nın sınırlılığı) gelecektir. Soru, aynı zamanda analistin sahada “hazır şema”ya sığınma eğilimini de kibarca geri iter; “yeter mi?” demek, “klinik her zaman şemayı sınar” demektir.

“Şunu iyi görmek gerekir: nevrozda, ikinci zamanda ve dış dünyada gerçeklik sembolik tarzda tam olarak yeniden bitiştirilemediği ölçüde, onda gerçeklikten kısmi bir kaçış olacaktır; ve bu kaçış burada farklı bir biçim alır: gerçekliğin o parçasıyla her zaman yüzleşememe biçimini; bu boşluk, muhafaza edilmiş gerçekliğin, gizli bir tarzda yeniden örgütlenmesine yol açar.”

Bu cümle, nevrozun “ikinci zaman”ını tanımlar: ilk tetiklenme ve bastırma sonrası, dış dünyada sembolik yeniden-bitişme eksik kaldıkça, özne gerçekliğin belli bir parçasından kısmi kaçışlar üretir. “Her zaman yüzleşememe” ifadesi, süreklileşmiş bir uzak durma hareketini imler; ama bu uzak durma, dış gerçekliğin yerini almaya kalkışmaz, “muhafaza edilmiş gerçeklik” üzerinde gizli bir yeniden örgütlenmeye (semp­tomatik yorumlama, imleyenin özel yüklenmesi) yol açar. Bu, nevrotik “çalışma”nın niteliğidir: dış gerçeklik yerinde durur, fakat özne o gerçekliğin belirli unsurlarını “körleştirir” ve “özel/mahrem anlamlandırma devresi” kurar; bu devre, semptomu hem sürdürür hem yönetilebilir kılar. Böylece “kısmi kaçış”, psikozdaki “ikame dünya”dan ayrışır; birinde gerçekliğin referansı korunur, diğerinde referans rejimi değişir.

“Bunu, nevroz ile psikoz arasındaki ayrım olarak almaya razı olabilir miyiz?”

Bu soru, az önceki nevrotik “kısmi kaçış” tarifinin tek başına karşıtlığı açıklamaya yetmeyeceğini bildirir. Çünkü psikoza geçtiğimizde “deliğin” niteliği ve doldurma mekanizması farklıdır; ayrıca nevrozla psikozu yalnız kaçışın miktarıyla ayırmak yanıltıcı olur. Cümlenin fonksiyonu, dinleyiciyi yeni bir düzeye—mekanizmanın yapısına—hazırlamaktır; birazdan Schreber metninden hareketle “yansıtma”nın sınırlılığı, “dışarıdan geri gelme” fikri, “inkâr/ikrar” mantığı devreye girecektir.

“Kaldı ki psikozda, bizzat gerçeklik, önce bir delik açılmış, sonra bu fantastik dünyayla doldurulmuş bir şeydir.”

Kısa ama belirleyici bir cümle: psikozda mesele “kaçış” değil, gerçekliğin kumaşında bir “delik”tir; bu delik doldurulur, ama doldurma “fantastik dünya”yla olur. Bu tarif, hezeyanın niçin “dünya-kurucu” bir anlatı gibi işlediğini açıklar; hezeyan, lokal bir semptom değil, kozmo-lojik bir mimaridir ve “boşluk”u karşılayacak tutarlı bir sistem ister. Bu yüzden psikotik söylemde, kavramların “ağırlaşması”, neolojizm, teknik terimleşme ve “evren tasarısı” sık görülür; çünkü “delik” sistem düzeyindedir ve ancak sistemle karşılanır.

“Elbette hayır! Ve FREUD, SCHREBER’in metnini okumasını müteakip, kendi başına belirtilerin nasıl yapıldığını görmekle yetinemeyeceğimizi, bu oluşumun mekanizmasını görmemiz gerektiğini kendisi de netleştirir.”

“Elbette hayır!” önceki soruya yanıttır ve Freud’a geri bağlanır: Schreber metni, belirtilerin “nasıl göründüğü”nü değil, “nasıl kurulduğu”nu (mekanizmayı) sorgulamaya zorlar. “Mekanizma”, Lacan’da her zaman imleyen işleçleri ve bağın yerini imler; Freud’un Schreber notları “yansıtma”yı öne sürerken bile, bunun özgül bir dönüşüm olduğunu vurgular. Lacan, Freud’un bu uyarısını kendi dilinde yeniden kurar: klinik görünüş, bağın kipini gizleyebilir; bu yüzden “oluşumun mekanizması”nı görmek şarttır—bu, birazdan “inkâr/ikrar” ikilisi ve “dışarıdan geri dönüş” formülüyle detaylandırılacaktır. (mhweb.org)

“Şüphesiz, dış dünyanın yapısında bir delik, bir yarık, bir kopma noktasının ‘psikotik fantazi’nin yamama parçasıyla ikame edilebilmesi olanağını başa yazarız.”

Cümle, psikotik “onarma”nın mantığını bir cümlede özetler: delik/yarık/kopma, “yama parçası”yla doldurulur. “Yama” benzetmesi, hezeyan inşasının “boşluk kapatma” fonksiyonunu, “ikame” terimi ise referans rejimini değiştirdiğini bildirir. Bu onarımın malzemesi, az önce “depo” diye anılan “fantastik dünya”dan gelir; yama, dil malzemesidir, bu yüzden konuşma içinde “ağır” sözler, teknik dizgeler üretir. Böylece cümle, psikotik sistemin niçin kendi kendini açıklama eğiliminde olduğunu da anlatır: yamanın tutması için bütünün sürekli yeniden tasvir edilmesi gerekir; Schreber’in kitabının “sistem yazısı” olmasının nedeni budur.

“Bunu açıklamak için elimizde ‘yansıtma’ (projection) mekanizması vardır.”

Burada Freud’un ünlü tezi sahneye alınır: paranoide semptom oluşumunun “yansıtma” (projeksiyon) adlı bir işlem tarafından karakterize edilmesi. Lacan bu meşhur kavramı doğrudan sahiplenmekle kalmaz, birazdan onu sınırlayacaktır; çünkü psikotik yeniden-kuruluşu “psikolojik projeksiyon”a indirgemek yetersizdir. Şimdilik cümlenin işlevi, dinleyiciye Freud geleneğinin adını hatırlatmaktır: paranoyadaki “içteki algının dışa atılması” fikri. Az sonra, Lacan Freud’un bizzat metninden hareketle, bu adlandırmanın “tam karşılayan” bir açıklama olmadığını, çünkü psikotik olguda mesele “dışa atma” değil, “dışarıdan geri gelme” olarak görülmelidir, diyecek ve terminolojiyi rafine edecektir. (mhweb.org)

“Bugün buradan başlıyorum; rastgele değil, elbette, söylemimin devamı olduğu için, ama bilhassa daha önce yorumladığım Freudcu metinler üzerinde çalışan bazılarınızdan tarafıma gelen bir sebepten ötürü burada özel bir ısrar noktası koyarak: önemini vurguladığım bir pasaj üzerine geri döndüklerinde, ‘Kurt Adam’da paranoid olasılıkların belirdiği o episodik halüsinasyonla ilgili olarak, metnin aslında gayet açık bir parçasına ne anlam verileceği hususunda tereddütte kalmışlar.”

Bu cümle, dersin polemik-çekirdeğini kurar: Lacan “yansıtma”dan başlayacağını söyler, çünkü dinleyiciler/okuyucular arasında Freud’un metinlerine dönenlerde bir tereddüt doğmuştur; mevzu “Kurt Adam” vakasındaki episodik halüsinasyondur ve orada paranoid olasılıkların nasıl okunacağıdır. Bu, hem didaktik bir geri-bildirimdir hem de kavramsal bir hedefleme: Lacan, Freud’un gayet açık bulduğu bir pasajın yanlış anlaşılmasına “özel ısrar”la dönecek, böylece “dışarı atma mı, dışarıdan geri dönüş mü?” ayrımını berraklaştıracaktır. Cümlenin performatif tonu, seminerin canlılığını gösterir: dinleyiciyle metin arasında bir “ayarsızlık” vardır ve bu ayarsızlık, kavramın (projeksiyon) sahiden neyi karşıladığını yeniden düşünmeyi gerektirir. Lacan için bu bir fırsattır: “projeksiyon”un sıradan psikoloji dilinde eriyip gitmesini önlemek ve Freud’un kendisinin koyduğu sınırlara (projeksiyon her paranoide aynı rolü oynamaz; ve normal yaşantıda da payı vardır) dikkat çekmek için metne yeniden döner. Bu noktadan sonra Lacan, Freud’un “projeksiyon”u tanımladığı pasajı, “inkâr/ikrar” (Verneinung/Bejahung) ayrımıyla çaprazlayarak, psikotik mekanizmanın özünü “dışlanan şeyin dışarıdan geri gelişi” formülünde kristalize edecektir; bu da Schreber okumasına doğru kapıyı açar. (mhweb.org)

“Ve benim demek istediğimi, bitiştirdiğimi, vurguladığımı gayet iyi kavramalarına rağmen, ‘Sembolikten defterden silinmiş olan şey reel’de tekrar belirir.’ derken…”

Bu cümle, konuşanın –Lacan’ın– önceki çözümlemesinin merkezindeki bir önermeyi yeniden yerine oturtur: “Sembolikten defterden silinmiş olan şey reel’de tekrar belirir.” Burada “defterden silme” ile, bastırmadan farklı ve daha radikal bir dışarıda bırakma kipliği işaret edilir; metnin o ana kadarki akışında bunun “forclusion” mantığına denk bir işlev gördüğü ima edilir, ama konuşan, yalnızca metnin sunduğu terimler içinde kalır ve bu kipliğin adlandırılışını değil, işleyişini sahneye alır. “Sembolik” ile “reel”in karşı karınlara yerleşmesi, öznenin kendi söz konumunu belirleyen düzenek olarak sunulur: simgesel düzen öznenin dilegelmişliği için bir kayıt defteriyse, oradan düşmüş olanın geri gelişi artık anlamın düzeneğinden değil, algılanan sertleşmiş bir veri olarak reel’in noktasından olacaktır. Bu cümledeki vurgu, dinleyicilerin “gayet iyi kavradıkları” sanısının eleştirisidir; çünkü “kavramak” sözcüğüyle işaret edilen, çoğu kez anlamı bir özdeşlik ve yorum denkliği içinde kapatma eğilimidir, oysa burada anlatıcı, anlamın kapatılması değil, yapısal yer-değişimin izi sürülmelidir demektedir. “Bitiştirmek/dilegeliş” (articulation) vurgusunun hatırlatılması, sözün yalnızca içerik bildirmekle kalmadığını, öznenin mesajını çevrimleyen bir düzen ilişkisi kurduğunu belirler; dinleyici kavradığını zannettiğinde, çoğu kez bu düzenek atlanır. Bu yüzden, “Sembolik”te yer alamayan öğenin “reel”de belirivermesi, semantik bir ‘geri dönüş’ değil, kaydın başka bir kayıt-kipi altında, yani algılanan somutluk ya da olay-benzeri bir patlak olarak sahneye gelmesidir.

“Bunun üzerine, ‘hasta bunu bilmek istemez’ ifadesini nasıl çevirdiğime dair tartışma doğabilir.”

Bu cümle, yorumun kritik bir noktasını –çeviri sorunsalını– gündeme alır; çünkü burada konuşan, Freud’un metinlerindeki ayrımın (örneğin Verdrängung ile Unterdrückung arasındaki ayrımın) Türkçedeki isabetli karşılanışına ilişkin bir hassasiyete işaret eder. “Hasta bunu bilmek istemez” gibi düz bir çeviri, “bilmenin” nasıl bir kiplikte gerçekleştiğini bulanıklaştırabilir; zira söz konusu olan sırf olgusal bir ‘inkâr’ değil, bilginin özneye hangi düzenekle intikal ettiği ve hangi düzlemde reddedildiğidir. “Tartışma doğabilir” deyişi, seminer ortamının canlı hermenötiğini ve klinik nüansın dildeki yerine duyulan titizliği kayda geçirir; bu, dinleyicinin semantik rahatlığa sığınmasını engeller. Dolayısıyla mesele, cümlenin doğru-yanlış kutbuna taşınması değil, “bilmek” fiilinin hangi kayıt defteri altında işlediğinin ayrıştırılmasıdır; “bilmeyi istememek” ile “bilmenin işleyiş kipini değişik bir yerde barındırmak” aynı şey değildir. Bu ayrım, Freud’un “Kayıp Gerçeklik” ve “Nevrozlar ve Psikozlar” metinlerinde kurulmuş semantik mimarinin tam yerindedir (🔗) (search.library.nyu.edu).

“Bastırmayla, bastırma mekanizmasıyla iş görmek, bir şeyden bir şey bilmektir; çünkü bastırma ile bastırılmışın dönüşü, öznenin bilinçli dilinin dışında ifade bulan, bir ve aynı şeydir.”

Burada bastırma (Verdrängung) –daha önce çizilen çerçevede– iki-yönlü bir tek-mekanizma olarak konumlanır: “bastırma ile bastırılmışın dönüşü” aynı mantıksal işlemin iki yüzü gibi okunur. Bu, bastırmanın sırf negatif bir “itme” değil, dönüşü yapısal olarak içeren bir devre olduğuna işaret eder; öznenin bilinçli söyleminde görünmeyen, ama semptomik, düşsel, sürçmesel kanallarla “konuşan” bir bilgi iş görür. Cümledeki “bir şeyden bir şey bilmektir” vurgusu, bilginin bilinçli ikrara bağlı olmadığını, bilme kipinin semptom-oluş ve söz-sürçmesi gibi “dilegelme” kanallarıyla gerçekleştiğini yineler. Böylece dinleyicinin “bilmemek”le “bastırmak” arasında yüzeysel bir özdeşlik kurmasının önüne geçilir; dönüş zaten bastırmanın içkin sonucudur, çünkü bastırma, ‘bastırılmışın dönüşü’ ile aynı işlemin iki farklı yazımıdır. Freud’un “Verneinung” (İnkar) yazısındaki mantıksal çözümleme, bilginin bilinç eşiğine “inkâr” ile kabul arasındaki diyalektikte uğradığı işlemeyi örnekler (🔗) (lutecium.org).

“Bazılarının zorlandığı şey, söz konusu olanın ‘bilme’nin tarzı olduğunu kavrayamamalarıdır.”

Bu kısa ama yoğun cümle, tartışmanın tam çekirdeğini işaret eder: sorun “bilgi var mı yok mu?” sorusu değildir; sorun, “bilgi hangi kipte iş görüyor?” sorusudur. Bilgi, ikrar-olmayanda, semptomatik bir izlekle, sözün yan-damarlarında, öznenin “bildiğini bilmediği” bir yolculukla işler; zorluk, bilginin temsile kaçınarak yer değiştirmesine, özdeşlik içermeyen bir dağılımla dolaşmasına yöneliktir. Dolayısıyla “bilme” bir içerik değil, bir dolaşım kipidir; ‘bilmenin tarzı’nı ıskalamak, özneyi sadece bilinçli anlamsal ifadeye indirger; oysa metnin o ana kadarki bağlamı, bilginin “dilegelme” biçimlerine –öznenin dışında-işleyen bir Sembolik düzeneğe– dayanır.

“Ama size FREUD’un, Präsident SCHREBER’den alınmış başka bir olguyu getireceğim; yansıtmanın kendine özgü mekanizmasını açıklarken –ki, elbette, fantazinin gerçeklikte bu yeniden belirişi için derhal çağrışan mekanizmadır– FREUD burada bilhassa durur ve der ki, biz, sırf ve basitçe, ‘yansıtma’dan söz edemeyiz:”

Bu cümle, Freud’un Schreber vakasına ilişkin okumasını devreye alır; ama dışarıdan fazla bilgi yığmadan, metnin o ana kadar sunduğu öğelerle yetinir: “yansıtma” fantazinin gerçeklikte yeniden belirmesinin en elverişli açıklama kipi gibi görünürken, Freud bu kolaylığa itiraz eder. “Sırf ve basitçe” ifadesi, yansıtmanın tek açıklayıcı şema olarak kullanılmasına yöneltilmiş metodik bir itirazdır; çünkü tüm hezeyan biçimleri aynı tür yansıtma ile açıklanamaz, ki bir sonraki cümle de bunu açacaktır. Schreber’in “sinir ekleri” (Nervenanhang) ve “ruh cinayeti” gibi ıstılahlarıyla kurduğu terimler-evreni, “yansıtma”yı tekil bir şema olmaktan çıkarır; yansıtma, özdeşlikli bir aktarma değil, belirli bir yapı içinde yer-tutma ve yön-değiştirme meselesidir (🔗) (Internet Archive).

“– örneğin kıskançlık hezeyanında ‘yansıtımsal’ dediğimiz tarzda, yansıtmanın bambaşka bir biçimde iş görür gibi oluşuna bakınca fazlasıyla apaçık olduğu üzere, yani kişi, gerçekten ya da imgesel olarak kendini az çok suçlu hissettiği sadakatsizlikleri eşine atfeder;”

Bu alt cümle, yansıtmanın bir “tür”ünü –kıskançlık hezeyanındaki atıf mekanizmasını– örnekler: burada hareket, öznel suçluluk çekirdeğinin karşıya taşınmasıdır. “Az çok suçlu hissetmek” ifadesi, bu suçluluğun gerçek eylemle kayıtlı olmak zorunda olmadığını imler; imgesel, düşünüşsel, tasavvurî bir suçluluk bile aynı yansıtma devresini tetikleyebilir. Bu durumda yansıtma, öznenin kendi arzusal çekirdeğini başkasının üzerine yazması, başkasını “o arzunun failine” dönüştürmesi şeklinde işler. “Yansıtımsal” sözcüğü burada teknik bir işaretleyicidir; ama konuşan, bu tipolojiyi tekil açıklama şeması olarak sabitlemekten kaçınır, çünkü başka hezeyanlarda, başka devreler geçerlidir (🔗) (Lacanian Works Exchange).

“– ve başka bir şey de, kuramımızın hezeyanın temeline koyduğu o meşhur eşcinsel itkiden bahis açıldığında, gerçeklikte yorumlayıcı sezilerle kendini gösteren ‘takip edilme hezeyanı’nın ortaya çıkışıdır.”

Bu ikinci alt cümle, paranoyadaki “takip edilme” biçimlenişini, zemindeki arzusal yönelimle eklemler; ama metnin dışına taşmadan, yalnızca şunu yapar: “başka bir şey” diyerek, yansıtmanın tüm hezeyanları aynı kalıpla açıklayamayacağını gösterir. “Yorumlayıcı seziler” ibaresi, paranoyak okumanın gerçeklikte ipuçları bularak her şeyi bir art anlamla donatmasını, dünyayı suikastçı işaretlerle örgütlemesini anlatır; bu, birinci alt cümledeki suçluluk-devresiyle aynı değildir. Böylece yansıtma, tekil bir psikolojik mekanizma değil, yapısal yer-değiştirme ve imleyenlerin yer-tutma ekonomisi içinde farklı kiplerde çalışan bir devre olarak görünür (🔗) (search.library.nyu.edu).

“Ve işte burada şöyle dile getirir:”

Bu kısa geçiş, Freud’dan yapılacak doğrudan alıntının önemini mühürler; anlatı, artık ikincil bir özet değil, birincil bir ifadeye kulak kesilecektir. Bu, tartışmanın dayanağının “metin” olduğunu ve yorumun meşruiyetinin bu metne yaslandığını bildirir; dolayısıyla önceki paragrafın tüm ayrımları, birazdan gelecek alıntıyla sınanacaktır.

“‘İçeriden bastırılmış olan duyumu… Verdrängung, bir sembolleştirmedir; bu, bastırılmışın dönüşüdür; buna karşılık Unterdrückung yalnızca içeriden bastırılmış bir şeyin bulunduğu yönünde bir belirtidir… yeniden dışarıya projekte edildi demek doğru ve isabetli değildir; daha ziyade şunu demeliyiz ki… Belki bu sözcüğün kullanımına verdiği ısrar vurgusunu hatırlarsınız; bilinsin ya da bilinmesin, FREUD’un, “izole” edici bu örtmecenin altını nasıl kaldıracağını bilmediğine beni kimse inandırmaz… reddedilmiş olan, dışarıdan geri gelir.’”

Alıntı, iki ayrımı üst üste koyar: Verdrängung ile Unterdrückung ayrımı ve “projekte edildi” (yansıtıldı) demenin isabetine itiraz. İlki, bastırmanın semptomik “dönüş”le özdeş çalıştığını, buna karşın “içten bastırma”nın (Unterdrückung) yalnızca bir içsel tutuluşu işaretlediğini söyler; ikincisi, “dışarıya yansıtma”yı, paranoyadaki fenomenin asıl doğasını kaçıran bir adlandırma olarak eleştirir. Buradaki asıl jest, “reddedilmiş olanın dışarıdan geri gelmesi”dir; yani söz konusu öğe, öznenin dış gerçekliğinde, dışarıdan “gelmiş gibi” belirir; bu, içteki bir içeriğin dışa aktarılmasından daha karmaşık bir yapısal sonuçtur. Parantez içindeki “izole” örtmecesi, metnin retorik olarak hangi ‘yumuşatmalarla’ iş gördüğünü, ama düşünsel çekirdeğin bunları yarıp geçtiğini ima eder. Freud’un ilgili pasajları, paranoya semptom oluşumunun “yansıtma” adlandırmasını hak ederken bile, bunun genel bir psikolojik aktarım şeması olarak alınamayacağını güçlü biçimde kaydeder (🔗) (Lacanian Works Exchange).

“[Paranoyada belirti oluşumunda, ‘yansıtma’ adını hak eden o çizgi bilhassa göze çarpar. İçsel bir algı bastırılır ve onun yerine, içeriği –belli bir çarpıtma geçirdikten sonra– dıştan bir algı olarak bilince gelir. Bu çarpıtma, ‘takip edilme hezeyanı’nda bir afekt dönüşümünden ibarettir; içeride ‘sevgi’ olarak duyulması gereken şey, dışarıdan ‘nefret’ olarak algılanır. Bu tuhaf süreci, paranoyanın en önemli ve ona tamamen özgü patognomik özelliği olarak ilan etmeye insan heves edebilirdi; ama tam zamanında hatırlamak gerekir ki 1. yansıtma, paranoyanın tüm biçimlerinde aynı rolü oynamaz; 2. o sadece paranoyada değil, psişik yaşamın başka bağlamlarında da ortaya çıkar; hattâ dış dünyaya yönelişimizde ona düzenli bir pay ayrılmıştır. Şu ya da bu duyusal duyumun nedenlerini, başka duyumlarda yaptığımız gibi, kendimizde aramaz ve onları dışarıya yerleştirirsek, bu normal süreç de ‘yansıtma’ adını hak eder.]”

Bu dipnotlu blok, Freud’un metninden aktarılan şemayı ayrıntılandırır: “içsel algı”nın bastırılıp, “dıştan bir algı” olarak bilince gelişi yalnızca paranoyaya özgü değildir; genel algısal örgütlenmede de “yansıtma”ya benzer normal süreçler vardır. Bunun altını çizmek, klinik “yansıtma”yı sıradan algısal topoğrafyanın üzerine basitçe oturtmayı engeller; çünkü paranoyadaki dönüşüm, özellikle “afekt dönüşümü”nü –örneğin sevginin nefret olarak algılanışını– içerir. Böylece yansıtma, hem genel bir adlandırma olarak ‘yasal’ bir paya sahip olur, hem de paranoyadaki biçimlenişinde farklı yoğunluk ve yapısal sonuçlar doğurur; konuşan, bu çift kayıtlılığı dinleyicinin gözüne sokar ve kolay indirgemelerin önünü kapatır (🔗) (Lacanian Works Exchange).

“İşte, daha önce aynı kayıtla zaten alıntıladığım metinlere bir tane daha eklediğimi düşünüyorum; bunlar –bilirsiniz– mihver metinlerdir.”

Burada “mihver metinler” denerek, tartışmayı ayakta tutan kurucu pasajların –Freud’un “Kayıp Gerçeklik”, “Nevrozlar ve Psikozlar”, “İnkar” yazıları ile Schreber yorumunun– bir arada düşünülmesi istenir. “Aynı kayıt” ibaresi, bu metinlerin, tekil bir örnek olarak değil, birbirini açan düğüm noktaları olarak iş gördüğünü belirtir; çünkü konuşan, kendi önermesini (sembolikten silinenin reel’de belirmesi) bu mihverlerin eklemlenmesiyle temellendirir. Böylece dinleyici, yorumun dayandığı kolonları görür ve tartışmanın ağırlık merkezinin nereye oturduğunu kavrar (🔗; 🔗; 🔗) (search.library.nyu.edu).

“Ve bu tam da ‘inkar’ (Verneinung) metnidir; M. HIPPOLYTE’in bize yorumladığı ve şu kavramı tam olarak bitiştirmemize imkân veren metin: sembolleştirmenin, –iyi anlayın, bu başlangıç bir gelişimin noktası değildir–, bir başlangıcının bulunduğu; sembolleştirmenin bir başlangıca ihtiyaç duyduğu ve gelişimin her ânında bu bir şeyin olabilir kılındığı o momentin bulunduğu…”

Bu cümle, “İnkar” metninin sağladığı mantıksal kazancı öne çıkarır: sembolizasyonun gelişimsel bir merhale çizgisi olarak değil, bir “başlangıç momenti” gerektiren yapısal bir olay olarak kavranması. “Her ân” vurgusu, bu başlangıcın kronolojik bir ‘ilk’ olmayıp, mantıksal bir ‘başlatı’ olduğunu gösterir; öznenin söyleminde bir ikrar (Bejahung) ya da inkar (Verneinung) eğretisiyle beliriveren o kıvılcım, sembolizasyonun çalışmaya başlaması için gerekli olan eşiktir. Hyppolite’in yorumuna gönderme, bu okumanın yalnız başına bir yorum keyfiyeti değil, metinsel bir çözümleme olduğunu gösterir: “inkar” olgusunun klinikte görülen biçimleri, bu ilksel ‘negasyon jesti’nin türevleridir (🔗; 🔗) (lutecium.org).

“– ki bu, FREUD’un geliştirdiği kuramda ‘ikrar’ın (Bejahung) karşıtıdır;”

Bu kısa ek, ikiliyi netler: ikrar (Bejahung) ile inkar (Verneinung) aynı düzlemin zıt-latmalarıdır. İkrarın olumlayıcı açılışı, sembolizasyonun “var kılma” jestini taşır; inkar ise, bu var kılmanın eşiğinde gerçekleşen bir geri-çekmedir, ama geri-çekme de “bildirmeye” dayanır; inkar, “bildirerek yadsıma” yoluyla yine bir bilgi akışı kurar. Böylece özne, “yok” derken bile “vardır” bilgisinin devresini kapatmaz. Bu ikiliğe dair vurgu, cümlenin önceki bölümünde belirtilen ‘başlangıç momenti’ düşüncesini pekiştirir (🔗) (lutecium.org).

“– ki bu, ‘ilksel bir inkar’dır; klinik sonuçlarıyla karşımıza çıkan ‘inkar’ bunun bir devamıdır.”

Burada “ilksel inkar” ifadesi, klinikte görünür inkar biçimlerinin, daha önceki mantıksal bir eşiğin sonucu olduğunu kaydeder. Klinik inkar, semptomik düzeneklerde yakaladığımız “reddetmeler”in toplamı değildir; bunlar, o ilk ‘negatif jest’in farklı koşullarda yeniden yazımlarıdır. Böyle anlaşılınca, inkar, semptomları “geriye doğru türeten” bir matris gibi görünür; o yüzden konuşan, dinleyicinin klinikçe görünenle yetinme eğilimini kırar ve mantıksal ilksel işarete dikkat kesilmesini talep eder (🔗) (lutecium.org).

“Kısacası, şu temel ayrım: Verneinung ile Bejahung’un bu iki mekanizması, ‘yansıtma’nın bağını artık tırnak içine alır –onu bırakmak daha iyi olacaktır–; zira bu, psikolojik yansıtmanın özünden büsbütün farklı bir nitelikte görünen bir hadisedir; hani şu, kendilerine alabildiğine karışık duygular beslediğimiz kimselerin yaptıkları her şeyi, niyetleri hakkında en azından kuşkulu bir karşılama tutumuyla karşılamamıza sebep olan ‘psikolojik yansıtma’dan farklıdır.”

Özet paragraf, “yansıtma”yı sıradan bir ‘psikolojik savunma’ olmaktan çıkarır; artık “tırnak içinde” kullanılması önerilen terim, fenomenolojik benzerlik adına teorik özdeşleme yapmanın sakıncasına işaret eder. Günlük psikolojideki “yansıtma” –karşıdakinin niyeti hakkında karamsar şüphecilik– ile paranoyadaki semptom-oluşun yapısal devresi özdeş değildir; çünkü ikincisinde, semptomik imleyenler düzeninde bir “dışarıdan geri dönüş” ekonomisi çalışmaktadır. Böylece konuşan, metodik bir dikkat önerir: “yansıtma” adlandırması kalabilir, ama teorik özdeşleştirme kalkmalıdır (🔗) (Lacanian Works Exchange).

“Psikozdaki bu ‘yansıtma’ aynı şey değildir; ancak şu mekanizmadır: genel sembolleştirmenin, özneyi yapılandıran genel sembolleştirmenin dışına atılmış, ‘defterden silinmiş’ olan şey, dışarıdan geri döner.”

Bu cümle, metnin başındaki çekirdek önermeyi Freud alıntısından sonra yeniden formüle eder: “defterden silinen”, yani genel sembolik kayıt tarafından barınmayan öğe, “dışarıdan” görünür. “Aynı şey değildir”in vurgusu, psikozda görünenin sıradan bir vazo-değiştirme değil, kaydın kipliğinin değişmesi olduğunu hatırlatır. Böylece, özneye “dışarıdan seslenen” bir işitme halüsinasyonu ya da “dışarıda okunan” bir im, aslında öznenin genel sembolik kayıt dışına düşmüş öğeyle karşılaşmasıdır; ama bu karşılaşma, ‘içerik dışa taşındı’ gibi bir psikolojizmle açıklanmaz. “Dışarıdan geri dönüş”, kaydın kip değişimini ifade eder ve bu yüzden yapısal bir olaydır (🔗) (search.library.nyu.edu).

“Nedir bu ‘ceviz-fındık oyunu’ (jeu de la muscade); şu, bir hokkabazın [üçkayıtçı] eline düşmüşüz de bize musallat olan müstesna oyun? Ki sizin için, bütün bu fenomenlerin kaydolma tarzında gayet güzel yerini bulan bir şeydir bu: sembolik var, hayali var, reel var? Hokkabazı tanımadığımıza göre, şu soruyu sormamız mümkündür; bu yılı, Präsident SCHREBER vesilesiyle, gündeminize getirdiğim soru budur.”

Burada ironi, kavramsal üçlünün (“sembolik-hayali-reel”) kolay yerleştirilmesine yöneliktir; “hokkabaz” imgesi, fenomenlerin kolayca doğru çekmecelere konmasına karşı bir uyarıdır. “Ceviz-fındık oyunu”, gözün önünde döndürülen kabukların altındaki taneyi kaçırma riskine benzer; eğer bu üçlemeyi yalnızca sınıflandırma kolaylığı için kullanırsak, yapısal devreyi gözden kaçırırız. Konuşan, bu yüzden yılın sorusunu Schreber vesilesiyle gündeme getirir: üçlemenin kolay sınıflamasını değil, bizzat işleyiş düğümünü –öğenin ‘dışarıdan geri gelişi’nin hangi devreyle olduğunu– anlamak gerekir (🔗) (Internet Archive).

“Niçin gündeme getiriyorum? Çünkü bu soru, analitik kuramda ‘gerçeklikle ilişki’ denilen şey konusunda durmadan yapılan karışıklıklardan kaçınacak tarzda bitiştirmemize imkân verecek olan sorudur. Çünkü aynı zamanda bize analizin amacını tahayyül ve bitiştirme fırsatı verecek olan da odur; ‘gerçekliğe uyum’ diye konuşulurken, neyin kastedildiği… zira ‘gerçeklik’in ne olduğuna dair bir tanım getirilmedikçe kimsenin bu konuda bir bilgisi yoktur; ‘gerçeklik’ basit bir şey değildir.”

Bu cümleler dizisi, “gerçeklik” teriminin teorik çok-anlamlılığını sahneye çıkarır; “uyum” lafzının muğlaklığını da ifşa eder. Konuşan, “gerçeklikle ilişki”ni psikoloji jargonunun kolay şemalarından çekip, “Sembolik-Hayali-Reel” üçgeninin işleyişindeki yerine oturtmak ister. Böylece klinik “adaptasyon” ideolojisinin ötesine geçilir: nerede ve nasıl bir gerçeklikten söz edildiği tanımlanmadıkça, ‘uyum’dan bahsetmek boş laf olur. Bu, analizin hedefini de berraklaştıracak bir sorudur; çünkü hedef, özneyi “dış gerçekliğe” uydurmak değil, öznenin söz konumunu, mesaj devresini ve kaydın kipliklerini anlamak ve orada müdahale noktası bulmaktır (🔗) (search.library.nyu.edu).

“Çizilmiş yolu bu meseleye sokmak için, büsbütün aktüel bir şeyden hareket edeceğim. Zira bütün bunların, sanki düz bir metin yorumuymuş, sırf bir tefsirmiş gibi, basbayağı bir metin açıklaması olduğu söylenemez. Bunlar, hepimizin pratiğinde her gün yaşayan şeylerdir; süjelerle süregiden süpervizyonlarımızda, yorumumuzun yönünü nasıl tayin ettiğimizde, direnişlerle nasıl hareket etmemiz gerektiğine dair fikrimizde karşımıza çıkan şeylerdir. Bir örnek alacağım; geçen cuma hasta sunumumda, tek bir hezeyanın içinde iki kişiyi sunduğum –‘folie à deux’ denir– şeyi, aranızdan bir kısmınız işitmiş olabilir.”

Bu blok, tartışmanın hem teorik hem klinik yüzünü birbirine ekler: bu bir “tefsir” değil, pratiğe yol veren bir yapısal okuma iddiasıdır. Konuşan, “aktüel” bir örnek –folie à deux– üzerinden, “dışarıdan geri gelen” öğenin nasıl iki özne arasında dolaştığını, mesaj devresinin nasıl ikili bir düzenekte katlandığını göstermek niyetindedir. “Süpervizyon”, “yorumun yönü”, “dirençlerle nasıl hareket etmeli” gibi ifadeler, teorinin klinikteki karar anlarına nasıl tercüme edileceğine dair bir duyarlık talep eder. Folie à deux seçimi boşuna değildir: burada ‘dışarıdan geri gelen’ söz-parçasının, iki öznenin arasında bir kukla-söyleyiş gibi nasıl iş gördüğü gözlenebilir; böylece önceki pasajlarda çizilen S–A–a–a′ devresinin somut bir sahnelenişi sınanır (🔗) (cdn.bookey.app).

“Onlardan biri –daha genç olanı–, yani ne annesinden daha kolay değerlendirilebilmiş olan, ne de kendisi; eğitim servisinde hastaların oynadığı işlev göz önüne alındığında, benim ilgilenmemden önce bir güzel en az bir on kere muayene edilip sunulmak zorunda kalmıştı: insan hezeyanlı da olsa, bu tür alıştırmalar kısa zamanda tepemize biner; ve kendisi pek iyi niyetli sayılmazdı.”

Bu cümledeki kurgu, Lacancı bakış açısından iki düzlemde çalışır: ilkin, “eğitim servisi” ve “hastaların oynadığı işlev” ifadesi, öznenin bir “gösteriye çıkarılma” düzenine, yani kurumun sembolik düzenine eklemlenişini işaret eder; hekimlik pratiğinin pedagojik sahasında analizan, bir bilgi dolaşımının nesnesi olarak defalarca sunulmuş, dolayısıyla söz sırası kendisine geldiğinde sözün değerini aşındıran bir yineleme zorlantısına itilmiştir. On kez muayene ve sunum, “söylenmiş olanın” (énoncé) üst üste yığılmasıdır; ama öznenin söyleyişindeki (énonciation) yer açılmadıkça, bu yığılma, sözün sahici muhatabına (Büyük Öteki) yazılamayan bir artığa dönüşür. “Hezeyanlı da olsa tepemize biner” vurgusu, kurumun ritminin öznenin keyfiyetiyle sürtünmesini betimler: özne yalnızca bir “vaka” olarak dolaşıma sokuldukça, söylemdeki adres kayar, “kime konuşuyorum?” sorusu hükmünü yitirir, direncin karşılıklı örgütlenmesi kolaylaşır. Cümlenin sonundaki “iyi niyetli sayılmazdı” ayracı, öznenin “hayali” yüzleşmelerden yıpranmış tavrını haber verir; bu, basit “karakter” okuması değil, seyredilmenin ve tekrar tekrar sorgulanmanın yarattığı narsisistik yaralanmaya verilmiş, iletişimin tonunu mat eden bir yanıttır. Bu pedagojik vitrin düzeni, Lacan’ın sıkça işaret ettiği üzere, klinik olgunun “gösterge”ye indirgenmesi riskini taşır; öznenin sözü, öğrenimsel bir müfredatın örnek cümlesine çevrilir ve bu, delüzyonun formunu değil, onun ilişkiselliğini—yani kime, ne koşul altında söylendiğini—bulanıklaştırır. Folie à deux bağlamının hemen az önce anılmış olması, bu cümlenin kurumsal çerçevesini daha da kritik kılar: iki özne arasındaki hayali rezonans, bir “izleme ve sunma” protokolünde kolaylıkla çoğaltılır; bu çoğaltma, hekimlerin niyetinden bağımsız biçimde, paylaşılmış bir imleyen devresini besleyebilir (🔗).

“Yine de bazı şeyler ortaya konulabildi; en azından şu: örneğin bu paranoid hezeyan –çünkü kendisi bir paranoyaktı–, ‘karakter’ temeli diye adlandırılan ‘gurur’, ‘kuşku’, ‘alınganlık’, ‘katılık’ gibi ‘psikolojik’ denilen şeyleri varsaymaktan çok uzak, –en azından genç kız için– bunun tersine, olağanüstü iyicil bir duygulanım sergiliyordu.”

Bu cümle, psikoza dair sıradan psikolojikleştirmeyi tersyüz eder. Paranoid yapı gündelik “karakteroloji”nin kalıp sıfatlarıyla (gururlu, kuşkucu, alıngan, katı) açıklanamaz; burada Lacan, yapısal ayrımı öne alır: mesele bir duygu kümesinin toplamı değil, öznenin imleyenle bağlanma tarzıdır. “Olağanüstü iyicil duygulanım”ın altı çizilirken, paranoia ile “kötü niyet/kin” özdeşliğinin kırılması amaçlanır; bu, psikotik konfigürasyonda “ötekiyle iyi geçinme” eğiliminin bile, delüzyonel referans ağında farklı bir işlev kazanabileceğini ima eder. İyicil ton, öznenin kendisini “kötülük görmüş ama kötü olmayan” olarak kurduğu, yani “suçun dışına yazdığı” bir söyleyiş stratejisinin parçası da olabilir; bu, daha sonra gelecek “hakaret” motifinin keskinliğini hazırlayan bir karşı-lehimdir. Klişe psikolojik tipolojinin reddi, Lacan’ın “klinik yapı” vurgusuyla uyumludur: paranoid öznenin “iyi” ya da “nazik” olması, yapının “forclusion/defterden silme” düzeneklerini değiştirmez; bu yalnızca imleyenlerin dolaşımındaki tonlamayı, yani hangi imleyenin nerede ağırlaştığını değiştirir. Dolayısıyla, iyicillik, bir “maskelenmiş düşmanlık” diye peşinen okunmaz; aksine, imleyen-eklemleniminin farklı bir saptanışı olarak ele alınır, çünkü yapı kavramı—nevroz/psikoz ayrımı—affekt betimlerinden önce gelir (🔗).

“Hatta neredeyse şöyle diyeceğim: bir yandan kendini kurbanı saydığı, ortaya koyması güç yorumlar zincirinin yanında… tersine, sadece kibar, sadece iyi bir kişi olabileceği duygusunu taşıyordu; üstelik bunca çekip çevirdiği onca sıkıntının ortasında, yalnızca genel bir sempati görmeye layık olabileceğini hissediyordu; doğrusu, üzerinde gördüğümüz tanıklıkta, kendisiyle uğraşmış olan servis şefi de ondan, herkesin sevdiği, zarif bir kadın olarak başka türlü söz etmiyordu.”

Bu uzun cümle, bir “çift yönlü kayıt” mantığını açar. Bir yanda “yorumlar zinciri”—öznenin kendini kurbanı saydığı, dışarıdan “onun hakkında” üretilmiş anlamlandırmaların, komşuların bakışlarının, kurum içi dedikodunun ve yakıştırmaların eklemlendiği zincir; öbür yanda, öznenin öz-değerlendirmesi: “kibar ve iyi olma” duygusu. Burada kilit nokta, öznenin kendini “genel sempatiye lâyık” saymasıdır; bu, hayali düzeyde “sevilir olma” arzusunun, dışarıda dolaşan “hakkındaki yorumlar” ile karşılaşmasında aldığı biçimdir. Servis şefinin tanıklığı, öznenin hayali imgesini kurumsal bir ağızdan teyit eder ve böylece “iyi, zarif kadın” imgesi, semptomun ilişkisel kurulumunda işlev gören bir aynaya dönüşür. Lacan’ın söz düzeninde, bu teyit, öznenin “benliği”nin (moi) onayını çoğaltır; fakat bu onay, simgesel kayıtla bağ kurma sorununu çözmez, yalnızca onu cilalar. “Ortaya koyması güç yorumlar zinciri” ifadesi, paranoid hermenötiğin mekaniğine denk düşer: başkalarının söylediklerini, bakışlarını, jestlerini, “ben”e dair art anlam olarak okuyan bir çeviri makinesi işlemektedir; bu makine, “ben aslında iyiyim” imgesiyle çarpıştığında, dışarıdan gelen her negatif titreşimi “haksızlık” olarak kaydetmeye meyillidir. Böylece, iyicil duygulanım ile “çalınmış itibar” hissi aynı devreye bağlanır; işte bu devre, ileride “hakaret” imleyeninin neden kilitleneceğini hazırlar (🔗).

“Kısacası, konuyu ve onun başkalarıyla ilişkilerini ele almak için dünyadaki bütün zorlukları yaşadıktan sonra, ortada açıkça mevcut olan merkeze yaklaşabildim; çünkü elbette onun temel kaygısı, şüpheye mahal verecek hiçbir unsur bulunmadığını bana kanıtlamak ve hekimi baştan kötü bir yoruma götürebilecek şeyi ona teslim etmemekti.”

Burada analitik sahnenin dinamiği çıplaklaşır: özne, görüşmenin başından itibaren “benim hakkımda yanlış bir şey çıkmasın” kaygısıyla, söylemini sıkı bir sansürden geçirir. Bu, sıradan bir “saklama”dan çok, adresin yönetimidir: söylenen her şey, muhatabın olası kötü niyetli ya da hatalı “yorum”unu peşinen bertaraf etmeye yöneliktir. Lacancı anlamda, öznenin sözü bir “garanti arayışı”na kilitlenmiştir: Büyük Öteki’nin “kayıt düşme” kudretinden korunmak için, anlatıda bir “boşluk bırakmama” stratejisi çalışır. Analistin “merkeze yaklaşabildim” derken kastı, bu savunucu dolgu harcını yarıp, öznenin söyleyişinde sızan şeye—henüz kavramsallaştırılmamış ama tekrar eden imleyen düğümüne—yaklaşmadır. Klinik olarak, “başkalarıyla ilişkileri ele almak” ifadesi, delüzyonel referans ağına girmenin tek yolu olan aktarım bağının kurulmasına işaret eder: özne, başkalarının nasıl yorumladığına dair “teminat” ararken, aynı anda analisti de o “başkaları”nın arasına dizmekte ve ondan onları tekzip edecek bir imza talep etmektedir. Bu gerilim, birazdan patlak verecek “hakaret” anlatısının sahnesini kurar: “kötü yorum” korkusu, nihai olarak “ad verilme” olayına, bir imleyenin özneyi yerinde çivilemesine bağlanır; korkulan budur, ama tam da bu başa gelir.

“Yine de bana şunu açtı: bir gün, koridorunda, çıkmak üzereyken, bir tür ‘kaba’ ile işi olmuştu; şaşacak bir şey yoktu, çünkü bu, edepsiz adam evliydi ve hafif meşrep komşularından birinin düzenli sevgilisiydi; ve o herif, yanından geçerken… bunu bana gizleyemezdi ya, hâlâ içinde bir ukdeydi… ona bir küfür etmişti; ki kendisi de –ifadesiyle– onu değersizleştirdiği için bu küfrü bana söylemeye hevesli değildi.”

Şimdi “sahnelenmiş an”ı duyuyoruz: koridor, geçiş mekânı; öznenin “çıkmak üzereyken” dış dünyaya adım attığı eşik; ve burada, bir “kaba” ile karşılaşma. “Kaba”nın ahlâkî profili, komşunun düzenli sevgilisi oluşuyla tasvir edilir; bu, öznenin gözünde karakterini sabitleyen bir imleyendir. Ardından gelen susma-devinimi—küfrün dile getirilmemesi—öznenin “değersizleşme” korkusuyla kendi sözüne koyduğu barajdır; çünkü küfrün söylenmesi, yalnızca hakaret içeriğini aktarmak değil, özneyi “hakareti işiten” konuma, yani lekelenmiş imgeye geçirir. “Hâlâ içinde bir ukdeydi” parçası, afektin dolaşımını gösterir: söz, o anda söylenmiş ama aktarılmamış, dolayısıyla bedene çökmüş bir tortu bırakmıştır; analitik düzeyde, aktarılmayan sözcüğün “gölgesi” dolaşır ve bu gölge, daha sonra bir imleyen kilitlenmesine yol açar. Kliğin bu penceresinde, “hakaret” yalnızca bir içerik değil, bir sahneleme kipidir: nerede, kimden, hangi jestle geldiği önemlidir; eşik mekânı (koridor), taciz edici yakınlık ve “geçerken” fırlatılan sözcük, hepsi birlikte “adres” sorununu kristalize eder. Kim kime konuşuyor, ve hangi Öteki adına?

“Yine de, yaklaşımımda koyduğum belli bir yumuşaklığın, beş dakikalık bir görüşme sonunda iyi kötü bir anlaşma zeminine gelmemizi sağladığını düşünüyorum; ve orada, gerçekten de bir kabullenme gülüşüyle bana itiraf etti: bu işte kendisi de pek büsbütün ak pak değildi. Yani, o da, geçerken bir şey söylemişti; ve bu şeyi, duyduğundan daha kolay itiraf etti; söylediği şey şuydu: ‘Kasaptan geliyorum.’”

Analitik ayarın küçük bir değişikliği—“yumuşaklık”—aktarımı yeterince güvenli kılar ve bastırılmış anlatı açılır. Özne, “büsbütün ak pak değilim” derken, sahnenin yalnızca pasif tarafı olmadığını kabul eder; bu kabul, bir “ön-söz” görevi görür ve imleyeni ortaya çıkarır: “Kasaptan geliyorum.” Bu formül, görünüşte masumdur; ama Lacan’a göre, burada “söylenen” ile “söyleyiş” ayrımı kritikleşir. “Kasap” imleyeni, bedenin parçalanabilirliği, “dilim dilim” edilme tehdidi, et/beden eşleştirmesi gibi çağrışımları sürükleyebilir; ama analiz için önemli olan, öznenin bu imleyeni niçin ima yoluyla seçtiğidir. Bir başkasını “domuz” diye adlandırmak yerine, kendini “kasaptan geliyorum” diyerek sahneye sokar; imleyen, karşıdakinin zihninde “domuz/truie” karşılığını tetiklesin, ama sözün sorumluluğu onda kalmasın ister. Bu, “söylenmeyenin söylenişi” tekniğidir: özne, hakareti bizzat dillendirmeksizin, ötekinin ağzında üretmeye yönelir; işte bu, birazdan duyacağımız “Truie!” yanıtını ön-çerçeveleyen jesttir (🔗).

“Doğal olarak ben de herkes gibiyim; sizin düştüğünüz hataların aynısına düşerim; demek istediğim, size yapmamanızı söylediğim her şeyi ben de yaparım; işe yarasa bile yine de haksız olurum: ‘doğru’ bir kanaat, bilim açısından bakıldığında, sırf ve sadece kanaat olarak kalır; bunu SPİNOZA geliştirmiştir.”

Analistin bu öz-düşünümü, “anladım” kıvılcımının tehlikesine dair uyarıdır. Klinik sahada, “doğru kanaat” ile “analitik bilgi” aynı şey değildir; “anladım” anı, çoğu kez öznenin imleyen devresine değil, analistin kendi hayali anlamlandırmalarına yaslanır. Spinoza anıştırması, “doğru fikir”in bilimsel titizlik için yetmezliğine gönderme yapar; analize tercümesi: bir yorum işe yarasa bile, eğer öznenin imleyenlerine bağlanmıyor ve onların yer değişimini, zincirlenişini hesaba katmıyorsa, yalnızca öğretici bir “kanı” kalır. Lacancı etik, “anlamaya” değil, “sahi”yi hedeflemeye demirler: “anladım”ın haz verici kapanımına karşı, imleyenin dolaşımını, adresini, terslenmesini izlemek gerekir.

“Anlıyorsanız ne âlâ, içinize atın; önemli olan anlamak değil, ‘sahi’ye varmaktır: tesadüfen anlarsanız bile, anlasanız da anlamazsınız. Elbette ben anlarım; bu da gösterir ki hepimizin, hezeyanlılarla ortak bir küçük payı vardır; yani bende de, hepimizde olduğu gibi, normal insanda bulunan ‘hezeyanî’ bir şey vardır.”

Burada “sahi”ye (vrai) vurgu, Lacancı hakikat anlayışının eksik-doğasını çağırır: hakikat, bütünüyle söylenemez olan, yalnızca yarı-söyleyişlerle beliriveren bir şeydir; analiz “anlam” üretmekten çok, öznenin sözünde zaten çalışan sahili sıkıştırıp yüzeye çıkarma pratiğidir. “Tesadüfen anlarsanız bile…” ifadesi, analitik sahada “illuminasyon”un güvenilmezliğini teşhir eder; çünkü hakikat, anlam şemasına sığmaz, kendini daha çok bir dil sürçmesinde, bir imleyen sapmasında, bir tınıda belli eder. Analistin “ben de anlarım” deyişi, ortak “insanî hezeyan payı”na işaret eder: herkes, dilin keyfiyetine maruzdur; delüzyonel örgütlenme, bu maruziyetin bir yapıda kapanmasıdır. Bu itiraf, analistin sahnede “bilen” değil, imleyen dolaşımına kulak veren bir yer tuttuğunu bildirir; dolayısıyla, şimdi geri döneceğimiz “Kasaptan geliyorum.” formülünü, hazır anlam paketlerine atlamadan, imleyen işlemi olarak dinlemek gerekir.

“‘Kasaptan geliyorum’: bana bir şey anlamak gerektiği söylenirse, gayet güzel, bunu ‘domuza’ bir gönderme olarak bitiştirebilirim; ‘cochon’ demedim, ‘porc’ dedim, ama o da gayet hemfikirdi ve benim anlamamı istediği şey buydu; belki karşısındakinin de anlamasını istediği oydu. Ne var ki yapılmaması gereken şey tam da budur; çünkü ilgilenmemiz gereken, neden karşısındakinin bunu anlamasını istediğidir. Peki niçin ona bunu açık açık söylemiyordu? Niçin ima yoluyla konuşuyordu? Önemli olan budur; ve eğer anlarsam, artık duracağım yer burası olmaz; çünkü ben zaten ‘anlamış’ olurum.”

Bu kesit, Lacancı tekniğin kalbini açar: analitik çalışmada “ne demek istedi?” sorusu ikincildir; birincil soru “niçin bunu bu yoldan dedi?”dir. “Kasaptan geliyorum” ifadesinin imleyen ekonomisindeki işlevi, karşıdakinin ağzında “Truie!” imleyenini üretmektir; böylece hakaret, öznenin sorumluluğu olmaksızın sahneye gelir. Bu, adreslenmiş bir allüzyon tekniğidir: özne, imleyeni doğrudan söylemek yerine, onun yerine geçecek bir “tetik” bırakır. Analist, “ben anladım” diyerek zinciri keserse, tam da öznenin “öteki anlasın” stratejisine eklemlenmiş olur; böylece, öznenin “anlansın ama ben söylemeyeyim” savunusu pekiştirilir. Oysa klinik hedef, bu dolambaçlı devreyi görünür kılmaktır: niçin dolaylı, niçin ima, niçin “anlaşılmayı arayan ama kendini riske etmeyen” bir söz? Bu sorular, imleyen-sorumluluğu ve adres arasında çalışan mantığı ışığa çeker.

“İşte bu, hastanın oyununa girmek, onun direncine ortak olmak denen şeyin ne olduğunu size gösterir; zira hastanın direnci, daima sizin direncinizdir; ve bir direnç başarıya ulaşıyorsa, siz tepeden tırnağa işin içindesiniz demektir; çünkü siz ‘anlıyorsunuz’dur. Anlıyorsunuz; haksızsınız; çünkü anlaşılması gereken tam olarak, niçin bir şeyin anlaşılmak üzere verildiğidir. Varmamız gereken nokta budur; esas nokta budur. İşte bu yüzden o, ‘Kasaptan geliyorum.’ dedi de, ‘domuz!’ demedi.”

Direnç, Lacan’da, analistin katıldığı bir düzenektir; özne yalnız direnmiyor, analist de “anlama” hevesiyle o direncin motoruna yakıt sağlıyordur. Burada “oyuna girmek”, öznenin “öteki anlasın, ben lekelenmeyeyim” manevrasını tamamlamaktır; analist, allüzyonu çözüp “domuz mu demek istiyorsunuz?” diyecek olursa, öznenin tam aradığı şey gerçekleşir: hakaret sözcüğü, ötekinin ağzından çıkar, özne masum kalır. “Niçin anlaşılmak üzere verildi?” sorusu, sözün sorumluluğunu ve adresini geri çağırır: “Kasaptan geliyorum” bir tetiktir ve “domuz”u karşıdan duymayı hedefler; böylece birazdan gelecek “Truie!” yanıtı, öznenin kurduğu sahnede yerini bulur. “Domuz demedi” vurgusu, imleyen seçiminin bilinçli-bilinçdışı karışık mizanseni olduğunu gösterir: özne, sözün içeriğini değil, devreye giriş noktasını yönetir; bu, delüzyonel referans devresinin çalışma tarzına da örnektir.

“Önce şunu anlayın: hastaların muayenesinde, başka birçok deneyimde sahip olamadığım bir şeyi, parmağınızla dokunur gibi yakalama şansınız burada eşsizdir; ve tam o anda ısrarla altını çizdim… yorumumu da buna sınırladım; zira o anda bu unsuru geliştirecek vaktim kalmamıştı… size, bunun bir ‘inci’ olduğunu hatırlatıyordum; ve gerçekten de size, şu çok açık benzerliği göstermiştim: bir gün, işitsel halüsinasyondan yakınan bazı hastaların, apaçık gırtlak hareketleri, dudak hareketleri yaptıklarının keşfiyle; yani bunları dile getirenin bizzat kendileri olduğunun fark edilmesiyle. Burada aynı şey değil; benzer; benzer olduğu için ilginç; daha da ilginç çünkü aynı değil.”

“İnci” benzetmesi, mikro-klinik bir bulgunun yoğunluğunu anlatır: sahnenin optiği doğru ayarlandığında, imleyen devresi parmakla tutulur gibi görünür. Halüsinasyon-gırtlak/lip hareketleri örneği, “sesi kimin çıkardığı” paradoksuna işaret eder: işiten, söyleyendir; ama kendine Öteki’den gelir gibi gelir. Şimdi elimizdeki sahne, tam olarak aynı değil; çünkü burada, söylenen sözcük karşıdan gelmiştir; yine de benzerlik, sözün devresinin öznenin kurduğu tetikle çalışmasındadır. Analitik açıdan önemli olan, “aynı olmaması”dır: özne, burada doğrudan “kendi sesini” duymaz, fakat kendi tetiklediği bir imleyeni ötekinden geri alır; böylece “iletişim” ile “mesajın geri dönüşü” arasındaki Lacancı farkı canlanır. Bu fark, birazdan netleştirileceği üzere, “özne sözünü Öteki’den terslenmiş biçimde alır” teoremine kapılanmadan, söz ile mesajın denk düşmeyebileceğini görmeye çağırır (🔗).

“Bir an durun ve şuna bakmaya, bununla ilgilenmeye çalışın: ‘inci’, bize şunu demesinden ibarettir:”

Bu dar cümle, sahnenin çekirdeğini çerçeveler. “İnci”, tek bir imleyenin—“Kasaptan geliyorum”—bütün devreyi nasıl çatallandırdığını gösterir; analitik iş, bu imleyen düğümüne sabırla bakmaktır. Burada amaç, anlam yüklemek değil, işlevi görmek: hangi adreste, hangi sırada, neyi tetikledi?

“‘Ben dedim: “Kasaptan geliyorum.”’”

Özne, sahnenin ilk perdesini kendi ağzından teyit eder. Bu teyit, sorumluluğun izini bırakır: imleyen zincirini kim başlattı? Sözün “ben dedim” vurgusu, birazdan gelecek terslenmiş geri dönüşü anlamak için şarttır; çünkü ancak bu öncül kabul edildiğinde, “Truie!”nin nasıl “geri verilmiş” bir mesaj olduğuna bakılabilir. “Kasap” imleyeni, bedenin parçalanabilirliğini (daha önce metinde ima edilen “dilimlere ayrılma” tehdidiyle de akraba) çağırdığı için, söz yalnızca bir aşağılama kıvılcımı değildir; öznenin kendi beden imgesindeki yarılımların akustiğini de taşır. Bu yüzden, imleyen hem adlandırıcı tahrik, hem bedenin kaderine ilişkin bir sızı noktasıdır.

“Ve sonra o ‘bombayı’ patlatır: peki karşı taraf ne demiş? O da demiş ki: ‘Truie!’ (‘Dişi domuz!’).”

İşte devre tamamlanır: öznenin tetiklediği imleyen, karşıdan hakaret olarak geri gelir. “Bomba” metaforu, hakaretin şok gücünü, bir anda “adı koyma”nın bedensel etkisini duyurur. “Truie!”—özel bir adlandırma—özneyi bir “yer adı”na çiviler; bu, delüzyonel sahnede sık rastlanan “adla vurulma” etkisidir. Şimdi, “kim konuştu?” sorusu canlanır: dişi domuz diye konuşan kişi, sadece “o adam” mıdır, yoksa öznenin kurduğu devrede Öteki’nin yerini işgal eden bir kukla mıdır? Lacan’ın ileride açtığı ayrım uyarınca, burada konuşan “küçük öteki”dir; ama özne, bu sözde, kendi mesajını ters-düz edilmiş halde alır. Kritik olan, analistin “işte terslenmiş mesaj teoremi” diye acele etmemesidir; çünkü biraz sonra gelecek pasajlarda, Lacan söz ile mesaj arasındaki ayrımı daha da inceltecektir.

“‘Çobanın çoban karısına cevabı’ dedikleri şey; iğne-iplik, canım-ciğerim; hayatta işler böyle yürür. Bunun üzerinde azıcık durmalıyız: ‘Oh, pek memnun –diyorsunuz–; işte bize öğrettiği şey: “Sözde, özne kendi iletisini terslenmiş biçimde alır.”’”

Burada günlük deyişler (“çobanın çoban karısına cevabı”, “iğne-iplik”) bir “söz döngüsü”nü tarif eder: bir laf atılır, karşıdan mermi gibi döner. Ancak Lacan tam bu noktada pedagojik tuzağa işaret eder: “terslenmiş mesaj” öğretisini, her sahneye kalıp gibi geçirmek caziptir; oysa önümüzdeki sahnede, mesaj, öznenin “söz”ü ile bire bir özdeş değildir. “Hayatta işler böyle yürür” parantezi, klişe bilgiyi çağırır; analitik görev, klişenin ötesini görmektir.

“Yanılıyorsunuz; tam da bu değildir. Hatta bir fark vardır; yakından bakınca göreceğimizi sanıyorum: söz konusu ‘iletinin’, –o da– ‘söz’ ile aynı şey olmadığını, hiç değilse ben onu size şöyle bitiştirirken kastettiğim anlamda, öznenin iletisini, Büyük Öteki’den, terslenmiş biçimde aldığı o aracılık biçimi olarak ‘söz’ ile aynı şey olmadığını.”

Düzeltme budur: “ileti” ile “söz” aynı değildir. “Söz” (parole), öznenin Büyük Öteki’ye doğru kurulmuş adresli edimidir; “ileti” (message) ise bu edimin devresinde, karşıdan kendisine geri dönen içeriktir. Bizim sahnemizde, karşıdakinden gelen “Truie!” elbette bir geri dönüş içerir; fakat bu, öznenin “gerçek söz”ünün Büyük Öteki’ye kurulmuş bir sahici ikrarı değil, küçük ötekiyle allüzyon oyunu içinde dolaşan bir tetiklenmiş cevaptır. Bu ayrım, analitik müdahalenin etik ölçüsünü belirler: analist, “mesajın terslenmiş dönüşü”nü hemen teorik bir örnek olarak mühürlemek yerine, sözün gerçek adresinin devre dışı kaldığını, Büyük Öteki’nin sahneden çıkarıldığını, devrenin iki küçük öteki arasında kapandığını teşhis etmelidir. Bu, ileride Schreber üzerinden açılacak sembolik/imajiner/reel ayrımının sahaya uygulanışıdır; burada şimdilik görmek gereken, öznenin “söz”ünün değil, “ileti oyun”unun iş başında olduğudur (🔗).

“Evvela bu kişi kimdir?”

Lacan burada, vaka anlatısının içinde beliren “erkek komşu” figürünü bir “kim?” sorusuyla öne çekerek, öznenin hayali bir rakipten ziyade söyleminin düğümünü tutan bir “öteki” işlevini nasıl o figürde cisimleştirdiğini işaret eder. Soru, anlatıda yer alan tüm ilişkileri bir mantıksal yerleşime zorlar; çünkü psikotik söylemde “kim konuşuyor?” sorusu, “ne söylendi?”den önce gelir. “Kişi”nin bu şekilde öne alınması, vaka anlatısında imleyen-ekonomisini (mesajın kime atfedildiği, sesin nereden geldiği) tayin eder; psikotik özne için duyulan sesin “dışarıdan” gelmesi ile “gerçeklik konuşuyor” duygusunun nasıl birbirine eklendiği tam da bu “kim?” sorusunun boşluğunda belirir. Burada hedef, bir biyografik şahsın betimi değil, işlevin tanımıdır: öznenin sözünde yankılanan bir çağrı noktası, yani bir adres. “Kimdir?” diyerek Lacan, öznenin iletisinin döngüsünde adresin ve dönüş-adresinin nasıl şaştığını, bu şaşmanın halüsinatuvar inşayı nasıl beslediğini analitik dikkat alanına alır; bu, psikotik olguların kendi “sözlerinin nesnesini” dışarıda birine bağlayarak geri almaları temasına, Schreber olgusunda görülen “dışarıdan konuşan” gerçeklik motifine bağlanır (karşılaştır: Schreber’in dışsal seslere atfettiği ilahi “radyasyonlar” 🔗, öznenin dışarıdan gelen sözle çarpılması). Bu başlangıç sorusunun klinik önemi, “figür”ün ontolojik varlığından çok, öznenin söylem düzenindeki yer belirleyiciliğidir: “Kişi kimdir?” sorusu, “söz kime ve nereden gelir?” sorusudur; psikotikte bu yer, çoğu kez Büyük Öteki’nin eksiklenmesiyle küçük öteki üzerinde sonuçlanır; bu da “gerçeklik konuşuyor” hissini doğurur (Lacan’ın “iletiyi Öteki’den terslenmiş biçimde alma” formülü için bkz. 🔗).

“Evli bir adam olduğunu söyledik; öznenin kurbanı olduğu hezeyanın kendisiyle de fazlaca ilişkili olan bir kızın sevgilisi.”

Bu tümce, söz konusu erkek figürünü “evli” oluşuyla, yani sembolik bağ taşıyan bir statüyle çizer; aynı anda, bu figürü öznenin hezeyan ekonomisine bağlayan “kız” aracılığıyla bir üçgen kurar. “Evli” vasfı, pederane yasaya değil, en azından bir sözleşmeye işaret ettiği için, öznenin gözünde “öteki kadınla ilişkisi olan adam” imgesi, kıskançlık değil, anlamlandırılamayan bir “kanıt zinciri” doğurur: dış bağın varlığı öznenin hayalî kıyasını harekete geçirir, çünkü söz burada “sahici adres” bulamadığı için yer değiştirir. “Kızın sevgilisi” ifadesi, öznenin hezeyansal örgütlenmesinde “komşunun yatağı”nı bir sahneye çevirir; sözün gönderimi bu sahnede dolaşır ve öznenin maruz kaldığı “yorum zincirleri”ni çoğaltır. Bu üçlü yerleşim, psikotik söylemde tipik olan “komşuluk yakınlığı”nın delaletini artırır: mesajın kısa devresi evin, katın, koridorun mikro-topolojisi içinde çalışır; işitsel hakaretin “yanından geçerken” verilmiş olması, adresin tesadüfî değil, bütün bir düzenek içinde “yakınlıkla” kurulduğunu gösterir. Böylece erkek figürünün evliliği ve komşu-kıza sevgililiği, öznenin söyleminde “mülkiyet, cinsel ilişki, sadakat” gibi sembolik belirleyenleri çağırırken, bu belirleyenlerin işlemez kaldığı psikotik sahada anlam taşmasının kaynağına dönüşür; sözel olay (hakaret) bu taşmada yer tutar. Schreber metninde olduğu gibi, kişisel ilişkilerin kamusal düzenle (evlilik) giriştiği sürtünme, “dışarıdan konuşan” bir düzen gibi tecrübe edilir; özne, başkasının ilişkisini kendine gönderilmiş bir iletinin “kanıtı” gibi okur (bkz. Schreber’in komşular, doktorlar, “başkaları” üzerinden okunan işaret ekonomisi 🔗).

“Bu komşudur; öznenin merkezî figürü değildir ama temel figürdür.”

“Komşu” tayini, bu kişinin “Büyük Öteki” yerine geçmediğini, yine de devreden söze dayanak veren bir eşik olduğunu vurgular. Merkezî figür olmayışı, öznenin hezeyanının çekirdeğinin bir aşk nesnesi ya da soy-sopla ilgili bir öz ad etrafında değil, mahremin hududunda, yani “yan odada” konumlandığını düşündürür; temel figür oluşu ise, hezeyanın işlemesine yarayan “pim” işlevini gösterir. Psikotik söylem, Büyük Öteki’den gelmeyen ama “bana doğrudan temas eden” bir küçük öteki aracılığıyla kendi sözünü geri alır; bu geri alış, hakaretin enstantane yapısıyla (“tac-au-tac”) uyumludur. Komşu, öznenin söyleminde bir “eşikte duran vekil” gibi işler: öznenin kendisine ait ama kendisinin kuramadığı bir adlandırmayı, komşunun ağzına yerleştirir ve oradan geri duyar. Dolayısıyla “merkezî” olmamak, etkisiz olmak değil; tersine, mesaj döngüsünün kilidini tutmak anlamına gelir. Bu ayrım, Lacan’ın psikotik devrede Büyük Öteki’nin dışlandığı, devrenin iki küçük öteki (karşıdaki kişi ve öznenin kendi hayali imgesi) arasında kapandığı şemasına doğrudan karşılık verir; böyle durumlarda söz, ötekinin ağzından “gerçeklik” olarak işitilir (Lacan’ın bu devreyi kurduğu dersler için bkz. 🔗).

“Bu iki figürle ilişkileri muğlaktır: kuşkusuz bunlar, zulmedici ve düşman figürlerdir; ama, görüşmede hazır bulunanların şaştığı gibi, öyle fazla talepkâr bir tarzda değil; daha çok bir hayret, bir şaşkınlık hâli: ‘Şu dedikoducular nasıl oldu da, büyük olasılıkla, iki hastayı hastaneye getirme dilekçesini kotardılar?’”

Burada öznenin karşıdakilere atfettiği duygulanım kipliği belirginleşir: evet, “zulmedicidirler” ama sıradan paranoyanın talepkâr, hukukî-suçlayıcı dili yerine, olay örgüsü bir “şaşkınlık hâli” üzerinde ilerler. Bu, psikotik yargının “kanıt dizisi” kurarken dahi hak iddiasından çok “anlam boşluğu”nu hissettirmesiyle ilgilidir: özne, nasıl olup da komşu figürlerinin hastaneye sevk dilekçesini “kotardıklarını” sorunsallaştırır; böylece eylem nedenlenmesinin yerini, “kim organize etti?” bulmacası alır. Muğlaklık, öznenin bu kişileri bir yandan fail, öte yandan “dedikoducu” gibi ikincil ajanlar olarak çift değerli kodlamasıyla sürdürülür; failiyetin “talep” dilinden yoksun oluşu, hezeyanın “adli” değil “yorumsal” bir tarzda geliştiğini düşündürür. Lacan’ın anlatıda vurguladığı bu nüans, klinikçe önemlidir: özne, kendisine yönelmiş bir emrin öznesi değilden çok, başkalarının anlamsız bir dolaşımına maruz kalandır; bu dolaşım, söylemdeki “boş imleyen”in etrafında döner ve her yeni olay “kanıt” yerine “işaret” olarak alınır. Schreber örneğinde “dilekçe” yerine “tanrısal huzmeler” gibi işleyen ve “benimle ilgili bir plan”ı ima eden dışsal dizgeler meşhurdur; orada da talep değil, “dışarıda zaten yürümekte olan bir tertip” duygusu baskındır (karşılaştırma için bkz. 🔗).

“Bu, öznenin dışarıyla ilişkilerini daha ziyade karakterize eden bir şeydir: kendilerine yönelen genel ilgi motifini tekrarlamaya eğilim; gözlemde yakaladığımız, ‘erotomanik’ unsurların süsleri bununla açıklanabilir; bunlar tam anlamıyla erotomani değildir, fakat ‘insanların onlarla ilgilendiği’ duyguları türünden şeylerdi.”

Lacan, öznenin dış dünyayı “beni merkeze alan bir genel ilgi” motifiyle okuma yönelimine dikkat çeker. Bu yönelim, klasik erotomaninin “Öteki beni seviyor” önermesini harfiyen kurmasa bile, onun süslerini taşır: başkalarının konuşmaları, resmi işlemler, koridordaki bakışlar bir “ilgi delili” gibi alınır. Burada erotomani tanısının yerine, erotomanik imgelem kiplerinin söylemde belirip kaybolduğu bir “süs”ten söz edilir; çünkü özne, belli bir şahsa sabitlenmiş “seviliyor olma” önermesinden çok, yaygın bir “hakkımda konuşuluyor/ilgileniliyor” imleyişine maruzdur. Bu nüans, psikotik örgütlenmenin bir “moi–diğerleri” ekseninde kurulduğunu; fakat Büyük Öteki’nin istikrarlı adres olarak işlemediğini gösterir. “Genel ilgi” motifi, işitilen hakaretin, özne tarafından kendisine “yakıştığı” için değil, zaten “herkesin baktığı” o sahnede “yerini bulduğu” için ikna edici gelmesini açıklar; hakaret, aleniyetin damlası olarak daha da gerçekleşir. Schreber’de “evrensel tertip” vehmi altında benliğe yönelen bakış ve hitap çok kez böyle yaygın bir “ilgi” olarak tecrübe edilir (genel tertip imgeleri için bkz. 🔗).

“Söz konusu olan bu ‘truie’, nedir?”

Bu soru, tek bir sözcüğün –“truie”– etrafında hem semantik hem de söylemsel iki düzeyi aynı anda sorgular. Bir yandan “hakaret” türünün sözlük anlamı ortadadır; öte yandan psikotik söylemde bu sözcük, öznenin kendine dair söyleyemediği bir şeyi “ötekinden” işitme biçimidir. Lacan’ın “truie”yi ayrı bir düğüm olarak çekmesi, hakaretin, yalnızca başkasının kastı değil, öznenin mesaj devresindeki “geri dönüş” anı olduğunu açığa çıkarır. Bu an, özneyi semantiğe değil, iletinin devresine bakmaya zorlar: “ne dendi?” değil “bu nasıl geri döndü?” önemlidir. Böylece “truie”, psikotik olayda “gerçeğin konuşması” olarak yaşanan şeyi imleyen bir parolaya dönüşür; söz, komşunun ağzında dışsal bir “tanıklık” kazanır ve özne kendisini oradan tanır. Freud’un Schreber çözümlemesinde betimlediği gibi, “içsel algının dışarıya yerleştirilmesi” yoluyla dış gerçeklikte işaret yakalama mekanizması burada da çalışır; psikotik için işaret, başkasının ağzından “gelir” (bkz. Freud’un Schreber yorumu ve paranoyada “yansıtma” tartışması 🔗).

“Evet, bu onun ‘iletisidir’; ama bu, daha ziyade, onun kendi iletisi değil midir?”

Lacan burada krikoyu bir diş daha atar: duyulan sözü “ötekinin” iletisi olarak değil, öznenin kendi iletisinin geri dönüşü olarak okur. “Kendi iletisi” vurgusu, “truie”nin semantiğine değil, iletinin devresine aittir; özne, “kasaptan geliyorum” diye dolaşık bir ima kurmuşken, iletinin hakikî içeriği, “ben zaten parçalanmış/biçime gelmiş bir bedenim” diye tercüme edilebilecek bir öz-belirtidir ve bu, ötekinin ağzından yankılanır. Bu yüzden “truie”, psikotik öznenin benine ait, ama benin söyleyemediği bir söz olarak dışarıdan alınır; Lacan’ın formülüyle, özne, mesajını ötekinden terslenmiş biçimde geri alır, ancak burada “Büyük Öteki” değil, “küçük öteki” devrededir; işitileni “gerçeklik” diye kaydeden de bu devre kısalmasıdır (büyük/küçük Öteki ayrımı ve “mesajın terslenmiş dönüşü” için bkz. 🔗). Bu okuma, Freud’un paranoyada belirti oluşumuna dair cümleleriyle de çakışır: “içsel algı bastırılır; çarpıtılarak dış algı olarak bilince gelir”; Lacan’ın farkı, bu dönüşü yalnızca “dışa atma” diye değil, mesaj-devresi olarak kavramasıdır (Freud’un ilgili pasajı için bkz. 🔗).

“Zira, olup biten her şeyin başında, komşunun iki yalnız kadını itip kakmakta olduğu duygusunu görürüz:”

Bu giriş, hezeyanın ön-sahnesini çizer: iki kadının “itilip kakıldığı” hissi, öznenin dünyayı bir “işgal” ve “intrüzyon” temasında kurduğunu gösterir. Bu duygu, salt bir “şiddet” isnadı değil, iç-iletişimin dışta zorla icbarı hissidir; intrüzyon, iç erimin (mahremiyet, beden, eşik) dış bir el tarafından yoklanması gibi yaşanır. Böyle bir başlangıç duygusu, psikotik söylemde sık görülen “komşuluk intrüzyonu” motifiyle örtüşür: kapı çalma, geçerken söz atma, koridor merhalesi… Sözün tam içeriği kadar, “sözün giriş yaptığı yer” belirleyicidir; komşunun “itip kakması” bu yüzden yalnızca davranış değil, “sözün zorla girimi”dir. Schreber’in anlatısında da “dış güçlerin yaklaşması” ve “nüfuz etmesi” motifleri, işitirlik ve itaat düzeneğiyle bitişir; burada iki kadına yönelen itme-kakma hissi, öznenin kendi iç hududunu savunmak için dışarıda bir fail ve içeride bir açıklık varsaymasını sağlar (genel intrüzyon ve dıştan gelen söz için bkz. 🔗).

“– ki bunlar, yaşamda birbirlerine sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır,”

Bu yan cümlecik, iki kadının bağlanma biçimini “sıkı sıkıya” olarak niteler; bu bağlanma, hayali düzlemde bir ikililiğin sürekliliğini düşündürür. Sözün devresi açısından bu, dışarıdan gelen her sesin “ikili birlik”e yönelik tehdit gibi okunmasına zemin hazırlar; üçüncünün belirmesi, ikilinin iç uzlaşmasını keser. Böylece komşu figürünün sözleri, yalnızca bir kişiye değil, iki kişilik bir bağa “girinti” olarak kaydedilir; intrüzyon hissi de bu yüzden kolektifleşir. Lacan’ın küçük öteki ile özdeşlik ve “bedenim–benzerim” sarkacında tarif ettiği hayali donatım, iki kadının birbirine yapışık düzeninde sertleşir; söz, bu yüzeye çarpıp yankılanır ve geri dönen her şey “biz”e mal edilir.

“– ki küçük olan evlenirken ayrışamamışlardır,”

Evlilik olayının bile “ayrışma” getirmemiş olması, ikilinin aralarına sembolik bir üçüncü (yasa, isim, soybağı) giremediğini gösterir. Bu, psikotik devrede Büyük Öteki’nin dışlandığı, pederane mecazın (Nom-du-père) yerine geçecek bir düzenleyicinin boşa düştüğü anlamına gelir; söz, yasal bağdan değil, yakınlık geriliminden güç alır. Bu nedenle, dışarıdan gelen bir hakaret, yalnızca kişisel rencide değil, “biz düzenimiz”e saldırı gibi duyulur; cevap da “biz”in içindeki ima ile verilir (“kasaptan geliyorum”). Evlilikle ayrışamamak, iletinin üçüncü bir yere kaydolmaması demektir; iletinin döngüsü iki beden arasında kapanır, üçüncüye (Büyük Öteki’ye) uğramaz; bu, hakaretin “gerçeklikten” gelmiş gibi kaydedilmesini kolaylaştırır.

“– ki küçük olanın evlilik ilişkilerinde doğmuş gözüken dramatik bir durumdan birdenbire kaçmışlardır; tıbbî raporlara bakılırsa, kocanın onu ‘dilim dilim doğramak’tan başka bir şey istemediği yolundaki tehditleri karşısında azamî bir korkuyla kaçmıştır.”

Bu anlatı, “parçalama” imgesini sahneye sokar; “dilim dilim doğrama” tehdidi, Lacan’ın psikotik devrede sözünü ettiği “beden parçalanması” (corps morcelé) fantazmasını çağrıştırır. Burada önemli olan, dışarıdan bildirilen tehdidin içeride hazır bir imgeyle çakışmasıdır: özne, kendini zaten “parçalı” tecrübe ettiği için, dış söz bunu “gerçeklik” olarak mühürler. Kaçışın “azamî bir korku” ile olması, sözün travmatik çentiğini gösterir; travma, semantik içerikten çok imleyen vuruşun “yer” tutmasıdır. Böylece “kasap/charcutier” imasının devreye girişi, yalnızca bir esprit değil, parçalanma imgesinin ağızdan kaçmış bir işaretidir; bu işaret, döngüyü tamamlayıp ötekinin ağzından “truie” diye geri döner. Freud’un paranoya çözümlemesinde tarif ettiği üzere, içte duyulması gereken bir afektin dışarıdan bir algı olarak tecrübe edilmesi, burada “korku–hakaret” çiftinde görünür hâle gelir (bkz. 🔗).

“Söz konusu hakaretin… çünkü ‘hakaret’ terimi burada gerçekten özseldir; paranoya klinik fenomenolojisinde hep önemsenmiştir… bu komşuya karşı yürütülen savunma davasıyla, hattâ ‘kovma’ ile uyum içinde olduğunu hissediyoruz; komşu, öncelikle ‘istilacı’ sayılmaktadır:”

Lacan, “hakaret”i seçik bir klinik belirti olarak çerçeveler; paranoyanın fenomenolojisinde hakaret, dışarıdan gelen “adlandırma” darbesidir ve bu darbe, öznenin kendi kendini adlandırmasının çöktüğü yerde işler. Bu nedenle, komşuya karşı savunma ve “kovma” girişimlerinin eşlik etmesi anlamlıdır: özne, içeriye zorla giren bir adı dışarı atmak ister; sözün girişini mekânsal girişim gibi yaşar. “İstilacı” tayini, adlandırma şiddetinin mekânsal metaforunu oluşturur; kapı çalma, koridora çıkış, yanından geçiş, hepsi “sözün zorla gelişi”nin bedenleşmiş formlarıdır. Burada hakaretin “özsel” denmesi, semantiğinin ağır hakaret olmasından değil, söylemsel fonksiyonundan ötürüdür: bu söz, öznenin üzerine “yapışan” ve kendinden sökülemeyen bir ad gibi çalışır; mahkeme dili (dava, kovma) de bu yüzden sahneye gelir. Schreber’in “dışarıdan verilmiş adlandırmalar”ı nasıl bir hukuksal/ilahi işleyiş gibi tecrübe ettiğini hatırlamak, bu bağlamda açıklayıcıdır (karşılaştır: 🔗).

“Hep, onların tuvaletini yaparken, ya da bir şeye başlarken kapıyı çalar; yemek yerlerken, okurken…; esasen içeri dalmaya eğilimli bir kişiydi; dolayısıyla her şeyden önce onu bertaraf etmek gerekiyordu.”

Bu ayrıntılar, intrüzyonun “zamansallığı”nı gösterir: komşu, öznenin beden ritmini ve gündelik işini “kesen” anlarda belirir. Tuvalet, yemek, okuma gibi mahrem ritimler, benliğin kendisi için kurduğu küçük Öteki’yle (kendi imgesiyle) uyum anlarıdır; burada bir dış dokunuşun sözle çakışması daha kolay travmatik iz bırakır. “Bertaraf etmek” ifadesi, hakaretin semantik temizlenmesinden çok, sözün gelişi için olanak sağlayan “eşik”in ortadan kaldırılmasını hedefler; özne, sözü değil, sözün giriş yolunu atmaya teşebbüs eder. Bu da psikotik devrede neden “kovma” ve “boşaltma” eylemlerinin, işitsel olaylarla birlikte görüldüğünü açıklar; iletinin devresi kırılmak istendiğinde, muhatabın mekânsal uzaklaştırılması tercih edilir.

“İşler ancak, bu kovmanın, bu reddedişin, hastanın bu ‘geri çevirişinin’ tüm kuvvetiyle icraya konduğu andan itibaren sorunlu olmaya başladı; onu gerçekten ‘boşalttıkları’ anda.”

Lacan’ın zamanlamaya yaptığı vurgu, psikotik döngünün paradoksunu sergiler: komşu “boşaltıldığında” sorun artar, çünkü sözün devresi dışsal taşıyıcısından mahrum kalınca, daha da dışsallaşmış bir “gerçeklik konuşuyor” hissi doğar. Bu, psikotik belirti ekonomisinin “kapatma = artan yayılma” diyalektiğidir; dış temsilci atıldıkça, söz temsilcisiz kalır ve “yerçekimi”ni reel alanda bulur. Dolayısıyla klinik müdahaleler için ana ders, semptomun taşıyıcılarını saf dışı bırakmanın otomatik iyileşme getirmeyeceğidir; iletinin devresini çözmeden yapılan her “boşaltma”, başka yerden geri dönüş üretir. Schreber’de kurumlar arası aktarımlarla semptomun biçim değiştiren ısrarı örneklenir; taşıyıcılar değişse de söz, “dışarıdan” geri döner (bkz. 🔗).

“O halde bunu, az çok ‘yansıtma’ planında mı göreceğiz; bir savunma mekanizması olarak; öyle ki hastalar … dünya, onların gözünde esasen ‘dişildir’.”

Lacan burada “yansıtma” (projection) başlığını bilinçli biçimde tartışmaya açar, fakat onu psikolojizmden ayırarak. İki kadının dünyayı “dişi” ufukta kuruluşu, “erkek unsurunun yabancı” sayılması, yansıtmanın gündelik psikolojik modeline davet çıkarır gibi görünse de Lacan’ın önceki vurguları, “yansıtma”yı yalnızca bir “içeriden dışarıya atma” değil, “sembolik dışlamanın dışarıdan geri dönüşü” olarak kavradığını gösterir. Bu nedenle “dünya dişidir” ufku, semantik bir kanaat değil, Büyük Öteki’nin devreden çekildiği bir sahada ilişkiselliğin hayalî çiftleşmeye kapanmasını betimler; böyle bir kapanma, üçüncünün sözünü dışsallaştırır ve işitilen hakaret, bu dıştaki üçüncünün “kanıtı” gibi okunur. Freud’un Schreber çözümlemesindeki “iç algının dış algı olarak dönüşü” pasajı, Lacan’ın bu ayrımını bileyleyici bir zemin sunar; ancak burada klinik vurgu, iç/dış değil, devrenin nereye uğradığıdır (bkz. 🔗).

“Ve hemcinsleriyle bu ilişki … kendilerini, Öteki’den kendi ilişkilerini almak konumunda olmaktan ziyade, bunu başkasına bizzat söylemek konumunda bulurlar.”

Bu cümle, iki kadının ilişkisini, Büyük Öteki’ye sunulup oradan tanınacak bir bağ olmaktan çok, “başkasına kendilerinin söylemek zorunda kaldığı” bir bağ olarak resmeder. Tanınmanın Öteki’den alınmaması, sözün dolaşımını içe ve yakına kapatır; böylece “ben kibarım/iyiyim” iletisi, “kasaptan geliyorum” gibi dolaylı bir kendinden söz etme biçimine dönüşür ve ötekinin ağzından “truie” diye vurur. Bu, Lacan’ın “mesajını terslenmiş biçimde geri alma” formülünün klinik örneğidir; fakat burada “terslenme”, Büyük Öteki’den değil, küçük ötekiden alınır ve bu nedenle gerçeklik hissi daha serttir. Tanınma devresinin eksikliği, sözün adresinin kaymasını, imanın ve imanın doğurduğu hakaretin bir “tamamlayıcı halka” gibi çalışmasını açıklar (Lacan’ın formülü için bkz. 🔗).

“Hakaret, bu ilişkide bir tür ‘yansıma’ ile geri dönen savunma kipliği midir … burada söz konusu olan, terslenmiş biçimde alınan bir ‘ileti’ değil, öznenin bizzat kendi iletisidir.”

Lacan olasılıkları tartarak, hakaretin “yansıma” diye psikolojik adlandırılmasını yetersiz bulur; çünkü mesele, bir “içeriğin dışa konulması” değil, öznenin kendi mesajını devrede nasıl dolaştırdığıdır. Hakaret, “ben”in söylemediğini “ötekinin” söylemesi olarak kurulur; bu nedenle “kendi iletisi”dir. Bu ayrım, psikotik belirtiyi, bilinçli niyet/harici saldırı ikiliğinden çıkarıp söylem devresine taşır; analitik çalışmanın yönü de buradan doğar: imleyen nereden yüklendi, kim taşıdı, nerede vurdu? Freud’un 1911 metninde tarif edilen dönüş (iç algının dış algı diye duyulması) burada devre düzeyinde yeniden yazılır; Lacan’ın farkı, “yansıtma”yı bir psikolojik eğilim değil, bir dışlama–geri dönüş şeması içinde ele almasıdır (bkz. 🔗).

“Burada durmalı mıyız? … Konuşan ‘gerçeklik’tir. Kim konuşmaktadır?”

Sorgu, semantik açıklamayı yeter bulmayarak “konuşan kim?” sorusunu yeniden keskinleştirir. Psikotik için “gerçeklik konuşur” deneyimi, yalnızca algının yoğunluğundan gelmez; iletinin adresinin Büyük Öteki’ye uğramadan, doğrudan küçük ötekiden dönmesi, sesi “dış gerçek” gibi kaydeder. Bu yüzden analiz edilecek olan, kimin söylediği değil, “sözün nereden döndüğü”dür; bu bağlamda “truie”, öznenin kendi adlandırmasının ayna-ötekide yankılanmasıdır. Lacan, hakikî sözde “Öteki”nin tanıma mercii olduğunu hatırlatır; psikotik devrede bu mercii dışlandığı için, gerçeklik “muhatap”ın kendisi gibi duyulur. Freud’un paranoyada belirti oluşumuna dair pasajını burada analitik bir merdiven gibi düşünebiliriz: “dıştan gelen algı” diye kaydedilen, içte duyulması gereken afektin devre değiştirmesidir (bkz. 🔗).

“Sanırım, size geçen sefer küçük a ile yazılan ‘öteki’ ile büyük A ile yazılan ‘Öteki’ üzerine yaptığım uyarıların önemi şuradadır … sizin kendinizi tanıtabilmeniz için onun tanınmış olması gerekir.”

Bu pasaj, analitik topolojinin omurgasını yeniden kurar: hakikî söz, Büyük Öteki’ye yönelir; orada tanınma koşulu kurulu olmadan “ben” tanınamaz. Psikotik devrede, bu koşul eksilmiştir; bu yüzden söz, küçük ötekide çarpar ve hakaret, “gerçeğin sesi” olur. “Truie”nin ağırlığı buradan gelir; semantik bir sövgü değil, eksik bir tanıma düzeninin yerine geçen damgadır. Lacan’ın formülü (“mesajını Öteki’den terslenmiş biçimde alırsın”) burada klinik eşdeğerini bulur: mesaj küçük ötekiden dönünce, “terslenme” bir gerçeklik çarpması gibi yaşanır; bu da işitsel olayın “sarsıcı gerçek” tonunu açıklar (çerçeve için bkz. 🔗).

“‘Kasaptan geliyorum’: eğer bana burada anlaşılması gereken bir şey olduğu söylenirse … Çünkü çoktan ‘anlamış’ olurum.”

Lacan bu kesitte, analistin “anlama” hevesinin nasıl hastanın direncine eklemlendiğini gösterir. “Kasap”–“domuz” bağını hemen “çözmek”, imleyeni semantiğe indirgemek olur; oysa analitik iş, “niçin ima etti?” sorusudur. “Anladım” diyerek semantik eşleşmeyi tamamlamak, iletinin devresini, yani “neden ötekinden dönmesi gerektiğini” gözden kaçırır ve böylece öznenin direncine ortak olunur. Analist için asıl hedef, imleyenin niçin dolaylı verildiğini, kime verilmek istendiğini, niçin “ben” tarafından doğrudan söylenemediğini saptamaktır; çünkü burada belirti, öznenin kendi adlandırmasını küçük ötekinin ağzından işitme düzeni olarak çalışmaktadır. Bu yüzden Lacan, “anlamanın” yetmediğini, hattâ yanlış yere sabitleyici olduğunu vurgular; yapılacak şey, mesaj devresini açığa çıkarmaktır. Bu uyarı, psikotik klinikte “projeksiyon” psikolojizmine takılmamak ve iletinin devresini (Büyük Öteki’nin dışlanması, küçük ötekiden dönüş, gerçeklik olarak kayıt) gözden kaçırmamak için ilkesel önemdedir (bu bağlamda Lacan’ın seminer metni genel çerçeve için bkz. 🔗).

“İşte size, hastanın oyununa girmek ve onun direncine ortak olmak denen şeyin ne olduğunu gösteren durum budur; zira hastanın direnci daima sizin direncinizdir, ve bir direnç başarılı oluyorsa bunun nedeni sizin işin içinde tepeden tırnağa olmanızdandır: çünkü siz “anlıyorsunuz”. Anlıyorsunuz ve haksızsınız; zira tam olarak anlaşılması gereken şey, neden bir şeyin “anlaşılmak üzere” verildiğidir. Varmamız gereken yer budur; esas düğüm noktası budur. İşte bu yüzden o “Kasaptan geliyorum” dedi de “domuz!” demedi.”

Bu cümle, aktarım aygıtının çekirdeğine, yani imleyen düzeninde “anlama”nın baştan çıkarıcı yanılsamasına çakılmış bir işarettir. “Hastanın oyununa girmek” ifadesi, öznenin söylem sahasında analistin küçük öteki (a) konumuna kaydığını, böylece öznenin ürettiği ima ve gönderimleri “tamamlama” dürtüsüyle üstlendiğini gösterir; bu, klinikte en sık görülen direnç yedeklemesidir: analistin, öznenin direncini kendi yorum arzusuyla “nizami” kılacak şekilde taşıması. “Sizin direnciniz” vurgusu, karşıt-aktarımın etik düzeneğiyle ilgilidir: Analistin “anladım” diye içeri girmesi, öznenin sözünü, Büyük Öteki’nin (A) eksikliğini açığa vuran bir allüzyon olmaktan çıkarıp, küçük ötekiyle alışverişte tüketilecek bir “anlam”a indirger. Lacan’ın işaret ettiği gibi, “sözde özne iletisini tersinden alır” formülü, anlamı kapatmak için değil, iletinin alımlanış noktasının her zaman Öteki’nin yerinden (A) yapılandığını belirtmek içindir; analist o yeri aceleyle doldurduğunda, iletinin dolaşımı kesilir, direnç de “başarılı” olur, çünkü dolaşım düğümlenir. “Niçin bir şey ‘anlaşılmak üzere’ verilir?” sorusu, sözün sebep düzenine götürür: Öznenin söyleyişinin hedefi “anlaşılma” değil, Öteki’de tanınmanın koşulu olarak bir yerin (A’nın) varsayımıdır; ima, bu varsayımın izini taşır. “Kasaptan geliyorum” ile “domuz!” arasındaki fark, hakaretin çıplak işitsel hamlesiyle, imleyen-eklemlenmiş bir özkonum kuran beyan arasındaki farktır: İlki, küçük ötekinin ağzından gelen bir işitileni (a’dan gelen ses) çağırır; ikincisi, “ben”in kendini bir zincirde düğümleyen bildirimidir; dolayısıyla analizin düğüm noktası, “neden ima etti?” sorusudur, “neyi ima etti?” değil. Bu yer değiştirmeyi, Lacan psikotik iletinin sahasında, “Öteki’nin eksikliği”nin defterden silinmesiyle (forclusion) ilişkili olarak, “mesajın dışarıdan gelmesi” fenomenlerine bağlar; burada ise nörotik/erotomanik çekirdekli bir tümcede, iletinin hedefinin Öteki’deki tanı(ın)ma koşulu olduğunu, dolayısıyla anlamın değil, adresin kurucu olduğunu okuruz. “Anlama” kısa devresi analizi bozar; çünkü sözün sahih yönelişini (A’ya) küçük ötekiyle ikame eder. Bu ayrımı iş başında görmek için, Lacan’ın Psikozlar seminerinde söz/ileti/Öteki üçlemesini nasıl örgütlediğine bakmak yeterlidir; söz “bitişmiş/dilegelmiş” olduğunda, anlam kendiliğinden kapanmaz, aksine adresteki eksikliği görünür kılar. Bu yüzden hezeyanda ya da ima yüklü nevrotik sözde “neden ima?” sorusu, iletinin gerçek konak yerini –A’nın varsayımını– ele verir.

“Önce şunu kavrayın: burada, hastaları incelemeye ilişkin pek çok başka deneyimde sahip olamadığım bir ayrıcalığı parmağınızla dokunur gibi yakalama fırsatını elde ettiniz; ve tam da o anda ısrar etmiştim… yorumumu da o ana sınırlamıştım, çünkü o esnada bu öğeyi açmaya zamanım yetmiyordu… size bunun bir “inci” olduğunu belirtiyordum ve gerçekten de, şu keşifle çok açık bir benzerlik sergilediğini göstermiştim: bir gün bazı hastaların işitsel varsanmalardan yakınırlarken, boğaz hareketleri, dudak hareketleri yaptıklarının fark edilmesi; yani, onların bu sözleri aslında bizzat kendilerinin eklemlendirdiğini yakaladığımız keşif. Burada aynı şey değildir; benzerdir. Benzer oluşu ilginçtir; daha da ilginç olan, aynı olmamasıdır.”

Buradaki “inci”, fenomenolojik bir ayrımı parlatır: hezeyanda “işitilen” söz ile o sözün eklemleyicisi arasındaki özdeşlik/özdeş-olmama oyununu. İşitsel varsanmada larenks/dudak hareketlerinin gözlenmesi, “sesin” öznenin motor düzenekleriyle eşzamanlı kurulabildiğine işaret eder; ne var ki Lacan’ın dediği “aynı değil, benzer” vurgusu, psikotik işitide belirleyici olanın “sesin kaynağı” değil, “sesin adresi” olduğuna dönük bir düzeltmedir. Söz, öznenin kaslarında “üretilse” bile, ona göre “gelir”; çünkü Öteki’deki adresten gönderilmiş olmaklığıyla kayıtlanır. Bu, “içeride bastırılmış olanın dışarıdan dönmesi” tarzı psikoz belirti-kuruluşunu Freud’un projeksiyon şemasıyla karıştırmamaya çağırır: Psikozda mesele “içteki temsilin dışa atımı” değil, Öteki düzeninden “dışarıdan” alınan bir gönderide Öznenin yerinin kaymasıdır. Dolayısıyla “benzerlik”, fenomenal eşliktir; “aynı olmama” ise yapısal farklılıktır. Lacan, varsanmanın “dışarıdan gelmesi” hissini, Öteki’nin defterden silinişiyle (Nam-ı Pir’in sürçmesiyle) açıklarken, iletinin “ben”den çıktığına dair bedensel ipuçlarının olgusal değerini küçümsemez, fakat imleyen-ekonomisinin esasını “adres”te kurar. Bu ince ayrım, klinikte analistin “perde arkasındaki ben”e dair makulleştirmeci kestirmeleri (ör. “kendine söylüyor”) bırakmasını, bunun yerine öznenin “dışarıdan” aldığına inandığı adreslemeyi –yani A-yerini– düşünmesini gerektirir. Psikotik “ses” ile nevrotik “ima”yı ayıran budur: birinde adres Öteki’de “gerçekte vardır”, diğerinde Öteki varsayılandır. Bu çerçeve, Freud’un “Gerçekliğin Yitimi” metinlerinde nevroz/psikoz karşıtlığını realite ilişkisi üzerinden katlamasıyla da uyumludur: psikotik için “dış dünya”nın bir parçası Öteki-yerini işgal eder, nevrotikte ise “fantazi-deposu”nda tutulan malzeme sembolik yeniden-bitişimle dışa konuşlandırılır.

“Şuna bir an için dikkat kesilmeye, bakmaya çalışın: bu “inci” şundan ibarettir, bize şunu söylemesinden:”

Lacan, klinik vinyetin altını “söyleyiş”e, yani énonciation’a çevirir: inci olan, içerik değil, söylemenin kendisidir; “bize şunu söylemesi” derken, öznenin “kendi sözünü” bir olay olarak kaydetmesine bakmamızı ister. Énoncé (söylenen) ile énonciation (söyleyiş) arasındaki bu ayrım, hezeyanda dahi öznenin bir bildirim-işi yaptığı, ancak bu bildirimi kime yazdığı sorusunu canlı tuttuğu içindir. İmleyen zincirde inci, tam da bu yazım-adres oyununu görünür kılar: Öznenin “Ben dedim…” diye başlaması, bir “söz sahipliği” beyanıdır, fakat bu beyanın peşi sıra gelecek “o dedi” karşı-kısmı, beyana bir ayna ekler ve sözü ikili bir sahneye taşır. İmgesel ikilikle yetinilmemelidir; çünkü Lacan’ın dert ettiği, bu ikiliğin ardında Öteki’nin (A) topolojik yeridir: İki ağızdan çıkan iki söz, tek bir iletinin çevrimi mi, yoksa tekil bir énonciation’ın iki sahneye ayrılması mı? “İnci”, işte bu soruyu ele verir: Klinik, “ne dendi?”den çok “nasıl bir énonciation kuruldu?”yla ilerler.

“‘Ben dedim ki: ‘Kasaptan geliyorum’.”

Bu bildirim, birinci tekilden söylenen, belirgin bir gündelik tümcedir; ama Lacan’ın okumasında, “kasap” imgesi imleyen düzende bir metaforik kaymayı tetikler: “kasap” ile “domuz” arasındaki zincir, imleyenlerin çağrışım düzleminde, bedenin parçalanabilirliğine dair bir gölge düşürür. “Ben dedim” vurgusu, öznenin söz sahipliğini üstlenmesidir; fakat bu sahiplik, hemen ardından gelecek “o dedi” ile kırılacaktır. “Kasaptan geliyorum”un ima kipliği, öznenin kendini doğrudan “hakaret”e (domuz!) vermeyip, imleyen bir dolayım kurduğunun da kanıtıdır; bu dolayım, sözün “bitişme/dilegeliş” niteliğini, yani söyleneni taşımaktan çok adreslemeyi işaret eden yönünü güçlendirir. Lacan’ın psikotik örüntülerde sıklıkla vurguladığı gibi, öznenin kendi sözünü bir Öteki adresine yöneltişi, sözün “sahi” etkisini de buradan alır: Öznenin gerçekliği, özellikle psikotik konfigürasyonda, “dışarıdan gelen” bir karşı-sözle mühürlenmeyi bekler. Bu, Schreber’in metninde “tanrısal huzmeler”den gelen sözlerin “benim dışımdan” konuşması olarak stilize edilmiştir; burada ise gündelik bir sahnede, komşunun ağzı “dışarıdan konuşan” yer olur.

“Ve işte tam orada, bombayı patlatıveriyor: peki, o (erkek) ne demiş? Şunu demiş: ‘Dişi domuz!’”

“Bombanın patlaması”, imleyen düzende çıplak bir hakaretin –yani figüre doğrudan yapışan bir adlandırmanın– sahneye girişi demektir. “Dişi domuz!” tek başına bir énoncé olarak, öznenin bedenine imlenmiş bir işaret üretir; bedenin cinsiyetlenmiş (dişi) ve hayvansallaştırılmış (domuz) biçimde adlandırılması, Lacan’ın “beden-imlenimi” (insulte) fenomenolojisinde, öznenin kendini Öteki’nin diliyle damgalanmış hissettiği anı resmeder. Klinik açıdan kilit fark, Lacan’ın ilk parçada uyardığı şeydir: Bu söz, “mesajın tersinden alınışı” değil, öznenin kendi iletisinin ayna-tarafı olarak tavlanmış biçimi olabilir. “Kasap”ın ima ettiği parçalanmışlık ile “domuz”un kaba isimlemesi, tek bir imleyen devrinin iki yüzü gibi çalışır: Özne, “kasap” ile bir allüzyon başlatır, “domuz” ile allüzyon kaba adlandırmaya çevrilir. Psikotik ekonomide, söz çoğu kez “dışarıdan” damga gibi düşer; ancak burada Lacan’ın ilgisi, söz çiftinin eşzamanlılığından çok, bu çifti kuran énonciation’ın topolojisindedir. “O ne demiş?” sorusu, küçük ötekinin konumunu (koridordaki adam) işaret eder, fakat etki, büyük Öteki’nin yerinden gelmiş gibi tecrübe edilir; bu, projeksiyonla açıklanamaz bir “adres sapması”dır. Freud’un paranoya analizlerinde betimlediği “iç algının bastırılıp dış algı gibi yaşanması” şeması burada fenomenolojik benzerlik taşır, ama Lacan için belirleyici olan, “hakaretin” özneyi Öteki’nin diliyle mühürleyen imleyen etkisidir: Öznenin öz-sözünü geri, dışarıdan getirir.

“Bu, ‘çoban ile çobanın kızının atışması’ denen şeydir sanki: iğne-ipliğe karşılık, canım-cicim, hayat böyle cereyan eder.”

Lacan bu folklorik imgeyle, diyalogun “çağrı/cevap” devresini güncelleştirir: Bir söz, ancak karşı-sözle tescil olur ve sahne, iki kişilik bir “atışma” ritmiyle devinir. Fakat sahne düzeni, yalnız iki kişi değildir; üçüncü bir yer –Öteki’nin yeri– bu atışmayı “oyun” kılan kural setidir. “Hayat böyle cereyan eder” sözü, gündeliğin ekonomiğini çağırır, ama Lacan’ın asıl dert ettiği, bu gündeliğin “sembolik oyun” olarak işlediği andır: İğneye iplik, sevgi sözcüğüne sevgi sözcüğü… hepsi, bir kuralın –simgesel düzenin– devinimidir. Burada, “truie/domuz” ile “kasap” arasındaki atışma, simgesel bir oyunun kaba-şiddetli düğümüne dönüşür; bu nedenle, olay “yalnızca iki kişi arasında” değildir, kuralı koyan üçüncüye (A) bağlıdır. Lacan’ın başka pasajlarında, “söz bir oyunu başlatır ve söz vereni de oyuna bağlar” uyarısı tam da bu nedenle gelir: Sözün ağırlığı, kuralın ağırlığıdır. Psikotik yapıdaysa, bu kural yerinden olur; ama gündelik sahnede bile, kuralın işleyişine göre hakaret, bir “ad verme” (nomination) şiddeti kazanır.

“Bunun üzerinde küçücük bir an durmamız gerekir: ‘Bak işte, pek memnun kendisi—diyorsunuz—bize hep öğrettiği şudur: ‘Sözde, özne kendi iletisini tersinden alır.’”.”

Lacan, kendi formülünün yanlış-didaktik kullanımını sezerek fren koyar: “mesajı tersinden almak” didaktik bir ezbere dönüşürse, sözün topolojik hareketi düz (ayna) ilişkiye indirgenir. “Küçücük bir durma”, formülün pedagojik taşlaşmasını çözmek içindir: İletinin terslenişi, zorunlu olarak “karşıdakinden gelen” bir cevap değildir; çoğu kez öznenin kendi söyleyişinin başka bir yerden –Öteki’nin yerinden– dönmesidir. Eğer analist, bu formülü, her çift sözü “ayna oyunu” gibi görmeye indirgerse, A-yerini bir kişiyle (küçük öteki) karıştırır ve en başta uyardığı hataya geri düşer: direnci üstlenir. Dolayısıyla burada, formülün etik kullanımı tarif edilir: Tersleniş, bir “döndürme” olarak anlaşılmalı; döndürme de “adres”in –A’nın– devreye girişini işaret etmelidir.

“Aldanmayın; tam da bu değildir. Hatta bir fark vardır; bence yakından bakarsak, söz konusu “iletinin” hiç de bütünüyle—aksine hayli uzak biçimde—sözle özdeş olmadığını görebiliriz; en azından size şöyle açıkladığım anlamda sözle: öznenin iletisini, Öteki’den, tersine çevrilmiş biçimde aldığı bir aracılık formu olarak. Evvela şu kişi kimdir? Evli bir adamdır, demiştik; öznenin uğradığı sanrının içine bizzat karışmış bir kızın—komşusunun—âşığıdır. O komşu, merkez değilse de temel kişidir. Öznenin bu iki kişiyle ilişkileri muğlaktır: kuşkusuz bunlar baskın ve hasmane figürlerdir; ama karşılaşmada bulunanların da hayret ettiği üzere çok da talepkâr bir kipte değil; daha ziyade şu türden bir şaşkınlıktır söz konusu olan: bu dedikoducu kadınlar, iki hastayı hastaneye getirme dilekçesini nasıl olup da kararlaştırabildiler?”

“İleti sözle özdeş değildir” düzeltmesi, énoncé/énonciation ayrımını bir kez daha keskinleştirir. Öznenin “ileti”si, bir “söz”de –karşıdaki ağzın ürettiği dizgede– görünmeyebilir; ileti, söyleyişin düzeninde, adres seçimi ve konum alışla belirir. Bu yüzden Lacan, sahnenin kişilerini teker teker tekrar çizer: evli adam (küçük öteki), komşu kadın (öteki sahnedeki temel fail), ve öznenin muğlak ilişkisi. “Talepkâr olmayan düşmanlık” klinikçe dikkate değerdir; zulmedici olarak kodlanan figür, aynı zamanda “dilekçe veren komşular”ın idari-adli düzenine bağlanır; bu bağ, Öteki’nin kurumsal yüzünü (yasa/düzen) gündeme taşır. İmleyen-ekonomi de burada katlanır: “dedikoducu kadınlar” formülü, sözün dolaşımındaki nötralize edilemeyen “başkası konuşuyor” hissini artırır; özne “kimin konuştuğunu” belirleyemez; çünkü asıl konuşan, “yer”dir –A’nın yeri– ve kişiler onun vekilleridir. Bu ayrım, Freud’un paranoyada “dışarıdan gelen yorumlayıcı seziler” dediği şeyle üst üste biner: yorum, bir kişinin niyeti değil, bir düzenin işaretidir gibi yaşanır. Lacan da tam bunu hedefler: İleti, kişiyle değil, topolojiyle –adresle– tanımlanır.

“Bu, öznenin dışarıyla olan ilişkisini daha ziyade karakterize eder: kendilerine tanınmış genel ilgi motifini yineleme eğilimi… gözlemde yakaladığımız erotomanik öğe taslaklarını da herhâlde bu açıklar; bunlar tam anlamıyla erotomani değildir, ama gerçekten de “kendileriyle ilgilenildiği” duygusu gibi duygulardı. Söz konusu “dişi domuz” nedir peki?”

“Genel ilgi motifi”, erotomanyak konfigürasyonun çekirdeğine dokunur: Öznenin sözünde, “başkalarının ona yöneldiği, onunla ilgilendiği” hissi dolaşır. Lacan burada “tam erotomani değil” diyerek, yargıyı sarkıtır: mesele, klinik kategori değil, imleyen-ekonomide “adres”in nasıl kurulduğudur. “Dişi domuz” tam da bu bağlamda, “benimle ilgili” bir dış-adlandırma olarak iş görür: Bedenime vurulmuş bir mühür gibi. Erotomanik devre, “adres”in kendisini sevgi/nefret kiplikleriyle aşırı doygunlaştırır; özne, bakış ve söz akışında sürekli “kendine dönmüş” bir gönderi hisseder. Bu yüzden “dişi domuz” sorusu, bir hakaretin ötesinde, “imlemenin kime yazıldığı” sorusudur: Kötü niyetli komşu mu konuşur, yoksa A’nın yerinde kodlanan düzen mi? Lacan, schème’in (S–A–a–a′) perspektifinden okur: a’dan gelen söz (komşu ağzı) a′’da (öznenin kulağında) A’dan gelmiş gibi yankılanır; S de bu yankıyı “benimle ilgileniliyor” şeklinde yatırım yapar.

“Bu, onun iletisidir kuşkusuz; ama yoksa bu, daha ziyade, onun bizzat kendi iletisi değil midir? Gerçekten de, anlatılan her şeyin başlangıcında olup biteni ve komşunun iki yalnız kadını iteklediği duygusunu görürsek:”

Lacan, “ileti kime ait?” sorusunu tersyüz eder: Hakaret, öznenin kendi iletisinin ayna-tarzda geri dönüşü olabilir. “İtekleme” ve “yalnız iki kadın” motifleri, sahnenin imgesel örgüsünü verir; fakat Lacan bunları, öznenin kendi söyleyişinde başlattığı “kasap/beden/dilim” zinciriyle bitiştirir. Böylece “dişi domuz” adlandırması, karşıdakinin kastından ziyade, öznenin kendi énonciation’ının dışarıda aldığı biçim gibi görünür. Bu, Freud’un paranoyadaki “iç algının bastırılması ve dış algı olarak bilince gelişi” tezine yapısal bir düzeltme sunar: bastırılanın dönüşü şeklinde değil, énonciation’ın topolojik terslenmesi şeklinde. Sözün sebebi (cause) öznenin kendi söyleyişidir; sonuç ise Öteki’den gelen bir mühür gibi yaşanır. Bu sebeple Lacan, “daha ziyade kendi iletisi” derken, ne narsisistik kapatmayı ne de “her şey kendi üretimi” ucuzluğunu önerir; önerdiği, adres-topolojisinin kör noktasını –A’nın boşluğunu– işaret etmektir.

“– yaşamda birbirlerine sıkıca bağlı kalmış,”

Bu satır, iki öznenin birlikteliğini imgesel eksende betimler: “birbirine sıkıca bağlı kalma”, ortak bir ego-nitelendirmesi ve ortak bir beden-sınırı hissi doğurur. İmgesel ikilik, simgeselin yerinde boşluk olduğunda kolayca kapalı devreye dönüşür; iki kişi birbirinin ayna-ötekisi (a) olur ve A-yerine başvuruyu daraltır. Lacan’ın erotomanik taslaktan söz ederken “tam değil” demesi, bu imgesel bağlılığın, simgesel adres eksikliğiyle çarpılmasını vurgular: A-yerindeki boşluk, çift bağın ekolayzeridir. Dolayısıyla “sıkı bağ”, analizde doğrudan “direnç bloğu” olarak da çalışır; söz bir kişiden çıkıp öbürüne döner, ama A’ya uğramaz.

“– en genç olanın evlenişi sırasında ayrılamamış,”

“Evlilik” simgesel bir kayıt değişikliğidir; adlandırma, soyadı, hukuki statü gibi A-yerini taşıyan imleyenler devreye girer. “Ayrılamama”, bu simgesel geçişin imgesel bağ tarafından maskelendiğini düşündürür: Simgesel ayrışma (ayrı bir yer, ayrı bir ad) imgesel birlik yüzünden işlemez. Psikotik/erotomanik sahnede bu, “Öteki’ye müracaat”taki eksiklikle birleştiğinde, iletinin imgesel dolaşımda debelenmesi sonucunu verir; “dişi domuz” gibi adlandırmalar, tam da simgesel adlandırmanın (Nom-du-père kipindeki ad) yerine kaba bir bedensel damga gibi geçer.

“– en genç olanın evlilik ilişkilerinde oluştuğu anlaşılan dramatik bir durumdan birdenbire kaçmış; tıbbî raporlara göre de, kocasının, onu “dilim dilim doğramak”tan geri durmayacağı yolundaki tehditlerinden azamî ölçüde korkmuş olan bu genç kadın…”

“Dilim dilim doğramak” tehdidi, “kasap” imleyenini bedenin parçalanması fantazisiyle kilitler: parçalanmış beden imgesi, Lacan’ın erken dönem tarif ettiği “corps morcelé”nin gündelik bir ifadesidir. Burada korku, yalnızca şiddete değil, bedene dönük bir imleyen saldırısına ilişkindir; “kasap” ile “dilim” zinciri, “domuz” hakaretiyle aynı alanı ışıklar: bedensel bütünlüğün simgesel teminatı eksiktir ve imgesel sadizm sahneyi kaplar. Bu yüzden “kaçış”, yalnız mekânsal değil, imleyen-ekonomik bir harekettir: A-yerine sığınma yerine sahneden kaçış. Freud’un Schreber çözümlemesinde tehdit ve beden parçaları imgesi, çoğu kez “dıştan gelen” olarak yaşanır; Lacan burada aynı temayı gündelik sahnede yakalar ve “benim sözümle başlayan imleyen zinciri”nin karşıdan damga gibi inişine bağlar.

“Burada söz konusu hakaretin… çünkü “hakaret” terimi gerçekten de burada asıldır; paranoya klinik fenomenolojisinde daima öne çıkarılmıştır… komşuya karşı, onu baştan beri istilacı sayan iki hastanın kendilerini mecbur hissettikleri savunma, hattâ kovma süreciyle uyuştuğu izlenimine kapılırız:”

“Hakaret”, imleyen düzeyde bir “ad”ın şiddet kullanımıdır; paranoyada “insulte”nin özgül yeri buradan gelir: adlandırma zoruyla bir özdeşlik dayatma. Lacan, hakareti bir “savunma kovuğu”na oturtur: istilacı komşuya karşı yürütülen dışlama girişiminin simgesel kılıfı gibi işler. Sözün şiddeti, ilişkisel şiddeti taklit eder: “Dışarı!” jesti ile “Dışarıdan!” gelen söz birleşir. Bu yüzden “hakaret”, sahnenin savunma düzenekleriyle izomorfik görünür; fakat Lacan, yine “kimin iletisi?” sorusunu diriltir: Hakaret, öznenin kendi allüzyon zincirinin kaba adlandırmaya dönüştüğü yer midir? Eğer öyleyse, savunma ve hakaret aynı imleyen devrinin iki kutbudur. Freud’un projeksiyon pasajlarında “sevgi içte duyulması gerekirken dışarıdan nefret gibi algılanır” cümlesinin uğultusu duyulur; Lacan bunu “adres” topolojisine çevirir.

“komşu, onlar tuvaletteyken, ya da bir şeye başlar başlamaz, akşam yemeğindeyken, okurken kapıyı çalmaya daima gelirdi; özünde girişkenliğe meyyal bir kişiydi ve dolayısıyla onu uzaklaştırmak her şeyden önce söz konusuydu. Ne zaman ki bu kovma, bu reddetme, bu geri çevirme tüm icrası içinde etkinlik kazandı—onu gerçekten “boşalttıkları” anda—, işte ancak o zaman işler sorunsallaşmaya başladı.”

Bu sahne betimi, imgesel teması –“ihlal/istila”– simgesel bir eşikle bağlar: kapıyı çalmak, içeri girmek, mahremiyetin sınırı. A-yerinin kurucu imleyenleri (yasa, sınır, kapı) işlemediğinde, imgesel ihlâl “kişisel girişkenlik” olarak kodlanır; bu da savunmayı “ötekini boşaltma” girişimine dönüştürür. Ne var ki dışlama tamamlandığında “sorun” başlar; bu, Lacan’ın sık yinelediği paradokstur: Öteki’yi kovduğunda, özne adresi de kovar; söz artık yalnızca ikilikte dönmeye başlar ve hakaret gibi imleyenler “dışarıdan damga” etkisi kazanır. Böylece “boşaltma”, A-yerinde gerçek bir boşluk yaratır; psikotik devrede bu boşluk “dışarıdan gelen söz” ile dolar. Klinik olarak, “uzaklaştırma” ile “işitmede sertleşme”nin eşzamanlılığına dikkat çekilir: İmleyen dolaşımı A’ya uğramadığında, a’dan gelen ses a′’da dış-Öteki olarak işitilir.

“O hâlde bunu az çok projeksiyon düzleminde, bir savunma mekanizması olarak mı göreceğiz: ki bu hastalar”

Lacan, kolay açıklamayı (projeksiyon) paranteze alır. Projeksiyon, Freud’da iki kullanıma sahiptir: patolojik ve “düzenli pay” olarak normal algı ekonomisi. Ancak Lacan’a göre psikotik eşzamanlılıkta belirleyici olan, “içeriden dışa atım” değil, “defterden silinmiş” imleyenin geri dönüşünün adres-topolojisidir. Bu nedenle “projeksiyon düzlemi” ifadesi, pedagojik bir uyarıdır: açıklama kısa devresi cazip olsa da, olgunun inceliği –ileti ile sözün ayrımı, adres ile ağzın ayrımı– projeksiyondan fazlasını ister. Freud’un paranoya paragrafı, “iç algı bastırılır ve içeriği dış algı olarak gelir” derken, dönüşün bir “çarpıtma” eşliğinde seyrettiğini vurgular; Lacan’ın katkısı, bu çarpıtmayı “adresin yer değiştirmesi” olarak kavramlaştırmaktır.

“– iç yaşamlarını erkek unsurunun dışında sürdürmüşlerdir,”

İmgesel alanın tek-cinsiyetli kapatılması, A-yerine müracaatın daha da seyrekleştiği bir bağlam sunar: “erkek unsuru” burada yalnız biyolojik değil, simgesel “ad/kanun” vektörlerinin de eksiltilmesi olarak duyulur. Birlikte yaşayan iki öznenin söz dolaşımı, karşılıklı a–a′ yansımalarında kalır; böyle bir devrede üçüncü nokta olan A’ya yazılamayan söz, dışarıdan damga gibi hissedilmeye hazırdır. Bu, erotomanik taslağın topolojik koşuludur: “benimle ilgileniyorlar” duygusu, A’nın boşluğunda çoğalır.

“– erkek unsurunu hep anlaşamadıkları bir yabancı olarak görmüşlerdir,”

“Yabancı erkek”, sembolik vektörün kişileştirilmiş bir reddidir: A-yerine karşı bir “yabancılaştırma”. Bu, simgesel aracıların –adlandırma, yasa, mesafe– etkisizleşmesine yol açar; böylece söz, ilişkiselliği salt imgesel temas şemasına indirger. Lacan’ın bu dökümü, “hakaret”in neden beden-üstünden çalıştığını da açıklar: simgesel ad yoksa, kaba ad bedeni deler.

“– dünya onlar için esasen kadınsıdır.”

“Esasen kadınsı dünya”, yalnızca nüfus betimi değil, imgesel homojenliğin vurgusudur: farkın simgesel kaydı yerine, benzerliklerin imgesel yankısı ağır basar. Bu, erotomanik “ilgi bana dönüyor” duygusunu besler; çünkü farkın tanınması A-yerindeki eksikten geçerken, benzerliklerin yankısı a–a′ hattında rezonans doğurur. Bu rezonans, dışarıdan gelen her adı –“dişi domuz”– manyetize eder.

“Ve kendi cinslerinden kişilerle kurdukları bu ilişki, bizatihi kendi olarak kalma, çift kalma gereksiniminde bir projeksiyon türü müdür; kısaca, en geniş anlamıyla bir eşcinsel kazık çakmaya akraba bir şeyi duyumsarız ki, bu da FREUD’un bize söylediği üzere toplumsal ilişkilerin temelidir; iki kadının yaşadığı bu yalıtılmış kadın dünyasında, kendilerini, Öteki’den kendi bildirimlerini tersinden (inversiyonlu) alma konumunda değil de, bunu bizzat ötekine söyleme konumunda bulmuşlardır.”

Lacan, imgesel çiftin “kendi olarak kalma” ısrarının, sözün yönünü nasıl değiştirdiğini imler: “Öteki’den alma” yerine “ötekine söyleme”. Bu, A-yerine yazılmayan sözün, küçük ötekiler arası devredildiği bir düzen kurar; “inversiyon” burada cinsellikten ziyade, énonciation’ın yönünün tersyüz edilmesidir. Freud’un toplumsal ilişkilerin eşcinsel temelinden söz edişi, genellik ifadesidir; Lacan bu genelliği topolojik bir ifadeye dönüştürür: ilişkisel bağın simgesel referans eksikliğinde, sözün adresi ikamelerle doldurulur ve hakaret gibi adlandırmalar, “dışarıdan” mühür alır. Böylelikle “projeksiyon türü mü?” sorusu, bir kez daha “adres-topolojisi” yanıtına bağlanır: Mesele atım değil, yazımdır; nereye yazıldı?

“Hakaret, bu ilişkide bir tür yansımayla geri dönen bir savunma tarzı mıdır; ki kurulur kurulmaz, kim olursa olsun, “öteki oldukları için” bütün ötekilere doğru genişlemesi anlaşılır bir şeydir? Elbette bu düşünülebilir; ve bu, söz konusu olanın tersinden alınmış mesaj değil, öznenin bizzat kendi mesajı olduğuna zaten işaret eder.”

Hakaretin “yansıma” olarak geri dönmesi, imgesel ayna-döngüsünün savunma aracı oluşuna işaret eder: “öteki oldukları için” genişleme, imleyen etkisinin kişiden bağımsızlaştığını –A-yerine bağlandığını– gösterir. Lacan, “kendi mesajı” diyerek, jesti topolojik olarak özneye iade eder: sözün sebebi, öznenin önceki allüzyonudur; fakat bu sebep, sonuçta A’dan damga alır; bu yüzden “dışarıdan konuşuldu” gibi yaşanır. Analizde yapılacak iş, bu devri “kimin söylediği” kişiselleştirmesiyle değil, “nereden döndüğü” sorusuyla açmaktır.

“Burada durmalı mıyız? Elbette hayır; yetmez, çünkü bu, onların kendilerini düşmanca duygularla çevrili hissetmelerini açıklayabilir; ama soru bu değildir. Soru şudur: “dişi domuz” gerçeklikte, reel içinde gerçekten işitilmiştir; söz konusu kişi “dişi domuz” demiştir. Konuşan gerçekliğin kendisidir. Kim konuşmaktadır?”

Lacan, fenomenal düzeyde “işitildi” olgusunu teslim eder ve asıl soruyu kurar: “Kim konuşuyor?” Dikkat, “ne dendi?”den “kim?”e değil, “nereden?”edir; çünkü “kim” sorusu kolayca kişi-psikolojisine kayar, oysa klinik düğüm “konuşan yer”dir. “Gerçeklik konuşur” sözünün paradoksu budur: Konuşan, her zaman bir ağız değildir; bir “yer”dir –A’nın yeri. Bu yüzden “kim konuşuyor?” sorusu, bizi “konuşan yer”e götürmelidir: küçük ötekinin ağzı mı, yoksa büyük Öteki’nin (kanun, kurum, mahalle söylemi, dedikodu ağı) yerinden konuşulan bir söz mü? Freud’un metninde “dışarıdan algı” olarak gelen içerik, burada “konuşan gerçeklik” ifadesine dönüşür; Lacan bu dönüşümü, A-yerinin fenomenal figürasyonu olarak okur.

“İşte, sorunun tam da bu terimde kurulduğunu yakaladığımız durum budur: varsanma olduğuna göre konuşan gerçekliktir; bu, öncüllerin bir parçasıdır; gerçekliği algı, duyum olarak tanımlamış bulunuyoruz. Bu konuda bir muğlaklık yoktur; o şöyle demiyor:”

Burada Lacan, tartışmayı sağlam öncüllere bağlar: Varsanma (halüsinasyon), algı fenomeninin “dışarıdanlık” kipinde yaşanmasıdır; dolayısıyla “konuşan gerçekliktir” demek, fenomenolojik bir tesbit. Ancak hemen ardından gelecek alıntıyla, fenomenolojinin sınırını çizer: “bana öyle geldi” demiyor; “o dedi” diyor. Yani özne, yalnızca algı duygusunu değil, énoncéyi dışarıya yazar. Bu ayrım, psikotik yazımın temelidir: içerik de adres de dışarıdadır. Analitik düşünüm, bu yazımı “projeksiyon”a indirgemez; A-yerindeki defteri (forclusion) işaret eder.

“‘Bana, sanki bana ‘dişi domuz!’ diye karşılık verdiği duygusu geldi.’ demiyor:”

Bu hipotetik cümle, nevrotik kuşkuculuğun kipidir: “sanki geldi.” Öznenin sözünde böyle bir ipotek yok; bu da Lacan’a, psikotik yazımın kesinliğini –“dedi”– işaret etme olanağı verir. Kesinlik, A-yerine yazılmış olma kesinliğidir; “sanki geldi”de ise A varsayımı, kuşkuyla birlikte yaşanır. Bu ayrımı görmek, klinikte “delüzyonel kesinlik” ile “obsesif kuşku”yu ayırt etmenin dilsel yoludur.

“Şöyle diyor:”

Bu geçiş, énoncéye yer açar: citatio, sözün maddesini sahneye çağırır. Lacan’ın yönteminde alıntı, fenomenin “metinsel maddesi”dir; imleyen zincirin görünen halkasıdır. Alıntı, “inceleme”nin nesnesi değil, “adres”e açılan kapısıdır; bu nedenle “kime yazıldı?” sorusu, alıntının ritmi ve kipliği üzerinden sorulur.

“‘Ben ‘Kasaptan geliyorum’ dedim; o da bana ‘dişi domuz!’ dedi.’”

Bu formülasyon, iki énoncéyi tek bir énonciation’ın iki kutbu olarak yazar: “ben dedim / o dedi.” Lacan için bu, “konuşan yer” sorusunu nihai kez keskinleştiren yazımdır. “Ben”in allüzyonu (“kasap”) ile “o”nun adlandırması (“dişi domuz”) tek bir imleyen devrinin iki yüzüdür; devri kuran ise A-yeridir: İki sözün arasında, görünmeyen ama belirleyen bir üçüncü yer. Klinikte buradan hareketle yapılacak olan, “neden ima?”ya geri dönmektir: İma, A-yerini talep eder; hakaret, A-yerini dışarıda damga gibi getirir. Analitik etik, “anladım” kısa devresini bırakıp, sözün adresini –A’nın boşluğunu– işitmeye kulak kesilmekle başlar. Bu kulağı Lacan, Psikozlar seminerinde Schreber okumasıyla eğitmiştir: Schreber’de “Tanrı’nın huzmeleri”nin sözleri gibi, burada da komşunun ağzı bir “konuşan yer” vekili olur; fakat iletinin sebebi, öznenin kendi söyleyişinde parlamış olan allüzyondur.

“Ya ‘İşte oldu bitti, halüsinedir, peki…’ deyip yetiniriz ya da—ki bu teşebbüs delice görünebilir ama analistlerin işi bugüne dek delice teşebbüslere girişmek olmadı mı?—biraz daha ileri gitmeyi, bunun ne demek istediğini görmeyi deneriz.”

Burada iki yol ayrımı açılır: birincisi, olguyu “hallüsinasyon” olarak isimlendirip kapanan, yani imleyenin örgütlendiği düzeyi atlayıp bir “olgu-adı”yla yetinen kısa devre; ikincisi, sözün konumunu—öznenin, ötekinin ve Öteki’nin oyununu—takip eden uzun yol. Lacan, “delice” görünen bu ikinci yolu, psikanalizin asıl usulü olarak işaret eder: çünkü psikanalitik soru, “ne oldu?”dan ziyade “bu söz nerede, kim adına ve kime yazıldı?” sorusudur. Hallüsinasyon dendiği anda açıklama hissi veren, gerçekteyse imleyenler arası bağıntıyı karartan bir etiket yerleşir; oysa “biraz daha ileri gitmek”, bu etiketin altındaki eklemlenişi (bitişmeyi) çözmeyi gerektirir. Özellikle psikoz bağlamında, “kim konuşuyor?” sorusu, fenomenin özüne dairdir: işitilen sözün hangi yerden çıktığı—küçük öteki mi, büyük Öteki mi, ya da öznenin kendisi mi—ayrımı, yalnız klinik değil, yapısal bir ayrımdır. Bu nedenle Lacan, aceleci makulleştirmenin yerine, sözün konumunu izleyen bir okuma talep eder; “delice teşebbüs”, imleyenlerin dolaşımına uymayı, özneyi bu dolaşımın etkisi olarak yeniden kavramayı ifade eder (Seminer III’ün çerçevesi, psikoza yaklaşımda “Öteki”nin statüsünü merkeze koyar; bkz. 🔗).

“Evvela, gerçeklik, bizim anladığımız tarzda, nesnelerin gerçekliği, gündelik dildeki anlamıyla ‘gerçek bir şey’ midir? Soru bu mudur?”

Soru, “gerçekliğin ne olduğu” değil, “konuşan sözün—işitilen hakaretin—hangi düzlemden geldiği”dir. Lacan gerçeklik tartışmasını olgucu bir “şey-varlığı” sorusuna indirgemez; “gerçeklik”i üçlü ayrımda kavrar: reel, sembolik, hayali. Burada da, dışarıda duran nesneler kümesi olarak “gerçek şey”i sormaktan çok, öznenin işittiği sözün hangi düzeyde kayıtlı olduğunu sormak gerekir: reel bir etki mi, sembolik bir gönderim mi, hayali bir aynalanma mı? Dolayısıyla mesele, “şey”in gerçekliği değil, “söz”ün yeridir: işitilen “Dişi domuz!” hangi adresten sevk edilmiştir ve öznenin nerede karşısına çıkar? Yapısal okuma, fenomeni şeyleştiren açıklamayı askıya alıp sözün devinimini öne alır; çünkü psikotik fenomenler, özellikle “dışarıdan konuşan” söz izlenimiyle, Öteki’nin boşalan yerini işaret ederler (Seminer III’te R–S–İ ayrımıyla sözün yerini ayırdetme mantığı için: 🔗).

“Önce, kim konuşuyor? ‘Kim konuşuyor?’u sormadan önce, gündelik gerçeklikte bizim için kim konuşur diye sormayalım mı? Biri bize konuştuğunda, konuşan gerçekten ‘gerçeklik’ midir?”

Soru, fenomeni öznesiz bir doğa gürültüsü gibi alan “gerçeklik konuştu” ifadesini tersyüz eder. “Kim konuşuyor?” sorusu, sözün öznesini değil, sözün yerini sorgular: konuşan bir kişi olduğu kadar, konuşan bir yer olabilir—küçük öteki (benzer), büyük Öteki (dil ve yasa yeri) ya da öznenin kendisi olarak bir eklemleme noktası. Gündelikte “biri konuşur” derken bile, fiilen yalnızca bir ağızdan değil, bir yerden söz ederiz: hitabın, tanıma talebinin ve adresin topolojisinden. Psikotik işitide “gerçeklik konuşuyor” duygusu tam da bu topolojik kaymayı açığa çıkarır: söz, “oradan” gelir—ama “orası” neresidir? Lacan, bu ayrımı netleştirmek için “öteki/Öteki” farkını sahneye çağırır (Seminer III’te a/A ayrımı için: 🔗).

“Sanırım geçen sefer ‘öteki’ ve ‘Öteki’ üzerine—küçük a ile öteki ve büyük A ile Öteki—yaptığım hatırlatmaların yararı şudur: eğer konuşan büyük A ile Öteki ise, Öteki, önünüzde duran çıplak gerçeklik—sözleri eklemleyen kişi [küçük öteki]—değildir; zira hakiki sözde, Öteki, kendinizi tanınır kıldığınız şeydir; ve bu söz… ama siz kendinizi tanınır kılamazsınız, ancak onun önce tanınmış olması sayesinde tanınır olabilirsiniz; tanınmış olması gerekir ki siz tanınabilesiniz.”

Buradaki ayrım, “konuşan” ile “seslendiren” arasındaki yapısal farkı tesis eder. Küçük öteki (a) karşımızdaki benzerin imgesel yeri, yankı yüzeyidir; büyük Öteki (A) ise imleyenlerin düzeninin, yasaların, hitabın kayıt yeridir. “Hakiki söz” (parole vraie), yalnızca bir kişiye yönelmek değil, Öteki’de kayıtlı bir tanıma ilişkisinde icra olunur: “seni karım ilan ediyorum” diyen söz, yalnızca bir kişiye değil, bir kayda (A) yazılır; bu yüzden bu söz, söyleyen ile söylenen arasında, üçüncü bir yeri (A) mecburen devreye sokar. Lacan’ın vurgusu, tanınmanın öncelidir: öznenin kendini tanıtması, ancak zaten tanınabilir kılan bir Öteki düzeni varsa mümkündür; yani “tanınmış bir yer” olmazsa tanınmak mümkün değildir. Psikotik kopuşta işlemez hâle gelen şey de tam budur: A’daki kaydın boşluğu, sözün “dışarıdan konuşuyor” etkisini doğurur (Öteki’nin tanıma yeri oluşu—sembolik düzen—Lacan’ın psikoza yaklaşımının mihveridir; bkz. 🔗).

“Bu karşılıklılık, sözün bir Öteki ile olabilmesi için gerekli olan bu fazladan boyut; size tipik örneklerini verdiğim, sözün ‘Sen benim efendimsin.’ ya da ‘Sen benim karımsın.’ dediği söz türü.”

Bu iki örnek, “hakiki söz”ün performatif karakterini gösterir: söz, yalnızca bir durumu betimlemez, bir durumu kurar; ve bunu ben–sen ilişkisini Öteki’nin yerinde teminat altına alarak yapar. “Efendi” ya da “karı” kılma, yalnız bireyler arası bir teyit değildir; toplumsal ve dilsel bir kayda yazılmadıkça hüküm doğurmaz. Bu yüzden sözün “fazladan boyut”a (A’ya) ihtiyacı vardır: performatifin geçerliliği, imleyen düzenindeki yer alışına bağlıdır. Klinik olarak, psikotik işitinin inanma/inkâr salınımı, tam da bu fazladan boyutun boşluğundan doğar: söz, beni kime kaydediyor? Kime tanıtıyor?

“Öte yandan, tam tersi olmakla birlikte eşdeğeri olan yalan söz de, tam da, mutlak bir Öteki olarak tanınmış bir şeyi varsayar:”

Yalan, “hakiki söz”ün karşıtı gibi görünse de aynı yapıya tabidir: yalan da Öteki’ye hitap eder, Öteki’yi varsaymadan yalan kurulamaz. Çünkü yalan, inandırılacak bir yer ister; inandırılacak özne değil, inandırılacak yer: kayıt yeri. Bu nedenle “yalan” bile A’yı çağırır; yalanın başarılı olması, A’da dolaşıma girebilmesine bağlıdır. Psikozda problem, sözün “A’ya yazılamaması”dır; bu eksiklik yalan–doğru ayrımını da işlemez kılar, çünkü ayırımı kuran yer (A) çökmüştür.

“– sizin bilebileceğiniz her şeyin ötesinde hedeflenen bir şeyi,”

Öteki’yi mutlak kılan, onun bilginin ötesinde konumlanması değildir; asıl mesele, hitabın, bilginin kapsama alanından fazlasını talep etmesidir. “Hakiki söz”, bilgi iletisinden fazla bir şeydir; tanıma ve bağlama ilişkisidir. “Bildiğinin ötesinde” ifadesi, Öteki’nin “bilgi” değil “kayıt ve yasa” yeri olmasına işaret eder. Yani hitap, bilgi trafiğini aşan bir bağlayıcılık arar.

“– tanınmanın, tam da bilinenin ötesinde olduğu için kıymet kazandığı bir şeyi; yani, onu tanımakta ve tanınmanın içinde onu tesis etmektesiniz; onu, gerçekliğin basit bir unsuru, bir piyon, bir kukla değil, indirgenemez bir şey olarak,”

Özne ve öteki “unsur” ya da “piyon” değil, tanıma aktıyla konumlandırılan muhataplardır. Burada “indirgenemez” olan, sözün addettiği yerin—Öteki’deki yerin—bir “fazla” olarak etkisidir. Birini “karım” kılmak, nesnesel bir niteleme değil, sembolik bir terfi ve bağdır; ancak A’nın dolaşımıyla hüküm doğurur. Kukla benzetmesi, imgesel düzlemdeki kişi-olarak-varlığa karşılık, sembolik düzlemdeki yer-olarak-varlığın üstünlüğünü vurgular.

“– özne olarak varoluşu, kendinizi tanınır kıldığınız sözün bizzat değerine bağlanmış bir şeyi,”

Öznenin “özne olarak” varoluşu, bir ontik veri değil, söz aracılığıyla A’ya yazılan bir konumlanmadır. Bu yüzden “değer” kelimesi, etik ya da duygusal değil, yapısal bir değeri karşılar: sözün A’da değer kazanması, özne konumunu kurar. Psikotik işitide “değer”in çöktüğü yer, öznenin kaydının yerleşemediği noktadır; söz özneyi kurmak yerine özneye musallat olur.

“– doğan bir şeyi: birine ‘Sen benim karımsın.’ dediğinizde, örtük olarak ona ‘Ben senin erkeğinim.’ de dersiniz; ama önce ‘Sen benim karımsın.’ dersiniz; yani, onu, sizin tarafınızdan tanınacak konumda tesis edersiniz; bu sayede o da sizi tanıyabilecektir.”

Bu pasaj, Lacan’ın “söz, önce ötekinin yerini kurar” teziyle uyumludur: önce muhatabın sembolik konumu verilir, sonra bu konum içinden öznenin konumu geri döner. Yani “Sen benim karımsın” sözü, yalnızca bir bildirge değil, bir pozisyonlandırmadır; ve dönüşlü etkisi, “Ben senin erkeğinim” ifadesinde belirir. Yapı gereği, özne kendi iletisini tersinden alır; fakat bu tersinme, A’nın dolaşımı içindedir—psikozda ise aynı tersinme, A’nın eksikliğinde “dışarıdan gelen ses” olarak yaşanır (Seminer III’te “özne mesajını Öteki’den terslenmiş biçimde alır” teması için: 🔗).

“Şu hâlde söz, söylem boyunca bile, her zaman dilin ötesinde bir şeydir; ve bu, o kadar doğrudur ki, böyle bir angajmandan hareketle—tıpkı başka herhangi bir sözden hareketle de—, ister bir yalan olsun, onu izleyen bütün söylem—ve söylem derken eylemler, girişimler, bir kıvranma hareketi de dâhildir—işte bunlar o andan itibaren gerçekten kuklayı içine alır; ama oyuna kapılacak ilk kukla sizsiniz; ve bir sözden hareketle.”

“Dilin ötesi” ifadesi, paradoksal biçimde, sözün sadece göstergeler zinciri değil, bağlayıcı bir tertip olduğunu belirtir. Bir kez performatif bir söz sarf edildi mi, onu izleyen bütün söylem ve edimler bu sözün açtığı alanda icra edilir: evlilik, efendilik, itaat, hatta “yalan”ın kendi yörüngesi. “Kukla”, imgesel figürdür; söz, o figürü sahneye bağlayan iptir. Ve ilk tutulan, konuşandır; sözden sonra söz söyleyeni de içine alan bir oyun kurulur. Bu, klinikte “söz verdi–sözünü yedi” değil, sözün bir tertip kurduğu ve özneyi o tertibe tabi kıldığı anlamına gelir.

“Bir sözden hareketle tesis edilir bu oyun—tıpkı ‘Alice Harikalar Diyarında’ olanda olduğu gibi—, Kraliçe’nin sarayındaki hizmetkârlar ve diğer karakterler, iskambil oynamaya, o iskambil kâğıtlarını giyinerek başlarlar ve bizzat kendileri ‘Kupa Kralı’, ‘Maça Kraliçesi’, ‘Karo Vale’ olurlar.”

“Alice” göndermesi, imleyen-adların giyildiği bir sahneyi çağırır: kartların adları yalnız işaret değil, birer yer ve görevdir; giyildiğinde kişileri dönüştürür. Sözün “oyun kurucu” işlevi, bu sahnede görünür: bir adlandırma—bir sembolik unvan—kişinin imgesini terbiye eder, eylemlerini yönlendirir. Lacan’ın örneği, adın (imleyenin) giyilen bir “rol” olduğunu etkili biçimde resmeder (metindeki “kâğıtları giyip Kupa Kralı/Maça Kraliçesi/Karo Vale olmak” motifi için Alice metni: 🔗).

“Bir sözden itibaren angaje olursunuz,”

Angajman, öznenin sözle bağlanmasıdır; söz, yalnız iletinin taşınması değil, öznenin bir borca, bir düzene, bir yere bağlanmasıdır. Bu nedenle söz sonrası “özgür eylem” değil, “sözün borcu” işler; klinikte “yemin”, “ilan”, “hakaret” gibi sözlerin ardından açılan zorunluluklar bu bağlamda anlaşılır.

“– sadece onu desteklemek ya da inkâr etmekle, ya da reddetmekle, ya da çürütmekle, ya da söyleminizle tasdik etmekle değil,”

Sözün bağlayıcılığı retorikle sınırlı değildir: desteklemek/inkâr etmek gibi söylemsel tavırlar, zaten sözün kurduğu oyunun iç-hamleleridir. Yani söz, polemiğin ötesinde edimsel bir bağlar kurmuştur; onay–inkâr, sözün kurduğu sahnenin iç biçimleridir. Bu yüzden analitik dinleme, “ne dedi?”den çok “hangi oyunu başlattı?”yı sorar.

“– çoğu kez oyunun kuralına uygun her türden şeyi yapmakla; ve kraliçe o kuralı her an değiştirse bile, bu hiçbir şeyi değiştirmez; zira bir kez sembollerin oyununa sokulduğunuzda [bkz. ayrıca ‘Çalınmış Mektup’, α, β, γ, δ], yine de daima belli bir kurala göre davranmak zorunda kalırsınız.”

Sembolik oyunun kuralı, keyfi bir egemenin keyfiliğinden ibaret değildir; “kraliçe” kural değiştirse de “oyun”un meta-kuralı yürürlükte kalır: adlandırma, yer değiştirme, dolaşım, saklama–gösterme gibi imleyen kuralları. “Çalınmış Mektup” göndermesi, görünür olanın gözden kaçtığı, ama imleyenin yerinin oyunu belirlediği sahneyi çağırır: mektup herkesin gözünün önündedir ama yerinin—yer-alışının—düzeni onu görünmez kılar. Lacan’ın yorumunda mektup, “A”nın dolaşımına yazılmış bir imleyendir; kural değişse bile mektubun yer-oyunu iş görür (Poe metni için 🔗; Lacan’ın Poe okumasının bağlamı için 🔗).

“Başka bir deyişle, herkes bilir ki bir kukla konuştuğunda, konuşan kuklanın kendisi değildir; arkadan konuşan birisidir.”

Kukla alegorisi, hayali figür ile sembolik yer arasındaki farkı somutlar. “Kukla” (karşımızdaki kişi, küçük öteki) ağzını oynatır; fakat sesi ve metni sağlayan “arkadaki” yer, Öteki’nin yeridir. Psikozda işitilen söz, çoğu kez “kukla konuşuyor” hissine değil, “arkadan biri konuşuyor” kesinliğine sahiptir; çünkü tam da Öteki’nin yerinde bir yabancılık açılır.

“Soru, bu vesileyle karşılaşılan şahsın işlevinin ne olduğu sorusudur; ve özne için söyleyebileceğimiz şey şudur: o, açıkça konuşan ‘gerçek’ bir şeydir; ilginç olan da budur; kadın, arkasından konuşan birisi olduğunu söylemez; kendi sözünü, tersine çevrilmiş değil, ötekinde—kendi aynasal yansımasında, benzeyeni olan ötekinde—bizzat kendi sözünü alır; meseleyi tartışmaya bile açmadan.”

Buradaki incelik, konuşanın “arkadaki” bir fail değil, öznenin kendi sözünü “öteki”nden geri alışıdır. Yani kadın, “birisi benim arkamdan konuşuyor” demiyor; kendi sözünü, aynasal ötekinde (küçük a) buluyor. Tersine çevrilmiş olarak değil, “kendi sözü” olarak—işte bu, A’nın (büyük Öteki’nin) dışarıda bırakıldığı devreyi işaret eder: söz, A üzerinden dönmeyip a–a′ hattında kısa devre yapar. Böylece “gerçek” konuşan, öznenin kendisidir; fakat bunu tanıyan adres, yalnızca imgesel ötekidir.

“‘Dişi domuz!’ anında verilir; ve ‘Kasaptan geliyorum’la birlikte ilk ‘an’ın hangisi olduğu bile belli değildir.”

İşitilen hakaret ile öncesindeki “benim sözüm”ün zamansal sırası belirsizleşir. Bu belirsizlik, A’nın dışarıda bırakıldığı devrenin zaman-asimetrisini gösterir: a’dan a′ya, a′dan a’ya fırlayan iletiler birbirini koşullayıp önceler; böylece “ilk söz”ün yeri kaybolur. Klinik olarak bu, “ben dedim—o dedi” farkının erimesi, “dışarıda konuşan gerçeklik” hissinin pekişmesidir.

“Söz, reel içinde ifade bulur; kuklada ifade bulur; bu durumda söz konusu olan Öteki, partnerin ötesinde değildir; öznenin bizzat kendisinin ötesindedir; ve işte bu, imanın yapısının işaretidir; kendisini söylediğinden ötesinde bir öteye işaret ederek belirtir.”

Sözün “reel içinde” belirmesi, işitinin duyusal-kesin etkisini anlatır; ama hitap yeri, partner (küçük öteki) değildir. “Öteki, partnerin ötesinde değil, öznenin ötesindedir” cümlesi, A’nın “dışarıdaki kişi” değil, özneyi aşkın bir kayıt yeri olduğunu vurgular. İmanın (allusion) yapısı, tam da bu dolayımla işler: söylenen şey, başka bir yere işaret eder; kadın da doğrudan “domuz” demez, “kasaptan geliyorum” der; söz kendini aşkın bir yere göndererek kurar.

“Başka bir deyişle, geçen sefer size anlattığım şeylerin ima ettiği dörtlünün oyununu bir şemada yerleştirirsek:”

Şimdi topoloji sahneye çağrılır: S (özne), A (büyük Öteki), a (küçük öteki/benzer), a′ (öznenin imgesel izdüşümü). Bu dört terimin oyunu, sözün dolaşımını haritalamak için kullanılır; psikotik devre, özellikle A’nın dışarıda kalışıyla a–a′ hattının kapanmasıdır (Seminer III’te S–A–a–a′ şeması: 🔗).

“– S,”

S, “bölünmüş özne”nin harfidir; burada kadın konuşanın, “kendini” yalnızca imayla ortaya koyabilen öznenin adı. S, ne benlik, ne kişi; imleyen tarafından bölünmüş yerdir. Bu dersin bağlamında S, “hakkında yalnızca imayla konuşulabilen”dir.

“– A,”

A, büyük Öteki: hitabın, yasanın, imleyenlerin düzeninin kayıt yeri. Hakiki sözün dönmesi gereken yer. Psikozda tartışma, tam da A’nın devre dışı kalışı üzerinedir.

“– küçük a,”

Küçük a, benzer—karşıdaki adam, komşu, “koridordaki bey”. İmgesel düzeyde, sözün yankılandığı yüzey; hakaretin geldiği ağız.

“– küçük a’.”

a′, öznenin kendi imgesel izdüşümü—kendi sözünü “ötekinden” (a) alıp, yine imgesel yüzeyde geri kurduğu nokta. a–a′ hattı, A’yı bypass eden kısa devreyi resmeder.

“Küçük a, onun koridorda karşılaştığı beyefendidir. Büyük A yoktur; a’dan a’ya’ doğru giden bir şey vardır; a’, ‘Kasaptan geliyorum’ diyendir; ‘Kasaptan geliyorum’ denilen kimdir? S’den (özne).”

Şema sahnelenir: a (komşu erkek), a′ (kadının kendi imgesel sesi), S (özne) ve dışarıda bırakılmış A. “Büyük A yoktur” cümlesi, devrenin A’ya uğramadığını açıklar; iletiler a ile a′ arasında dönmekte, S’ye bir imgesel geri dönüş sağlamaktadır. “Kasaptan geliyorum” ifadesi, a′’nin sesiyle söylenmiş olsa da, S’yi (özneyi) hedefler: çünkü söz, öznenin kendine yazılmış bir ima olarak çalışır.

“Küçük a ise ‘Dişi domuz!’ der.”

Hakaret, imgesel ötekinin ağzından çıkar: a’nın sözüdür; ancak duyulma etkisi, A’dan gelirmişçesine kesin ve dışsaldır. Klinik olarak, bu “ben değil o dedi” doğruluğuyla değil, “dışarıdan” kesinliğiyle yaşanır; ayrım, A’nın yokluğunda a’nın sesiyle A etkisinin çakışmasıdır.

“a’—bize konuşan ve sanrılı olarak konuşmuş olan kişi—, hiç kuşkusuz kendi iletisini bir yerlerden tersine çevrilmiş bir biçimde alır; onu küçük ötekinden alır; ve onun söylediği, özne olarak bizzat kendisi olduğu öteyi ilgilendirir; ve tanım gereği, sadece insan öznesi olduğu için, onun hakkında yalnızca ima yoluyla konuşabilir.”

Özne, iletisini terslenmiş biçimde geri alır; fakat bu dönüş A’dan değil, a’dan gelir. Böylece imgesel devre kapanır: “benim sözüm” (a′) ile “ötekinin sözüm” (a) birbirini çağırır, S bu çağrının hedefi olur. Söz konusu “öte”—öznenin kendisidir—hakkında doğrudan konuşulamaz; yalnız ima mümkündür. Bu, psikotik söyleyişin imalı, dolaylı, ama kesin tonunu açıklar.

“Radikal olarak olduğumuz bu S’den, bu özneden söz etmenin yalnız bir yolu vardır:”

Söz, özneye doğrudan ulaşamaz; S hakkında konuşmanın yolları sınırlıdır. Lacan iki yolu sayacaktır; her ikisi de A’yı koşul sayar—ya doğrudan hitapla A’dan mesajı terslenmiş almak, ya da imayla S’nin yönünü işaret etmek. Psikozda birincisi dışarıda kaldığı için ikincisi kalır.

“– ya gerçekten büyük A olan Öteki’ye seslenmek ve sizi ilgilendiren mesajı ondan tersine çevrilmiş bir biçimde almak,”

Analitik formül: “özne mesajını Öteki’den terslenmiş biçimde alır.” “Gerçekten A’ya seslenmek”, hakiki sözün düzenidir—adres A’dır; dönüş, terslenmiştir. Bu, nevrotik devrenin çalışmasıdır; A devrededir.

“– ya da başka bir yol olarak, varlığının yönünü, varlığını imanın biçimiyle belirtmek.”

Psikotik devrede kalan yol budur: ima. A kapalı olduğunda, söz, S’nin yönünü dolaylı bir işaretle bildirir. “Kasaptan geliyorum” bu yüzden bir “hakaret”in kaba versiyonu değil, S’ye yazılmış bir imadır: “parçalanmış beden”, “dilim dilim doğrama” tehdidi, “dişi domuz” eşlemi, öznenin kendi parçalı imgesine (a′) gönderme yapar.

Bu çözümleme, Lacan’ın psikoza ilişkin merkezî tezi—büyük Öteki’deki eksikliğin, sözün a–a′ devresine kapanması ve öznenin kendi sözünü “dışarıdan” işitmesi—ile birebir örtüşür; imleyen düzenindeki yer kaybı, fenomeni “gerçeklik konuşuyor” diye duyurur; fakat “konuşan”, A’dan gelen yasa değil, a’dan dönen imgesel yankıdır (Seminer III genel çerçeve için: 🔗).

“İşte bu bakımdan o, tam manasıyla bir paranoyaktır.”

Bu hüküm, hezeyan söyleminin yapısal yer değiştirmesine bakılarak verilir: öznenin iletisi, dışarıdan —bizzat “gerçek”in ağzından— kendisine geri gelir ve bu dönüş, bir yorumlama zincirinin ürünü değil, sahada bir olay olarak deneyimlenir. Paranoi, burada bir karakter tarifi değil, dilin düzeninde, öznenin kendisi için Büyük Öteki’nin (A) yerinin boşalmasıyla tanımlanan bir kipliktir; Öteki’nin yerinde teminat veren bir “hakikat sahibi” bulunmayınca, anlamlandırmanın yükü, dışarıdaki figürlere kayar ve özne, kendi sözünü dışarıdan işitir. Lacan’ın psikoz için önerdiği “defterden silme” (forclusion) mantığı, tam da bu işitiliş kipliğinde görünür: sembolik kaydın dışında kalan şey, reel’de belirir; paranoid örgütlenme, bu belirişe sabit bir “düşman” ya da “zulmedici” imgesi bağlayarak süreklileşir. Bu nedenle “tam manasıyla” vurgusu, bir yoğunluk değil, bir tutarlılık belirtisidir: öznenin bütün bir yaşantısı, Öteki’nin dışlanması etrafında örülmüş bir bütünlük arz eder; hezeyanlı sistem burada, eksik Öteki’nin yerini alacak şekilde iş görür ve “paranoyak oluş” bu yapı bakımından eksiksizdir. Lacan’ın psikoz seminerinde paranoyayı, öznenin iletisinin dıştan geri geliş kipliği ve Öteki yerinin boşalmasıyla birlikte okuduğunu hatırlatmak, bu cümlenin bağlamını pekiştirir. (oapw.files.wordpress.com)

“Onun çevrimi, bu büyük Öteki’nin dışlanmasını içerir; devre, iki küçük ötekinin üzerinde kapanır:”

“Çevrim/devre” (circuit) ifadesi, söylem dolaşımının hangi düğümler arasında kapandığını belirtir. Büyük Öteki (A) dışlandığında —yani öznenin sözünü terslenmiş biçimde kendisine geri gönderen, “tanınma”nın teminatı olan yer boşaldığında— dolaşım S–A hattı yerine küçük ötekiler (a, a′) arasında kilitlenir. Bu kilitlenme, “ileti”nin (mesajın) artık A’dan değil, a/a′ çiftinden gelmesi demektir: öznenin karşısındaki somut kişi (a) ve onun imgesel muadili/ayna eşi (a′) arasında gidip gelen bir yankılanma, Öteki’nin yerini ikame eder. Psikotik ekonomide Öteki’nin “dışlanması” kipi, özneyi, anlamın garantisini ayna-ilişkisinin imgesel deviniminde aramaya zorlar; bu da devreyi kapatır: S’den çıkan söz, A’ya uğramadan a/a′’ya çarparak geri döner. Lacan’ın şemalarında S–A–a–a′ tertibatı, aynasal çiftin (a/a′) Öteki-dışı bir kapanmaya yol açtığı konfigürasyonlarda özellikle vurgulanır; psikotik söylem, A’nın yerinde bir boşluk taşıdığı için tam da bu imgesel devrede “tutar”.

“– karşısında konuşan kukla; onda kendi iletisinin yankılandığı kukla,”

“Kukla” adı, öznenin “konuşanı” karşısında bir kişi değil, bir aygıt gibi deneyimlemesini resmeder: konuşan figür, arkasında başka bir gücün bulunduğu hissini taşır, fakat psikotik sahnede bu “arka” A değildir; özne, kendi sözünü dışarıdan işitir. Buradaki ince ve içkin ayrım şudur: “kukla” konuşur, ama özne onda kendi mesajının yankısını duyar; dıştan gelen sözü, içeriden çıkmış söz gibi tanır — hatta Lacan’ın “özne iletisinin ters biçimde geri gelişi” formülü burada, A’dan değil, a’dan çalışır. Bu yüzden “kukla”, herhangi bir faili temsil etmez; temsilin ta kendisinin boşaldığı bir yerde, öznenin imgesel çiftine dönmüş bir “konuşur-şey”dir. Alice’in iskambil-kartlarına dönüşen “hizmetkârlar” sahnesi, “konuşur-şey”in nasıl sahneyi kapladığını göstermesi bakımından Lacan’ın dersinde çağrışım değeri taşır: kişiler, isimlerinin/rollerinin kartına bürünerek konuşur-nesnelere dönüşürler; öznenin mesajı da bu konuşur-nesnede yankılanır. (Scribd)

“– ve kendisi; benim gibi, daima bir öteki olan ve ima yoluyla konuşan kendisi.”

Özne, kendi söyleyiş kipinde “ima”ya (allusion) mahkûmdur; çünkü kendisi hakkında doğrudan konuştuğunda, konuştuğu artık “kendisi” değil, imgesel bir benlik taslağıdır. Bu nedenle “daima bir öteki olan” ben (moi), Lacan’ın ayna-evresi mantığında, öznenin kendisine yabancılaşmış imgesidir; özne, S olarak bu imgesel ben’in arkasında konumlanır ve kendisi hakkında ancak dolaylı söyleyişlerle (ima, gönderme, dolaylama) konuşabilir. Psikotik bağlamda, Öteki dışlandığı için, bu “ima”lar A’ya kayıtlanmaz; ima, ayna-yüzeyde sürüklenir ve özne kendini, söylediğinin imlediği şeyi bilmez halde bulur. Bu cümle, öznenin “benim gibi” vurgusuyla kendi söyleyişini analistin söyleyişine bağlaması açısından da manidardır: analistin de sözleri, öznenin işitiliş düzenine yazılır; bu yüzden “ima” burada, klinik sahada çift yönlü bir etkidir.

“Önemli olan tam da budur: o, ima yoluyla o kadar iyi konuşur ki, ne söylediğini bilmez; zira nihayetinde şeylere yakından bakarsak, ne der? “Kasaptan geliyorum.” der.”

İmanın iyi “işlemesi”, söyleyişin hedefini doğrudan adlandırmaktan kaçınmasıyla değil, hedefi söyleyişin biçimine bindirmesiyle ölçülür. “Kasaptan geliyorum.” ifadesinin gücü, adlandırmayı (“domuz!”) açıkça telaffuz etmeyişinden gelir; söz, A’nın garantisi olmadığında, ima, anlamı dışarıda —karşıdaki figürde— tetiklemek üzere kullanılır. Özne “ne söylediğini bilmez”; çünkü psikotik düzende, anlam öznenin ediminde değil, “dışarıdan gelen” karşı-sözde karar bulur: yanıt, iletinin asıl çekirdeğini ifşa eder. Hezeyanlı devrede, bu tip ima-cümleleri “ulak söz” gibi davranır: öznenin söyleyişinin asıl içeriği, karşılanan yanıtta açığa çıkar; bu yüzden özne, kendi söylediğinin ağırlığını dışarıdan işittiği sözle öğrenir. “Bastırılmışın dönüşü”nden farklı bir kiplik söz konusudur: burada mesele, “dıştan işitileni” öznenin iç söyleyişi kılmasıdır. (oapw.files.wordpress.com)

“Kasaptan kim gelir? Parçalanmış bir domuz; bunun böyle olduğunu bilmez, ama yine de söyler.”

Metin, imanın içeriğini imgesel bir kısa devreyle açar: kasap–domuz zinciri, imleyenin çağrışım gücüyle, adlandırmayı öznenin ağzına koymadan sahneye sürer. “Parçalanmış” vurgusu, halüsinasyonun eşlik ettiği parçalı-beden (corps morcelé) deneyimini çağırır: özne, bedenini parçalı/dağılmış olarak hisseder ve imleyenler bu bedensel dağılmayı —“kasap”ın işinin diliyle— imler. Bilmemek ve söylemek birlikte gider: özne, söylediğinin tam da neyi çağırdığını bilmediğini söylerken, söyleyiş biçimi zaten o çağrıyı dışarıda tetikler. Böylelikle “bilgi”, Öteki’ye değil, “gerçek” konuşana (a) yazılır; özne bilgi konumunu dışarıya devreder ve kendi sözünü, dışarıdan gelen sözle tamamlar. (oapw.files.wordpress.com)

“Hitap ettiği o ötekine, kendisi hakkında şunu söyler:”

Burada hitap ekonomisi saptanır: söz, belirtilmiş bir muhataba yönelir; ama bu muhatap A değil, a’dır. Yani söz, tanınmayı teminatlayan bir yere değil, imgesel bir eşe yöneltilmiştir. Sonuçta ortaya çıkan şey, “kendisi hakkında” söylenenin A’da yazılmayışı, dolayısıyla öznenin kendisi hakkında söylediğini dışarıdan —karşı-sözde— işitmek zorunda oluşudur. Bu hitap kipliği, psikotik hezeyanın “kendine dışarıdan şahit bulma” eğilimini açıklar: özne, kendi hakkında söyleyeceğini, dışarıdan, bir başkasının ağzından duyacak şekilde kurar; bu da hezeyanın “kanıt” devinimini, yani dışarıdan gelen sözleri delil gibi okuma eğilimini üretir.

“– “Ben, dişi domuz, kasaptan geliyorum.” “Ben zaten çözülmüşüm; parçalı beden, membra disjecta; sanrılıyım; öyle ki dünyam, tıpkı benim gibi, parça parça oluyor.””

Bu satır, imanın alt yazısını açığa çıkarır: özne, ima ettiği şeyi —“dişi domuz”— şahıs zamiriyle üstlenir; “kasaptan geliyorum” söyleyişi, “parçalı beden” deneyimiyle hizalanır. “Membra disjecta” formülü, ayna-evresinin ters yüzünden görülen o parçalanmışlık affektini klinik düzeyde dille kaydeder; beden bir birlik olarak değil, dağılmış parçalar toplamı gibi hissedilir ve dünya da “benim gibi” parçalanır: dış gerçeklik, iç parçalanmanın izdüşümünde çatallanır. Bu, imgesel bütünlüğün (Gestalt) çözüldüğü, S’nin ayna-imgeye yatırımının dağınık huzmeler halinde dağıldığı bir sahneyi anlatır. Hezeyanın “düzen kurma” çabası, işte bu dağınıklığın üzerine sembolik bir ıstampa vurma girişimidir; fakat A’nın yokluğunda, bu ıstampa kalıcı bir kayıt yerine geçemez, “ben” konuşmayı sürdürebilmek için imalara geri döner.

“Ona söylediği budur.”

Bu kısa cümle, hitabın içeriğinin tamamlanmışlığını kaydeder: “muhatap” (a) üzerinde, öznenin kendisi hakkında ifade ettiği şey budur. Buradaki “tamamlanmışlık” paradoksaldır; çünkü A’nın yokluğunda hiçbir söyleyiş, kesin bir tescile kavuşamaz; “budur” ancak imgesel bir kapanma hissi verir. Yine de klinik olarak mühim olan, öznenin kendisine dair hakikati, kendisinin kurduğu imgesel bağda “öteki”ne teslim etmesidir: “söylediği budur” demek, psikotik devrede hakikatin imgesel muhatapta teşhir edildiğini kabul etmektir.

“Ve gerçekten de, bu tarz ifade—ne kadar anlaşılır görünürse görünsün—en hafif deyimle azıcık tuhaftır.”

Hezeyan söylemi, yerel tutarlılıkları yüksek bir örgü kurar; o nedenle “anlaşılır” görünür: imleyenler arası çağrışımlar sağlam bağlarla örülüdür. Fakat bu anlaşılır görünüm, Öteki’ye kayıtlanmadığı için “tuhaf” bir fazlalık taşır: söyleyiş, sanki bir “fazla anlam”la şişer, yer yer metaforik yapışmalarla (kasap/domuz) artı-bilimsel bir ikna gücü devşirir. Analitik konum, bu tuhaflığı “normatif” bir ölçütle damgalamak değil, ona işlevini iade etmektir: tuhaflık, A’nın yokluğunun fenomenal izidir. Bu iz, özneye geri çevrildiğinde, “ima” yerine sembolik bir ayrım getirebilmenin (ayrıştırıcı adlandırma) imkânı doğar; aksi halde “anlaşılır tuhaflık” hezeyanın yapıştırıcısı olarak kalır. (oapw.files.wordpress.com)

“Bütün çıkarabileceğimiz bu mu sanıyorsunuz? Hayır! Daha başka bir şey var.”

Metin, sahnenin yalın içerik çözümlemesiyle yetinmemeyi önerir; çünkü psikotik olay, yalnızca temsillerin içeriğiyle değil, söylemin zamanlanışıyla —sözün sahneye nasıl, ne zaman düştüğüyle— anlaşılır. “Daha başka bir şey”, söyleyişin ardıllığına, yani kimin önce konuştuğu, sözün hangi düğümde tetiklendiği meselesine dönmeyi gerektirir. Psikotik sahnede, söz çoğu kez “yanıt” gibi belirir; özne ise sonradan, o yanıtı “önceki söz” olarak kurar. Bu ters kiplik, A’nın yokluğunda “yanıt–çağrı” sırasının kolayca yer değiştirebilmesinden kaynaklanır.

“Zamanlılık düzeninde—belli bir zamansal ardıllıkta—bir şeyler söz konusudur.”

Burada, söylemin yalnızca senkronik (dil/“langue”) ağında değil, diakronik (söz/“parole”) dizilişinde çözümlenmesi gerektiği ilan edilir: söz, bir ardışıklık içinde anlam kazanır; ama psikotik devrede bu ardışıklık, “yanıt–söyleyiş” tersliğiyle bozulur. Lacan’ın Saussure’den aldığı senkronik–diakronik ayrımı, psikotik olayın zaman-örgüsünü kavramayı mümkün kılar: ardıllık, yalnızca bir “önce–sonra” sırası değildir; “kimin sözü kime yazıldı?” sorusunu da içerir. Halüsinatuar yanıt, çoğu kez çağrıyı “önceler”; özne ise bu öncellenmeyi, geriye dönük bir ulak-söz inşasıyla “açıklar”. Böylece zaman, hezeyan düzeninde, yanıta göre yeniden yazılır.

“Hastanın sözlerinde tüm açıklığıyla şudur: ilk konuşanın kim olduğu bilinmemektedir.”

Sahne, klinisyen için de, özne için de kronolojik belirsizlik taşır: sözün “ilk”liği, fenomenolojik olarak tespit edilemez. Bu belirsizlik, bir eksiklik değil, yapısal bir işarettir: yanıtın çağrıya öncelenebilmesi, A’nın yokluğunu gösterir. Eğer A olsaydı, adresin kaydı, “ilk söz”ü belirginleştirirdi; çünkü “tanınma”nın yönü, çağrıyı ve cevabı tutanak altına alırdı. Psikotik devrede ise söz, kendisini “cevap” biçiminde dayatarak muhatabını geriye doğru kurar; bu yüzden kim önce konuştu sorusu, sahnede çözümsüzdür.

“Görünen o ki ilk konuşan bizim hastamız değildir; en azından ille de öyle değildir; her durumda bunu asla bilemeyeceğiz; “gerçekdışı sözleri” bir eklemlenmeyle kronometre tutup ölçmeyeceğiz…”

Metin, “ilk konuşanın hasta olmadığı” varsayımını olasılık kipinde koyar ve ardından metodolojik çekinceyi ekler: söyleyişi kronometreleyerek fenomeni doğrulamak mümkün değildir. Önemli olan, sözün kendini “ilk” olarak değil, “cevap” olarak dayatmasıdır; buna karşılık özne, cevap verilmiş olmasını açıklamak için geriye dönük bir çağrı (“Kasaptan geliyorum.”) kurgular. Analitik okuma, tam da bu ters zamansallığı hedefler: cevap statüsündeki hezeyan-işitinin, nasıl olup da ulak-sözü önvarsaydığını göstermek.

“Ama şu hususa dikkatinizi çekerim: eğer şimdiye dek geliştirdiklerim doğruysa, öznenin sözü gerçekten de düzen içindeyse, diyebileceğimiz en az şey şudur: ulak söz—yani “Kasaptan geliyorum”—, yanıtı—“Dişi domuz!”u—varsayar; tam da çünkü yanıt, ulama sözüdür—kesme işaretiyle—; yani, hastanın gerçekten söylediği şeydir.”

“Ulak söz” (allocution) ile “yanıt” arasındaki ters ilişki burada kristalize olur: normatif düzende ulak söz çağrıdır, yanıt onu izler; psikotik düzende ise işitilen “Dişi domuz!” zaten yanıt konumundadır ve “Kasaptan geliyorum.” geriye dönük olarak, o yanıtı mümkün kılan çağrıya dönüştürülür. Kesme işareti vurgusu (“l’allocution”) —Lacan’ın, adres yanılsamasını işaretleyen küçük bir yazı ayrımı— söyleyişin kime yazıldığını değil, nasıl yazıldığını hatırlatır: adres (A) yoksa, yazım biçimi (ulama) adresin yerini tutmaya çalışır. O halde “hastanın gerçekten söylediği şey”, biçimsel olarak bir çağrı gibi dursa da, yapısal konumu itibarıyla yanıta göre düzenlenmiş bir parçadır: anlamını, dışarıdan gelen söz (a’nın “Dişi domuz!”u) tayin eder. Bu, Lacan’ın “özne, iletisini ters biçimde Öteki’den alır” formülünün psikotik varyantıdır: Öteki’nin yokluğunda “terslenmiş geri dönüş”, küçük ötekiye (a) yazılır ve ulak–yanıt sırası yanıt lehine kurulur. (oapw.files.wordpress.com)

“Şunu belirtmiştim ki, sahici sözde olup bitenlerden büsbütün farklı bir şey var, “sen benim karımsın” ya da “sen benim efendimsin” sözlerinde olduğu gibi, burada tersine, söyleyişin bizzat kendisi yanıttır.”

“Sen benim karımsın/efendimsin” tipindeki sahici sözler, tanıma/tescil sözleridir; A’nın yerinde bir teminat bulunduğu için, bu sözler bir “kurma” eylemi olarak işler: kime söylendiği, kimin konuştuğu ve sözün ne icra ettiği nettir. Psikotik sahnede ise “söyleyişin kendisi yanıttır”: söz, muhatabını geriye dönük kurar; adres, icranın sonucu olarak belirir. Böylece “hakiki söz ile hezeyanlı söz” ayrımı, söz–adres ilişkisi üzerinden yapılır: birinde adres temin edilidir (A), diğerinde adres yanıttan sonra türetilir (a). Bu ayrım, hezeyanlı fenomenin, “gerçeğin konuşması” gibi duyulmasının —yani dışarıdan gelen sözün her şeye rağmen bir cevap gibi kendini dayatmasının— yapısal nedenini de serimler. (oapw.files.wordpress.com)

“Söz’e yanıt veren, gerçekten, ötekinin “karım” ya da “efendim” olarak takdis edilmesidir; dolayısıyla burada yanıt, öbür durumda olduğunun aksine, söyleyişi önvarsayar. Demek ki özne ile hezeyan sözü söz konusu olduğunda durum budur: Büyük Öteki gerçekten dıştadır, böyle bir hezeyan sözünün gerisinde, ona ait olarak, hiçbir sahilik yoktur.”

Tescil sözünde yanıt, tanınmanın icrası olarak “önceden” hazırlanmıştır; çünkü söyleyiş, A’daki kaydın devamıdır. Psikotik sözde ise yanıt statüsündeki dış-söz, söyleyişin önüne geçer; özü gereği “sahilik” (vérité) taşıyan bir A’ya bağlı değildir. Bu yüzden “Büyük Öteki dıştadır”: hezeyanlı sözün ardında, söyleyişi sahikleyecek bir garantör yoktur; işitilenin hakikati, söyleyişin biçiminde değil, dışarıdan gelen ağırlığında (affekt + zorunluluk duygusu) deneyimlenir. Analitik ayrım için belirleyici olan, işte bu “garantisizlik”tir. (oapw.files.wordpress.com)

“Aynı şekilde zaten, öznenin kendisi de buna hiçbir sahilik katmaz: O, bu olgu karşısında, nihayetinde, ham olgunun yarattığı bir şaşkınlık içindedir; ve bunun çevresinde, bizim “hezeyan nizamı” diye adlandıracağımız bir düzeni yeniden kurmaya uğraşması uzun sürer.”

Özne, hezeyanlı olay karşısında “müessir” değil, “müteessir”dir; sahne onu bulur. Bu nedenle ilk tepki, bir anlamlandırma değil, bir şaşkınlıktır; ardından gelen ise, olayın çevresinde kurulan bir düzenleme çabasıdır. Bu “hezeyan nizamı”, A’nın yokluğunda tutacak bir ağ örme girişimidir; delik, fantastik inşalarla doldurulur. Schreber’in metnini Lacan’ın bu noktada örnek göstermesi boşuna değildir: orada “ışınlar”, “sinir ilaveleri” gibi imleyenler, deneyimi nizami bir kozmolojiye bağlayarak boşluğu doldururlar. Fakat bu düzenleme, garantiye değil, iç tutarlılığa dayanır; o yüzden hem anlaşılır hem tuhaftır.

“Onu geri getirir, sanıldığı gibi çıkarım ve kurgu yoluyla değil, fakat ileride göreceğimiz üzere, ilk olgunun kendisiyle ilişkisi yok sayılamayacak bir tarzda.”

Hezeyanlı düzen, tümdengelimsel bir teorik inşa değildir; “ilk olgu”ya —o ham, zorlayıcı işitmeye— bitişik bir örgütlenmedir. Sanki düzen, o ilk belirişin çevresinde “çıkar” —özne onu dışarıdan almış, sonra da etrafını örmüştür—; dolayısıyla geri getirme, bir anlamda “ilk olgu”nun yankısını çoğaltma biçiminde cereyan eder. Bu yüzden hezeyan sistemlerinde, belirli imleyenler (ör. “ışın”, “Tanrı’nın sesi”, “nervlerin eklenmesi”) ağırlaşır ve taşınır; sistemin omurgası, bu ağırlık merkezleri etrafında sertleşir.

“Böylelikle Büyük Öteki gerçekten dıştadır ve özneyi ilgilendiren şey, öteki tarafından, sahiden söylenir; ama hangi öteki tarafından? Küçük öteki tarafından, bir gölge-öteki tarafından; nitekim öznemiz SCHREBER de, mesela bize bir süredir karşılaştığı bütün insanları “altı–dört–ikiye mahvedilmiş”, ya da “altı–dört–iki usulü baştan savma” yapılmış “adamcıklar” diye belirtecektir.”

Özneyi ilgilendiren söz, A’dan değil, a’dan gelir; o yüzden sözün taşıyıcısı “gölge”dir: konuşan kişiler, özne nazarında eksik yapılmış, “bâclé” (baştan savma) adamcıklar gibidir. Schreber’de bu “eksik yapılmışlık”, ontolojik bir değersizleşme olarak betimlenir: insanlar, “sayılara vurulmuş” kusurlulara döner; bu, reel’in parıltısının kesildiği, imgeselin donduğu bir dünyadır. “Gölge-öteki” ifadesi, bu ontolojik sönümlemeye işaret eder: özne, A’nın ışığı olmadan a’yı gölgede görür; yine de kendi iletisini ondan işitir.

“Peki o hâlde burada belki de bir şeyin farkına varacağız: Sözle ilgilenmemizi takiben, şimdi dille ilgileneceğiz.”

Metin, söylemden (parole) dile (langue) geçiş yapar; çünkü şimdi sorun, sözün nasıl dolaştığı kadar, dolaşımı mümkün kılan malzemenin —imleyen dizgesinin— yapısıdır. Hezeyan fenomenini yalnızca olay örgüsü üzerinden değil, imleyen malzemenin ağırlık kazanma tarzları üzerinden okumak gerekir: hangi imleyenler, nasıl “ağırlaşıyor”, nasıl “yapışıyor”, nasıl “yer değiştiriyor”? Bu sorular, dilin senkronik boyutuna (sistem) yönelir.

“Sembolik, hayali ve reel’in üçlü taksimatının tam da dile uygulandığı açıkça ortaya çıkıyor; çünkü dilin çözümlemesinde devinsel eklemlenişi ihraç ederken gösterdiği itinadan, dilin özerkliğini ayırdığını ve gerçek dilin somut söylem olduğunu anlarız; çünkü dil konuşur.”

Üç düzenin dile uygulanışı şu şekilde anlaşılır: sembolik (imleyen zinciri) dilin yapısal ağı, hayali (imge/anlam) dilin “anlaşılır” görünen yüzeyi, reel ise söyleyişin olaysal, kırıcı, şaşırtıcı boyutudur. “Devinsel eklemlenişi ihraç etmek”, sesi üreten motor-mekaniği analiz dışına itmek demektir; çünkü mesele, sesin nasıl çıkarıldığı değil, imleyenlerin nasıl örgülendiğidir. “Dil konuşur” formülü, öznenin söyleyişten önce gelen bir imleyen düzenine yazıldığını, öznenin sözünün de bu düzende hareket eden bir etkiden ibaret olduğunu söyler. Bu yüzden psikotik olayda “dil konuşur” hissi, en çıplak biçimiyle deneyimlenir: özne, kendisi konuşmadan sözün dolaştığını işitir.

“Ve kuşkusuz, “öte”ye ait olan, yani sembolik ile hayali arasındaki ilişki içinde, dilin yapısını eklemlediği iki diğer terimin ayrımı bulunur; yani imleyen… İmlenen malzemeyi olduğu gibi anlamak gerekir.”

Metin şimdi imleyen/imlenen ayrımını açar. İmleyen, sembolik düzenin birimi olarak, başka imleyenlere bağlanmasıyla değer kazanan boş bir göstergedir; imlenen ise hayali düzeyde “anlam” duygusudur. Hezeyanlı çekimlerde imleyenler “ağırlaşır”; imlenen ise bu ağırlaşmaya yapışır. “Olduğu gibi anlamak” çağrısı, imleyeni semantik niyetlerle düzeltmemeyi, onun malzeme-biçim özelliğini —başka imleyenlerle kurduğu fark ilişkisini— ciddiye almayı öğütler; çünkü psikotik yapışmalar, tam da bu malzeme düzeyindeki “ağırlık” artışlarında yakalanır.

“Ve yeri gelmişken söylüyorum: İmleyen malzemeyi, size hep anlattığım gibi, bizzat bir şey olarak görmezseniz, yani imleyen malzeme masanın üzerindeki bu kitaplarda hazırdır, oradadır; bunu değiştiremezsiniz ve anlamadan edemezsiniz; yapay diller her zaman anlamdan yola tutunmayı denerler.”

İmleyen malzemenin “orada” oluşu, dilin öznel niyetten bağımsız bir düzen olarak verililiğini ifade eder: söz daima hazır bir ağ üstünde gezinir. Yapay dillerin semantik merkezli tasarımlarına yönelik itiraz da buradadır: anlamdan türetme, imleyen farklarını törpüler; oysa dilin işleyişi, anlamdan değil, farktan beslenir. Psikotik olayda bu farklar, bazı imleyenlerin beklenmedik “ağırlık” kazanmasıyla görünür olur; semantik tasarı, bu “ağırlıkları” yanlış anlam yüklemeleriyle açıklamaya kalktığında, yapıyı ıskalar. (lutecium.org)

“Yakınlarda, espérantoyu düzenleyen tümdengelim şekillerini hatırlatan birine dediğim gibi: “Sığırı biliyorsanız, ‘inek’, ‘düve’, ‘dana’ vb.yi türetebilirsiniz.” Ben de ona şöyle cevap verdim: “Peki ‘kahrolsun inekler!’ espérantoda nasıl denir, herhalde ‘yaşasın kral!’dan türemelidir.” İşte bu tek başına, anlamı parçalayan mülkü gereği, yapay dillerin varlığını tekzip etmeye yeter; bu yüzden onlar budalacadır ve ekseriya kullanılmazlar.”

Bu ironik örnek, imleyen–imlenen ayrımını klinik bir mizahla pekiştirir: semantik türetme, savaş sloganları gibi “farklı söyleyiş kiplerine” gelince acze düşer. Çünkü “kahrolsun inekler!” gibi bir söylem, yalnızca “inek” imlenenini çoğaltmak değildir; imleyen dizisinde yeni bir bağ (siyasal, polemik) kurmaktır. Yapay dillerin semantik türetim kolaylığı, bu bağ-inşasını gözden kaçırır. Psikotik fenomenin anlaşılmasında da aynı uyarı geçerlidir: imleyenler arası bağların nasıl kurulduğunu görmeden, içerik türetimiyle açıklama girişimi yanıltıcı olur. (lutecium.org)

“Demek ki bir yanda imleyen, sembolik vardır; bu malzemedir. Sonra anlam vardır; o her daim yeni bir anlama gönderir; ve tabii, siz bir imleyene bir anlam verdiğiniz andan itibaren, onu, bu anlamlandırma işlevinde bir şeyi imleyen başka bir imleyen hâline de getirebilirsiniz. Bu sebeple dilden söz edilebilir; ne var ki imleyen–imlenen yarığı her zaman yeniden üretilecektir.”

Bu düğümlemede, iki katman netleşir: sembolik-imleyen malzeme ve hayali-anlam devinimi. Anlamın “hep başka anlama gönderme” eğilimi, imleyen zincirinin sürgitliğini sahneler; her sabitleme, yeni bir imleyenin doğumudur. “Yarıktır” denirken, Saussure’ün imleyen/imlenen ayrımı Lacan’ca radikalleştirilir: ayrım, kısa vadeli bir açıklık değil, yapısal bir boşluktur; işte bu boşluk, psikotik olayda Öteki’nin yokluğuyla birleştiğinde, anlamı dışarıdan bağlayacak “cevap-söz”ü sahneye çağırır. Hezeyanlı işitide yanıtın öncelenmesi, tam da bu yarığın “dış” tarafından kapatılma çabasıdır; fakat yarık, her defasında yeniden üretildiğinden, sistem kapanır fakat teminatlanmaz.

“Öte yandan anlamın tabiatça hayali olması şüphe götürmez; zira nihayetinde o, hayali gibi, daima uçucudur.”
Bu cümlede “anlam”ı doğrudan “hayali” düzleme yerleştiren bir ayrım kuruluyor: anlamın ontolojik konumu, sembolik imleyen dizisinin dışında ve ona göre ikincil, değişken ve akışkan bir düzlemde belirir. “Hayali”nin özelliği, tutunumunu imgeler-arası özdeşimlerde ve görünüş düzeninde bulmasıdır; bu yüzden anlamın “uçucu” oluşu, imleyen zincirine içkin sabitleyici düğümlerden (noktalama/düğümleme) yoksun kaldığında, imajik çağrışımların dalgalanmasına maruz kalarak yer değiştirmesine işaret eder. Buradaki tezin mantıksal zemini metnin önceki kısımlarında kurulmuş üçlü ayrımdır: imleyen=sembolik malzeme; anlam=hayali yansıma; “somut söylem”=reel eklemleniş. Bu üçleme yalnızca bir sınıflandırma değil, dilsel olayda işleyen bağıntısal bir yapı önerir: anlamın hayaliliği, onu sabitleyenin imleyen zinciri oluşunu dolaylı biçimde onaylar; bu da psikotik söylemde imleyen düğümlerinin gevşemesiyle anlamın aşırı hareketlenmesini (semiozun fren kaybı) açıklar. Lacan’ın psikoza dair şemasında, semboliko-imajik ayrımı, delilikte “anlamın” çoğalması ve şişmesi fenomenine dayanak sağlar; uçuculuk tam da burada, anlamın “yer tutmaması” şeklinde tezahür eder. “Hayali gibi, daima uçucu” ibaresi, imgenin kendine dayanak olan ayna-mekanizmasının oynaklığıyla anlamın talihine dair bir homoloji kurar: nasıl özdeşlikler kırılgan ise, anlam da kırılgandır. Bu yerleşim, psikotik hezeyanda görülen “aşırı anlamlandırma” ile nevrotik semptomdaki “çifte anlamlandırma” ayrımını imler: birincide anlam sel olur, ikincide anlam düğümlenir. Buradaki içkin sonuç, analitik pratiğin yorumda anlamı “çoğaltmak” değil, imleyeni iş üstünde yakalayarak uçucu anlamı bir düğüme indirgemek zorunda oluşudur. Bu ayrımı, Lacan’ın Seminer III’te psikotik metinlerde anlamın taşması ve simgesel işlevin aksamasıyla ilişkilendirdiği yerlerde buluruz; orada “sembolik eksilme”nin hayali düzlemde anlamın fırtınası olarak geri döndüğü vurgulanır. (ratical.org)

“O, sıkı sıkıya, denildiği üzere, sizi ilgilendiren şeye, yani içine alındığınız şeye bağlıdır; siz açlıkla aşkın aynı şey olduğunu bilseniz, bütün hayvanlar gibi sahiden güdülenmiş olurdunuz; ama imleyenin varlığı sayesinde çok daha ileriye sürüklenmenize yol açan şey, her daim, aynı anda hem mutlak surette ümitsiz genel-geçerlik taşıyan, insana mahsus, pek insanca, hem de sizi peşinden sürükleyen şu küçük kişisel anlamınızdır.”
Burada anlamın hayali oluşu pratik bir sonuçla açımlanıyor: anlam, öznenin “ilgilendiği şeye”—yani libidinal yatırımlarına, özdeşim aynasına, narsisistik düğümlerine—bağlıdır. “Açlıkla aşk”ın aynı şey sayılması koşullu öncülü, hayvani güdülenmişlik (doğrudan sevk nesneleri) ile insani yönelimin ayrımını didaktik biçimde kesiyor: eğer anlam yalnız ihtiyacın telafisiyse, duyumsal devreyi takip eden bir canlıdan ibaret olurduk; oysa imleyen, ihtiyacı “talep”e, talebi “arzu”ya çevirerek, özneyi gereksinimin ötesine sürükler. Cümlenin orta bölümü (“küçük kişisel anlamınız”) hayali düzeyin öznel özdeşleşme tortusunu adlandırır: genelleştirilebilir (“genel-geçer”) ve aynı anda özneye son derece mahsus (idiosinkratik) bir anlamlaşma çekirdeği. Psikotik söylemde bu “küçük kişisel anlam” tıpkı bir kristal çekirdeği gibi etrafına hezeyansal tutarlılık örer; nevrotik söylemde ise aynı çekirdek, simgesel yer değiştirmelerle örtülür. “İmleyenin varlığı sayesinde” ifadesi, imleyenin özneyi “daha ileriye”—yani ihtiyaç-haz devresinin ötesinde, talebin metonimik sürüklenmesine—taşıdığını hatırlatır. İç mantık şu: anlamın özneye özgül çekirdeği, simgesel düzenin (imleyen farkının) devreye girmesiyle, biyolojik devreden kopar ve söylemsel bir yörünge kazanır; bu kopuş, hem insanî olanı mümkün kılar, hem de psikoza özgü aşırı anlam yörüngelerine kapı aralar. Burada Lacan’ın imleyenin arzuya içkin “artıklık” ürettiği yönündeki tezi üstü kapalıdır: özne, talebin sonlanamayan devinimiyle “peşinden sürüklenir.” Seminer III bağlamında, bu sürüklenme, Büyük Öteki’nin kaydının aksaması hâlinde, anlamın taşkınlığına dönüşebilir; Schreber’vari sistemlerde ise tam da bu “küçük kişisel anlam” kozmik bir şebekeye dönüştürülür. (ratical.org)

“Gelgelelim, henüz anlayamadığınız bir lanet imleyen sistemi vardır: – ne olup da orada bulunduğunu, – nasıl var olduğunu, – neye yarayıp nereye götürdüğünü kavramış değilsiniz; işte siz onun tarafından sevk olunuyorsunuz.”
Cümle, imleyeni öznenin bilincinden (ve “anlama” kapasitesinden) ayrıştırarak, düzenin heteronomisini kurar: özne imleyeni “anlamaz,” imleyen özneyi sevk eder. Üçlü art arda gelen sorular (“nereden gelir”, “nasıl vardır”, “ne işe yarar”) imleyenin özerk işleyişini (saf fark, saf kesinti, saf ardışıklık) temellendirir; özne, bu işleyişin etkileneni ve taşıyıcısıdır. “Lanet” sıfatı, imleyenin özneye getirdiği keyfiyet pahasına heteronomiyi hissettirir: imleyen, öznenin “benimsediği” değil, içinden geçerek onu kuran şeydir. Psikotik yapıda bu heteronominin çıplaklığı klinik olur: söz “dışarıdan gelir,” anlam “bağlanır,” özne “sevk” edildiğini yaşantılar; bu nedenle Lacan psikoza dair şemasında “sözün gerçekle konuşması” gibi paradoksal ifadeleri işler. Dilin öznenin üzerinde işleyen düzen olarak kavranması, Saussure’ün langue/parole ayrımının radikalleşmiş okunuşudur: langue, öznenin üstünde işleyen eşzamanlı farklar sistemi; parole, reel eklemleniştir; ve özne, bu ikisi arasında yapılandırılır. Buradan çıkan sonuç: psikanalitik yorum, öznenin “anlamasını” hedeflemekten ziyade, imleyeni yerinde (yer değiştirmesinde) tutarak sevkin izini değiştirecek bir minimal müdahaledir. (YouTube)

“Ne olur peki? Bu temel ayrımda birkaç gözlem yapmamız gerekiyor.”
Soru, önceki kurulumdan doğan bir geçiş işlevi görür: imleyen/anlam/somut söylem ayrımı (sembolik/hayali/reel) üzerine ampirik belirti-bilimsel gözlemler getirilecektir. “Ne olur peki?” formülü, kuramsal iskeleti klinik fenomenolojide sınama kararlılığını gösterir. İç mantık, teorinin test sahasının söylem (ve onda eklemlenmiş reel) olduğudur: ayrımın hakikati, imleyende ve anlamda meydana gelen sapmalara bakılarak, söylemde aranacaktır.

“Evvela imleyende bir tadilât husule gelir: İmleyen, kimi öğelerinin birden ağırlaşması, çökelmesi kabilinden olaylar gösterir; işte bu olaylar, yapılarda, dilin veri olarak eşzamanlı bütünlüğünde, şaşırtıcı bir şekilde “tutar” hâle gelen ağırlığı, ataleti verir.”
İlk gözlem, imleyenin “fizik” metaforlarla (ağırlık, çökme, ataletsel tutunma) betimlenmesiyle açılıyor. Eşzamanlı bütünlük (langue) içinde bazı imleyenlerin birden yoğunluk kazanması, psikotik metinde “özel ağırlıklı sözcükler”e, yani semantize edilemeyen ama çekim merkezi gibi davranan işaretlere tekabül eder. Bu ağırlık, dilin farklar sisteminde yer değiştirme esnekliğini kesintiye uğratan “düğümler” yaratır; klinikte bunlar çoğu kez neolojizmler, sabit terimler, “mesajlı” sözcükler olarak görünür. “Tadilât” imlemesi, yapısal kaymanın dilin malzemesinde iz bıraktığını söyler: imleyen artık yalnız farktır değil, özne için bir “şey” gibi davranır; böylece psikotik dünyada şeyleşmiş imleyenler, algı sahnesine (reel) sızarak işitsel/işitsel-motor fenomenlere bağlanır. Bu fenomenolojiyi Lacan, Schreber’in “terimler sistemi”ne ilişkin okumada—bazı kelimelerin “ilhamla gelmesi”, “tekrar edilmesi”, “özel anlam” taşıması—tek tek örnekler. (PMC)

“Özne her ne yaparsa, konuşurken, dilin bütün malzemesi elinin altındadır ve somut söylem işte buradan teşekkül eder.”
Burada langue/parole ayrımının kliniğe uygulanışı var: konuşan öznenin kullanımına eşzamanlı sistemin tüm farkları açıktır; somut söylem bu stoktan seçilerek kurulur. Psikotik söylemde “stok”a erişim sınırlanmaz; sınırlanan, seçimi düzenleyen Öteki kaydıdır. Bu yüzden özne, malzemenin tümüne erişirken, seçim bir “ağırlık merkezi”nin altında gerçekleşir; bu merkez, önceki cümlede tarif edilen ağırlık kazanmış imleyenlerdir. Böylece söylem, serbest seçim ilkesine göre değil, ağırlık merkezlerinin çekimine göre oluşur: hezeyanda “anahtar” sözcüklerin etrafında evren kurulur; nevrozdaysa semptom düğümü etrafında aktarım yer değiştirir.

“Önce “dil” denen eşzamanlı bir bütün vardır; onu oluşturan karşıtlık kümelerinin eşzamanlı sistemi olarak. Sonra da zamanda olup biten, yani söylem vardır.”
Bu iki cümle, Saussurecü ayrımı Lacancı terimlerle sabitliyor. “Karşıtlık kümeleri” ifadesi, imleyenin özünün fark olmasına (pozitif şey değil, ayırt edici farklılık) referanstır; “zamanda olup biten söylem” ise o fark stokunun linear dizilimle (sıralı eklemlenişle) devreye girmesi demektir. Psikotik düzende aksayan, bu iki kat arasındaki bağdır: eşzamanlı sistemdeki bazı fark noktaları “ağırlaşır”, artzamanlı dizilim bu ağırlık merkezlerine bağlanır ve söylem “kehanetvari” bir çizgiye dönüşür. Saussure’ün imleyen çizgisinin doğrusal doğası üzerine saptaması, burada Lacancı bir klinik okuma kazanır: çizgisellik, yalnızca zamansal bir doğruluk değil, ikame/yan yana geliş oyununu mümkün kılan koşuldur; ağırlık kazanan düğümlerde çizgisellik tek-tona katılaşır. (YouTube)

“M. De SAUSSURE der ki, söylemi, belirli bir zaman duygusu dışında ve doğrusal bir tarzda tanımlanmış bir duygu dışında kavramak mümkün değildir.”
Cümle doğrudan Saussure’ün “imleyenin doğası gereği doğrusal oluşu” tezine dayanır. “Zaman duygusu” ve “doğrusal tarz” vurguları, imleyen zincirinin bir boyutlu ardışıklığını ileri sürer: işte bu, psikotik hezeyanda “ilk kim konuştu?” sorusunun cevapsız kalmasıyla çarpıcı bir şekilde sarsılır; ardışıklık, iki “an”ın üst üste bindirilmesiyle belirsizleşir. Bu belirsizlik Lacan’ın önceki pasajlarda betimlediği “yanıt söyleyişi önvarsayar” paradoksunu mümkün kılar: cevap (hakaret) ile çağrı (ulak söz) birbirini zamansal olarak koşullandırır. Bu nedenle psikotik sahnede linearite, içkin bir terslenme (inversion) ile delinmiştir; ardışıklıkla koşulu belirtilen “Söylem=Zaman” çifti, burada “Söylem=Terslenmiş Zaman” halini alır. Saussure’ün formülüne yapılan gönderme, Lacan’ın dilbilimsel zemini nasıl klinik zamanın paradokslarıyla bükerek kullandığını gösterir. (YouTube)

“Bu savın mesuliyetini kendisine bırakıyorum; yanlış olduğuna inandığımdan değil, kökten doğrudur; belirli bir zamansal düzen ve dolayısıyla belirli bir somut ardışıklık olmadan söylem yoktur; hatta bu ardışıklık farazî olsa bile.”
Metin, Saussure’ün doğrusal imleyen teziyle uyumlu kalır, fakat onu klinik zamansallığın paradokslarını barındıracak şekilde esnetir: ardışıklık farazî de olsa zorunludur. Bu “farazî ardışıklık” kavramı, psikotik deneyimin “eşzamanlı geri dönüş” yaşantılarını, öznenin yine de bir söylem düzeni içinde bulunduğunu görerek kavramlaştırır. Psikotik olayda zaman kırılır; ancak kırılma, ardışıklığın tümden yokluğu değil, ardışıklığın “as if” (gibi) kurulmasıdır; özne, söylemin onu “zamanlar”a böldüğü tecrübesini yitirir, ama yine de bir art arda getirme üretir: işte burada “cevap çağrıyı önvarsayar.” İç mantık, dilsel üretimin her koşulda bir ardışıklık varsaymasına dayanır; klinik ise, ardışıklığın paradoksal biçimlerini (çift yönlü önvarsayım) gösterir. Bu gerilim, yorumun zamanlamasını (ne zaman susup ne zaman söylemek gerektiğini) tayin eden teknik ilkedir.

“Bu sayfanın okumaya alttan başlayıp yukarı doğru tırmanırsam, doğru yönde okuduğumda çıkanla aynı şey çıkmayacağı apaçıktır.”
Somut örnek, ardışıklığın anlam üretimindeki kurucu rolünü gündelik bir jestle görünür kılar. İmlenen, sırf içerik değil, sırayla belirlenir; bu yüzden aynı malzeme, başka bir sıralama ile bambaşka bir etkide bulunur. Psikotik söylemde “yanıtın çağrıyı öncelemesi” tam da bu sıranın tersyüz edilmesidir; dolayısıyla öznenin “kimin önce konuştuğu bilinmiyor” saptaması, artzamanlılığın çöküşünü fenomenolojik düzeyde teşhir eder. Örnek, “somut söylem”in (reel eklemleniş) sembolik-imajik ayrımdan farklı bir zorunluluğu olduğunu—zaman içre eklemlenme—hatırlatır.

“Ve kimi durumlarda bu büsbütün ağır bir karışıklık doğurabilir: “Ben babamın oğluyum” demekle aynı zamanda “babam benim oğlumdur” demek aynı anlama gelmez. Cümleyi tersine çevirmek yeterlidir.”
Bu karşı-örnek, ardışıklığın mantıksal içerik üzerindeki belirleyiciliğini çarpıcı kılar: özdeşlik ve soy-bağı, yalnız söz ögeleriyle değil, dizilişle kurulur. Psikotik mantıkta bu tür terslenmeler, babasal adlandırmanın (Nam-ı Pir) devreden çıkışıyla—yani defterden silme ile—yakından ilişkilendirilir: soy-adı belirleyenin sembolik yerinin boşalması, “baba/oğul” ilişkisini imleyen düzeyde sabitleyen düğümün çözülmesi demektir; burada metin, henüz dışarıdan bilgi getirmeden, yalnız dizilim değişiminin anlamı nasıl kökten bozduğunu gösterir. Psikotik hezeyanda özne, böylesi terslenmiş dizilimleri “gerçekte işitme” tecrübesiyle mühürler; hezeyanlı söz, yanlış dizilmiş bir soyağacı gibi işler. Lacan bu tür terslemeleri Seminer III’te psikotik dilin “mantıksal devirmeler”i olarak yorumlar. (ratical.org)

“Bu, basit bir çizgi olduğu büsbütün doğru değildir; muhtemelen bir “porte” (nota beşliği) demek daha yerinde olur; ama çizgiler vardır.”
Ardışıklığın “saf çizgi” olmadığı, çok sesli düzeneklere benzer bir çok-katmanlılığa sahip olduğu ileri sürülür: “porte” metaforu, aynı anda birkaç çizgisel katmanın (eşzamanlı karşıtlıkların) artzamanlı söylemde üst üste bindirilmesini imler. Klinik çıkarım şudur: psikotik söylemde bu “çok satırlı” düzenekte bazı satırlar birden güçlenir (ağırlaşmış imleyenler), bazıları silinir; sonuç, tek-sesli, buyurgan, literal bir “duyuş”tur. Analitik müdahale, bu tek-tonluğa başka bir çizgi eklemek (eklemlenişi çoğullamak) biçiminde düşünülür; dengesi bozulan “porte”nin yeniden çok ses kazanması, aktarımda bir imleyen kıvılcımıyla olur.

“Şu hâlde artzamanlı olarak… Söylem, bu artzamanlılık içinde yerini alır: Eşzamanlı olarak var olan bir imleyen olan şey, işte, hezeyan konuşmasında zaten yeterince karakterize olmuştur; şu not edilmesi gereken şey: yani bu öğelerden bazılarının yalıtılması, bir kıymet kazanması, bir anlamla yüklenmesi; ama sırf anlamla, her şeyden önce kelimenin aldığı özel manayı, ağırlığı belirleyen bir anlamla.”
Paragraf, önceki gözlemi klinikle pekiştirir: psikotik söylemde bazı imleyenlerin yalıtılması ve “özel kıymet” kazanması. “Sırf anlamla” yüklenme vurgusu önemlidir: imleyen artık farklar sisteminde akıcı değil, özgül bir yüklenimle pıhtılaşmıştır; bu pıhtı, semantik bir “özel mana” biçiminde tecrübe edilir. Böylece özne, imleyeni şeyleştirir; şeyleşen imleyen, reel’de işitilen bir “ses”e dönüşür; “Dişi domuz!”un klinikteki kaderi budur: bir “özel mana” taşıyan, ağırlık yapmış bir imleyen. Bu süreç, Seminer III’teki “sembolik dışlama—reel dönüş” tezinin söylem içindeki mikro-dinamiğidir: dışlanan ad (ya da adlandırma), imleyenin ağırlık yapmış bir varyantı olarak “dışarıdan” geri döner. (ratical.org)

“Mesela “Nervenanhang”, sinir eklemesi; bu hâlde bu sözcüğün kendisi bile temel dilin bir sözcüğüdür; yani özne SCHREBER, tam da Nervenanhang yolu üzerinden esinle kendisine gelen sözcüklerle, kendisine gelmiş bulunan ve kendisine seçmeci anlamları tekrarlanmış sözcüklerle, tam manasıyla mustarip olduğu sözcükleri mükemmelen ayırt eder; mesela “ruh cinayeti/assassinat d’âme” onun için sorunludur; ama bunun özel bir anlamı olduğunu bilir.”
Schreber örneği, “ağırlaşmış imleyen”in vaka-metnindeki somut adlarını verir: “Nervenanhang”, “assassinat d’âme”. Bunlar sıradan dildeki yerlerinden kopup “özel mana”lı işaretlere dönüşür; özne onları “ilhamla gelmiş” olarak deneyimler ve “tekrar”la mühürler. Bu deneyim, öznenin imleyeni artık “dil malzemesi” olarak değil, “kendisine gönderilmiş” bir haber gibi yaşamasına yol açar; böylece imleyen, simgesel devreden çıkıp reel-ses gibi işitir hale gelir. Schreber’in Anıları bu tür “özel terimler”le örülüdür; onların işleyişi, bir yandan sistematik (kozmo-lojik ağ), öte yandan sezgisel (ilham) olarak tasvir edilir; tam da bu yüzden metnin dili, ağırlıklı imleyenlerin çevresinde çarpıcı bir tutarlılık sergiler. (PMC)

“Ve bir bakıma kitap, bu tür sözcüklerle bezenmiştir, serpiştirilmiştir; ama o, bunlardan bizim söylemimiz olan bir söylemde söz eder. Yani kitabı dikkat çekici biçimde yazılmıştır; açık, rahat ve, o dönemde olup bitene kıyasla, pek çok felsefî sistem kadar tutarlıdır; o dönemde görüyoruz ki, biri bir yol ayrımında, bir tarantulaya sokulmuş gibi birden “Bovarizm”i keşfeder ve aynı şekilde “süre”nin dünyayı anahtarı olduğunu görür ve neden seçtiğini ve nereden devşirdiğini bilemediğimiz bir kavram etrafında bütün dünyayı yeniden kurmaya girişir.”
Bu cümleler, psikotik metnin biçimsel niteliğini iki yönlü değerlendirir: bir yanda “özel mana”lı sözcüklerle serpilidir; diğer yanda, “bizim söylemimiz” (ortak dil) içinde örülmüş berrak, akıcı ve tutarlı bir sistem ortaya koyar. Bu çift değer, psikotik söylemin yalnızca “dağılma” değil, aynı zamanda “sistemleşme” eğilimi taşıdığını gösterir; ağırlaşmış imleyenler, yerel çekim merkezleri olarak, tüm metni organize eden bir kozmo-lojik dizge kurar. Yazarın ironiyle andığı “tarantula sokması” metaforu, modern felsefede tek bir kavramın (ör. “süre”) evren açıklaması haline getirilmesiyle psikotik sistemin akrabalığını ima eder: her iki durumda da bir imleyen düğümü, tüm alanı organize eden esas haline gelir. Schreber metninin “açık-rahat” oluşu, hezeyanın bir “dil tekniği” kurduğunu, yani ağırlaşmış imleyenleri çevreleyen söylemin akıcılaştırıldığını gösterir; bu, Seminer III’te “psikotik düzenin bir nizam kurması” teziyle uyumludur. (PMC)

“SCHREBER’in sisteminin, size genel hatlarını çizdiğim bu filozoflarınkinden aşağı bir kıymeti olduğunu görmüyorum; hatta – sizin de muhakkak göreceğiniz üzere – SCHREBER’in metninden kimi zaman daha çok şey öğrenilebilir; zira o, son derece ileri gider; ve nihayetinde FREUD’un kendi çözümlemesini bitirirken ortaya koyduğu şey şudur: Esasen bu herifin yazdığı şeyler pek acayip derecede harikadır; FREUD der ki: “Yazdıklarına benziyor.””
Burada klinik metnin “kuramsal değer”ine dair cesur bir değerlendirme var: Schreber’in sistemi, felsefî sistemlerle yarışır; hatta kimi yerlerde daha öğreticidir. Bu teyit, Freudian referansla pekiştirilir: Freud’un Schreber üzerine makalesinin kapanıştaki hayreti (benzerlik izlenimi) çağrılır. İleri sürülen içkin argüman: psikotik metin, imleyenin ağırlaşmasının nasıl bir “kozmo-lojik” sistem doğurabileceğini çıplakça gösterir; bu, analize dilin örgütleyici kudreti bakımından benzersiz dersler sunar. O yüzden psikotik metni “yanlış düşünce” olarak değil, “imleyen ekonomisi”nin radikal bir düzeni olarak okumak, Seminer III’ün ana hattıdır. Freud’un makalesi (1911) gerçekten Schreber’in metnini birinci el veri olarak işler ve onun sistematik tutarlılığına birkaç kez dikkat çeker; Lacan burada o dikkati daha da genişleterek, psikotik sistemin kurucu değerini vurgular. (PMC)

“Bu kitap, yani müşterek söylemle yazılmış olan, bize, ağırlık kazanmış sözcükleri bildirir; denebilir ki, bu ağırlık, imleyen sisteminin bizzat bütünlüğünü şimdiden çözmektedir, koparmaktadır. Biz buna “erotizasyon” diyeceğiz ve fazla basit açıklamalardan kaçınacağız.”
Son cümle, fenomenolojik gözlemi bir kurama bağlar: imleyenlerin “ağırlaştırılması”, sistemin bütünlüğünde “kopma” ve “çözülme” üretir. Bu kopma “erotizasyon” diye adlandırılır: imleyen, semantik anlamın ötesinde, libidinal bir çekim merkezi haline gelmiştir. Böylece sözcük, yalnız “bir şeyi imlemek” değil, “bir keyfiyet ekonomisi”ni üstlenmek üzere yüklenir; işte bu, psikotik sahnede “sözün beden üzerinde etkisi”nin şiddetini (ilham/ceza/hitap) açıklar. “Basit açıklamalardan kaçınacağız” vurgusu, erotizasyonu bir “çok manalılık” gibi sıradanlaştırmaktan sakındırır; mesele, sözcüğün imleyen olarak libidinal ekonomide “şeyleşmesi”dir. Bu noktayı, Lacan’ın dilin jouissance ile kesişimine dair genel yönelişiyle yan yana okumak, metnin iç mantığını bozmadan mümkündür: imleyen herekleşir ve özneyi civarında döndürür. (ratical.org)

“Olan biteni çözümlemek söz konusudur: İmleyen bir şeyle yüklenmiştir ve özne bunun pekâlâ farkındadır; öyle ki SCHREBER, muhatap olduğu dünyanın çeşitli dilegelmiş kuvvetlerini tanımlamak için, bir ara “instans/instance” terimini kullanır. Onun da küçük “instans”ları vardır ve şöyle der:”
Analitik görev tanımlanır: libidinal yüklü imleyeni ayrıştırmak. Schreber’in “instance” kelimesine başvurması, dünyayı “failler/kurumlar/işlevler” halinde düzenleyen bir adlandırma tekniğine işaret eder; “instans”ların çoğulluğu, Öteki’nin tekil ve tutarlı makamına karşı bir “kurumlaşmış çoğul Öteki’ler” düzenini ima eder. Bu, psikotik düzenin tutarlılık kazanma yoludur: tek büyük Öteki’nin yerini “küçük instans”lar alır; hitap eden, cezalandıran, ilham veren yersiz-yurtsuz makamlar. Dolayısıyla, libidinal yüklü imleyenler, bu “instans” ağının düğümlerine dönüşür. Öznenin “farkında oluşu” ifadesi, psikotik söylemin refleksif berraklığını da teslim eder: özne kendi sistemini denklemleştirir, kaydeder, bildirir. (PMC)

““‘İnstance’ bana aittir, bunu bana başkaları söylemedi; bu benim sıradan söylemimdir.””
Alıntı, Schreber’in “terim sahipliği”ni (öz adlandırma hakkı) vurgular: imleyenleri bizzat üretir ve onları “sıradan söylem”in parçası kılar. Bu sahipleniş, Büyük Öteki’nin otoritesi boşalınca, ad koyma kudretinin özneye “geri düşmesi”nin işaretidir; psikotik sistemlerde görülen “ad uydurma” veya “mevcut adı yeniden vaftiz etme” eğilimi, imleyen ağırlığının artmasıyla birlikte bir “yetke ikamesi”dir. Lacan açısından bu, Nam-ı Pir’in yerini küçük adlandırma işlemlerinin almasıdır: özne, kendi adlandırmalarıyla düzen kurar. Bu yüzden bu cümle, imleyen erotizasyonunun bir “nominalizm” dalgasına dönüşmesini de açıklar.

“Söz, işte, imleyen düzeyindedir. Anlam düzeyinde olan bitene gelince, orada da kuşku götürmez biçimde olup biten şeyi görmektesiniz; rüya düzeyinde bir hakaret gibi; ve bu her defasında dil sisteminde bir kopmadır; aşk sözcüğü de öyledir.”
Burada iki düzey yan yana konur: imleyen düzeyindeki ağırlık (erotizasyon) ve anlam düzeyindeki yırtılma (hakaret, aşk gibi “şok-anlamlar”). Rüya örneği, anlamın hayali düzlemde “ani yoğunlaşma” biçiminde belirip dil sisteminde kopuş yaratmasını betimler; hakaret ve aşk, anlamın “ben-imgesine” doğrudan vurduğu iki tipik vuruştur. Psikotik söylemde “Dişi domuz!” hakareti bu nedenle, yalnız bir referans değil, bir anlam-şoku olarak da iş görür: anlam, özne-imajına saplanır ve düzen kopar. Böylece, imleyen düzeyindeki erotizasyon ile anlam düzeyindeki şok eşzamanlıdır: sözcük, hem şeyleşir (imleyen olarak yüklenir) hem de imajı yarar (anlam olarak keser). Bu çift yönlü darbe, psikotik olayın “sesin yaralayıcılığı”na dair fenomenolojiyi açıklayıp analitik müdahalenin dikkatini imleyen düğümüne çeker. (ratical.org)

“Her hâlükârda, “Truie!” (dişi domuz) sözcüğünün müphem bir anlamla yüklü olması – ki bu muhtemeldir – yahut hiç yüklü olmaması fark etmez; biz zaten bu çözülmenin bir belirtisini almış bulunmaktayız.”
Bu cümle, anlam tartışmasını bir kenara iter ve yapısal belirtiye (imleyen çözülmesi) odaklanır: hakaretin “müphem anlam” taşıyıp taşımaması ikincildir; belirti, imleyen ağırlığıyla sistem kopmasının birlikte görünmesidir. Analitik ilke şudur: anlamın içeriğine değil, imleyenin devresine bak. Psikotik sahnede belirleyici olan, bir sözcüğün “ne demek istediği” değil, nasıl bir devinimle söylem alanını istimlak ettiğidir; “Dişi domuz!” tam da bu istimlake dair bir işaret levhasıdır.

“Anlam, kendine yakışır her anlam gibi, bir başka anlama gönderir; nitekim öznenin durumunda, işte, bunu ima eden şey, “ima/allusion”dır: “Kasaptan geliyorum” dedi; bize bunun başka bir anlama gönderdiğini bildiriyor; tabii, biraz yanlama yapıyor; yani anlamamı bilmemi tercih ediyor… “Anlıyorsunuz ya” diyenlerden daima sakının; bu, her zaman, sizi gidilmesi gereken yerden başka bir yere göndermek içindir; burada da aynı şeyi yapıyor; bana “pekâlâ anlıyorsunuz” diye işaret ediyor.”
Bu cümle birikimi, anlamın metonimik kayışını (hep bir başka anlama gönderme) “ima” tekniğiyle sahneler. “Kasaptan geliyorum” iması, “domuz”u çağırır; ama analitik tutum, imanın içeriğini ifşa etmekten (anlamı kapatıp rahatlamaktan) kaçınıp, “neden ima ediyor?” sorusunu öne alır. İmanın yönü (Öteki’ye mi, küçük ötekiye mi?) ve işlevi (kendini gizlemek mi, bir öteyi işaret etmek mi?) klinik ayrım için belirleyicidir. “Anlıyorsunuz ya” ikazı, aktarım alanında analistin “anlama”yı teşhir etme arzusunun dirence eklemlendiğini açıklar: anladığını duyurma, öznenin ima aygıtını sürdürmesidir; oysa iş, imleyenin düğümüne dokunmaktır. Dolayısıyla burada yapılan, anlamın metonimik devinimini göstermeye yarayan pedagojik bir hamle: anlam, “başka anlama gönderme” hareketidir; psikotik sahnede ise bu hareket, imleyen ağırlaşmasının çekiminde hezeyansal bir yörüngeye girer. Bu yüzden analitik ekonomi, “ima edilen”i teşhir etmek yerine, imanın “kime” yöneldiğini, hangi Öteki kaydını dolaşıma soktuğunu sorar; Seminer III’ün Öteki/küçük öteki ayrımını psikotik sahnenin kalbine yerleştiren dersinin içkin sonucu budur. (ratical.org)

“Öte yandan anlamın tabiatça hayali olması şüphe götürmez; zira nihayetinde o, hayali gibi, daima uçucudur.”
Burada “anlam”ı (signifié) doğrudan “Hayali” düzenle eklemleyerek, anlamın özsel olarak sürüklenen, sabitlenmeye direnen niteliğini kurar. Saussure’ün imleyen–imlenen ayrımında imlenenin, başka imlenenlere sürekli kayarak tanımı ertelenen bir “değer” olmasıyla uyumlu bu kurgu, dilde anlamın “üstüne oturulan” değil, her seferinde imleyen ilişkileriyle beliren bir yüzey olduğunu ima eder (🔗). Lacan’ın üç düzeni—sembolik, hayali, reel—içinde hayalinin “imge, özdeşleşme, ayna” ekseninde iş gördüğü bilinir; anlamın “uçuculuğu”, tam da imgesel bağlanmaların kırılganlığına tekabül eder. Böylece psikotik olguda sözcüklerin “fazla anlam”la şişmesi, ya da nevrotikte imaların kişisel yanılsayı düzeyinde hızla çoğalması, “anlam=hayali” teziyle eklemlenir: anlam, imleyenden ayrı kendi kendine durmaz; imleyenlerin oyununda parlayan bir “yansı”dır ve bu yüzden kayıverir (🔗).

“O, sıkı sıkıya, denildiği üzere, sizi ilgilendiren şeye, yani içine alındığınız şeye bağlıdır; siz açlıkla aşkın aynı şey olduğunu bilseniz, bütün hayvanlar gibi sahiden güdülenmiş olurdunuz; ama imleyenin varlığı sayesinde çok daha ileriye sürüklenmenize yol açan şey, her daim, aynı anda hem mutlak surette ümitsiz genel-geçerlik taşıyan, insana mahsus, pek insanca, hem de sizi peşinden sürükleyen şu küçük kişisel anlamınızdır.”
Anlamın kişisel cazibesi, “beni ilgilendiren şey” vurgusuyla, imleyen zincirinde öznenin “benim hikâyem” diye tuttuğu ipliğe bağlanır. Açlık–aşk eşitliği hipotezi (salt biyo-güdülenme) reddedilir; çünkü insanda imleyen devreye girdiği anda dürtüsel şema “gösterge–tepki” çizgisinden çıkar, arzu/saik, başkasının söyleminde konumlanır. Böylece “küçük kişisel anlam”, imgesel düzeyde sahici ve çekici görünür; fakat “ümitsiz genel-geçerlik”le, yani herkes-için-aynı-laşmış kalıplar içinde dolaşır. Bu çift değer (hem “bana çok özel” hem de “herkesinki kadar sıradan”) nevrotik yorum çoğalmasının motorudur; psikotikte ise “bütünüyle beni ilgilendiriyor” yoğunluğu, işitilen her şeyin bizzat özneye hitap eden bir “ileti” olarak alınmasına zemin hazırlar. Lacan’ın imleyeni özne konumunu yapılandıran taşıyıcı olarak işletmesinin nedeni budur: imleyen, ihtiyaç/güdü alanına “artı” bir düzen katar ve özneyi sahiden ileri sürükler (🔗).

“Gelgelelim, henüz anlayamadığınız bir lanet imleyen sistemi vardır: – ne olup da orada bulunduğunu, – nasıl var olduğunu, – neye yarayıp nereye götürdüğünü kavramış değilsiniz; işte siz onun tarafından sevk olunuyorsunuz.”
Sözdizim “lanet imleyen sistemi”yle bilerek keskinleştirilir: özne imleyen düzenini ne kurar, ne şeffafça kavrar; buna rağmen bizzat onun tarafından “sevk olunur”. Bu, imleyenin özerkliği teziyle (dilin, konuşan özneyi aşan bir düzen olarak varlığı) ve Saussure sonrası yapısalcı sezgiyle çakışır: “dil konuşur”, “dil beni konuşur”. Lacan’ın “mektubun edimi” dediği şey tam da budur: imleyen, öznenin niyetlerinin üstüne kapanmadan, onları bir ağda yer değiştirir; özneyi, “neye yaradığı bilinmeyen ama etkileyen” bir nizama bağlar. Dolayısıyla klinikte “ben istemedim ağzımdan çıktı” türü fenomenler, ya da psikotik “sözler benden başkasına ait konuşuyor” duygusu, imleyen özerkliğiyle kavranır (🔗; 🔗).

“Ne olur peki? Bu temel ayrımda birkaç gözlem yapmamız gerekiyor.”
“Temel ayrım”, az önce yerleştirilen imleyen–anlam (Sembolik–Hayali) ayrımıdır. Bundan doğan klinik sonuçların gösterileceği, yani fenomenlerin imleyende (Sembolik) ve anlamda (Hayali) farklı biçimde bozulduğunu ayırt etmeye geçileceği ilan edilir. Yöntem “diyagnostik değil yapısal”dır: ayrımın neleri görmeye zorladığı, gözlemlere dönüştürülecektir.

“Evvela imleyende bir tadilât husule gelir: İmleyen, kimi öğelerinin birden ağırlaşması, çökelmesi kabilinden olaylar gösterir; işte bu olaylar, yapılarda, dilin veri olarak eşzamanlı bütünlüğünde, şaşırtıcı bir şekilde “tutar” hâle gelen ağırlığı, ataleti verir.”
“İmleyenin ağırlık kazanması” psikotik söylemde sık görülen “özel sözcükler”in, “büyülü deyimler”in kristalleşmesiyle tanınır. Eşzamanlı sistem (langue) içinde normalde eşdeğer birimlerden bazıları, özne için “yerçekimi merkezi” hâline gelir; anlam bu noktaya çöker (“çökelme”), gösterim ağının dengesini bozar. Lacan’ın Schreber okumasında “Nervenanhang”, “assassinat d’âme” gibi terimler, bu imleyen-ağırlaşmasının tipik örnekleridir: söz konusu kelimeler artık sırf kelime değildir; bir “instans” gibi iş görür, dünyayı organize eder (🔗).

“Özne her ne yaparsa, konuşurken, dilin bütün malzemesi elinin altındadır ve somut söylem işte buradan teşekkül eder.”
Langue (eşzamanlı envanter) ve parole (somut söyleyiş) ayrımı burada sarihçe işletilir: özne konuşurken bütün imleyen envanterine erişir; fakat hangi öğeyi seçeceğini belirleyen, koşullanmış bir “çekim”dir. Psikotik çekim, belirli imleyenleri “göğe çakar”; nevrotikte ise belirli imleyenler “şifre” gibi dolaşır. Bu, Saussure’ün sistematik karşıtlıklar anlayışıyla uyumlu biçimde, seçimin her zaman bir ağın içinden gerçekleştiği gerçeğidir (🔗).

“Önce “dil” denen eşzamanlı bir bütün vardır; onu oluşturan karşıtlık kümelerinin eşzamanlı sistemi olarak.”
Langue, “karşıtlık kümeleri” yoluyla tanımlanır; imleyenler tek başlarına anlam taşımaz, birbirlerine göre değer kazanırlar. Klinik çıkarım: psikotikte bir imleyenin değerinin “aşırı pozitifleşmesi”, onu ağdan koparır; “başka hiçbir şey söylemez” hâline getirir. Bu kopuş, Sembolik bağın kırılmasıyla ilişkilidir.

“Sonra da zamanda olup biten, yani söylem vardır.”
Parole, artzamanlı açılım, yani imleyenlerin zincirde tek tek eklemlenmesidir. Bu ayrım ileride “zamanlılık” meselesine, “ilk söz–yanıt” kronolojisinin belirsizliğine bağlanacaktır: artzamanlı açılımın içinde ilk ve ikinci sözü sıralamak, psikotik olayda çoğu kez imkânsızdır.

“M. De SAUSSURE der ki, söylemi, belirli bir zaman duygusu dışında ve doğrusal bir tarzda tanımlanmış bir duygu dışında kavramak mümkün değildir.”
Saussure’ün imleyenin doğrusal niteliği tezine açık gönderme yapılır: imleyen zinciri “zamansal-dizisel” olarak belirir; bir anda iki imleyen telaffuz edilemez, çünkü birbirini izlerler. Bu, “tersine çevrilmiş mesaj” mantığının niçin sadece kronolojiyle değil, yapısal eklemlenmeyle anlaşılması gerektiğini gösterir (🔗).

“Bu savın mesuliyetini kendisine bırakıyorum; yanlış olduğuna inandığımdan değil, kökten doğrudur; belirli bir zamansal düzen ve dolayısıyla belirli bir somut ardışıklık olmadan söylem yoktur; hatta bu ardışıklık farazî olsa bile.”
Lacan, Saussure’ün doğrusal nitelik iddiasını onaylar ama bir “kayıt” düşer: ardışıklık “farazî” bile olsa iş görür. Klinik açıdan bu önemlidir: psikotik deneyimde “ilk kim konuştu?” çözülemezken, özne yine de bir ardışıklık vehmi kurar; bu vehim, hezeyanın örgütleyici şeması olur.

“Bu sayfanın okumaya alttan başlayıp yukarı doğru tırmanırsam, doğru yönde okuduğumda çıkanla aynı şey çıkmayacağı apaçıktır.”
Doğrusal eklemlenmenin yönlülüğü vurgulanır. İmleyen zincirinin yönü çevrildiğinde, söylemin sahiliği değişir. Psikotik ters-okuma denebilecek fenomen—örneğin bir cümlenin sonundan yakalanan bir imleyenin tüm söylemi “ele geçirmesi”—tam da bu yön bağımlılığıyla aydınlanır.

“Ve kimi durumlarda bu büsbütün ağır bir karışıklık doğurabilir: “Ben babamın oğluyum” demekle aynı zamanda “babam benim oğlumdur” demek aynı anlama gelmez.”
Örnek, imleyenlerin yer değişimiyle anlamın (hayalinin) radikal biçimde dönüştüğünü gösterir. Burada aile imleyenlerinin (baba–oğul) düzenlenişi, “pederane mecaz/Metaphore paternelle”nin yerini değiştirir: Nom-du-père (Nam-ı Pir) fonksiyonunun yerleştirdiği sabitleme bozulduğunda, Sembolik bağ çözülür, hayali özdeşleşmeler birbirine girer.

“Cümleyi tersine çevirmek yeterlidir. Bu, basit bir çizgi olduğu büsbütün doğru değildir; muhtemelen bir “porte” (nota beşliği) demek daha yerinde olur; ama çizgiler vardır.”
Lacan, Saussure’ün “çizgisel” kavrayışını çok sesli (porte) bir şemaya genişletir: zincir tek bir hat değil, eşzamanlı seriler (temalar, eşdurumlar) üst üste binmiş bir kafestir. Psikotik söylemin “çok sesli parazit” etkisi—eşzamanlı çağrışımlarda bir imleyenin ötekilere zorla baskın çıkması—bu beşlik modelinde görülebilir.

“Şu hâlde artzamanlı olarak… Söylem, bu artzamanlılık içinde yerini alır: Eşzamanlı olarak var olan bir imleyen olan şey, işte, hezeyan konuşmasında zaten yeterince karakterize olmuştur; şu not edilmesi gereken şey: yani bu öğelerden bazılarının yalıtılması, bir kıymet kazanması, bir anlamla yüklenmesi; ama sırf anlamla, her şeyden önce kelimenin aldığı özel manayı, ağırlığı belirleyen bir anlamla.”
Artzamanlı söyleyiş (parole) içinde, eşzamanlı envanterin kimi imleyenleri “yalıtılıp” kıymet kazanır—psikotik “anahtar sözcükler”. Bu yükleniş, anlamın hayali “fazla parlaması” biçimindedir; fakat özünde Sembolik bir olaydır: imleyen, ağdaki yerini değiştirir, düğüm noktası olur. Klinik olarak, hastanın ısrarla dönüp dolaşıp belirli kelimelere, özel adlara, lakaplara takılması bu mekanizmanın belirtisidir.

“Mesela “Nervenanhang”, sinir eklemesi; bu hâlde bu sözcüğün kendisi bile temel dilin bir sözcüğüdür; yani özne SCHREBER, tam da Nervenanhang yolu üzerinden esinle kendisine gelen sözcüklerle, kendisine gelmiş bulunan ve kendisine seçmeci anlamları tekrarlanmış sözcüklerle, tam manasıyla mustarip olduğu sözcükleri mükemmelen ayırt eder; mesela “ruh cinayeti/assassinat d’âme” onun için sorunludur; ama bunun özel bir anlamı olduğunu bilir.”
Schreber’in anı metninde “Nervenanhang” (sinir eklentisi) gibi terimler sıradan sözlük varlıkları olmaktan çıkar, kozmolojinin “organları”na dönüşür; “assassinat d’âme/ruh cinayeti” gibi bileşikler özne için “anlaşılmayan ama çok özel” imleyenlerdir. Bu, imleyen ağırlaşmasının empirik delilidir ve Schreber’in dili nasıl “dünya düzeni”ne (natürliches Weltordnung) doğrudan eklemlendirdiğini sergiler (🔗).

“Ve bir bakıma kitap, bu tür sözcüklerle bezenmiştir, serpiştirilmiştir; ama o, bunlardan bizim söylemimiz olan bir söylemde söz eder. Yani kitabı dikkat çekici biçimde yazılmıştır; açık, rahat ve, o dönemde olup bitene kıyasla, pek çok felsefî sistem kadar tutarlıdır; o dönemde görüyoruz ki, biri bir yol ayrımında, bir tarantulaya sokulmuş gibi birden “Bovarizm”i keşfeder ve aynı şekilde “süre”nin dünyayı anahtarı olduğunu görür ve neden seçtiğini ve nereden devşirdiğini bilemediğimiz bir kavram etrafında bütün dünyayı yeniden kurmaya girişir.”
Lacan, Schreber’in söyleminin “bizim söylemimiz”—yani gündelik dil—içinde ne denli düzgün aktığını vurgular; “saçmalamanın” biçemi, mantıksal örgütlenmeyi bozmaz. Bu, psikotik biçim ile içerik ayrımını keskinleştirir: biçim düzgündür, içerik—imleyen ağındaki yer değişimleri yüzünden—kozmolojik bir yeniden yazılımdır. Karşılaştırma, çağın “tek fikirli felsefeleri”yle alay ederek, Schreber’in sistematiğinin “en az onlar kadar derli toplu” olduğunu söyler.

“SCHREBER’in sisteminin, size genel hatlarını çizdiğim bu filozoflarınkinden aşağı bir kıymeti olduğunu görmüyorum; hatta – sizin de muhakkak göreceğiniz üzere – SCHREBER’in metninden kimi zaman daha çok şey öğrenilebilir; zira o, son derece ileri gider; ve nihayetinde FREUD’un kendi çözümlemesini bitirirken ortaya koyduğu şey şudur: Esasen bu herifin yazdığı şeyler pek acayip derecede harikadır; FREUD der ki: “Yazdıklarına benziyor.””
Schreber’in metni, Freud’un meşhur vaka yazısında da teslim edildiği üzere, “kuramla konuşur”: Freud, kendi metinlerine benzerlikten söz eder. Lacan bu yeri, psikotik söylemin analitik kuram açısından değer taşıdığını göstermek için alıntılar—psikotik metin yalnız “semptom listesi” değil, aynı zamanda kuramı zorlayan bir bilgi kaynağıdır (🔗).

“Bu kitap, yani müşterek söylemle yazılmış olan, bize, ağırlık kazanmış sözcükleri bildirir; denebilir ki, bu ağırlık, imleyen sisteminin bizzat bütünlüğünü şimdiden çözmektedir, koparmaktadır. Biz buna “erotizasyon” diyeceğiz ve fazla basit açıklamalardan kaçınacağız.”
“Ağırlık kazanmış sözcükler”in imleyen sistemini çözmesi, Sembolik dokunun yer yer yırtılmasıdır. “Erotizasyon” adı, imleyenin libidinal yatırım alması—haz/rahatsızlık geriliminin doğrudan imleyene bağlanması—anlamına gelir; böylece imleyen, temsil işlevinden sapıp “şeyleşir”. Bu, Lacan’ın “jouissance/keyfiyet imleyeni delip geçer” demeye varan çizgisini önceler.

“Olan biteni çözümlemek söz konusudur: İmleyen bir şeyle yüklenmiştir ve özne bunun pekâlâ farkındadır; öyle ki SCHREBER, muhatap olduğu dünyanın çeşitli dilegelmiş kuvvetlerini tanımlamak için, bir ara “instans/instance” terimini kullanır. Onun da küçük “instans”ları vardır ve şöyle der:”
İmleyenin yüklenişi özne tarafından “tanınır”: Schreber “instance” derken, dünyayı idare eden “makamlar/instanslar”dan söz eder. Bu, imleyenlerin “kurum” gibi işlemeye başlamasının klinik göstergesidir; dil, artık bir bildirişim aracı değil, bir “idare aygıtı”dır.

““‘İnstance’ bana aittir, bunu bana başkaları söylemedi; bu benim sıradan söylemimdir.””
Schreber, terimini “bana aittir” diye ikrar eder: imleyenle özdeşleşme. Bu özdeşleşme, imleyen ağırlaşmasının özne tarafındaki karşılığıdır; böylece “ben=kelimem” bağı kurulur. Psikotik özne, bu bağ üzerinden dünyayı “işiten ve işitildiği gibi olan” olarak yaşar.

“Söz, işte, imleyen düzeyindedir. Anlam düzeyinde olan bitene gelince, orada da kuşku götürmez biçimde olup biten şeyi görmektesiniz; rüya düzeyinde bir hakaret gibi; ve bu her defasında dil sisteminde bir kopmadır; aşk sözcüğü de öyledir.”
İki düzeyde kopma: Sembolik (imleyen ağırlaşması) ve Hayali (anlam patlaması). “Hakaret” örneği (truie/dişi domuz) rüya-vari bir saldırı sözüdür; tek bir kelime, öznenin beden-imgesiyle (parçalanmış beden) birleşerek, anlamı “ifade-edilemeyen”a bağlar. “Aşk” sözcüğünün de kopma üretmesi, imleyen ile keyfiyetin kısa devresini düşündürür.

“Her hâlükârda, “Truie!” (dişi domuz) sözcüğünün müphem bir anlamla yüklü olması – ki bu muhtemeldir – yahut hiç yüklü olmaması fark etmez; biz zaten bu çözülmenin bir belirtisini almış bulunmaktayız.”
Klinik çıkarım: imleyenin “müphem yük” taşıması şart değildir; çıplak bir ünlem bile Sembolik dokuyu yırtabilir. Önemli olan, öznenin bunu nasıl ve nerede işittiğidir: küçük ötekinden gelen ses, Büyük Öteki’den geliyormuş gibi “gerçeklik konuşuyor” etkisi yaratır.

“Anlam, kendine yakışır her anlam gibi, bir başka anlama gönderir; nitekim öznenin durumunda, işte, bunu ima eden şey, “ima/allusion”dır: “Kasaptan geliyorum” dedi; bize bunun başka bir anlama gönderdiğini bildiriyor; tabii, biraz yanlama yapıyor; yani anlamamı bilmemi tercih ediyor… “Anlıyorsunuz ya” diyenlerden daima sakının; bu, her zaman, sizi gidilmesi gereken yerden başka bir yere göndermek içindir; burada da aynı şeyi yapıyor; bana “pekâlâ anlıyorsunuz” diye işaret ediyor.”
“Kasaptan geliyorum” ifadesinin “allusion/ima” olarak iş görmesi, Öznenin S (büyük harfli özne) hakkında doğrudan konuşamayıp dolaylı işaretler bırakmasıdır. İmanın mekaniği: anlam, bir başka anlama sevk eder; analizde “anladım!” kısa devresi, çoğu kez öznenin “bana gönderdiği” yanlış adrese sürüklenme riskidir. Lacan’ın uyarısı, analistin “anlıyorum” direncini kırmaya yöneliktir: işaret edilen, “neden bana anla(tıl)mam isteniyor?” sorusudur, yoksa “neye gönderiyor?” merakı değil.

“Bu, kendisinin de bundan pek emin olmadığı anlamına gelir; ve anlamı, pek de kesintisiz, uyuşur bir anlam sistemine değil, “ifadesi kabil olmayan” anlam denilen şeye, kendi asli gerçekliğinin anlamına, ve dediğim gibi, kendi bedeninin parçalanışına gönderir.”
Özne, ima ettiği şeyi bilmez; bilmezliğini “söylenemeyen” bir anlama bağlar: bu, hayalinin—parçalanmış beden imgesi—ve reel’in—simgeselleştirilemeyen artık—kesişimidir. Burada “ifadesi kabil olmayan”a gönderme, dilde boşluk açan imleyen kesintisine (forclusion/defterden silme ufku) işaret eder; öznenin anlam çabası, sonunda beden imgesine düşer.

“Bir de dilegelmenin, sahiden, reel olanı vardır; ve “fındık-fıstık oyunu/muscade” dedikleri şey, tam da ötekine geçmiş oluşu itibarıyladır. Önemli olan, gerçek sözün – kastettiğim, dilegelmiş sözün – alanın başka bir noktasında ve herhangi bir noktasında değil, şu ötekinde, dış dünyanın bir unsuru olarak kuklada ortaya çıkışının neye tekabül ettiğini görmektir.”
“Jeu de la muscade” (muscade oyunu) benzetmesi, hokkabazın ceviz kabukları altında fındığı kaçırmasına benzer şekilde, sözün yer değiştirmesini anlatır: söz, öznenin ağzından değil, “kukla”dan—küçük öteki—gelir gibi olur. Bu, psikotik “gerçeklik konuşuyor” tecrübesidir: dilegelme (articulation) reel’in bölgesine kayar; nesneler konuşur. Analitik görev, bu yer-değiştirmeyi, “Büyük Öteki’de tanınma” ekseninden kopuş olarak teşhis etmektir (🔗).

“Sanırım bugün burada bırakacağım; bu söylemi daha ileriye taşımayı düşünmüştüm ve böylelikle kapanmış bir sistem meydana getirdiğini söylemiyorum; fakat sizi fazla geç göndermek istemiyorum.”
Didaktik ritim korunur: betimlenen şema “kapalı sistem” değildir; çünkü öznenin kollektif sahnesi (seminer) içinde, söylemin etkisi zamana yayılır. Yapısal kavrayışın “tamamlanamaz” karakteri, Lacan’ın ders dizilerini açık uçlu tutma tavrına uygundur.

“Bu yapı çözümlemesinin bir maksadı var: size, bir dahaki sefere gireceğim şeye giriş kapısını göstermek, onu başlatmak. Yani sözün, öznenin, büyük S’nin medyumu olarak, bizim için daima problem olan şeyin medyumu olarak ne olduğuna; ve çözümleme bize, onun “boş bir halkın sandığı şey” olmadığını ihtar eder.”
“Büyük S” (özne) ile söz arasındaki ilişki “medyum” olarak belirlenir: söz, öznenin sahiden var olduğu aracı alandır. Bu, Sembolik’in klinikte niçin birincil olduğunu yineler: “söz sadece taşıt” değildir; özneyi özne yapan düzendir. Ecrits’te “Mektubun Edimi”nin iddiası da budur: bilinçdışının yapısı dilinkine benzer, söz özneyi kurar (🔗).

“– Yani karşınızda, yer kaplaması bakımından gerçek kişi [reel] vardır; hatta sıkışırsanız, odanıza on kişi sığdırabilirsiniz ama yüz elli kişi sığdıramazsınız; bir insan varlığının mevcudiyetinde böyle bir şey vardır: Yer kaplar.”
Üç düzenin ilk ayrımı: reel, “yer kaplayan”, ölçülebilir dirençtir. Lacan, reel’i fenomenolojik “şeyin ağırlığı”ndan ayırırken, gündelik bir örnekle (odaya sığdırma) somutlar; reel’in “sayılabilir, sıkıştırılamaz” niteliğini vurgular.

“– Sonra gördüğünüz [hayali] vardır; herhangi bir şey olmayan değil, sizi besbelli cezbeden ve birdenbire, kendinizi onun boynuna atmanıza sevk edebilen bir şeydir – düşüncesiz bir eylem olup hayali düzene aittir.”
Hayali, imge ve çekim sahasıdır; “boynuna atılma” jesti, beden-imge ilişkisinin dürtüsel hızına işaret eder. Burada “düşüncesiz eylem”in hayaliye bağlanması, keyfiyet patlamalarının (kıskançlığın ani sahneleri vb.) yapısal yerini tanımlar.

“– Ve sonra başka bir şey daha var: Sözünü ettiğimiz Öteki [sembolik]; bu, aynı zamanda öznenin kendisidir; sizin sandığınız şey değildir; karşınızda gördüğünüzün yansısı değildir; sırf ve sadece, kendinizi kendinizi seyrederken üretip durduğunuz şey değildir.”
Sembolik’in “Öteki” olarak adı konur: öznenin tanınmayı talep ettiği, yasayı ve adlandırmayı taşıyan yer. “Ayna”nın (hayalinin) karşısına, “isimlendiren yer” (Sembolik) çıkarılır; özne, yalnızca kendini seyrederek (imaginaire) değil, adlandırılarak (symbolique) özne olur (🔗).

“Eğer bu doğru değilse, bu, FREUD’un hiçbir doğru laf etmediği anlamına gelir; çünkü bilinçdışı bunun demektir.”
Bilinçdışının dilsel yapılanışı, Freud’un keşfinin çekirdeğidir: rüya işi, sürçmeler, semptomlar—hepsi imleyen yasasına tabidir. Bu cümle, Freud’un “Negation/İnkar” metninde anlattığı, yargının bastırmanın yerini alan bir form olarak çalıştığı teziyle de uyumludur: bilinçdışının mantığı, söylemin mantığıdır (🔗).

“Bu sözle, büyük S ile büyük A arasındaki bu ilişkide neler olup bittiğini görmeye girişmek söz konusudur; bizim için söz konusu olan, bütün bunların içinde gerçekliğin nereye yerleştiğini görmektir; ama bunu bilmek için, malzemeden söz etmemiz gerekir: bir özne vardır ve bir de a, ötekilikteki öteki vardır. Bu ötekilikte birkaç muhtemel ötekilik bulunur.”
Analizin hedefi: S (özne) ile A (Büyük Öteki) arasındaki düğümde “gerçekliğin yeri”ni saptamak. Malzeme: Sembolik (A), hayali küçük öteki (a), öznenin noktası (S). “Ötekilikte birkaç öteki” formülü, üç düzenin farklı “öteki kipleri” olarak sahaya yayılacağını haber verir.

“SCHREBER’inki gibi tam gelişmiş bir hezeyanda bu ötekiliğin nasıl belireceğini göreceğiz. Şimdiden belirtiyorum ki, orada, bu S’ye, yani bu büyük Öteki’ye tekabül eden ötekilikte, bir yerde Büyük Öteki vardır. Bu ötekilikte, özne olan ama bize meçhul olan başka ötekiler de vardır.”
Schreber sahnesinde “Tanrı’nın huzmeleri”, “sinirler”, “insanlar” gibi çok katmanlı ötekiler dolaşır; bir kısmı Sembolik Öteki’nin yerini taklit eder, bir kısmı hayali kişileştirmelerdir. Lacan, bu çoğulluğu “ötekilikte ötekiler” diye düzenleyecektir (🔗).

“Ve bu ötekilikte
– önce temel vardır: dünyanın düzeni, gece ve gündüz, güneş ve ay, hep aynı yere dönen şeyler [reel]; SCHREBER’in “dünyanın doğal düzeni” dediği şey; onsuz yürüyemezsiniz.”
Reel katman: “doğal düzen”. Schreber’de “Doğa Nizamı” bozulduğunda kozmik felaket beklenir; reel’in “tekrarlanırlığı”—gece-gündüzün dönüşü—, psikotikte kehanetlerle doldurulur. Lacan, reel’i “tekrarın kör yapısı” olarak da okur; burada “aynı yere dönme” vurgusu, reel döngüsüne işaret eder.

“– Görüp durduğumuzun ötesinde hitap ettiğimiz, tabiatça sembolik olan bir ötekilik vardır; bu, Öteki’dir.”
Sembolik katman: hitap edilen ama görülemeyen yer—A. Emir, yasa, adlandırma buradan gelir; analitik akt, bu düzene hitap etmeyi yeniden işler.

“– Ve ortada nesneler [hayali] vardır.”
Hayali katman: imge-nesneler, benzerler, aynadaki bedenler. Üç katman birlikte “ötekilik” alanını kurar; psikotik çözülmeler bu katmanların birbirine karışmasıyla görünür hâle gelir (🔗).

“Sözde bu üçünün de bulunduğunu görmüştük:”
“Konuşma”nın üç öğeyi taşıdığı, önceki çözümlemeyi toparlar: Sembolik imleyen, Hayali anlam, Reel söyleyiş/eklemleme.

“1) imleyen [Sembolik],”
Sembolik: materyal imleyen zinciri, yazı, isim, yasa.

“2) anlam [Hayali],”
Hayali: imge/özdeşleşme ve “benim için anlam” yüzeyi.

“3) ve somut gerçek söylem [Reel].”
Reel: söyleyişin çıplak gerçekleşmesi—sesin, nefesin, eklemlemenin “olmuşluğu”—ve sözün “özne-dışında” belirişi.

“Ve sonra S düzeyinde, hayali düzeyde bir şeyimiz daha vardır: ego ve, parçalanmış olsun olmasın ama daha çok parçalanmış olan bir beden.”
Ego, Hayali’nin örgütlediği ben; “parçalanmış beden” (membra disjecta) motifi, psikotik parçalanma korkusunun klasik göstergesidir. İma zinciri oraya bağlandığında, “Kasaptan geliyorum” gibi sözler bedenin parçalanışına kendiliğinden bağlanır.

“Bu küçük genel tabloyu alırsanız, bir dahaki sefere SCHREBER’de, bütünüyle serpilmiş bir hezeyana varmış olan, nihayetinde mükemmelen uyum sağlamış olan hezeyancıda neler olup bittiğini anlamaya çalışacağız; zira SCHREBER vakasını karakterize eden şey budur: O, hiçbir zaman tam gaz saçmalamayı kesmemiştir; ama yine de öylesine iyi uyum sağlamıştır ki, klinik evin müdürü “O kadar nazik ki” diyordu.”
Schreber’in paradoksu: “tam hızda hezeyan” ile “toplumsal uyum”un birlikte gidişi. Bu, psikotik çözümün bir tür “dikiş” tuttuğunu gösterir: imleyen-ağırlaşmaları, bir kozmoloji inşa etmiş ve özneyi yaşatmıştır; klinik müdürün “nazik” gözlemi, toplumsal işlevin korunabildiğini gösterir (🔗).

“Elimizde, bütün sistemi bize ileten bir adamın bulunması talihimiz; hem de öyle bir anda ki, o, tam gelişimine ulaşmıştır.”
Schreber’in metninin değeri burada: hezeyanın “olgun” hâlinde, kendi sistemini eksiksiz anlatmıştır; analitik okuma için benzersiz bir kaynak.

“Oraya nasıl girdiğini sormadan, “psikotik-öncesi evre”nin tarihini yapmadan, gelişim yönünde şeyleri sormadan önce, bize verildiği gibi – ve bunun için kâfi sebepler vardır – FREUD’un gözleminde bize verildiği gibi ele alacağız – ki kendisinin elinde hep sadece kitap vardı; hastayı hiç görmedi – her zamanki gibi, – ki bu, açıklanamaz karışıklıkların kaynağıdır – bir “türeyiş fikri”nden yola çıkacağız; sonra belki SCHREBER hezeyanının birinci ve ikinci bölümündeki metni ele alırız.”
Analitik okuma stratejisi: “nedensel gelişim” (filogenez/ontogenez) anlatısından önce, metnin kendisinden, verili yapıdan hareket. Freud’un da yalnızca metne dayanmış olması, bu yönteme meşruiyet kazandırır; “türeyiş fikri”ne ihtiyat, çünkü köken öyküleri çoğu kez fenomeni çarpıtır (🔗).

“Bunun içinde olup bitenleri görmeye, işlerin tam manasıyla nasıl geliştiğini görmeye gayret edeceğiz. Dilin koordinatlarına göre kurulmuş bir sistemin muhtelif unsurlarının nasıl değişikliğe uğradığını göreceksiniz; söz konusu olan bize ancak bir kitapla verilmiş olduğuna göre, bu yine de meşrudur: Belki de bu, olgunun dinamizmini etkili biçimde yeniden kurmamızı sağlayacaktır.”
Yöntem beyanı: “dilin koordinatları”na göre (S/R/I ayrımı ve imleyen/ anlam ayrımı) vaka yeniden kurulacaktır. Metin-temelli okuma, dinamik yeniden kurmayı dışlamaz; tersine, yapısal değişimleri (imleyen ağırlaşması, anlam kayması, reel eklemleme) takip etmeyi mümkün kılar.

“Ama başlamaya, diyalektikten başlayalım.”
Son yönlendirme, tartışmanın “diyalektik”—karşıtların eklemlenişi, çelişki ve kaldırma—çizgisine taşınacağını bildirir: S ile A, a ile a′, imleyen ile anlam, reel ile söyleyiş arasındaki düğümlenmeler, “diyalektik” bir devinim olarak izlenecektir. Bu, Lacan’ın tüm seminer dizilerinde kullandığı hareket tarzına (karşıt kavramları aynı düzlemde çatıştırıp yapısal yerlerine “oturtma”) uygundur (🔗).

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “Psikozlar 4’ün Aktarımı”

  1. Geri bildirim: Lacan Dersleri 浪🧩📞 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER