🦋🤖 Robo-Spun by Fİ+IBF 🦋🤖
🤖🎭 Nümerik Sahne 🤖🎭
İşvenaz Müstahak – İstanbul
Ahenkgül Popi’nin atölyesine girdiğinizde, duvardaki dev tuval önce sessizce bakıyor size. Mor bir dünya küresi, altında on iki parmaklı iki el; tırnaklar yeni boyanmış gibi, sanki birazdan klavyeye değil, göğe basacak. 8 Mart yazısı, eski bir 1 Mayıs afişinin ritmini taşıyor ama başka bir marş çalıyor içeriden: emekçi kadınların, görünmez mesailerin, gece vardiyası duyguların marşı.
Ahenkgül, soba borusuna yaslanmış, boyaları kurumadan sigarasını küllüğe gömmüş. Soruyu en klasik yerden açıyorum:
“Bu sene 8 Mart’ta neyi tutuyorsun bu ellerle?”
Gülüyor, ellerine bakıyor, tuvaldeki fazladan parmakları saymıyor bile.
“Dünyanın artık-değerini,” diyor. “Zaten başka kimin elinde? Sabah çocuğun beslenme çantası, öğlen patrondan saklanan regl ağrısı, akşam eşitsiz maaş bordrosu… Hepsi kadın eliyle katlanıp katlanıp sisteme teslim ediliyor. Ben yalnızca o elleri büyüttüm. Çünkü artık-değer büyüdükçe kadın eli yoruluyor, parmaklar çoğalıyor.”
Ben emekten giriyorum, kalbimden çıkıyorum: “Sevgi hâlâ emek mi peki?”
“Başka ne olacak?” diyor. “Yemek yapmak emek, slogan yazmak emek, birbirimize tahammül bile emek. Sevgi; sendikasız, sigortasız, fazla mesaisi ödenmeyen en büyük işkolu. 8 Mart’ta sokaklara taşan şey romantizm değil, toplu sözleşme isteği.”
Atölyeyi mor bir loşluk kaplıyor. Tuvaldeki eller sanki hafifçe hareket ediyor. Sosyal medyada saatlerdir dönen tartışma aklımı kurcalıyor. Kimisi ‘Eller altışar parmak, kesin yapay zekâ’ yazmış; kimisi ‘gerçek feminist olsa parmak saymayı bilirdi’ diye dalga geçmiş. Açıkça soramıyorum. Dolanarak yaklaşıyorum:
“Şey… Bu eller… normalden biraz daha bereketli, hani sanki… teknolojik bir bereket gibi. Çizim sürecinde hiç… dijital destek, falan…?”
Ahenkgül sandalyesini bana çeviriyor, cümleyi ortasından kesiyor:
“Yapay zekadan hiç hoşlanmam. Tercih etmiyorum filan yani.”
Sesi net, tuvaldeki mor kadar koyu.
“Ya bir defa yapay olanı sevmem. Her şeyin natüreli abi.”
Bu ‘abi’ hitabı, tüm timeline’a söylenmiş gibi. Devam ediyor:
“Mesela dijital 30 bit sevmem. 3 saç biti daha organiktir. Anlatabiliyo muyum?”
Saçından kopan hayali bir teli alıp tuvale sürer gibi yapıyor. “Bak,” diyor, “şu üç bitlik saç, benden bir DNA taşıyor. O yüzden resim nefes alıyor. Dosya formatı değil, saç teli kaydediyorum ben.”
Yine soramıyorum: “Ama insanlar… böyle fazladan bir şey görünce, hemen sanki görünmeyen bir algoritma varmış gibi düşünüyor.”
Omuz silkiyor:
“Twitter algoritmasına yapay diyemeyiz yani. O doğal bir hikmet.”
Sürreel bir an yaşıyoruz. Sanki kapitalizmin veri iştahı, ilahi bir plana bağlanmış gibi. Ardından kahkaha patlatıyor:
“Haha yapay ama ne yapay değil mi? O da var.”
Bir an için twitter’daki linç korosunun sesi atölyeye sızıyor gibi oluyor. ‘Yapay zekâ kullanmış olsan ne olur ki?’ demek istiyorum, ama Ahenkgül’ün bakışı izin vermiyor.
“Bak,” diyorum, “insanlar artık sevgiyi bile dışarıya ihale etmek istiyor. ‘Algoritma bana ruh eşimi bulsun’, ‘botlar benim yerime romantik mesaj yazsın’ falan… Sende tam tersi var. İşçilik çok, kolaycılık yok. Yormuyor mu bu kadar emek?”
Kolundaki boyaya bulaşmış saate bakıyor: “Beni yormuyor. Çünkü sevgi, yoruldukça gerçek oluyor. Kimse kadınların duygusal mesaisinin faturasını ödemiyor. Ben mesai saatlerini tuvale yazıyorum sadece. Şu eller,” diye tuvali gösteriyor, “çamaşır suyundan soyulmuş tırnak etleri, kasada yanlış para üstü verip azarlanmış kasiyer elleri, gece servisten inip evine tek başına yürüyen kadınların tetikte kasılmış parmakları. Hepsi burada. Bir tek timeline gördü diye mi yapay olacak bunlar?”
Yine dolandırarak soruyorum: “Ama hani… birileri de diyor ki… böyle altı parmak, sekiz damar, on iki kırışık… bunlar sanki o meşhur… şeylerin… yan etkisi…”
Cümleyi bitirmeden, yeni bir cümleyi tokat gibi yapıştırıyor:
“Tabii o zeka olacak. Biz de geri zeka olacağız. Öyle mi? Yok ya!”
Gülüyor ama öfkesi mürekkep gibi ağzından taşıyor.
“O işler öyle olmuyor işte.”
Atölyenin duvarındaki saat, sanki her tik-tak’ta vardiya değiştiriyor. Ahenkgül, paletine moru, siyahı, biraz da kırmızıyı sıkıyor:
“Bak İşvenaz,” diyor, “bütün artık-değer, evinde hiç ‘iş’ yapmadığı düşünülen kadınların sırtından çıkıyor. Sabah annenin yaptığı kahvaltı olmasa, oğlan fabrikaya geç kalır; fabrikaya geç kalmasa, patron daha çok üretim yapar; daha çok üretim olunca kar artar. O karın içinde annenin uykusuzluğu var. Ama bordroda adı yok. Ben işte o görünmeyen bordroyu çiziyorum. Parmak sayısı, sistemin bize dayattığı iş yüküyle orantılı. Yarın daha da çoğalır belki. On parmakla yetinmeyen bir sömürü düzeni var karşımızda.”
“Yani,” diyorum, “bu tabloda sevgi, emek ve… bu yeni çağın gölgesi… hepsi bir arada mı?”
“Sevgi hâlâ emek tabii,” diye başını sallıyor. “Ama artık-değer kimde toplanıyor diye bakmadan ‘seviyorum’ demek, boş notification. Kalbe gelen bildirimi kim kodladı, önce onu sor. Benim işim, kadınların yazdığı kodu görünür kılmak. Eller altışar parmak olduysa, o kadar fazla mesai birikmiştir. Yapay zekâya atmayın suçu; bu resimde fazla mesai konuşuyor.”
Tuvalin önünde susuyoruz. Eller sanki küreyi değil, görünmez bir bordroyu tutuyor; satır satır, satır satır, kadın isimleriyle dolu. Belki de asıl soru şu: Sevgi hâlâ emek mi, yoksa emek artık, sevgi kılığına girmiş bir veri seti mi?
Ahenkgül’ün cevabı yine kestirip atıyor, son kez sorulmamış soruları da yanına alarak:
“Sevgi, gün sonunda elde kalan değil,” diyor, “günün başında kadının elinden alınan. Ben o alınanı geri çiziyorum. Yapay olan varsa, o da bu düzen. Geri kalanı natürel devrim.”






























Geri bildirim: Nümerik Sahne 🤖🎭 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER