🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
FREUD, sırasıyla ‘Nevrozlarda ve psikozlarda gerçekliğin yitimi’ ve ‘Nevrozlar ve psikozlar’ başlıklı iki makalesinde, konu hakkında ilginç bilgiler sunmuştur.
Ben, öznenin gerçeklikle kurduğu ilişkide bu bozuklukların getirdiği farklar bakımından nevroz ile psikozu neyin ayırdığını vurgulamaya çalışacağım. Bu, nevrozda ‘bastırma’ denilenin ne olduğunun hem çok incelikli hem çok yapılı biçimde hatırlatılması için bir fırsattır. Freud’un bize şunu fark ettirdiği yerdir bu: her iki durumda da öznenin gerçeklikle kurduğu ilişkilerin örgütlenmesinin pek farklı oluşuna, derin, yapısal bir neden olmalıdır. Bir nevrotikle bir psikotik arasında gerçeklikle ilişki bakımından aynı şeyin söz konusu olmadığı apaçıktır; klinik niteliği tam da size gerçeklikle ilişkinin derinden bozulmuş olduğunu veren, bunu size aktaran, size bunun hesabını veren psikotik için, işte buna ‘hezeyan’ denir.
Öyleyse, FREUD’da söz konusu olan, açıklamamızda bu farkı nasıl bitiştirmemiz gerektiğini görmektir. Nevrozu konuşurken bilhassa gerçeklikten bir kaçışa, bir kaçınmaya, gerçeklikle bir çatışmaya belli bir rol atfederiz; tetiklenmedeki pay ise ‘travma’ kavramıdır, nevrozun ilk gerilimi; bu, etiyolojik bir kavramdır. Gerçekliğin nevrozun tetiklenmesindeki işlevi bir şeydir, bambaşka bir şey de nevrozun, öznenin gerçeklikle belirli bir kopuş yaşayacağı ânıdır.
FREUD vurgular: başlangıçta, nevrozda feda edilen gerçeklik, psişik gerçekliğin bir parçasıdır; artık çok önemli bir ayrıma girmekteyiz: ‘gerçeklik’ ‘dış gerçeklik’ ile eşanlamlı değildir. Özne, nevrozunu tetiklediği o başlangıç ânında, psikik gerçekliğinin bir bölümünü eler, ‘skotomize eder’ –sonradan böyle denmiştir–; başka bir dille: ‘Es’sinin’ bir parçasını; bu unutulmuştur. Bunun işitilmeye, kendini duyurmaya devam etmemesi için hiçbir neden yoktur; ve bu, bütün öğretiminin vurguladığı tarzda, bitişmiş/dilegelmiş bir biçimde, ‘sembolik’ bir biçimde duyulur. Bu vesileyle, başkaca tanıklıklar arasında FREUD’da yer alan bir işareti anmadan geçilemez; ve bu işaret daha iyi bitiştirilmiş olmayı hak ederdi.
[Ama psikozun yeni, fantastik dış dünyası dış gerçekliğin yerine geçmek ister; nevrozunki ise, çocuk oyunu gibi, severek gerçekliğin bir parçasına –kendini savunmak zorunda kaldığı parçadan farklı bir parçaya– yaslanır, ona özel bir anlam ve gizli bir mana verir; biz de buna her zaman tam isabetle ‘sembolik’ demeyiz.]
Şunu kastediyorum: makalelerinden birinde, ‘Nevrozda ve psikozda gerçekliğin yitimi’nde, ısrarla durur; farkları bitiştirir; ‘fantastik dünya’nın –burada onu böyle adlandırır–, yani gerçeklikten ayrılmış bir ‘depo’ olup öznenin dış dünyayı kurmada kullanacağı kaynakları muhafaza ettiği o yerin tarzını netleştirir.
Bu depo, birazdan ne işe koşacağını göreceğimiz malzemeyi psikozun ödünç alacağı yerdir. Ama bu vesileyle şöyle der: nevroz büsbütün başka bir şeydir; öznenin bir vakit elediği o gerçekliği, ona özgül bir anlam ve ‘sembolik’ dediğimiz gizli bir mana vererek geri çıkarmaya çalışacaktır; fakat biz bu ‘sembolik’ terimini bir tür izlenimci tarzda kullandığımızdan, meseleye gerçekten yaraşır vurgu çoğu kez konmamıştır. Burada gayet iyi altını çizer: ‘sembolik’ terimini, sanki kabaca üstünkörü bir tarzda kullanışımız, söz konusu olanın hakkını gerçekten verecek biçimde hiç netleştirilmemiştir.
Yanı sıra size şunu da işaret edeyim ki… metin içinden referans isteyenlere –kimi kişilerin arzu ettiği gibi– referanslar vermek isteğime rağmen, söylemimin kopmaması gerektiğinden, her zaman bunu yapma imkânım yok; ama gerekli olduğunda size alıntıları yine de getiririm… FREUD’da başka geçitler de anlamlıdır: onun bu sembolik düzenin tam bir bitişmesini talep edişi, duyduğu ihtiyaç –evet, nevrozda bahis konusu olan budur–; buna karşıt olarak psikozda, dış gerçeklikle bir yerde bir boşluk ve bir kırılma olduğu, oradaki gediklerin ‘fantastik’in çağrılmasıyla doldurulacağı.
Böylesine basit bir tanım, böylesine yalın bir karşıtlıkla bütünüyle yetinebilir miyiz?
Şunu iyi görmek gerekir: nevrozda, ikinci zamanda ve dış dünyada gerçeklik semiyolojik/sembolik tarzda tam olarak yeniden bitiştirilemediği ölçüde, onda gerçeklikten kısmi bir kaçış olacaktır; ve bu kaçış burada farklı bir biçim alır: gerçekliğin o parçasıyla her zaman yüzleşememe biçimini; bu boşluk, muhafaza edilmiş gerçekliğin, gizli bir tarzda yeniden örgütlenmesine yol açar.
Bunu, nevroz ile psikoz arasındaki ayrım olarak almaya razı olabilir miyiz? Kaldı ki psikozda, bizzat gerçeklik, önce bir delik açılmış, sonra bu fantastik dünyayla doldurulmuş bir şeydir. Elbette hayır! Ve FREUD, SCHREBER’in metnini okumasını müteakip, kendi başına belirtilerin nasıl yapıldığını görmekle yetinemeyeceğimizi, bu oluşumun mekanizmasını görmemiz gerektiğini kendisi de netleştirir. Şüphesiz, dış dünyanın yapısında bir delik, bir yarık, bir kopma noktasının ‘psikotik fantazi’nin yamama parçasıyla ikame edilebilmesi olanağını başa yazarız.
Bunu açıklamak için elimizde ‘yansıtma’ (projection) mekanizması vardır. Bugün buradan başlıyorum; rastgele değil, elbette, söylemimin devamı olduğu için, ama bilhassa daha önce yorumladığım Freudcu metinler üzerinde çalışan bazılarınızdan tarafıma gelen bir sebepten ötürü burada özel bir ısrar noktası koyarak: önemini vurguladığım bir pasaj üzerine geri döndüklerinde, ‘Kurt Adam’da paranoid olasılıkların belirdiği o episodik halüsinasyonla ilgili olarak, metnin aslında gayet açık bir parçasına ne anlam verileceği hususunda tereddütte kalmışlar.
Ve benim demek istediğimi, bitiştirdiğimi, vurguladığımı gayet iyi kavramalarına rağmen, ‘Sembolikten defterden silinmiş olan şey reel’de tekrar belirir.’ derken…
Bunun üzerine, ‘hasta bunu bilmek istemez’ ifadesini nasıl çevirdiğime dair tartışma doğabilir. Bastırmayla, bastırma mekanizmasıyla iş görmek, bir şeyden bir şey bilmektir; çünkü bastırma ile bastırılmışın dönüşü, öznenin bilinçli dilinin dışında ifade bulan, bir ve aynı şeydir.
Bazılarının zorlandığı şey, söz konusu olanın ‘bilme’nin tarzı olduğunu kavrayamamalarıdır. Ama size FREUD’un, Präsident SCHREBER’den alınmış başka bir olguyu getireceğim; yansıtmanın kendine özgü mekanizmasını açıklarken –ki, elbette, fantazinin gerçeklikte bu yeniden belirişi için derhal çağrışan mekanizmadır– FREUD burada bilhassa durur ve der ki, biz, sırf ve basitçe, ‘yansıtma’dan söz edemeyiz:
– örneğin kıskançlık hezeyanında ‘yansıtımsal’ dediğimiz tarzda, yansıtmanın bambaşka bir biçimde iş görür gibi oluşuna bakınca fazlasıyla apaçık olduğu üzere, yani kişi, gerçekten ya da imgesel olarak kendini az çok suçlu hissettiği sadakatsizlikleri eşine atfeder;
– ve başka bir şey de, kuramımızın hezeyanın temeline koyduğu o meşhur eşcinsel itkiden bahis açıldığında, gerçeklikte yorumlayıcı sezilerle kendini gösteren ‘takip edilme hezeyanı’nın ortaya çıkışıdır.
Ve işte burada şöyle dile getirir:
‘İçeriden bastırılmış olan duyumu… Verdrängung, bir sembolleştirmedir; bu, bastırılmışın dönüşüdür; buna karşılık Unterdrückung yalnızca içeriden bastırılmış bir şeyin bulunduğu yönünde bir belirtidir… yeniden dışarıya projekte edildi demek doğru ve isabetli değildir; daha ziyade şunu demeliyiz ki… Belki bu sözcüğün kullanımına verdiği ısrar vurgusunu hatırlarsınız; bilinsin ya da bilinmesin, FREUD’un, “izole” edici bu örtmecenin altını nasıl kaldıracağını bilmediğine beni kimse inandırmaz… reddedilmiş olan, dışarıdan geri gelir.’
[Paranoyada belirti oluşumunda, ‘yansıtma’ adını hak eden o çizgi bilhassa göze çarpar. İçsel bir algı bastırılır ve onun yerine, içeriği –belli bir çarpıtma geçirdikten sonra– dıştan bir algı olarak bilince gelir. Bu çarpıtma, ‘takip edilme hezeyanı’nda bir afekt dönüşümünden ibarettir; içeride ‘sevgi’ olarak duyulması gereken şey, dışarıdan ‘nefret’ olarak algılanır. Bu tuhaf süreci, paranoyanın en önemli ve ona tamamen özgü patognomik özelliği olarak ilan etmeye insan heves edebilirdi; ama tam zamanında hatırlamak gerekir ki 1. yansıtma, paranoyanın tüm biçimlerinde aynı rolü oynamaz; 2. o sadece paranoyada değil, psişik yaşamın başka bağlamlarında da ortaya çıkar; hattâ dış dünyaya yönelişimizde ona düzenli bir pay ayrılmıştır. Şu ya da bu duyusal duyumun nedenlerini, başka duyumlarda yaptığımız gibi, kendimizde aramaz ve onları dışarıya yerleştirirsek, bu normal süreç de ‘yansıtma’ adını hak eder.]
İşte, daha önce aynı kayıtla zaten alıntıladığım metinlere bir tane daha eklediğimi düşünüyorum; bunlar –bilirsiniz– mihver metinlerdir.
Ve bu tam da ‘inkar’ (Verneinung) metnidir; M. HIPPOLYTE’in bize yorumladığı ve şu kavramı tam olarak bitiştirmemize imkân veren metin: sembolleştirmenin, –iyi anlayın, bu başlangıç bir gelişimin noktası değildir–, bir başlangıcının bulunduğu; sembolleştirmenin bir başlangıca ihtiyaç duyduğu ve gelişimin her ânında bu bir şeyin olabilir kılındığı o momentin bulunduğu…
– ki bu, FREUD’un geliştirdiği kuramda ‘ikrar’ın (Bejahung) karşıtıdır;
– ki bu, ‘ilksel bir inkar’dır; klinik sonuçlarıyla karşımıza çıkan ‘inkar’ bunun bir devamıdır.
Kısacası, şu temel ayrım: Verneinung ile Bejahung’un bu iki mekanizması, ‘yansıtma’nın bağını artık tırnak içine alır –onu bırakmak daha iyi olacaktır–; zira bu, psikolojik yansıtmanın özünden büsbütün farklı bir nitelikte görünen bir hadisedir; hani şu, kendilerine alabildiğine karışık duygular beslediğimiz kimselerin yaptıkları her şeyi, niyetleri hakkında en azından kuşkulu bir karşılama tutumuyla karşılamamıza sebep olan ‘psikolojik yansıtma’dan farklıdır.
Psikozdaki bu ‘yansıtma’ aynı şey değildir; ancak şu mekanizmadır: genel sembolleştirmenin, özneyi yapılandıran genel sembolleştirmenin dışına atılmış, ‘defterden silinmiş’ olan şey, dışarıdan geri döner.
Nedir bu ‘ceviz-fındık oyunu’ (jeu de la muscade); şu, bir hokkabazın eline düşmüşüz de bize musallat olan müstesna oyun? Ki sizin için, bütün bu fenomenlerin kaydolma tarzında gayet güzel yerini bulan bir şeydir bu: sembolik var, hayali var, reel var? Hokkabazı tanımadığımıza göre, şu soruyu sormamız mümkündür; bu yılı, Präsident SCHREBER vesilesiyle, gündeminize getirdiğim soru budur.
Niçin gündeme getiriyorum? Çünkü bu soru, analitik kuramda ‘gerçeklikle ilişki’ denilen şey konusunda durmadan yapılan karışıklıklardan kaçınacak tarzda bitiştirmemize imkân verecek olan sorudur. Çünkü aynı zamanda bize analizin amacını tahayyül ve bitiştirme fırsatı verecek olan da odur; ‘gerçekliğe uyum’ diye konuşulurken, neyin kastedildiği… zira ‘gerçeklik’in ne olduğuna dair bir tanım getirilmedikçe kimsenin bu konuda bir bilgisi yoktur; ‘gerçeklik’ basit bir şey değildir.
Çizilmiş yolu bu meseleye sokmak için, büsbütün aktüel bir şeyden hareket edeceğim. Zira bütün bunların, sanki düz bir metin yorumuymuş, sırf bir tefsirmiş gibi, basbayağı bir metin açıklaması olduğu söylenemez. Bunlar, hepimizin pratiğinde her gün yaşayan şeylerdir; süjelerle süregiden süpervizyonlarımızda, yorumumuzun yönünü nasıl tayin ettiğimizde, direnişlerle nasıl hareket etmemiz gerektiğine dair fikrimizde karşımıza çıkan şeylerdir. Bir örnek alacağım; geçen cuma hasta sunumumda, tek bir hezeyanın içinde iki kişiyi sunduğum –‘folie à deux’ denir– şeyi, aranızdan bir kısmınız işitmiş olabilir.
Onlardan biri –daha genç olanı–, yani ne annesinden daha kolay değerlendirilebilmiş olan, ne de kendisi; eğitim servisinde hastaların oynadığı işlev göz önüne alındığında, benim ilgilenmemden önce bir güzel en az bir on kere muayene edilip sunulmak zorunda kalmıştı: insan hezeyanlı da olsa, bu tür alıştırmalar kısa zamanda tepemize biner; ve kendisi pek iyi niyetli sayılmazdı.
Yine de bazı şeyler ortaya konulabildi; en azından şu: örneğin bu paranoid hezeyan –çünkü kendisi bir paranoyaktı–, ‘karakter’ temeli diye adlandırılan ‘gurur’, ‘kuşku’, ‘alınganlık’, ‘katılık’ gibi ‘psikolojik’ denilen şeyleri varsaymaktan çok uzak, –en azından genç kız için– bunun tersine, olağanüstü iyicil bir duygulanım sergiliyordu.
Hatta neredeyse şöyle diyeceğim: bir yandan kendini kurbanı saydığı, ortaya koyması güç yorumlar zincirinin yanında… tersine, sadece kibar, sadece iyi bir kişi olabileceği duygusunu taşıyordu; üstelik bunca çekip çevirdiği onca sıkıntının ortasında, yalnızca genel bir sempati görmeye layık olabileceğini hissediyordu; doğrusu, üzerinde gördüğümüz tanıklıkta, kendisiyle uğraşmış olan servis şefi de ondan, herkesin sevdiği, zarif bir kadın olarak başka türlü söz etmiyordu.
Kısacası, konuyu ve onun başkalarıyla ilişkilerini ele almak için dünyadaki bütün zorlukları yaşadıktan sonra, ortada açıkça mevcut olan merkeze yaklaşabildim; çünkü elbette onun temel kaygısı, şüpheye mahal verecek hiçbir unsur bulunmadığını bana kanıtlamak ve hekimi baştan kötü bir yoruma götürebilecek şeyi ona teslim etmemekti.
Yine de bana şunu açtı: bir gün, koridorunda, çıkmak üzereyken, bir tür ‘kaba’ ile işi olmuştu; şaşacak bir şey yoktu, çünkü bu, edepsiz adam evliydi ve hafif meşrep komşularından birinin düzenli sevgilisiydi; ve o herif, yanından geçerken… bunu bana gizleyemezdi ya, hâlâ içinde bir ukdeydi… ona bir küfür etmişti; ki kendisi de –ifadesiyle– onu değersizleştirdiği için bu küfrü bana söylemeye hevesli değildi.
Yine de, yaklaşımımda koyduğum belli bir yumuşaklığın, beş dakikalık bir görüşme sonunda iyi kötü bir anlaşma zeminine gelmemizi sağladığını düşünüyorum; ve orada, gerçekten de bir kabullenme gülüşüyle bana itiraf etti: bu işte kendisi de pek büsbütün ak pak değildi. Yani, o da, geçerken bir şey söylemişti; ve bu şeyi, duyduğundan daha kolay itiraf etti; söylediği şey şuydu: ‘Kasaptan geliyorum.’
Doğal olarak ben de herkes gibiyim; sizin düştüğünüz hataların aynısına düşerim; demek istediğim, size yapmamanızı söylediğim her şeyi ben de yaparım; işe yarasa bile yine de haksız olurum: ‘doğru’ bir kanaat, bilim açısından bakıldığında, sırf ve sadece kanaat olarak kalır; bunu SPİNOZA geliştirmiştir.
Anlıyorsanız ne âlâ, içinize atın; önemli olan anlamak değil, ‘sahi’ye varmaktır: tesadüfen anlarsanız bile, anlasanız da anlamazsınız. Elbette ben anlarım; bu da gösterir ki hepimizin, hezeyanlılarla ortak bir küçük payı vardır; yani bende de, hepimizde olduğu gibi, normal insanda bulunan ‘hezeyanî’ bir şey vardır.
‘Kasaptan geliyorum’: bana bir şey anlamak gerektiği söylenirse, gayet güzel, bunu ‘domuza’ bir gönderme olarak bitiştirebilirim; ‘cochon’ demedim, ‘porc’ dedim, ama o da gayet hemfikirdi ve benim anlamamı istediği şey buydu; belki karşısındakinin de anlamasını istediği oydu. Ne var ki yapılmaması gereken şey tam da budur; çünkü ilgilenmemiz gereken, neden karşısındakinin bunu anlamasını istediğidir. Peki niçin ona bunu açık açık söylemiyordu? Niçin ima yoluyla konuşuyordu? Önemli olan budur; ve eğer anlarsam, artık duracağım yer burası olmaz; çünkü ben zaten ‘anlamış’ olurum.
İşte bu, hastanın oyununa girmek, onun direncine ortak olmak denen şeyin ne olduğunu size gösterir; zira hastanın direnci, daima sizin direncinizdir; ve bir direnç başarıya ulaşıyorsa, siz tepeden tırnağa işin içindesiniz demektir; çünkü siz ‘anlıyorsunuz’dur. Anlıyorsunuz; haksızsınız; çünkü anlaşılması gereken tam olarak, niçin bir şeyin anlaşılmak üzere verildiğidir. Varmamız gereken nokta budur; esas nokta budur. İşte bu yüzden o, ‘Kasaptan geliyorum.’ dedi de, ‘domuz!’ demedi.
Önce şunu anlayın: hastaların muayenesinde, başka birçok deneyimde sahip olamadığım bir şeyi, parmağınızla dokunur gibi yakalama şansınız burada eşsizdir; ve tam o anda ısrarla altını çizdim… yorumumu da buna sınırladım; zira o anda bu unsuru geliştirecek vaktim kalmamıştı… size, bunun bir ‘inci’ olduğunu hatırlatıyordum; ve gerçekten de size, şu çok açık benzerliği göstermiştim: bir gün, işitsel halüsinasyondan yakınan bazı hastaların, apaçık gırtlak hareketleri, dudak hareketleri yaptıklarının keşfiyle; yani bunları dile getirenin bizzat kendileri olduğunun fark edilmesiyle. Burada aynı şey değil; benzer; benzer olduğu için ilginç; daha da ilginç çünkü aynı değil.
Bir an durun ve şuna bakmaya, bununla ilgilenmeye çalışın: ‘inci’, bize şunu demesinden ibarettir:
‘Ben dedim: “Kasaptan geliyorum.”’
Ve sonra o ‘bombayı’ patlatır: peki karşı taraf ne demiş? O da demiş ki: ‘Truie!’ (‘Dişi domuz!’).
‘Çobanın çoban karısına cevabı’ dedikleri şey; iğne-iplik, canım-ciğerim; hayatta işler böyle yürür. Bunun üzerinde azıcık durmalıyız: ‘Oh, pek memnun –diyorsunuz–; işte bize öğrettiği şey: “Sözde, özne kendi iletisini terslenmiş biçimde alır.”’
Yanılıyorsunuz; tam da bu değildir. Hatta bir fark vardır; yakından bakınca göreceğimizi sanıyorum: söz konusu ‘iletinin’, –o da– ‘söz’ ile aynı şey olmadığını, hiç değilse ben onu size şöyle bitiştirirken kastettiğim anlamda, öznenin iletisini, Büyük Öteki’den, terslenmiş biçimde aldığı o aracılık biçimi olarak ‘söz’ ile aynı şey olmadığını.
Evvela bu kişi kimdir? Evli bir adam olduğunu söyledik; öznenin kurbanı olduğu hezeyanın kendisiyle de fazlaca ilişkili olan bir kızın sevgilisi. Bu komşudur; öznenin merkezî figürü değildir ama temel figürdür. Bu iki figürle ilişkileri muğlaktır: kuşkusuz bunlar, zulmedici ve düşman figürlerdir; ama, görüşmede hazır bulunanların şaştığı gibi, öyle fazla talepkâr bir tarzda değil; daha çok bir hayret, bir şaşkınlık hâli: ‘Şu dedikoducular nasıl oldu da, büyük olasılıkla, iki hastayı hastaneye getirme dilekçesini kotardılar?’
Bu, öznenin dışarıyla ilişkilerini daha ziyade karakterize eden bir şeydir: kendilerine yönelen genel ilgi motifini tekrarlamaya eğilim; gözlemde yakaladığımız, ‘erotomanik’ unsurların süsleri bununla açıklanabilir; bunlar tam anlamıyla erotomani değildir, fakat ‘insanların onlarla ilgilendiği’ duyguları türünden şeylerdi. Söz konusu olan bu ‘truie’, nedir?
Evet, bu onun ‘iletisidir’; ama bu, daha ziyade, onun kendi iletisi değil midir? Zira, olup biten her şeyin başında, komşunun iki yalnız kadını itip kakmakta olduğu duygusunu görürüz:
– ki bunlar, yaşamda birbirlerine sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır,
– ki küçük olan evlenirken ayrışamamışlardır,
– ki küçük olanın evlilik ilişkilerinde doğmuş gözüken dramatik bir durumdan birdenbire kaçmışlardır; tıbbî raporlara bakılırsa, kocanın onu ‘dilim dilim doğramak’tan başka bir şey istemediği yolundaki tehditleri karşısında azamî bir korkuyla kaçmıştır.
Söz konusu hakaretin… çünkü ‘hakaret’ terimi burada gerçekten özseldir; paranoya klinik fenomenolojisinde hep önemsenmiştir… bu komşuya karşı yürütülen savunma davasıyla, hattâ ‘kovma’ ile uyum içinde olduğunu hissediyoruz; komşu, öncelikle ‘istilacı’ sayılmaktadır:
Hep, onların tuvaletini yaparken, ya da bir şeye başlarken kapıyı çalar; yemek yerlerken, okurken…; esasen içeri dalmaya eğilimli bir kişiydi; dolayısıyla her şeyden önce onu bertaraf etmek gerekiyordu. İşler ancak, bu kovmanın, bu reddedişin, hastanın bu ‘geri çevirişinin’ tüm kuvvetiyle icraya konduğu andan itibaren sorunlu olmaya başladı; onu gerçekten ‘boşalttıkları’ anda.
O halde bunu, az çok ‘yansıtma’ planında mı göreceğiz; bir savunma mekanizması olarak; öyle ki hastalar
– kişisel yaşamlarını, erkek unsurunun dışında sürdürmüşlerdir,
– erkek unsurunu her zaman kendileriyle asla uyuşamadıkları bir yabancı kılmışlardır,
– dünya, onların gözünde esasen ‘dişildir’.
Ve hemcinsleriyle bu ilişki, gereksinmenin, kendileri olarak kalma zorunluluğunun, çift halinde kalmanın, kısacası FREUD’un bize söylediğinin dayanağıyla akraba bir şey midir: bu iki kadının izole bir dişi dünyada yaşadıkları toplumsal ilişkiler; onlar kendilerini, Öteki’den kendi ilişkilerini almak konumunda olmaktan ziyade, bunu başkasına bizzat söylemek konumunda bulurlar.
Hakaret, bu ilişkide bir tür ‘yansıma’ ile geri dönen savunma kipliği midir; ve kurulduğu andan itibaren her kim olurlarsa olsunlar tüm başkalarına, sırf ‘başka’ oldukları için, yayılması anlaşılır bir şey olan bu ilişkide? Bu elbette tasavvur edilebilir; ve zaten şu ima edilir: burada söz konusu olan, terslenmiş biçimde alınan bir ‘ileti’ değil, öznenin bizzat kendi iletisidir.
Burada durmalı mıyız? Elbette hayır; bu, onların kendilerini düşmanca duygularla çevrili hissetmelerini açıklayabilir, ama soru bu değil; şu sorudur: ‘truie’ hakikaten işitilmiştir, reel’de; söz konusu kişi ‘truie’ demiştir. Konuşan ‘gerçeklik’tir. Kim konuşmaktadır?
İşte, sorunun bu terimde kurulduğunu yakaladığımız durum tam budur. Halüsinasyon olduğuna göre, konuşan gerçekliktir; bu, öncüllerin parçasıdır; gerçekliği, bir duyum, bir algıyla kurulu olan diye koyduk. Burada bir belirsizlik yoktur; o, ‘Bana, “truie!” diye karşılık verdiği duygusuna kapıldım.’ demiyor; şöyle diyor:
‘Ben, “Kasaptan geliyorum.” dedim ve o bana “Truie!” dedi.’
Ya, ‘Pekâlâ, halüsinasyon görüyor…’ deyip yetiniriz; ya da –ki bu girişim delice görünebilir; ama psikanalistlerin rolü, bugüne dek, delice girişimlere atılmak olmadı mı?– biraz daha ileri gitmeyi deneriz; bunun ne demek istediğini görmeyi.
Önce, gerçeklikten söz ederken duyduğumuz şeyi, nesnelerin gerçekliğini, neredeyse kelimenin gündelik anlamıyla ‘gerçek’ bir şeyi mi kastediyoruz?
Evvela, kim konuşuyor? ‘Kim konuşuyor?’ diye sormadan önce, gerçeklikte bizim için, gündelikte kim konuşur, diye soramaz mıyız? Biri bize konuştuğunda, konuşan şey gerçekten ‘gerçeklik’ midir?
Sanırım, size geçen sefer küçük a ile yazılan ‘öteki’ ile büyük A ile yazılan ‘Öteki’ üzerine yaptığım uyarıların önemi şuradadır: eğer konuşan ‘Öteki’ ise –büyük A ile–, Öteki, karşınızda duran gerçeklik, yani heceleyen kişi –küçük öteki– değildir; Öteki, bu gerçekliğin ötesindedir; çünkü ‘hakiki söz’de, Öteki, kendinizi kendisine tanıttığınız şeydir; zira bu söz, ancak önce onun tanınmış olması sayesinde sizi tanınır kılabilir; sizin kendinizi tanıtabilmeniz için onun tanınmış olması gerekir.
“Kasaptan geliyorum”: eğer bana burada anlaşılması gereken bir şey olduğu söylenirse, ben de pekâlâ bunun domuzla bir göndermeye sahip olduğunu dilegelebilirim; “cochon” demedim, “porc” dedim, ama o da buna pekâlâ katılıyordu ve benim bunu anlamamı istiyordu; belki de ötekinin (karşısındakinin) de bunu anlamasını istiyordu. Ancak tam da yapılmaması gereken budur, çünkü dikkat kesilmemiz gereken şey, neden özellikle ötekinin bunu anlamasını istediğini bilmektir. Peki, neden ona bunu açıkça söylemiyordu? Neden ima yoluyla konuşuyordu? Önemli olan budur; ve eğer ben “anlarsam”, artık orada durmam, çünkü çoktan “anlamış” olurum.
İşte size, hastanın oyununa girmek ve onun direncine ortak olmak denen şeyin ne olduğunu gösteren durum budur; zira hastanın direnci daima sizin direncinizdir, ve bir direnç başarılı oluyorsa bunun nedeni sizin işin içinde tepeden tırnağa olmanızdandır: çünkü siz “anlıyorsunuz”. Anlıyorsunuz ve haksızsınız; zira tam olarak anlaşılması gereken şey, neden bir şeyin “anlaşılmak üzere” verildiğidir. Varmamız gereken yer budur; esas düğüm noktası budur. İşte bu yüzden o “Kasaptan geliyorum” dedi de “domuz!” demedi.
Önce şunu kavrayın: burada, hastaları incelemeye ilişkin pek çok başka deneyimde sahip olamadığım bir ayrıcalığı parmağınızla dokunur gibi yakalama fırsatını elde ettiniz; ve tam da o anda ısrar etmiştim… yorumumu da o ana sınırlamıştım, çünkü o esnada bu öğeyi açmaya zamanım yetmiyordu… size bunun bir “inci” olduğunu belirtiyordum ve gerçekten de, şu keşifle çok açık bir benzerlik sergilediğini göstermiştim: bir gün bazı hastaların işitsel varsanmalardan yakınırlarken, boğaz hareketleri, dudak hareketleri yaptıklarının fark edilmesi; yani, onların bu sözleri aslında bizzat kendilerinin eklemlendirdiğini yakaladığımız keşif. Burada aynı şey değildir; benzerdir. Benzer oluşu ilginçtir; daha da ilginç olan, aynı olmamasıdır.
Şuna bir an için dikkat kesilmeye, bakmaya çalışın: bu “inci” şundan ibarettir, bize şunu söylemesinden:
“Ben dedim ki: ‘Kasaptan geliyorum’.”
Ve işte tam orada, bombayı patlatıveriyor: peki, o (erkek) ne demiş? Şunu demiş: “Dişi domuz!”
Bu, “çoban ile çobanın kızının atışması” denen şeydir sanki: iğne-ipliğe karşılık, canım-cicim, hayat böyle cereyan eder. Bunun üzerinde küçücük bir an durmamız gerekir: “Bak işte, pek memnun kendisi—diyorsunuz—bize hep öğrettiği şudur: ‘Sözde, özne kendi iletisini tersinden alır.’”.
Aldanmayın; tam da bu değildir. Hatta bir fark vardır; bence yakından bakarsak, söz konusu “iletinin” hiç de bütünüyle—aksine hayli uzak biçimde—sözle özdeş olmadığını görebiliriz; en azından size şöyle açıkladığım anlamda sözle: öznenin iletisini, Öteki’den, tersine çevrilmiş biçimde aldığı bir aracılık formu olarak. Evvela şu kişi kimdir? Evli bir adamdır, demiştik; öznenin uğradığı sanrının içine bizzat karışmış bir kızın—komşusunun—âşığıdır. O komşu, merkez değilse de temel kişidir. Öznenin bu iki kişiyle ilişkileri muğlaktır: kuşkusuz bunlar baskın ve hasmane figürlerdir; ama karşılaşmada bulunanların da hayret ettiği üzere çok da talepkâr bir kipte değil; daha ziyade şu türden bir şaşkınlıktır söz konusu olan: bu dedikoducu kadınlar, iki hastayı hastaneye getirme dilekçesini nasıl olup da kararlaştırabildiler?
Bu, öznenin dışarıyla olan ilişkisini daha ziyade karakterize eder: kendilerine tanınmış genel ilgi motifini yineleme eğilimi… gözlemde yakaladığımız erotomanik öğe taslaklarını da herhâlde bu açıklar; bunlar tam anlamıyla erotomani değildir, ama gerçekten de “kendileriyle ilgilenildiği” duygusu gibi duygulardı. Söz konusu “dişi domuz” nedir peki?
Bu, onun iletisidir kuşkusuz; ama yoksa bu, daha ziyade, onun bizzat kendi iletisi değil midir? Gerçekten de, anlatılan her şeyin başlangıcında olup biteni ve komşunun iki yalnız kadını iteklediği duygusunu görürsek:
– yaşamda birbirlerine sıkıca bağlı kalmış,
– en genç olanın evlenişi sırasında ayrılamamış,
– en genç olanın evlilik ilişkilerinde oluştuğu anlaşılan dramatik bir durumdan birdenbire kaçmış; tıbbî raporlara göre de, kocasının, onu “dilim dilim doğramak”tan geri durmayacağı yolundaki tehditlerinden azamî ölçüde korkmuş olan bu genç kadın…
Burada söz konusu hakaretin… çünkü “hakaret” terimi gerçekten de burada asıldır; paranoya klinik fenomenolojisinde daima öne çıkarılmıştır… komşuya karşı, onu baştan beri istilacı sayan iki hastanın kendilerini mecbur hissettikleri savunma, hattâ kovma süreciyle uyuştuğu izlenimine kapılırız:
komşu, onlar tuvaletteyken, ya da bir şeye başlar başlamaz, akşam yemeğindeyken, okurken kapıyı çalmaya daima gelirdi; özünde girişkenliğe meyyal bir kişiydi ve dolayısıyla onu uzaklaştırmak her şeyden önce söz konusuydu. Ne zaman ki bu kovma, bu reddetme, bu geri çevirme tüm icrası içinde etkinlik kazandı—onu gerçekten “boşalttıkları” anda—, işte ancak o zaman işler sorunsallaşmaya başladı.
O hâlde bunu az çok projeksiyon düzleminde, bir savunma mekanizması olarak mı göreceğiz: ki bu hastalar
– iç yaşamlarını erkek unsurunun dışında sürdürmüşlerdir,
– erkek unsurunu hep anlaşamadıkları bir yabancı olarak görmüşlerdir,
– dünya onlar için esasen kadınsıdır.
Ve kendi cinslerinden kişilerle kurdukları bu ilişki, bizatihi kendi olarak kalma, çift kalma gereksiniminde bir projeksiyon türü müdür; kısaca, en geniş anlamıyla bir eşcinsel kazık çakmaya akraba bir şeyi duyumsarız ki, bu da FREUD’un bize söylediği üzere toplumsal ilişkilerin temelidir; iki kadının yaşadığı bu yalıtılmış kadın dünyasında, kendilerini, Öteki’den kendi bildirimlerini tersinden (inversiyonlu) alma konumunda değil de, bunu bizzat ötekine söyleme konumunda bulmuşlardır.
Hakaret, bu ilişkide bir tür yansımayla geri dönen bir savunma tarzı mıdır; ki kurulur kurulmaz, kim olursa olsun, “öteki oldukları için” bütün ötekilere doğru genişlemesi anlaşılır bir şeydir? Elbette bu düşünülebilir; ve bu, söz konusu olanın tersinden alınmış mesaj değil, öznenin bizzat kendi mesajı olduğuna zaten işaret eder.
Burada durmalı mıyız? Elbette hayır; yetmez, çünkü bu, onların kendilerini düşmanca duygularla çevrili hissetmelerini açıklayabilir; ama soru bu değildir. Soru şudur: “dişi domuz” gerçeklikte, reel içinde gerçekten işitilmiştir; söz konusu kişi “dişi domuz” demiştir. Konuşan gerçekliğin kendisidir. Kim konuşmaktadır?
İşte, sorunun tam da bu terimde kurulduğunu yakaladığımız durum budur: varsanma olduğuna göre konuşan gerçekliktir; bu, öncüllerin bir parçasıdır; gerçekliği algı, duyum olarak tanımlamış bulunuyoruz. Bu konuda bir muğlaklık yoktur; o şöyle demiyor:
“Bana, sanki bana ‘dişi domuz!’ diye karşılık verdiği duygusu geldi.”
Şöyle diyor:
“Ben ‘Kasaptan geliyorum’ dedim; o da bana ‘dişi domuz!’ dedi.”
Ya “İşte oldu bitti, halüsinedir, peki…” deyip yetiniriz ya da—ki bu teşebbüs delice görünebilir ama analistlerin işi bugüne dek delice teşebbüslere girişmek olmadı mı?—biraz daha ileri gitmeyi, bunun ne demek istediğini görmeyi deneriz. Evvela, gerçeklik, bizim anladığımız tarzda, nesnelerin gerçekliği, gündelik dildeki anlamıyla “gerçek bir şey” midir? Soru bu mudur?
Önce, kim konuşuyor? “Kim konuşuyor?”u sormadan önce, gündelik gerçeklikte bizim için kim konuşur diye sormayalım mı? Biri bize konuştuğunda, konuşan gerçekten “gerçeklik” midir? Sanırım geçen sefer “öteki” ve “Öteki” üzerine—küçük a ile öteki ve büyük A ile Öteki—yaptığım hatırlatmaların yararı şudur: eğer konuşan büyük A ile Öteki ise, Öteki, önünüzde duran çıplak gerçeklik—sözleri eklemleyen kişi [küçük öteki]—değildir; zira hakiki sözde, Öteki, kendinizi tanınır kıldığınız şeydir; ve bu söz… ama siz kendinizi tanınır kılamazsınız, ancak onun önce tanınmış olması sayesinde tanınır olabilirsiniz; tanınmış olması gerekir ki siz tanınabilesiniz.
Bu karşılıklılık, sözün bir Öteki ile olabilmesi için gerekli olan bu fazladan boyut; size tipik örneklerini verdiğim, sözün “Sen benim efendimsin.” ya da “Sen benim karımsın.” dediği söz türü. Öte yandan, tam tersi olmakla birlikte eşdeğeri olan yalan söz de, tam da, mutlak bir Öteki olarak tanınmış bir şeyi varsayar:
– sizin bilebileceğiniz her şeyin ötesinde hedeflenen bir şeyi,
– tanınmanın, tam da bilinenin ötesinde olduğu için kıymet kazandığı bir şeyi; yani, onu tanımakta ve tanınmanın içinde onu tesis etmektesiniz; onu, gerçekliğin basit bir unsuru, bir piyon, bir kukla değil, indirgenemez bir şey olarak,
– özne olarak varoluşu, kendinizi tanınır kıldığınız sözün bizzat değerine bağlanmış bir şeyi,
– doğan bir şeyi: birine “Sen benim karımsın.” dediğinizde, örtük olarak ona “Ben senin erkeğinim.” de dersiniz; ama önce “Sen benim karımsın.” dersiniz; yani, onu, sizin tarafınızdan tanınacak konumda tesis edersiniz; bu sayede o da sizi tanıyabilecektir.
Şu hâlde söz, söylem boyunca bile, her zaman dilin ötesinde bir şeydir; ve bu, o kadar doğrudur ki, böyle bir angajmandan hareketle—tıpkı başka herhangi bir sözden hareketle de—, ister bir yalan olsun, onu izleyen bütün söylem—ve söylem derken eylemler, girişimler, bir kıvranma hareketi de dâhildir—işte bunlar o andan itibaren gerçekten kuklayı içine alır; ama oyuna kapılacak ilk kukla sizsiniz; ve bir sözden hareketle.
Bir sözden hareketle tesis edilir bu oyun—tıpkı “Alice Harikalar Diyarında” olanda olduğu gibi—, Kraliçe’nin sarayındaki hizmetkârlar ve diğer karakterler, iskambil oynamaya, o iskambil kâğıtlarını giyinerek başlarlar ve bizzat kendileri “Kupa Kralı”, “Maça Kraliçesi”, “Karo Vale” olurlar.
Bir sözden itibaren angaje olursunuz,
– sadece onu desteklemek ya da inkâr etmekle, ya da reddetmekle, ya da çürütmekle, ya da söyleminizle tasdik etmekle değil,
– çoğu kez oyunun kuralına uygun her türden şeyi yapmakla; ve kraliçe o kuralı her an değiştirse bile, bu hiçbir şeyi değiştirmez; zira bir kez sembollerin oyununa sokulduğunuzda [bkz. ayrıca “Çalınmış Mektup”, α, β, γ, δ], yine de daima belli bir kurala göre davranmak zorunda kalırsınız.
Başka bir deyişle, herkes bilir ki bir kukla konuştuğunda, konuşan kuklanın kendisi değildir; arkadan konuşan birisidir. Soru, bu vesileyle karşılaşılan şahsın işlevinin ne olduğu sorusudur; ve özne için söyleyebileceğimiz şey şudur: o, açıkça konuşan “gerçek” bir şeydir; ilginç olan da budur; kadın, arkasından konuşan birisi olduğunu söylemez; kendi sözünü, tersine çevrilmiş değil, ötekinde—kendi aynasal yansımasında, benzeyeni olan ötekinde—bizzat kendi sözünü alır; meseleyi tartışmaya bile açmadan. “Dişi domuz!” anında verilir; ve “Kasaptan geliyorum”la birlikte ilk “an”ın hangisi olduğu bile belli değildir.
Söz, reel içinde ifade bulur; kuklada ifade bulur; bu durumda söz konusu olan Öteki, partnerin ötesinde değildir; öznenin bizzat kendisinin ötesindedir; ve işte bu, imanın yapısının işaretidir; kendisini söylediğinden ötesinde bir öteye işaret ederek belirtir.
Başka bir deyişle, geçen sefer size anlattığım şeylerin ima ettiği dörtlünün oyununu bir şemada yerleştirirsek:
– S,
– A,
– küçük a,
– küçük a’.
Küçük a, onun koridorda karşılaştığı beyefendidir. Büyük A yoktur; a’dan a’ya’ doğru giden bir şey vardır; a’, “Kasaptan geliyorum” diyendir; “Kasaptan geliyorum” denilen kimdir? S’den (özne).
Küçük a ise “Dişi domuz!” der.
a’—bize konuşan ve sanrılı olarak konuşmuş olan kişi—, hiç kuşkusuz kendi iletisini bir yerlerden tersine çevrilmiş bir biçimde alır; onu küçük ötekinden alır; ve onun söylediği, özne olarak bizzat kendisi olduğu öteyi ilgilendirir; ve tanım gereği, sadece insan öznesi olduğu için, onun hakkında yalnızca ima yoluyla konuşabilir. Radikal olarak olduğumuz bu S’den, bu özneden söz etmenin yalnız bir yolu vardır:
– ya gerçekten büyük A olan Öteki’ye seslenmek ve sizi ilgilendiren mesajı ondan tersine çevrilmiş bir biçimde almak,
– ya da başka bir yol olarak, varlığının yönünü, varlığını imanın biçimiyle belirtmek.
İşte bu bakımdan o, tam manasıyla bir paranoyaktır. Onun çevrimi, bu büyük Öteki’nin dışlanmasını içerir; devre, iki küçük ötekinin üzerinde kapanır:
– karşısında konuşan kukla; onda kendi iletisinin yankılandığı kukla,
– ve kendisi; benim gibi, daima bir öteki olan ve ima yoluyla konuşan kendisi.
Önemli olan tam da budur: o, ima yoluyla o kadar iyi konuşur ki, ne söylediğini bilmez; zira nihayetinde şeylere yakından bakarsak, ne der? “Kasaptan geliyorum.” der. Kasaptan kim gelir? Parçalanmış bir domuz; bunun böyle olduğunu bilmez, ama yine de söyler. Hitap ettiği o ötekine, kendisi hakkında şunu söyler:
– “Ben, dişi domuz, kasaptan geliyorum.” “Ben zaten çözülmüşüm; parçalı beden, membra disjecta; sanrılıyım; öyle ki dünyam, tıpkı benim gibi, parça parça oluyor.”
Ona söylediği budur. Ve gerçekten de, bu tarz ifade—ne kadar anlaşılır görünürse görünsün—en hafif deyimle azıcık tuhaftır.
Bütün çıkarabileceğimiz bu mu sanıyorsunuz? Hayır! Daha başka bir şey var. Zamanlılık düzeninde—belli bir zamansal ardıllıkta—bir şeyler söz konusudur. Hastanın sözlerinde tüm açıklığıyla şudur: ilk konuşanın kim olduğu bilinmemektedir.
Görünen o ki ilk konuşan bizim hastamız değildir; en azından ille de öyle değildir; her durumda bunu asla bilemeyeceğiz; “gerçekdışı sözleri” bir eklemlenmeyle kronometre tutup ölçmeyeceğiz… Ama şu hususa dikkatinizi çekerim: eğer şimdiye dek geliştirdiklerim doğruysa, öznenin sözü gerçekten de düzen içindeyse, diyebileceğimiz en az şey şudur: ulak söz—yani “Kasaptan geliyorum”—, yanıtı—“Dişi domuz!”u—varsayar; tam da çünkü yanıt, ulama sözüdür—kesme işaretiyle—; yani, hastanın gerçekten söylediği şeydir.
Şunu belirtmiştim ki, sahici sözde olup bitenlerden büsbütün farklı bir şey var, “sen benim karımsın” ya da “sen benim efendimsin” sözlerinde olduğu gibi, burada tersine, söyleyişin bizzat kendisi yanıttır. Söz’e yanıt veren, gerçekten, ötekinin “karım” ya da “efendim” olarak takdis edilmesidir; dolayısıyla burada yanıt, öbür durumda olduğunun aksine, söyleyişi önvarsayar. Demek ki özne ile hezeyan sözü söz konusu olduğunda durum budur: Büyük Öteki gerçekten dıştadır, böyle bir hezeyan sözünün gerisinde, ona ait olarak, hiçbir sahilik yoktur.
Aynı şekilde zaten, öznenin kendisi de buna hiçbir sahilik katmaz: O, bu olgu karşısında, nihayetinde, ham olgunun yarattığı bir şaşkınlık içindedir; ve bunun çevresinde, bizim “hezeyan nizamı” diye adlandıracağımız bir düzeni yeniden kurmaya uğraşması uzun sürer. Onu geri getirir, sanıldığı gibi çıkarım ve kurgu yoluyla değil, fakat ileride göreceğimiz üzere, ilk olgunun kendisiyle ilişkisi yok sayılamayacak bir tarzda.
Böylelikle Büyük Öteki gerçekten dıştadır ve özneyi ilgilendiren şey, öteki tarafından, sahiden söylenir; ama hangi öteki tarafından? Küçük öteki tarafından, bir gölge-öteki tarafından; nitekim öznemiz SCHREBER de, mesela bize bir süredir karşılaştığı bütün insanları “altı–dört–ikiye mahvedilmiş”, ya da “altı–dört–iki usulü baştan savma” yapılmış “adamcıklar” diye belirtecektir. Şu “gölge küçük öteki”nin verdiği, şu bir tür gerçekdışılık, hatta gerçekdışıya meyleden nitelik üzerinde de iyice duralım; ama bu yine de metinde büsbütün bu çıplaklıkta değildir. (Ecole de la Cause freudienne)
Demek ki “altı–dört–iki usulü baştan savma” yapılmış adamlar; size bunun tastamam bir çevirisini şimdilik veremiyorum, Almanca’da “foutus/bâclé” sözcüklerinin çağrışımlarını size “berbat”la andırmaya çalıştım.
Peki o hâlde burada belki de bir şeyin farkına varacağız: Sözle ilgilenmemizi takiben, şimdi dille ilgileneceğiz. Sembolik, hayali ve reel’in üçlü taksimatının tam da dile uygulandığı açıkça ortaya çıkıyor; çünkü dilin çözümlemesinde devinsel eklemlenişi ihraç ederken gösterdiği itinadan, dilin özerkliğini ayırdığını ve gerçek dilin somut söylem olduğunu anlarız; çünkü dil konuşur.
Ve kuşkusuz, “öte”ye ait olan, yani sembolik ile hayali arasındaki ilişki içinde, dilin yapısını eklemlediği iki diğer terimin ayrımı bulunur; yani imleyen… İmlenen malzemeyi olduğu gibi anlamak gerekir. Ve yeri gelmişken söylüyorum: İmleyen malzemeyi, size hep anlattığım gibi, bizzat bir şey olarak görmezseniz, yani imleyen malzeme masanın üzerindeki bu kitaplarda hazırdır, oradadır; bunu değiştiremezsiniz ve anlamadan edemezsiniz; yapay diller her zaman anlamdan yola tutunmayı denerler. Yakınlarda, espérantoyu düzenleyen tümdengelim şekillerini hatırlatan birine dediğim gibi: “Sığırı biliyorsanız, ‘inek’, ‘düve’, ‘dana’ vb.yi türetebilirsiniz.” Ben de ona şöyle cevap verdim: “Peki ‘kahrolsun inekler!’ espérantoda nasıl denir, herhalde ‘yaşasın kral!’dan türemelidir.” İşte bu tek başına, anlamı parçalayan mülkü gereği, yapay dillerin varlığını tekzip etmeye yeter; bu yüzden onlar budalacadır ve ekseriya kullanılmazlar.
Demek ki bir yanda imleyen, sembolik vardır; bu malzemedir. Sonra anlam vardır; o her daim yeni bir anlama gönderir; ve tabii, siz bir imleyene bir anlam verdiğiniz andan itibaren, onu, bu anlamlandırma işlevinde bir şeyi imleyen başka bir imleyen hâline de getirebilirsiniz. Bu sebeple dilden söz edilebilir; ne var ki imleyen–imlenen yarığı her zaman yeniden üretilecektir.
Öte yandan anlamın tabiatça hayali olması şüphe götürmez; zira nihayetinde o, hayali gibi, daima uçucudur. O, sıkı sıkıya, denildiği üzere, sizi ilgilendiren şeye, yani içine alındığınız şeye bağlıdır; siz açlıkla aşkın aynı şey olduğunu bilseniz, bütün hayvanlar gibi sahiden güdülenmiş olurdunuz; ama imleyenin varlığı sayesinde çok daha ileriye sürüklenmenize yol açan şey, her daim, aynı anda hem mutlak surette ümitsiz genel-geçerlik taşıyan, insana mahsus, pek insanca, hem de sizi peşinden sürükleyen şu küçük kişisel anlamınızdır.
Gelgelelim, henüz anlayamadığınız bir lanet imleyen sistemi vardır: – ne olup da orada bulunduğunu, – nasıl var olduğunu, – neye yarayıp nereye götürdüğünü kavramış değilsiniz; işte siz onun tarafından sevk olunuyorsunuz.
Ne olur peki? Bu temel ayrımda birkaç gözlem yapmamız gerekiyor. Evvela imleyende bir tadilât husule gelir: İmleyen, kimi öğelerinin birden ağırlaşması, çökelmesi kabilinden olaylar gösterir; işte bu olaylar, yapılarda, dilin veri olarak eşzamanlı bütünlüğünde, şaşırtıcı bir şekilde “tutar” hâle gelen ağırlığı, ataleti verir. Özne her ne yaparsa, konuşurken, dilin bütün malzemesi elinin altındadır ve somut söylem işte buradan teşekkül eder.
Önce “dil” denen eşzamanlı bir bütün vardır; onu oluşturan karşıtlık kümelerinin eşzamanlı sistemi olarak. Sonra da zamanda olup biten, yani söylem vardır. M. De SAUSSURE der ki, söylemi, belirli bir zaman duygusu dışında ve doğrusal bir tarzda tanımlanmış bir duygu dışında kavramak mümkün değildir.
Bu savın mesuliyetini kendisine bırakıyorum; yanlış olduğuna inandığımdan değil, kökten doğrudur; belirli bir zamansal düzen ve dolayısıyla belirli bir somut ardışıklık olmadan söylem yoktur; hatta bu ardışıklık farazî olsa bile. Bu sayfanın okumaya alttan başlayıp yukarı doğru tırmanırsam, doğru yönde okuduğumda çıkanla aynı şey çıkmayacağı apaçıktır.
Ve kimi durumlarda bu büsbütün ağır bir karışıklık doğurabilir: “Ben babamın oğluyum” demekle aynı zamanda “babam benim oğlumdur” demek aynı anlama gelmez. Cümleyi tersine çevirmek yeterlidir. Bu, basit bir çizgi olduğu büsbütün doğru değildir; muhtemelen bir “porte” (nota beşliği) demek daha yerinde olur; ama çizgiler vardır.
Şu hâlde artzamanlı olarak… Söylem, bu artzamanlılık içinde yerini alır: Eşzamanlı olarak var olan bir imleyen olan şey, işte, hezeyan konuşmasında zaten yeterince karakterize olmuştur; şu not edilmesi gereken şey: yani bu öğelerden bazılarının yalıtılması, bir kıymet kazanması, bir anlamla yüklenmesi; ama sırf anlamla, her şeyden önce kelimenin aldığı özel manayı, ağırlığı belirleyen bir anlamla.
Mesela “Nervenanhang”, sinir eklemesi; bu hâlde bu sözcüğün kendisi bile temel dilin bir sözcüğüdür; yani özne SCHREBER, tam da Nervenanhang yolu üzerinden esinle kendisine gelen sözcüklerle, kendisine gelmiş bulunan ve kendisine seçmeci anlamları tekrarlanmış sözcüklerle, tam manasıyla mustarip olduğu sözcükleri mükemmelen ayırt eder; mesela “ruh cinayeti/assassinat d’âme” onun için sorunludur; ama bunun özel bir anlamı olduğunu bilir.
Ve bir bakıma kitap, bu tür sözcüklerle bezenmiştir, serpiştirilmiştir; ama o, bunlardan bizim söylemimiz olan bir söylemde söz eder. Yani kitabı dikkat çekici biçimde yazılmıştır; açık, rahat ve, o dönemde olup bitene kıyasla, pek çok felsefî sistem kadar tutarlıdır; o dönemde görüyoruz ki, biri bir yol ayrımında, bir tarantulaya sokulmuş gibi birden “Bovarizm”i keşfeder ve aynı şekilde “süre”nin dünyayı anahtarı olduğunu görür ve neden seçtiğini ve nereden devşirdiğini bilemediğimiz bir kavram etrafında bütün dünyayı yeniden kurmaya girişir.
SCHREBER’in sisteminin, size genel hatlarını çizdiğim bu filozoflarınkinden aşağı bir kıymeti olduğunu görmüyorum; hatta – sizin de muhakkak göreceğiniz üzere – SCHREBER’in metninden kimi zaman daha çok şey öğrenilebilir; zira o, son derece ileri gider; ve nihayetinde FREUD’un kendi çözümlemesini bitirirken ortaya koyduğu şey şudur: Esasen bu herifin yazdığı şeyler pek acayip derecede harikadır; FREUD der ki: “Yazdıklarına benziyor.”
Bu kitap, yani müşterek söylemle yazılmış olan, bize, ağırlık kazanmış sözcükleri bildirir; denebilir ki, bu ağırlık, imleyen sisteminin bizzat bütünlüğünü şimdiden çözmektedir, koparmaktadır. Biz buna “erotizasyon” diyeceğiz ve fazla basit açıklamalardan kaçınacağız.
Olan biteni çözümlemek söz konusudur: İmleyen bir şeyle yüklenmiştir ve özne bunun pekâlâ farkındadır; öyle ki SCHREBER, muhatap olduğu dünyanın çeşitli dilegelmiş kuvvetlerini tanımlamak için, bir ara “instans/instance” terimini kullanır. Onun da küçük “instans”ları vardır ve şöyle der:
“‘İnstance’ bana aittir, bunu bana başkaları söylemedi; bu benim sıradan söylemimdir.”
Söz, işte, imleyen düzeyindedir. Anlam düzeyinde olan bitene gelince, orada da kuşku götürmez biçimde olup biten şeyi görmektesiniz; rüya düzeyinde bir hakaret gibi; ve bu her defasında dil sisteminde bir kopmadır; aşk sözcüğü de öyledir.
Her hâlükârda, “Truie!” (dişi domuz) sözcüğünün müphem bir anlamla yüklü olması – ki bu muhtemeldir – yahut hiç yüklü olmaması fark etmez; biz zaten bu çözülmenin bir belirtisini almış bulunmaktayız. Anlam, kendine yakışır her anlam gibi, bir başka anlama gönderir; nitekim öznenin durumunda, işte, bunu ima eden şey, “ima/allusion”dır: “Kasaptan geliyorum” dedi; bize bunun başka bir anlama gönderdiğini bildiriyor; tabii, biraz yanlama yapıyor; yani anlamamı bilmemi tercih ediyor… “Anlıyorsunuz ya” diyenlerden daima sakının; bu, her zaman, sizi gidilmesi gereken yerden başka bir yere göndermek içindir; burada da aynı şeyi yapıyor; bana “pekâlâ anlıyorsunuz” diye işaret ediyor.
Bu, kendisinin de bundan pek emin olmadığı anlamına gelir; ve anlamı, pek de kesintisiz, uyuşur bir anlam sistemine değil, “ifadesi kabil olmayan” anlam denilen şeye, kendi asli gerçekliğinin anlamına, ve dediğim gibi, kendi bedeninin parçalanışına gönderir.
Bir de dilegelmenin, sahiden, reel olanı vardır; ve “fındık-fıstık oyunu/muscade” dedikleri şey, tam da ötekine geçmiş oluşu itibarıyladır. Önemli olan, gerçek sözün – kastettiğim, dilegelmiş sözün – alanın başka bir noktasında ve herhangi bir noktasında değil, şu ötekinde, dış dünyanın bir unsuru olarak kuklada ortaya çıkışının neye tekabül ettiğini görmektir.
Sanırım bugün burada bırakacağım; bu söylemi daha ileriye taşımayı düşünmüştüm ve böylelikle kapanmış bir sistem meydana getirdiğini söylemiyorum; fakat sizi fazla geç göndermek istemiyorum.
Bu yapı çözümlemesinin bir maksadı var: size, bir dahaki sefere gireceğim şeye giriş kapısını göstermek, onu başlatmak. Yani sözün, öznenin, büyük S’nin medyumu olarak, bizim için daima problem olan şeyin medyumu olarak ne olduğuna; ve çözümleme bize, onun “boş bir halkın sandığı şey” olmadığını ihtar eder.
– Yani karşınızda, yer kaplaması bakımından gerçek kişi [reel] vardır; hatta sıkışırsanız, odanıza on kişi sığdırabilirsiniz ama yüz elli kişi sığdıramazsınız; bir insan varlığının mevcudiyetinde böyle bir şey vardır: Yer kaplar.
– Sonra gördüğünüz [hayali] vardır; herhangi bir şey olmayan değil, sizi besbelli cezbeden ve birdenbire, kendinizi onun boynuna atmanıza sevk edebilen bir şeydir – düşüncesiz bir eylem olup hayali düzene aittir.
– Ve sonra başka bir şey daha var: Sözünü ettiğimiz Öteki [sembolik]; bu, aynı zamanda öznenin kendisidir; sizin sandığınız şey değildir; karşınızda gördüğünüzün yansısı değildir; sırf ve sadece, kendinizi kendinizi seyrederken üretip durduğunuz şey değildir.
Eğer bu doğru değilse, bu, FREUD’un hiçbir doğru laf etmediği anlamına gelir; çünkü bilinçdışı bunun demektir. Bu sözle, büyük S ile büyük A arasındaki bu ilişkide neler olup bittiğini görmeye girişmek söz konusudur; bizim için söz konusu olan, bütün bunların içinde gerçekliğin nereye yerleştiğini görmektir; ama bunu bilmek için, malzemeden söz etmemiz gerekir: bir özne vardır ve bir de a, ötekilikteki öteki vardır. Bu ötekilikte birkaç muhtemel ötekilik bulunur.
SCHREBER’inki gibi tam gelişmiş bir hezeyanda bu ötekiliğin nasıl belireceğini göreceğiz. Şimdiden belirtiyorum ki, orada, bu S’ye, yani bu büyük Öteki’ye tekabül eden ötekilikte, bir yerde Büyük Öteki vardır. Bu ötekilikte, özne olan ama bize meçhul olan başka ötekiler de vardır.
Ve bu ötekilikte
– önce temel vardır: dünyanın düzeni, gece ve gündüz, güneş ve ay, hep aynı yere dönen şeyler [reel]; SCHREBER’in “dünyanın doğal düzeni” dediği şey; onsuz yürüyemezsiniz.
– Görüp durduğumuzun ötesinde hitap ettiğimiz, tabiatça sembolik olan bir ötekilik vardır; bu, Öteki’dir.
– Ve ortada nesneler [hayali] vardır.
Sözde bu üçünün de bulunduğunu görmüştük:
1) imleyen [Sembolik],
2) anlam [Hayali],
3) ve somut gerçek söylem [Reel].
Ve sonra S düzeyinde, hayali düzeyde bir şeyimiz daha vardır: ego ve, parçalanmış olsun olmasın ama daha çok parçalanmış olan bir beden.
Bu küçük genel tabloyu alırsanız, bir dahaki sefere SCHREBER’de, bütünüyle serpilmiş bir hezeyana varmış olan, nihayetinde mükemmelen uyum sağlamış olan hezeyancıda neler olup bittiğini anlamaya çalışacağız; zira SCHREBER vakasını karakterize eden şey budur: O, hiçbir zaman tam gaz saçmalamayı kesmemiştir; ama yine de öylesine iyi uyum sağlamıştır ki, klinik evin müdürü “O kadar nazik ki” diyordu.
Elimizde, bütün sistemi bize ileten bir adamın bulunması talihimiz; hem de öyle bir anda ki, o, tam gelişimine ulaşmıştır.
Oraya nasıl girdiğini sormadan, “psikotik-öncesi evre”nin tarihini yapmadan, gelişim yönünde şeyleri sormadan önce, bize verildiği gibi – ve bunun için kâfi sebepler vardır – FREUD’un gözleminde bize verildiği gibi ele alacağız – ki kendisinin elinde hep sadece kitap vardı; hastayı hiç görmedi – her zamanki gibi, – ki bu, açıklanamaz karışıklıkların kaynağıdır – bir “türeyiş fikri”nden yola çıkacağız; sonra belki SCHREBER hezeyanının birinci ve ikinci bölümündeki metni ele alırız.
Bunun içinde olup bitenleri görmeye, işlerin tam manasıyla nasıl geliştiğini görmeye gayret edeceğiz. Dilin koordinatlarına göre kurulmuş bir sistemin muhtelif unsurlarının nasıl değişikliğe uğradığını göreceksiniz; söz konusu olan bize ancak bir kitapla verilmiş olduğuna göre, bu yine de meşrudur: Belki de bu, olgunun dinamizmini etkili biçimde yeniden kurmamızı sağlayacaktır. (api.pageplace.de)
Ama başlamaya, diyalektikten başlayalım.






























Geri bildirim: Saikbilim Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Psikozlar 4’ün Aktarımı | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER