🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🧵⚙️💪🏻 TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻
Janet’e
1958
İçindekiler
Önsöz xiii
Bölüm I
CELAENAE-APAMEA: DOĞU VE BATI 1
- Marsyas ve Apollon
- Batı’nın Zaferi
- Doğu’nun Zaferi
- Yeni Tarih
- Eski Sorular
Bölüm II
BAŞLANGIÇLAR 32
- Mezopotamya’ya Borç
- Gordion: Arkeoloji Üzerine Bir Ara Faslı
- Hititler
- Frigler
- Son söz: Gordion Düğümünün Sembolizmi
Bölüm III
TRUVA: YUNANİSTAN’IN KİTABI 62
- Tarihî Truva
- Homeros’un Büyüklüğü
- Homeros’un ‘Hellas’ın Eğitimcisi’ Oluşu
- Olimpos Tanrıları
- Çağlar Boyunca Homeros ve Truva
Bölüm IV
MİLET: MODERN DÜNYANIN DOĞUŞU 97
- Eski Doğu
- İyonya’nın Yükselişi
- Yunan Polis’i
- Felsefe ve Bilimin Başlangıcı
- Herodotos ve Tarih
Bölüm V
EFES: HELLENİSTİK ÇAĞ 139
- Efes’in Artemis’i
- Hellenistik Başarı
- Aklî Olmayanın Geri Dönüşü
- Artemis’in Ölümü ve Dirilişi
Bölüm VI
TARSUS: AZİZ PAVLUS’UN GÖREVİ 173
- Kilikya’nın İlk Tarihi
- Küçük Asya’da Yahudiler
- Aziz Pavlus’un Mirası
- Küçük Asya’da Roma Devri: Pavlus’tan Hadrianus’a
- Tarsus’un Yeniden Hristiyanlaştırılması
Bölüm VII
KONSTANTİNİYYE: BİZANS ÇAĞI 217
- Büyük Konstantin’in Eseri
- Yeni Roma
- Doğu ile Batı’nın Kaynaşması
- Polis’in Ölümü
- Bizans’ın Son Günleri
Bölüm VIII
KONYA: İSLAM’IN ZAFERİ 262
- Peygamber Muhammed
- Türklerin Gelişi
- Selçukların Kısa Şanı
- İslam’ın Tarihî Sicili
Bölüm IX
BURSA’DAN İSTANBUL’A: OSMANLI İMPARATORLUĞU 299
- Osmanlıların Yükselişi
- Kanunî Sultan Süleyman: Osmanlı Şanının Zirvesi ve Bedeli
- Eski Şehirlerin Akıbeti
- Küçük Asya’nın Yeniden Keşfi
- Rumların Geri Dönüşü
Bölüm X
ANKARA: ATATÜRK’ÜN YENİ TÜRKİYE’Sİ 330
- İnkılabın Zemin Hazırlığı
- Yeni Başkent
- Atatürk İnkılapları
- Bugünkü Türkiye: Batı ve Doğu
- İhmal Edilmiş Sadelikler
- Bugünün Eski Şehirleri
- Son söz
Ek 373
- Amasya: Pontus Krallığı
- Ermeniler
- Sart: Lidyalılar
- Ksantos: Likyalılar
- Pergamon
- İzmir
- Antakya
- Kıbrıs
- İznik
- Trabzon
- Kayseri ve Kapadokya
- Turistler İçin Bazı Öneriler
Resimler
Aşağıdaki resimler 174. sayfadan sonra ayrı bir bölümde toplanmıştır.
Truva surları
Eski Antalya: antik Side’nin deniz surlarındaki köy konukevi
Boğazköy: Hitit mabedi Yazılıkaya’daki tanrılar alayından bir sahne
Geç Hitit heykeli, Zincirli’den
Gordion: Frig kitabesi
Yunan sikkeleri
Gordion’da kireçtaşından Frig mimarî süsleri
Gordion: Frig şehrinin kapısı
Antik İris Irmağı üzerindeki modern Amasya
Pers krallarının kaya mezarları ve kale ile birlikte Amasya
Antalya limanı
Efes’in Kutsal Yolu
Efes’te Celsus Kitaplığı
Pergamon Asklepion’unda gezinti yolu
Pergamon’un büyük tiyatrosu
İzmir’in Roma agorasında
Sart’ta Kibele tapınağı
Antakya’dan zemin mozaiği
Myra’daki Likya kaya mezarları
Myra’lı Aziz Nikola
Kapadokyalı ‘mağara halkının’ freskleri
Göreme: Kapadokya kaya şapeli
Ürgüp civarında manzara
Göreme’nin ‘taşlaşmış vadisi’
Bodrum limanı
Bizans Hipodromu’nun yeri
Konya’da İnce Minare Selçuklu Camii’nin kapısı
Kayseri’de Selçuklu hanı
Kilikya kıyısı açığında Kız Kalesi
Efes’te Meryem Ana’nın evi, Panaya Kapulu
İstanbul’da Yerebatan Sarayı
Fâtih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan Rumeli Hisarı’ndan Boğaziçi
Ayasofya, iç görünüş
Resimlerin altında aksi belirtilmedikçe fotoğraflar, Londra Büyükelçiliği, New York Basın Bürosu ve İstanbul Turizm Bürosu vasıtasıyla, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin izni ile verilmiştir.
Önsöz
Bu kitap, Küçük Asya tarihindeki incelemelerle geçmişin kullanılışını örnekleyen önceki bir çalışmam, Geçmişin Kullanılışları’nın devamı mahiyetindedir. Genel olarak aynı ‘trajik tarih görüşü’nü geliştirir; bu görüş, aynı insanî imana derinlik ve sertlik kazandırmak için, kaçınılmaz ikirciklikleri ve uyumsuzlukları vurgular; aynı saygı ve ironi havası içinde büyük meseleleri bilerek karmaşıklaştırır. Özel olarak Doğu ile Batı arasındaki tarihî temayı işler. Bu, çok suistimal edilmiş bir temadır; çoğunlukla Batı’nın önyargıları ile aşırı basitleştirilmiştir; Tek Dünya üzerine ciddi sohbet, hâlâ, ikisinin asla birleşemeyeceği yahut daima Batı’nın galip gelmesi gerektiği yolundaki fikir tarafından bulandırılmaktadır. Bununla beraber bu tema, tarihimizin temel ve önemli bir teması olarak kalır; tarih yazarının da kaçamadığı, filozofun da görmezlikten gelemeyeceği bir tema. Kanaatimce bu tema, medeniyetimizin tarihine ve insan ruhunun ilerleyişine dair her türlü tahmine en çok ışık tutan yaklaşımdır.
Bu maksatla Küçük Asya ideal bir konudur. Tarih boyunca burası Doğu ile Batı arasında büyük köprü olmuş, defalarca da savaş alanına dönmüştür. Yunanlılar parlak medeniyetlerini ilkin bu toprakta, anakaradaki Hellas’ta değil, Küçük Asya’da geliştirmişler; Batı da Yunan ruhundan doğmuştur. Çok eski çağlardan beri türlü türlü kavimlerle dolup taşan bir diyar olarak Küçük Asya, maceracı Yunanlıları kışkırtmış, onların kültürüne çok şey katmıştır. Avrupa’dan ve Doğu’dan, özellikle Perslerden, başka kavimleri de çekmeye devam etmiştir. Pers İmparatorluğu’nu devirmeye ve Doğu’yu Helenleştirmeye çıkan Büyük İskender’in ilk büyük seferinin sahnesi burası olmuştur. Sonraları Roma İmparatorluğu’nun en zengin eyaleti, daha sonra Bizans İmparatorluğu’nun kalbi, daha sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun kalbi olmuştur. Hristiyanlığın yükselişine, ardından İslam’ın doğuşuna şahitlik etmiştir. Hititler, Frigler, İyonlar, Asurlular, Lidyalılar, Persler, Ermeniler, Galatlar, Romalılar, Gotlar, Araplar, Selçuklular, Frenk Haçlıları, Osmanlı Türkleri — bunlar ve daha nice küçük kavimler burada yerleşmiş yahut buradan sel gibi akıp geçmiş, hepsi bir iz bırakmıştır. Bugün, Kemal Atatürk’ün Türkiyesi olarak, tarih boyunca görülen en köklü deneylerden biri burada yapılmaktadır. Atatürk, memleketi Batılılaştırmaya kararlı olarak, bütün kültürü bir gecede baştan aşağı değiştirmeye girişmiştir.
Bu tarihi gözden geçirirken, belli şehirler üzerinde, büyük devirlerin ya da kültürlerin sembolleri olarak durmayı seçtim. Bu, bir bakıma keyfî bir tasarıdır; ben de bu tasarıdan serbestçe ayrıldım; her şehri, geniş ufuklu bir tartışmanın sadece odak noktası yahut hareket noktası olarak kullandım. Bununla beraber tarih, daima, her şeyden önce şehirde ve şehir tarafından yapılır; medeniyeti mümkün kılan ticaret ve sanayi faaliyetlerinin, onu görünür kılan kültür faaliyetlerinin başlıca sahnesi şehirlerdir. Polis formu içinde şehir, bilhassa Greko-Romen medeniyetinin karakteristik vasfıydı; benim maksadım bakımından da bu medeniyet, Küçük Asya tarihinin en mühim devridir. Bu medeniyetin nice meşhur şehirleri, gerçek şan ve ihtişamının en göze çarpan işareti idiler; onların ölümü — bir zamanlar muhteşem olan, şimdi ise zamansız çobanların, dikenlerle ve kan kırmızısı gelinciklerle örtülü harabeler arasında sürülerini otlattığı, ıssız sahalar hâlini alan sayısız eski şehir yeri — tarihe trajik bir gözle bakmak için en görünür sebep olsa gerektir. Tasarımın keyfî yanı bile, şu bakımdan yerindedir ki, bu yan kasıtlı bir şahsî tonu da kuvvetle vurgular. Zira bu eser, Küçük Asya’nın resmî, hele tamamlanmış bir tarihi değildir. Genel okuyucuyu bu tarih hakkında bilgilendirmek üzere düzenlenmiş olmakla beraber, yalnızca bana en ilgi çekici ve önemli görünen gelişmeler üzerinde durur; vakıf üzerindeki düşünceye, vakıf kadar önem verir; vardığı sonuçları sağlam saymaktayım, fakat bunları son ve tam hakikat diye ileri sürmemekteyim.
Belki de bu tasarının asıl sebebi, bu şehirlere duyduğum hayranlıktır. Hesabını pek de sıkı tutmadığım bir risk göze aldım; bazı teferruatlar kattım ki, bunlar belki benim için okuyucudan daha büyüleyici olabilir. Bununla beraber Küçük Asya’nın hikâyesi, sırf bir dram olarak bile büyüleyicidir ve sırf kendi adına anlatılmaya lâyıktır. Dünyada hiçbir bölge yoktur ki, daha zengin çeşitlilikte ve fasılasız bir dram yaşamış olsun. Memleketin dört yanı, çok eski Bronz Çağı’na kadar giden şehir tabakalarını bağrında saklayan höyüklerle noktalanmıştır. Her yerde, Troy ile Tarsus’un, Pergamon ile Efes’in, İznik ile Trabzon’un — esrarla yüklü şehirlerin — izleri, büyük işlerin ve bozuluşların hatıraları, şöhretli insanların ruhları dolaşmaktadır. Modern demiryolları, hâlâ, eskiçağın krallık yollarının, Doğu’ya giden başlıca ticaret yollarının izini takip eder; böylece seyahat eden her yolcu, Xenophon ile On Bin’in, Büyük İskender’in, Pompeius’un yahut Aziz Pavlus’un, Harunürreşid’in yahut Friedrich Barbarossa’nın ayak izlerinden gidiyor olabilir. Ve her yerde köy evlerinin ya da ahırlarının duvarlarına gömülmüş eski mermerler, bir zamanlar bizim gibi sahnede yürüyüp telâşla didinen, çoktan kaybolmuş insanların hatıralarını yaşatmaktadır. Benim için Küçük Asya, insan tarihinin ‘mânası’ hakkında en canlı ve sızlatıcı duyguyu veren yerdir; tarihçinin, filozofun ve şairin ortak nihai temasının sahnesidir — T. S. Eliot’un sözleriyle, ‘bıkkınlık, dehşet ve şan’.
Bütün bu sebeplerle Küçük Asya’nın batı yarısı üzerinde yoğunlaştım.
Doğu bölgelerinin şehirlerine ve kavimlerine nispeten az yer verdim — belki de fazla az. Arızî bir mazeret, bu bölgeleri bizzat tanımamın sınırlı oluşudur; birkaç yıldan beri buralarda seyahat resmen kısıtlanmıştı; ecnebilerin, askerî müdafaa bölgesi olarak ayrılan geniş sahalara girmesi yasaklanmış, hâlâ hırçın Kürtlerin yaşadığı başka bölgeleri ziyaret etmeleri de hoş karşılanmamıştır. Fakat her hâlükârda tarihî bakımdan çok daha ilginç ve mühim olan batıdır. Yunanlılar buraya yerleşip şehirlerini kurmuşlar; tarihî macera ve başarının — dehşet ve şanın — başlıca sahnesi, büyük şehirlerin hemen hepsinin bulunduğu yer daima burası olmuştur. Kısa bazı devreler ve dağınık birkaç şehir müstesna, doğu daima geri ve nispeten gayr-i medenî kalmış, bazı bölgeleri hemen hiç keşfedilmemiştir; kayıtlı tarih boyunca çoğu zaman bir tampon vazifesi görmüş yahut göçebelerle dağ kabileleri için bir sığınak olmuştur. Son yıllarda, petrol aramak için dolaşan Türk mühendisleri, burada hâlâ mağaralarda yaşayan, tekerlekten habersiz insanlar bulunca hayretler içinde kalmışlardır.
Ek’te, ana bölümlerde sadece dipnotlarda anılan bazı mühim şehirlerin ve kavimlerin kısa tarih taslaklarını verdim. İlgilenenlerin, bunlara, adlarına dipnotlarda rastladıkları bölümü okuduktan sonra dönmelerini tavsiye ederim. Bu taslakların her biri, ilgili bölümde geliştirilen temalardan birini yahut birkaçını örnekler ve tamamlar.
Son olarak yabancı adların yazılışı hakkında bir not. Bu hususta örf hem kararsız, hem değişiktir; az bilinen adlarda ben de bazı tutarsızlıklara düşmüş olabilirim. Bununla beraber genel olarak, Webster’in de gösterdiği üzere, en yaygın Amerikan yazılışını tercih ettim. Bu, Yunan adlarının İngilizceleştirilmiş şekli demektir (Sokrates yerine Socrates gibi); şehirlerde ise Latinleşmiş şekil demektir (Pergamos yahut Pergamon yerine Pergamum gibi). Arapça ve Türkçe adlarda Koran yahut Quran; Muhammed, Muhammad yahut Mahomet; yahut İstanbul’un fatihinde olduğu gibi Mohammed, Mehmet yahut Mehmed gibi geniş bir tercih sahası vardır. Ben de yine en yaygın yerleşmiş şekli almaya çalıştım; Arapçada kullanılan apostrof ve diğer işaretleri attım. Hemen hemen tam fonetik olan modern Türkçede ise bazı serbestlikler gösterdim; İngilizce okuyucuya Türkçe adların doğru sesini göstermek için, c’yi j, g’yi ch ve ş’yi sh olarak yazdım.
H. J. M.
LEGENDA
©ŞEHİRLER (ESKİ ADLAR PARANTEZ İÇİNDE)
- HARABE YERİ
TARİHİN TEZGÂHI
BÖLÜM I
Celaenae-Apamea: Doğu ve Batı
- Marsyas ve Apollon
Eski Frig şehri Celaenae’nin, bugünkü Türk kasabası Dinar’ın, eteklerinde çeşitli yeraltı kaynaklarından az çok esrarlı bir şekilde çıkan birçok dere, birleşerek klasik Maiandros Irmağı’nı meydana getirir. Bu derelerin en meşhuru Marsyas, yahut Şelale idi. Marsyas, akropolün eteğindeki bir mağaradan fışkırır, şehrin içinden başaşağı akardı. Eski devirlerde ise, hem Marsyas’ın hem de Maiandros’un asıl kaynağının, sırtın arkasındaki bir göl, Aulokrene, yani ‘flütler pınarı’ olduğuna inanılırdı. Tyre’lı Maximus’a göre Frigler, kurbanlarını burada sunarlardı; ‘kimileri her iki ırmağa, kimileri yalnız Marsyas’a, kimileri yalnız Maiandros’a; kurban edilenlerin parçalarını, adını andıkları ırmağa sunmak üzere kaynaklara atarlardı; kurbanlar, dağa doğru akıp sularla birlikte dibe gömülür, Maiandros’a sunulmuşlarsa Marsyas’ta, Marsyas’a sunulmuşlarsa Maiandros’ta tekrar ortaya çıkmazlardı; her ikisine birden sunuldukları takdirde ise, her iki ırmak da payına düşeni alırdı.’ Irmakların bu nezaketi, cömertliklerinden aşağı değildi; sağladıkları hiç eksilmeyen su, kurak Küçük Asya’da çok kıymetli bir nimet idi. Bugün de Dinar’ın bulunduğu yeşil vadiyi bir vaha hâline getirirler.
Böyle bir yer, tabiî olarak ilâhların meskeni sayılır ve efsanelerle kutsallaştırılırdı. Celaenae’nin nehir tanrısı Marsyas, burada Frig flütünü icat etti. Bir rivayete göre o, bu flütü, Büyük Ana Cybele’e, sevgili-oğlu Attis’in ölümünden duyduğu acıyı dindirmeye çalışırken çalmıştı. Daha sonra tanrıça Athena, Aulokrene kıyısında flütü eline aldı ve nağmelerine kapılıp gitti; fakat gölün aynasında elindeki sazın yüzünü nasıl çarpıttığını görünce, flütü fırlatıp attı, ona lanet okudu ve flütü yerden alan Marsyas’a tokat attı — Atina Akropolü’ndeki bir heykel, bu sahneyi tasvir ediyordu. Zavallı mucit, ondan sonra Apollon’a meydan okudu; kimine göre musikide (Apollon lir çalardı), kimine göre hikmette yarışmaya kalktı. Apollon, bu cüretinin cezası olarak onu yüzdürdü; derisini soyup ibret için astı. Herodotos, kendi zamanında bu derinin Celaenae’nin pazarında teşhir edildiğini kaydeder; Xenophon ise, Marsyas deresinin kaynadığı mağaranın içine asıldığını söyler. (Eskiler böyle teferruatlarda pek titiz değillerdi.) Her hâlde Marsyas, oğlu Olympos sayesinde, kısmen de olsun itibarını kurtarmıştır; zira Olympos, Frig musikisinin makamını Yunanlar arasında yerleşik hâle getirmiştir. Altın dokunuşuyla meşhur Frig Kralı Midas da, Apollon’un Delphi’deki mabedine krallık tahtını hediye ederek daha uyumlu bir münasebet kurmaya çalışmıştı; gerçi bu dindarlığa, biraz da korku karışmış olabilir. Midas, Apollon ile Marsyas arasındaki mûsikî yarışmasını seyretmiş, Apollon’a verilen hükme katılmamış, bunun üzerine tanrı da onu bir çift eşek kulağı ile ‘nimetlendirmişti’. Celaenae’yi ziyaret eden bir başka kahraman da kudretli Herakles’ti. Herakles, tarlaların bekçisi olan, Midas’ın gayr-i meşru oğlu Lityerses’i öldürmüştü; Lityerses, yanından geçen bütün yabancıları güler yüzle karşılar, fakat onlar hasatta üzerlerine düşen işi yapmazlarsa veya bazen, sırf hasat âyininin değişmez bir parçası olarak, hiç sebep yokken öldürürdü — yabancıyı bir demet ekinin içine sarıp sarmalar, başını tırpanla uçururdu. Günün birinde kendi başı da, Herakles’in elindeki tırpanla uçtu; gövdesi Maiandros’a atıldı. Daha eski Frig şarkılarında Lityerses, daha şiirce bir tarzda ölüyordu; orakçıların tırpanlarıyla biçilerek toprağa düşüyordu; tıpkı ekin gibi, yeni bir hasadı sağlamak için ölmesi gerekiyordu.
Evvel zaman içinde, ilim adamları yeni yeni pek ilmî olmaya başlarken, böyle mitler ve efsaneler bir tür masal yahut “çürütülmesi” gereken şeyler sayılırdı. Bugün ise, bunların, insanın hayatına dair fikirlerin sembolik tasvirleri olarak hayal gücüne dayanan gerçekliği üzerinde durmak daha ileri bir tavır sayılmaktadır. Böyle fikirler, tıpkı her şiirde— hattâ din sahasında bile— olduğu gibi, sıkı mânâda doğru olmasalar da mânâlı ve inanılabilir olabilirler. Kral Midas ile altın dokunuşu efsanesi, pek az kimsenin itiraz edeceği basit bir ahlâkî hikmeti dile getirir. Lityerses hakkındaki mitler ise, daha derinden çağrışımlar yaptıkları için, ilk bakışta daha az mânâlı görünür. Bir hasat tanrısı olarak Frig tezahüründe, yıllık mevsimlerin, hayat ve ölüm ve yeniden doğuş devrinin zamana bağlı olmayan hakikatini sembolleştiriyordu; o, ölüp dirilen tanrı Attis’in (yahut Adonis’in, yahut Osiris’in) köylü karşılığı idi. Bu itibarla o, insanı kurtarmak için bile bile ölen, sevgiyi temsil eden tanrı Mesih tasavvurunu; dirilişi de ebedî hayatın vaadini önceden haber veriyordu. Mesih, köylü Lityerses için şerefli bir mezar kitabesi vazetti: ‘Bir buğday tanesi yere düşüp ölmedikçe yalnız kalır; fakat ölürse çok meyve verir.’
Edebiyat adamları, miti yüceltmeyi âdet hâline getirmişlerdir; bunu da, ilmi yerine oturtmanın ve şiir ile dinin “daha yüksek hakikatleri”ni sinsice öne sürmenin vasıtası yapmışlardır. Fakat bu masallar, ilmî tarihçi için bile önemlidir. Evvelâ, birçoğunun içinde vakıaya dayanan bir çekirdek vardır. Gerçekten bir Kral Midas yaşamıştır— yahut daha doğrusu bu adla anılan bir dizi kral; Mısır’ın Firavun’u yahut Girit’in Minos’u gibi, bu da muhtemelen bir unvandı. Herodotos’un bizzat gördüğü ve kutsal Delphi’ye bir “barbar”ın yaptığı ilk sunu olduğunu söylediği Midas’ın Apollon’a armağanı, bunun bir delilidir. Aynı şekilde Marsyas’ın mitik oğlunun arkasında da gerçek bir mûsikîşinas vardır: Olympos, Euripides’in bir koro şarkısına besteli coşkun bir ezgi meydana getirmiştir. Yöresel tanrılarla ilgili başka hikâyeler de, tarihî hadiselerin silik akislerini taşımakta, uzak geçmişe ait ipuçları vermektedir. Meselâ Marsyas’ın derisinin yüzülmesi, eski çağın zalim Asurluları tarafından bir yerli kahramanın diri diri derisinin yüzülmesine kadar geri gidebilir; Asur kayıtları, Frigler oldukları anlaşılan “Muşki”lerin Mita’sı ile yapılan savaşlardan bahseder. Özellikle Yunan efsaneleri, başlangıçta sanıldığından daha güvenilir bir rehber olduklarını göstermiştir; zira arkeoloji, Girit Kralı Minos, Truva Savaşı ve hattâ Amazonlar hakkındaki geleneksel hikâyeler gibi anlatıların tarihî temelini ortaya çıkarmıştır.
Daha da önemlisi, mitler ve efsaneler, eski kavimlerin zihniyetinin kaydı olarak, “asıl tarih”tir. Bunlar, tarih öncesi gelenek ve inanç üzerinde, daha medenî emellerin inkişafı ve nihayet şuurlu ideallerin tahakkuku üzerinde içgörüler sağlar. Meselâ, Marsyas ile Apollon hikâyesi, aslında flüt ile lir arasındaki rekabet hakkındaki bir hikâye iken, zamanla Yunan ruhunun Frig ruhu üzerindeki zaferini ifade eder hâle gelmiştir; Apollon, Helenizmin en parlak sembolü hâline gelmiştir. Kaba kuvvet sahibi Herakles’in başarıları bile, ideal bir mânâ kazanmıştır. Eski canavarları öldürmekle o, Yunanlıların, başka kavimleri kemiren karanlık ve ölümcül saplantılardan, kör korkulardan kurtulmasına yardım etmiştir. Yabancılarla pek sert bir tarzda muamele eden Lityerses’i öldürmekle de, hem insan kurban edilmesinin kaldırılışını, hem de medenî münasebetlerin gelişmesini, giderek İnsanlık fikrine kadar varan daha geniş bir misafirperverlik fikrini sembolleştirmiştir.
Böylece Celaenae’nin mitik tarihi bizi nihayet, yazılı tarihin büyük bir temasına, yani Helenizmin yükselişine ve Doğu ile Batı arasındaki mücadeleye götürür. Küçük Asya’da Yunanlılar, çok eski bir dünya olan, ama onlar için yeni bir dünyaya girerek kamçılanmışlar; bu dünya, zeki gençlere öğretecek çok şey taşımaktaydı. Dahiyane tarafları ilk defa burada çiçek açmış, büyük “babalar” burada doğmuştur: Edebiyatta Homeros, felsefede Thales, matematikte Pisagor, tarihte Herodotos, tıpta Hipokrates. Demek ki Helenizm ne lekesiz bir doğuş ile dünyaya gelmiş, ne de Athena gibi Zeus’un başından birdenbire tam teşekküllü fırlamıştır; ama yine de başlı başına bir mucize idi. Yunanlılar, bir şekilde, o zamana kadar hiçbir insanın tanımadığı kadar hür ve dolu, daha akla uygun ve daha insanî— her şeyden önce daha şuurlu— benzersiz bir yaşayış tarzı geliştirmişlerdir. Homeros sayesinde, etraflarındaki bütün kavimlerden farklı olduklarının ve Helen olarak ortak ideallerinin keskin bir şuuruna varmışlardır. Truva Savaşı’nı, Asya ile mücadelelerinin başlangıcı saymaya başlamışlardır. Genel olarak ifade edecek olursak (ki başlangıçta böyle geniş konuşmak zorundayız), Yunan ruhu, eski devirde olduğu gibi bugünkü dünyada da Batı’yı tayin eder. Bu ruhun zafer hikâyesi, bizim için, herhangi bir tarihî dram kadar mühimdir. Yunanlılarla iftihar etmekte haklıyız; meseleyi ilk planda ideal yönüyle ele alarak bu hikâyeyi gözden geçirmekle işe başlayabiliriz.
Ne var ki daha başlangıçta bile akılda tutmamız gereken şudur: bu, basit bir başarı hikâyesi değildir. Yunanlıların kendileri bile, Amerikalıların en sevdiği mit olan bu tür masallara tutulacak kadar saf değillerdi; hayat hakkında, bol trajik tecrübelerle beslenen, karakteristik bir trajedi anlayışına sahiptiler. Ayrıca onlar, ırk ve din saflığı fikirlerini besleyecek, yüzde yüz Helenlik idealini kuracak kadar medeniyet dışı değillerdi. Apollon’un kendisi bile büyük ihtimalle Yunanistan’dan değil, Küçük Asya’dan gelmişti; “babalar”dan bir başkası da bir Frig kölesi olan Ezop idi. Marsyas’a gelince, onun da Apollon tarafından öldürülmediği anlaşıldı. İnsanları flüt nağmeleriyle büyülemeye, nehrine hükmetmeye, şehrini düşmanlardan korumaya devam etti. Zamanla Yunanlıların kendileri de ona kurbanlar sundular. Diğer bazı eski Küçük Asya tanrılarının muhakkak ki yaptığı gibi, o da muhtemelen Apollon’dan daha uzun yaşadı; hem onu, hem Apollon’u nihayet öldüren şey, Doğu’dan gelen yeni tanrılar oldu. Bu arada köylü Lityerses de, medeniyetlerin yükselişine ve çöküşüne rağmen ayakta kalan zaman-dışı köylünün kahramanı olarak yaşamayı sürdürdü. “Frigya”nın köylüleri, bu yüzyıla kadar onu kudretli bir orakçı diye terennüm etmişlerdir.
- BATI’NIN ZAFERİ
“Küçük Asya, toprağının zenginliği, mahsullerinin çeşitliliği, otlaklarının genişliği ve ihraç ettiği malların çokluğu bakımından,” diye yazıyordu Cicero, “bütün diğer memleketleri geride bırakır.” Bugün, Amerikan ölçülerine göre, pek zengin bir memleket gibi görünmez. Verimli ırmak vadileri, Orta Anadolu platosundan sahillere doğru iner; fakat bizzat o büyük plato, hemen hemen ağaçsızdır; uzun, sıcak yaz boyunca susuz ve sararmış bir hâle bürünür; onu çepeçevre saran ve sahillere doğru yuvarlanan dağlar da ekseriya çıplak kayalar ve çalılıklarla kaplıdır. Seyyah üzerinde en çok, Yunanlıların kayıtsız kaldıkları— şairlerinin hiçbir zaman coşkuyla terennüm etmedikleri— bu manzaranın haşin ihtişamı tesir bırakır. Bununla beraber eskiler, burayı zengin, mamur bir ülke hâline getirmişler; yaptıkları işlerle de ona muazzam bir şiirsellik kazandırmışlardır. Argonautlar ve Amazonlar, Kral Priamos, Kral Midas ve Kral Krezus’un diyarı diye efsaneleştirilen bu memleket, içinde yapılan tarih bakımından da o kadar efsanevîdir.
Yunanlılara göre Frigler, yaşayan kavimlerin en eskisi, dillerinin de en eski dil olduğu kavimdi. Biz, tabiatıyla, onların sonradan gelme olduklarını biliyoruz. Arkeologlar, hikâyemizin başlangıcını, yiyeceği toplamayı bırakıp üretmeyi öğrenerek, ne kadar önemli bir keşif yaptıklarını gösteren, tarımı bulan neolitik barbarlar çağına kadar geri götürmüşler; köylerde yerleşerek teşkilâtlı cemiyetin temelini atanlar bunlardı. Truva höyüğü, Küçük Asya’daki sayısız höyükten sadece en çok şöhret bulmuş olanıdır; bunlar, içlerinde Erken Bronz Çağı’na kadar giden yerleşme tabakaları bulunan yığıntı tepelerdir. Üçüncü bin yılın ortalarına gelindiğinde— ikinci Truva şehrinin devrinde— bu isimsiz kavimlerin reisleri, yüksek maharet sahibi sanatkârların hizmetlerine hükmediyorlardı; onlara, kalın surlarla çevrili kaleler yaptırıyor, zarif altın süsler işlettiriyor ve Yunanlılardan önceki bütün medeniyetler için bir örnek teşkil eden hayat tarzını sürdürtüyorlardı. Bu tarzda, cemiyet tarafından üretilen artan servet, esas itibariyle, tanrılar ve imtiyazlı azınlık için lüks eşyaya sarfediliyor; başka yağmacılara karşı korunmak üzere sığınaklara dolduruluyor, fakat bunlar da sonunda dayanamayarak düşüyordu. Fakat bu kavimler isimsiz kaldılar; tarihleri hakkında, şehirlerinin sık sık düşmanlar yahut zelzeleler tarafından yıkıma uğratıldığından başka pek az şey biliyoruz. Hikâyemiz gerçekte, Yunanlılara hiç tanıdık gelmeyen, bugün ise Hititler adıyla daha iyi bildiğimiz Hatti kavmi ile başlar.
Milâttan önce ikinci bin yılın başlarına gelindiğinde Hititler, Anadolu platosunda yerleşmekte idiler. Bölgeye çok sayıda çivi yazılı vesika bırakmış olan Mezopotamya’nın eski medeniyetlerine çok şey borçlu idiler; fakat zamanla Babil’i yağma edecek, Suriye’yi fethedecek ve Mısır’a karşı kendini müdafaa edecek kadar kudretli, müstakil bir imparatorluk kurdular. Bugünkü Boğazköy olan Hattuşaş’taki merkezlerinden, hükümdarları Küçük Asya’nın büyük kısmı üzerinde hâkimiyet iddia ediyorlardı. Hâkimiyetleri çoğu kere şeklen kalmakla beraber, Sardes’ten geçen bir krallık yolu izine ve İzmir civarındaki anıtlara bakılırsa, nüfuzları batı sahiline kadar uzanmaktaydı. Sipylos Dağı’na oyulmuş bir Hitit tanrıçasını Yunanlılar Niobe sanmışlardı.
Fakat Küçük Asya, o zamandan beri zaten çok çeşitli kavimlerin kaynaştığı bir ülkeydi. Hititlerin, bilhassa, toprakları Celaenae bölgesini de içine alan ve büyük krala defalarca kafa tutan akraba bir kavim olan Arzawa ile başları dertteydi; Celaenae muhtemelen Arzawa’nın Buranda adlı müstahkem mevkisi idi. Hem Hitit imparatorluğu kudretinin zirvesine ulaşmak üzereyken, Avrupa’dan yeni kavimler daha Küçük Asya’ya girmekteydi. Mısır kâtipleri, ‘Adalar kaynıyordu ve “Kheta’dan (Hatti’den) başlayarak hiçbir memleket önlerinde duramadı” diye yazarlar. Truva Savaşı, çok daha geniş çaplı bir hareketin bir hadisesinden ibaretti. Kazılar, Truva’nın düştüğü tarihe, yani M.Ö. 1200 yılı civarına gelindiğinde, Küçük Asya’da her tarafta şehirlerin yakılıp yıkıldığını göstermiştir. Hitit imparatorluğunu çökerten ve Hattuşaş’ı tahrip edenlerin, Homeros’a göre Truvalıların müttefiki olan Frigler olması muhtemeldir. Her hâlde Frigler, Anadolu platosundaki bir sonraki büyük kuvvet hâline gelmiş; iç kısmın büyük bölümüne hâkim bir krallık kurmuşlardır.
Bu krallık hakkında henüz pek çok şey bilinmemekle beraber, anıtları, Friglerin Hitit kültürünün önemli bir kısmını devraldığını gösterir. Özellikle, Hititlerin Kubaba gibi çeşitli adlarla tanıdıkları Anadolu’nun Büyük Ana Tanrıça’sını benimsediler; Frigler onu Kybele diye çağırdılar. Onunla birlikte, Hititlerin yontulmuş arslanları gibi semboller ve sevgili-oğlu Attis de geldi. Frigler onu, bir bereket tanrıçasına, bütün hayatın anasına yaraşır şekilde, coşku ve vecd içinde ve taşkın âyinlerle candan taparak taziz ediyorlardı; ne var ki oğlu için matem tuttukları Kan Günü’nde, bu çılgın yas çoğu zaman, kendini hadım etmeyle neticeleniyordu— bereketi sağlamak bakımından pek mantıksız görünen bir davranış. Bununla beraber böyle bir kendinden geçişin yüce bir tarafı da vardır; burada, Büyük Ana’yı temsil eden daha yumuşak ve daha ulvî fikirler de kendini gösterir. Tanrıça dağda oturmayı tercih etmekle beraber, her yere lütfedip uyum sağlar; Celaenae’de tabiî olarak sularla özdeşleşmiş, böylece şifa dağıtan bir sıhhat tanrıçası rolünü üstlenmiştir. Her şeyden önce de, tükenmeyen, sınır tanımayan verimliliği, hayatın ölüm karşısındaki zaferini— ebedî hayat ümidi ni— sembolleştiriyordu. Frig mezarları, üstlerinde çoğu zaman onun arslan sembolü bulunan, birer kapı şeklinde oyulmuştur; bu kapı, insanın kendisine döndüğü öte âleme açılan kapıdır. İleriki yüzyıllarda Kybele’den daha çok bahsedeceğiz.
Ne yazık ki, Kybele Friglere bu dünyada yardım etmedi. Güney Küçük Asya’da hâkim olan güçlü Asurlulara karşı kendilerini savunmayı başarmışlarsa da, Avrupa’dan gelen yeni istilâcılar, Kimmerlere karşı aynı muvaffakiyeti gösteremediler. Ninova’daki bir kitabe, Mita yahut Midas adlı birinin Asurluların yardımına başvurduğunu kaydeder; Kimmerler tarafından her yerde bozguna uğratılan bu Midas’ın yahut bir başka Midas’ın, M.Ö. 676’da intihar ettiği anlaşılır; onun ölümüyle Frig krallığı da son bulur. Yerini, Kimmerleri çetin bir mücadeleden sonra püskürten Lidya krallığı alır. Batı sahiline yakın Sart’tan (Sardes’ten) idare eden Lidya kralları, zenginlikleriyle şöhret bulmuşlardır. Fakat bunların en zengini olan, efsanevî Krezus, aynı zamanda sonuncusudur. Altıncı yüzyılda Lidyalılar da, sıraları tarihçe gelmiş en büyük imparatorluğu kurmakta olan Perslerin yükselen kudreti karşısında yıkılmışlardır.
Bu arada başka kavimler de Küçük Asya’ya girmiştir. Trakya’dan gelen Bitinyalılar, Çanakkale Boğazı’nı geçerek kuzey sahili boyunca yerleşmişlerdir. Menşeleri bilinmeyen Misyalılar ve Karyalılar, orta bölgelere adlarını vermişlerdir. Likyalılar, Pamfilyalılar ve Kilikyalılar güneybatıya hâkim olmuşlardır; şehirlerinin bir kısmı sonraları kendilerini Truva Savaşı kahramanlarının kurduğu yerler saymışsa da, bunların asılları da karanlıktadır. En önemlisi, Yunanlıların bizzat kendileri gelmişlerdir. Truva’nın düşüşünden bir asır yahut biraz daha fazla bir zaman geçtikten sonra, Aioller ve İyonlardan oluşan koloniler, adalara ve batı sahilindeki sayılı şehirlere yerleşmekteydiler. Bunlar, Lesbos, Samos ve Sakız (Chios), Milet, Efes ve İzmir gibi isimleri şöhretli kılmışlardır. Zamanla şehirleri önce Lidyalıların, sonra Perslerin hâkimiyeti altına girmişse de, Yunan kimliklerini ve “barbar” efendileri karşısında duydukları üstünlük duygusunu muhafaza etmişlerdir. Yunanistan’daki akrabaları, hürriyetlerini yeniden kazanmak istedikleri vakit onlara yardıma koşmuştur. Bunun neticesi, Doğu ile Batı arasındaki savaşların en önemlisi olan Pers Harbi olmuştur.
Şu var ki, bu savaş, şimdiye kadar özetlediğim tarihin büyük bir doruk noktası değildi. “Adalar kaynıyordu”— fakat ne yeni ideallerin kımıldanışı, ne de Doğu ile Batı arasındaki bir mücadele fikri ile kaynıyordu. Yürüyüş hâlindeki kavimler, açlık, ganimet ümitleri yahut arkadan gelen başka kavimlerin baskısı ile sevk ediliyorlardı. Eski Şark modeline göre bir krallık kuran, Hint-Avrupa (İndo-Avrupa) dil ailesine mensup bir dil konuşan Hititlerin kim oldukları ve nereden geldikleri henüz tam açıklığa kavuşmamışsa da, bunların muhtemelen “Aryan” oldukları, belki de Avrupa’dan geldikleri düşünülebilir. Onları mağlup eden Frigler, Yunan geleneğinin anlattığı gibi bir kahramanlar soyundan gelmiş olabilirler; fakat kesinlikle Batı’dan gelen şuurlu birer seferî kuvvet değillerdi. Kendilerinden üstün bir medeniyeti devirmekle, Küçük Asya için bir Karanlık Çağ’ın açılmasına yardım etmişlerdir; yeni kavimlerin, insanların ikinci bin yıl boyunca eriştikleri seviyeyi yeniden yakalamaları için bir kaç asır geçmesi gerekmiştir. Medeniyet sonra, Avrupa’dan gelen barbarlar olan Kimmerler tarafından tehdit edilmiş; Asyalı bir kavim olan Lidyalılar tarafından kurtarılmıştır. Doğu’dan gelerek bir başka Şark imparatorluğu kuran Persler de, yine Aryan’dılar. Temamız kanlıdır— ama bu temanın anahtar kelimesi kan yahut ırk değildir.
Anahtar, ne coğrafya, ne de iklimdir. Henüz Avrupa diye adlandırılmayan yarımadada, çoğu ilkel olan dağınık kültürler mevcuttu; bunlar, Asya kültürünün ya yayılışı, ya da gerilemesi mahiyetindeydiler. Avrupa havasında insanı hususî surette tahrik eden bir şey varsa bile, onun sihri henüz nüfuzunu göstermemişti. Daha geniş ve daha medenî olan Asya kıtasında, daha eski kavimlerin ve kültürlerin daha büyük bir karması vardı; fakat onlar tarafından “Asya” diye bilinen belirli bir birlik yoktu; bu ad, kıtanın ve erken tarihinin büyük kısmından habersiz bulunan Yunanlıların dilinden doğmuştur. (Muhtemelen bu ad, yeri henüz kesin olarak saptanmamış, fakat büyük ihtimalle Küçük Asya’nın batı sahilinde bulunan bir ülkeyi ifade eden Hititçe “Assuwa”dan gelmektedir.) Doğunun kavimleri, ancak son yıllarda ortak bir şuur geliştirmiş; “Asya Asyalılarındır” demeye başlamışlardır.
Şu kadar var ki, bu şuur da Batı tesirinin mahsulüdür; bu bakımdan bizi, fiilen yaşanmış bir mücadeleyi hatırlamaya sevk eder. Temamız, maddî çarpışmaları içine almakla beraber, esasen bir fikir mücadelesidir. Yunanlılarla birlikte, izahı güç, fakat tanınması ve tarif edilmesi daha kolay yeni bir ruh tarihe girmiştir. Mısır, Sümer, Babil, Hitit, Asur, Keldanî, Pers gibi bütün o türlü türlü Doğu’ların altında, “Şark ruhu”ndan bahsetmeyi mümkün kılan müşterek çizgiler seçebiliriz. Şimdilik yine geniş konuşmak, zarurî karışıklıkları bir yana bırakarak temel farklara ulaşmaya çalışmak zorundayız; fakat bu farkları, iki temel sahayı— din ve idareyi— ele alarak yeteri kadar açık şekilde görebiliriz.
‘Mucize, sır ve otorite’ — insanın temel ihtiyaçları bunlardır, demişti Dostoyevski’nin Büyük Engizitörü. ‘İnsan Tanrı’yı değil, daha çok mucizevî olanı arar.’ Santayana da ilâve etmişti ki, hürriyet onu dehşete düşürür; ‘kendisini yalnız bırakan bir kâinattan korkar.’ Şüphesiz Doğu’da insan, bu çeşit ihtiyaçların ve korkuların bir kölesiydi. Bütün kültürü din temeli üzerinde kurulmuştu. Bugünün halk dîni gibi, onun dini de pek ruhanî sayılmazdı; tipik olarak, geleneksel Amerikalı kadar maddiyatçıydı. Tanrılardan beklediği şey kutsallık değil; iyi mahsuller, çocuklar, sıhhat, harpte zafer ve olağanüstü derecede uzun bir ömür idi. Fark şurada idi ki, bu dünyevî nimetleri meydana getirmesi için o, tanrılara dayanıyordu. Daima, ancak ruhban sihri ile yatıştırılabilen tabiatüstü kuvvetlerin istibdadına tâbi idi. Keyfî otoriteye itaat, sosyal ve siyasî hayatında da hâkim prensipti. Bütün büyük Şark cemiyetlerinde idarenin karakteristik şekli, ilâhî takdire dayanan mutlak monarşiydi; Büyük Kral, tanrıların bizzat kendisi değilse bile, onların vekili idi. Bu cemiyetlerin ilmi, maarifi ve sanatı, birbiriyle ahenkli olarak tanrıların ve tanrı-kralların hizmetine tahsis edilmişti. Düşüncenin başlıca vazifesi, tahlil etmek, araştırmak yahut yaratmak değil; muhafaza etmek, mevcud hâli takdis etmekti.
Bu manzara önünde Yunanlılar, fevkalâde açık fikirli ve keskin görüşlü bir kavim olarak görünürler. Bir şekilde, insanın ayırt edici özü olarak Akıl’a iman geliştirmişlerdi; insanın, esrarı dağıtma ve kendi hayatını kendi nizam altına almak umudunu bağladığı aklın kudretini tahta çıkarmışlardı. Bu iman, tabiatüstünü hiçbir şekilde dışarıda bırakmamakla beraber, tanrıları bile makul bir yaşayış tarzının hizmetine koşuyordu. Olympos tanrıları bazı merasim bakımlarını talep ederlerdi, fakat onun dışında müminlerini aşağı yukarı kendi hâllerine bırakırlardı. Ruhban saltanatından nispeten kurtulmuş olmak sayesinde, Yunanlılar nice çeşitli sahalara yönelmeyi başardılar; bizim bildiğimiz mânâda ilmi, felsefeyi ve tarihi ortaya koydular. Bütün bunların temelinde, serbest, meraklı ve tenkitçi ruhları vardı. ‘Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez,’ diyecekti Sokrates, gayet sade bir üslupla— o kadar sade ki, bu itikadın ne kadar derinden ihtilâlci olduğunu (ve hâlâ da öyle olduğunu) kavramak güçtür. Yunanlılar, siyasî hayatta da bu sebeple, hükümdarlarını putlaştırmayı reddetmişler ve otoriteyi aklîleştirmeye çalışmışlardır. Kendilerine mahsus şehir-devleti, cumhuriyetçi polis’i geliştirmişlerdir. İdaresi zaman zaman oligarşilerin yahut tiranların eline geçse bile, daima idarede bir ölçüde söz sahibiydiler ve tanınmış bazı hürriyetleri mevcuttu. Onlar, tebaa değil, vatandaştılar. Birinci vazifeleri, otoriteye körü körüne boyun eğmek değil, kanuna itaatti.
Şimdi tekrar Celaenae’ye dönebilir, salt askerî kuvvetler çatışmasından ibaret olmayan bir tarihî mücadeleyi takip edebiliriz. Perslerin gelişiyle birlikte, Celaenae, kraliyet idaresinin bir merkezi olarak yazılı tarihe girer. Serhas, Yunanistan’a giderken, muazzam ordusuyla burada konakladı; Herodotos, bu ikamet esnasında cereyan eden anlamlı bir hadiseyi anlatır. Büyük Kral, yalnız bütün Pers ordusunu ağırlamakla kalmayıp, başlıca 3.993.000 altın staterden ibaret olan bütün servetini krala bağışlayan Lydialı tüccar Pythios tarafından büyük bir ikramla karşılandı. Bu derecede cömertlikten memnun kalan Serhas, Pythios’u and içerek dost edindi; hediyeyi kabul etmek yerine, servetini yuvarlak bir meblağ olan dört milyona tamamlamak üzere ona 7.000 stater verdi. Pers hükümdarları, kendilerinden önceki Asurlulardan çok defa daha lütufkârdılar. Fakat arkasından gelenler o kadar cazip değildi. Bir sonraki menzil olan Sardes’te Pers ordusu, güneş tutulması ile karşılaştı. Beş oğluyla beraber orduya katılmış olan Pythios, böyle korkunç bir alametten telaşa düştü ve and içilmiş dostundan bir lûtuf rica etti: Büyük Kral, yaşına acıyıp en büyük oğlunun geride kalmasına, kendisine dayanak ve destek olmasına izin verir miydi? Bu korkakça cür’ete kızan Serhas, bunun yerine en büyük oğlunun ikiye biçilmesini ve cesedin iki yarısının, yürüyüş hattının iki yanına konulmasını emretti. ‘Böylece kralın emirleri yerine getirildi; ordu, cesedin iki yarısının arasından geçerek çıktı.’
Demek ki Büyük Kral’ın en keyfî emirleri bile kendiliğinden yerine getiriliyordu. Onun sözü, hakkın yahut aklın her türlü sorgulamasının üstünde bir kanundu; en soylu bir Pers bile, şahsi arzunun bir kölesiydi. Pers Savaşları tarihini kaleme alan Herodotos, bu sebeple hürriyeti baş mesele hâline getirmiştir. Büyük Kral’a boyun eğmeyi tavsiye etmiş olan dost bir Pers’e, bir Yunanlı şöyle der: ‘Köle hayatının ne olduğunu bilirsin; fakat hiç hürriyet tatmadığın için, onun tatlı olup olmadığını kestiremezsin. Hürriyetin ne olduğunu bilmiş olsaydın, onun uğruna savaşmamızı bize sen tavsiye ederdin.’ Ve Batı dünyası, Yunanlıların hürriyetlerini muhafaza etmeyi başarmış olmalarına haklı olarak sevinmiştir. Şehrini harap ettikten sonra, Serhas, 480 yılında, başlıca Atinalıların sebatı sayesinde Salamis’teki dönüm noktası muharebesinde yenilgiye uğratılmış; bunun arkasından da Atina’da Yunan ruhu muhteşem bir şekilde çiçek açmıştır.
Serhas’ın yenilgisinden sonra, Xenophon’dan anladığımıza göre, kral Celaenae’de daha uzun süre kalmış; akropolünü yeniden tahkim etmiş ve Marsyas pınarlarının başında bir saray yaptırmıştır. Beşinci yüzyılın ilerleyen safhalarında Persler, Atina’nın Sparta ile ölümcül Peloponez Savaşı’na sürüklenmesi üzerine, Küçük Asya’daki Yunan şehirlerine yeniden hâkim oldular. Yüzyılın sonunda, Sparta’nın zaferinden sonra, Atinalı Xenophon, Küçük Asya’nın içlerinde yer alan bir Pers şehrine— Celaenae’ye— varmış ve orada bir ay kalmıştır; buraya, göz kamaştırıcı Cyrus Minor’a katılmak üzere gelmişti. Ağabeyi olan Pers hükümdarından tahtı almak için bir ordu toplayan Cyrus, bilhassa Yunan gönüllülerine güveniyordu. Onların şerefine gösterişli bir geçit resminden sonra, Küçük Asya ve Suriye üzerinden Babil’e yürüdü; orada, ağabeyinin ordusu ile karşılaştı. Yunanlılar, karşılarındaki Pers kuvvetlerini bozguna uğrattılar; fakat savaş meydanının başka bir yerinde Cyrus öldürüldü. Bunun ardından tarihin en meşhur maceralarından biri— Xenophon’un anlattığı On Binlerin Yürüyüşü— geldi. Pers İmparatorluğu’nun bağrında mahsur kalan bu nispeten küçük Yunan birliği, Mezopotamya ve Küçük Asya’dan, vuruşa vuruşa, Karadeniz sahiline ve oradan da Byzantion’a kadar yolunu açtı. Bu, yalnız romantik bir kahramanlık gösterisi değil, aynı zamanda önemli bir hadiseydi; çünkü Yunan dünyasının, kudretli Pers İmparatorluğu’nun iç zafiyetinin farkına varmasını sağladı. Çekirdeğindeki çürüme— Şark’ın mukaddes monarşilerinde eski bir hikâye— en kabiliyetli Pers satraplarından Tissaphernes’in akıbetiyle de ortaya çıktı. Tissaphernes, Celaenae’yi ve başka şehirleri sultanına geri kazandırdıktan sonra, saray hadımlarının ve haremdeki kadınların entrikalarına kurban gitti; Celaenae’de başı kesildi.
Bunun üzerine Yunan anakarasında, Küçük Asya’daki Yunan şehirlerini kurtarmak için bir sefer çağrısı yükselmeye başladı. Karşılık, nihayet Makedonyalı İskender ile geldi. İskender ve babası Kral Filip, işe bizzat Yunanistan’ı boyunduruğu altına almakla başlamış olmakla beraber, kendilerini gerçek Hellenler sayıyor, soylarını Herakles’e bağlıyorlardı. Bilhassa İskender, kendini bilerek bir gazi ve sefer adamı sayıyor, kendisine ‘Hellas’ın kurtarıcısı’ sıfatını yakıştırmaktan hoşlanıyordu. Küçük Asya’yı fethederken, Yunan şehirlerinin hürriyetini ilân etmiş; Persler tarafından tayin edilmiş veya desteklenmiş olan tiranların ve oligarşilerin kovulmasını emretmişti; gerekçesi de, Yunanlılar için normal idare şeklinin demokrasi olmasıydı. Doğu’ya doğru yürürken yeni şehirler kuruyor, bunları Yunan kültürünün yayılma merkezleri hâline getiriyordu. Pers Kral saraylarını, görünüşte Serhas’ın Atina’yı yakıp yıkmasının intikamını almak için, Persepolis’te ateşe verdiği sıralarda, misyonu hakkındaki telâkkisini daha da yükselten ve Yunan akılcılığının nihai idealini önceden sezdiren bir düşünce geliştirmekteydi. İskender, fethedilen kavimlerin tebaa değil, şerik ve ortak olacakları, tamamen yeni bir imparatorluk nev’inin— bir tür ümmetin— temelini attı. Persleri ve diğer Asyalıları yüksek mevkilere getirerek, onlara akraba muamelesi yaparak, yolu uzattı; Makedon ve Yunan yandaşlarını Asyalı kadınlarla evlenmeye teşvik etti; onlar onun ‘barbarlar’a gösterdiği bu imtiyaza itiraz edince, arayı bulmak için, türlü kavimlerden temsilcilerin aynı karışım kasesinden içtikleri büyük bir şölen tertip etti; kendisi de ‘gönüllerin birliği’ demek olan homonoia için dua etti. W. W. Tam’ın kaydettiği üzere, onun bu duası, insan düşüncesinde bir inkılâbı ifade eder. İskender, Mesih’ten birkaç asır önce, Batı dünyasında kardeşlik idealini bu şekilde tasavvur eden ilk kişi olarak bilinir.
Elbette ne Yunanlılar, ne de Asyalılar buna hazırdılar. İskender, 323 yılında, otuz iki yaşında, genç bir ihtiyar olarak öldüğü zaman, imparatorluğu derhal çözülmeye başladı. Celaenae’nin tarihi, bu karışık devrin tipik bir örneğidir. Yunan şehri olmadığı hâlde, İskender’in cömert şartlar teklifine kadar, nadir birkaç şehirden biri gibi kurtuluşa karşı direnmiş; Pers İmparatorluğu’na taarruz için kuvvetlerinin birleşmesini beklerken o şehri karargâh edinmişti. Bundan sonra, vekili Antigonos’un ikametgâhı olarak, Anadolu’nun başşehri oldu. İskender’in generalleri arasındaki savaş patlak verince, şehir önce Lysimakhos’un, nihayet Seleukos’un eline geçti; Seleukos, Seleukos krallığının kurucusuydu. Bununla beraber generaller, Doğu üzerindeki hâkimiyetlerini takviye etmek maksadıyla bile olsa, İskender’in Doğu’yu Helenleştirme programını devam ettirdiler. Seleukos’un oğlu Birinci Antiochos, Celaenae’de yeni bir şehir kurdu; buraya, Asyalı bir prenses olan annesi Apame’nin adını vererek Apamea adını koydu. Zamanla, krallara vergi veren, fakat kendi meclisi tarafından idare edilen, vatandaşlarının mânevî ve maddî ihtiyaçları için bolca tedbirler alan, temsili bir Yunan şehir-devleti hâline geldi.
Helenistik bir şehir olarak Celaenae-Apamea, meşhur şahsiyetlerin ve kader belirleyici hadiselerin geçit resmine sahne olmaya devam etti. M.Ö. 193 yılında Büyük Antiochos, batı Küçük Asya hâkimiyeti için Seleukos krallarıyla mücadele eden parlak yeni Pergamon krallığını destekleyen Roma elçisiyle burada müzakere etti; buradan, 189 yılında Magnesia’da, Roma ordusuna karşı yapılacak ve onun için felâketle bitecek olan dönüm noktası muharebesine büyük bir ordu ile yürüdü; sonra yine burada, Roma’nın dikte ettiği barış şartlarını imzaladı. Doğrudan doğruya neticesi şuydu: Pergamon, Küçük Asya’daki hâkimiyet sahasının büyük kısmını, Apamea dahil, devraldı. Ama bu yenilginin daha geniş kapsamlı sonucu, Roma’nın üstünlüğüydü; artık Roma’nın nihai hâkimiyeti fiilen kaçınılmaz hâle gelmişti. Pergamon, ancak müttefiki Roma’nın lütfuyla genişledi. M.Ö. 133 yılında son kralı, krallığını Roma halkına vasiyet etmek suretiyle, hayatın hakikatlerini kabullendiğini gösterdi. Küçük Asya için yeni bir devir başlamıştı.
Roma’nın kendisi de bu devreye hazır değildi. Roma, yeni sahip olduğu toprakları istismar etmekten başka bir şey düşünmeyen bir istikamet üzere, farkında olmaksızın imparatorluğunu genişletmekteydi. Apamea, Küçük Asya’nın geri kalan kısmı gibi, Roma’nın kamuanları, yani vergi toplayıcılarının açgözlülüğünden zarar gördü. Milâttan önceki son yüzyılda, Apamea, Romalıları kovup atmak için tertiplenen son, umutsuz ve muvaffakiyetsiz büyük mücadeleye öncülük eden parlak barbar Büyük Mithridates’i sevinçle karşıladı; Mithridates, şehir şiddetli bir zelzele ile harap olduğunda yaptığı cömert yardım ile şehrin takdirini kazandı. Fakat hemen arkasından, Apamea daha iyi günlerin müjdesini aldı. Namuslu ve vazifeşinas bir konsül olan Cicero, şehirde şikâyetleri dinlemek için üç gün kaldı. Yunan şehirleri, Roma Cumhuriyeti’ni nihayet ortadan kaldıran iç savaşların yükünü büyük ölçüde taşımış ve bu savaşların masraflarının çoğunu ödemiş olmakla beraber, büyük Augustus’un barış ve nizâmı iade etmesi üzerine, süratle kendilerine geldiler.
Pax Romana devrinde Apamea fevkalâde inkişaf etti. Dio Chrysostomos, bir söylevinde şehrin vatandaşlarına şöyle sesleniyordu: ‘Siz, Phrygia ve Lydia’dan, ayrıca Caria’dan daha ileri bir mevki işgal ediyorsunuz; etrafınızda da, Kapadokyalılar, Pamphyliyalılar ve Pisidialılar gibi başka kalabalık kavimler oturmaktadır; siz, hepsi için şehrinizi bir pazar ve buluşma yeri hâline getiriyorsunuz.’ Strabon ise, daha mütevazı bir ifadeyle, onun, Asia eyaletinde Efes’ten sonra gelen ticaret merkezi olduğunu kaydeder. Şehrin durumu o kadar mesut idi ki, bu iki üç yüzyıl boyunca— bir başka yıkıcı zelzeleden başka— ondan hemen hiç söz edildiğini duymayız; zira ‘tarih’, esas itibariyle savaş ve felâketle yapılır. Bugün akropolünün Helenistik devre ait çanak çömlek kırıklarıyla, fakat hiçbir Roma devri kırığıyla dolu bulunması, bu mutlu hâlin bir delilidir: şehir artık bir hisara muhtaç değildi, yalnız ovada inşa ediliyordu. Fakat en mühim olan, onun da iştirak ettiği cemiyet idealidir. Roma İmparatorluğu, büyük ölçüde, Büyük İskender’in ülküsünü gerçekleştirmişti. Frigler, Lidyalılar, Kapadokyalılar, Pisidialılar, Yunanlılar, Romalılar— hepsi, kendisini ideal olarak ‘tanrılar ve insanların tek bir ortak cihan devleti’ diye telâkki eden bir imparatorluğun vatandaşlarıydı. Olduğu kadarıyla, bu, bir nevi Tek Dünya idi.
Bu kozmopolit ruhun merak uyandırıcı tali bir delili, Apamea’da basılan bir imparatorluk sikkesinde görülür. Sikkede, bir gemi içinde oturan bir erkekle bir kadın vardır; üstlerinde bir güvercin uçmaktadır; üzerinde ‘Noe’ yazısı okunur. Şehirde büyük bir Yahudi cemaatı vardı; bunlar, şehrin ardındaki tepeyi Ağrı Dağı saymak suretiyle, efsanevî tarihini zenginleştirmişlerdi. Demek ki Nuh, Athena ile Apollon’dan, hattâ Marsyas’tan çok önce buraya ayak basmış olmalıydı. Seleukos kralları, kurdukları yeni şehirler için Yahudileri kolonist olarak makbul saymış; onlara toprak ve çok defa vatandaşlık eşitliği vermiş, ayrıca dinlerinin özel gerekleriyle ilgili imtiyazlar tanımışlardı. İlk Roma hükümdarları, Yahudilerin her yıl Kudüs’e gönderdikleri yardımları yasak ettikleri zaman bile, servetlerinin büyüklüğü belirgindi; Apamea’da yüz libra (yaklaşık yüz libre) altın ele geçirilmişti. Bununla beraber Yahudiler, Kudüs’ün kanlı isyanı ve 70 yılında bu isyanın, Roma hukuku önünde kendilerine tanınmış özel imtiyazlara mal olması bile, Roma idaresi altında gelişmeye devam etmişlerdir. İmparatorlar Vespasianus ile Titus, çok geçmeden, onların vatandaşlık haklarını tasdik ettiler. Apamea’da Yahudiler, belli ki bu ortak cihan devletinin iyi vatandaşları hâline gelmişlerdi. Frigya üzerine önde gelen otoritelerden Sir William Ramsay, Dinar’da ve civarında incelediği sayısız kitabe arasında yalnız bir Yahudi mezar taşı yazıtına rastlamıştır. Yahudilerin erimiş olduğunu Talmud da doğrular; Talmud’da, ‘Frigya’nın hamamları ve şarapları sebebiyle kardeşlerinden ayrılmış On Kabile’den’ söz edilir.
Muhtemelen bunun mânâsı, onların Hristiyan olduklarıdır. Ramsay’in incelediği kitabeler, Apamea’nın, Frigya’nın geri kalan kısmı gibi, Büyük Konstantin, onların ‘sapkın’ dinini resmî din hâline getirmeden epeyce önce, nispeten kalabalık bir Hristiyan cemaatına sahip olduğunu göstermektedir; böyle Helenleşmiş Yahudiler de bu ‘sapkınlığa’ yatkındılar. Her hâlde Hristiyanlığın zaferi, yakın hikâyemizi ideal bir sonuca bağlar. Marsyas ve Lityerses, Apollon ve Herakles, hep beraber gölgeler âlemine çekilmişler; muhtemelen pek aranmamışlar, fakat her hâlde artık lüzumlu görülmemişlerdir. En iyi şekliyle yeni din, onların ta başından beri vaat ettikleri her şeyi ve ondan çok fazlasını vaad ediyordu. Yahudiliğin saf tektanrıcılığından doğan Hristiyan Tanrı, asırlardır pagan dünyanın büyük şairleri ile filozoflarının hedef olarak gözettiği ilâhî birliği temsil ediyordu. Aynı zamanda İsa, hem tam anlamıyla insan, hem tam anlamıyla ilâhî idi. Onun sevgi müjdesi, soyut Greko-Romen umumî cemiyet idealine bir sıcaklık katmış; bu ideali gerçek bir kardeşlik idealine dönüştürmüştü. Talimatı, ferde, Yunanlıların verdiğinden daha fazla haysiyet ve kıymet bahşeden, hiç değilse ruhî eşitlik prensibini ve ruhî hürriyet ima ve işaretini ihtiva ediyordu. Sinoptik İnciller’de yer aldığı en sade şekliyle, İsa felsefeye, güzel sanatlara ve medeniyetin ayırt edici değerlerine kayıtsız göründüğünden, bütün insanı doyurmaya yetmiyordu; fakat Hristiyanlık Greko-Romen dünyasında yayıldıkça, Yunan düşüncesi ve kültürü ışığında yeniden yorumlandı ve zenginleştirildi. Bütün olarak ele alındığında, bu yeni din, potansiyel olarak, Doğu ile Batı’nın— Şark’ın dinî coşkusunun, Yunan akılcılığının ve Roma disiplininin— ideal bir terkibi idi.
- DOĞU’NUN ZAFERİ
Hristiyanlığın hakikatte aldığı şekil ise, bundan hayli farklı oldu. Celaenae-Apamea’nın sonradan gelen tarihi, bizi durup düşünmeye sevk eder: yeni tanrısı altında şehir sönmüş, harap olmuş ve sonunda gözden silinmiştir. Bir zamanların büyük şehrinin yerinde, bugün Dinar adlı küçük bir kasabayı yöneten, artık Allah’tır. Türk yerli halkı, Marsyas’tan yahut Apollon’dan, Serhas’tan yahut Xenophon’dan habersizdir. Bir kimse, burada, geri kalmış, karanlık Doğu’ya karşı açılan davayı destekleyen ek bir delil görmeyi tercih edebilir. Bununla beraber, gerçek şu ki, Doğu zafer kazanmıştır ve bu zafer, akla uygun sebeplerle kazanılmış olmalıdır. Hattâ bu zafer, uzun zaman önce, Türkler onu askerî kuvvetle kesinleştirmeden çok önce kazanılmış ‘rûhî bir zafer’ manzarası arz etmektedir. Tarihçiler, artık, Büyük İskender Doğu’yu fethetmekteyken başlamış ve Hristiyanlık devrine gelindiğinde Yunan dünyasını büyük ölçüde yeniden fethetmiş bulunan bir manevî uyanışı takip edebilmektedirler. Sir William Ramsay, ‘1453’te Konstantinopolis’in fethi ile tamamlanmış olan bu hadiseden daha ilginç bir tarihî süreç yoktur,’ diye yazar. Temamızı şimdi zorlaştırmanın, bütün büyük tarihî süreçlerin altında yatan ikili mânâlar üzerinde durmanın zamanıdır.
Her şeyden önce, çatışma hiçbir zaman sırf ruhî, sırf ideal meseleler üstünde cereyan eden bir mücadele değildi. Bütün tarihî süreçlerde olduğu gibi bunda da başlıca âmillerden biri iktisadî idi— ki bir idealistin, açgözlülük diye adlandırması pek muhtemeldir. Doğu’nun dindarlığı pek seyrek olarak ticaretine engel olmuştu; halkları, kendilerine has bir tavırla, bütün talihlerini tanrılara mal ederken, servetlerini ticaretle yahut ticaretten doğan servetin yağmalanmasıyla elde ediyorlardı. Böylece, şehri mamur eden, Celaenae’nin tanrıları değildi. Bunun sebebi, bundan ziyade, şehrin büyük bir Doğu ticaret yolu üzerinde tabiî bir kervan menzili ve çevresine yayılmış verimli ovalar için tabiî bir pazar yeri teşkil eden son derece elverişli mevkii idi. Lydialı Pythios’un Serhas’a arz edebildiği muazzam servet, şehrin ticaret hayatının ne kadar canlı olduğuna delâlet eder; bu ticaret, Lydialıların sikkeyi icat etmeleriyle birlikte büyük ölçüde kolaylaşmıştı. (Sırf “bozuk para”nın muazzam tesiri hakkında bir kitap yazılabilir.) Şehir, Apamea adıyla, büyüklük ve ehemmiyet bakımından genişledi; çünkü Helenistik çağ, dünyanın o zamana kadar gördüğü en büyük ticaret ve sanayi devri idi. Roma devrinde de başlıca işi yine işti. Dio Chrysostomos’un, zaten halinden pek memnun olan vatandaşlara hatırlatmaya bile lüzum görmediği gibi: “Sonra, adlî toplantılar her iki yılda bir şehrinizde yapılır; bu vesileyle, dâvâlılar, hâkimler, avukatlar, valiler, kâtipler, köleler, pezevenkler, katırcılar, tüccarlar, hetairalar ve zanaatkârlardan müteşekkil sonu gelmez bir kalabalık bir araya gelir; böylece mala sahip olanlar mallarını en yüksek fiyatlarla satarlar ve şehirde, ister iki atlı arabalar, ister evler, ister kadınlar olsun, hiçbir şey boşta kalmaz. İşte bu, hiç de azımsanmayacak derecede refah getirir. Zira en büyük kalabalığın toplandığı yerde, zorunlu olarak en çok para ortaya çıkar. . . .” Apamea’da basılan bir başka Roma sikkesi, mukaddes mağarasındaki Marsyas’ı, etrafı sandıklarla çevrili hâlde gösterir. Tanrı artık ticareti gözetmekle meşguldü; zira Apamea, Doğu’dan gelen kervan mallarının deniz limanlarına sevki için sandıklara yerleştirildiği bir kavşak hâline gelmişti.
Helenistik Devir, şüphesiz, umumiyetle o şanlı klâsik devrin bayağı bir artçısı, Roma devri de ondan daha bayağı bir dönem sayılır. Bununla beraber, klâsik devir de ticaret sayesinde hayat bulmuştu. Sırf ticaret erbabı, Parthenon’u tek başına inşa edememişti belki, ama onlar tarafından temin edilen servet ve boş zaman olmasaydı Parthenon da inşa edilemezdi. İster hoşumuza gitsin, ister gitmesin, güzelliği seven, hürriyeti seven Yunanlılar, ticaret ve sanayinin omuzları üzerinde yükselmişlerdir. Çoğu medenî milletler gibi onlar da zamanla ticaret hakkında düşük bir kanaat beslemeye başlamışlardır; ama ticarette çok başarılı oldukları da meydandadır; bu sahada, ticarete açıkça kendilerini adamış Fenikelilerle boy ölçüşebiliyorlardı. Ve ticaret, yalnız teşebbüs ve beceriklilik gibi hususiyetleri geliştirmek bakımından değil, birçok bakımdan onlar için de faydalıydı. Ticaret, hem maddî, hem ruhî malların mübadelesini, medenî temasları ilerletir; Yunanlılar, Doğu ile barışçı ticaretten ölçülemez derecede istifade etmişlerdir. İşte bu sebeplerle dehâları, ilk defa Küçük Asya’nın işlek liman ve pazarlarında tam mânâsıyla meyve vermiştir.
Bununla birlikte Yunanlılar, ticaret ruhunun daha az cazip vasıflarını da göstermişlerdir. Pers İmparatoru Cyrus’un gözlediğine göre, bir Yunan pazarı, “insanların birbirlerini yeminli olarak aldatmak için bir kenara ayrılmış bir yer” idi. Aristokrat Persler, Yunanlıları istihdam etmeyi ve onları yoldan çıkarmayı daima kolay bulmuşlardır. Hattâ hürriyet uğrundaki o en kritik savaş sırasında bile, birçok Yunanlı, Büyük Kral Serhas’ın safında çarpışmıştır. Atina’nın zaferi kısmen boşa gitmiştir; çünkü Yunan kahramanlarından bir kısmı, Atinalı Themistokles dahil, Perslere sığınmışlardı; bir asırdan fazla bir zaman boyunca Pers parası, Küçük Asya’da çürüyen imparatorluğun kudretini ayakta tuttu. Xenophon ile On Binlerin yiğitliğine hayranlık duyarken, onların birer paralı asker olduklarını; herhangi bir ideal uğruna değil, para uğruna, Yunan hürriyetinin baş düşmanı sayılan Pers Kral safında savaştıklarını unutabiliriz. Başka Yunan paralı askerleri, Yunan şehirlerinin kurtarıcısı İskender’e karşı koyduğu sırada, Celaenae akropolisini müdafaa etmişlerdi. Genel olarak söylemek gerekirse, parlak Yunanlılar, çoğu defa, birçok soğukkanlı Amerikalı gibi, “zekilik ettiklerini” sanacak kadar aptal davranmışlardır. Onların en sonunda başarısızlığa uğramalarının başlıca sebeplerinden biri, basit bir açgözlülüktür.
Bu arada, Doğu ile yapılan manevî ticaret de karışık neticeler veriyordu. Yunanlılar, Frig flütünü benimsedikleri gibi, Fenike alfabesini, Lydialıların sikkesini, Mısır sanatlarını, Babil ilmini de benimsediler. Onların dehâsı, yalnız özgünlüklerinde değil, aynı zamanda uyum kabiliyetlerinde ve öğrenmeye hazır oluşlarında yatıyordu; serbest ve meraklı ruhları, kendilerinden önceki herhangi bir kavimden daha bol ödünç almalarına yol açtı. Helenizm, tam da saf ve yeknesak olmadığı, bilâkis çok yönlü, birbirinden farklı yahut hattâ birbirine zıt eğilimleri bağrında topladığı için bu kadar zengindi. En çarpıcı misal Platon’dur. Sert bir klâsikçi olarak, ideal Cumhuriyet’inde flütü ve onunla birlikte yumuşak, gevşeten İon ve Lydia makamlarını yasak etmişti— bu da onların gerçekte ne kadar revaçta olduğunu, çok yönlü ve değişken Yunanlıların her zaman eğildiği klâsik-dışı eğilimleri açığa vurur. Aynı zamanda Platon’un kendi düşüncesi, klâsik tarzda tertiplenmiş kapalı bir sistem değil, çeşitli imkânların araştırılması, aralarında Doğu düşüncesi de bulunan türlü tesirlere hassas bir cevap olduğu için bu kadar verimliydi. Onun tarihteki tesiri, başlıca, aşkın bir idealizme, başka dünyaya dönük bir ruhaniliğe meylinden gelmiştir ki, bu ruhî tavır, Yunanistan’ın en parlak devrinden ziyade Hindistan’a mahsus bir karakter taşır. Böyle bir ruhî hayat, Helenizm’i sırf zenginleştirmekle kalmamıştır. Yunanlıların dünyevî başarısızlıkları üzerinde de neşvünema bulmuştur. Bu, onların Doğu ile yaptıkları trafiğin bazı tartışmalı sonuçlarına bizi götürür.
Marsyas üzerinde Apollon’un zaferiyle uyum halinde, eski Yunanlılar, Frig ayin ve âdetlerine sofistike bir küçümseme ile bakmışlardır. Meselâ Efesli Hipponaks, Kybele’nin başrahibiyle alay etmiş; onu paraya tamah eden ve “köpekten daha şehvetli” diye tasvir etmiştir. Fakat Büyük Ana, sırf mantığa ve sofistikasyona karşı geçirimsizdi. Hipponaks’tan üç yüzyıl kadar sonra Pergamon Kralı Eumenes, Kybele’nin büyük mâbedinin bulunduğu Pessinus’taki Başrahip Attis ile bir ittifak akdetmek üzere Apamea’ya geldi; ahlâksız olsun olmasın, bu başrahip hâlâ Anadolu’da önemli bir hâkim idi. Bu arada Kybele, kılık değiştirerek başka zaferler de kazanmış; Efes’in Artemis’i gibi Yunan tanrıçalarının adını üstlenmişti. Kendi şahsı olarak da bizzat Atina’ya kadar gidip, burada mezhebi Pers Harbi’nden hemen sonra teşekkül etmişti. Pindaros ve Euripides, ondan ilham alan lirik şiirler yazmışlardır. Eski mektep Yunanlıları hâlâ onu— yahut daha doğrusu, ona tapanların aşırılıklarını— kınasalar bile, onun mevcudiyetini yahut kudretini nadiren inkâr etmişlerdir. Rodoslu Apollonios, Argonautika’sında şöyle yazıyordu: “Onun önünde, bizzat Zeus dahi . . . dağlarından kalkıp geniş semaya yükseldiği zaman biraz geri çekilir. Ve diğer bahtiyar tanrılar, bu dehşet saçan tanrıçaya saygı gösterirler.” Kybele’nin yeryüzünün Anası olmanın ötesine geçip Tanrıların Anası mertebesine yükselişi, Yunan himayesi altında gerçekleşmiştir.
Şimdi bu hikâye, kısmen, insan kalabalığının daima açık bulunduğu basit bir hurafe meselesidir. Mitin hayalî değerini göklere çıkarmak moda olduğundan, masalların çoğunun apaçık saflığını hatırlatmak zarureti doğmaktadır. Büyük Yunan şair ve filozoflarının yaptığı gibi mit sembolik alındığı takdirde, yüksek şiir ve din olur. Sıradan Yunanlıların yaptığı gibi olduğu gibi, lafzî mânâsında alındığı zaman ise, zihnin başarısızlığını temsil eder. Erken gelişmiş Yunanlıların zihniyetindeki kaba hurafenin derecesini unutmaya eğilimliyiz. Çok berrak kafalı, becerikli ve kararlı On Binlerin reisi Xenophon bile, önemli kararlar almadan önce düzenli olarak falcılarla istişare ediyor, kuşların ciğerlerine bakıyordu; hattâ bir defasında, kehânetler inatla menfî çıktığı için, orduyu birkaç gün süreyle ümitsiz bir vaziyetten çıkarmayı reddederek felâkete davetiye bile çıkarmıştı. Yunan halk yığınları, hiç bir zaman bu ilk, ilkel akıldışılığın üstüne çıkamadılar. Böylece Apamea vatandaşları, şehirlerini korkunç Galatlardan kurtardığı için Marsyas’a şükrettiler; Marsyas bunu, bir şekilde, flütüyle yahut sularıyla başarmıştı. Eski Yunan tanrılarından en çok, şehrin artık tekrar tekrar zelzelelerle sarsılması yüzünden, Yeri Sarsan Poseidon’u himayelerine uygun buldular; her ne kadar açıkçası, ona tapınmaları boşa gidiyordu; zira zelzeleler yeniden yeniden oluyordu.
Eninde sonunda buradaki mesele, “mucize, sır ve otorite” ihtiyacıdır. Bugün insanlar, bilgileri, servetleri ve kudretlerindeki muazzam artışa rağmen, hâlâ kendilerini yalnız bırakan bir kâinata katlanabilir, yahut hürriyet içinde yaşamayı becerebilir hâle gelmişler midir, bu şüphe götürür. Yunanlıların, bunu başarmak için tarihteki ilk ciddi teşebbüslerinde güçlüklerle karşılaşmış olmalarına şaşmamak gerekir. Onlar, hevesli ve ruhlarından gurur duyan, ama tabiî olarak kadim Doğu’nun sihri ve sırrı karşısında hayranlık duyan, yabancı tahakkümünden hiçbir zaman tam mânâsıyla emin olamayan birer yavru kuştular. Küçük Asya, bilhassa, Yunan macerasının ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu bize hatırlatmalıdır. Burada onların dağınık şehirleri, Şark deryası ortasında Helenizmin küçük adacıklarıydı. Büyük İskender, daha fazla ada yaratınca, denizi dalgalandırmış oldu.
Şu hâlde, fetihlerinin nihai neticesi paradoksal, ama pek de şaşırtıcı değildi. Doğulular, hiçbir zaman fatihlerinin tanrılarını benimsemediler. Parlak Apollon, muhtaçlar, ezilenler, ruhanî fakirler için iyi bir tanrı değildi; onlara, kullanamayacakları, hattâ ne olduğunu bile kavrayamayacakları bir hürriyetten başka yeni bir şey vaat etmiyordu. Buna karşılık, kökünden kopmuş Yunanlılar, ebedî Doğu’nun eski tanrılarına daha açık hâle gelmişlerdi. Bizzat Yunanistan’da bile, en sevilen tanrı, çoktan beri, insanın kendini bilmesinden çok, kendinden geçip kaybolmasına yardım eden, ölen bir tanrı olan Dionysos idi. Yunanlılar, istiklallerini kaybettikçe, hızla Misterler dinlerinin tanrılarına yöneldiler. En iyi ihtimalle bu misterleri, kaba âyinlerinden arındırarak, sırf ayinsel yahut büyüsel kurtuluş vasıtalarını tamamlayarak, daha entelektüel ve ruhanî hâle getirdiler; misterler, o zaman bu dünyada bir ruhî yenilenmeye vesile olabiliyordu. Yine de bu, insanların kendi gayretleriyle başaramadıkları, mucizevî bir yenilenmeydi. Yunanlılar, Doğu’nun dinî hayatını Helenleştirmeye çalışırlarken, aynı zamanda asırlık dinî geleneğe boyun da eğiyorlardı.
Siyasî hayatta da hikâye aşağı yukarı aynı idi. Mutlak monarşiye karşı itirazlar, bugün bize o kadar açık görünmektedir ki, onun baba, reis yahut tanrı idaresine tekabül eden, en basit, en kolay anlaşılan idare şekli olduğunu; yakın zamanlara kadar insanların ezici çoğunluğunun, Birinci James ile birlikte, bunun “ilahiyâtın hakiki numunesi” olduğuna inandıklarını unutabiliriz. Yunanlılar, bu kalıbı reddetmekle, bir defa daha olağanüstü bir tutum sergilemişlerdir. Ama bir kez daha umumî gelenek, onlar için fazla güçlü çıktı. Xenophon’un Celaenae’ye gelişi, bu bakımdan kehanet değeri taşır. O, gerçek bir Atinalı olduğu ve Yunan mirasıyla gurur duyduğu hâlde, Sparta harbinde başarısızlığa uğramış bulunan Atina demokrasisinden hayal kırıklığına uğramıştı. Artık ilhamını, Pers prensi Cyrus Minor’dan alıyordu. O, Cyrus’u, hükümdarlık faziletlerini yücelterek, ideal hükümdar tipi olarak tasvir etti. Ama eski Helen ruhunu nihayet mahkûm eden yeni devri açan, Yunanistan’ın kurtarıcısı Büyük İskender oldu. İskender, bir tanrı-kral hâline geldi.
Onun Doğu ile Batı’yı birleştirme ülküsünü göz önüne aldığımızda, kendisini Zeus-Ammon’un oğlu olarak ilân etmeye, sırf bir büyüklük kuruntusunun değil, ileri bir devlet adamlığının sevk etmiş olduğunu kabul etmek gerekir. Bu suretle, sıradan insanların idaresine alışık olmayan Doğulu tebaasının sadakatini kazanmayı umabilirdi. Her ne olursa olsun, generalleri de onu taklit ettiler. Yunan şehirlerine az çok muhtariyet tanımakla birlikte, onlardan kraliyet hâkimiyetini tanımalarını bekleyen hanedan krallıkları kurdular. Oğulları, onları tanrılaştırdılar; kendileri de Soter, yani Kurtarıcı gibi unvanları benimsediler. Yunanlılar, onların gerçekten tanrı olduklarına inanmamış olsalar bile, krallar şehirlerini, artık mahallî tanrıların yapamadıkları şekilde korudukları zaman, bu gibi şerefleri onlara bahşetmekten memnun oluyorlardı. Romalılar idareyi devraldıkları zamana gelindiğinde, Yunanlılar, insanları tanrılaştırmak gibi Şark adetlerine iyiden iyiye alışmışlardı.
Romalıların kendileri başlangıçta buna dudak büktüler. İmparator Augustus, yalnız İtalya dışındaki tebaası için tanrılaştırılmaya razı olmuş; ondan sonraki haleflerinin çoğu da tanrılıklarını ciddiye almamışlardır. (Ölmek üzere olan Vespasianus, “Eyvah, galiba tanrı oluyorum,” demişti.) Ne var ki tebaalarının çoğu, imparator kültünü memnuniyetle karşıladı— bunların arasında Küçük Asya’daki Yunan şehirlerinden daha heveslisi yoktu. İç savaşlar sırasında ağır acılar çekmiş olan bu şehirler, barışı yeniden kurduğu için Augustus’a bilhassa minnettardılar ve resmî kararnamelerde onu “bütün insanlığın Kurtarıcısı” ve “bütün Kâinatın Kurucusu” diye selamlıyorlardı. Prosperite içinde yaşamaya devam ettikleri sürece, en vicdansız haleflerine bile tumturaklı unvanlar yağdırma yarışına girdiler. Aristoteles’in ilk defa mektep açtığı eski Assos şehri, tarif edilmesi kabil olmayan Caligula’nın saltanatını, “Kâinat’ın sınırsız bir sevinç bulduğu ve her şehrin ve her milletin Tanrı’yı görmeye can attığı” mübarek bir yeni çağın başlangıcı olarak kaydetmişti. Eski Yunan ruhunun kaybı, bu şehirlerin kendi kendilerinden memnunluk içinde şimdi mazinin de bir kültünü yapmaları ve efsanevî kurucularına da tapınmaları sebebiyle daha açık seçik görünüyordu. Meselâ Apamea, bir süre için, eski adı Celaenae’yi yeniden almışa benzer; Phryg kahramanları ve tanrıları sikkeler üzerinde yeniden görünürler. Şehir, mitik geçmişini tazim ettiği bu devirde, ondan büyük adamlar çıkarmamıştır.
Ciddi ve pratik Romalılar ise, çoktan beri Şark’ın dindarlığına boyun eğmeye başlamışlardı. Bu fetih, en erken, Kybele’nin M.Ö. 205 yılında, resmî bir davet üzerine Pessinus’tan Roma’ya gidişiyle tarihlenebilir. Şehir, Hannibal’in ordusundan gelen ölümcül bir tehlike altında idi; bu davet, millî tanrıların vazifelerinin üstesinden gelemediklerini zımnen kabullenmek demekti. En yüksek rütbeli devlet adamları tarafından karşılanan ve aristokrat Roma’nın kalbi olan Palatin tepesine yerleştirilen Kybele, derhal mucizeler göstermek lutfunda bulundu; bereketli bir hasat verdi ve ardından korkunç Hannibal’i, bir daha dönmemek üzere İtalya’dan ayrılmaya sevk etti. Başlangıçta onun taşkın eğilimleri dizginlenmiş, Roma vatandaşlarının onun şenliklerine katılması yasak edilmişse de, Kybele daha en baştan itibaren halk arasında pek sevilen bir tanrıçaydı. İmparatorlar devrinde Roma’nın resmen Ana’sı oldu; yasaklar kaldırıldı. Onu, Roma’nın kurucusu Aeneas’ın daimî hamisi olarak tasvir eden Virgil, bir mucizesini şu kehanetvari methiye ile anlatmaya başlar: “İşte burada, ilk defa, insanların gözleri önünde yeni bir nur parladı ve doğudan semaları kaplayan büyük bir bulut belirdi.” Bu bulut, bütün Roma dünyası üzerine yayıldı ve Kybele kültü, bu dünyada olağanüstü bir alaka kazandı. Onunla rekabet edebilen tek itikat, Pers Mithras’ı ile bir başka Ana olan Mısır tanrıçası Isis’in mezhepleriydi. İmparatorluk nihayet çatırdamaya başladığında, en münevver putperestler bile katıksız büyüye yöneldiler. Yunan felsefesi ve dini, nihayetinde bir Şark hurafeleri taşkınlığı içinde sona erdi.
Bu arada Doğu’da doğan parlak yıldız da bulutlanmıştı. Hristiyanlığın, Doğu ve Batı’nın dinî düşünce ve duygusunun daha yüksek bir terkibi olmaya müsait olmasının aynı sebebi, onun, Sâvi’ler ve Kurucular’la dolup taşan bir dünyada, derin bir karışıklığa ve bozulmaya uğrama tehlikesini de beraberinde getiriyordu. Dinamik Batı’nın imanı olacak olan din, hasta bir imparatorlukta, dünya sonu dini olarak ortaya çıkmıştı. Basit halk yığınları için, dirilen bir tanrı vasıtasıyla kurtuluş umudu, tanıdık bir ümit olarak, bu dünyada bol hayat değil, öte dünyada ebedî hayat ümidi olmaya devam etti ve yine tanıdık Şark faziletlerini— sabır, itaat, tevekkül faziletlerini— talep etti. Din, ferdî kurtuluşla meşgul oluşu bakımından bencil bir cepheye sahipti; Hristiyanlık, Yunan polis’ini ve Roma cihan devletini yaratmış olan o eski şehircilik ruhunu zayıflattı. İmparatorluğun resmî dini hâline geldiği zaman Hristiyanlık siyaset sahnesine girdi; ama bu suretle yeniden eski Şark tipine döndü. İmparatorluğa bu dini zorla kabul ettiren Büyük Konstantin ve halefleri, aynı zamanda tam teşekküllü bir Şark monarşisi de kuruyorlardı; Kilise, bu monarşi ile ittifak hâline geldi; imparatorların başını hâle ile çevreledi. Ve artık bu Kilise, eski Yunan dünyasına yabancı, serbest Yunan ruhuna düşman, güçlü bir ruhban sınıfına sahip hiyerarşik bir teşkilât hâline gelmişti. Kilise, Kybele’nin mucize ve sırlarına, onun üzerinde ısrar etmediği bir otorite ilâve etti; bu suretle onu alt etti; imparatorluk kararnameleriyle Kybele’nin mâbedlerini kapattı. Ve bu vesileyle, kurucusunun taliminde zımnen mevcut olan ruhî hürriyet ve eşitlik prensiplerini de inkâr etmiş oldu.
Öte yandan Kilise, putperest büyüye karşı daha müsamahakârdı. Marsyas gibi yerel yarı-tanrıların yerini, aynı mucizeleri hamî ve şifacı olarak icra etmek üzere azizler ve başmelekler aldı. Kutsal emanetlerin harikulâde bolluğu, putperest tanrıların da eklenmesiyle daha da şişmiş olan tarihöncesi demonlar kalabalığına karşı koymaya yardım etti. Greko-Romen dünyanın çözülmesinden Hristiyan kültürü zarar gördüğü için, batıl itikat en yüksek zümrelerde bile serpilip gelişti. Ebedî kurtuluş için zaruri hâle gelmiş bulunan dogmadaki ince söz farklarını kararlaştırmaya yardım etmek üzere 448 yılında İstanbul Konsili’ne katılan Frigyalı bir Piskopos Elias, kendi adını imza etmeye bile muktedir değildi.
Siyasî hayatta ise, yeni düzenin doğurduğu neticeler de aynı derecede tereddütlüydü. Konstantin’in Hristiyanlığı kabul edişi, üçüncü yüzyılın iç savaşları sırasında dağılmakta olan Roma İmparatorluğu’nu ayakta tutmak için başvurduğu ümitsiz tedbirlerden biriydi; fakat bu Batı’dan çıkmış kuvvetli adam, payitahtını Roma’dan Konstantinopolis’e nakletmekle, fiilen yalnız Bizans İmparatorluğu’nu kurmayı başarmış oldu. Dünya, “Ebedî Şehir” Roma’nın düşüşüyle sarsılmadı; onun yerine, kadim Doğu ayakta kaldı. Daha büyük serveti ve daha derinlere kök salmış kültürüyle, türedi Batı’ya nispetle daha fazla dayanma kudretine sahipti. Bu Bizans İmparatorluğu, onu bin yıl daha yaşatan dikkate değer bir canlılık gösterdi ve zamanla Yunan mirasına saygı duymayı öğrendi. Bununla beraber, hâlâ esas Yunan ruhundan pek az şey taşıyordu. İmparatorları kutsal Autokrator’lardı, yani “ilâhî müstebitler”; imparatorluk idarelerinin kurbanları arasında Yunan polis’i de yer aldı. Kiliseleri, Ortodoks adını almış, bilhassa âyin ve kült’e— Hristiyanlığın ahlâkî ve aklî unsurlarından ziyade sihirli ve esrarlı taraflarına— kendini adamış, aşırı muhafazakâr bir müessese idi. Asla dogmasını değiştirmediğiyle haklı olarak övünür; bu da, zekâsını kapalı tuttuğu mânâsına gelirdi.
Bizans İmparatorluğu’nun temel zaafı, şeref ve şöhretten mahrum, silik ve önemsiz kalan Apamea’nın daha sonraki tarihiyle de gözler önüne serilir. Konstantin payitahtını naklettiği zaman şehir, tabiî imkânlarından bir kısmını kaybetti; çünkü artık başlıca ticaret yolları, Roma’nın limanı Efes yerine Konstantinopolis’e yöneliyordu. Bununla birlikte Apamea, önemli bir şehir için tabiî bir yer olmaya devam ediyordu; Konstantinopolis’e giden büyük bir yolun yalnız birkaç mil dışında bulunuyor, hâlâ sularına ve çevresindeki verimli bölge için pazar vazifesini gören çarşısına sahip bulunuyordu. Enerjik ve teşebbüs sahibi bir vatandaş kitlesi, şehri refah içinde tutabilirdi. Mevcut durumda ise, Apamealıların teşebbüs ruhundan mahrum bulundukları besbelliydi; dinî ve siyasî hürriyetten mahrum edildikleri için, maneviyatça fakirdiler. Şehirleri, üçüncü sınıf bir kasaba derecesine indi; buna rağmen sırf mazisinden gelen nüfuzla birkaç yüzyıl daha bir piskoposluk merkezi olarak kaldı. Sekizinci yüzyılda, şüphesiz, bölgede başka şehirleri yağma eden Arap akınlarından zarar gördü. On birinci yüzyılda ise, doğudan sel gibi akarak bütün bölgeyi çiğneyip geçen Selçuklu Türklerine tâbi oldu. Apamealılar o kadar çabuk ve o kadar bütünüyle teslim oldular ki, onlardan bir daha hiç söz edildiğini duymayız. On dördüncü yüzyılın meşhur Müslüman seyyahı İbn Battuta’nın yolu şehrin içinden yahut yakınından geçtiği hâlde, kasabadan bahsetmemesi dikkat çekicidir. Hristiyan olarak, Anadolu’nun her yerinde benzerleri gibi, basitçe kaybolurlar. Selçuklular tarafından ne katledildiklerine, ne de dinlerinden ötürü takibata uğradıklarına dair bir işaret bulunmadığına göre, iyi Müslümanlar hâline geldiklerini kabul etmek icap eder.
Böylece, sırf Şark’a mahsus bir din olan İslâmiyet’in zaferinde hem şiirî bir adalet, hem de tarihî bir mantık vardı. Şüphesiz, bu da tereddütlü bir zaferdi. Muhammed, katıksız bir tektanrıcılık ve insanla Biricik Tanrı arasında doğrudan bir münasebet üzerinde ısrar ederken, Doğu’nun pek sevdiği birçok Hristiyan âyin ve inancını— keşişlik ve ruhbanlık müessesesini, tasvirperestliği, azizler kültünü, Tanrı’nın bir Oğlu ve bir Annesi bulunduğu yolundaki pagan fikirlerini— reddetti. Bununla beraber Peygamber’in ruhu hiç de Yunanî değildi. O, aklın iddialarını da reddediyor, Allah’ın varlığını tartışmaya girişmiyor, sadece bunu ileri sürüyor ve keyfî bir iman hareketini talep ediyordu. İslâm kelimesi, kelime mânâsıyla, “Tanrı iradesine teslimiyet” demektir. Ve Allah, çözülmesi güç, bazı demlerinde yatıştırılamaz bir Şark despotu idi; insanların huzurunda hiçbir hakları yoktu, sadece onun lûtfuyla kurtulabilirlerdi. Kader inancına bağlı kimselere— bugün Komünistlerde de görüldüğü üzere— tabiî gelen bir mantıksızlıkla, Muhammed’in müminleri silahlı mücahitler hâline geldiler. Bir nesil içinde Doğu’nun büyük kısmını fethettiler. İstanbul önlerinde durdurulmuş olmalarına rağmen, Asya’da Bizans İmparatorluğu’na yalnız Küçük Asya kalmıştı. Nihayet İslâmiyet’i kabul etmiş Osmanlı Türkleri, bu imparatorluğun bakiyesini, Asya’daki Greko-Romen hâkimiyetinin son kalıntısını devirdiler; böylece, Büyük İskender Doğu’yu Helenleştirmeye giriştiği sırada çoktan başlamış olan o “ilginç süreci” tamamlamış oldular.
- YENİ TARİH
Bu süreç, elbette, hakiki mânâsında tamamlanmış değildir— tarihte hiçbir şey tamamlanmaz. Osmanlı İmparatorluğu da sırası gelince çöktü ve garip bir şekilde “Avrupa’nın Hasta Adamı” diye anılmaya başladı. Onu hayatta tutan başlıca kuvvet, artık Batılı devletler, özellikle İngiltere idi; bunlar, görünüşte Avrupalı sayılan, fakat Bizans’ın kutsal mutlakiyetine vâris olmuş ve Konstantinopolis üzerinde emeller besleyen Rusya’dan daha çok korkar olmuşlardı. Birinci Dünya Harbi’nde Türkiye hâlâ Rusya ile çarpışıyor, fakat bu defa İngiltere karşı safta yer alıyordu. Türkiye ile Rusya’nın her ikisinin de yenilgiye uğradığı bu karışık mücadeleden sonra, Yunanlılar, eski yurtlarını geri almak üzere Küçük Asya’ya girdiler. Bunun üzerine Türkler, olağanüstü bir yeni önderin, Kemal Atatürk’ün elinde yeniden canlanarak dünyayı şaşırttılar. Atatürk yalnız nefret edilen Yunanlıları kovmakla kalmadı, Batılı devletleri de Türkiye’nin istiklâlini tanımaya zorladı. Osmanlıların kahraman geçmişini yeniden dirilttikten sonra, Atatürk yeni bir sahife açmaya koyuldu ki, bu da eski hikâyenin ironik bir çeşitlemesine denk gelir. Batılı kâfirler karşısındaki galip, derhal Türkiye’yi Batılılaştırmaya ve Osmanlı geleneğini reddetmeye girişti. İlk kurbanlarından biri, İslâm Halifesi olan Sultan’dı.
Atatürk’ün siyaseti, Batı’nın bütün dünyaya hâkimiyetine yol açmış inkılâpçı tarihine bir saygı duruşu mahiyetindeydi. Şimdilik bu hikâyeyi bir yana bırakabiliriz; müthiş başarılarımız ve bunların korkunç neticeleri yeteri kadar ilân edilmiştir. Buna karşılık, Batı’nın aynı zamanda, kendi hesabına, sessiz, tali bir teşebbüsü üzerinde pek az durulmuştur ki, kendi çapında o da hayret vericidir— son yüz yılın tarih araştırmaları. İlim ve teknik, gündelik hayatı altüst ederken, köstebek gibi iş gören bir ilmî çalışma da geçmişi baştan aşağı değiştirmiştir. Asırlarca süren unutuluş devrinden sonra Küçük Asya da yeniden canlanmıştır; bu ilginç sürecin, yapmakta olduğumuz yahut yapmayı ümit ettiğimiz tarih üzerinde de bir tesiri olabilir.
Konstantinopolis’in düşüşü Avrupa’yı çalkalayıp dururken, Papa bu eski Hristiyan payitahtını kâfirlerden geri almak için yeni bir Haçlı Seferi çağrısında bulundu; fakat mukaddes dava için ortada pek az ateşli ruh vardı. Neticede Ortodoks Yunanlılar da bir çeşit sapkın sayılıyorlardı— ve sapkınlık, kâfirlikten bile daha kötü görülen bir haldi. Ticaretlerine bağlı İtalyanlar, çok geçmeden Konstantinopolis ile iyi ticaret yapmaya devam edebileceklerini keşfettiler; bu arada Avrupa prensleri, Osmanlı Türkleri de öteki Müslüman komşularını fethetmekle meşgul oldukları için, birbirleriyle yaptıkları mücadelelere daha çok alâka gösteriyorlardı. Daha sonra, tüccarlar ile prensler, Avrupa’nın ortalarına kadar, iki defa Viyana’ya kadar sokulan Osmanlı emperyalizmiyle boğuşmak zorunda kaldılar; fakat bu zamana gelindiğinde, Bizans’ı yeniden diriltmek gibi bir düşünce kalmamıştı. Bir zamanlar muhteşem Greko-Romen şehirleri ve büyük Hristiyan bazilikalarıyla dolu bulunan Küçük Asya toprakları, Batı hafızasından silinip gitti. Nihayet yeniden keşfedildiğinde, artık gizemli, egzotik Doğu ile kaynaşmış, XIV. Louis’nin Versailles sarayını süsleyecek Şark tezyinatını arayan ajanlarının gezdiği memleketler arasında sayılır hâle gelmişti. On sekizinci yüzyılda seyyahlar, buranın heyecan verici eski eser zenginliği hakkında raporlar yazmaya başladılar. Daha çok seyyah, bir sonraki yüzyılda geldi ve bunların izinden, bilhassa Sir William Ramsay olmak üzere, klâsik filologlar ve arkeologlar yürüdü. Biz de hikâyemizi, onun Celaenae-Apamea üzerine uzun bir bölüm ihtiva eden, iki ciltlik The Cities and Bishoprics of Phrygia (1895-97) adlı eseriyle yeniden ele alabiliriz.
Derin bir ilim adamı ve kavgacı bir İskoç olan Ramsay, işe önce meşhur nehirler meselesini halletmekle başladı. Alman bilgini Hirschfeld, eski kaynaklar Marsyas’ı Celaenae içinden fışkıran başdöndürücü bir çağlayan olarak tasvir ettiği hâlde, Menderes’i bugünkü Dinar Suyu ile, Marsyas’ı da kasaba yakınlarındaki sakin bir akarsu ile bir tutmuştu. Ramsay, dikkatli incelemelerle, önceki seyyahların zaten farz ettikleri şeyi katiyetle ispat etti: Marsyas, mutlaka Dinar Suyu olmalıydı; Menderes’i ise başka bir gölcükte buldu ve burada Plinius’un anlattığı Laugher ve Weeper pınarlarını tanıdığını sandı. Menderes’i meydana getiren beş ayrı kolu tespit ederek civarın ayrıntılı bir haritasını çizdi; fakat Apamea’nın bastığı Roma sikkelerinde yalnız dört nehir tanrısının gösterilmiş olması, onu biraz düşündürüyordu.
Ramsay, uzun bir ömrü bu gibi amaçlara vakfetti. Konu üzerinde klâsik bir eser sayılan Historical Geography of Asia Minor adlı kitabında, yüz kadar eski şehrin yerini tesbit etti; bir o kadarı üzerinde de yerlerinin neresi olabileceğini tartıştı yahut bu mesele üzerinde kafa yordu. Dostlarından biri, “Hemen hemen dört yüz sayfa,” diye yazmıştı, “daha önce hiç kimsenin adını duymadığı bir dizi yer adını tartışmaya hasredilmiş bulunuyor.” Ramsay, çoğu zaman bu tartışmaları, meslektaşlarının “güçlükle anlaşılır” inatçılıkları yüzünden epeyce ateşli bir dille yürütüyordu. “Şahsen bölgeyi hiç görmemiş ve orada bulunan kalıntılardan hiçbir teyit almamış olan Mösyö Radet’nin, Otrous’un Kusura’da yer aldığını ileri süren tahminini kabul edemem,” diye yazdığı zamanlar, nispeten yumuşak bir tavır takınmış sayılırdı; dipnotta da şu ilâveyi yapıyordu: “Mösyö Radet, sıtma nöbetinden iki büklüm bir vaziyette, bir araba ile vadi boyunca hızla taşınmış; bu hal, elbette acınacak bir durumdur, fakat etkili bir keşif için pek elverişli değildir.” Hirschfeld ile ise, çok daha sert bir üslupla defalarca çatıştı. Alman bilgini, onu hem kaba bir intihalle, hem de bozuk bir ilmî çalışma ile itham etmişti (herhâlde, tek bir yazardan alınan fikirlerin intihal, bir düzine yazardan alınanların ise “ilim” sayıldığı yolundaki eski espriden habersizdi).
Dinar’da Türkler, deyiş yerindeyse, çaydanlığı kırarak bu akademik fırtınayı gülünç hâle getirmişlerdir. Birkaç yıl önce kasabayı ziyaret ettiğimde, Marsyas’ı bulacağımı sandığım yerde, beşi birden coşkuyla akan küçük akarsuya rastladım; yerli halk, bunların hepsinin Dinar Suyu olduğunu söyledi. Türkler, bir zamanlar kutsal sayılan mağaranın ağzına bir bent kurmuş, nehrin suyunu, bazı küçük değirmenlere kuvvet vermek üzere, değişik seviyelerde, birbirine paralel yahut kesişen kollara yöneltmişlerdi. Menderes’i (Türkçesi Menderez) sorduğumda, yerliler aynı akarsuları göstermeleriyle beni şaşırttılar. O sırada kasabada bulunan genç bir İngiliz arkeoloğu da onlarla hemfikirdi; hattâ benim şaşkınlığıma anlam veremiyordu. Bu nehir, Menderes Nehri’nden başka ne olabilirdi— bir insan, nehrin aşağı vadideki ovaya doğru akışını takip ederek bunu bizzat görebilirdi. Bununla beraber, onun Marsyas-Menderes meselesini hiç duymamış olduğu ortaya çıktı. İhtisas sahası Bronz Çağı idi; daha doğrusu, Marsyas’tan çok önce buralarda tutunmuş olan Arzawa kavmi. Bölgeyi, üst üste kurulmuş yerleşmelerin meydana getirdiği yapma tepeler olan höyükler için tarıyordu; bunlar, Arzawa yerleşmelerinin nerede aranması gerektiğine dair ipuçları verecekti. Beni dolaştırmaya ve Apamea akropolisine birlikte tırmanmaya tenezzül etmiş olmakla beraber, bütün Helenistik “pislik”ten, korkunç Roma kalıntılarından duyduğu tiksintiyi gizlemiyordu. Küçük Asya’nın her tarafında, birkaç arşın kalınlığında, onun asıl merak ettiği şeyleri örten kalın bir tabaka halinde bu “şey”e rastlanıyordu.
Buna rağmen, Ramsay’in ilgi sahaları hakkında bana bir miktar ışık tuttu. Türklerin, akropolis yamacına, su borularını üzerinden geçirmek için açtıkları yeni bir yarıktan bana, Frig ve Helenistik devre ait çanak çömlek kırıklarından oluşan bir yığın ile birlikte, Erken Bronz Çağı’na ait birkaç parça gösterdi. Bu rastgele yarık, aynı zamanda yanık bir tabakayı da içine alan açık bir tabakalaşmayı ortaya koyuyordu— bir şehir daha yanıp yıkılmıştı. Ramsay, Celaenae’nin bir pazar şehri olduğundan hareketle, onun ovada yer almış olması gerektiği, Antiochos’un yeni şehrini dağlara taşıdığı neticesine varmıştı. Şimdi ise Apamea akropolisinin, daha önce kurulmuş şehirlerin üzerinde yükselen eski Frig kasabasının yerinde bulunduğu anlaşılmaktadır. (Daha Troia Savaşı’ndan önceye, Miken devrine ait vazolar, civarda ele geçirilmiştir.) Ramsay, Hirschfeld ile çekişip duracağına, biraz çanak çömlek artığı kazıp araştırsaydı, bu hakikati muhtemelen kendisi de keşfederdi.
Burada, insaf namına, bir an durmak gerekir. Meslek erbabının, kendisini memnun etmekten yahut “popüler” olmaktan neredeyse hastalık derecesinde korktuğu şu bilginler karşısında, sıradan insanın gülümsemeye hakkı vardır. Bugün bütün ihtisas sahipleri gibi onlar da, başlıca birbirleri için, ilim dili denilen karmaşık bir jargonla yazıyorlar; sanki fikrî namusluluğun alameti, üslubun tamamen yokluğudur. İşleyerek, küçük köstebek yuvalarını dağ hâline getiriyor, yahut dağları köstebek yuvasına çeviriyorlar. Özellikle Amerika’da, Alman ilim an’anesinin tesiri altında, sadece estetik değil, felsefî meseleler karşısında da bir şüphecilik doğmuştur. Chicago Oriental Institute, Hitit Küçük Asyası’ndaki araştırmalarını yayımlamaya başladığı zaman, yeni bir yol açtığını, artık araştırmaların “insan tarafı”na ağırlık vereceğini ve “tarih ilmini sağlam bir insan temeli üzerine oturtmak” için çalışacağını büyük bir tantanayla ilân etmişti. Sıradan bir insan, insan tarihinin başka ne gibi bir temel üzerinde incelenebileceğini merak edebilirdi; fakat iyi yetişmiş bir âlim, bu sözlere kulak kabartır: “İnsanî” kelimesi, değerler ve değer hükümleri demektir. “Tarihçinin vazifesi hüküm vermek değildir,” diye yazar sıradan bir önsöz. Sonra tarihçi, kaçınılmaz olduğu üzere, hemen her sayfada insanlar, saikler ve fiiller hakkında hüküm vermeye koyulur. Baştan sona kadar bütün çalışması, çoğu zaman kendisinin bile farkına varmadığı— ve hepsi münakaşaya açık— birtakım kabullere istinat eder: insan için neyin tabiî, neyin mühim, neyin iyi olduğu hakkındaki kabullere. Ve bilim adamları başlıca birer vaka toplayıcısı olarak yetiştirildikleri için, kültür değerlerine dair hüküm vermede isabetleri, çoğu defa, tartışmaya açıktır.^
^ Yunan romansları üzerine yapılmış bir inceleme, şu öğretici neticeye varıyordu: “İyi ve kötü şahsiyetlerin çatışması ve iyi olanların sonunda galip gelmesinde, açık bir ahlâk telkini vardır. Erkek kahramanla kadın kahraman, olağanüstü güzellikleriyle okuyucuyu büyüler ve akla hayale sığmaz güçlükler karşısında iffetlerini muhafaza ederler. . . . Yunan romansını, önemsiz ve ikinci sınıf eserler arasından çekip çıkaran husus, onun büyük ana temasıdır: gerçek bir aşk diye bir şeyin mevcut olduğu; tüm dünya, onun karşısında terazinin öteki kefesinde bir hiç kaldığı ve onun zamanın ve hattâ ölümün ötesinde bile varlığını sürdürdüğü temasıdır.” Böylece okuyucu, romandan “pek ziyade terakki etmiş” bir halde ayrılır— hele bir de şanlı Yunanlıların, Hollywood’un şanını bile önceden haber verdiklerini idrak ederse, o kadar çok.
Bununla beraber, sıradan insan, böyle meslekî körlükleri— başkalarının mesleğinde— gözden geçirirken gülümsemekle yetinmelidir. Her meslek, mensuplarının çoğundan daha büyüktür; dışarıdakiler, onun insan hayatının bütünü içindeki değerini daha iyi takdir edebilirler. Hiçbir meslek— ne inceleme, ne de sanat pratiği— kendiliğinden ufuk açıcı değildir; edebiyat erbabı da gayet güzel, ciddi, hoşgörüsüz ve insanlıktan uzak olabilir. Ramsay ise, hiçbir suretle sırf kuru bir skolastik değildi; geniş ilgi sahaları olan münevver bir insandı. Celaenae’deki ihmali affedilebilir; zira onun araştırma yaptığı sıralarda, arkeologlar çanak çömlek kırıklarının önemini yeni yeni tesbit etmekteydiler. Daha mühim olan şudur ki, bu bilgiyi memnuniyetle karşılayacak bir adamdı. Bütün kavgacılığına ve kendi nazariyelerine duyduğu babaca sevgiye rağmen, yeni deliller karşısında bunları değiştirmeye yahut terk etmeye daima hazırdı. Zira onda ilmî ruh vardı. Bu ruh sayesinde, neticeleri zaman zaman tartışmaya açık olsa da, bilgimize olumlu katkılarda bulunmuştur. Aynı şeyi, ters tabiatlı Hirschfeld için de söylemek gerekir; Ramsay, bitip tükenmek bilmez münakaşaları boyunca bunu defalarca teslim etmiştir. Ufak tefek teferruat üzerinde dönen bütün o gülünç çekişmelerden, sonunda hayranlık verici bir bilgi bütünü doğmuştur. Küçük Asya’nın kaybolmuş hayatından çok şey yeniden gün yüzüne çıkarılmıştır. Bunun en çarpıcı misali, varlığı daha 1880’e kadar bilinmeyen Hitit İmparatorluğu’dur.
Bu bütün teşebbüs, kendine özgü şekilde Batılıdır ve yine Yunan ruhunun bir mahsulüdür. Eski Doğu cemiyetleri, karakteristik olarak, tarih yazmazlardı. Umumiyetle yıllıklarını muhafaza etmek için büyük titizlik gösterdikleri hâlde, bunlar ancak tarihin ham malzemesiydi. Mısırlılar, muazzam eskiliklerinin hatıra abideleriyle Yunanlıları hayran bırakmışlardı; Hititler ise krallarının zaferleri kadar uğradıkları başarısızlıkları da kaydederek, kaydın doğruluğunu muhafaza hususunda şaşırtıcı bir gayret sarf etmişlerdi; ne var ki, Doğunun hiçbir kâtibi, tarihlerini araştırmak, hazmetmek, anlamak için gerçek bir çaba göstermedi. Onlar sadece krallara ait hâdiselerle, yalnızca resmî kaydın hatırı için meşguldüler. Tarih, doğru bilgiyi aramak mânâsına gelen bir Yunanca kelimedir ve bu mânâsıyla Yunanlılarla başlamıştır. Miletoslu Hekataios, “Yazdığım, doğru saydığım şeydir; zira Yunanlıların hikâyeleri pek çoktur ve bana gülünç görünmektedir” demişti. Herodotos ise, merakını gidermek için bütün eski dünyayı dolaşarak, başka kavimlerin çok çeşitli hikâyeleri hakkında da aynı derecede meraklıydı.
Bununla beraber, tarihin babası hâlâ bir çocuktu. İlk Yunanlılara olan borcumuzu hemen hiç abartamayacaksak, sistemli araştırmanın son yüzyılda tarihî tetkikte kaydettiği fevkalâde ilerlemeyi takdir etmek de onlara karşı bir borcumuzdur. Son derece zeki Herodotos, çoğu zaman safdil ve kolay inanan biri gibi görünür; çünkü gerçeği tahkik edecek güvenilir vasıtalardan mahrumdu, vakıayı uydurmadan ayırt etmek için açık ölçülere sahip değildi. Geleneksel efsaneler ve menkıbeler karşısında daha tenkitçi davranan Strabon gibi daha sonraki araştırıcılar bile, bunların yerine koyacak güvenilir bir bilgi elde etme imkânına sahip değillerdi. Bugün tarihçiler, Yunanlıların türlü hikâyelerini, arkeoloji, filoloji ve antropoloji gibi başka kaynaklardan elde edilen müsbet delillerle karşılaştırıp kontrol edebilmektedir. Daha da önemlisi, onlar birbirlerini durmaksızın kontrol ederler. Ferdî bilgin her zaman yanılabilir ve taraflıdır; fakat ortaya koyduğu eser, ilmî metodun aleniyeti içinde, daima diğer bilginler topluluğunun tenkidine ve tamamlayıcı çalışmalarına açıktır. Böylece, nihai yorum üzerinde bütün ihtilâflara rağmen ayakta kalan, mütemadiyen genişleyen bir vakıa bilgisi birikimine sahibiz. Hattâ bu ihtilâfların bizzat kendisi— basit kafalıları şaşırtan, tek fikirli olanları rahatsız eden sebep ve neticeler üzerindeki bitmeyen münakaşalar— daha iyi anlamaya hizmet eder; zira tarihî hakikatin özünü teşkil eden çokluk, çeşitlilik, karmaşıklık ve akışkanlık hakkında daha berrak bir şuur kazandırır.
Netice itibarıyla, biz sadece Yunanlıların bildiğinden çok daha fazla şey bilmekle kalmıyor, aynı zamanda çok daha tarih şuuru taşıyoruz. Birçok farklı geçmişin, bugüne durmadan süren, durmadan değişen tesiri hakkında daha derin, daha zengin bir sezgiye sahibiz. Ve nihayet, tarihî hükümleri peşinen sakatlayan etnik merkezcilik (etnosentrizm) dediğimiz duyguyu hesaba katmaya başlamış bulunuyoruz. Vaktiyle yazılmış tarihin büyük kısmı, yalnızca millî tarih değilse bile, milliyetçi tarih idi. Millet, tabii bir inceleme birimi olarak kalmakla birlikte, tarihçiler artık bir milletin tarihinin, içinde yer aldığı daha büyük cemiyet olan bir medeniyetle bağlantı kurulmadıkça gereği gibi kavranamayacağını anlamışlardır. Bu da, bütünüyle medeniyetlerin, daha sonra da medeniyet dramının tümünün tetkikine yol açmıştır. Spengler, arkasından Toynbee, tarihin ‘Batlamyusçu telakkisi’ne, yani Batı medeniyetinin dünya tarihinin merkezi veya en yüce mevzuu olduğu, bütün diğer cemiyetlerin etrafımızda döndüğü yahut bize doğru aktığı faraziyesine hücum ettiler. Her ikisi de, bilinen bütün medeniyetleri, haysiyet ve ehemmiyet bakımından esasen birbirleriyle mukayese edilebilir sayarak, objektif tetkiklere giriştiler. Farklı neticelere (ve kanaatimce, her ikisi de şüpheli neticelere) varmış olmalarına rağmen, görüş ufkumuzu olağanüstü ölçüde genişletip zenginleştirdiler. Bu yaklaşım ve ona bağlı arkeoloji ve antropoloji gibi ilimler sayesinde, şimdi ilk defa, bir umumi tarih yazma imkânına malik bulunuyoruz.
Burada, en çarpıcı bir paradoksa geliyoruz. Eski insanlar, umumiyetle, maziye derin bir hürmet besliyor ve ümitlerini geleceğe değil, inatla geçmişe çeviriyorlardı; buna rağmen, mazilerini araştırmak hususunda şaşılacak derecede az ilgi göstermişlerdir. Yunanlılar bile, çoğu zaman, muğlak, birbirleriyle çelişik yahut düpedüz akıldışı efsanelerle yetinmekte idiler. Böylece Celaenae-Apamea da, Küçük Asya’nın diğer iç şehirleri gibi, kendisine Yunan menşeli bir tarih kazandırmak üzere hikâyeler uydururken, aynı zamanda efsanevî Frig kurucusunu da yeniden diriltmiş oluyordu. Bu sebepledir ki, Yunan geçmişini ortaya çıkarmak, eski zamanın tipik saygıcıları değil, meşhur saygısız modernlere kalmıştır; kendi modernlikleriyle bu kadar övünmüş, daima zamana uymakta bu kadar ısrar etmiş, düne kadar geleceğin geçmişten daha iyi olacağına bu derece emin davranmış modernlere. Keza, eskilerin ilgisi büyük çapta yalnız kendi tarihlerine münhasır kalmıştı. Herodotos’un, başka kavimler üzerindeki araştırmalarını derinleştirecek ve genişletecek takipçileri olmadı. Yine modernlerdir ki, diğer bütün medeniyetleri ve hatta tarihöncesi ve iptidai kavimleri yakından incelemeye başladılar. Sadece Batı— o mağrur, dine lakayt Batı—, bütün kültürleri tanımak ve insanlığın bütün geçmişini ortaya çıkarmak için bu ‘dindar’ gayreti göstermiştir.
Şu hâlde, Celaenae nehirleri üzerindeki münakaşaya hâlâ gülümseyebiliriz. Bilgin bilginliğini yapacaktır. Fakat onları, bir dipnotta hak ettikleri yere yerleştirdikten sonra, bu tozlu ve metodik araştırmanın eşsiz derecede dindar karakterine hayret etmelidir; zira bu araştırma, ölü cemiyetleri, yaşayan insanların düşünce ve duyguları içinde yeniden diriltmiştir.
- ESKİ SORULAR
Şimdi kaçınılmaz bir sual ortaya çıkmaktadır: Sonu ne? Bütün bu bilginin faydası nedir? Ne fark eder? İlk bakışta, buna gürültülü bir cevap yoktur. Bütün pratik maksatlar bakımından, böyle bir bilginin, kayda değer hiçbir fark yaratmadığı görülür. Hegel’in dediği gibi, tarihten öğrendiğimiz şey, insanların tarihten hiçbir zaman bir şey öğrenmemiş olmalarıdır. Aynı budalalıkları, aynı kötülükleri, tekrar tekrar sahneye koyarlar— tıpkı bugün bizim yaptığımız gibi. Şu hâlde, tarih tetkikimizin tek ürünü, şu hazin hikmetten ibaret görünebilir: “Boşların boşu, vaiz diyor, her şey boş.” Bir zamanlar ihtişamlı bir şehir olan Apamea’dan, bugün, Dinar’ın arka sokaklarındaki bazı molozlardan başka bir şey kalmamıştır; Korint üslûbunda sütun parçaları, ahır duvarlarına gömülmüş hâlde durur; eski bir aziz şahsiyetin oyma kitabesi, kasaba çeşmesinin kaidesi vazifesini görmektedir. Geri kalanını, mermer anıtlarıyla birlikte, insanlarıyla birlikte toprak yutmuştur. İnsanlığın hafızasında da yaşamamıştır; bazı bilginlerle onların sıkılmış talebeleri müstesna. Dinar, perişan, düzensiz bir kasabadır; ne güzeli vardır ne turist çeker; Osmanlı Türkiye’sinin standart rehberi sayılan Murray Seyahat Kılavuzu’nda bile adı geçmiyordu. Sözlüğümde Apamama diye bir maddeye rastlıyorum; Pasifik’te küçük bir ada olduğunu, son harpte askerî maksatlarla bir ara ehemmiyet kazandığını tahmin ediyorum. Apamea’ya ise rastlamıyorum.
Fakat ben yılmış değilim. Celaenae nehirleri etrafında kopan fırtına, tarihin tetkiki için en basit sebebi tasvir eder; bu sebep, sadece tabii merakı tatmin etmektir— kuşlar, beyzbol vuruş yüzdeleri, bir motorun işleyişi veya bir kâinatın işleyişi olsun, herhangi bir şey hakkında bir şey öğrenmekten herkesin tattığı hazzı vermektir. Tabiî merakın en dikkate değer mahsulü olan ilmin zaferi, bu asli memnuniyeti gölgeleyebilir. İlmî ruh, bazen, insanlığa karşı çıkarsız bir hizmet içinde Hakikat’e duyulan kutsal bir aşk olarak tasvir edilir; bazen de, bütün insanî değer ve inançlara karşı parçalanmaz bir kayıtsızlık, soğuk ve şahsiyetsiz bir heyula şeklinde gösterilir; bazen de sırf maddiyatçılığın bir şekli sayılır. Şüphesiz bu ruh, bütün bu hâllere bürünebilir. Fakat her şeyden önce, ilim adamı sevdiği işi yapan bir insandır; yaptığı işi sever, çünkü hoşuna gider. Ramsay ve meslektaşları, şöhret, servet veya ölümden sonra hayat ümidi ne olursa olsun, sırf kendisi için değerli olan bir inceleme ile meşguldüler; onların yaptığı türden çalışma, faniliğe dair kuvvetli ihtarlar taşır.
Tarih hakkında az çok bilgi sahibi olma zaruretinin pratik tarafı, insan zihnini tamamen maziye kapalı bir cemiyet, yahut hafızası hiç olmayan bir fert tasavvur etmeye kalkışınca daha açık hale gelir. Geçmişten, bütün örf ve âdetlerimiz, müesseselerimiz, hüner ve sanatlarımız, hak ve vazifelerimiz, imanlarımız— yaşadığımız bütün fikirler, hatta çok kıymetli ferdiyetimizin esas unsurları gelir. Her hangi mühim bir meselede karar verirken, ister istemez, onu kullanırız; içtimaî ve siyasî meseleleri ele aldığımızda ise, doğrudan doğruya ona başvururuz. Özellikle, ondan sağduyumuzu alırız; insana göre neyin tabiî, neyin yerinde, neyin iyi olduğu hakkındaki kanaatlerimizi. Ve tarih bize ne öğretebilir— bu anda en çok öğrenmeye muhtaç olduğumuz şey— sıradan sağduyunun sınırlarını öğretebilir. Pratik adam, “Tarih gösteriyor ki” diye söze başlamaya yatkındır: tarih, onun fikirlerinin doğru, öteki adamın ise kaçık olduğunu göstermektedir. Gerçekte tarih, böyle bir şey göstermez. Onun gösterdiği, tarihe dair yüzeysel, karışık ve çarpıtılmış bir tasavvurdur; bu da, tarih bilmemenin kendisinden daha tehlikelidir.
Millî plânda bu, Paul Valéry’nin tarihi, “insan beyninin kimyası tarafından icat edilen en tehlikeli mahsul” diye adlandırmasına yol açan türden bir önyargı ve gurur hâline gelir. “Tarih rüyalar gördürür,” diye yazmıştı; “milletleri sarhoş eder; onlara sahte hatıralar aşılar; reflekslerini abartır; eski yaralarını kanatır; sükûn buldukları anda onları rahatsız eder; megalomani ve takib edilme hastalıkları aşılar. Onları hırçın, mağrur, çekilmez ve gururla dopdolu hâle getirir.” Kendisi de mümtaz bir tarihçi olan Herbert Butterfield, bu ithamı tekrarlamıştır. Okullarda okutulan millî tarih, en umumî ve en korkutucu kötülüğü, yani “insan küstahlığı ve bilhassa zihnî kibri”, diğer bir tâbirle kendini haklı görme duygusunu teşvik etme temayülündedir. “Yanlış tarih,” diye ilan ediyor, “bütün ülkelerde, daima, kaçınılmaz olarak okutulmaktadır”; netice olarak da, tarih bilgisine büyük ihtiyacımız olmakla beraber, ilk ihtiyacımızın, bize öğretilmiş şeylerin çoğunu unutmak olduğunu söylüyor.
Ancak daha uzun ve daha geniş bir tarihî perspektif içinde, unlearn (öğrenilmişi söküp atma) ümidine sahip olabiliriz. Denilmiştir ki, sadece kendi zamanını ve kendi memleketini bilen kişi, aslında onu da bilmez. Zira maksat, yalnız diğer kavimleri daha iyi anlamak değildir; bu da elbette insanî ve kıymetli bir şeydir. Nihayet, hedef, kendimizi daha iyi anlamaktır: kim olduğumuzu, nerede bulunduğumuzu, nasıl bu hâle geldiğimizi; hem başarılarımızı hem bozgunlarımızı, kuvvet ve zaaflarımızı. Geniş bir görüş açısından bakıldığında, insanlık tarihinin süreklilikleri, müşterek insanlığımızın kaynakları hakkında daha derin, daha canlı bir şuur edinilebilir; aynı zamanda, Batı medeniyeti ile diğer medeniyetler arasındaki, yahut inkılapçı modern dünya ile geçmiş devirlerin hepsi arasındaki temel farklar da daha iyi kavranabilir.
Hattâ ileri sürülebilir ki, tarih ilmi, insan bilgisinin hem çerçevesi, hem tacıdır. Artık daha geniş kapsamlı, daha demokratik bir tetkik hâline gelmiştir; sadece siyasî ve askerî hâdiselere, yani “süslü kıyafetli tarihe” münhasır kalmayıp, gündelik hayatından en yüksek kültür eserlerine kadar cemiyetin bütününü ele alır. Tarihçiler bugün, coğrafya, jeoloji, iktisat, filoloji, antropoloji, psikoloji gibi birçok bilgi sahasından faydalanmakta; kendi tetkikleri de diğer sahalarda çalışanlara yararlı olmaktadır. Sanatı, edebiyatı, felsefeyi, dini yahut bizzat ilmi, biraz olsun tarihlerini bilmeden gereği gibi anlamak mümkün değildir. Benjamin Farrington’un dediği gibi, “münevver insanların mistisizmi ve hurafelerinin önemli bir kısmı, tarihî bağlarından kopmuş bilgilerden meydana gelir”; yani, belli şartlar altında, belli gayelerle, belli suallere cevap vermek için ortaya konulmuş kanaatlerin bağlamından sökülmüş bilgilerden. Bir başka anlamda tarih, insanın insanlığını idrak ediş sürecini— onu diğer canlılardan ayıran, ona yalnız kendisine mahsus bir tarih imkânı veren istidatları— tetkik eden en temel ilimdir. İşte bu sebeplerle R. G. Collingwood, “tarihin, dünya için, 1600 ile 1900 arasında tabiat ilimlerinin taşıdığı değer kadar bir değer taşımak üzere bulunduğu eşiğin eşiğinde bulunabileceğimizi” düşünmekteydi.
Hiç değilse, zamanımızın başlıca teşebbüsü bakımından tarih ilminin ehemmiyeti aşikârdır. Ramsay’i, unutulmuş şehirlerin yerini tesbit etmek için Türkiye’de yıllar harcamaya; M. Radet’yi, kaba bir Türk arabasında sıtma nöbetinden iki büklüm bir hâlde yatarken dahi ilmî notlar almaya sevk eden ruh, aynı zamanda Doğu ile Batı’nın, Büyük İskender’in Bir Dünya idealini gerçekleştirmeye çalıştığı Birleşmiş Milletler gibi olağanüstü bir tecrübeye de yol açmıştır. Bu tecrübenin başarısına, medeniyetimizin, hattâ belki insan soyunun kaderi bağlıdır. Bu başarı, tarihin en mükemmel bilgisiyle hiçbir zaman garanti altına alınamaz (Asya Minör tarihinin en derin teferruatına kadar bilinmesiyle bile); fakat böyle bir bilgi ve onun sağladığı anlayış olmaksızın, bu başarı umulamaz bile. İnsanların, hiçbir zaman ölmeyen ve bitip tükenmeyen mazi hakkında— zira o, bugünü yaratmış ve yarının imkânlarını şartlandırmıştır— daha derin bir hissiyata sahip olmaları hâlinde, şansımız da daha fazla olabilirdi.
Bu görüş açısından, küçük Dinar kasabasına bir defa daha bakabiliriz. 1952 yazında kasabayı ziyaret ettiğimde, ana caddenin su boruları döşenmek üzere kazılmış olması, orasını bilhassa sevimsiz gösteriyordu. Yerli halkın övünebileceği ihtişamlı anıtları yoktu; fakat barajlarıyla, su kuvvetleriyle, elektrikleriyle— ve herhâlde gösterişli yeni binalarıyla gurur duyuyorlardı. Dinar şimdi bir ‘boom town’dur. Atatürk’ün yeni Türkiyesini sembolize etmektedir. Dolayısıyla, çok daha büyük bir tarih dramına— bütün Doğu’nun yeniden canlanmasına— işaret eder. Bu da, Arnold Toynbee’yi, Doğu’nun dinî bir karşı taarruzla Batılı fatihlerini bir kere daha esir alabileceği ihtimali üzerinde düşünmeye sevk etmiştir. Ne var ki, şimdiye kadar olanlar, büsbütün başka bir hikâyeyi anlatmaktadır. Yunanlılar, Doğu’yu hiçbir zaman gerçekten Helenleştiremediler; Doğu, ince bir Yunan kültürü cilâsının altında eski âdetlerine sımsıkı sarıldı; adsız köylü kitleleri, efendilerinin değişmesinden hemen hiç etkilenmediler. Bugün Doğu, hiçbir zaman olmadığı kadar hareketlidir; fakat bu, Batı fikirleriyle olan bir harekettir. Batı’nın ezici üstün kuvvetine karşı müdafaa maksadıyla, Batı’nın ilim ve tekniğine, Batı milliyetçiliğine sarılmaktadır. Bu vesileyle Batı’nın hürriyet ve kendi kaderini tayin fikri de gelmiştir. Batı’nın terakki ümitleri de öyle. Köylü kitleler bile, bugüne kadar mahrum bırakılmış oldukları kanaatini edinmeye başlamışlardır. Zamanla, gelişen şuurlarının, eski dinî ruhlarının yeniden dirilmesine yol açması mümkündür; bilhassa Yakın Doğu, dinî fanatizm ile de çalkalanmaktadır. Fakat itici ruh— Çin’de, Hindistan’da, Mısır’da olduğu gibi Türkiye’de de— hâlâ laik bir ruhtur.
Neticenin ne olacağını, hiçbir güvenle kestiremeyiz. Tarih tekerrür ediyorsa bile, bu dram için bize örnek teşkil edebilecek bir hâdise göstermemektedir. Söyleyebileceğimiz en fazla şey, bu dramın tarihimizin mantıkî bir neticesi olduğu ve hâlâ ideal bir mahiyet kazanabileceğidir. Medeniyet, bizzat, köy hayatının ötesinde daha geniş bir iş ve maharet birikimi, daha kapsamlı bir işbirliği ile başlamıştır. Uzun görüş açısından bakıldığında, tarihi, seleflerinin ve komşularının başarılarından faydalanan cemiyetlerin yol aldıkları, gittikçe genişleyen bir akış hâlinde görünür. Yunanlıların parlak başarısının bir sebebi de, kendilerinden önceki kavimler arasında en serbest şekilde ödünç alıp benimsedikleri içindir. Batı tarihinin aslî tarih olduğu ve bir terakki teşkil ettiği yönündeki, çoğu zaman safça ve gururla öne sürülen iddia için belki en iyi delil, medeniyetimizin şimdiye kadar en kapsamlı medeniyet olmasıdır; Yunan, Roma ve Filistin’in başarıları üzerine kurulmuş, İslâm’dan ve zamanla Hindistan ve Çin’den de faydalanmış; son devirlerde ise bütün diğer kavimlerin kültürlerini inceleyerek, hattâ iptidailerin sanatını bile takdir eder hâle gelmiştir. Tek dünya fikri için, maddî olduğu kadar zihnî temelleri de atmıştır.
Ve öyleyse, nihayette, Doğu ile Batı arasındaki— Birleşmiş Milletler’de karşı karşıya gelen— kıyaslamalardan vazgeçip, onları fiilen birleştiren sadelikler, medeniyet macerasının başlıca ve nihai unsurları üzerinde durmak yerinde olur. Hem Doğu, hem Batı için, önce Vaiz’in sözü geçerli olacaktır. Küçük Asya’da, ondan kaçış yoktur; zira gururlu şehirler her yerde, çoğu kez en ıssız yerlerde gömülü hâlde yatmaktadır. Tabiat, onları çabucak yutup, üzerlerini medeniyet düşmanı görünüşlerini daha da vurgulayan en cılız, en dikenli nebat örtüsüyle kaplar; böylece hem harabiyetlerini vurgular, hem de dindarane duyguları kırar. Tabiat, insanın, hangi dine mensup olursa olsun, medenî eserlerini tasvip etmez; Hitit sarayları, Yunan mabedleri, Hristiyan kiliseleri, Selçuklu camileri aynı şekilde çöker ve çürüyüp dağılırken, “bıkkınlığı ve dehşeti” hatırlatır. Tabiat, her şeyin boş olduğunu ileri sürmek ister. Müsbet bilgimiz bakımından bakarsak, yeryüzünde insanın hiçbir eserinin kelimenin tam mânâsıyla bir işe yaradığı söylenemez. Hiçbiri, kâinatın gidişi üzerinde hiçbir fark yaratmaz.
Yine de, insan çaba göstermeye devam ettiği sürece — ki eder ve etmek zorundadır — onun için her şeyi değiştirirler. Bu harabeler, ıssızlıkları içinde bile büyüleyici bir etkiye sahiptir. İnsana hâlâ, insanın ne kadar görkemli yapılar kurabildiğine dair canlı bir fikir verebilirler. Her şeyden önemlisi, onun kalıcı izzetini, ölümlülüğüne rağmen onu durmadan yeniden inşa etmeye sevk eden ruhunu harekete geçirirler. R. W. Moore’un yazdığı gibi, “Tarih heveskârı durmadan kalıcılığın özlemini çeker.” Dindar (hürmetkâr) bir tarih talebesi, bütün büyük toplumların öldüğünü ama hepsinin insanların hâlâ üzerine inşa ettiği büyük sanat, maharet, fikir ve ülkü mirasında yaşadığını bilir. O, Marsyas ve Apollon’un bile boşa ölmediklerini, insanlar değer bilip ülkü peşinde koştukça onların da boşa gitmediğini bilir. O, basit Lityerses tapınanlarının bildiğini bilir: Bütün canlı şeyler ölmek zorundadır, ama ölümden yeni hayat doğar.






























Geri bildirim: Saikbilim Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Tarihin Tezgâhı: Doğu ve Batı | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER