🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🍂🏚️🪪 Haymatlos 🍂🏚️🪪
Milli tarih anlatısında kahramanlık, zafer ve şehitlik kavramları, toplumsal hafızanın vitrini olarak durur; okullarda, anıtlarda, törenlerde hep bu vitrin parlatılır. O vitrinin arka tarafında ise adı anılmayan, töreni yapılmayan, bir kavramla bile temsil edilemeyen ölümler birikir. ‘Ne şehittir ne gazi, pisi pisine gitti Niyazi’ sözü tam burada, bu arka tarafın dili hâline gelir. Resneli Niyazi Bey’in İkinci Meşrutiyet’in ‘hürriyet kahramanı’ olarak yüceltilen hikâyesi, Avlonya limanında karanlık bir suikastla, kimin, neden vurduğu tam aydınlanmamış bir ölümle biter; bu muğlak, sahipsiz sonun, ‘ne şehit ne gazi’ diye başlayan deyimin kaynağı olduğu sıkça anlatılır (🔗). (biyografiler.com)
Resneli Niyazi, resmi tarihin şanlı sayfalarına kahraman olarak girer, ama ölümünün niteliği onu başka bir hafızanın da simgesi yapar: Devletin dilinde şehit, halk dilinde ise ‘pisi pisine gitmiş’ bir Niyazi. Yani iki dünya arasında asılı kalmış bir hayat. Zamanla deyim kendi tarihsel bağlamının dışına taşar, iş kazasında ölen işçiden, ihmalle yok olan çocuğa kadar, öldüğü hâlde ne gerçek bir savaşta ne de doğal bir felakette ölmüş herkes için kullanılır. Niyazi, bireysel bir isim olmaktan çıkar, anlamı ‘boşa harcanmış, telafisiz, gereksiz yere yitirilmiş hayat’ olan bir toplumsal sembole dönüşür.(Fikriyat Derneği)
Milli tarih anlatısı, büyük savaşları, büyük liderleri, diplomatik zaferleri sahneye çıkardıkça; iş cinayetlerinde, ihmaller zincirinde, özelleştirilmiş riskler içinde ölenlerin hikâyesi hep kuliste kalır. Oysa İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre sadece 2024 yılında en az 1897 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetmiştir; bu, her gün en az beş işçi demektir (🔗). (isigmeclisi.org) 2025’in ilk iki ayında ise en az 299 işçi ölmüştür, bunların arasında çocuk işçiler de vardır (🔗). (rudaw.net) Bu sayılar, resmi tarihin görmezden geldiği koca bir Niyazi arşivine işaret eder. Aşağıdaki kronoloji, o arşivin içinden, son aylarda ve son iki yılda Türkiye’de yaşanmış kimi Niyazi Vakalarını, takvim yapraklarını geriye çevirir gibi, sondan geriye doğru anlatır.
Hamburg’dan Ortaköy’e: Tatil diye çıkılan yolun sonu
Kasım 2025’in ortasında, Almanya’nın Hamburg kentinden İstanbul’a tatile gelen dört kişilik Böcek ailesinin hikâyesi, bir otel odasında ölüm sessizliğiyle bitti. Aile 9 Kasım’da İstanbul’a geliyor, 11 Kasım’da Ortaköy’de seyyar satıcıdan midye dolma, ardından tavuk tantuni, sucuk, kumpir gibi yiyecekler tüketiyor; sonrasında bulantı ve kusma şikâyetiyle hastaneye başvurup taburcu ediliyor. Kısa süre içinde altı ve üç yaşındaki iki çocuk, Kadir Muhammet ve Masal hayatını kaybediyor, ardından anne Çiğdem Böcek ölüyor; baba Servet Böcek yoğun bakımda, entübe olarak yaşam savaşı verdikten sonra o da hayatını kaybediyor (🔗, 🔗). (euronews)
Soruşturmada aynı gün içinde yedikleri her şey, kaldıkları otelin ilaçlaması, seyyar satıcının midyesi, restoranın ürünleri tartışma konusu olur; midyeci, lokumcu, restoran sahibi gözaltına alınır, otel mühürlenir. Fakat hangi aşamada, hangi denetim boşluğunda, hangi sorumluluk zincirinin hangi noktasında bu ölüm gerçekleştiği henüz net değildir. Ailenin Almanya’da değil de Türkiye’de ölmüş olması, bu vakayı uluslararası bir utanç dosyasına da dönüştürür. Yine de resmi dilde bu olay çoğunlukla ‘talihsiz bir gıda zehirlenmesi’ olarak anılır; oysa burada yaşanan, devasa bir turizm ve gıda ekonomisinin içinde, en temel insan hakkı olan sağlıklı besine ulaşma hakkının çökmüş hâlidir. Böcek ailesi, milli tarihin ‘turizm gelirleri’ grafiğinde yer bulamaz; onlar, ‘tatilde pisi pisine giden’ yeni Niyaziler olarak hafızaya kazınır.
Aynı haftanın diğer yüzü: Kabataş metrosu ve Haliliye inşaat göçüğü
Böcek ailesinin zehirlenmesinden sadece birkaç gün sonra, 15 Kasım 2025 akşamı bu kez İstanbul’un merkezinde, Kabataş İskelesi’nin yanındaki M7 metro şantiyesinde beton dökümü sırasında iskele çöküyor. Meclis-i Mebusan Caddesi’nin altında, eksi altıncı kattaki iskelede çalışan işçiler bir anda beton ve demir yığınlarının altında kalıyor; bir işçi hayatını kaybediyor, birden fazla işçi yaralanıyor. Olaydan sonra taşeron firmanın sahibi ve şantiye şefi tutuklanıyor, yaşananın bir ‘iş kazası’ değil, açık bir iş cinayeti olduğu vurgulanıyor (🔗, 🔗, 🔗). (Anadolu Ajansı)
Ertesi gün, 16 Kasım’da bu kez Şanlıurfa’nın Haliliye ilçesine bağlı Kısas Mahallesi’nde tek katlı bir işyeri inşaatı beton dökümü sırasında çöküyor. Göçük altında kalan beş işçiden Sedat Kurt (15) ve Yakup Güneş (16) hayatını kaybediyor; üç işçi ağır yaralanıyor. İSİG, bu iki ölümü yılın doksanlı günlerine yayılmış çocuk işçi ölümlerinin seksen birinci durağı olarak kayda geçiriyor (🔗, 🔗, 🔗). (euronews)
İstanbul’da metro şantiyesindeki yetişkin işçiyle, Urfa’da inşaat göçüğünde ölen iki çocuk işçinin kaderi, aynı çalışma rejiminin iki ucudur. Her ikisi de büyük altyapı yatırımlarının ‘milli gurur’ hikâyelerinin içinde görünmezdir. Emekleri, tıpkı Resneli Niyazi’nin son yolculuğu gibi, suya yazılmış notlar gibi silinir; geriye sadece ‘Ne şehit ne gazi…’ diye başlayacak bir cümle kalır.
C-130 kazası: Gökyüzünde topluca ‘Niyazileşen’ yirmi asker
Takvimi birkaç gün daha geri sardığımızda, 11 Kasım 2025’te Gürcistan–Azerbaycan sınırına yakın Sighnaghi bölgesinde yere çakılan Türk Hava Kuvvetleri’ne ait C-130 tipi askeri kargo uçağıyla karşılaşılır. Azerbaycan’dan Türkiye’ye dönmek üzere havalanan uçak düşer; içindeki yirmi askeri personelin tamamı hayatını kaybeder (🔗, 🔗, 🔗). (Wikipedia)
Milli Savunma Bakanlığı, hayatını kaybeden askerleri ‘şehit’ ilan eder; bu statü, ailelerinin hukuki ve ekonomik haklarını belirler. Ancak kazanın nedeni, bakım süreçleri, uçakların yaşı ve hava sahasının güvenliği üzerine sorular kamuoyunda yankılanır. ABD yapımı C-130’ların onlarca yıldır kullanımda olduğu, dünyanın farklı yerlerinde çeşitli kazalara karıştığı bilinir. Buna rağmen, somut ihmaller zincirini açığa çıkaran şeffaf bir soruşturma, kamusal tartışmanın merkezine bir türlü yerleşmez. Yirmi askerin ölümü, resmi dile göre ‘vatan için şehadet’, toplumsal vicdanda ise ‘bu ölüm gerçekten kaçınılmaz mıydı’ sorusuyla birleşerek, hem şehit hem Niyazi olma hâlini bir kez daha gösterir.
Dilovası’nda Ravive Kozmetik yangını: Kaçak atölye, sigortasız çocuklar
Takvimde geriye doğru ilerledikçe, 8 Kasım 2025’te Kocaeli Dilovası’ndaki Ravive Kozmetik’in parfüm dolum atölyesinde çıkan yangına gelinir. Mimar Sinan Mahallesi’ndeki bu işletmede bulunan genç kadınlar ve çocuklar, kaçak sayılabilecek koşullarda, sigortasız ve güvencesiz çalışmaktadır. Parfüm şişelerinin, yanıcı kimyasalların ve kaçak elektrik düzeneklerinin bulunduğu dar bir alanda çıkan yangın, kısa sürede bütün atölyeyi sarar; ikisi çocuk en az altı kadın işçi hayatını kaybeder, birden fazla işçi ağır yaralanır (🔗, 🔗, 🔗). (Medyascope)
Hayatını kaybedenler arasında 16 yaşındaki Cansu Esatoğlu, 17 yaşındaki Nisa Taşdemir, 17 yaşındaki Tuğba Taşdemir gibi çocuk işçiler de vardır. Çalışma koşullarıyla ilgili ifadelerde, atölyenin penceresiz, camı bile olmayan bir yapıda olduğu, işçilerin sigortasız çalıştırıldığı anlatılır. Dilovası’nın zaten yıllardır ağır sanayi ve kimya tesisleri nedeniyle ‘zehirli havza’ olarak anıldığını hatırlatan halk sağlığı uzmanları, bu yangını bir iş kazası değil, sermaye birikiminin çıplak yüzü olarak tarif eder (🔗). (evrensel.net)
Burada ölen kız çocukları, ders kitaplarında adları geçmeyecek olan yeni Niyazilerdir; onların ölümünde savaş yoktur, düşman yoktur; sadece ucuz işgücünü sömüren, denetimsiz, kaçak bir üretim ekonomisi vardır.
Gebze Mevlana Mahallesi: Çöken bina, yok olan bir aile
29 Ekim 2025’te Kocaeli’nin Gebze ilçesi Mevlana Mahallesi’nde yedi katlı bir bina bir anda çöker. Bina, Kabataş metrosunda olduğu gibi, yakınından geçen metro inşaatına sadece birkaç adım mesafededir. Çöken binanın enkazında Bilir ailesi neredeyse tamamen yok olur: Anne, baba ve iki çocuk hayatını kaybeder; en büyük çocuk Dilara Bilir ise ağır yaralı halde enkazdan çıkarılır (🔗, 🔗). (Medyascope)
Bina sakinlerinin günler, hatta aylar öncesinden binada çatlaklar oluştuğu, yer yer oturmalar olduğu, metro şantiyesi nedeniyle titreşimlerin arttığı yönünde şikâyetleri basına yansımıştır. Çökmenin hemen ardından çevredeki dokuz bina tedbir amaçlı boşaltılır; ancak asıl soru, bu kadar belirgin risk sinyali varken neden kimsenin bu binayı derhal tahliye etmediği, metro inşaatı ile yapı stokunun etkileşiminin neden ciddi biçimde incelenmediğidir. Bu soruların açık ve tatmin edici bir cevabı olmadığı sürece Bilir ailesi de ‘ne şehit ne gazi’ kategorisine yerleşir; onlar resmi raporda ‘enkaz altından çıkarılan vatandaşlar’ olarak geçer, milli tarih sahnesinde ise yer bulamaz.
Pençe-Kilit’in mağarasındaki metan gazı: Haritada isimsiz bir nokta, toplu bir ölüm
Temmuz 2025’e gelindiğinde, Irak’ın kuzeyindeki Pençe-Kilit Harekât bölgesinde bulunan 852 Rakımlı Tepe’deki bir mağarada yapılan arama–tarama faaliyeti sırasında metan gazına maruz kalan askerlerin haberi düşer. Millî Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre, terör örgütü tarafından kullanılan bir mağarada yürütülen arama sırasında 19 asker gazdan etkilenmiş, bunlardan 12’si hayatını kaybetmiştir (🔗, 🔗, 🔗). (Anadolu Ajansı)
Bakanlık, bu olayı ‘istisnai, öngörülemez ve olağan dışı’ bir durum olarak tanımlar. Ancak kamuoyunda farklı sorular yankılanır: Metan gazı riski olan kapalı alanlarda çalışma prosedürleri, ölçüm cihazları, koruyucu ekipmanlar, tahliye planları neden yeterince tartışılmamıştır? Mağara hayati risk taşıyan bir ortam ise, arama faaliyeti hangi planlamayla yürütülmüştür? Resmi söylem, şehitlik kavramını öne çıkararak bu soruları arka plana iter; oysa Niyazi kavramı tam da burada, ‘şehitlik’ ile ‘önlenebilir ölüm’ arasındaki sınırın karardığı yerde devreye girer. Askerler için devlet dili ‘şehit’ der, fakat olayın teknik ve idari arka planı aydınlanmadıkça, toplum vicdanında bu ölümler ‘pisi pisine gitmiş’ olarak kalır.
İskenderun’da susuzluktan ölen askerler: Kolektif ceza, ölümcül eğitim
25 Temmuz 2025’te Hatay İskenderun Deniz Er Eğitim Alayı’nda temel eğitim gören yedi asker yüksek ateş ve bilinç kaybı gibi belirtilerle hastaneye kaldırılır; İkmal Er Semih Erdoğan ve Muhafız Er Hayrullah Halit Karaman hayatını kaybeder. Otopsi raporları, her iki askerin de aşırı sıvı kaybı (dehidratasyon) ve buna bağlı hiponatremi kaynaklı çoklu organ yetmezliği nedeniyle öldüğünü gösterir (🔗). (ibrahimakin.net)
Daha sonra ortaya atılan iddialara göre, birlikten bazı askerlerin firar etmesinden sonra bütün bir bölüğe kolektif ceza verilmiş, askerler saatlerce güneş altında bekletilmiş, suya erişimleri kısıtlanmıştır. Bu iddialar, askeri disiplin ile insan onuru arasındaki sınırın ölümcül biçimde aşıldığına işaret eder. Bakanlık bu askerleri ‘şehit’ ilan etse de, ölüm sebebinin ‘düşman ateşi’ değil, kendi birlikleri içindeki cezalandırma pratiği olduğu ihtimali Niyazi kavramını askerî alana taşır. Burada artık ‘vatan için ölmek’ ile ‘iç yönetmeliklerin yanlış uygulanması yüzünden ölmek’ aynı kelimeyle anlatılamaz hâle gelir.
Akçadağ’da devrilen askeri araç: Yolda kaybolan bir hayat
23 Temmuz 2025’te Malatya’nın Akçadağ ilçesinde askeri araç devrilir; Piyade Üsteğmen Tuğrul Özsu hayatını kaybeder, bir uzman çavuş yaralanır (🔗, 🔗). (Anadolu Ajansı)
Askeri konvoylarda, eğitim sahası dışındaki trafik kazalarında, devrilip yan yatan araçlarda ölen askerler, milli hikâyede çoğu zaman küçük notlar gibi kalır. Bu kazalarda araç bakımı, yorgunluk, sürüş saatleri, rota planlaması gibi unsurlar nadiren kamuoyunun ayrıntılı biçimde önüne gelir. Oysa bir üsteğmenin ölümünü de anlamlı kılacak olan, hangi yapısal sorunun onu hayatta tutmadığıdır. Bu cevap alınamadığında, Tuğrul Özsu’nun adı da ‘ne şehit ne gazi’ dizesinin gölgesine düşer.
Alsancak’ın su birikintisi: Yağmurda öldüren elektrik
12 Temmuz 2024’te İzmir’in Konak ilçesi Alsancak semtinde sağanak yağış sırasında Enver Dündar Başar Sokak’taki su birikintisine basan 23 yaşındaki Özge Ceren Deniz elektrik akımına kapılır; onu kurtarmaya çalışan 44 yaşındaki İnanç Öktemay da aynı şekilde akıma kapılır ve her ikisi de hayatını kaybeder (🔗). (Anadolu Ajansı)
Elektrik kaçağının kaynağına ilişkin bilirkişi incelemeleri uzun süre sürer; yerel yönetim, dağıtım şirketi, müteahhitler arasındaki sorumluluk zinciri tartışılır. Olayın üzerinden bir yılı aşkın süre geçtikten sonra, 2025 Ekim’inde görülen davada otuz sanığa dört ila on yıl arasında değişen hapis cezaları verilir (🔗, 🔗). (Medyascope)
Bu vakada ölenler ‘sıradan şehir sakinleridir’; hiçbir kahramanlık hikâyeleri yoktur; yağmur altında yolun karşısına geçmeye çalışırlar sadece. Ama şehir altyapısındaki ihmal, kablolama hataları, bakım eksiklikleri bir anda sokak zeminini ölüm tuzağına çevirir. Bu ölüm, resmi tarihte ‘afet’ diye sınıflandırılamaz; çünkü yağmur olağan, kaçak elektrik olağandışıdır. Buradaki Niyazi, tam da ‘sıradan bir hayat sürmeye çalışırken, başkalarının ihmaliyle yok edilen insan’ı simgeler.
Beykoz Riva’da SAS eğitimi: Özel birlik, sıradan ihmal
5 Kasım 2024’te İstanbul Beykoz Riva’daki Su Altı Savunma Komutanlığında eğitim sırasında kaza yaşanır; Deniz Teğmen Mustafa Kemal Öz yaralanır ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybeder (🔗). (ankahaber.net)
SAS gibi özel eğitimli bir birliğin içinde, yüksek riskli bir eğitim faaliyeti yürütülürken hangi güvenlik protokollerinin işletildiği, kaza anında nasıl bir müdahale planının devreye girdiği, kamuoyuna şeffaf biçimde açıklanmaz. Ölüm, kısaca ‘eğitim kazası’ olarak adlandırılır. Oysa burada milli gururun bir parçası olan seçkin bir askeri birlik ile, sıradan bir iş kazasının ortaklaştığı bir alan açılmaktadır. Teğmen Öz’ün adı, törenlerde saygıyla anılsa da, ‘Niyazi vakası’ kavramı tam da bu törenlerin altındaki eksik soruları hatırlatır.
Balıkesir Karesi Kavaklı’daki mühimmat fabrikası: Sanayide patlayan hayatlar
24 Aralık 2024’te Balıkesir’in Karesi ilçesi Kavaklı Mahallesi’nde, ZSR Patlayıcı Sanayi AŞ’ye ait mühimmat fabrikasının kapsül üretimi yapılan bölümünde patlama meydana gelir. Patlamanın ardından bina çöker; ilk açıklamalara göre on iki, nihai tespitlere göre on bir işçi hayatını kaybeder, beş işçi yaralanır (🔗, 🔗, 🔗). (Anadolu Ajansı)
İçişleri ve savunma bakanları olay yerine gelir, açıklamalar yapılır, teknik raporlar patlamanın olası nedenleri arasında statik elektrik, üretim süreçleri, depolama koşullarını sayar. Fakat patlayıcı üreten bir tesiste, bu ölçekte bir patlamanın meydana gelmesi, denetim ve iş güvenliği kültürü açısından yapısal bir soruna işaret eder. Ölen işçilerin çoğunun isimleri ulusal hafızada kalmaz; onlar, Birinci Dünya Savaşı’nın top mermilerini değil, günümüzün özel şirket mühimmatlarını üreten, ama yine ‘toprağa karışıp giden’ Niyazilerdir.
İliç maden faciası: Siyanürlü dağın altında kalan dokuz işçi
13 Şubat 2024’te Erzincan’ın İliç ilçesindeki Çöpler Altın Madeni’nde siyanürlü liç yığını, yaklaşık on milyon metreküplük dev bir kütle hâlinde kayar ve 9 işçiyi toprağın altında bırakır (🔗). (Wikipedia) Tonlarca siyanür ve ağır metal içeren toprak Fırat havzasına doğru akar; bu da sadece işçileri değil, bütün bir ekosistemi hedef alan bir felakettir. Mühendis odalarının, çevre örgütlerinin yıllarca uyardığı riskler, denetimsiz kapasite artışları ve maliyet düşürme hırsıyla birleşince, İliç faciası kaçınılmaz hâle gelmiştir.
Facia sonrası hazırlanan iddianamelerde, 43 sanık hakkında dava açılır; sendikalar, meslek odaları bu olayı ‘kaza’ değil, ‘katliam’ olarak niteler, maden sahasının kapatılmasını, bölgenin rehabilite edilmesini talep eder. Buna rağmen, 2025 sonbaharında madenin yeniden açılacağına dair siyasi açıklamalar yapılır (🔗, 🔗, 🔗). (ankahaber.net)
İliç, Niyazi tarihinin en büyük dosyalarından biridir: Yalnızca işçilerin değil, bir nehrin, bir havzanın, geleceğin de pisi pisine harcanması anlamına gelir. Dokuz işçinin bedenine ulaşmak için haftalar, aylar geçer; kimi işçiye elli üç gün, sonuncusuna yüz on altı gün sonra ulaşılır. Bu süreler, gerçekte sadece arama kurtarmanın zorluğunu değil, bir ülkenin hayat karşısındaki duyarsızlığının süresini de gösterir.
Niyazi kavramının milli tarihte tuttuğu yer
Bu kronoloji, resmi tarih kitaplarında ayrı ayrı ‘iş kazası’, ‘inşaat göçüğü’, ‘uçak kazası’, ‘maden faciası’, ‘eğitimde kaza’, ‘gıda zehirlenmesi’ gibi teknik başlıklarla sınıflandırılan olayları, tek bir kavramsal çerçevede birleştirir: Niyazi Vakaları. Bu vakaların ortak noktası, öldürücü nedenlerin büyük bölümünün insan eliyle önlenebilir olmasıdır. Denetlenmeyen atölyeler, sigortasız ve çocuk işçiler, güvenlik protokolleri yetersiz eğitimler, yaşlı uçaklar, plansız şehir altyapısı, özelleştirilmiş ve kâr odaklı enerji ve maden şirketleri… Hepsi, klasik ‘şehit–gazi’ ikiliğinin dışında, ama onun gölgesinde kalan bir ölüm alanı üretir.
Resneli Niyazi’nin hayatı, bir yandan hürriyet kahramanı olarak alkışlanırken öte yandan kendi muhafızının kurşunlarıyla, belirsiz bir hesaplaşmanın içinde sona erdi. Bu trajik çelişki, ‘ne şehit ne gazi, pisi pisine gitti Niyazi’ cümlesini doğurdu. Bugün Hamburg’dan İstanbul’a gelen bir ailenin ortadan kalkması, Dilovası’nda sigortasız çalışan genç kadınların yanarak ölmesi, Pençe-Kilit’te mağarada gazdan boğulan askerler, Kabataş’ta iskelesi çöken metroda ölen işçi, Haliliye’de betonun altında kalan çocuk işçiler, Alsancak’ta yağmur suyu birikintisinde elektrikle öldürülen gençler aynı cümlenin içine sığmaktadır.
Milli tarih, bu insanlara bir kavram borçludur; ama o kavram ‘şehit’ değildir, ‘kahraman’ değildir. Belki de Niyazi, resmi dilin kuramadığı, ama sokak dilinin çoktan bulduğu bir kavramdır. Niyazi Vakaları, yalnızca tek tek trajedileri değil, bir ülkenin hayatı, emeği ve geleceği korumak yerine riske atan tüm tercihlerini görünür kılar. Takvimin yaprakları geri çevrildikçe, her sayfanın kenarında başka bir Niyazi adı okunur; bu isimler bir gün resmi tarih kitaplarına girmese bile, toplumun hafızasında ortak bir soru bırakır: ‘Bu kez kim, ne uğruna, nasıl pisi pisine gitti?’
Ek bölüm: Kronolojide eksik kalan Niyazi vakaları
Kronoloji, Hamburg’dan başlayan ana anlatıda bazı dosyaları kısaca anıp geçerek ya da hiç göstermeyerek eksik kalmıştı. Bu ek bölüm, aynı döneme yayılan ve aynı Niyazi mantığını tamamlayan olayları sondan geriye doğru yerlerine yerleştirir; böylece iş cinayetleri, altyapı faciaları ve küçük haber başlıklarına sıkışmış ölümler tek bir bütünün parçası hâline gelir.
2025 sonbaharında, takvim Hamburg’daki gıda zehirlenmesi, Kabataş metrosundaki göçük ve Dilovası’ndaki parfüm atölyesi yangınını peş peşe kaydederken, 26 Ekim sabahı bu kez Bartın’dan bir haber gelir. Merkez ilçeye bağlı Muratbey köyü mevkiinde tekstil işçilerini taşıyan servis midibüsü devrilir; kırk dokuz yaşındaki işçi Fatma Demircan hayatını kaybeder, on dokuz işçi yaralanır (🔗). (habersendika.com) İSİG raporları, 2025 Ocak ayında dahi iş cinayetlerinin yaklaşık üçte birinin trafik ve servis kazalarından kaynaklandığını gösterirken (🔗), (Sendika.Org) Fatma Demircan’ın ölümü, sadece bir “trafik kazası” değil, fabrikayla ev arasındaki yolu bile ölüm hattına çeviren bir çalışma rejiminin sonucu olarak görünür hâle gelir. O da tıpkı fabrikada üretim bandında ölenler gibi, milli tarih anlatısında adı geçmeyen bir Niyazi’ye dönüşür.
Bu kazadan yalnızca birkaç gün önce, Tekirdağ’da bir tuğla fabrikasında gece vardiyasına kalan on altı yaşındaki çocuk işçi Mustafa Eti, belki de bu kronolojinin en çıplak dosyalarından birini oluşturur. Gece saatlerinde soğuktan korunmak için boş bir teneke içinde ateş yakar, ateşi harlamak için tenekeye tiner döker; ani bir patlama olur, Mustafa ağır yanıklarla hastaneye kaldırılır ve on gün süren yaşam mücadelesinin ardından 21 Ekim 2025’te hayatını kaybeder (🔗, 🔗, 🔗). (Bianet) Babasının “çocuk gece niye orada, niye üşüyor, neden tinerle baş başa bırakılıyor” soruları, sadece bir fabrikayı değil, çocuk emeğini okullaşma ve sosyal haklar yerine sanayiye süren bütün bir sistemi işaret eder. İş cinayetleri istatistiklerinde 15–17 yaş arası beş çocuk işçinin Ocak 2025’te dahi hayatını kaybettiği düşünülürse (🔗), (Gazete Oksijen) Mustafa’nın dosyası, tekil bir talihsizlik olmaktan çıkar; çocuk işçiliğin sıradanlaştırıldığı bir rejimin küçük ama yakıcı özeti hâline gelir.
Ekim ayının başı, Dilovası GEBKİM’de yapımı süren TN Maleik Petrokimya tesisindeki patlamayla karanlık bir işaret daha bırakır. 4 Ekim 2025’te, silolarda bakım ve kapak kontrolü yapıldığı sırada sıkışan gaz patlar; iki işçi ölür (🔗, 🔗, 🔗, 🔗). (birgun.net) Kimyasal üretim ve depolama gibi yüksek riskli bir alanda, silolarda patlamaya yol açan bu bakım faaliyeti, iş güvenliği protokollerinin hangi aşamada eksik bırakıldığını, hangi zaman baskısı ve maliyet kaygısıyla hızlandırıldığını gösterecek ayrıntılı bir soruşturmayı hak eder. Buna rağmen kamuoyuna yansıyan dil, olayı çoğu haberde “kaza” olarak isimlendirir; oysa bu patlama, Ravive Kozmetik yangınıyla birlikte, Dilovası’nı sadece kirli havanın değil, sistematik iş cinayetlerinin de mekânı olarak işaretler. TN Maleik’te ölen iki işçi, bölgenin ağır sanayi tarihine yazılmış yeni iki Niyazi’dir.
2025’in başına gelindiğinde, Konya Selçuklu’daki Beyşehir Caddesi üzerinde bulunan dört katlı bir binanın çöküşü, Gebze’deki Bilir ailesinden önce, bina güvenliği ve denetim meselesinin tüm ülkeye yayıldığını gösteren ilk büyük uyarılardan biri olur. 24 Ocak 2025 akşamı, Kılıçarslan (bazı haberlerde Selçuk Mahallesi) mahallesinde bulunan bina büyük bir gürültüyle çöker; içeride beş kişinin bulunduğu haberi geçilir, iki kişi hayatını kaybeder, üç kişi yaralı kurtarılır (🔗, 🔗, 🔗, 🔗). (euronews) Adalet Bakanlığı, bir başsavcı vekili ve iki savcı görevlendirildiğini açıklar, müteahhit ve yapı denetim zincirinde yer alan altı kişi tutuklanır. Ancak kamuoyunun zihninde asılı kalan soru, Gebze’deki çöküşte de tekrar eden sorudur: Bu binalar, yıllar boyunca hangi raporlarla ayakta tutuldu, hangi imzalarla “oturulabilir” denildi, kimler çürük zeminde sağlam raporu düzenledi? Cevabı verilmeyen her soru, o binanın enkazı altında kalanların adını, başka şehirlerdeki Niyazilerle aynı satıra yazar.
Bu tarihle aynı güne denk gelen bir başka sahne İstanbul Sultanbeyli’dedir. 24 Ocak 2025’te Sultanbeyli’de beş katlı bir binanın çatı katında bulunan tekstil atölyesinde yangın çıkar; itfaiye ekipleri alevleri kontrol altına alır, can kaybı yaşanmaz (🔗). (Anadolu Ajansı) Bu olay, ana kronolojide yer almamış olsa da, tekstil ve konfeksiyon sektöründeki kayıt dışı, sigortasız, merdiven altı üretim alanlarının yangın ve patlamaya ne kadar açık olduğunu hatırlatır. Aynı yılın içinde farklı kentlerde çıkan benzer yangınlarda can kaybının “şans eseri” önlendiği düşünüldüğünde, Sultanbeyli’nin bu dosyası, “ölümsüz atlatılan” ama bir sonraki Niyazi için zemin hazırlayan olaylardan biri olarak ek kronolojide yerini alır.
Takvim daha da geriye, 2024 yazına çevrildiğinde, Alsancak’taki elektrik faciasıyla zaten sarsılmış olan kentsel altyapının başka bir işareti Kütahya’dan gelir. 5 Ağustos 2024’te, Kütahya Atatürk Bulvarı’nda bulunan bir aydınlatma direğinin gövdesindeki kaçak nedeniyle üç yaşındaki bir çocuk elektrik akımına kapılır, ağır yaralanır (🔗). (Kütahya Haber) Babası, İzmir’de iki kişinin ölümüne neden olan su birikintisi vakasından sadece haftalar sonra benzer bir tehlikenin kendi çocuğunun başına gelmesine isyan eder; direğin ayak kısmında kabloların açığa çıktığı, uygun topraklama ve bakım yapılmadığı ortaya çıkar. İzmir’deki facianın ardından ülke çapında altyapı taraması yapılması gerekirken, Kütahya’daki bu olay, riskin ne kadar dağınık ve denetimsiz olduğunu, farklı şehirlerde benzer tuzakların varlığını gösterir. Çocuk hayatta kalır ama ağır yaralanır; bu, Niyazi kronolojisinin ölümle bitmeyen ama yaşam kalitesini, beden bütünlüğünü pisi pisine harcayan dosyalarından biridir.
Bu ek bölümde yer verilen her olay, ana metinde uzun uzun anlatılamamış ya da sadece adı anılmış vakaları tamamlar. Bartın’da devrilen servisle evine dönemeyen işçinin, Tekirdağ’da tenekedeki ateşle ısınırken yanan çocuğun, Dilovası’nda silonun üzerinde patlayan görünmez gazla ölen işçilerin, Konya’da bir akşamüstü binayla birlikte içine gömülen insanların, Sultanbeyli’de dikiş makinelerinin üstünde yükselen alevlerin, Kütahya’da bir çocuk bedeninden geçen kaçak elektriğin hikâyeleri bir araya geldiğinde, Niyazi kavramının dar bir deyimden çok daha fazlasını taşıdığı görülür. Bunlar, milli tarih anlatısının satır aralarına sızmayan ama gündelik hayatın her yanında yeniden üretilen bir ölüm rejimini, “kazanın”, “talihin”, “kaderin” diliyle değil, somut ihmaller ve tercihler zinciriyle okumayı zorunlu kılan dosyalardır.






























Geri bildirim: Haymatlos 🍂🏚️🪪 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER