Başağrısı Beş Duyudan Biri Değilse Altıncı His Midir?

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🌊➰🧭 AKIŞ 🌊➰🧭

Beş duyudan söz edildiğinde neredeyse herkes aynı sayımı tekrarlar: görme, işitme, dokunma, tat ve koku. Buna karşılık güncel sinirbilim, bedenin dış dünyanın ötesinde iç dünyasını da algıladığını, kalp atışından mide gerilimine, nefes darlığından baştaki basınç hissine kadar pek çok içsel sinyalin beyne aktarıldığını vurgular. Bu içsel algı alanına interosepsiyon denir ve giderek daha sık altıncı his olarak anılır; beynin, bedenin içinden gelen sinyalleri yorumlayıp duygu ve karar haline getirdiği geniş bir zemin olarak tarif edilir (🔗, 🔗). (Psychology Today) Beş duyu klasik sayımını bozmadan bu içsel algı alanını masaya yatırınca, başağrısı bambaşka görünebilir: Beş duyudan biri değilse, belki de onların hepsinin bozulmasını haber veren, bedenin kendi içinden yükselen altıncı his midir?

Görsel ve işitsel: perdedeki kare, makaradaki zaman

Görme ve işitme, modern çağın sinematik duyuları olarak düşünülebilir. Göz, dış dünyadan gelen ışığı iki boyutlu bir yüzeye, retinaya düşürür; bu yüzeyde kurulan objeler sahnesi, sanki bir film karesi gibi x-y düzleminde anlık olarak donmuş bir görüntü oluşturur. Her an, perdede kurulmuş bir sahne vardır; nesneler belli bir düzenle yerleştirilmiş, sınırları çizilmiş, kadraja alınmıştır. Ağrıyan bir baş bile, önce bu sahnenin bir detayı olarak fark edilir: loş ışık, ekran parlaklığı, gözü yoran kontrastlar.

Kulak ise zamana açılır. İşitme, t ekseni boyunca, yani zaman içinde akan dalgalanmalarla çalışır. Ayak sesleri, birinin yaklaşmakta olduğunu anlamak için perdede bir şey görmeye gerek kalmadan t’de işleyen işitsel boyutu devreye sokar; adımların ritmi, mesafeyi, ağırlığı, kararlılığı sezdirir. Sinemada sürekli tartışılan görüntü-parça ile ses-akışı ayrımı, gündelik deneyimde de iş başındadır: göz, kare kare çizilmiş bir dünyanın konturlarını kurarken, kulak bu dünyanın ritmini, hızını, ani kesintilerini izler. Bir filmde karanlık boş koridorda kimse görünmezken sadece ayak seslerinin duyulması, aynı anda hem bilgi eksikliğini hem tehdit beklentisini üretir; başın içinde büyüyen gerginliği işte bu işitsel zaman katmanı taşır.

Görsel ve işitsel boyutlar böylece dış dünyayı iki farklı eksende örgütler. Görme, dışarıdaki objeleri mekânsal olarak yerlerine yerleştirirken, işitme onların gelip geçiciliğini, sürekliliğini, ritmini takip eder. Başın içindeki baskı hissi, kimi zaman kurulamayan bir kadrajın, kimi zaman durmak bilmeyen bir ritmin, kimi zaman da ikisinin üst üste binmiş gürültüsünün bedensel karşılığı haline gelir. Ekrana ve sese aynı anda maruz kalan sinir sistemi, kare ile makarayı senkronize etmeye çalışırken zorlanır; bu zorlanma, beş duyunun klasik ikilisi üzerinde başlayan ama interoseptif alana taşan bir yüklenme olarak hissedilir.

Tat ve koku: gelgitli eşikler, yutulabilirlik ve nefes alabilirlik

Tat ve koku, kimyasal duyulardır. Dışarıdan gelen moleküller, ağız ve burun boşluğunda kendilerine ayrılmış reseptörlere bağlanır; böylece kimyasal bilgi sinir sisteminin dili olan elektriksel sinyallere çevrilir (🔗, 🔗). (NCBI) Tat duyusu, “bunu yutabilir miyim?” sorusunun ön muhasebesini tutar. Bir yandan en temel güvenlik filtresidir: acı, ekşi, bozuk, yanık tadı hemen “dikkat” işareti sayılır; zehre, çürümeye, bozulmuş gıdaya dair uyarı verir. Öte yandan gurmelik alanının da zeminidir: maharetli bir jüri gibi, bir yemeği sadece yenir mi yenmez mi diye değil, nasıl yenir, hangi bağlamda yenir, hangi lezzetle kıyaslanır diye değerlendirir. Bu yüzden tat, hem sindirimin teknik yardımcısı, hem de rafine zevkli eleştirel bir değerlendirme mekânı olarak iki yüzlü bir görev üstlenir.

Koku ise “nefes alabiliyor muyum?” sorusuna bağlıdır. Koku reseptörleri, nefesle içeri giren molekülleri, özellikle de duman, gaz, çürüme, küf gibi riskli bileşimleri ayırt eder. Bu yönüyle koku, solunumun ön bekçisidir: hava geçişini mümkün kılarken aynı anda havanın güvenli olup olmadığını da denetler (🔗). (NCBI) Ama koku sadece risk tespiti değildir; hafızanın ve sezginin en derin bağlarından birine uzanır. Bir mekân, bir insan, bir mevsim, bir çocukluk anısı çoğu zaman önce kokusuyla geri döner. Bir işin, bir kişinin veya bir durumun “kokusunu almak” gibi ifadelere, zaten dilde sezgi anlamı kazandırmış koku; sahici analizin de, kahince müphem sezginin de taşıyıcısı olur.

Tat ve koku, gelgitli boyutlar olarak çalışır [görsel x-y’yi işitsel t’ye bağlayan z: Fort-Da]. Belli bir eşik aşılmadan kendini duyurmaz; kokunun hafifçe hissedildiği eşik ile “burada bir şey çok yanlış” dedirten yoğunluk arasında geniş bir gri bölge vardır. Tat da aynı şekilde, hafif bir acılığın keyif mi yoksa rahatsızlık mı olduğuna karar verirken, anıların, beklentilerin, kültürel kodların yardımıyla dalgalanır. Kimyasal duyular, yoğunluk ve eşik etrafında hareket eden bu dalgalı yapılarıyla, başağrısının içsel dalgalanmalarına bir arka plan sunar: beden, hangi noktada “bunu yutamam” diyeceğini, hangi noktada “burada nefes alamıyorum” alarmını çalıştıracağını bu duyulardan öğrenmiştir. Baş ağrısı, tam da bu iki sorunun eşzamanlı bir krizi gibi hissedilebilir: ne daha fazlası yutulabilir, ne bu şekilde nefes almaya devam edilebilir.

Dokunma: temasın üç yönü ve katlanmış deri olarak beyin

Dokunma, bütün beden yüzeyine yayılmış bir temas algısıdır. Basınç, sıcaklık, titreşim, ağrı ve bedenin derin dokularından gelen sinyaller, cilt ve altındaki reseptörler aracılığıyla beyne iletilir; böylece hem dışarıyla hem içerideki kas ve eklemlerle fiziksel bir temas haritası oluşur. Sinirbilim ve embriyoloji, bu temas haritasının kökeninde basit ama önemli bir ortaklığa işaret eder: Deri ve sinir sistemi aynı embriyonik tabakadan, ektodermden türemiştir. Embriyonun dış tabakası, bir yandan cildi, saçları, tırnakları, öbür yandan beyni ve omuriliği oluşturacak şekilde farklılaşır; dış örtü ve iç sinir dokusu, aynı kaynaktan ayrılan iki kardeş doku olarak gelişir (🔗, 🔗, 🔗). (Nature) Bu nedenle beyin dokusunu, evrimsel ve embriyolojik anlamda katlanmış, içeriye doğru kıvrılmış, karmaşıklaşmış bir deri dokusu gibi düşünmek mümkündür; teması işleyen yüzey, bir noktadan sonra kafatasının içini de kaplamaya başlamıştır.

Bu perspektiften bakınca fiziksel temas üç yöne açılır. Bir yön, sezilerin psikosomatik iç-dünyasına, yani Innenwelt’e uzanır. İç-dünya, bedenin kendi kendine çevirdiği bir film gibidir: kalp atışları, kas gerginliği, karın ağrısı, baş basıncı, iç organların sessiz çalışması veya gürültülü isyanı, bu filmde sahneye çıkar. Dokunma, kaslardan ve iç dokulardan gelen geri bildirimle, “şu anda nasılım?” sorusunu yanıtlamaya yardım eder. Baş ağrısı tam da burada belirir; dışarıdan hiçbir şey olmasa bile içeride bir gerginlik, bir sıkışma, bir zonklama olarak kendini duyurur.

İkinci yön, diğer dört duyu aracılığıyla kurulan dış-dünyaya, yani Umwelt’e açılır. Umwelt, sadece nesnel bir çevre değil, bir canlının kendi duyularının sınırları ve ilgileriyle şekillendirdiği anlamlı dış alan olarak tarif edilmiştir; her varlık, kendi duyusal yapısına göre farklı bir dış-dünya kurar (🔗). (Internet Archive) İnsan için dokunma, görme, işitme, tat ve koku verilerinin hepsini bedenin yüzeyinde ve içinde buluşturan bir kesişim alanıdır. Bir nesneye dokunurken görüntüyle temas eden elin hissi birleşir; bir kafede otururken sandalyenin sertliği, kahvenin kokusu, konuşmaların uğultusu ve ışığın parlaklığı aynı anda algılanır. Baş ağrısı, bu dış-dünyada da kendini belli eder: ışıklara bakmak zorlaşır, sesler tahammül edilmez hale gelir, kokular tedirgin edici bir yoğunluğa kavuşur.

Üçüncü yön, söz ve dil aracılığıyla sembolik düzene açılır [x-y-z-t’yi düğümleyen w boyutu]. Bir temasın adı konduğunda, bir ağrı dile getirildiğinde, bir rahatsızlık tarif edildiğinde, dokunma deneyimi artık sadece biyolojik bir olay olmaktan çıkar, dilin ve kültürel anlamların içine girer. “Başı çatlamak”, “kafayı duvara vurmak”, “migren tuttu”, “sinirden başım ağrıdı” gibi ifadeler, hem bedensel deneyimi hem de toplumsal anlamı taşır. Beynin katlanmış deri olarak kavranması bu noktada sembolik bir boyut kazanır: Deri dış dünyaya bakarken, beyin dili ve anlamı işleyen bir iç-deri gibi çalışır. Baş ağrısı, bu iç-deri üzerinde parlayan kırmızı bir uyarı ışığına benzer; sadece canı yakan bir sinyal değil, aynı zamanda “burada bir şeyler böyle gitmemeli” diyen anlamlı bir belirtidir.

Altıncı his olarak içerden gelen sinyaller

Klasik beşlinin ötesinde sinirbilim, bedenin durumunu haber veren başka duyusal kanallar tanımlar. Denge ve hareket hissi, yani vestibüler sistem ve propriosepsiyon, bedenin uzaydaki konumunu ve hareketini bildirir. Ancak altıncı his başlığı altında en çok konuşulan aday, interosepsiyondur. Interosepsiyon, sinir sisteminin bedenin içinden gelen sinyalleri algılama, yorumlama ve bütünleştirme süreci olarak tanımlanır; kalp atışı, kan basıncı, solunum, mide ve barsak hareketleri, bağışıklık yanıtları, hormonal dalgalanmalar gibi içsel süreçler, bu kanal üzerinden beyne iletilir (🔗, 🔗). (Psychology Today)

Bu içsel sinyallerin büyük bölümü, gündelik farkındalığın eşiğinin altında çalışır. Kalbin her atışı tek tek hissedilmez; sadece hızlandığında, yavaşladığında veya ritmi bozulduğunda fark edilir. Mide ve bağırsak hareketleri, normalde sessizdir; sulanmaya başladığında, guruldadığında veya düğümlendiğinde kendini duyurur. Aynı şekilde başın içindeki basınç, çoğu zaman nötr bir arka plan algısıdır; sadece belli bir eşiği aştığında ağrıya dönüşür. İnterosepsiyon araştırmaları, bu sinyallerin sadece bedensel konforu değil, duygu durumunu, kaygı düzeyini ve karar verme süreçlerini de etkilediğini gösterir; içerden gelen “nasılım” hissi, dışarıya verilen yanıtları yönlendirir (🔗). (The Observer)

Bu açıdan bakıldığında altıncı his, çoğu zaman mistik bir sezgi yetisi değil, interoseptif farkındalığın, yani beden içinden gelen sinyallere kulak verme becerisinin adıdır. Kimileri kalp atışındaki ufak değişimleri bile hissederken kimileri ancak yoğun egzersiz veya panik halinde bunu fark eder; araştırmalar, iç sinyallerine daha iyi kulak verebilenlerin stres ve kaygıyla başa çıkmada da daha avantajlı olduğunu öne sürer (🔗). (The Observer) Altıncı his böylece “içerden haber alma” ve “içeride olanı anlamlandırma” kapasitesi haline gelir.

Baş ağrısı bu çerçevede, interoseptif alanın en dramatik, en zor göz ardı edilen figürlerinden biridir. Kalp atışını biraz görmezden gelmek mümkündür; hafif bir mide rahatsızlığı, başka işlerle meşgulken unutulabilir. Ama belirli türde bir başağrısı, tüm dikkat alanını işgal eder, konuşmayı, çalışmayı, düşünmeyi, hatta uyumayı bile zorlaştırır. Sanki interoseptif sinyallerin bütçesi, bir anda baş bölgesine yığılmış, “şu anda en önemli haber buradan geliyor” demiş gibidir.

Başağrısının duyusal haritadaki yeri

Başağrısı beş duyudan biri değildir; gözün, kulağın, dilin, burnun veya cildin özel bir organ olarak sahip olduğu türden ayrı bir reseptör sistemi yoktur. Yine de bu, onu duyusal haritanın dışında bırakmaz. Aksine başağrısı, beş duyunun ve interoseptif sistemin birbirine karıştığı bir düğüm noktası olarak görülebilir.

Görsel ve işitsel boyut açısından bakıldığında başağrısı, kare ile makarayı senkronize edemeyen bir projeksiyon cihazının zorlanmasına benzer. Fazla parlak ışık, sürekli flaş gibi yanıp sönen ekranlar, kontrastı yüksek görüntüler, beyne sürekli yoğun görsel veri yollar. Aynı anda uğultulu ortamlar, yüksek ses, arka planda dinmeyen gürültü, işitsel kanalı doldurur. Sinir sistemi bu girdileri anlamlı bir sahne haline getirmeye çalışırken, “fazla”ya yaklaştığında, başın içinde baskı ve zonklama olarak hissedilen bir alarm devreye girebilir. Bu alarm, ne tam olarak gözde ne kulakta lokalizedir; daha çok bu iki kanalın ortak işlem gördüğü merkezlerin yükünü temsil eder.

Tat ve koku yönünden bakıldığında başağrısı, “bunu yutabilir miyim?” ve “burada nefes alabiliyor muyum?” sorularının beden çapında aldığı sert bir karara benzetilebilir. Uzun süre çözülmeden kalan bir gerilim, tolere edilmeye çalışılan bir koku, sürekli bastırılan bir tiksinti veya sinir, sonunda “artık bu böyle gidemez” cümlesine dönüşür. Bu cümlenin duyusal karşılığı, çoğu zaman başın içinde atar; ışığa bakmak istemeyen, sese tahammül edemeyen, kokudan irkilir hale gelen bir beden, tüm kimyasal ve duyusal alanlarıyla “yutma” ve “nefes alma” sınırına geldiğini ilan eder.

Dokunma ve katlanmış deri metaforu açısından ise başağrısı, beynin kendi kendine dokunuşu gibi düşünülebilir. Deri ile sinir sistemi aynı embriyonik kökten geldiği için, dışarıdan gelen bir darbenin bıraktığı iz ile içeriden gelen bir baskının hissi arasında yapısal bir akrabalık vardır (🔗, 🔗). (Nature) Fiziksel bir çarpma olmadan da başın zonklaması, sanki görünmez bir elin içeriden kafatasına vurması, derinin içerdeki uzantısının kendine temas etmesi gibidir. Bu temas, sadece sinir uçlarını değil, onlara eşlik eden anlam katmanlarını da harekete geçirir: baskı altında olma, düşüncelerin dağılması, kelimelerin zor bulunması, konuşmanın ağırlaşması, başağrısının sık eşlikçileridir.

Psikosomatik açıdan bakıldığında başağrısı, bedensel ve psişik etkenlerin birlikte ördüğü bir semptomdur. Stres, uyku düzensizlikleri, açlık, hormonal değişimler, kas gerginliği, travmatik yaşantıların tetiklediği gerilimler, çevresel uyaran fazlalığı ve sosyal ilişkilerin yükü, hepsi aynı baş bölgesinde ortak bir yol bulabilir. Bu yüzden başağrısı, hem bir sinir sistemi olayı, hem bir yaşam olayıdır; ağrı kesiciyle geçici olarak susturulsa bile, hangi ilişkilerin, hangi çalışma biçimlerinin, hangi gündelik alışkanlıkların bu ağrıyı tekrar tekrar çağırdığını anlamak, altıncı his olarak onun dilini çözmenin parçasıdır.

Başlığın sorusuna geri dönmek

Beş duyu ile altıncı his arasındaki ayrım, dış dünyadan gelen uyarılar ile iç dünyadan gelen sinyaller arasındaki fark üzerinden kurulabilir. Görme, işitme, tat, koku ve dokunma, ağırlıklı olarak dışarıya dönüktür; dış dünyaya ait ışıkları, dalgaları, molekülleri ve temasları alır. Altıncı his ise, beden ile dünya arasındaki ilişkinin nasıl gittiğini, bu ilişkinin beden içinde ne tür bir iz bıraktığını bildirir; interosepsiyon, tam da bu içsel raporlama mekanizmasıdır.

Başağrısı beş duyuya ait özel bir organla tanımlanmadığı halde, bu içsel raporun en çarpıcı biçimlerinden biri olarak ortaya çıkar. Bir anlamda beş duyu çalışmaya devam ederken, başağrısı onların toplamına “böyle devam edemem” diyen bir editör gibi davranır. Görüntü çok parlak, ses çok yüksek, nefes çok daralmış, tadı kaçmış, temas çok sert veya içeriği çok ağır hale geldiğinde, altıncı his devreye girer ve baş ağrısı şeklinde bedenin dikkatini tek bir noktaya toplar. Bu yüzden başağrısı, fizyolojik olarak ayrı bir duyu olmasa da, işlevsel olarak bir eşik duyusu gibi çalışır: beş duyu ile iç-dünya arasında sıkışan bir varlığın, kendi sınırına geldiğini ilan etme biçimidir.

Soruyu tek cümlede yanıtlamak gerekirse: Başağrısı beş duyudan biri değildir; ama altıncı his, yani bedenin kendi sınır ve yükünü fark etme kapasitesi, çoğu zaman baş ağrısı biçiminde konuşur. O konuşmayı dinlemek, sadece bir ağrıyı susturmaya değil, beş duyunun birlikte kurduğu dünyayı ve bu dünyada nefes alıp veriş biçimini yeniden düşünmeye davettir.

Gelgit boyutu olarak z: Fort-Da’nın derinliği

Görsel alanın x-y düzleminde kurulduğu, işitsel alanın t ekseninde aktığı düşünüldüğünde arada eksik bir şey kalır: sahnenin yüzeyi ile zamansal akış arasındaki derinlik. Z boyutunu, bu iki ekseni birbirine bağlayan gelgit alanı olarak düşünmek mümkün olur. Bu derinlik, sadece geometrik bir üçüncü boyut değildir; sahnenin içe doğru açılıp kaybolduğu, sonra tekrar geri döndüğü, yani Fort-Da ritmine bağlandığı boyuttur.

Sigmund Freud’un ünlü Fort-Da oyununda küçük çocuk, ipli bir makarayı yatak kenarından uzağa fırlatıp ortadan kaybolmasını “fort” (gitti) diye adlandırır; makara ipten çekilip yeniden görünür hale geldiğinde ise “da” (burada) diye sevinir (🔗, 🔗, 🔗). (bgsp.edu) Makaranın hareketi tam olarak z ekseninde gerçekleşir: Çocuğun görsel x-y alanında duran nesne, yatağın kenar çizgisini geçerek görüşün altına, derine doğru düşer; bir yüzeyin arkasına, sanki perdeden dışarıya çekilir. Çocuk için bu “yok oluş”a eşlik eden ses Fort’tur; aynı nesne ipten geri çekilip yeniden görünür olduğunda, z ekseninden x-y düzlemine geri döner ve Da olarak adlandırılır. Oyun, sadece bir nesnenin gidip gelmesi değil, sahnenin derinliğinde gerçekleşen bir gelgitin, sesle birlikte ritim haline getirilmesidir.

Bu açıdan z, gelgit boyutu olarak görülebilir: Nesnenin x-y düzleminde görünür olması ile işitsel t akışı içinde kaybolup tekrar belirmesi arasındaki bağdır. Çocuk, makaranın kaybolma ve geri dönüşünü defalarca tekrar ederek, annesinin yokluğuyla baş etmeyi, yokluğu zamana yaymayı, kaybı bir anda yıkıcı bir kesinti olmaktan çıkarıp, gelgit gibi gidip gelen bir süreç olarak düzenlemeyi öğrenir (🔗, 🔗). (PubMed Central) Freud’un Fort-Da yorumunda bu tekrarın, haz ilkesini aşan bir tekrar zorlantısı olarak işlediği, çocuğun acı veren eksikliği simgesel olarak yeniden üretip “idare ettiği” vurgulanır (🔗, 🔗). (bgsp.edu) Z burada yalnız geometrik bir derinlik değil, yokluk ile varlığın, kesinti ile devamlılığın, kayıp ile geri kazanımın psikolojik gelgit alanıdır.

Tat ve koku, bu gelgit boyutuna özellikle yakındır. Kokunun bir anda “ortamı doldurup” sonra yavaş yavaş çekilmesi, tadın ilk yoğunluk anından sonra damakta kalan gölgesi, z ekseni boyunca işleyen bir dalgalanmayı andırır. Bir koku, sadece şu anda buradaki bir nesneyi değil, aynı zamanda eskiden var olmuş birini, bir mekânı, bir anı da geri getirebilir; kokunun gelişiyle birlikte geçmiş sahneler, sanki derinlikten yüzeye çıkar. Tat da benzer bir biçimde, “yutulabilir mi?” sorusunu yalnızca o anda ağızdaki maddeye değil, onun çağrıştırdığı deneyimlere, belleğe, alışkanlıklara yayar. Bu yüzden tat ve koku, düzlemsel görme ile zamansal işitme arasında, gelgit gibi çalışan bir köprü oluşturur: Hem sahnenin derinliğini açar, hem de bu derinliği zaman içine dağıtır.

Fort-Da oyununda makaranın gidip gelmesi ile “fort” ve “da” seslerinin ritmik tekrarının birleşmesi, işte bu kimyasal gelgit boyutuna, dilin ilk kaba formunu ekler. Yersiz Şeyler’de Fort-Da’nın hem siyasal hem dilsel biçimde yeniden yazıldığı metinlerde, tutukla-bırak döngüsü, toplumsal bir “ölüm provası” Fort-Da’sı olarak betimlenir (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Burada gidip gelme, artık bir oyuncak makaraya değil, canlı bedenlere ilişkindir; yine de z boyutu aynı şekilde işler: Göz önünden kaybolup geri gelen bedenler, toplumsal bellekte bir gelgit oluşturur; görünürlük ve görünmezlik, sahne ile kulis arasında gidiş gelişler, kitlelerin duygulanımını şekillendirir.

Bir başka Yersiz Şeyler metni Fort-Da’yı, bebeksi agulama seslerinden ayrılan bir dil eşiği olarak ele alır; bu okumaya göre Fort-Da’da ilk kez babıldama ile dil arasında bir ayrım kurulur, ses tekrarından fonolojik farklara geçilir (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Bu ayrım, tam da z boyutuna, yani derinlik boyutuna denk düşer: Sesler artık yalnızca haz ya da rahatlama için çıkarılan heceler değil, sahnede kaybolan ve geri dönen şeylerin işaretleri haline gelir. Çocuk, bir şeyin yokluğunu sırf bedeninde hissetmekle kalmaz; z ekseni boyunca onu dışarı atıp geri çekerek, yokluğu sahneleyip adlandırır. Böylece Fort-Da, gelgit boyutunun basit bir çocuk oyunu değil, sahne derinliğinin, kayboluş ve dönüşün dilsel biçimde örgütlenmesi olarak ortaya çıkar.

Psikosomatik söz-dil olarak w boyutu

Görsel x-y düzlemi, işitsel t ekseni ve gelgitli z boyutu, birlikte duyusal deneyimin dört boyutlu bir haritasını verir; ama bu harita, söz ve dil olmadan, dağınık bir veri yığını olarak kalır. Psikosomatik söz-dili, bu dört boyutu düğümleyen w düzlemi olarak düşünülebilir. W, hem word (söz) hem wound (yara) hem de wave (dalga) çağrışımlarını bir araya getirir; beden ile dili, ağrı ile anlatıyı, gelgit ile ritmi birbirine bağlayan düzlemdir.

Dil, yalnızca deneyimin üzerine sonradan eklenmiş bir etiketleme sistemi değildir; sinirbilim ve bilişsel dilbilim araştırmaları, kelimelerin bedensel duyumsamayı bizzat değiştirebildiğini gösterir. “When words burn” başlıklı çalışmada, acı içeren kelimelerden oluşan cümleleri okuyan katılımcıların, daha sonra verilen ısı uyaranlarını daha şiddetli acı olarak değerlendirdikleri; yani acı dilinin, acı algısının yoğunluğunu modüle ettiği gösterilmiştir (🔗, 🔗). (Cambridge University Press & Assessment) Çalışmanın varsayımı, acı kelimelerini anlamanın, acı deneyimini taşıyan sinir ağlarının zihinde tekrar edilmesini tetiklediği, yani kelimenin bedenle ortak bir devre kullandığıdır. Böylece “yanmak”, sadece mecazi bir anlatım değil, gerçekten de sinir sisteminde belirli bir yanma simülasyonunu harekete geçiren bir komuttur.

Aynı şekilde interoseptif farkındalığı arttırmaya yönelik eğitimlerin, kronik ağrı yaşayan kişilerde ağrı felaketleştirmeyi azaltabildiğini ve ağrı deneyimini daha yönetilebilir hale getirebildiğini gösteren çalışmalar, bedenin iç sinyallerini “iç dil” olarak yeniden kodlamanın mümkün olduğunu ortaya koyar (🔗, 🔗, 🔗). (KMAN Publications) Bu araştırmalar, bedeni “iç sinyallerin dili” olarak düşünmenin, psikosomatik söz-dilin bilimsel karşılığını sunar: Kalp çarpıntısı, baş basıncı, mide düğümlenmesi, uygun kelimelerle ve anlam çerçeveleriyle işlendiğinde, panik atağa ya da felaket senaryosuna yol açmadan da hissedilebilir ve düzenlenebilir.

Bu noktada w boyutu, sözün bedene, bedenin söze geri girdiği bir düğüm olarak belirir. Dört boyutlu duyusal sahne, söz ve dil olmadan da vardır; ama ağırlığı, yönü, okunma biçimi belirsizdir. “Başım ağrıyor” dendiği anda ağrı, bir koordinat seti kazanır: Şakaklarda mı, ensede mi, göz arkasında mı, sanki bantla sarılmış gibi mi, keskin mi, basınç mı. Her betimleme, x-y-z-t uzayında yeni bir kıvrım açar; dile gelen her metafor, başın içindeki ağrıya bir yön, bir biçim, bir hareket kazandırır. Aynı zamanda bu cümle, sosyal bir çağrıdır: Çevreden ilgi, yardım, sessizlik, karartma, ilaç talep eder. W boyutu burada hem öznel deneyimi sembolik düzene bağlar, hem de o düzen aracılığıyla deneyimi geri biçimlendirir.

Yersiz Şeyler’de psikanalitik metinlerin çevrilip yeniden yazıldığı yazılarda, semptomun “kısa bir süreliğine azıcık baş ağrısı yapabilecek bir bilinçdışı hazırlık”tan sonra yön değiştirdiği, yani bir tür içsel cümle kurulumu sayesinde semptomun başka bir yola aktığı anlatılır (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Bu tür anlatılar, w boyutunu yalnızca teorik bir düzlem olmaktan çıkarıp, pratik bir yazı alanı haline getirir: Satırların ritmi, kullanılan kelimeler, tekrar eden formüller, hepsi semptomun vücut bulduğu ağrı devreleriyle çapraz bağlar kurar. “Tüm bunlar baş ağrısı yapıyor, değil mi?” cümlesiyle başlayan bir televizyon metni, kavramsal yoğunluğun bizzat somatik bir tepkiyi çağırdığını, düşüncenin fazlalığının başı gerçekten ağırlaştırdığını kabul eder (🔗). (YERSİZ ŞEYLER)

Fort-Da, w boyutunun tarihsel eşiği gibi okunabilir. Freud’un torununun oyununda “fort” ve “da” exclamasyonları, ilk bakışta sadece basit ünlemler gibi görünür; ama oyunun analizi, bu seslerin, nesnenin yokluğu ve geri gelişiyle birleşerek ilk simgesel çift haline geldiğini gösterir (🔗, 🔗, 🔗). (ncspp.org) Nesne z ekseninde kaybolur, t ekseninde yokluk süresi uzar, x-y düzleminde sahne boşalır; ama çocuk “fort” diyerek bu yokluğu adlandırır ve “da” ile dönüşünü kutlar. Böylece x-y-z-t uzayında olup biten çok katmanlı bir duyusal olay, iki hecelik bir söz-dizimi içinde düğümlenir. Yersiz Şeyler’de Fort-Da oyununun, babıldamadan ayrı bir dil eşiği olarak kavranması da bu düğümü işaret eder; agucuk bugucuk’tan çıkıp, fonem farkına, karşıtlığa, “gitti/burda” ayrımına geçiş tam da w boyutunun açılışıdır (🔗). (YERSİZ ŞEYLER)

Psikosomatik söz-dil, bu yüzden sadece semptomu anlatan dil değil, semptomu kuran dildir. “Migrenim tuttu” cümlesi, yalnızca bir durumu bildirmez; aynı zamanda “tutmak” fiiliyle ağrıyı bir varlık gibi sahneye çağırır, ona tekinsiz bir ajans yükler, geri geleceğine dair bir beklenti üretir. Klinik çalışmalarda, kronik ağrının interoseptif süreçlerle ve duygusal anlatılarla iç içe geçtiğini gösteren sonuçlar, bu noktayı destekler: Kronik ağrı yaşayanların interoseptif doğruluğu düşerken, iç sinyallerine dair öznel duyarlılıklarının ve anlatı yoğunluklarının arttığı; yani bedenin iç dilini farklı bir biçimde kurdukları görülür (🔗, 🔗). (ScienceDirect) Ağrı, yalnızca sinirsel bir sinyal değil, aynı zamanda kişinin kendisine ve çevresine anlattığı bir öykünün düğüm noktası haline gelir.

W boyutu böylece, x-y-z-t uzayını psikosomatik bir düğüme çevirir: Görsel sahne, işitsel ritim, gelgitli tat ve koku, iç organlardan gelen interoseptif sinyaller, hepsi söz-dil düzleminde bir cümleler ağına bağlanır. Bu ağda başağrısı, sadece “orada bir yerlerde” hissedilen bir basınç değil, belirli kelimelerle çağrılan, anlatıldıkça biçim değiştiren, susturuldukça yeniden geri dönen bir altıncı his biçimi kazanır. Duyusal boyutlar, kendi başlarına yalnızca veridir; w boyutu olarak psikosomatik söz-dil ise bu veriyi bir kader, bir alışkanlık, bir hikâye, bazen de bir çıkış yolu haline getirir. Baş ağrısını, beş duyunun dışında ama hepsinin düğüm noktasında konumlandıran şey tam da budur: İç ve dış bütün eksenler, söz ve dil sayesinde birbirine dolanır; ağrı da bu dolanmanın beden üzerindeki somut imzası olarak deneyimlenir.

İstemlerken kullanılan notlar:

Başlık: “Başağrısı Beş Duyudan Biri Değilse Altıncı His Midir?”
beş duyu ve “altıncı his”
* görsel ve işitsel, sinematik boyutlardır
o anda perdede kurulmuş objeler sahnesi x-y’de görsel boyuttur = film karesi
ayak sesleriyle kendini belli eden başka şeyler t’de işitsel boyuttur = film makarası
* tat ve koku, gelgitli boyutlardır
tat: “bunu yutabilir miyim?” sindirim helper ve gurmelik zeminidir (rafine zevkli eleştirel jüri değerlendirmesi)
koku: “nefes alabiliyor muyum?” solunum helper ve sezgi zeminidir (sahici analiz veya kahince müphemlenişi)
* dokunma, temas boyutudur
fiziki temas üç yönde açılır:
1) seziler psikosomatik innenwelt’e açılır
2) diğer dört duyu yoluyla umwelt’e açılır
3) söz ve dil yoluyla sembolik düzen’e açılır
çünkü beyin dokusu deri dokusundan evrimleşmiştir.

gelgit boyutları görsel x-y’yi işitsel t’ye bağlayan z’dir: Fort-Da
x-y-z-t’yi düğümleyen w boyutu olarak psikosomatik söz-dil

2 Yorum

Filed under Suni muhaberat

2 responses to “Başağrısı Beş Duyudan Biri Değilse Altıncı His Midir?”

  1. Geri bildirim: AKIŞ 🌊➰🧭 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: Baş Ağrısı: Bedenin Altıncı Hissi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER