🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🎭♟️🕹️ Kukla Rejimi 🎭♟️🕹️
Bir Köşede Ayfon Çeken Gözelkarı Rezilliği: Aileye Kul, Sermayeye Köle, PLATFORMA KUKLA OLMAYIN! / Medeniyet Tedavisinde Dört Vakanın Gidişatı: Rusya, Türkiye, İran, Çin / Naylon İltica Şebekeleri: Türkiye, Rusya, Çin, İran
Korona yılları anlatılırken genellikle hastane koridorları, yoğun bakımlar ve kapanan sınırlar hatırlanıyor; bu makale ise aynı dönemde sessizce kurulan başka bir düzeni, evlerin kamera karşısında Dijital Genelev’e dönüşmesini kazımaya girişiyor. “Uzaktan çalışma” diye pazarlanan rejimin patronu doğrudan salona sokmasını, Instagram’ın salon köşelerini vitrinleştirip hayatı satışa çevirmesini, Zoom’un konferans bahanesiyle yatak odasını ve mutfağı toplantı mekânına dönüştürmesini, OnlyFans’in ise bu ev içi dekoru doğrudan ücretli teşhir ekonomisine bağlamasını aynı kamerafili zincirinin halkaları olarak ele alıyor. Türkiye’den Rusya’ya, Çin’den İran’a uzanan hat üzerinde siyasi baskıların nasıl hem mazeret hem sopa işlevi gördüğünü; “başka çarem yok” diye anlatılan kriz hikâyelerinin Dijital Genelev’i büyütürken, aynı devletlerin bir tuşla platformları kapatabildiğini takip ediyor. Nadya Tolokonnikova–Žižek buluşmasını, felsefi ekran şovlarıyla OnlyFans erotizminin Zoom arayüzünde birleştiği, namedrop ve whoredrop’un aynı 31cilik ekonomisinde düğümlendiği bir vaka olarak kullanıyor. Böylece Korona mazeretli kamerafili çağında, hem bedenleri hem ağızları ipten çeken platform kuklacılığının, sadece “pornoculuk” köşesinde değil, uzaktan çalışma disiplininden aktivist performanslara kadar her yerde nasıl işlediğini bütünlüklü bir çerçeve içinde açığa çıkarmayı amaçlıyor.
Birinci bölüm: Kamerafili ve platform kuklası haline gelmek
Kameraya bakmak, fotoğraf çektirmek, kısa video kaydetmek eskiden hayatın küçük anlarıydı; günün geri kalanı kameranın dışında yaşanıyordu. Dijital platform çağında tam tersi yönde bir dönüşüm yaşandı. Artık hayat, kamera açılarına bölünmüş zaman dilimleri halinde örgütleniyor. Kamera ara sıra kullanılan bir cihaz değil, davranışları baştan planlayan görünmez bir hukuk gibi işliyor. Kamerafili denilen şey tam burada başlıyor: bakma ve görünme arzusunun teknik altyapıya gömülmüş, sürekli ve zorlayıcı hale gelmiş biçimi.
Zizekanalysis’teki “Cameraphilia, the Highest Stage of Exhibitionism” başlıklı metin, bu rejimin mantığını sert bir şekilde tarif ediyor (🔗). Metinde, üstbenin parafilik bir varyanta büründüğü anlatılıyor: yasaklayan ses, kınadığı ihlali aynı anda arzular hale geliyor. İhlalin teşhiriyle cezanın teşhiri, tek bir haz döngüsünün iki yüzüne dönüşüyor. Bu çerçevede kamerafili, kişilerin “isterse gösterir, istemezse göstermez” olduğu özgür bir sergicilik durumu değil. Tam tersine, göstermezse küçüleceğini, görünmez kalacağını, geç kalacağını hisseden bir öznenin, kamera karşısında sürekli kendini üretmek zorunda bırakıldığı bir rejim. Yersiz Şeyler’deki Türkçe versiyon bu noktayı çok somut bir dille koyuyor: toplantı duyurusunun fotoğraf fırsatına dönüşmesi, politika dizilerinin “hale”ye çevrilmesi, kişisel dönüm noktalarının beğenilere göre optimize edilen hikâye kesitlerine ayrılması, kameranın olayı sadece kaydetmediğini, senaryosunu yazdığını gösteriyor (🔗). Kamera, neyin önemli sayılacağını, neyin paylaşılmaya değer olduğuna karar verme hakkını sessizce üstüne alıyor.
Kamerafili kavramını sadece bir metafor gibi almamak gerekir; bu, çok sayıda ampirik gözlemin üzerine oturan bir düzen tarifidir. Dijital çağda sergicilik ve röntgencilik üzerine yazılmış akademik bir metin olan “Voyeurism and Exhibitionism on the Internet”, internetin görsel rejimini “instanternity” diye adlandırır; dijital sanallığın sürekli hazır görüntü döngüleriyle çalıştığını ve öznenin bu döngüde esasen bakış ve sergilenme mekanizmalarıyla kurulduğunu vurgular (🔗). Bu analiz, kamerafili kavramının teorik altlığını genişletir: dilin ve yazının hâlâ çok yoğun kullanıldığı bir ortamda bile öznenin kendini kurduğu asıl alanın görsel alan olduğunu, röntgencilik ve teşhirciliğin dijital sanallığın temel ilkeleri haline geldiğini söyler. Bu durumda, kamerayı açmamak artık “bir tercih” olmaktan çıkar; bağlı olunan sosyal grafikler, takipçi sayıları, görüntülü toplantı zorunlulukları ve performans ölçütleri, görünmez bir üstben gibi sürekli “daha fazla göster” diye iter.
Tam da bu itişin içinde kukla sendromu devreye girer. Zizekanalysis’teki “Puppet Syndrome: The Regime of Stupidity of Back-Voice, Maternal Screen, and Optical Capital in the Age of Cameraphilia” metni, kamerafili ikliminin işletim sistemini tarif eder (🔗). Platformların bildirim ritimleri, algoritmaların keşfetme temposu, moderasyon gecikmeleri ve sürekli açık ekran yüzeyi birleşir; ortaya “arka-ses” diye adlandırılan bir ses rejimi çıkar. Bu arka-ses, doğrudan duyulmaz, ama içerden konuşuyormuş gibi hissedilir. Bir içerik yazılırken, bir video kaydedilirken veya bir toplantıda cümle kurulurken, aslında zihnin bir köşesinde hep bu arka-sesin tahmini çalışır: algoritmanın neyi öne çıkaracağı, kimin neye ne kadar tepki vereceği, hangi cümlenin linç, hangi jestin övgü getireceği hesaplanır. Böylece kişi kendi sesini, platformun sesiyle karıştırmaya başlar. “Kendi sesini bulma” ideali, pratikte “platformun arka sesine en iyi uyum sağlayan tonu bulma”ya dönüşür ve kukla sendromu tam burada gerçekleşir.
Bu teorik soyutlamanın arkasında çok somut bir gerçeklik var. Eurofound’un “COVID-19: Fast-forward to a new era of employee surveillance” başlıklı analizi, uzaktan çalışmanın Avrupa’da nasıl “yeni bir çalışan gözetimi çağı”nı hızlandırdığını anlatır (🔗). Rapora göre, pandemiden önce de işverenler çalışanlarını dijital araçlarla izliyordu, fakat evden çalışmaya toplu geçiş, gözetim yazılımlarına olan talebi sıçrattı. AlgoritmaWatch’ın işyeri otomasyon sistemleri izlemesinde, 2020’nin sonuna kadar çalışan gözetim yazılımlarına talebin önceki yıla göre iki haneli oranlarla arttığı, klavye vuruşu, ekran, e-posta ve web kamerası izleme araçlarının hızla yaygınlaştığı belirtilir (🔗). Bir başka deyişle, kamerafili sadece sosyal medya fenomenlerinin veya gönüllü yayıncıların meselesi değildir; sıradan maaşlı çalışan da, öğrenciler de, gündelik sohbeti ekran üzerinden yürütmek zorunda kalan herkes de bu rejimin içindedir. Kamera açmak, performans değerlendirmesinin koşulu haline geldiğinde, artık “kameraya çıkmak istemiyorum” cümlesi çoğu bağlamda hükmünü kaybeder.
Bu koşullarda “platform kuklası” olmak, kimsenin bilerek ve isteyerek seçtiği bir kimlik değildir; aksine, zamana yayılmış binlerce mikro uyum hareketinden oluşan bir sonuçtur. Bildirimlerin dayattığı ritme göre yaşamak, “paylaşılası” anlar yaratmak için yaşamı sürekli bölümlere ayırmak, iş ve özel hayatı kamera önünde birbirine karıştırmak, konuşurken ekranı, yazarken algoritmayı akılda tutmak, hem bedenin hem ağzın iplerini döşer. Kukla metaforu insana kendini tamamen pasif gibi hissettirebilir, ama burada kritik olan, iplerin çoğunu artık kimsenin tek tek tutmuyor oluşudur. İpler, ritimlerin kendisine, yani optik sermayenin birikme ve akış hızına devredilmiştir. Bu noktada dijital genelevden söz etmek, yalnızca cinsel içeriğin satıldığı platformları işaret etmek anlamına gelmez. Asıl mesele, kameranın kendisinin hayatın temel örgütleyicisi haline gelmesi, haz, itiraf ve ceza döngülerinin kamerafili üzerinden yeniden kurulmasıdır.
İkinci bölüm: Korona kilitlenmeleri ve evlerin kamerayla açılması
Korona salgını, dünya tarihine sadece bir sağlık felaketi olarak değil, aynı zamanda evin toplu halde kameraya bağlandığı bir dönem olarak geçti. 2020’nin ilk aylarında, virüsün yayılmasını engellemek için alınan karantina kararları, milyonlarca insanı bir gecede evde kalmaya ve hayatın neredeyse tüm işlevlerini çeşitli ekranlar üzerinden sürdürmeye zorladı. Eğitimden işe, arkadaş buluşmalarından aile sohbetlerine, terapi seanslarından konsere kadar, daha önce fiziksel mekânlarda yapılan ne varsa birer birer video görüşme bağlantılarına dönüştü. Bu durumun ölçeğini göstermek için Zoom örneği yeterince çarpıcıdır. Zoom’un kendi blogunda paylaştığı verilere göre, Aralık 2019’da günde 10 milyon civarında toplantı katılımcısı varken, Mart 2020’de bu sayı 200 milyona, Nisan 2020’de 300 milyona çıktı (🔗). Akademik çalışmalar ve haberler, bu artışı teyit eder; Zoom yorgunluğu diye yeni bir kavramın bile ortaya çıkması, video görüşmelerinin ne kadar yoğun kullanıldığının bir göstergesi olarak kayıtlara geçti (🔗).
Eğitim alanında da benzer bir kopuş yaşandı. Birleşmiş Milletler ve UNESCO kaynakları, 2020’nin ilk dalgasında dünya genelinde 1,5 milyardan fazla öğrencinin okullarının kapatıldığını, uzaktan eğitimin zorunlu hale geldiğini bildiriyor. Bu uzaktan eğitimin önemli bir kısmı, Zoom, Google Meet, Microsoft Teams gibi video konferans uygulamaları üzerinden yürütüldü (🔗). Pek çok ülkede ilkokuldan liseye kadar çocuklar, öğretmen ve sınıf arkadaşlarıyla ilk kez bir arayüz üzerinden tanıştı; evdeki masa, yatak, perde, duvar, dolap, kardeş, anne, baba, hepsi bir anda “sınıf”ın arka planına dahil oldu. Ev, daha önce hiç olmadığı kadar kurumsal bakışa açıldı. Kimi aile webcam’i ağzına kadar açtı, kimi sadece ismin yazılı olduğu siyah kareyle katılmaya çalıştı; ancak kamerafili rejiminin baskısı, çoğu yerde “kameralar açılıyor mu” sorusu etrafında kendini belli etti.
İş dünyası da aynı dönemde çok benzer bir dönüşüm yaşadı. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), tele-çalışma üzerine 2020 tarihli raporunda, salgının ofis işlerini hızla evlere taşıdığını, bunun hem iş örgütlenmesini hem de işçi haklarını derinden etkilediğini vurgular (🔗). Eurofound’un analizleri, Avrupa’da uzaktan çalışmanın “yeni normal” haline geldiğini, fakat bunun fiyatının çoğu zaman hem iş-özel hayat sınırının erimesi hem de gözetim araçlarının yoğunlaşması olduğunu gösterir (🔗). Employer surveillance yazılımlarına talebin artışı, ZDNet ve Guardian gibi yayın organlarının haberlerinde de ayrıntılandırılır; klavye ve mouse hareketlerini, ekran görüntülerini ve web kamerasını izleyen yazılımların, “evden çalışma verimliliğini ölçmek” gerekçesiyle yaygınlaştığı sıkça rapor edilmiştir (🔗).
Tam bu sırada sosyal medya da yerinde saymadı. Instagram gibi görsel platformlar, zaten yükselişteyken, karantina günlerinde daha da merkezi hale geldi. Türkiye örneğinde, COVID-19 döneminde sosyal medyanın e-ticaret üzerindeki etkisini inceleyen bir çalışma, Mart–Aralık 2020 arasında beş büyük e-ticaret markasının Instagram gönderilerini analiz ederek, karantina sırasında bu gönderilere gelen etkileşimin ve e-ticaret hacminin anlamlı şekilde arttığını gösteriyor (🔗). Başka bir araştırma, annelerin COVID döneminde Instagram’ı alışveriş aracı olarak kullanma motivasyonlarını inceliyor ve sosyal medya ile alışveriş davranışının iç içe geçtiğini ortaya koyuyor (🔗). Bu tür çalışmalar, evin içinde geçen zamanın önemli bir bölümünün Instagram’a bakmak ve Instagram için içerik hazırlamakla geçtiğini, evin köşelerinin bu yeni düzen için yeniden düzenlendiğini gösteriyor.
OnlyFans’in aynı dönemdeki büyümesi, evin bir başka açıdan nasıl “dijital genelev” işlevi görmeye başladığını rakamlarla ortaya koyuyor. OnlyFans, 2016’da kurulmuşken, asıl sıçramayı pandemi yıllarında yaptı. Platformun finansal verilerini derleyen kaynaklara göre, 2020’de gelir yaklaşık 375 milyon dolar, 2021’de ise 1,2 milyar dolara çıktı; bu, bir yılda yüzde 200’ün üzerinde gelir artışı demek (🔗). Başka bir istatistik çalışması, 2020’de toplam gelirin yaklaşık 2 milyar dolara ulaştığını, 2023’te ise OnlyFans’in 1,3 milyar dolar gelir elde ettiğini ve 7 milyar doların üzerinde ödeme hacmini işlettiğini bildiriyor (🔗, 🔗). 2024 sonunda kayıtlı kullanıcı sayısının 370 milyonun, içerik üreticisi sayısının 4,6 milyonun üzerine çıkması, evden yürütülen ücretli içerik üretiminin hangi ölçeğe ulaştığını göstermeye yeter (🔗, 🔗).
Evet, evler zaten öncesinde de kameraya açılıyordu; ancak Korona dönemindeki kilitlenmeler, bu süreçte niteliksel bir sıçrama yarattı. Evin içi, kısa, kapalı ve tekinsiz bir aralıktan bakılan mahrem alan olmaktan çıkıp, iş toplantılarının, derslerin, canlı yayınların, aboneye özel performansların temel sahnesi haline geldi. Patron, öğretmen, takipçi, müşteri, hepsi aynı çerçeveye sığdı. Böyle bir dönemi “evlerin dijital geneleve dönüştüğü” bir dönem olarak adlandırmak, artık sadece kaba bir benzetme değildir; video konferans uygulamalarının kullanım grafikleri, sosyal medya etkileşim çalışmaları ve OnlyFans gelir istatistikleri birlikte okunduğunda, evin ekonomik ve duygusal olarak nasıl yeni bir görsel sömürü rejimine bağlandığı açıkça görülür.
Üçüncü bölüm: Uzaktan çalışma rejimi ve patronun eve çağrılması
Uzaktan çalışma kavramı, Korona’dan çok önce de çeşitli sektörlerde vardı. Serbest çalışanlar, yazılımcılar, danışmanlar evden veya kafeden çalışmanın yollarını arıyordu. Ancak bu pratikler, genellikle istisna ve ayrıcalık gibi görülüyordu; ofis hâlâ normdu. Salgınla birlikte bu dengeler bir gecede tersine döndü. Çok sayıda ülke, birbiri ardına, “zorunlu olmayan” işlerin uzaktan yürütülmesini, ofislerin boşaltılmasını ve insanların evlerine çekilmesini istedi. Böylece uzaktan çalışma, ayrıcalık olmaktan çıkıp, geniş kitleler için zorunlu bir çalışma düzenine dönüştü.
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün tele-çalışma raporu, bu dönüşümü küresel ölçekte analiz eder. Raporda, salgın sırasında evden çalışmanın hızla yaygınlaştığı, hükümetlerin ve işverenlerin bu yeni duruma uyum sağlamak için alelacele rehberler ve yönetmelikler hazırladığı, ancak işçi hakları, iş yükü ve iş-özel hayat dengesi gibi konuların çoğu yerde askıda kaldığı vurgulanır (🔗). Eurofound’un Avrupa ölçegindeki çalışmaları, uzaktan çalışmanın yaygınlaşmasının yanında, bununla birlikte gelen “yeni gözetim araçları”na dikkat çeker. “COVID-19: Fast-forward to a new era of employee surveillance” başlıklı yorum, evden çalışmanın işverenler için “çalışan işini yapıyor mu” kaygısını artırdığını, bu kaygının da gözetim yazılımlarına yatırım motivasyonunu güçlendirdiğini belirtir (🔗). Bu yazılımlar, fare hareketlerini, klavye vuruşlarını, uygulama kullanımını, ekran görüntülerini ve zaman zaman web kamerası görüntülerini izleyerek, “işte olma”yı işyerinin dört duvarıyla değil, cihaz üzerindeki etkinlik verileriyle ölçmeye yönelir.
Tortoise Media’da yayımlanan “Machines have become our managers” başlıklı analiz, bu süreci, makinelerin insanlar üzerinde yönetici rolüne yükselmesi olarak yorumlar (🔗). Haberde, pandeminin çalışan gözetimini ana akımlaştırdığı, şirketlerin üretkenlik izleme yazılımlarına gittikçe daha fazla yaslandığı, bu yazılımların ise çoğu zaman hem verimsiz hem de insan onurunu aşındırıcı olduğu tespit edilir. Bu noktada kamerafili kavramı yeniden sahneye çıkar: artık patronla bire bir yüz yüze gelinen odalar yoktur; onun yerine, ekrana yansıyan beden ve ses, çeşitli metriklere çevrilir, grafikler ve raporlar üretir. Çalışan, kamerayı açarak, evinin bir bölümünü işyerine dönüştürür; ne kadar süre ekrana baktığı, ne kadar süre mute’ta kaldığı, ne kadar süredir “online” göründüğü, performans değerlendirmelerinin içine sızar.
Bu gelişmelerin hepsi aynı anda yaşanırken, video konferans uygulamaları da küresel sahneyi tutar. Zoom’un, Aralık 2019’daki 10 milyon günlük toplantı katılımcısı sayısından, Nisan 2020’de 300 milyona fırlaması, tarihte eşine az rastlanır bir ölçek büyümesidir (🔗, 🔗). Zoom, Microsoft Teams, Google Meet ve benzeri uygulamalar, neredeyse bir gece içinde, işyerlerinin, okulların, arkadaş gruplarının ve ailelerin ana iletişim arayüzüne dönüşür. Bu arayüzler, en başta nötr iletişim araçları gibi görünse de, zamanla işyerlerinin ve kurumların temel sahnesi haline gelir. Kameranın “açık” olması, toplantıya katılımın ve ciddiyetin göstergesi sayılır. Kamera “kapalı” kaldığında, çoğu bağlamda bir şey eksikmiş gibi hissedilir. Fakat kameranın açılmasıyla birlikte evin duvarı, kitaplığı, mutfağı, bazen yatak başı, bazen de evdeki diğer kişiler ekrana doluşur.
Burada önemli olan, uzaktan çalışmanın sadece işin mekânını değiştirmediğidir. Uzaktan çalışma, işyerinin sınırlarını evin içine genişletir. Evin içi, işyeri gözetiminin doğal uzantısı haline gelir. Patronun gözünün girmediği bir “ev içi” alan fikri, giderek geçmişe ait bir nostaljiye dönüşür. Tele-çalışma raporları, çalışanların büyük bir kısmının iş günü boyunca daha uzun saatler online kalmak zorunda hissettiğini, mesai ile mesai dışı zaman arasındaki sınırın bulanıklaştığını, ekran karşısında geçirilen sürenin arttığını, buna karşın mola verme imkânlarının azaldığını ortaya koyar (🔗). Bu koşullar altında kamerayı kapatmak, sadece bir teknik tercih değil, bazen işini ciddiye almama, görünmez kalma veya “saklayacak bir şey var” gibi okunabilen bir risk haline gelir.
Uzaktan çalışma böylece, patronu ve kurumu evin içine çağıran ilk büyük hamle olur. Korona öncesi dönemde kamera çoğu zaman eğlence ve belgeleme aracıyken, artık işin devamlılığı için zorunlu bir temel altyapıdır. Bu altyapı kurulduktan sonra, Instagram’ın salonu, Zoom’un konferans ve sohbet odaları, OnlyFans’in yatak odası, aynı tekniği farklı amaçlarla kullanmaya başlar. Her biri, kamera önündeki bedeni ve sesi belirli bir ekonomi rejimine bağlar. Dijital genelev dediğimiz yapı, tam bu noktada netleşir: evin parçaları farklı platformlar aracılığıyla farklı türden gözetim ve haz ekonomilerine eklemlenir, ama teknik olarak hepsi aynı kamerafili rejiminin içinde kalır.
Dördüncü bölüm: Dijital Genelev’in iç mimarisi – Instagram, Zoom ve OnlyFans
Dijital genelev kavramı, sosyal medya ve video platformlarının hepsini aynı kaba koyan öfkeli bir küfür cümlesi gibi durabilir. Fakat bu kavramın arkasında, platformların işleyiş farklarını ciddiye alan, odalara ayrılmış bir iç mimari fikri vardır. Bu iç mimaride salon, konferans odası ve yatak odası aynı evin içindedir, ama farklı platformlara dağılmıştır. Evin salonu Instagram’da kurulurken, konferans odası Zoom’da, yatak odası ise OnlyFans’te kurulur. Böylece aynı ev, farklı platformlarda farklı müşteri ve gözetmenlere açılmış olur.
Instagram, bu mimaride salonun işlevini görür. Pandemi döneminde Türkiye’de Instagram kullanımının e-ticaretle nasıl iç içe geçtiğini inceleyen çalışmalar, bu platformun ev içinde nasıl bir vitrin düzeni kurduğunu gösterir. “COVID-19 Dönemi Türkiye’sinde Sosyal Medyanın E-Ticaret Üzerindeki Etkisi: Instagram Örneği” başlıklı makale, beş büyük e-ticaret şirketinin Mart–Aralık 2020 arasındaki Instagram paylaşımlarını analiz eder ve sosyal medyanın, karantina döneminde e-ticaret hacmini artırmada belirleyici rol oynadığını bulur (🔗). Bu bulgu, Instagram’ın sadece kişisel fotoğrafların paylaşıldığı bir yer olmadığını, aynı zamanda evlerin salonlarının marka mantığıyla yeniden düzenlendiğini gösterir. Oturma odasındaki kanepe, sehpa, kitaplık ve duvar, artık hem “arkadaşlar”a hem de potansiyel müşterilere gösterilen bir dekor haline gelir. Araştırmalar, pek çok kullanıcının Instagram’ı alışveriş aracı olarak kullandığını, ürün ararken ve satın alırken Instagram gönderilerinden faydalandığını ortaya koyar (🔗). Böyle bir ortamda, “gösterilecek salon köşesi” bir statü göstergesi olmanın ötesine geçer; ekonomik bir gereklilik haline gelir.
Zoom, aynı mimaride konferans odasının işlevini üstlenir, ama bu konferans odası ile yatak odasının ve mutfağın birbirine karıştığı hibrit bir odadır. Zoom’un kullanıcı sayılarındaki patlama, bu odanın ne kadar hızlı kurulduğunu gösterir. Şirketin verilerine göre, Aralık 2019’da 10 milyon olan günlük toplantı katılımcısı sayısı, Nisan 2020’de 300 milyona yükselmiştir (🔗, 🔗). Bu sadece iş toplantılarının değil, aynı zamanda seminerlerin, konferansların, aile buluşmalarının ve doğum günü kutlamalarının da ekran üzerinden yapılması demektir. Akademik bir makale, Zoom’da gerçekleştirilen sanal toplantılardaki gizlilik ve güvenlik risklerini incelerken, Zoom karelerinin internette kollajlar halinde paylaşıldığını, bu karelerden katılımcıların kimlikleri, yaşları ve diğer kişisel bilgilerinin kolayca çıkarılabildiğini gösterir (🔗). Böylece konferans odası sadece iş ve akademi alanı değildir; aynı zamanda yeni bir veri madenidir.
Zoom’daki konferans odası, aynı zamanda konuşma tarzını da şekillendirir. Zizekanalysis’teki “Namedrop, Whoredrop and the Theater of Stun” başlıklı yazı, içeriden kelime atma pratiğini (namedrop) ve küratöryel beden gösterisini (whoredrop) tek bir sersemletme tiyatrosu içinde analiz eder (🔗). Zoom’daki konferanslarda, panel ve seminerlerde bu namedrop mantığı, akademik jargon, sektör içi kısaltmalar ve politik referanslarla kendini gösterir. Ekrandaki yüz, arkasındaki kitaplık ve duvar dekoruyla birlikte, belirli bir bilgi ve statü performansı sergiler. Konuşmanın içeriği kadar, bu performansın görsel bütünlüğü de önem kazanır. Konferans odasında kamerayı açan kişi, hem içeriği hem de fonu ile birlikte değerlendirilir. Bu değerlendirme, iş ve akademi dünyasının dışında, terapi seansları, atölyeler, aktivizm toplantıları gibi alanlarda da kendini tekrarlar.
OnlyFans, Dijital Genelev’in yatak odası işlevini görür. Bu platform, Instagram ve Zoom’un ima ettiği birçok şeyi doğrudan ve açık bir biçimde gerçekleştirir. OnlyFans’in gelir ve kullanıcı istatistikleri, pandemi döneminde cinsel içerik ve erotik performans için ne kadar büyük bir pazar oluştuğunu gösterir. 2020’de yaklaşık 375 milyon dolar olan gelir, 2021’de 1,2 milyar dolara çıkar; 2022 ve 2023’te ise toplam gelir 2 milyar doların, işlem hacmi ise 6–7 milyar doların üzerine yükselir (🔗, 🔗, 🔗). SimpleBeen gibi güncel istatistik siteleri, 2023’te OnlyFans’in 6,6 milyar dolar gelir elde ettiğini, 300 milyondan fazla kullanıcı ve 4 milyondan fazla içerik üreticisine sahip olduğunu kaydeder (🔗). Bu rakamlar, dijital seks emeğinin ve erotik performans pazarının, artık niş bir alan değil, ana akım bir gelir ve yatırım alanı olduğunu ortaya koyar.
OnlyFans’in yatak odası, kamerafili ve kukla sendromu açısından çıplak bir model sunar. Burada kavramlar dolaylı değildir; ücretli abonelik, bahşiş ve özel içerik satışları, kameranın önünde sergilenen beden performansına doğrudan bağlanır. Evin içi, özellikle yatak, banyo, oturma odası gibi mekânlar, belirli bir sahne planına göre düzenlenir. Arka planındaki çarşaf, ışık, duvar rengi, kullanılan aksesuarlar, hepsi birlikte bir “set” oluşturur. Dokunulamaz gibi görünen mahrem alan, adım adım abonelere açılır. Bu açıdan bakıldığında, Instagram’ın salonu ve Zoom’un konferans odası da benzer bir mantığı takip eder, ancak genellikle daha örtük biçimde. Salon, şık ve düzenli bir yaşam tarzının vitrini; konferans odası, bilgili ve bağlantılı bir öznenin sahnesi; OnlyFans yatak odası ise erotik ve duygusal emeğin kasası haline gelir.
Zizekanalysis evreninde whoredrop kavramı, bu kasayı teorik olarak netleştirir. Whoredrop, yalnızca seks işçiliğiyle sınırlı olmayan, daha geniş bir küratöryel beden ekonomisini anlatır. Instagram’da bikinili tatil pozları, Zoom’da dekoratif arka planlı konuşma kareleri, OnlyFans’te tam anlamıyla erotik performanslar, hepsi whoredrop spektrumunun farklı noktalarında yer alır. Farkları, ödeme ve çıplaklık düzeyleridir; ortak noktaları, bedenin ve evin kameraya göre sürekli düzenleniyor olmasıdır. Böylece Dijital Genelev’in iç mimarisi tamamlanır: evin salonu Instagram’da, konferans odası Zoom’da, yatak odası OnlyFans’te çıkar sahneye. Kamerafili rejimi bu odaların hepsini birbirine bağlar; patronun gözü, takipçinin merakı, müşterinin arzusu ve algoritmanın ritmi, aynı evin farklı odalarından içeri girer.
Beşinci bölüm: Türkiye’de Dijital Genelev – baskının mazeret ve sopa olduğu düzen
Türkiye’de Dijital Genelev’i anlamak için önce hukuki ve siyasal zemini görmek gerekir. Freedom House’un “Freedom on the Net 2024” raporu, Türkiye’yi Avrupa’da internet özgürlüğü en düşük ülke olarak kaydeder; uzun sosyal medya hapis cezaları, yüzlerce erişim engeli, geniş yetkili yeni sansür yasaları ve çevrimiçi ifade özgürlüğünü suç haline getiren düzenlemeler, raporda ayrıntılı biçimde listelenir (🔗). Free Web Turkey 2023 Internet Censorship Report, 2023 yılında 219.059 URL’ye erişimin engellendiğini, bunların 14.680’inin haber olduğunu, özellikle yolsuzluk ve usulsüzlük haberlerinin hedef alındığını belirtir (🔗). Bu tablo, Türkiye’de dijital alanın zaten ağır bir baskı altında olduğunu; kameranın da bu baskı düzeninin dışında değil, tam merkezinde yer aldığını gösterir.
COVID-19 döneminde Türkiye’de de uzaktan çalışma ve uzaktan eğitim hızla yaygınlaştı. Trakya Üniversitesi’nde hazırlanmış bir tez, pandeminin eğitim, ticaret, turizm ve sosyal hayat üzerinde köklü bir dijitalleşme etkisi yarattığını; bireylerin alışkanlıklarının ve yaşam biçimlerinin çevrimiçi ortama kaydığını anlatır (🔗). Uzaktan eğitim üzerine yapılan çalışmalar, milyonlarca öğrencinin EBA ve üniversite öğrenme yönetim sistemleri aracılığıyla dersleri ekrandan takip ettiğini; pek çok kurumun canlı dersleri Zoom ve benzeri video konferans araçlarıyla yürüttüğünü ortaya koyar. Bu süreçte öğretmen, idareci ve hatta bazen veliler, öğrencinin evine kamera üzerinden girmiş oldu. Türkiye’de baskıcı siyasal iklim zaten sosyal medya paylaşımlarını kriminalize ettiği için, evinin duvarını, perdesini, kitaplığını ve ailesini ekranın arkasından göstermek, sıradan ama gerilim yüklü bir rutin haline geldi.
Öte yandan, sosyal medyanın özellikle Instagram üzerinden ticaretle bütünleşmesi, evin salonunu açık bir dijital vitrine çevirdi. “COVID-19 Dönemi Türkiye’sinde Sosyal Medyanın E-Ticaret Üzerindeki Etkisi: Instagram Örneği” başlıklı makale, Türkiye’nin önde gelen beş e-ticaret şirketinin Mart–Aralık 2020 arasındaki Instagram gönderilerini analiz eder ve COVID döneminde sosyal medyanın e-ticaretle birleşerek “sosyal ticaret”e dönüştüğünü gösterir (🔗, 🔗). Araştırma, şirketlerin Instagram üzerinden yürüttükleri kampanyalarla hem görünürlük hem de satış artışı sağladığını ortaya koyar. Başka çalışmalar da, özellikle pandemi sırasında Instagram’ın küçük işletmeler ve serbest çalışanlar için temel tanıtım kanalı haline geldiğini, işletmelerin pazarlama iletişimini bu platforma taşıdığını vurgular (🔗). Böylece Türkiye’de de salon köşeleri, mutfak masaları, balkonlar Instagram’ın iç mekân dekoruna dönüştü; evdeki her köşe hem arkadaşların hem müşterilerin hem de algoritmanın bakışı için düzenlenir oldu.
Bu salon, 2 Ağustos 2024’te bir anda karartıldı. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, herhangi bir detaylı gerekçe açıklamadan Instagram’a ülke çapında erişimi kesti. Human Rights Watch ve İfade Özgürlüğü Derneği, bu blanket yasağın milyonlarca kullanıcının ifade ve bilgiye erişim hakkını ihlal ettiğini, ayrıca geçim kaynağını Instagram üzerinden bulan küçük işletmeleri doğrudan vurduğunu kaydetti (🔗, 🔗). TechPolicy.Press’in analizine göre, Instagram’ın Türkiye’de yaklaşık 57,1 milyon kullanıcısı vardı ve bu kullanıcıların önemli bir kısmı için platform, sadece eğlence değil, aynı zamanda iş ve satış alanıydı (🔗). Birkaç gün sonra, hükümetle yapılan görüşmeler ve “katalog suçlarla ilgili taleplerin karşılanacağı” yönünde verilen güvenceler sonrası erişim yeniden açıldı; bu da salonun elektriğinin ne kadar keyfi bir biçimde açılıp kapatılabildiğini gösterdi (🔗). Bu olay, Dijital Genelev’in salonunun, siyasal iktidarın parmağının ucunda olduğunu çıplak biçimde ortaya koydu.
Yatak odasına gelince tabloda OnlyFans beliriyor. Haziran 2023’te Türkiye’de OnlyFans’e erişim engeli getirildi. Bianet’in haberine göre, İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimliği’nin 7 Haziran 2023 tarihli kararıyla, “popüler yetişkin içerik platformu” OnlyFans’e erişim yasaklandı (🔗). Middle East Eye, erişim engelinin, vatandaşların şikâyetleri üzerine alındığını; Türkiye Özgürlük Vakfı’nın (İfade Özgürlüğü Derneği) kararı doğruladığını aktardı (🔗). Free Web Turkey 2023 İnternet Sansürü Raporu, OnlyFans kararını ayrıntılarıyla inceler. Rapora göre, İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimliği’ne yapılan başvuruda, OnlyFans’in “Türkiye Cumhuriyeti’ni, kamu ahlakını ve Türk aile yapısını açıkça tehdit ettiği” iddia edilmiştir; rapor, platformun özellikle muhafazakâr ve milliyetçi çevrelerce CİMER üzerinden organize şikâyetlerle hedef alındığını ve bunun sonucunda hızla engellendiğini vurgular (🔗, 🔗). Freedom House da, Türkiye’nin OnlyFans’i Haziran 2023’te “Türk aile yapısına zarar verdiği ve kamu ahlakını ihlal ettiği” gerekçesiyle, organize şikâyet kampanyaları sonrasında engellediğini yazar (🔗).
Bu kararlar, dijital seks emeğini ve abonelikli erotik içerik üretimini doğrudan hedef alırken, Instagram’daki örtük erotizm, taciz ve şiddet içerikleri için aynı ölçekte bir düzenleme yapılmaması, “ahlak” söyleminin seçici bir sopa olarak kullanıldığını gösterir. Ekonomik kriz, genç işsizlik ve düşük ücretler, özellikle genç kadınları ve LGBTİ+ bireyleri, döviz kazanmak için OnlyFans gibi platformlara yönelmeye itmiştir. Bu yöneliş, çoğu zaman “bu ülkede onurlu iş yok, bari internetten para kazanayım” gibi cümlelerle gerekçelendirilmiştir. Öte yandan, aynı siyasal iktidar, bu kanalı “aile yapısını bozmak”la suçlayarak kapatmış; engel kararının gerekçesinde yer alan “aileye tehdit” ifadesi, hem ekonomik zorunluluğu görünmez kılmış hem de bu zorunluluğa sığınanların damgalanmasını kolaylaştırmıştır. Böylece siyasal baskı, Dijital Genelev’in hem mazereti hem de sopası haline gelmiştir.
Zoom cephesinde ise Türkiye’deki hiyerarşik iş kültürüyle birleşen uzaktan çalışma düzeni, kamerayı “ciddiyet” ve “itaat” göstergesine dönüştürmüştür. Pandemi döneminde, kamu ve özel sektörde pek çok kurumun toplantılarını Zoom üzerinden yapması, çalışanların evinin bir bölümünü fiilen ofis haline getirmiştir. Bu toplantılarda kamera açma baskısı, sadece iş verimliliğiyle açıklanamaz; kontrol ve disiplin boyutu da vardır. Zaten sosyal medya paylaşımlarının çok sayıda soruşturma ve davaya konu olduğu bir ülkede, kameranın açılıp evin içinin işyerine ve devlete görünür hale gelmesi, sadece iş hukuku değil, ceza hukuku açısından da yeni riskler üretir. “An ever-tightening net” başlıklı rapor, Türkiye’de siber suç yasaları ve çevrimiçi içerik düzenlemelerinin, ifade özgürlüğünü kısıtlamak, muhalifleri ve marjinal grupları susturmak için nasıl kullanıldığını ayrıntılı biçimde anlatır (🔗). Bu hukuki zemin, Zoom’da yapılan her toplantının, Instagram’da paylaşılan her görüntünün ve OnlyFans’te üretilen her içeriğin üzerinde görünmez bir gölge gibi dolaşır.
Türkiye’de Dijital Genelev böylece üç eksen üzerinde büyümüştür: uzaktan çalışma üzerinden patronun evin içine yerleştirilmesi, Instagram salonu üzerinden tüketim ve beden rejiminin yeniden düzenlenmesi ve OnlyFans yasağı üzerinden cinselliğin ve dijital seks emeğinin hem kriminalize edilip hem de mazeret malzemesi yapılması. Siyasal baskı, hem “bu ülkede böyle yaşanır, başka türlü mümkün değil” diye anlatılan kader hikâyelerine arka plan olmuş, hem de istendiğinde salonun elektriğini kesmek ve yatak odasının kapısını mühürlemek için kullanılmıştır.
Altıncı bölüm: Rusya, Çin ve İran’da Dijital Genelev – üç farklı baskı rejimi, tek kamerafili
Rusya, Çin ve İran örnekleri, Dijital Genelev’in baskıcı rejimlerde nasıl farklı biçimler aldığını ama aynı kamerafili mantığına bağlı kaldığını gösterir. Bu ülkelerin her birinde devlet, internet altyapısını sıkı kontrol altında tutar, pornografi ve “ahlaksız” içeriklerle mücadeleyi meşruiyet kaynağı haline getirir, buna rağmen milyonlarca insanın evinde kameralar, farklı platformlar üzerinden açılır. Ortaya çıkan düzen, hem yerel siyasi baskıların hem de küresel platform ekonomisinin çarpık bir bileşimidir.
Rusya’da sosyal medya ve platform denetimi, 2022’de bambaşka bir seviyeye geçti. Mart 2022’de Moskova’nın Tverskoy Bölge Mahkemesi, Meta’yı “aşırılık yanlısı örgüt” ilan etti; Facebook ve Instagram, bu kararla birlikte Rusya’da yasaklandı (🔗). Roskomnadzor, Instagram’a erişimin 14 Mart 2022 itibarıyla tamamen kesildiğini duyurdu; erişim, ancak VPN’ler üzerinden kısmen mümkün hale geldi. 2025 tarihli bir analiz, Instagram ve Facebook’un yasaklı olduğunu, ancak VPN kullananların hâlâ bu platformlara girebildiğini belirtir; Twitter’ın resmi olarak tamamen yasaklanmamış olmasına rağmen ciddi kısıtlamalarla karşılaştığını ekler (🔗). Aynı dönemlerde hükümet, WhatsApp ve Telegram aramalarını da kısıtlamaya başladı; Reuters ve Financial Times haberleri, sesli aramaların ciddi ölçüde bozulduğunu, yerli “ulusal mesajlaşma” uygulaması Max’in devlet destekli bir WhatsApp alternatifi olarak dayatıldığını, bu uygulamanın uçtan uca şifreleme içermediğini ve kullanıcı verilerini kolluk kuvvetleriyle paylaştığını kaydeder (🔗, 🔗). Bu tablo, Rusya’da dijital altyapının doğrudan devlet tarafından kontrol edilen, gözetim odaklı bir yapıya dönüştüğünü gösterir.
Yatak odası tarafında ise OnlyFans ve webcam ekonomisi dikkat çeker. 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası, OnlyFans Rus içerik üreticilerinin hesaplarını “geçici olarak durdurduğunu”, Rusya’daki ödeme kanallarını kestiğini açıkladı (🔗). Kyiv School of Economics tarafından hazırlanan bir rapor, OnlyFans’in Rusya’dan çıkışı ve geri dönüşüyle ilgili ayrıntılı bilgi verir; Şubat 2022’de Rus içerik üreticilerinin hesaplarına erişimin önce engellendiğini, daha sonra OnlyFans’in “konum bazlı hesap kapatmayacağını” ilan ederek geri adım attığını, buna rağmen ödeme sistemleri ve yaptırımların fiili kısıtlamalar yaratmaya devam ettiğini anlatır (🔗). CEPA’nın Rus webcam stüdyoları hakkındaki incelemesi, Rusya’nın zaten yıllardır küresel webcam endüstrisinin merkezlerinden biri olduğunu; düşük ücretler ve ekonomik belirsizlik içinde çok sayıda genç kadının evden veya stüdyo ortamından canlı seks işine yöneldiğini ortaya koyar (🔗). Böylece Rusya’da Dijital Genelev, bir yandan evlerin webcam ve OnlyFans benzeri platformlar üzerinden geneleve dönüşmesiyle büyürken, diğer yandan devletin dijital egemenlik politikaları ve Batı yaptırımları nedeniyle sürekli kesintiye uğrayan, gelir akışları zayıflayan, VPN’lere ve alternatif ödeme yollarına bağımlı hale gelen kırılgan bir yapıya bürünür.
Çin’de durum farklıdır, ama kamerafili mantığı orada da iş başındadır. Pornografi, Çin’de yasaya göre yasaktır; pornografik siteler ve içerikler, Great Firewall denen internet filtreleme rejimiyle sistematik biçimde engellenir (🔗). OnlyFans gibi Batı menşeli yetişkin içerik platformları Çin’de resmi olarak erişilebilir değildir; buna rağmen pornografik içerik, VPN’ler, şifreli paylaşım kanalları ve yerel yeraltı platformları üzerinden dolaşır. Yatak odası, devletin resmen tanımadığı ama fiilen varlığını sürdürdüğü bir dijital genelev alanıdır.
Çin’de esas görünen genelev ise canlı yayın ve e-ticaret platformlarındadır. Douyin (Çin TikTok’u) ve Kuaishou gibi platformlarda gelişen “live commerce” piyasası üzerine yapılan çalışmalar, e-ticaret canlı yayıncılığının dev bir ekonomiye dönüştüğünü gösterir. 2024 tarihli bir Douyin vaka incelemesi, Çin’in canlı ticaret piyasasının yapısını ve ekonomisini analiz eder; Douyin’in bu alandaki kilit oyunculardan biri olduğunu, canlı yayınların milyonlarca izleyiciye ulaşarak satışları patlattığını belirtir (🔗). Başka bir çalışma, canlı yayın e-ticaretinin tüketici davranışını nasıl dönüştürdüğünü; eğlence ve alışverişin birleştiği, sunucuların izleyiciyle duygusal bağ kurduğu, anlık indirimlerle dürtüsel satın almanın tetiklendiği hibrit bir “shoppertainment” modeli ortaya çıktığını anlatır (🔗, 🔗). Bu yayınların önemli bir bölümünde genç kadın sunucular, ev ve stüdyo ortamlarından ürün tanıtırken aynı zamanda beden ve duygusal emeklerini de satarlar; seyircilerle sohbet eder, iltifatlara yanıt verir, hediye ve bahşiş sistemleri üzerinden gelir elde ederler. Devlet, bu alanı pornografiyle arasına ince bir çizgi çekerek, “aile dostu” tüketim ve eğlence mecrası gibi sunar. Ancak Çin’in internet düzenleyicisi CAC, 2025’te Kuaishou ve Weibo’ya içerik ihlalleri nedeniyle resmi uyarılar yapar; “dedikodu” ve “önemsiz kişisel içeriklerin” trend olması gerekçesiyle platformları disipline eder (🔗). Bu da gösterir ki, kamerafili rejimi burada da sıkı bir devlet gözetimi ve içerik denetimiyle birlikte yürür.
İran’da pornografi yasadışıdır; pornografi yasaları bölgesel özetlere göre, İran hukukunun Şeriat’a dayandığını ve pornografik içerik üretimi, dağıtımı, bulundurması ve bunlardan gelir elde etmenin ağır biçimde cezalandırıldığını belirtir (🔗). İran’ın Bilgisayar Suçları Yasası ve ilgili düzenlemeler, “müstehcen içerik” ve “ahlaka aykırı materyal” üretmek ve yaymak için ciddi hapis ve para cezaları öngörür; çeşitli hukuk dergilerinde bu maddelerin, aile yapısını koruma gerekçesiyle dijital alanı sert biçimde daralttığı vurgulanır (🔗). Buna rağmen milyonlarca İranlı, yıllardır yasaklı sosyal medya platformlarına VPN’ler ve proxy’ler aracılığıyla bağlanır, Telegram ve Instagram gibi uygulamaları yoğun biçimde kullanır.
Bu gerilim, 2022’de Mahsa Amini’nin “ahlak polisi” tarafından gözaltına alınıp hayatını kaybetmesi sonrası patlayan protestolarda bütün açıklığıyla ortaya çıktı. Protestoların ilk günlerinde, Instagram ve WhatsApp hâlâ İran’da engellenmemiş birkaç büyük sosyal platformdu; milyonlarca kişi hem haber almak hem eylemleri paylaşmak hem de dayanışma örgütlemek için bu uygulamalara yaslandı. 21 Eylül 2022’de İran, bu iki platforma da ülke çapında erişimi kesti. Reuters ve Al Jazeera, bu kesintinin “ulusal güvenlik” gerekçesiyle yapıldığını; NetBlocks gibi internet gözetim kuruluşlarının, Instagram ve WhatsApp’ın protestolar büyüdükçe bir bir devre dışı bırakıldığını rapor ettiğini yazar (🔗, 🔗, 🔗). Wikipedia’daki Mahsa Amini protestoları maddesi, Instagram’ın ülkede büyük ölçüde yasaklanmasına rağmen hâlâ yaygın biçimde kullanıldığını; milyonlarca kullanıcının VPN ve başka yollarla bu engelleri aşmaya çalıştığını belirtir (🔗).
Bu ortamda bile insanlar kameralarını kapatmadı. 2024’te İranlı yeraltı şarkıcı Parastoo Ahmadi, başörtüsüz olarak, gizli bir kervansaraydan YouTube’da canlı yayımlanan “hayali” bir konser verdi; siyah elbisesi ve boynundaki İran kolyesiyle halk ve devrimci şarkılar söyledi. Le Monde’un haberine göre, bu konser kısa sürede yaklaşık bir milyon kez izlendi; İran yargısı ise “dinî kuralları ihlal” gerekçesiyle Ahmadi hakkında soruşturma başlattı, kendisini ve iki müzisyeni gözaltına aldı, aynı gün serbest bıraktı ama ağır cezalarla tehdit etti (🔗). Bu örnek, İran’da dijital kameranın ne kadar riskli bir araç olduğunu gösterir: bir yandan evden ya da gizli bir mekândan yapılan canlı yayın, ulusal ve uluslararası dayanışmanın aracı haline gelir; öte yandan aynı yayın, ağır cezalarla karşılaşma riskini artırır.
Rusya, Çin ve İran’ın üçü de farklı türden otoriter rejimlerdir, ama Dijital Genelev mantığı bu üçünde de çalışır. Rusya’da devlet, Instagram ve Facebook’u “aşırılık” ilan edip kapatırken, webcam stüdyoları ve OnlyFans ekonomisi yaptırımlar ve ödeme kısıtları arasında ayakta kalmaya çalışır. Çin’de pornografi yasaktır, ama Douyin ve Kuaishou gibi platformlarda canlı yayın e-ticareti, beden ve duygusal emeği tüketimle birleştiren dev bir genelev ekonomisi yaratır; üstelik bu ekonomi, devletin denetiminde ve propagandasıyla iç içe yürür. İran’da pornografi ve “müstehcenlik” ağır biçimde cezalandırılır, Instagram ve WhatsApp protestolar sırasında kapatılır, ama yine de kadınlar ve gençler, kamerayı hem bir özgürleşme aracı hem de ölümcül riskler taşıyan bir sahne olarak kullanmaya devam eder. Bu üç ülkede de siyasal baskı, Dijital Genelev’in hem malzemesi hem de maskesidir: baskı, hem “bu koşullarda ancak böyle yaşanır” mazeretiyle kamerafiliyi meşrulaştırır, hem de istendiği anda salonu, konferans odasını ve yatak odasını kapatacak hukuki sopayı hazır tutar.
Yedinci bölüm: Nadya–Žižek sahnesi ve OnlyFans–Zoom ittifakı
Dijital Genelev’in soyut bir kavram olmadığı, somut kişiler ve olaylar üzerinden anlaşılabilir. Pussy Riot’ın kurucularından Nadya Tolokonnikova ile Slavoj Žižek’in buluşması, bu açıdan ibret verici bir sahne sunar. Nadya, 2012’de Moskova’daki Kurtarıcı İsa Katedrali’nde “punk dua” performansını gerçekleştiren, bu eylemi nedeniyle ceza kolonisine gönderilen, cezaevindeki koşulları dünyaya duyuran bir aktivist olarak tanındı. Guardian’da yayımlanan 2025 tarihli röportajda, Berlin’deki “Wanted” sergisi bağlamında, hapishane hücresinin bir replikasını sanat mekânına dönüştürdüğünü anlatır; sergide politik eleştiri, dini ikonografi ve travma deneyimi iç içe geçer (🔗). Aynı röportaj, Tolokonnikova’nın aktivizmini ve geçimini sürdürebilmek için OnlyFans hesabı açtığını da açıkça dile getirir. Nadya, OnlyFans’i “hem aktivizmi fonlamak hem de hayatta kalmak için kullanılan bir araç” olarak tanımlar; cezaevi travmasını, erotik imgeler ve performanslarla birlikte paketleyerek küresel dijital pazara sunar.
Bu hikâyenin bir önceki perdesi, 2022’deki röportajlarda belirginleşmişti. Guardian’ın başka bir söyleşisinde Nadya, farklı şehirlerdeki projeleri, NFT’ler ve kripto sanat üzerinden yürüttüğü finansman stratejilerini, Rusya’daki rejime karşı mücadelesini ve cezaevi deneyiminin sanatına nasıl yansıdığını anlatır (🔗). Wikipedia’daki biyografisinde, Tolokonnikova’nın feminist protesto grubu Pussy Riot’ın kurucu üyesi olduğu, 2012’deki katedral eylemi sonrası iki yıl hapis yattığı, daha sonra medya platformu Mediazona’yı kurduğu ve hem Rusya’da hem sürgünde siyasi aktivizme devam ettiği özetlenir (🔗). Böylece Nadya figürü, hem radikal politik eylemle hem de bu eylemin sonraki yıllarda sanat galerileri, NFT pazarları ve OnlyFans gibi platformlar üzerinden yeniden dolaşıma sokulmasıyla anılır.
Zizekanalysis ve Yersiz Şeyler evreni, bu dönüşümü “Hypocritique” başlığı altında keskin bir biçimde teşrih eder. Yersiz Şeyler’deki “Biber Baba Slavoj, yapay zekâ kaygılı yaşlanan screenwalker Nadya Toll’a aura ödünç veriyor ve AI’yı alt etmek için kinky numaralar açıklıyor” başlıklı metin, Nadya Tolokonnikova’nın, 2021 civarında OnlyFans’te bir screenwalker tezgâhı açarak önceki sözde-politik PR’ını açıkça pornografiye tahvil ettiğini ve 2025’e gelindiğinde Instagram kanalında erotik otoportreler paylaştığını, bunları “kamusal yarar” olarak sunduğunu aktarır; Nadya’nın OnlyFans içeriklerini ise “bunu seviyorum, beni tahrik ediyor ve bu dürüst bir iş” sözleriyle savunduğunu yazar (🔗). Aynı metin, Žižek’in Los Angeles’ta OnlyFans screenwalker’ı Nadya Toll’a aura ödünç vermek için sahneye çıktığını, yaşlanan bir “screenwalker”ı AI’dan koruma hikâyesiyle kendine de bir rol yazdığını, yapay zekâ kaygısını “kinky numaralar”la pazarladığını anlatır.
Bu tablo, Zizekanalysis’teki “Namedrop, Whoredrop and the Theater of Stun” yazısıyla birlikte okunduğunda daha da netleşir. İlgili yazıda namedrop, kelimelerle yapılan bir iktidar kestirmesi olarak tanımlanır; içerden kavram, isim ve referans atmak, tartışmanın içeriğini kat etmek ve bir anda “otorite” atmosferi kurmak için kullanılır (🔗). Whoredrop ise Yersiz Şeyler’de şöyle tarif edilir: sözün değil görüntünün kurduğu bir kestirme; beden, jest ve kadraj üzerinden “haklılık” duygusu üretir, tartışmayı atlar, kararın yerine aurayı koyar (🔗). “Domina Etkisi” denen kendi kendini yayan whoredrop çağlayanı, bu kestirmenin zincirleme yayılma biçimidir; bir kez sahneye yerleştirilen küratöryel beden, başka bedenlere ve başka sahnelere referansla kendi otoritesini genişletir (🔗).
Nadya–Žižek sahnesi, tam bu iki mekanizmanın kesişim noktasına oturur. Bir yanda hapishane travmasını ve feminist protestoyu OnlyFans, NFT ve sergi ekonomisi üzerinden yeniden paketleyen whoredrop figürü; diğer yanda yıllardır felsefe, psikanaliz ve pop kültür referanslarını ekran performanslarına dönüştürmüş bir namedrop ustası. Guardian’s “I was thrilled when they put me in solitary” başlıklı söyleşisi, Nadya’nın cezaevi deneyimini hem politik eleştiri hem de kişisel marka unsuru olarak nasıl kullandığını açıkça gösterir (🔗). Žižek ise aynı dönemde Zoom üzerinden yapılan konferanslarda ve sahne etkinliklerinde yapay zekâ kaygılarını, pornografi ve sapkınlık anekdotlarıyla birlikte, hem felsefi hem eğlence amaçlı bir paket halinde sunar. Biber Baba Slavoj yazısı, bu sahneyi şöyle okur: yaşlanan ekran figürü, AI’ın cinsel hizmetleri modası geçmiş kılmasından şikâyet eden bir OnlyFans oyuncusuna, “kendi saplantılarını müstehcenlikler mırıldanarak ifade ettiği sürece yapay zekânın onu taklit edemeyeceği” telkinini verir; böylece hem pornografik emek hem de yapay zekâ paniği ortak bir satış konuşmasına bağlanır (🔗).
Bu sahne, OnlyFans–Zoom ittifakını somutlaştırır. Zoom, buradan bakıldığında sadece akademik konferansların ve politik panellerin değil, aynı zamanda whoredrop ve namedrop’un el ele verdiği hibrit gösterilerin de arayüzüdür. Nadya ve Žižek’in ortak göründüğü etkinlikler, hem salon hem yatak odası kodlarını taşır: bir yanda hapishane dekoru, erotik imge, OnlyFans hikâyesi; diğer yanda felsefi referanslar, Lacan ve Hegel anekdotları, yapay zekâya dair kara mizah. Kamera, bu iki alan arasındaki farkı siler; izleyici, aynı karede hem travmanın hem bedenin hem teorinin hem de gösterinin tüketicisi olur. Bu noktada “filozofun genelevde maskeli poz vermesi” ifadesi, hakaret değil durum tespitidir. Felsefi otorite, artık Dijital Genelev’in dışından konuşan bir “mahkeme heyeti” değildir; sahnenin tam ortasında, namedrop iplerini çekerek kendini de genelevin dekoruna dönüştüren bir figürdür. OnlyFans–Zoom 31cilik ittifakı, tam anlamını burada bulur: bedensel ve zihinsel performanslar, aynı kamerafili rejiminde, aynı haz ve algı ekonomisine bağlanır.
Sonuç: Dijital Genelev’in kapıları ve ipleri
Dijital Genelev’in hikâyesi, birkaç “bozulmuş” platformun ötesinde, kameranın hayatı nasıl baştan sona örgütlediğinin hikâyesidir. Kamerafiliye teslim olmak, sadece arada sırada fotoğraf paylaşmak veya bir iki canlı yayın açmak değildir; işin, eğitimin, siyasetin, pornografinin, aktivizmin ve gündelik sohbetin giderek daha büyük bir bölümünün kamera etrafında örgütlenmesi demektir. Bu süreçte ipler, tek tek kişilerin elinden çıkıp ritimlere devredilir. Bildirimler, algoritmalar, toplantı zamanları, canlı yayın saatleri, prime time dilimleri, hepsi birlikte bir tempo kurar; bedenler ve ağızlar bu tempo üzerinden çekilir.
Korona günlerinde, evlere kapanan milyonlarca insanın ekranlara bağlanması, bu süreci hızlandırdı. Uzaktan çalışma, tele-eğitim ve video konferans, patronu, öğretmeni, meslektaşı, sınıf arkadaşını ve danışanı evin içine soktu. Instagram, salonu vitrine çevirdi; Zoom, konferans odası ile yatak odası arasındaki sınırı çözdü; OnlyFans, yatak odasını doğrudan ücretli performans kasasına bağladı. Türkiye gibi ülkelerde siyasal baskı ve ahlak söylemi, bu düzeni hem meşrulaştırdı hem de kontrol etti: ekonomideki krizi ve patriyarkayı “başka çare yok” diye anlatan cümleler, dijital genelevi büyütürken, aynı baskı aygıtı, OnlyFans’i “aile yapısını tehdit ettiği” gerekçesiyle kapattı, Instagram’ın fişini gerekçesiz çekti, Zoom karelerini iş disiplini ve güvenlik gözetimiyle birleştirdi.
Rusya, Çin ve İran’da da benzer ama farklı biçimler görüldü. Rusya’da Meta’nın “aşırılık” ilan edilmesi, Instagram’ın kapatılması ve WhatsApp ile Telegram aramalarının kısıtlanması, dijital alanı devletin sıkı denetimine sokarken, webcam stüdyoları ve OnlyFans ekonomisi yaptırımların gölgesinde varlığını sürdürmeye çalıştı. Çin’de pornografi yasaklandı ama canlı yayın e-ticareti, Douyin ve Kuaishou gibi platformlar üzerinden genç kadın emeğini tüketimle birleştiren dev bir genelev ekonomisine dönüştü; devlet bu ekonomiyi hem teşvik hem disiplin etti. İran’da ise pornografi ve “müstehcen” içerik ağır cezalarla yasaklanırken, Instagram ve WhatsApp protestolar sırasında kapatıldı; buna rağmen kadınlar ve gençler, başörtüsüz konserleri ve protesto videolarını YouTube ve diğer platformlar üzerinden yayınlayarak kamerayı riskli ama vazgeçilmez bir direniş aracı olarak kullandı.
Nadya Tolokonnikova ve Slavoj Žižek’in sahnesinde, bu düzenin en çarpıcı çarpıtma biçimlerinden biri görüldü. Hapishane travmasını ve feminist protestoyu OnlyFans ve galeri ekonomisi üzerinden yeniden paketleyen whoredrop figürü ile felsefi referansları ve pop kültür anekdotlarını ekran performansına dönüştüren namedrop ustası, aynı Zoom–YouTube–Instagram evreninde buluştu. Böylece Dijital Genelev, yalnızca “alt sınıf” içerik üreticilerinin değil, akademik ve sanatsal otoritenin de içine düştüğü bir genel düzen olarak görünür hale geldi. Platform kuklası olmak, artık belli bir sınıfa, cinsiyete ya da mesleğe ait bir risk değildir; kamerafili rejimine bağlanan herkes, belirli ölçülerde iplerini bu ritimlere devretmektedir.
Bu nedenle Dijital Genelev’i düşünmek, sadece pornografi ve seks işçiliği tartışması değildir. Mesele, kameranın çalışma, öğrenme, siyaset yapma ve sevme biçimlerini nasıl yeniden kotardığıdır. Mesele, haz, itiraf ve cezanın, kamerafili üzerinden nasıl aynı devreye bağlandığıdır. Mesele, devletlerin ve şirketlerin, bu devreyi gözetim ve kâr için nasıl sömürdüğüdür. Ve mesele, bütün bunların ortasında, kameraya bakarken ve kameraya bakılmayı beklerken hangi sözlerin, hangi bedenlerin, hangi hayatların sessizce görünmez kılındığıdır. Dijital Genelev’in kapıları, uzaktan çalışma rehberlerinden eğlenceli reels’lere, aktivist performanslardan OnlyFans aboneliklerine kadar her yerden açılır. Bu kapıların ardında ne olduğu ise, artık yalnızca içerik üreticilerinin değil, kamerafili rejimini ayakta tutan bütün siyasal ve ekonomik yapıların hesabını vermesi gereken bir sorudur.






























Geri bildirim: Medeniyet Tedavisinde Dört Vakanın Gidişatı: Rusya, Türkiye, İran, Çin | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Naylon İltica Şebekeleri: Türkiye, Rusya, Çin, İran | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Kukla Rejimi 🎭♟️🕹️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Bir Köşede Ayfon Çeken Gözelkarı Rezilliği: Aileye Kul, Sermayeye Köle, PLATFORMA KUKLA OLMAYIN! | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Dijital Genelev | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Digital Brothel: Corona-Excused Cameraphilic Masturbation Alliance: Remote Work, Instagram, Zoom, OnlyFans – Žižekian Analysis
Geri bildirim: Efsane Kalkanı: Semptomun Yardım Çağrısından Güç Mührüne Dönüşmesi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Binbir Suratlı Patroniçe | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Patroniçe’nin Tabelaları: Tabula Rasa’nın Satanizmi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: LEGOLUGAT 🧩🧱📖 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER