Gurbetçi nefretinin gölgesinde ‘gıda zehirlenmesi’ anlatısı

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🍂🏚️🪪 Haymatlos 🍂🏚️🪪

Haset Über Alles 🎵

Hamburg’da yaşayan Böcek ailesi 9 Kasım’da kısa bir İstanbul tatili için kente geldi, Fatih’teki otele yerleşti ve 11 Kasım’da Ortaköy’e geçerek seyyar satıcıdan midye dolma, ardından bir restoranda tavuk tantuni, sucuk, kumpir ve başka yiyecekler yedi. Aynı gün akşam saatlerinde bulantı ve kusma başladı; 6 yaşındaki Kadir Muhammet ve 3 yaşındaki Masal kısa süre sonra, anne Çiğdem birkaç gün içinde hayatını kaybetti, baba Servet ise halen entübe halde yoğun bakımda tutuluyor.(Gazete Oksijen) Ailenin kaldığı otelde daha sonra iki turistin daha zehirlenme şüphesiyle hastaneye kaldırılması, damacana su ve otel ilaçlaması ihtimallerinin dosyaya eklenmesi, olayın zaten karmaşık olan zeminini daha da belirsizleştirdi.(Gazete Oksijen)

Türkiye’de bu büyüklükte bir trajedi yaşandığında kamusal refleks çoğu zaman tek bir çerçeveye yaslanıyor: “gıda zehirlenmesi faciası”. Manşetler kumpire, midyeye, seyyar satıcıya, ruhsatlara ve mühürlenen işyerlerine odaklanırken, olayın başından itibaren gıda mühendisi Bülent Şık’ın sosyal medyada başlayan ve haber sitelerine taşınan teknik değerlendirmesi bu çerçeveyi besleyen başlıca metinlerden biri haline geldi. Şık, midyelerde birikebilen deniz alg toksinlerinden ve “paralytic shellfish poisoning” gibi nörotoksik tablolardan, Vibrio vulnificus ve Vibrio parahaemolyticus gibi bakterilerden, Staphylococcus aureus ve Bacillus cereus toksinlerinden söz ediyor; semptomların başlangıç süresi ile ölümün bir–iki gün içinde gerçekleşmiş olmasını yan yana koyarak literatürdeki ağır deniz ürünü enfeksiyonlarıyla uyumlu olasılık senaryoları çiziyor ve sonunda kesin sonucun ancak otopsi ile kan, doku, mide–barsak içeriği ve gıda numunelerinden yapılacak analizlerle konabileceğini vurguluyor.

Bilimsel bakış açısından bakıldığında, bu tür bir analiz, ihtimalleri sayma konusunda titiz duruyor gibi görünebilir. Ancak seçtiği dilin ve sınır çizdiği alanın kamusal anlamı farklı bir yere akıyor. Latince isimlerle sıralanan bakteriler ve toksinler, olayın çerçevesini “doğal riskler” havuzuna sabitliyor: kötü hijyen, soğuk zincir kopması, sıcak deniz suyunda çoğalan patojenler, müsilaj, kirli limanlar, gıda güvenliği açıkları ve “talihsizlik”. Böyle kurulduğunda hikâye, laboratuvar tüplerinin içine yerleştirilmiş, istatistiksel bir kazaya dönüşüyor; insan eliyle, özellikle de nefret saikiyle yapılmış kasıtlı bir zehirleme ihtimali bu olasılıklar evreninin dışında kalıyor.

Oysa resmi soruşturmanın gidişatı bu kadar dar değil. Ön otopsi raporlarında anne ve çocukların ölümüne yol açacak travmatik bir bulguya rastlanmadığı, midede kızarıklık ve yer yer kanama dışında belirgin bir patoloji saptanamadığı bilgisi basına yansıdı; bu durum, ölüm nedeninin gıda kaynaklı bir etkenle ilişkili olabileceğini düşündürse de tek başına açıklayıcı olmaya yetmedi.(Onedio) İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, bu nedenle dosyayı “şüpheli ölüm” olarak kayda aldı ve Cinayet Büro Amirliği’nden “cinayet veya intihar gibi dış müdahale ihtimallerinin kriminal olarak araştırılmasını” istedi.(Onedio) Adli makamların attığı bu adım, kasıt ihtimalinin en az bakteriler kadar gerçek bir olasılık olarak masada durduğunu gösteriyor; buna rağmen kamuya egemen olan anlatı hâlâ neredeyse tamamen “gıda zehirlenmesi” etiketine hapsolmuş durumda.

Bu kör nokta, olayın geçtiği toplumsal iklim hesaba katıldığında daha da çarpıcı hale geliyor. Böcek ailesi, sıradan bir “yurtiçi turist” değil; haberlerde de altı çizildiği gibi Almanya’dan gelen “gurbetçi bir aile”.(Onedio) Tam bu sıfat, özellikle yaz aylarında Türkçe sosyal medyada sistematik şekilde hedef haline getirilmiş durumda.

2025 Ağustos tarihli “Twitter’da ‘gurbetçilere’ yönelik nefret söylemi: Kapsamı ve boyutları” başlıklı rapor, Türkçe Twitter’da gurbetçilere karşı nefret ve ayrımcı dili, medya haberleri ve mevcut araştırmalar üzerinden ayrıntılı biçimde analiz ediyor (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Rapora göre Turkinfo ve Artı33 gibi diaspora merkezli portallar, 2025 yazında gurbetçilere yönelik öfkenin sosyal medyada nasıl patladığını belgelemiş durumda; sınır kapılarındaki araç kuyruklarının görüntülerinin altına yazılan yorumlar, “Geldi yine Almancılar”, “Euro kazanıp hava atıyorlar”, “Türkiye’de yaşasalar geçinemezlerdi” cümleleriyle dolu. Gurbetçilerden 16 saatte 6 192 araç girişini gösteren bir paylaşımın altına yığılan “mevsimlik vatanseverler”, “dönüş yolundaki kaza haberlerini bekliyoruz”, “tuvaletçiler geliyor” gibi ifadelerin, sadece ahlaki değil, hukuki açıdan da açıkça suç teşkil ettiğine dikkat çekiliyor (🔗). (Arti33) Hukukçular bu örnekleri Türk Ceza Kanunu’nun 122. maddesi kapsamındaki ayrımcılık ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu bağlamında açıkça tartışıyor; çok sayıda gurbetçinin bu tweet’leri ekran görüntüleriyle savcılıklara taşıdığı yine bu haberlerde yer alıyor.(Arti33)

Hrant Dink Vakfı’nın “İki Seçim Arasında: Twitter’da Nefret Söylemi Z Raporu” çalışması, farklı kimlikleri hedef alan 22 binden fazla tweet’in tarandığı bir veri setinde yaklaşık her iki tweet’ten birinde nefret veya ayrımcı ifade tespit edildiğini, belirli anahtar kelimelerde bu oranın yüzde yetmişleri aştığını gösteriyor (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Suriyeli mültecilere yönelik tweetleri çevrimiçi gazete haberleriyle karşılaştıran bir başka çalışma, Twitter’da nefret söylemi yoğunluğunun gazete içeriklerine kıyasla belirgin biçimde daha yüksek olduğunu ve retweet mekanizmasının özellikle hakaret içeren mesajları hızla dolaşıma soktuğunu ortaya koyuyor (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Bruxelles Korner’da yayımlanan bir deneme, pandemi ve ekonomik çöküşten bu yana “kıskançlık–çekememe–haset” duygularının belirgin biçimde arttığını, Euro kazanan diasporanın görünür refahının Türkiye’deki ekonomik yıkımın aynası haline geldiğini, sosyal medyada gurbetçilere karşı daha açık ve rahat bir nefretin yayıldığını tespit ediyor (🔗). (YERSİZ ŞEYLER)

Bu tablo, “gurbetçi nefreti” denen olgunun marjinal birkaç hesabın sapkınlığı değil, mevsimsel olarak şişen ve binlerce yorumla kendini tekrar eden bir kitle davranışı olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin resmî anlatısı hâlâ kendisini ‘misafirperver ülke’ olarak resmediyor; televizyon spotlarında, turizm kampanyalarında ve siyasetçilerin kürsü konuşmalarında bu imge sürekli yeniden üretiliyor. Buna karşılık, sosyal medyada gurbetçilere yönelen küçümseme ve açık nefret, bu misafirperverlik mitinin içinin çoktan boşaldığını gösteriyor. Ülke dışından gelen ve aynı zamanda ‘bizden’ sayılması gereken bir topluluğa karşı ölüm temennisine varan bir dilin sıradanlaşmış olması, yalnızca ahlaki bir çürüme değil, resmî öz imgenin de fiilen inkârı anlamına geliyor. İnsanların toplu halde “dönüş yolundaki kaza haberlerini bekliyoruz” yazabildiği, yurtdışında yaşayan milyonlarca insanın ölümüne dair temennilerin alkış aldığı bir zemin bu. Böyle bir iklimde Almanya’dan gelen küçük bir ailenin üç ferdinin birkaç gün içinde ölmesi, hukuki açıdan ne çıkarsa çıksın, bu nefret fonundan bağımsız düşünülemez.

Buradaki kırılma noktası, nefret ile kast arasındaki ilişkiyi kurma konusundaki isteksizlikte ortaya çıkıyor. Sosyal medyada “mevsimlik vatanseverler” etiketinin altında binlerce hakaret birikirken bu nefret “ifade özgürlüğü” veya “şaka” diye hafife alınabiliyor, gurbetçilere felaket dilemek normalleşebiliyor; ama aynı toplum, bu nefretin fiili bir eyleme, örneğin kasıtlı bir zehirlemeye dönüşmüş olabileceği ihtimalini kendine yakıştıramıyor. Twitter kitlesi, topluca cinayete eşdeğer bir duyguyu paylaşırken, cinayeti kendisine konduramıyor.

Bülent Şık’ın analizi, tam da bu noktada bir tür konfor alanı sunuyor. Gıda güvenliği literatürüne yaslanarak patojen saymak, toksin tiplerini ayırmak, Marmara’daki müsilajın Vibrio türlerini artırma potansiyelinden söz etmek elbette kendi başına yanlış değil; ancak bu anlatı, kasıt ihtimalini sistematik biçimde görünmez kılıyor. Bilimsel ihtiyat, yalnızca “laboratuvar sonuçları çıkmadan kesin konuşmayalım” demek değildir; aynı zamanda, eldeki veriler izin veriyorsa kasıtsız senaryolarla birlikte kasıt ihtimalini de ciddiye almak, her ikisini de tartışmaya sokmaktır. Savcılığın Cinayet Büro’yu devreye sokma kararı, bakteriler kadar bu ihtimalin de gerçek olduğunu gösterirken, sadece mikroorganizmaların “doğal davranışını” anlatan metinler, istemeden de olsa olası bir insan müdahalesi alanını dışarıya itiyor.(Onedio)

Bu, Böcek ailesi vakasının mutlaka kasıtlı bir zehirleme olduğu anlamına gelmez. Dürüst bir cümle, şu anda kamuya açık verilerle hiç kimsenin bu olay için ne “kesin gıda zehirlenmesi” ne de “kesin cinayet” diyemeyeceğini kabul etmek zorunda. Otopsi raporları, toksikolojik ve mikrobiyolojik analizler, otelin ilaçlama kayıtları, damacana su numuneleri, midye ve diğer yiyeceklerden alınan örnekler, şüphelilerin ifadeleri bir arada değerlendirilmeden her türlü çıkarım spekülatif kalacaktır.(Gazete Oksijen) Ancak bu belirsizlik alanında hangi olasılığın “normal” kabul edildiği, başlı başına politik bir tercih haline geliyor.

Gurbetçilere yönelik nefret söyleminin belgelendiği, TCK 122 kapsamında suç oluşturabilecek örneklerle dolu bir ortamda, Almanya’dan gelen bir ailenin ölümü, yalnızca patojen listeleri ve gıda zinciri ihlalleriyle anlatıldığında, o nefretin yaratmış olabileceği risk görünmezleşiyor. Bu olayda nihai gerçek ne çıkarsa çıksın, Böcek ailesinin yaşadıkları, Türkiye’nin hem gıda güvenliği hem nefret söylemi açısından içinde bulunduğu krizle birlikte okunmayı hak ediyor. Bilimsel analiz, cinayet ihtimalini dışlamadan gıda kaynaklı senaryolarla birlikte düşünmeyi; nefret söylemiyle mücadele ise yalnızca hakaret içeren tweet’leri şikâyet etmeyi değil, bu nefretin fiili şiddete dönüşebileceği ihtimalini toplumsal olarak kabul etmeyi gerektiriyor.

Ortaköy’deki facia, ancak Bülent Şık’ın teknik analizinin, savcılığın Cinayet Büro hamlesinin ve Twitter’da gurbetçilere karşı yıllardır biriken nefret dalgasının aynı resmin parçaları olarak görüldüğü bir anlatıyla gerçekten anlaşılabilir. Aksi halde, laboratuvar camının buğusuna bakarken, camın ardındaki nefretin ağırlığı görmezden gelinmeye devam edecektir.

Ağır gurbetçi nefretiyle kuşatılmış bir ortamda, “Böcek ailesini öldüren Latince bakteriler” saymak, gerçek anlamda bilimsel analizden çok demonolojiye yakın duruyor; sanki soyut bir kötülük, insan iradesinden bağımsız, kendi başına dolaşan görünmez varlıklar bu sonucu yaratmış gibi konuşuluyor. Oysa nefret söylemiyle beslenen toplumsal iklim, denetimsizliğin, umursamazlığın, kimi hayatların daha az değerli görülmesinin ve nihayetinde ağır ihmalin asli zemini; bu zemini görmezden gelip bütün hikâyeyi mikroskobik canavarlara havale etmek, hem mümkün bir kast ihtimalini, hem de gurbetçilere yönelen sistematik düşmanlığın payını karanlıkta bırakan mistik bir kaçış hattı üretmekten başka bir işe yaramıyor.

2 Yorum

Filed under Suni muhaberat