🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🧵⚙️💪🏻 TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻
BÖLÜM IV
MİLET: MODERN DÜNYANIN DOĞUŞU
- ESKİ DOĞU
Modern Batı dünyasının, sık sık söylendiği üzere, M.Ö. sekizinci yüzyılın sonlarına doğru, İonya’daki Yunan şehirlerinde doğduğu kabul edilir. Onun bu gururlu evlâtları şu noktayı unutmamalıdırlar ki, bu mübarek hadise, Yunan kültürünün “Şark devri” diye bilinen safhasında vuku bulmuştur. Coğrafî bakımdan Yunanistan Şark’a dönüktür ve Miken’in düşüşünü takip eden karanlık çağdan çıkarken, Şark’ın kültür sermayesinden geniş ölçüde faydalanmıştır. Küçük Asya’daki Yunanlılar, Homeros’tan çok önce onları eğitmeye başlayan, onlara yeni sanatlar ve maharetler öğreten, kendilerinden daha eski kavimlerle daha sıkı bir temas sayesinde kamçılanmışlardır. Doğrudan doğruya ve dolaylı olarak, en çok Mısır ile Mezopotamya’nın sanatına ve ilmine borçlu idiler.
Şimdi, Yakın Şark’ın eski kavimlerine karşı olan hesaplanamaz borcumuz, bizde yalnızca bir tevazu duygusu değil, biraz da mahcubiyet uyandırmalıdır. Bu kavimlere tam mânâsıyla hakkını verebileceğimize inanmıyorum. Yunanlılar için bunların hepsi “barbar”dı— vahşi değil, yabancı: takdire şayan vasıfları bulunabilen, fakat garip bir şekilde hürriyetsiz yaşamakla ve sebepsiz inanmakla yetinen insanlar. Bizim için de, Yunanlıların manevî mirasçıları sıfatıyla, kaçınılmaz olarak aynı derecede yabancıdırlar; hem de bize daha uzak görünürler. Onlara hayranlık duyduğumuz zaman da, ekseriya, bunun sebebi, bize cazip gelen egzotik tarafları, bizden garip farklarıdır; yahut ara sıra, nihayet pek insanca davranabildiklerini keşfetmenin verdiği şaşkınlık olur. Kozmos ve tanrılar hakkında kendilerine mahsus düşünce ve duygularını gerçekten paylaşamayız. Uzmanlar, onların başlıca terimlerinin tam mânasını çözmeye uğraşadursunlar; Henri Frankfort gibi, bu büyük cemiyetlerin en mütehassis talebeleri bile, Batı’nın önyargısına karşı, onların kıymetlerinin bizimkilerle ölçülemez derecede başka olduğunu ileri sürmek zorunda kalırlar; fakat bu böyleyse, ben yine, onları yakından tanıyamayacağımız neticesine varıyorum. Değerlerimizi, derimizi değiştirir gibi, üzerimizden atamayız. Yahut ben bu güçlükleri abartıyorsam bile, hiç değilse baştan üzerinde ısrar etmek yerindedir. Çünkü, tarihe daha ziyade meraklı, daha objektif, diğer kültürleri daha fazla kavrayabilecek hâle geldiğimiz için, yine de şunu idrak etmeliyiz ki, biz kendi tarihimizin mahsulüyüz ve hiçbir zaman tam bir tarafsızlığa yahut kâmil bir anlayışa erişemeyiz.
Bununla beraber, yine de anlamaya çalışmak zorundayız elbette. Bu gayreti hem insanlığın hatırı için hem de kendi kendimizi tanımak uğruna kendimize borçluyuz; ölü kavimlere karşı da bir borcumuzdur. Zamanımızın tarihî ve antropolojik araştırmaları, bunu hem hususî bir imtiyaz, hem de zihnî bir vazife hâline getirmiştir. Hiç değilse bugün, çok daha iyi bir anlayışa doğru epey ilerleyebiliriz.
Batılı bir göze göre, Doğu’nun medeniyet maceralarının neticesinde insanı karartan bir tekdüzelik vardır; öyleyse, önce, bu ilk maceraların çeşitliliğini ve kendiliğindenliğini belirtelim. M.Ö. 2500 dolaylarında, Sümer’de, Mısır’da ve Hindistan’da birbirinden müstakil üç medeniyet vardı. Hepsi, aynı temel keşifler ve icatlar üzerine dayanıyordu; hepsi, sulama ve drenaj sistemleri sayesinde büyük ırmak vadilerinde gelişmişti; hepsi, bir ticaret ağı içinde birbirine bağlıydı. Fakat her biri, kendine has bir seyir takip ediyor, kendi kültürünü geliştiriyordu. Sözde “sâkin Doğu”, daha o zaman, faaliyetten kaynayan bir âlemdi— nitekim ta zamanımıza kadar da öyle kalmış, hemen her yüzyılda, türlü kavimlerinden biri yahut birkaçı, ticaret, harp veya din sahasında bir sergüzeşte atılmıştır.
Özellikle Mısırlılar, Sümer’den öğrendikleri maharetleri kendi maksatlarına göre süratle uydurarak, kendilerine mahsus bir medeniyet geliştirdiler. Sümer medeniyeti, ilâhların idaresi altındaki müstakil şehirlerde doğmuş, sonra geçici krallıklar hâlini almış, fakat hiçbir zaman hakikî bir millet hâline gelememişti; Mısırlılar ise tarihlerini, Menes adı verilen bir kralın (yahut bir dizi kralın), ülkeyi kraliyet makamında, büyük ölçüde kırsal bir hâkimiyet altında birleştirmesinden başlatırlar ve daima bir millet olarak kalırlar. Refahlarının bütünüyle Firavun’a bağlı olduğuna inanmakta birleşmişlerdi. İlk yazıları, kraliyet anıtları üzerindeki efsanelerde yahut kraliyet memurlarını belirten mühürlerde görünür; ilk anıtsal mimarileri mabed değil, kraliyet mezarı olan piramittir; Sümerlilerin yapmasını kendilerine öğrettikleri tuğla yerine, bunu taşla, çok daha görkemli şekilde inşa etmişlerdir; sanatlarında ise, başlıca temalar, dinî olmaktan ziyade, kraliyet ve tarihî konulardır. İnsan kudretine, Sümerlilerden çok daha fazla güven duyuyorlardı. Zira tabiat, Mısırlılara çok daha mülayimdi. Ebedî güneş altında korunaklı bir memlekette yaşıyorlardı; sınırlarında tehlikeli düşmanlar yoktu ve her yıl vaktinde hayat verici sularını getireceğine güvenilebilen cömert Nil’e sahiptiler. Bu nimetlerle dolu, değişmeyen ülkede, Mısırlılar, bütünüyle düzenlenmiş ve bizzat ilâhî olan Firavun’un şahsında tecelli eden ilâhî kudretle daimi surette muhafaza edilen, değişmez bir cemiyet idealini tasavvur ettiler. “Bu ideal,” diye yazmıştı Henri Frankfort, “bir Batılı tarihçiyi, sırf yeniliğiyle heyecanlandırmalıdır; zira Yunan, Roma ve Modern insan tecrübesinin tamamen dışındadır. … İnsanın ilâhî olanla, hayallerimizi bile zorlayan bir ahengini temsil eder.” Bizans İmparatorluğu’nu ve ortaçağ Papalığı’nın idealini göz önüne alınca, bu ideal belki o kadar da yeni ve heyecan verici değildir; fakat Mısırlılar buna hem daha çok yaklaşmışlar, hem de iki binden fazla yıl boyunca ona sımsıkı sarılmışlardır.
Binaenaleyh Firavun’un hâkimiyeti, bize göründüğü kadar basit bir istibdat değildi. Mısır geleneğinde, bu düzenin zorbalıkla kurulmuş olduğuna dair hiçbir işaret yoktur; ve şüphesiz fiilen halkın rızasına dayanan bir idare olarak kalmıştır— kitleler hiçbir zaman Firavun’a karşı ayağa kalkmamışlardır. İlâhî takdirin tasarruflarından, insanların çoğu zaman yaptığı gibi, şikâyet etmiş olsalar bile, bu Takdir’i tahttan indirmeyi akıllarından geçirmezlerdi. Medeniyetlerinin temel, kalıcı şekillerini kurmuş olan Eski Krallık devrinde, Mısırlılar, Firavun’un idaresi altında kaderlerinden son derece emin görünüyorlardı. Mezarlarına döktükleri servet, Yunan hayranlarının, bunu Yunan’ın hayata karşı iştahıyla karşılaştırarak, ölüm fikrine saplantılı bir düşkünlük diye nitelemesine yol açmıştır; oysa ölümü için yaptıkları bu muazzam hazırlıklarda hiçbir hüzün yoktu. Firavun’u Öte’lere kadar takip ederlerken, yanlarına her şeylerini— hepsini— alabileceklerine dair sevinçli bir itikatları vardı. Tarihçiler, artık, ilk Mısırlıları, hareketli, dışa dönük, pratikçi, iyimser, bu dünyanın nimetlerine bütünüyle kendini vermiş insanlar olarak tasvir ediyorlar; bu düzeltilmiş portrede bir derece mübalağa bulunabileceğinden şüphe edebilsek bile, mezarlarının sanatı, tabiat ve hayattan duydukları açık seçik bir zevki ifade eder. En azından üst tabakalar için Eski Krallık, altın bir çağ gibi görünür. Hem taşkın bir yaratıcılıkla dolu, hem de en ince zevklere sahip; pek muhtemel ki fazla kendinden hoşnut, pek derin mânada manevî sayılmayacak, ama yine de mürebbi, zarif, güler yüzlü, ihtişam kadar mizahla da aydınlanmış bir hayat tarzını sürdürmüşlerdir. Ve bütün bunların ebediyen süreceğini sanıyorlardı. Gelecek Firavunlar, geçmiştekilerle aynı olacaktı; güneşin altında yeni hiçbir şey olmayacaktı; çünkü fiilen güneş, Firavun’un kendisiydi.
Eski Krallık çöktüğü zaman, yani aşağı yukarı M.Ö. 2200 dolaylarında, bunun yarattığı sarsıntı, bu sebeple pek dehşetli oldu ve ardından bir anarşi devri geldi. Mısırlıların tepkisini anlamakta güçlük çekmeyiz. Bazıları, ümitsizlik içinde, ölümü bu hayattan bir kurtuluş sayan daha geç dinî görüşe sarıldılar. Bazıları ahiret hayatından şüphe etmeye başladılar ve şu aşina neticeye vardılar: “Bak, oraya gidenlerden hiçbiri geri dönemez!”— o hâlde “bayram et” ve “arzun serpilip gelişsin.” Fakat diğer bazıları da, daha yüksek, daha kalıcı kıymetleri aramaya koyuldular. İsrail peygamberlerinin nevilerini haber verircesine, doğruluk ve içtimaî adalet ideallerinin ilk parıltıları belirdi; tıpkı tarihte tanınan ilk dinî ıslahatçı olan İhnoton’un (Ikhnaton’un), daha sonra Bir Tek Tanrı fikrini önceden haber vermesi gibi. Tabut Metinleri’nde bir tanrı, bütün insanları eşit yarattığını, Nil’i zenginlerin ve fakirlerin faydalanması için taşırdığını ve hepsine ölüler diyarına giriş hakkı verdiğini ilan ediyordu.
Ahiret hayatı, hakikaten daha demokratik hâle gelmişti. Asiller, bir zamanlar yalnız Firavun’a mahsus olan bazı kabul imtiyazlarını kendileri için serbestçe talep ettiler; hattâ aşağı tabakaların bile bu yeni ümitlerden pay aldığına dair bazı deliller vardır. Aynı zamanda, ölülerin muhakemesi fikri, din tarihine girdi: cennet, iyi davranışla kazanılacaktı. Osiris de şimdi, kendisini, zevcesi İsis ile birlikte, Mısır tanrıları arasında en popüler, Mesih’ten önce ölen tanrılar arasında da en ruhanî tanrı yapacak bir serüvene çıkmış oluyordu.
Anlaşıldığına göre, o başından beri Mısır’da vardı. Diğer ölen tanrılar gibi Osiris de hayatına bir bereket tanrısı olarak başladı ve bu bakımdan, alışılmış fallusçu basitliklere ilham verdi. Frazer’ın kaydettiğine göre, bazı tasvirleri “en açık surette, ölüm hâlinde bile üreme gücünün sönmemiş, yalnızca askıda kalmış olduğunu, fırsat doğduğu anda dünyaya hayat ve bereket kaynağı olmaya hazır bulunduğunu” belirtir. Fakat zamanla, diğer ölen tanrılardan daha çok Mesih’e benzer hâle geldi. Büyük Ana olmayan kızkardeş-eşi İsis’e hâkim oldu. Ölümü, bir defa ve ebediyen yenip yendi; Mısırlılar, onun ıstırabı ve ölümünden ziyade, ölüler ülkesinin kralı olarak rolüne ehemmiyet verdiler. En mühimi, artık sadece merasime yahut sakramental vasıtalara dayanarak diriliş vaat eden bir tanrı olmaktan çıktı, bir hâkim oldu. Ölülerin, onun huzurundaki muhakemesi esnasında yaptıkları kayıtlı ikrarlar, onları On Emir’deki kadar yüksek bir ahlâka bağlamaya çalıştığını gösterir (her ne kadar kötüleri nasıl bir akıbetin beklediği pek belli olmasa da). Ve Mesih gibi, o da gerçek bir insan olmuş olabilir. Mısır rivayetleri, hayatı hakkında türlü türlü hikâyeler anlatmakla beraber, hepsi onun yeryüzünde büyük ve iyi bir kral olduğu, kavmine yalnız tahıl ekmeyi öğretmekle kalmayıp onlara kanunlar da verdiği hususunda birleşirler.*1 Bütün bu bakımlardan Osiris, Büyük Ana’dan başka hiçbir putperest tanrının ulaşamadığı kadar güçlü ve devamlı bir bağlılığa ilham kaynağı olmuştur. Mesih’ten sonra dördüncü yüzyılda, Aziz Athanasios, Mısırlıların hâlâ onun âyin gereği ölümüne yas tuttuklarını görünce dehşete kapılmıştı.
Bu tarihte, böyle bir bağlılık artık hazin bir hâl almıştı. Mısır, medeniyetinin şekillerini yaratmış olan ruhu pektan beri kaybetmiş, yalnız şekilleri, manasız kalmış ölü harfi, onu hayat içinde ölü kılan, donmuş bir dindarlığın, esaret altındaki bir takvanın içinde muhafaza eder hâle gelmişti; fellah, sessiz, yüzsüz, ümidsiz köylünün sembolü olmuştu. Bununla beraber, bu sebat, Yunanlıların yaşlı Mısır’a karşı duydukları gibi, biraz hürmet, hattâ hayret de uyandırır. Onun sabit kültür şekilleri, uzun süre, elde edilmiş bir istikrardan duyulan yerinde bir gururun ifadesi olmuştu. Grekler’den önceki en zengin sanatı inkişaf ettirmesine imkân vermişti; bu sanat, hem enerji ve kudret, hem de fevkalâde bir incelik ve zarafetle damgalanmıştır. En kalıplaşmış ifadelerine— piramitlerin haşin sağlamlığına, katı heykellerinin göz kırpmayan bakışına, muntazam sıralar hâlindeki tekdüze figürlerine— bakarken, Mısırlıların ölümsüz ve değişmez olana dair duygularından, yahut tarihin gelip geçen gösterisine karşı duydukları üstünlük hissinden bir parça pay alabiliriz. Tarih, nihayet, Mısır’a da yetişmiştir; fakat ömür uzunluğu bakımından ona yalnız Çin rakip olabilir; Çin de sabrı, çalışkanlığı ve kendi geleneğine inatla bağlılığı bakımından Mısır’a pek benzerdi. Buna karşılık, Amerika, kısa, gürültülü bir saat yaşamıştır.
Yakın Şark’ın daha geç cemiyetleri, Sümer ve Mısır cemiyetlerinin ikisinden de daha az orijinaldi; fakat bunların da, sırf soyut “katkıları”ndan başka, bizim şefkatimize lâyık bazı tarafları vardır. (Ve şunu hiçbir zaman unutmamalıyız ki, en mütehassis tarihçi bile, milyonlarca insanın dramına— hayatları, tarih kitaplarında görünenlerden çok başka şeyler ifade etmiş ve daima kitaplarda zikredilenden çok daha fazla anlam taşımış olan pek insanî insanlara— hakkını veremez.) Babil Kralı Hammurabi, kanun kitabının mukaddimesinde ağır bir mesuliyet iddia ediyordu: tanrılar, “ben kullarının emrine itaat eden, Tanrı’dan korkan prens Hammurabi’yi, memlekette salâhın zuhûr etmesini, fenayı ve habisi yok etmemi, kuvvetlinin zayıfa zulmetmemesini temin etmemi sağlamak üzere göndermişlerdi.” Bu ruh içinde, bizzat tanrılar da, doğruluk namına biraz kaygı gösteriyordu. Sümerlilerin baştanberi önde gelen tanrısı Enlil, artık babacan ve iyiliksever bir çehre kazanmış, tanrılar meclisinin karara bağladığı fırtınaları ve yangınları göndermek zorunda kaldığı zaman, sanki bundan hoşnutsuz görünmeye başlamıştı. Askerî fetih hakkıyle Enlil’in yerine geçen Babil’in Marduk’u da, yine de, bir kanun kitabına sahip bir devletin yüce tanrısı olarak, bazı ahlâkî mesuliyetleri yüklenmek zorunda kaldı. Babilliler, tanrıları, bizzat kendilerinin geliştirdikleri daha yüksek adalet kıstaslarına uydurmaya çalışmaları bakımından, bugün bile, dinî vicdana hitap edebilirler. Böylece “Ludlul Bel Nemeqi”nin müellifi, Çjob’dan bin yıl önce, çözümsüz şer meselesiyle boğuşmakta idi. Kahraman, ıstırap çeken salih bir insandır; Job gibi o da sonunda barışır ve mükâfatını alır— ama ancak, ilâhî kıstasların insanlarca kavranamaz olduğunu daha açıkça itiraf ettikten sonra:
İnsanın gönlüne kötü gelen şey Tanrısı katında iyidir.
Göklerin derinliğinde, tanrıların zihnini kim anlayabilir?
Bir tanrının düşünceleri derin sular gibidir, kim onları dibe kadar kavrayabilir?*
Onları kavramaya çalışırken, Babil’in son devir rahipleri, antik çağın en meşhur müneccimleri hâline gelmiş ve insanlığa en kalıcı katkılarını bu sahada yapmışlardır. Aletleri olmaksızın, kayda değer bir derecede kesin bilgi hazinesi kurmuşlar, bazı hesaplarda Ptolemaios’tan, hattâ Kopernik’ten daha doğru neticelere varmışlardır. Bu hikmetli adamlara karşı minnet borcunu ilk kabul edenler Yunanlılar olmuş; onların ilmini, daha sonra üç Doğu bilgesini Mesih’e götüren rehber saymışlardır.
Kendilerini çok zalimlikleriyle şöhretlendiren, Babil’i devirip dünya sahnesine çıkan mağrur Asurlular için aynı derecede kolaylıkla sempati duymak güçtür; ama soğukkanlı bir tarihçi onlara da bir nebze medih borçludur. Dünya imparatorluğunu ilk defa düşleyenler onlardı; geniş bir saha üzerinde bunu ilk defa kurup idare edenler de yine onlar oldular. Aynı zamanda, Babillilerin kültürünü dikkatle muhafaza etmek suretiyle, Romalıların Yunan kültürünü devralmalarını peşinen haber verircesine bir tavır takındılar. Büyük hükümdarlarının sonuncusu olan Assurbanipal’e, Ninova’da topladığı iki büyük kütüphaneden ve sarayındaki, Asur sanatının en güzel örneklerini veren nefis kabartmalardan dolayı borçluyuz. “Assurbanipal Devri” (M.Ö. 669-626), kültür tarihinin kayda değer devirleri arasındadır. Ve heykellerdeki azametli duruşuyla insanı ürküten bu hükümdar, birdenbire, kutsal kralların bile başına gelen tuhaf kötülüğe ağıt yakan bedbaht bir ihtiyar olarak karşımıza çıkar: “Ben, tanrıya ve insana, ölülere ve dirilere iyilik ettim. Buna rağmen niçin hastalık, sıhhat bozukluğu, ıstırap ve bedbahtlık üzerime geldi? Memleketimdeki kavgaya ve ailemdeki ayrılıklara son veremiyorum. Müşevveş dedikodular beni daima eziyor. Ruh ve beden ıstırabı altında eziliyorum; feryatlar içinde günlerimi bitiriyorum.” Birkaç yıl içinde, imparatorluk yıkılıp Ninova, İskitler ve Persler tarafından yağmalanırken, bütün Asur böyle feryat edecekti.
Bizi en sonunda Yunanlılara götüren bu Persler ise, önce kendi başlarına yeteri kadar şanlı bir bölüm yazdılar. Yalnız en büyük değil, aynı zamanda o zamana kadar görülmüş en medenî imparatorluğu kurmak suretiyle, Assurbanipal’in hayaletini susturdular. İlk kralları, iktisadî sahaya da gözleri olan seçkin hükümdarlardı. İmparatorluğu satraplar idaresinde eyaletlere ayırırken, aynı zamanda, ağırlık ve ölçüleri standartlaştırmak, imparatorluk sikkesi bastırmak, Herodotos’un geçtiği Sardes’ten Susa’ya kadar uzanan “Kraliyet Yolu” da dâhil olmak üzere, kervansaraylarla donatılmış imparatorluk yolları inşa etmek gibi tedbirlerle, onu kuvvetlendirmiş ve birleştirmişlerdir. Herodotos, onların en devlet adamı vasıflarını— adaletlerini ve cömertliklerini— şahadetle tescil eder. Persler, fethettikleri kavimleri ne köleleştiriyor ne de hor görüyordu; başka kültürlere saygı gösteriyor, kendi kültürlerinden üstün buldukları âdetleri, teknikleri ve sanatları serbestçe benimsiyorlardı. Yahudilere o kadar cömert davranmışlardır ki, İşaya, İmparator Koreş’i bir Mesih diye selâmlamıştır. Bilhassa Yunanlılara saygı gösteriyor, onlardan çok şey öğreniyorlardı (maalesef oğlancılık âdeti de dahil). Her bakımdan Persler, daha sonra kurulacak Hellenistik ve Roma imparatorluklarının temelini attılar; Türklerin gelişine kadar devam edecek olan kozmopolit devri başlattılar.
Herodotos, onların sıkı ahlâkî kaidelerine de hayranlık besliyordu; bu kaideler, yalnız yiğitliğe değil, doğruluğa da büyük ehemmiyet vermesiyle seçilirdi. Pers dinî kitapları, yalancı şahitliği yüz heretikle bir tutulacak kadar ağır sayıyordu. Zamanla Persler, neredeyse Hristiyanlıktaki kadar şiddetli bir “heretiklik” nefretini öğrendilerse de, önce, en büyük dinî peygamberlerden birini— Zerdüşt’ü— yetiştirdiler. Onun müjdesi, yüksek ahlâkî kaidelerle bezenmiş, katıksız bir tektanrıcılıktı. Yegâne gerçek Tanrı olan Ahura-Mazda, insandan, her şeyden önce, merasimî hizmet değil, temiz bir hayat, doğruluk ve iyi düşünce istiyordu. Mutlak iyilik Tanrısı olarak, yeryüzündeki kötülükten sorumlu değildi; fakat Daimî Şer Ruhu ile sürekli bir mücadele içindeydi. İnsan, bu mücadelede ona yardım etme şerefine ve vazifesine sahipti; mücadele, sonunda, doğruluğun zaferi ve son hükümle neticelenecekti. Kurtuluş, hayattan kaçışta yahut merasime bağlı bir dirilişte değil, bütünüyle gayretli, ahlâklı bir hayatta yatıyordu. Bütün yüksek dinler gibi Zerdüşt dini de, kurucusunun öğretisinden kökten bir şekilde farklı bir hâl aldı; kurucusu ilâh mertebesine yükseltildi ve kısa zamanda kayboldu; buna karşılık, Şer Rab, daha çok kudret kazandı ve keskin bir düalizmi doğurdu. Fakat bu inkişaf içinde Zerdüşt dini, Yahudiliği ve Hristiyanlığı derinden etkiledi; sonunda Şeytan, buralarda tam manasıyle yerini aldı.
Yine de, Perslerin bu en asil yaratışı da ebedî olmadı. Çok bozulmuş bir şekliyle, Zerdüşt dini, Muhammedîlik karşısında yenik düştü; bugün yalnız Hindistan’daki yüz bin kadar Parsi arasında, küçük bir mezhep olarak yaşamaktadır. Bunun dışında Persler, vaktiyle kendilerine ait olan dünyada pek az iz bırakmışlardır— bilhassa Küçük Asya’da. Tarihî bakımdan en başta gelen iddiaları, Batı’da Yunanlılarla yüz yüze gelmiş olmaları ve sonunda onları da Şark’a çekmiş bulunmalarıdır. Ve böylece beni yine asıl konuma geri getirirler.
Şimdi, kısalığı bir yana, bu Eski Doğu tasvirinin haksız sayılabileceği düşünülebilir. Bu kavimlerin en mütehassis tarihçilerinin vurguladıkları başarıları belirtmekle beraber, ben daha çok bizim takdir edebileceklerimiz üzerinde durdum; yahut fiilen, onları kendi kıstaslarımıza göre ölçmüş oldum, kendi kıstaslarına göre değil. Bununla birlikte, böyle hüküm alışkanlıklarından kaçmaya imkân yoktur; bunlardan kaçmaya mutlak surette lüzum da yoktur. Hayatı kendimiz için, bugünkü ihtiyaçlarımız uğruna tetkik ettiğimiz için, bunlar son derece tabiîdir; ne yaptığımızın farkında olduğumuz ve bunu insaflı bir ruhla yaptığımız müddetçe, pek de yerindedir; nihayet, düşünen varlıklar olarak, bizim vazifemiz hüküm vermektir. Hükümlerimizin sırf kültür önyargıları olması da şart değildir. Kıstaslarımızın mahdut ve kısmî, kültürümüzle şartlanmış ve nihai surette sübjektif olduğunu kabul etmekle beraber, yine de onların keyfî, bütünüyle şartlanmış, sırf sübjektif olmadığını söyleyebiliriz. Biz, bu eski kavimlerin bildiklerinden çok daha fazlasını biliyoruz; hiç değilse hepsini ve buna ilâveten Yunanlıları da bildiğimiz için; ve bilginin de nihayet bir şey ifade ettiğine inanmak zorundayız. Sırf, kıymetlerinin bizimkilerle ölçülemez derecede başka olduğunu söylemekle yahut onları yalnız kendi kıstaslarına göre yargılamaya çalışmamız gerektiğini ileri sürmekle yetinmek,
mesafeyi muhafaza edebilme imkânımızın, daha geniş perspektifimizin, daha zengin tecrübemizin, hayatın başka başka imkânlarının farkına varmamızın— tarihin tetkikinden elde ettiğimiz kazançların— değerinden vazgeçmek demektir.
- Çeviri: Mrs. H. A. Frankfort.
Bu kavimleri, kendi ölçüleriyle— ki bunların içinde bir takım namus ve adalet tasavvurları da vardı— hükme bağlayarak başlamak mümkün. Kendi devirlerinde Asurlular, korkunç derecedeki merhametsizlikleriyle şöhret yaptılar. Buna göre de akıbetlerini hak ettiler: Tarihten bu kadar çabuk ve bu kadar tam manasıyle silinmiş başka büyük imparatorluk yoktur. Pers İmparatorluğu’nun teşkilâtına bir şeyler katmışlarsa da, bunun dışında hemen hiçbir iz bırakmadılar— yalnız, İbrânîler tarafından muhafaza edilmiş olan, zalimliklerinin hatırası kaldı. Yıkılışından iki asır sonra aynı yerden geçen Onbinlerle birlikte Ksenophon için, Ninova bir isim bile değildi. Elbette Asurluların kendileri hakkında başka türlü düşündüklerini kabul edelim; bütün kavimlerin zulme bulaştığını; vahşetlerin hâlâ kendi dünyamızda çok yaygın olduğunu; siyasî otoritelerin bunları hâlâ zarurî tedbirler diye haklı göstermeye kalkışabildiklerini kabul edelim. Fakat Ninova’nın düşüşüne kim yas tutar? Kim, ilke olarak, merhametsizliği açıkça savunur?
Eski Doğu’nun hedefleri de, bazı basit, umumî hedefleri ihtiva ediyordu. Bu kavimler maddî ve manevî refah istiyorlardı; yahut sade bir dille söylemek gerekirse, hayatın tadını çıkarmayı istiyorlardı. Tanrılarına, insanların bugün hâlâ dua ettiği şeyler için dua ediyorlardı: bol mahsul, sağlam bir sıhhat, başarılı teşebbüsler, çocuklar, uzun bir ömür. Bu basitliklerin ışığında, Mısır’ın mümtaz ülkesi içinde kalbin ve ruhun timsali olan ilâhî Firavun’un ortaya attığı meselenin üzerinde duralım. “Açıklayıcıdır,” diye yazmıştı Henri Frankfort, “Mısır’ın uzun tarihi boyunca mevcut düzeni devirmeye hiçbir teşebbüste bulunulmamış olması.” Mesele şudur: Bu neyi açığa vurur?
Frankfort için, bu, Mısırlıların temel hoşnutluğunu, ideallerinin umumî başarısını gösteriyordu. İlk bakışta, azman bir gururun tatmini yoluyla kölelik gibi görünen Firavun’a hizmet, hiç şüphesiz Mısırlılar için çok gerçek olan ideal bir cepheye de sahipti. Firavun, ilâhî rolü içinde yüksek bir mesuliyet şuuru taşıyabilir ve çoğu kez de gerçekten taşırdı. Sıradan Mısırlılar, işlerine açıkça bakan, her gün vazife başında bulunan ilâhî bir kudretin kendi kaderlerinin başında olduğuna dair güvenle kendilerini yücelmiş hissedebilirlerdi. Hakikatte hiçbir zaman serbest değillerdi; her zaman Firavun’un hizmetine koşulma yükümlülüğü altında idiler; fakat dinî heyecanla derinleşen bir ruhî emniyeti tadıyor olabilirlerdi ki, Batı işçileri, görünür ki, sosyal güvenlik programlarından böyle bir emniyet duygusu elde edemiyorlar.
Hakikaten nasıl hissettiklerini, her zamanki gibi, hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğiz— zira orta halli insanın sesini hemen hiç duymayız. Fakat Firavun’un, açıkça tahakkümcü olabilen bir bürokrasi vasıtasıyla hükmetmek zorunda kaldığını biliyoruz. Frankfort, “bir adamın kızını da tarlasını da elinden almadığını” beyan eden bir nezaretçinin vasiyetini memnuniyetle naklederken bile, bu ifade, açıkça, diğer bazı nezaretçilerin kızları ve tarlaları aldığını ima eder. Diğer sahalardan gelen deliller çelişkilidir. Kâtipler, köylülerin fena halini vurgulama eğiliminde iseler de, bunu, kendi yüksek mevkilerini daha da yüceltmek için abartmış olabilirler. (“Yazıyı kalbine yerleştir,” diye öğüt veriyordu, Mısırlı gençlere hitap eden tipik nasihat, “ta ki, kendi şahsını her türlü emekten koruyarak saygıdeğer bir memur olabilesin.”) Heykeltıraşlar ve ressamlar, umumiyetle neşeli, kaygısız bir halk tasvir ederler; fakat onlar da zengin hamilerini pohpohlamış, yahut onları yeraltı dünyasındaki hâkime sunulmaya lâyık göstermek istemiş olabilirler. Mısır kitlelerinin talihinin çekici olmadığını düşündüren başlıca sebep, Mısır hayatının büyük beyaz ümidi olan öte dünyadaki talihleri hakkındaki belirsizliktir. Şanlı Eski Krallık devrinde, bu ümidi onlarla paylaştıklarına dair hiçbir delil yoktur; Orta Krallık’ta, öte dünyanın onlara da açılmış olabileceğine dair ise ancak zayıf deliller bulunmaktadır. İmparatorluk Mısır’ının son bin yılında, kimse onların canlı ve şen olduklarını iddia etmez.
Mısırlıların mevcut düzeni hiçbir zaman devirmeye kalkışmamış olmaları, aynı zamanda, sırf cehaleti ve ataleti de açığa vuruyor olabilir. Bütün medeniyetlerinin ilâhî Firavun’a bağlı olduğuna— yalnız onun fiil gösterdiğine ve işi yalnız kendisinin gördüğüne— dair inançları, kelimenin tam manasıyle abes idi; ve Mısır’ın, uyum idealinin bedelini ağır ödediği muhakkaktır. Firavun’un öteki dünyadaki hayatının layıkıyle teminat altına alınması, millî kaynaklar üzerinde korkunç bir yük teşkil ediyordu; Eski Krallığın çöküşünün belli başlı sebeplerinden biri budur. Büyük piramitlere, artan nüfusun ihtiyaçlarına sarf edilebilecek muazzam emek ve servet yatırılmıştı. Firavunlar, ayrıca, piramit şehirlerini devlete karşı her türlü hizmetten ebediyen muaf tutmak suretiyle, kraliyet mezarlarının ebedî bakımı için onlara daimi vakıflar bağışlamak suretiyle, gelecek nesillerin sırtına da kendi masraflarını yüklemişlerdir. Eski Krallık devrinin ardından da, Firavunlar bol bol tapınılmış ve hizmet görmüşlerdir— fakat gerek “lanet metinleri” diye anılan, düşmanlarını merasimle lanetleyen pek çok yazıdan, gerek mezarlarının sürekli yağmalanmasından anlaşıldığı kadarıyla, bu hizmet hiç de tam bir samimiyetle yürütülmemiştir. II. Ramses gibi hükümdarlarla imparatorluk ihtişamını getiren Yeni Krallık, beraberinde daha sert bir otoriterlik, daha kaba bir yolsuzluk ve daha kaba bir gösteriş de getirmiştir. İlâhî Firavunlar artık sıradan birer “üstün insan” gibi davranıyor, hem mağrur, hem bayağı idiler. Mısır’ı, kudretleriyle övünen kitabelerle, bütün orduları tek başlarına bozguna uğratırken tasvir edildikleri resimlerle doldurmuşlar; bu arada, küçük Mısırlılar sıralar hâlinde, küçük düşmanları ortadan kaldırmaktaydılar.
Bu devre gelindiğinde, küçük Mısırlılar, tam bir abesliği sembolleştirir duruma gelmişlerdi; insanların, böyle muazzam bir gururu beslemek uğruna yaşamaya ve ölmeye razı olmaları gerçeğini. Aynı zamanda, Firavunların nüfuzu azaldıkça yükselen ve ayrıca bir yolsuzluk, uyuşukluk ve israf kaynağı olan son derece zengin bir ruhban sınıfını da besliyorlardı. Mabetler, Mısırlıların aşağı yukarı beşte birine ve toprağın daha da büyük bir kısmına sahip olma derecesine gelmişlerdi. Rahipler, cennete kabul için konmuş ahlâkî şartların etrafından dolaşmak suretiyle de ekmeklerini kazanıyorlardı; peşinen beraat hükümlerini ihtiva eden muskalar ve sihirli pasaportlar satıyorlardı. Mısır’ın mukaddes adamları, John Wilson’ın mütehassıs tarihinin vardığı neticeyi en açık şekilde ortaya koyarlar: bir zamanlar, uzaktan da olsa, Vaat Edilmiş Topraklar’a göz atmış bir kavim, yüzyıllar boyunca Çölde dolaşmakla yetinmiş, boyun eğmiş, “sessizlik” idealine bağlanmış, sihirden başka hiçbir ümidi kalmamıştı. Wilson, Mısır’ın başlangıçtaki vaadini gerçekleştirmeye muktedir olamadığını, büyüklüğüne, servetine ve ömrünün uzunluğuna nispetle, zekâ ve ruh sahasında nispeten sınırlı katkılarda bulunduğunu teslim eder. Onun en kalıcı eserlerinin, bugün hâlâ piramitler olması yerindedir. Bunlar, idealinin ihtişamına ve temel abesliğine, başlangıç vaadine ve bu vaadin lânetine dikilmiş abideleidir. Kutsal ölü evleri olarak asıl gayelerine bile ulaşamamışlardır; zira her zaman mezar soyguncuları tarafından kirletilmişlerdir. Başlıca hizmetleri, Mısır kitlelerine, hiçbir şey görmeden, hiçbir şey sormadan, hiçbir şeye ihtiyaç duymadan dayanma telkini vermek olmuştur.
Mezopotamya’da da, insanlar, bütün değişik hükümdarları altında böylece dayanıp durdular. Zaman zaman bazı kargaşalıklardan, kralların öldürülmesinden söz edilir; fakat hayat, hürriyet yahut saadeti arama hakkı adına kopan halk ihtilâllerinden hiç söz edilmez. Halkın böyle bir anayasal hakkı yoktu. En iyi hâlleriyle, ellerinde, zayıfı kuvvetliye karşı korumak için vazolunduğu ilân edilen iyi kanunlar vardı; fakat bunlar daima Büyük Kral tarafından— “ben, Hammurabi” tarafından— ilân edilirdi. Kanunlar, umumiyetle, alacaklıyı borçludan daha çok himaye ederek, azamî ücretleri tayin edip asgarî ücretleri tayin etmeyerek, para sahibi sınıfları kayırırdı. Her zaman, hükümdarın keyfine göre değiştirilebilen birer kraliyet lütfu idiler. İnsanlar şikâyet ettikleri zaman da, kraliyet otoritesini sorguya çekmezlerdi. Hammurabi’nin dediği gibi, o, memleketi “aydınlatmak” için tanrılar tarafından gönderilmişti; ve Tufan’dan beri, “krallık tanrılardan indiği” zamandan bu yana Mezopotamya’nın tanıdığı tek ışık kaynağı buydu. Sosyal düzen, tabiat düzeni kadar, temel tenkide karşı bağışık kabul ediliyordu; çünkü her ikisi de ilâhî takdirin işiydi.
Bu bakımdan, büyük Pers İmparatorluğu, hakikî bir ilerlemeyi temsil etmiyordu. Herodotos, kurucusu Koreş’in oğlu Kambyses hakkında, çok tipik bir hikâye nakleder. Kambyses, kız kardeşiyle evlenmek isteyince, bu uygulamaya müsaade eden bir kanun olup olmadığını öğrenmek üzere kraliyet hâkimlerini çağırtır; akıllı hâkimler, böyle bir kanun bulamadıklarını, fakat “Pers kralının dilediğini yapabileceğini” bildiren bir kanun bulduklarını söylerler. Büyük Kral Darius, bir kitâbesinde, bu hikâyenin öz itibariyle doğru olduğunu teyit eder: “Bu ülke Parsa, ki Ahura-Mazda onu bana ihsan etti … Ahura-Mazda’nın ve ben, Kral Darius’un inayetiyle, düşmandan korkusu yoktur.” Ardılları, gösterişçi kitâbelerinde, “ben ve Tanrı” temasını işleye işleye bitirememişlerdir; bu kitâbeler, Perslerin doğruluk şöhretini biraz da yalanlar. Aynı zamanda, Osmanlı İmparatorluğu’na kadar tekrar tekrar ortaya çıkacak olan Şarkî hükümdarlık tipinin kalıbını da onlar tesbit ettiler: kuvvetli krallar zamanında bir askerî genişleme devri; hadımların ve harem kadınlarının entrikalarıyla yükselip düşen zayıf, murdar yahut kötü krallar devrinde çok daha uzun süren bir dejenerasyon devri; ve daima, bütün tebaasının morlara bürünmüş mutlak hükümdarın huzurunda yerlere kapandığı, sarayda barbar bir azamet. Bilhassa Pers’in daha geç kralları, tahta çıkar çıkmaz bütün kardeşlerini öldürerek tahtı sağlamlaştırmak fikrinde, Osmanlıları önceden haber verdiler. Tarihlerinin ilk bölümlerinden sonra, Pers İmparatorluğu’nun tarihi, A. T. Olmstead gibi, Yunanlıları ve İbrânîleri küçümseyerek Persleri yüceltmeye çalışan “objektif” bir tarihçinin anlatımında bile can sıkıcı bir okumadır. Bu arada Zerdüşt dini de, eski çoktanrıcılığa ve sihirli merasimlere dönen, merasim ve doktrin saflığı üzerinde fanatik bir ısrarla duran ve Şark hikmetinin sembolleri hâline gelen Mecusîlerin eline geçmişti.
Buradaki temel mesele, yalnız Şark hukukunun eksiklikleri veya Şark hükümdarlığının suiistimalleri meselesi değildir— böyle kusurlar, bütün cemiyetlerde ortaktır. Söz konusu olan, temel bir kusurdur; temel bir akıldışılıktan doğan bir kusur. Tanrılara ve Büyük Kral’a itaat, Eski Doğu cemiyetlerinin hepsinde hâkim prensip olarak kaldı. Sabır ve metanet faziletlerini besledi; ateşli bir bağlılık hâli almış göründü; zamanla, rıza hikmeti yahut nefis terkinde bir kudsiyet hâline gelebilirdi; ama her zaman kölece bir görünüşe sahipti; çünkü serbestçe seçilmiş bir itaat değil, keyfî bir otoriteye körü körüne boyun eğişti. Nadiren ortaya çıkan maceracı ruhlar bile, serbest tercihin yahut maceranın idealini ilan etmediler. Rahipler, kâtipler, müneccimler— bütün mukaddes ve münevver kişiler, topluma değil, tanrılara veya tanrı-krallara hizmet etmeye devam ettiler. Hiçbiri, aydınlanma, hürriyet veya içtimaî ıslahat yönünde bir halk hareketine öncülük etmedi.
Bir kere daha, zihnen bu kavimlere tanımaya hazır olduğumuz bütün sempatiyi, duygularımızda da gerçekten duymakta güçlük çekeriz. En harikulâde başarıları bize harikulâde görünmez; çünkü bunlar artık mirasımızın bir parçası hâline gelmiş, kendiliğinden sayılır olmuştur. Sınırlılıkları ise göz alıcıdır ve çarpıcı gelmesi muhtemeldir. İnsanlık namına, çağlar boyu ve her yerde görülmüş gelenekler tarafından tasdik edilmiş olan, akıldışı ve barbarca hareketlerini— ve yirminci yüzyılda hâlâ sürenlerini— pek sert bir hükümle karşılamamamız gerekir. Fakat yine insanlık namına, hüküm vermek, akıldışı ve barbar olanı ilân etmek zorundayız— hiç değilse, hâlâ sürdükleri için. Her hâlükârda, hangi esasa göre olursa olsun, Yunanlıların yükselişinin insan hayatında meydana getirdiği büyük farkı idrak etmek zorundayız. Eski Doğu ile karşılaştırmadan, onların tek olan başarısını tam manasıyle takdir edemeyiz; zira bu başarı da, alışılmış olmamız yüzünden bir parça gözden kaçmıştır.
- İONYA’NIN YÜKSELİŞİ
Troas’ın güneyindeki sahilde, Aioller, Strabon’un ifadesine göre şehirlerinin “en büyüğü ve en iyisi” olan Kyme’yi kurdular. Her ne kadar bir rivayet orayı Homeros’un doğum yeri saymışsa da, pek az Yunanlı buna inanıyordu; onlar için “Kyme’li” kelimesi, ahmaklıkla eşanlamlıydı. Strabon, Kyme’lilerin limanlarını kullananlardan gümrük almak fikrini kavramalarının üç yüz yıl aldığını; bu müddet zarfında şehrin hiçbir çeşit gelir elde etmediğini haber verir. “Deniz kıyısında bir şehirde oturduklarını, çok geç fark ettiler.” Hesiodos’un babası da bu akılsızların arasındaydı; çünkü Kyme’den, ahmaklığıyla atasözü hâline gelen bir başka ziraat memleketi olan Boiotia’ya göç etmişti. İşler ve Günler’de Hesiodos, kendisinin de zekâsız ve ruhsuz olduğunu ima eder. Tarladaki sefaletli hayatı, şükran bilmez bir emekle dolu hayatı anlatırken, onu insan için “tabiî” hayat diye tasvir etmiş, denize açılmanın ve ticaret etmenin budalalıklarına karşı uyarmış; ve bir ilkçilik ruhu içinde, Yunan’ın şafağını bir alacakaranlıkla karıştırarak, kendi çağını, Altın Çağ’dan bozulup gelen son dereceleşmenin son merhalesi saydığı, Demir Çağı ilan etmiştir. Yüzyıllar sonra Kyme, icatlarla ilgili bir kitap yazan tarihçi Ephoros’ta daha canlı bir evlâda sahip olmuştu; fakat şehir hâlâ anılmaya lâyık bir iş başarmamıştı. Ephoros, hiç değilse hemşehrilerinden tarih kitabında bahsetmek istediği zaman, onları “O sırada Kyme’liler sulh içindeydiler” cümlesiyle araya sıkıştırmaktan daha iyi bir yol bulamamıştı.
İon Yunanlılarının, onun bu sıkıntısına epeyce güldüklerine şüphe yoktur. Onlar, başından beri, deniz kıyısında bir şehirde oturmanın ne demek olduğunu biliyorlardı ve emin olabiliriz ki, gümrükleri de oldukça yüksek tutarlardı. Onları kimse bönlükle itham etmedi. Bütün şehirleri, tarihçilere bol bol malzeme sunardı; aralarında, Aiollerden alınmış olan Smyrna ile birlikte, Miletos, Efesos, Samos, Khios gibi şöhretli şehirler de vardı.* İşte bu şehirlerde, bizim bildiğimiz mânada hayat başlamıştır. Tarihe şimdi, saltanatın ve debdebenin değil, canlı ve neşeli bir ihtişamı girer. Bu ihtişam, yaratma sevincinden ve adeta mukaddes bir hayat hırsından doğan eserlerde parlar. Büyük Kralların monoton kroniklerini kaydetmek yahut süslemek yerine, kendi düşünce ve duygularını ifade eden ferdiyetçi şahsiyetlerde ortaya çıkar. İlk “açık cemiyet” olan polis’in hür, dolgun, çok cepheli hayatını kuşatır. Bu polis’ten neler çıktığını, felsefe, ilâhiyat, ahlâk, siyaset, fizik, estetik, komedya, trajedya ve bilhassa tarih gibi pek çok temel mefhumun Yunan asıllı olmasına bakarak sezinleyebiliriz. Fakat asıl mühim olan şudur ki, Yunanlılar artık tam manasıyle şuurlu ve öz-şuurlu hâle geldiler. Doğu’da insan kendini yaratmıştı, ama kendini yaratıcı olarak görmüyordu. Şimdi insan, ruhunun bilmek, hissetmek ve gayret etmek için taşıdığı harikulâde imkânları, hakikati, güzelliği ve iyiliği kovalamak için taşıdığı imkânları idrak etmeye başladı.
Bu ruh, tabiatıyla, İonları güçlük içine sürükledi. Örf, itaat ve imanla yaşayan kavimleri rahatsız etmeyen meselelerin farkına vardılar; kendi hedeflerini kendileri seçerken, serbest seçimin tehlikelerini keşfettiler. Bazen ağırkanlı Kyme’lileri kıskanmış bile olabilirler; zira pek nadiren sulh içindeydiler. Kendileri de, servet ve refahın günahları sebebiyle Yunan dünyasında daha da kötü bir şöhret kazandılar. Gerçekten, zekâlarında pek budala olabilirlerdi. Ve biz, onların mirasçıları, önce başarılarına hayran kalmak zorunda olmakla beraber, onları anlamaya çalışırken ayrıca bir mahcubiyet de duyabiliriz. Erken tarihleri hakkında pek az şey bilinmektedir. Varlığımızı borçlu olduğumuz şehirler hâlâ gömülüdür; bu sahalardaki kazılar, ekseriya daha gösterişli kalıntıları muhafaza edebilmek için, Helenistik–Roma tabakasında durdurulmuştur. Homeros’un İonlar hakkında söyleyecek hemen hiçbir şeyi yoktur. Onların bir Kahramanlık Çağı yoktu ve Asya’ya gelişleri “tarihî” değildi.
Başlangıçtan beri, menşeleri meçhul, karışık bir kavimdi. Kitab-ı Mukaddes’te “Yavan” diye anılırlar ve bu ad, Yunanlı Ion’a tekabül eder; fakat onların ortak bir ataları yoktu. Kendilerini Atina’dan geldiklerine inandırmayı severlerdi; şüphesiz bir kısmı gerçekten oradan gelmişti; fakat hepsi aynı dili konuşmuyordu; Herodotos, İonya’da dört ayrı lehçe kaydeder. İster istila eden Dorlar, ister yurdundan edilen Akhalılar tarafından yerlerinden sürülmüş olsunlar, küçük Asya’ya birer muacir olarak gelmişlerdi, fatih olarak değil. Destanları, bir miktar mukavemetle karşılaştıklarını gösterir; fakat zaferlerle dolu bir fetih hikâyesi anlatmazlar. Ege bölgesinde herhangi bir imparatorluk gücü bulunmadığı bir zamana rastlamak gibi bir talihleri vardı. Hitit İmparatorluğu artık tarihe karışmıştı; Mısır, elinde kalan cüz’î ruhu, dindar bir eski zamancılığa hasretmek üzere kendi hudutlarına çekilmişti; Asur İmparatorluğu, başlıca güneye doğru genişlemiş, Yunan dünyasına ancak Küçük Asya’nın güneyindeki Kilikya’da dokunmuştu; Frig krallığı ise, görünüşe göre, iç bölgede kendi hâkimiyetini muhafaza etmekle yetiniyordu. Buna rağmen, İonların sahil bölgesini tutan küçük kavimler ve kabileler arasına sağlamca yerleşmeleri uzun zaman aldı. Hiçbir zaman da bir millet kuramadılar. Ortak adlarının şerefine bağlılık, onları bir arada tutuyordu ve Mykale Dağı’nın bir burun kısmındaki bir mabette, Pan-İonyon’da yılda bir bayram kutluyorlardı; fakat “İonya”, dağınık şehirlerden meydana gelen bir yığın hâlinde kaldı. Pan-İonyonlarından geriye hiçbir iz kalmamıştır.
Bununla beraber, küçük Asya’ya yerleşmeleri, Amerika sınırının sergüzeştine benzer gerçek bir maceraydı. Orman temizlemek yahut vahşilerle uğraşmak zorunda değillerdi, ama bir fırsatlar diyarında, girişim, maharet ve cesaret isteyen bir ülkede, hayata yeniden cesaretle başlıyorlardı. Şehirleri, arkalarında kuvvetli bir ana vatanın desteği olmaksızın tutmak zorunda oldukları ileri karakollarıydı. Refaha erdikçe, yeni koloniler kurdukları, teşebbüs ruhu taşıyan insanların yine yeni baştan başladıkları, ilerleyen bir sınır üzerinde yaşıyorlardı. Ve bütün bu zaman boyunca, “tarihî” hadiselerin yokluğunda bile, Kahramanlık Çağlarının yaptığı her şeyden çok daha anlamlı bir tarih yaratmaktaydılar. “İnsanlığın saadeti üzerinde en fazla tesiri olan hâdiseler,” diye yazıyordu Macaulay, “örf ve ahlâk değişmeleri, cemiyetlerin fakirlikten zenginliğe, cehaletten bilgiye, vahşilikten insanlığa geçişleri— bunların çoğu sessiz inkılâplardır.” İonya’da vuku bulan inkılâbı aydınlatmak için, şimdi, Miletos’un tarihini takip edebiliriz; İonya şehirlerinin en büyüğü olan, Homeros’un adını andığı tek şehir ve Hitit arşivlerinde zikredilen Millawanda yahut Milawata adıyla, kayıtlı tarihe ilk giren şehir.
Miletoslular geldiklerinde, bölgenin Karialılar tarafından işgal edilmiş olduğunu gördüler ve daha ilk hareketleri, İon kanının, parlak başarılarının sırrı olduğu yolundaki fikri dağıtmaya yeter. Herodotos’un anlattığına göre, Atina’dan gelmişlerdi ve kendilerini bütün İonlar içinde en saf İon sayıyorlardı; fakat yanlarında kadın getirmemişlerdi ve bu sebeple, öldürdükleri Karialı erkeklerin kızlarıyla evlendiler. Kadınlar, babalarının ve kocalarının intikamını almak üzere, kızlarına da miras bıraktıkları bir yemin ettiler ki, “hiçbir kadın, kocasıyla birlikte sofraya oturmayacak ve ona adıyla hitap etmeyecekti”; fakat onlara çocuk vermeyi reddedecek kadar da vatanperver yahut kadınlıktan çıkmış değillerdi. Miletoslular, erkeklere mahsus müşterek yemek âdetini muhafaza ettiler; Platon, bunun birlikten ziyade iç harp çıkarmaya yaradığını düşünmüştü.* Karialılar ise, buna rağmen sahnede kalmışlardı ve daha başka karışıklıklara işaret ederler. Kendilerinin Küçük Asya’nın yerli halkı olduklarını iddia ederken, Yunan geleneği onları, Girit Kralı Minos tarafından hâkimiyetlerine son verilinceye kadar bir thalassokrasi (deniz egemenliği) sürdürmüş Ege kavmi diye gösterir. Fakat deniz demek olan thalassa— tarihleri boyunca kendileri için hayatî ehemmiyeti olan denizin adı— Hint-Avrupa kökenli bir kelime değildir. Parnassos ve bizzat Atina gibi, daha eski bir kavimden ödünç alınmıştır.
Muhtemeldir ki İonlar, Girit’in parlak Minoslularına epey şey borçluydular; fakat ne kadar borçlu oldukları belli değildir. Bu Minosluların, çift ağızlı balta ve yanındaki aslanlarla tasvir edilen Ana Tanrıça’yı da yanlarında getirerek Anadolu’dan geldikleri sanılır ve Mısırlılardan çok şey öğrenmiş oldukları bilinir; fakat, bütün bu Doğu medeniyetlerinden çarpıcı derecede farklı bir medeniyet geliştirmişlerdi. Ne ziguratları, ne piramitleri, ne büyük mabetleri, ne mezarları, ne de kral heykelleri vardı— yani, o kadar heybetli ve nihayet o kadar bunaltıcı Doğu anıtsal şekillerinden hiçbiri yoktu. Yalnız sarayları vardı; havadar, iyi lağımlanmış, renk cümbüşü içinde, ne kadar görkemli iseler o kadar yaşanabilir saraylar. Bu saraylardaki freskler, kraliyet zaferlerini, tanrıların yahut kralların korku salan azametini tasvir etmek yerine, Minosluların tabiat, spor, sanat ve medenî münasebetler içindeki zevkini tasvir ediyordu. Bunların arasında, mahkeme hanımlarını, canlı ve zarif “Parisli kadınlar”ı gösteren sahneler vardır; robot sıraları değil, öylesine ifade gücü yüksek bir konuşma sürdüren, insanın neredeyse dedikodularını ve gevezeliklerini işiteceği kadar canlı insan grupları. Toynbee, bu neşeli ve ateşli insanları, öldüklerinde bir Universal Church bırakmadıkları için— ki ona göre bir medeniyetin varlığının tek haklı gerekçesi budur— mahkûm etmiştir. Başkaları, Minosluları, böylesine ansızın öldükleri için bağışlayabilir; hattâ İonların başına böyle bir miras sarmadıkları için sevinebilirler; zira Universal Church’ler, tabiatları icabı, kalıplarına oturmuş olmaya meyillidir.
Bu hâliyle, sayıca az olan İonlar, tipik bir şekilde, dindarâne yahut ihtiyat icabı, yerli tanrının himayesine sığındılar. Miletoslular, yakınlardaki Branchidai’de eski bir kehanet ocağını devraldılar; daha sonra oraya Apollon’u yerleştirdiler. Bu ocak, Küçük Asya’daki on dokuz Apollon kehanet merkezinin en meşhuru hâline geldi; yalnız Delfoi ondan üstün sayılıyordu. Daha sonra, bugün Didyma diye anılan yerde inşa olunan mabet, Küçük Asya’daki İon mimarisinin en muhteşem harabesidir. Fakat Miletosluların bu mabedi hiçbir zaman tam manasıyle bitirmemiş olmaları mânidardır. Zihinleri daha çok İonya’nın tabiî üstünlükleriyle meşguldü.
Toprak ve iklim, onlara (yahut Herodotos’a), “yeryüzünün en güzel yeri” gibi görünüyordu. Yazın bunaltıcı derecede sıcak olabilen iklimi hakkında bazı tereddütler bulunabilir; fakat yeşil vadileri, parlak mavi gökleriyle, şüphesiz pek güzel bir bölgedir ve çıplak Anadolu yaylasına kıyasla çok daha misafirperverdir. İonlar burada, pek az olan ihtiyaçlarının bolluğuna güvenebiliyorlardı— zeytine, tahıla, şaraba, balığa, meyveye, peynire. Hususiyle ticaret bakımından çok elverişli bir mevkiden faydalanıyorlardı. Bütün maksatları bakımından en mühim olan, limanlarına inen ırmak vadileriydi. Bu vadiler, kendi başlarına verimli oldukları gibi, iç bölgelere ve daha uzak Şark’a uzanan tabii yollar teşkil ediyordu; Yavan’ın oğullarını daha da kamçılayan ve zenginleştiren ticaret, bu vadilerden aşağıya akıyordu. Maiandros (Menderes) Irmağı’nın ağzında bulunan Miletos, Şark’tan gelen kervanların büyük bir son durağı hâline geldi.
Bu gibi üstünlükler, yalnız elverişli şartlardı— İon başarısının “sebebi” değillerdi. Aynı üstünlüklerden faydalanmış eski kavimler, onun yanına yaklaşan hiçbir şey başaramamışlardı; ne de daha sonraki Türkler başarmışlardır.® Nihayetinde, İonların orijinalliğini, dâhiyi açıklayamadığımızdan daha fazla açıklayamayız. Bununla beraber, kaba hakikat ortada duruyor ki, ticaret üzerinden gelişip serpildiler. Tarihteki pek çok parlak şehir gibi— Atina’dan Floransa’ya kadar— onların başlıca şehirleri de ticaret şehirleriydi. Her biri, ihtisaslaşmış sanayiler geliştirdi; Miletos, ince yünleri ve mor renkli kumaşlarıyla tanınır oldu. İonlar ayrıca ticaret filoları kurdular— Hesiodos’a rağmen denizde kalmayı sürdürerek— ve doğu Akdeniz pazarında, enerjik Fenikelilerle rekabete giriştiler. Bu ticaret harbindeki zaferlerinin işareti, Mısır’ın, Nil deltasında Naukratis ticaret merkezini onlara tahsis ettiği, yedinci yüzyılın başlarında geldi. Bu merkezi kurmakta ve yaşatmakta önderlik eden Miletos, aynı zamanda, sikke basan ilk Yunan şehri ve harita ve seyrüsefer yazıları kaleme alan ilk şehir oldu. M.Ö. beşinci yüzyıla kadar, Yunan dünyasının en zengin şehriydi.
İon refahının bir işareti, aşağı yukarı M.Ö. 700 yılı dolaylarında başlayıp iki yüzyıl boyunca devam eden güçlü kolonizasyon hareketiydi. Miletos’un yalnız başına, Hellespontos’tan Karadeniz’in sonuna kadar uzanan kuzey sahillerinde, Abydos, Lampsakos, Kyzikos ve Sinop gibi mühim şehirler de dâhil olmak üzere, yetmişten fazla koloni kurduğu söylenirdi. Diğer İonlar batıda Fransa ve İspanya’ya, güneyde Libya’ya kadar gittiler. Ve yedinci yüzyılda artık bu, polis merkezli, tanınabilir bir Yunan kültürüydü. Homeros büyük eserini tamamlamıştı. Sanat, geometrik üsluptan, tabiî ve insanî motiflere yönelmişti. Mabet, tipik olarak güneş ışığı içinde parlayabileceği bir yükseklikte inşa edilerek, sahnede görülür olmuştu; yalnız rahiplerin girebildiği yahut ancak özel vesilelerde açılan karanlık iç mekânlarda oturan Doğu tanrılarının aksine, Yunan tanrıları her zaman görünür ve erişilebilir idiler. İlk defa, Sappho, Arkhiokhos, Terpander ve Anakreon gibi şairler, kişisel düşünce ve duygularını serbestçe liriklerde ifade ediyorlardı. Miletos’ta felsefe, ilim ve tarih doğmuştu.
Bu son derece mühim başarılara geri döneceğiz. Bu arada, kayda geçmesi bakımından, başarılarıyla birlikte İonların ciddi müşkillerle karşı karşıya geldiklerini belirtmemiz gerekir. Yedinci yüzyılda, Hermos (Gediz) Irmağı vadisinde, biraz Smyrna’nın yukarısında sahile indikleri yerde, yeni bir Lydia Krallığı doğdu. Bu krallık, zengin Miletos üzerine yoğunlaşarak, İon şehirleri üzerinde ilerlemeye başladı. Miletoslular, deniz üzerindeki hâkimiyetleri sayesinde (daha sonra Atina’yı Perslerden kurtaracak olan imkân), tekrarlanan ve uzun süren muhasaralara dayanabildiler; fakat altıncı yüzyılda sonunda Kroisos’un hâkimiyetine boyun eğdiler. Kroisos, Küçük Asya’daki bütün Yunan şehirlerine hâkim oldu. İonlar, hürriyetlerini kaybetmişlerdi; ki bunu, bazı kısa aralıklar dışında, bir daha tam manasıyle elde edemeyeceklerdi.
Bu hadise, o sırada, olup bitmiş bir felâket demek değildi. Lydialılar, başkenti Sardes, Küçük Asya’nın en parlak şehirlerinden biri hâline gelen medenî bir kavimdi.® Onlara nispet edilen, medeniyete en büyük katkıları olan sikke icadı, Yunanlılar için özel bir nimet oldu. Gordon Childe’ın işaret ettiği gibi, bozuk para, yalnız ticareti kolaylaştırmakla kalmıyor, ucuz malların imalini kârlı hâle getirerek sanayiyi de teşvik ediyordu; küçük üreticiler, mallarını kolaylıkla çömlek ve iğneyle değiştirebiliyor yahut sikkelerini büyük alımlar için saklayabiliyor, işçi ise artık “ücretini yemek zorunda” kalmıyordu. Ayrıca, daha sonraki Romalılar gibi, Lydialılar da, Yunan kültürünün çoğunu benimsemek suretiyle, Yunanlı bağlılarına en yüksek hürmeti göstermişlerdir. Kroisos, büyük Yunan kahin merkezlerinin hepsine pek zengin adaklar adayan, Yunanlılara özel hayranlık besleyen bir hükümdardı. Onun idaresi altındaki Sardes, “Hellas’ın bütün bilge adamları”nın buluşma yeri olarak tanınır oldu.
Ne var ki, Kroisos, yükselen Perslere harp açıp açmamak hususunda karar vermek için Delfoi kahinine danıştığı zaman, kehaneti yanlış anladı. Apollon, “eğer harp açarsa, büyük bir imparatorluğu yıkacağını” söylemekle, gayet doğru bir cevap vermişti; fakat Sardes’in bilge adamları, Apollon’un müphem konuşmaya meyilli olduğunu ve bu sözle Kroisos’un kendi imparatorluğunu kastetmiş olabileceğini ona hatırlatmayı ihmal etmişlerdi. Kroisos’un imparatorluğu, M.Ö. 547-46’da, İmparator Kyros’un eline geçti. Lydia’nın liberal idaresine bağlılık göstererek Perslerin Kroisos’a karşı ayaklanma çağrısını reddetmiş olan İon şehirleri, Persler tarafından kolayca zapt olundu. Birkaç yıl içinde Kyros, Küçük Asya’nın bütünü üzerinde hâkimiyet kurmuştu. Pers idaresi, yalnız Yunan şehirleriyle yapılan ve bu şehirler üzerinden yürüyen ticaretin karşılıklı kâr getirdiğini görebildikleri için bile, umumiyetle yumuşaktı; fakat İonların yaratıcı gücü sönmeye yüz tuttu. Beşinci ve dördüncü yüzyıllarda, pek az ünlü isim çıkardılar.
Umumiyetle, bu, tarihlerinin yüz kızartıcı bir faslıdır; ki buna da tekrar döneceğiz. Şimdilik, adalet gereği, İonların hemen her zaman güç şartlar içinde savaştıklarını ve buna rağmen tarihlerine bazı kahramanca sayfalar yazdıklarını belirtmek gerekir. Teos yurttaşları, gemilere binip, istisnasız hep birlikte Perslere boyun eğmektense başka bir yurt bulmaya gitmek suretiyle kendilerini gösterdiler. Miletos, ruhça hâlâ bağımsız, altıncı yüzyılın sonunda onlara karşı bir isyana öncülük etti. Umutsuz bir direnişten sonra bütünüyle yerle bir edildi; fakat bu direniş, Atina’yı kurtarmaya yardım etti; Atinalılara kuvvetlerini hazırlamaları için daha çok zaman kazandırdı ve ruhlarını kamçıladı. Miletoslular, şehirlerini yeniden inşa ettiklerinde, şehircilik sahasında yapılan en eski denemelerden biriyle onu daha da güzel hâle getirdiler. Miletos, Büyük İskender devrine kadar, İonya’nın en mühim şehri olarak kaldı.
Her yönüyle Miletos, Yunan müesseselerinin en tipik ve en temel olanına— polis’e— lâyık bir örnekti. Polis’in ortaya çıkışı, Yunan medeniyetinin şafağını; onun çözülmesi ve ölüşü ise sonunu işaret eder. Bu, tek olan, benzersiz bir müesseseydi ve tam manasıyle hakkını vermek kolay değildir. Hattâ onu karşılayacak bir kelimemiz bile yok: polis’in umumî tercümesi olan “şehir-devlet”, yanlış çağrışımlara yol açar. O hâlde şimdi başlangıca dönmeli ve gelişmesini yakından incelemeliyiz.
- YUNAN POLİS’İ
Aristoteles, surların, insan yaşasın diye inşa edildiğini söylemişti. “Tabiat, bir duvarı sevmez,” diye eklemişti Robert Frost; bununla, tabiatın, insanlar arasındaki bu engellere kızdığını ima ediyordu; fakat belki tabiat hakkında daha kıskanç bir güdüden şüphe edilebilir. Surlar, insana mahsus bir dünya yarattılar. Baştan sona şehir, medeniyeti belirleyen bütün faaliyetlerin başlıca merkezidir. İlkel cemiyetler, ahlâkçıların medenîlik ile barbarlık arasındaki farkı belirtmek için sık sık başvurdukları, dinî inanç, vatanperverlik, iffeti koruma ve özel mülkiyet gibi mukaddes şeylere bağlı kalabilirler. İlkel cemiyetlerin, hiç bir zaman şehirleri yoktur— daima günahkâr olan şehir. Şehir, kendi günahkârlığını fark etmeyi mümkün kılan daha ince, daha zengin bir şuur yetiştirmiştir; ardından da, köy hayatının güya mübarek sadeliklerinin farkına varılabilmesini sağlamıştır. Köyü de değiştirmiştir; zira, tarih öncesi köylü, okuryazar olmasa bile “okumasız” değildi; bilmediği bir yazının varlığının farkındadır ve tâbi olduğu daha büyük bir dünyanın farkındadır.
İlk Sümer şehirleri, siyasî ve iktisadî bakımdan epeyce serbestlikten faydalanıyor görünüyorlar. Hürriyet için bir kelimeleri, eşitlik için bir nazariyeleri ve bir halk meclisleri vardı. Krallar gökten indiği zaman bile, epeyce serbest hususî teşebbüs sürüyordu; Mısır’da Firavun’un memurlarının yürüttüğü ticareti, burada müstakil tüccarlar teşkilâtlandırıyordu. Fakat kendi kendini idare eden şehir ortadan kayboldu; onunla birlikte, gerçek siyasî hayat da kayboldu. A. E. Zimmern’in işaret ettiği gibi, büyük Doğu cemiyetlerinde, siyasî işlerden sayılan hiçbir iş yoktu; çünkü ortada gerçek “umumî iş” yoktu; idare, yalnız hükümdarların işiydi. Kral, diğer krallarla yahut kral olmak isteyenlerle, bazen de aristokrasi yahut ruhban sınıfı ile mücadele etmek zorunda kalsa bile, bu çatışmalar, hükmeden sınıfın kendi içinde cereyan ediyor ve umumî yahut müşterek menfaatin açıkça tanınmasıyla sonuçlanmıyordu. Ortada böyle bir şey bulunduğunu, sürekli olarak ilk defa, Yunanlılar ileri sürdüler.
Geç gelenler olarak, Sümer’deki inkişafı ters çevirmiş bulunuyorlardı. İlk İonlar da, Akhalılar gibi, krallar tarafından idare ediliyorlardı; yedinci yüzyıla kadar bu tür hükümdarlardan bahsedildiğini işitiriz. Fakat İonlar, İonya’da kesin olarak yerleştikten, ticaret ve sanayi ile meşgul olmaya başladıktan sonra, başlıca savaş önderliği yapan bir kralın idaresine pek ihtiyacı kalmadı. Bir oligarşi iktidara yükseldi. Refah ile birlikte, Miletos’ta “Zenginler” ve “El İşçileri” diye bilinen zümreler arasında ortaya çıkan, tanıdık sınıf kavgası da geldi. Kolonizasyon hareketinin görünür sebeplerinden biri, bu mücadeleyi hafifletmekti; fakirler ile hoşnutsuz olanlar, kendi hayatlarını düzeltmek için gemiye binip uzaklara yelken açıyorlar ve muvaffakiyet kazandıkça da aynı hikâyeyi bir daha tekrarlıyorlardı. Bu mücadele, antik Yunan tarihinin acı sonuna kadar sürdü. Bununla beraber, polis bu mücadeleden doğmuştu. Yunanlılar, onu adaleti yerleştirmek için bilerek kurduklarına inanıyorlar ve kendilerine iyi kanunlar ve anayasalar veren Solonları, en büyük millî kahramanları arasında sayıyorlardı. Hiç değilse polis, adalet uğruna yürütülen bilinçli bir mücadeleden doğmuştu.
Gelişmesinin ilk safhalarından biri— ve muhtemel yanlış anlamaların başlangıcı— İonya’da ilk defa görülen “tiran” idaresiydi. Yunanlılar için bu kelime, bugün taşıdığı bütün kötü çağrışımlara sahip değildi; başlangıçta hiçbir leke taşımıyordu. Tiranlar fiilen mutlak hâkimler olsalar da, ekseriya iktidara, halkın sözcüsü ve halkın hamisi olarak gelirler, hattâ— Mytilene’li Pittakos örneğinde olduğu gibi— halk tarafından seçilirlerdi; on yıl boyunca dürüst bir demokrat olarak hükmetmiştir. Hiçbir zaman ilâhî hak iddiasında bulunmazlar ve nazarî olarak daima kamu menfaatine karşı sorumlu sayılırlardı. Umumiyetle, aristokrasi ile demokrasi arasındaki bir geçiş safhasını temsil ederlerdi. İlk tiranlar, bilinen ilk politikacılardı; en iyi örneklerinde, “politika adamı”nın bir zamanlar ne demek olduğunu gösteriyorlardı— profesyonel bir kamu hizmetkârı, bir devlet adamı. Miletoslu Thrasyboulos da, büyük bir devlet adamı sıfatıyla şöhret kazandı: Atina ile Mytilene arasındaki bir harpte hakemlik yaptı; Miletos’u Lydia Kralı Alyattes’in uzun süren seferlerine karşı başarıyla müdafaa etti; sonunda onunla bir muahede akdetti ve diğer hükümdarlarla yazıştı. Tiranlar, aynı zamanda, fakirlere iş sağlamak ve şehri güzelleştirmek için bayındırlık programları başlattılar. Rönesans’ın Medici ailesine benzer şekilde, kültür hamileri olarak tanındılar; şairleri misafir eder, yerli mabetleri inşa ettirmek yahut süslemek için en meşhur sanatkârları ararlardı. Bunlardan ikisi— Korinthoslu Periandros ile Mytilene’li Pittakos— Hellas’ın geleneksel Yedi Bilgesi arasında sayılmıştır.
Bununla beraber, tek adam idareciler olarak, en kötü mânadaki tiranların da bütün unsurlarını taşıyorlardı ve Yunanlılar için, siyasî meselenin çözümü değillerdi. Çoğu, sonunda şehirden sürüldü. Sonra, ekseriya, oligarşi ile halk arasında yeniden bir mücadele başlıyor ve başka bir tiran tekrar iktidara yükseliyordu. Fakat polis’in özü, belirli bir hükümet şekli değildi. O, Doğu’daki mukaddes monarşi dışında, her türlü şekli tanımıştı. Aristoteles’in dediği gibi, “Bizim nazarımızda tiranlık bile bir idare şeklidir”— her ne kadar “onun hakkında söylenecek pek fazla bir şey yoksa da”. Esas fikir, umumî menfaat namına ve umumî rızaya dayanarak, kanunla idare edilmekti.
Belki daha temel olan bir fikir, şair Simonides’in ifadesine dökülmüş olan fikirdi: “Şehir, insanın muallimidir.” Bu sebepledir ki, polis’in “şehir-devlet” diye tercüme edilmesi, pek isabetli sayılmaz. Polis, arada bir, çevresindeki araziyi de içine aldığı için, sade bir şehirden daha fazlasıydı. Vatandaşlarının birçoğu, hattâ ekseriyeti, çiftçiydi; surların içindeki dünyaya değer verirler, fakat tabiî hayattan da kopmuş değillerdi. Bizde köylü, taşralı yahut saf köylü, şehirli kurnaz, “şehir çocuğu”, “asfalt erkeği” gibi tipleri doğuran, şehirle kır arasındaki keskin ayrım yoktu. Her şeyden önce polis, bizim bildiğimiz mânada “devlet”ten çok daha fazlasıydı. Bizim için Devlet, cemiyetin sınırlı bir sahasıdır; diğer sahalardan büyük bir titizlikle tecrit edilmesi gereken bir saha. Onu Kilise’den ayırmaya; Ticaret’ten uzak tutmaya; hürriyetlerimizi ona karşı muhafaza etmeye, umumiyetle halkı Devlet’ten korumaya çalışırız. Yunanlılar için ise polis, fiilen “halk”ın kendisiydi. Dinî, ahlâkî, kültürel ve içtimaî menfaatleriyle birlikte siyasî menfaatlerini de içine almak suretiyle, cemiyetle adeta bütünüyle çakışıyordu. Kendi tanrılarına sahipti; onların bayramları, başlıca şehir tezahürleri olup, Noel, Mardi Gras ve 29 Ekim’in bir birleşimi manzarasını arz ediyordu; mabetleri, gymnasionları, tiyatroyu, agorayı polis inşa ediyordu; yıllık oyunları ve yarışları polis sahneye koyuyordu; açık hava merkezleri, içtimaî hayatın da merkeziydi; Yunanlıların gerçek evi idi. Polis, hakikî mânada, tek bir büyük aileydi. Tıpkı aileler gibi, bahtiyar yahut bedbaht olabiliyordu; üyeleri, pek sık kavga ederlerdi. Fakat, Devlet’le değil, birbirleriyle kavga ettiklerini peşinen kabul ederlerdi. Ölümün kendisi bile, sürgün kadar korkunç bir akıbet sayılmazdı.
- Yunanlıların her yerde Dost’a adanmış mabetleri, fakat hiçbir yerde Kadın’a adanmış bir mabedi bulunmadığı söylenmiştir. Bu sebeple kadınlar, Miletos’tan daha sonra çıkan bir hemcinslerinin düşüncesiyle teselli bulabilirler: Atinalı Perikles’in parlak dostu ve yoldaşı olan Aspasia; Plutarkhos’u, Perikles’in onu o kadar çok sevdiğine, eve girerken de çıkarken de onu öptüğüne hayrette bırakmıştı.
® Yunanlılar, daha sonraki dünyanın rağbet ettiği ırk nazariyelerinden çok daha makul ve insanî bir nazariye olmak üzere, karakterdeki temel farkları, fiziki çevre farklarıyla açıklamayı severlerdi. Meselâ Hippokrates, Asyalıların, Avrupalılara nazaran “daha yumuşak ve şefkatli”, fakat daha uyuşuk ve korkak olduklarını yazarken, bunu, görece mutedil, dengeli iklimlerinin ve verimli topraklarının tesiriyle açıklamıştı. Çevrenin belirli ve sürekli bir faktör olması bakımından bu nazariye, hiç değilse daha makuldür; fakat kültürün anahtarı değil, sadece şartlandırıcı bir unsur olduğunu, Küçük Asya’yı işgal etmiş pek çok farklı kültür açıkça gösterir. Her hâlükârda İonlar, ne yumuşak, ne de uyuşuk insanlardı.
Aynı zamanda, polis kesinlikle bir totaliter devlet değildi. Sparta öyleydi— ve bu sebeple tekti. Diğer bütün Yunanlılar, aslında hür insanlardı; polis, en parlak devrinde onlardan çok şey isterdi, fakat bunu onlardan hür iradeleriyle alırdı; çünkü onlara yine çok şey verirdi. Hususî hayatta, kumar ve içkiden cinsî davranışa ve intihara kadar her şeyi tahdit eden kanunlara boyun eğen Amerikalılarınkinden umumiyetle daha az devlet müdahalesi vardı; Yunanlılar, hayatlarını ve ölümlerini, istedikleri gibi yaşamaya çok daha yakın bir tarzda sürdürürlerdi.
Şüphesiz pek çoğu, sanatı, ahlâkı ve dini sıkı surette tanzim etmek isteyen, yaşlanmış Platon gibi hissediyordu; fakat Kanunlar’ını kaleme alırken gösterdiği o titizlik, onun kasvetli idealinin, yaşayan Yunan idealine tekabül etmediğini açıkça gösterir. En mühim nokta şudur ki, Yunanlılar totaliter zihniyetin kölesi değillerdi. Doğu imparatorluklarında insanlar Devlet’i, havayı kabul ettikleri gibi kabul ediyorlardı; bildikleri tek şey buydu ve bunun hakkında yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Yunanlılar ise polis’i, onu düşünmüş oldukları, ona tam manasıyle şuurla bağlandıkları ve onun yalnız emniyet için değil, adalet, hürriyet, iyi hayat— bir “barbar” değil, bir Hellaslı olmak için— vazgeçilmez vasıta olduğuna inandıkları için kabul ettiler. Kendilerine mahsus ferdiyetçiliği, tam da polis içinde ve polis vasıtasıyle geliştirdiler.
Bu ferdiyetçilik, modern ölçülere göre bile hâlâ ayırt edicidir. Yunanlılar, ferdi, bizim demokratik dünyamızda olduğu gibi, hem fiiliyatta hem nazariyatta devletten ayrı bir şey olarak tasavvur etmiyorlardı. Sözlüklerinde, “ferd”, “benlik”, “ego” gibi kelimelere tekabül edecek karşılıklar yoktu. Elbette menfaatlerini gözetiyorlardı; fakat en bencil oldukları anlarda bile, aradıkları, hemşehrilerinin medhi demek olan şöhretti. Aynı şekilde, erişebilecekleri en yüksek iyi de, polis’e hizmet içinde idi. Vicdan, hususî değil, umumî idi; Yunan sözlüğü, “vicdan” kelimesinin tam karşılığı sayılabilecek bir terim de tanımaz. Onlarda, ahlâk için ayrı, siyaset için ayrı bir ölçü yoktu; ahlâkî olanla siyasî olan arasında keskin bir ayırım bulunmazdı; Sezar’a ait olanlarla Tanrı’ya ait olanlar arasında bir uçurum yoktu. Aristoteles’in dediği gibi, iyi idare olunan bir polis’te, iyi insanın fazileti ile iyi vatandaşın fazileti birdir. Ve insanı “politik bir hayvan” diye tarif ettiği zaman, onunla, ayırıcı fonksiyonu oy vermek, bir siyasî partiye üye olmak yahut güncel siyasî işlere “şuurlu bir ilgi” göstermek olan bir hayvanı kastetmiyordu. O, tabiatı icabı, hür ve tam manasıyle polis hayatına iştirak eden bir hayvanı kastediyordu; ki bu hayat, onun kendine mahsus mükemmelliğinin vasıtasıydı. Hususî işine o derece gömülmüş, umumî işlere böylesine ilgisiz kalmış bir kimse için kullanılan Yunan kelimesi, bugün bizim “idiot” dediğimiz kelimeydi.
Şimdi şunu da eklememiz gerekir— ve bunu, yalnız hırsla çalışan işadamlarımızın hatırı için söylemiyoruz— bütün bu tasvir, polis’i en iyi hâliyle göz önüne alır; ve en iyi hâliyle bile, bizim için örnek olamayacağını da kabul etmek şarttır. Polis, pek küçük bir teşekküldü. Klasik dünyanın “büyük şehirleri”nin harabelerini gezen bir ziyaretçi, bunların küçüklüğüne hayret edebilir; yeniden plânlandığı M.Ö. 480 yılında bile Miletos, yalnızca yaklaşık 220 dönümlük bir sahayı kaplıyordu; bunun da dörtte biri park ve bahçelerden ibaretti. Çevresindeki arazileri de eklediğimizde, polis yine küçük bir devletten ibaret kalıyordu. Kaldı ki, kendi nevi şahsına münhasır idealini gerçekleştirebilmesi için küçük olması gerekiyordu. Vatandaşlar, tam bir siyasî hayat sürebiliyorlardı; çünkü herkesin sesi herkese ulaşabiliyordu; herkes halk meclislerine iştirakte bulunabiliyordu. Cemiyet duygularının bu kadar derin ve canlı olmasının sebebi, hepsinin aynı şehir bayramlarına katılmaları, aynı mabetlere, aynı tiyatroya, aynı agoraya gitmeleri ve hemşehrilerinin çoğunu hiç değilse yüzlerinden tanımalarıydı. Onlar için, iyi insanların memleketlerinin yardımına koşmaları için her zaman en münasip vakitti; çünkü memleketle doğdukları şehir birdi ve meseleler derhal hissedilen meselelerdi. Vazife, soyut bir idealizm değil, apaçık bir sağduyu meselesiydi. Neden Kore’de savaştıklarını hiçbir zaman merak etmek zorunda kalmadılar.
Bu sebeple, siyaset felsefecileri, küçük olmanın zaruretini peşinen kabul ediyorlardı. “Çok kalabalık bir insan kütlesini, gerektiği gibi idare etmek güç, hattâ imkânsızdır,” diye yazıyordu Aristoteles; ve uçları göstermek için, yüz bin vatandaşlık bir kütlenin, on kişilik bir kütle kadar abes olacağını ilâve ediyordu. Platon daha da müspet konuşmuştu. İdeal polis’in 5.040 vatandaşı olacağına karar verdi— fazladan kırk kişi, idarî kolaylık için, sayının birden ona kadar bütün rakamlara bölünebilir olmasını sağlamak içindi; ondan sonra da, her Amerikan şehrinin övünme sebebi olan büyümeyi nasıl önleyebileceği, bu rakamı nasıl tam ve değişmez tutabileceği meselesi üzerinde tasalanmıştı. Kadınları, çocukları, köleleri ve yerleşik yabancıları da eklediğimizde, bu, aşağı yukarı 50.000 kişilik bir cemiyet teşkil eder; ki bu da muhtemelen Helenistik devirden önce, ortalama bir Yunan polis’inden pek de küçük değildi. Hattâ o devirde bile, Miletos’un bağımsız komşusu olan Priene, yalnız 5.000 nüfuslu bir kasabaydı.
Yunanlıların tecrübesi yahut Platon ile Aristoteles’in tavsiyeleri, Middletown için belki yer yer faydalı sayılabilir; ama Amerika için bir siyaset kitabı teşkil etmesi çok zordur. Middletown için bile, bunların şiddetle kayıtlanması gerekir. Biz, ortalama bir polis için, kadınları ve köleleri de “ekleyerek” sayıyı buluyoruz; halbuki o polis’in yetişkin vatandaşları, nüfusun ancak yüzde onunu teşkil ediyordu. Bazı âlimler, bugün, klasik Yunan’da kadının düşük statüsünün abartılmış olduğunu iddia etseler bile, kadınların siyasi hayatta hiçbir söz hakkı olmadığı, en eski meslekler olan rahibelik ve fahişelikten başka mesleğe giremedikleri kesindir. Bunların kurtuluşunun bazı şeyleri değiştirmiş olduğunu kabul etmek zorundayız (bilhassa, kadınlarla ilişkilerin yaratacağı tehlikeyi azaltmak için erkek çocuklara duyulan aşkı kanunlaştıran Giritli kanun koyucuyu hatırladıkça). Ve polis’in ağır, çetin ve kirli işlerinin çoğunu gören kölelerin yarattığı büyük fark hakkında da hiçbir tereddüt yoktur. Serflik yahut kölelik, polis’in zengin içtimaî hayatı için vazgeçilmezdi: vatandaşların, hem kamu vazifelerini yerine getirebilmeleri, hem de çeşitli ilgi alanlarını geliştirebilmeleri için geniş bir boş zamana ihtiyaçları vardı. Zamanla çoğu, Platon ve Aristoteles gibi, bir vatandaşın ticaretle yahut sanayi ve zanaatle uğraşmasının yakışık almayacağına inanmaya başladı. Yunan mükemmellik idealini, Middletown’ın işçileri gerçekleştiremez.
Polis’in ideal birliğinin içinde bile esaslı bir sınırlama gizlidir. Ferdin devletin üstünde tutulması ve umumî ahlâkla hususî ahlâk arasında bir fark muhafaza edilmesi pek yerindedir. Ancak ferd, kanunî ve yerleşmiş olanın, doğru ve iyi olmayabileceğini fark edebilir. Siyaset, hiçbir zaman yüksek bir ahlâk seviyesini sürekli muhafaza edemez; milletler, hususî hayatta az çok güvenebileceğimiz nezaket, doğruluk ve iyi niyet ölçülerinin daima altında kalırlar. Polis’iyle bilfiil özdeşleşmiş sadık bir vatandaş, fakir ve muhtaçlara kötü muamele etmeye, diğer şehirlerdeki Yunanlı hemşehrilerine utanç verici davranmaya mecbur olabilir— ve ekseriya da öyle olmuştur. En iyi hâliyle bile, polis’in ahlâkî kaideleri pek sıkı bir şekilde sınırlıdır. Onun en yüksek kamu vazifesi ideali, fedakârlık ve sevgi ideallerini teşvik etmez; insanlık idealini ise büsbütün dışlar. Sparta, dar bir vatanperverliğin göze çarpan misalidir; fakat her Yunan polis’i, en parlak devrinde, “insanlığın menfaatleri” gibi mefhumlara yabancıydı.
Tabiî netice, polis’i ölüme götüren kıskanç bir mahallîciliğin doğmasıdır. Arka bölgelerde daha büyük kuvvetler yükselirken, onun küçüklüğü, apaçık bir zaaf hâline geldi; Yunanlıların müşterek menfaatlerini savunabilmeleri ve istiklâllerini muhafaza edebilmeleri, ancak birleşmekle mümkündü. Bununla beraber, hiçbir zaman hakikî bir federasyona, hele hele Birleşik Yunan Devletleri’ne kavuşamadılar. İonya tarihinin kaydedilmiş ilk hadiselerinden biri, aşağı yukarı M.Ö. 700 yılları dolaylarında Priene ile Samos arasında çıkan bir ihtilaftır; bu hadise, Yunanlılar dış siyasetlerini serbestçe tayin edebildikleri müddetçe sürecek olan mücadele şeklinin örneğini verir. İon şehirlerinden Chios dışında hiçbiri, Lydia ile yapılan uzun savaşlar sırasında Miletos’un yardımına koşmamıştır. İonlar, Miletoslu Thales’in tavsiyesini reddederek, Perslere karşı bir kez daha birleşememişlerdir; ayrı ayrı savaşmışlar ve çabucak yenilmişlerdir. Onların Pan-İonyon’u, Yunanlıların siyasî birlik yolunda erişebildikleri en ileri mertebeyi gösterir— diğer Yunanlılardan onları ayıran ve tipik olarak diğer şehirlerle yahut diğer birliklerle savaşan ittifaklar yahut ligler. Bunların en kuvvetlisi olan ve Perslerin bozguna uğratılmasından sonra kurulan Atina Deniz Birliği, tez zamanda Atina’nın hâkimiyeti altına girmiş; yalnız zor yoluyla bir arada tutulmuş ve Sparta ile onun müttefiklerine karşı yöneltilmiştir. Birliğin üyesi olan Miletos, Peloponnesos Harbi’nin sonlarına doğru ana şehri Atina’ya karşı isyan etmiş; bir Atina saldırısını— Perslerin yardımıyla— püskürtmek zorunda kalmıştır.
Bu bakış açısından, göz kamaştırıcı Yunan dünyası, hayalî bir manzara arz eder: yüzlerce küçük şehir-devlet, kendilerini ötekilerden titizlikle duvarlarla ayırmakta, sürekli birbirleriyle savaşmakta ve müşterek bir düşman karşısında kendi boğazlarını, iftiharla, kendi elleriyle kesmektedir. Onlar hakkında en hayret verici şey, ne kadar uzun süre dayanmış olmalarıdır. Peki, o hâlde, bu kadar zeki, becerikli, teşebbüs sahibi bir kavim, nasıl olmuş da bu kadar akıldışı bir siyasî nizama bu kadar bağlı kalmış, konfederasyon gibi bu kadar açık bir adımı atamamıştır? Yaygın izah, coğrafî ve iktisadîdir. Yunan şehir-devletleri, ekonomik bir bütün teşkil etmeyen bir memlekette, dağlarla birbirlerinden az çok ayrılmışlardı; diğerleri ise, bir millet teşkil etmelerine imkân bırakmayacak derecede, Akdeniz dünyasına dağılmış durumdaydı. Fakat İonların böyle bir mazereti yoktu. Memleketleri tabiî bir bütündü; sahil boyunca yollar kolaydı ve gerçekten Pan-İonyon’da bir araya gelirlerdi. Onlar, Yunanlıların birlik eksikliğinin sebebinin daha derinlerde, polis’in şekillendirdiği karakter ve zihniyet dünyasında yattığını gösterirler. Bu zihniyet, onları hem bağımsız, hem mağrur, hem de mahallîci yaptı.
Yunanlıların, polis’in büyük üstünlüklerini yakından tanımış olmaları sebebiyle, başarısızlıkları, kendilerine daha çok itibar kazandıran bir tarzda da anlaşılabilir. Kitto, onların aynı zamanda büyük, kudretli bir Devlet’i— Pers İmparatorluğu’nu— de bildiklerini ve tabiatıyla bunun kendileri için hiçbir cazibesi olmadığını hatırlatır. Bu, ancak “barbarlar” için uygundu. Miletoslu şair Phokylides’in daha önce yazdığı gibi: “Üstünde küçük bir şehrin bulunduğu bir kaya, Ninova’nın baş döndürücü bütün ihtişamından evlâdır.” Bir parlamento ile mümkün olabilecek bir federasyon fikrine gelince; onlar, hiç kimse tarafından “temsil edilmeyi” istemiyorlardı; kendi kendilerini idare etmeye alışmışlardı. Ve muhtemelen bugün New York’u ziyaret etseler yahut Birleşik Amerika Kongresi’nin bir toplantısına katılsalar, hâlâ aynı şeyi hissederlerdi. Büyüklüğün ve sayının bedeli nedir?
Sonunda, Yunan polis’ini seyrederken, ister istemez biraz hüzne kapılmak için sebebimiz vardır. Bu müessese ebediyen süremezdi; fakat sürdüğü müddet içinde harikulâde bir şeydi. Hayatımızdaki bütün keskin bölünmeleri— din ile ticaret, devlet ile sanat, ilim ile eğlence arasındaki ayrılıkları— düşündüğümüzde, zengin bir çeşitlilik içinde, asla bir dağınıklığa yahut kuru bir çokluk hâline gelmeyen bir birlik ve cemiyet duygusuna sahip olmalarını kıskanırız. Ferdin, cemiyetle bir olarak, tam, dolgun, ahenkli bir inkişafına dair idealini, imkân nispetinde yeniden elde etmekten daha iyi bir hedef tasavvur edemeyiz. Kitle medeniyetimizin kökten farklı şartları altında bunu hiçbir zaman tam mânasıyle geri kazanamacağımız gerçeği, bu gayreti daha da zaruri kılmaktadır. Modern sanat ve düşüncenin, bu kadar sık olarak, niçin eksantrik, rafine zevk düşkünü, savurgan yahut ehemmiyetsiz göründüğünün sebeplerinden biri, köklerinin zengin bir cemaat hayatına bağlı olmamasıdır.®
® Misal olarak, Clive Bell’in Civilization (Medeniyet) adlı, Yunan ruhuna yakın sayılabilecek bir havayla başlayan canlı tetkikini verebiliriz. Bell, medeniyetin ayırt edici özünü, şuurluluğun kendisinde, daha belirli olarak da “Kıymet Şuuru”nda ve “Akıl’ın Tahta Çıkışı”nda bulur; onun hakiki gayesini de, “iyi ruh hâlleri” diye tarif eder. Ona göre, bir cemiyetin yaratıcı olması (zira “vahşiler coşkun bir hızla yaratırlar”) değil, takdir kabiliyetine sahip olması mühimdir. Bu ölçüye göre, Perikles devri Atinası’nı, ilk açık seçik medenî cemiyet ilân eder ve modern demokrasinin, ancak bilerek bir “kıymetbilirler sınıfı” yetiştirdiği takdirde medenî olabileceği neticesine varır. Bu sınıfı, tam bir nezaket ve incelik içinde yaşayabilecekleri derecede yüksek bir gelirle donatmak ve onları, her türlü işten muaf tutmak gerektiğini söyler; zira bir günün emeğinden sonra, “ruhun daha ince tecellilerini tatmak imkânsızdır.” Biraz mizahla ortaya atılmış olan bu “medenî teklifi” burada bir yana bırakabiliriz. Fakat Bell’in zarafeti de, takdir kudreti de, son derece şuurlu bir estetikçilikten zarar görmektedir. Puritenliğe karşı Puriten olan Bell, hak, vazife ve mukaddes şeyler hakkında söylenen her sözü kuru bir lâf diye bir kenara iter; siyasî işlere ciddi ilgi göstermeyi, hem kaba, hem saçma sayar; içtimaî adalet fikrine duyulan alâkayı, medenî hayata öldürücü bir darbe sayar (“İçtimaî adalet nimetlerinden faydalananlar, yalnız Eskimolar ve benzerleridir”); fiilen her türlü faaliyetin, “medeniyetle hiçbir ilgisi olmadığını”, medeniyetin tamamen birtakım seçme ruh hâllerinden ibaret bulunduğunu iddia eder; ve daha nice şeyleri bu istikamette ileri sürer. Clive Bell’i, bir Yunan polis’inin agorasında yahut gymnasion’unda tasavvur etmeye çalışmak, bizzat seçme bir ruh hâli olabilir.
Bütün hislerden sıyrıldığımız zaman bile, polis hakkındaki nihai hüküm açıktır. Onun küçüklüğü, hem kuvveti, hem zaafı; hem fazileti, hem de günahı idi. Yunanlılar için, canlı dinin ta kendisini teşkil ediyordu: Gilbert Murray’nin dediği gibi, “cehalet ve korkuya değil, bilgiye ve gerçek insan ihtiyacına dayanan”; hayalî tanrılara değil, insana hizmet etmek için var olan bir din. Aynı zamanda mahallî bir dindi bu; Yunanlıların, teşebbüsleri ve gayretleriyle girdikleri yahut bizzat kurdukları daha geniş dünyadaki ihtiyaçları için kâfi değildi. Polis olmadan Yunanlılar, kendilerine mahsus hür ve zengin hayat tarzına erişemezlerdi. Polis’le birlikte ise, hürriyetlerini kaybetmeye mahkûm idiler.
- FELSEFENİN VE İLİMLERİN BAŞLANGICI
Her ne kadar Batı takvimi, (biraz da yanlış olarak) İsa’nın doğumundan itibaren hesaplanmışsa da, tarihimizde bundan en az onun kadar mühim bir dönüm noktası, Miletoslu Thales’in, altı yüzyıl önce söylediği basit ve yanlış cümledir: “Her şey sudan yapılmıştır.” Bu söz, bugün göründüğünden daha az safdildir; zira su, katı ve gaz olduğu kadar sıvı da olabilen ve hayat için vazgeçilmez olan bir unsurdur. Fakat onun tahmini daha doğru olsaydı bile, daha mühim yahut daha hayret verici olmazdı. Bu söz, her türlü kehanet ocağından faydalanmayı reddederek ve bütün gelenek ile “sağduyu”ya karşı çıkarak, kâinatı, verili tabiî şartları içinde açıklamak isteyen, saf aklın bir gayretini temsil eder. Tefekkürün doğuşunu— Renan’ın tarihteki “biricik mucize” diye adlandırdığı, zihnin kurtuluşunu— sembolleştirir. Tabiat felsefesinin ve ilmin başlangıcını, insan hayatını iyi veya kötü, fakat nihayet, İsa’nın öğretilerinin değiştirdiğinden daha derin bir şekilde değiştirecek olan düşünce inkılâbının başlangıcını haber verir.
Bir kere daha, Yunanlıların tek olan orijinalliği ve cüreti, ancak Eski Doğu ile mukayese edilince tam manasıyle anlaşılabilir. Doğu’da, ziraat, maden işçiliği, tıp, matematik ve astronomi alanlarında biriktirilen bütün ampirik bilgilerde görüldüğü üzere, mit dışı düşünceden bol bol vardı. Oradaki bilginler, insanın bütün dertlerinin, yasak bilgi ağacının meyvesini yemesinden başladığını söyleyen İbrânî inancını yahut tabiat sırlarını kurcalamanın, şeytanın işini görmek demek olduğunu kabul eden ortaçağ inancını paylaşmıyorlardı. Onlar, tabiatın seyrini önceden kestirmek yahut yönlendirmek için, bütün sırlarını bilmek isteyen son derece pratik adamlardı. Çoğu zaman, malûmatı toplama ve tasnif etme işinde yorulmaz bir gayret gösteriyorlardı. Bilhassa Mezopotamya’da, kehanet usulleri, yıldız falı (astroloji), rüya tabiri ve demonoloji sahasında mürekkep sistemler kurdular. Fakat bütün bu gayret, Doğu’nun felsefe ve ilim geliştirememiş olmasını daha da belirgin kılar. Onların ilmi, yalnız esas akıldışılıklarını takviye etti. Düşünen sınıfları, baştan beri yanlış ray üzerindeydi; bunun farkına hiçbir zaman varamadılar; ray değiştirecek yolu hiç keşfedemediler. Sihir, onların hareket noktası; mit, vardıkları netice olarak kaldı.
İonya’da vuku bulan mucize, tabiî hadiselerin mucize olmadıklarının idrak edilmesiydi. Şark düşüncesi, bütün tabiî hadiseleri, tabiata aşkın sebeplerle açıklıyordu— her şeyi tanrılar böyle yapmışlardı. Thales ve ardılları, tanrıları bir yana bıraktılar; “mevcut olan şeylerden” işe başladılar. Daha sonra, lüzum görülürse, tanrılar tekrar sahneye çağrılabilirdi; fakat bu arada Miletoslu filozoflar, kâinatın, tabiî sebeplerle anlaşılabilecek, kanunlu bir nizam olduğunu farz ettiler. Kendi eserlerinden hiçbiri zamanımıza kadar gelmemekle beraber, onların yaklaşımı, en iyi, Hippokrates külliyatındaki yazılarla temsil edilebilir. Sara (epilepsi) üzerine yazan bir müellif şöyle der: “Bana öyle geliyor ki, bu hastalık, diğerlerinden daha ilâhî değildir. Diğer hastalıklar gibi, bunun da tabiî bir sebebi vardır. İnsanlar, onu anlamadıkları için ilâhî sayıyorlar. Fakat anlamadıkları her şeyi ilâhî saysalardı, ilâhî şeylerin sonu gelmezdi.” Bu ruh içinde Miletoslular, ilmin felsefî temellerini attılar. Thales, insanları her zaman dinsel bir korkuya sevk eden tam güneş tutulmasını (şimdi, M.Ö. 585 yılının 28 Mayıs gününe tekabül ettiği tesbit edilen bir olayı) önceden haber vermekle şöhret kazandı. Daha sonra başka bir İonlu olan Anaxagoras, tutulmaların tabiî sebebini açıkça ortaya koydu; ve Güneş’in, bir tanrı değil, pekâlâ Yunanistan kadar büyük olabilecek, yanmakta olan bir taş olduğu yolundaki fevkalâde cesur fikri ileri sürdü.
Yunanlıların bir diğer temel keşfi, sistemli düşüncenin vasıtası olan, istidlâl (dedüksiyon) idi. Doğulu mütefekkirler, ne amelî prensiplerini, ne de keşfettikleri hakikatleri genel kaideler hâline getirip ileri götürebildiler. Meselâ geometri sahasında, Pisagor’un meşhur teoreminde ifadesini bulan dik üçgenler hakkındaki kaideyi, bir nevi el yordamıyla biliyorlardı; Pisagor’un Mısır’ı ziyaret ettiği sırada bu fikri almış olması kuvvetle muhtemeldir; fark şuradadır ki, o, bunu bir teorem hâline getirmiştir: her dik üçgene uygulanabilecek, yeni özelliklerin keşfine ve yeni hükümler geliştirilmesine imkân veren bir hüküm. Aynı şekilde, Doğulu kozmolojiler de, her ne kadar çok mürekkep görünürlerse görünsünler, ya mitolojik yahut tamamen akıl dışı kaldılar; zira bir mit, ne kadar inceltilirse, derinleştirilirse, hayal gücüyle zenginleştirilirse zenginleştirilsin, analiz edilemez ve başka mit yapıcılar tarafından çürütülemez; kendi zemini üzerinde, temel tenkide kapalıdır. Miletoslu kozmologlar ise, ilk prensibi aradılar; hayalî bir kronolojik başlangıç değil, mantıkî bir başlangıç aradılar; ve onların muhakemesi, zaaflarını ortaya çıkarabilecek, başka imkânlara yol açabilecek bir nevi tahlile davet çıkarıyordu. Böylece, Miletos’ta Thales’in hemen ardılı olan Anaximandros, her şeyin sudan değil, “Sonsuz” (Apeiron) adını verdiği, belirsiz bir cevherden meydana geldiği neticesine vardı; Anaximenes, bunun yerine, yoğunlaşarak su ve toprağa, seyrekleşerek ateşe dönüşen “sis”i (hava) koydu; Efesoslu Herakleitos, “ebediyen yaşayan” ateşte karar kıldı; Miletoslu Leukippos, talebesi Demokritos’u, atom nazariyesine götürecek olan yola sevk etti. Daha sonraki mütefekkirler, bunların hepsiyle ve birbirleriyle ihtilâf hâlinde idiler. Fakat tam da bu ihtilâf, Yunan öncülerinin kalıcı ehemmiyetini vurgular. Onlar yalnız tanrılara danışmak yerine, kendileri düşünüyor değillerdi; aynı zamanda, tenkide imkân veren bir tarzda düşünüyorlar ve nihayet, düşünce üzerine düşünmeye başlıyorlardı.
Şimdi, beklenebileceği gibi, Miletoslu filozoflar geçmişle tam bir kopma gerçekleştirmediler. Kâinat hakkındaki “mantıkî” izahları, mitolojik unsurlar ihtiva ediyordu; dışarıda bıraktıkları tanrıların da nihayet söyleyecek bir sözü vardı. Homeros’un, Okeanos’un tanrıların ve bütün şeylerin kaynağı olduğunu kaydetmiş olması ve diğer bazı mitlerin ilk suyu hayatın rahmiyle ilişkilendirmesi yüzünden, Thales’in suyu temel hakikat yapmış olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Üstelik Thales için su, modern mânada ölü madde değildi. O, Bütün’ün canlı olduğunu ilan ediyordu; “her şey tanrılarla doludur.” Anaximandros’un Sonsuz’u da, aynı şekilde, hayat ve tanrısallık imkânlarıyle yüklüydü; Anaximenes’in hava yahut sisi de insanın ruhuydu. Aristoteles, hiçbir İonlu filozofun yeri, ilk cevher saymadığını kaydetmiştir. Hepsi, daha hareketli, daha akıcı, “manevî” olana daha yakın bir şey aradılar. Onların anahtar terimlerinden neyi tam olarak kastettiklerinden emin olamayız; çünkü maddî olanla manevî olan arasında açık bir ayırım yapmamışlardı.
Bununla beraber, esas tabiîcilikleri kâfi derecede açıktır. Thales ve ardılları, tanrılara düşman olmaktan çok kayıtsız görünmekle beraber, felsefeleri, Yunanlılar nezdinde “ateistçe” felsefe diye anılır oldu. Batı insanının zihnini hemen her zaman rahatsız etmiş, fakat hiç de popüler olmamış olan felsefî maddeciliğe yolu hazırladılar ve bunu yaparken de, ilimle din, daha geniş mânada akıl ile iman arasındaki tarihî çatışmayı başlatmış oldular. Aynı zamanda, eleştirel, akılcı ruhları, diğer mütefekkirleri, daha yüce dinî ihtimaller de dâhil olmak üzere, düşüncenin başka kalıcı imkânlarını ortaya koymaya sevk etti. İon Aydınlanması’nın en dikkate değer simaları arasında, Kolophonlu Ksenophanes ile Samoslu Pisagoras bulunuyordu.
Eğer eşekler konuşabilselerdi, Tanrı’yı süper bir eşek diye tasvir ederlerdi yolundaki vecizesiyle en çok tanınan Ksenophanes, bir başka “ateist”ti; fakat yalnızca insan biçimli tanrılara hücum ettiği nisbette. Kendisi de bir şairdi; tanrılara izafe ettikleri utanç verici davranışlar yüzünden Homeros’u ve Hesiodos’u kınamış ve memleketi boydan boya dolaşarak daha yüksek bir dini tebliğ etmişti.
Görünüşe göre o, en yüce tanrının— tek tanrı olmasa bile— sonsuz ve cisimsiz olduğuna, “ne şekil, ne düşünce bakımından ölümlülere benzemediğine; zihninin düşüncesiyle, hiçbir zahmete katlanmadan, her şeyi sevk ve idare ettiğine ve hiç kımıldamadan, daima aynı yerde kaldığına” inanıyordu. Ksenophanes, hemen hemen tek misal olmak üzere, kehaneti bile reddetmişti. Werner Jaeger, onda “dogmatik patos”un, yani hemcinslerinin yanlış dinî kanaatlerine karşı sabırsızlığın başladığını söylemiştir; yine de o, ateşli olduğu kadar mütevazıydı; daha sonraki Hristiyanlığın taassubundan uzak duruyordu. “Tanrılar, başlangıçtan beri bütün şeyleri insanlara açmamışlardır,” diye yazmıştı; “fakat insanlar, aramak suretiyle, zamanla daha iyisine ulaşırlar.” Bu arada, kendi bulduklarını da mütevazı bir dille sunabiliyordu: “Bunlar, gerçeğe az çok benzeyen birer hayal mahsulü olarak alınmalıdır.” Ve iyi işlerden, hem de hemşehrilerinin, bunları tam manasıyle takdir etmediğini bilmenin verdiği yorgunluktan bitap düşmüş ihtiyar bir adam olarak, hâlâ iyi bir İon’du; hem takvayı, hem medenîliği besleyebilen basit zevkleri iyi biliyordu:
“Şimdi, döşeme temiz, herkesin elleri ve kadehleri temiz; biri, başlarımıza burmalı çelenkler yerleştiriyor, bir diğeri tepsi içinde bize mis kokulu yağlar uzatıyor. Karıştırma kâsesi, neşe dolu, yanımızda duruyor; küplerde, yumuşak, çiçek kokulu daha çok şarap var; esmer ekmekler önümüze konmuş, peynir ve koyu, zengin bal ile yüklü görkemli bir sofra kurulmuş. Ortadaki sunak da çiçeklerle çevrili. … Sonra, hakkı yerine getirecek kuvveti bulalım diye— zira doğrusu, yapılacak ilk iş budur— takdim ve dua edildikten sonra, bir adam, evine yardımcısız dönebilecek halde olduğu müddetçe ve yaşlı olmadığı sürece, taşıyabileceği kadar içmesinde hiçbir günah yoktur. Ve içtikten sonra, hafızasının elverdiği dereceye kadar, maharet denemesinde güzel bir numune veren adam, herkesin en çok takdir edeceği insandır. Bıraksın Titanları ve Devleri— eskilerin uydurmalarını— yahut hiçbir hayır getirmeyen sarsıntılı iç kavgaları söylemesin; fakat daima, tanrılara duyulması gereken vakur saygıyı göstermeye uğrasın; zira bu, daima takdire şayandır.”
Pisagoras, daha az cazip olmakla beraber, çok daha tesirli bir mütefekkirdi. Başlangıçta, Miletoslu filozofların “maddeciliği”, onu bir ilim adamı olmaya sevk etmişti; Yunan geleneğinde deneysel ilmin başlangıcı sayılan, akustik sahasındaki deneyleri yapmıştı. Mekânın özelliklerinde değişmeyen matematik nisbetleri keşfetmiş olması, onu, kâinatın anahtarının sayıda yattığı neticesine götürdü— ki bu fikir, modern ilimde şayanı hayret bir kariyer yapacaktı. Fakat bu netice, Pisagoras’ı, Miletoslulardan uzaklaştıran bir yola sürükledi. Yunanlılar, Platon’da kemale eren ve daha sonra Hristiyan ruhunun mahiyetini ve kaderini tayine yardım eden, felsefî idealizmin rakip geleneğini ona bağlarlar. Sayılar, “hakikî” dünyada rahatça dolaşabilen, fakat kendileri maddî olmayan ve değişmeyen, zihnin mahsulü evlâtlar oldukları için, Platon, sırf manevî bir gerçeklik, yalnız akılla kavranabilen, duyularüstü bir İdealar âlemi tasavvuruna kadar ilerlemişti. Pisagoras’ın kendisi, bilhassa ruh göçü şeklinde, ruhun ölümsüzlüğüne dair bir inanca vardı ve bu inanç üzerine, ruhu temizlemek için başlıca vasıta saydığı matematik tahsiline hasredilmiş bir dinî kardeşlik teşkilâtı kurdu. Bu teşkilât, ayrıca, fânî hayatın çarkından sıyrılmak ve ilâhî olana kavuşmak için bir başka vasıta olmak üzere, zahitlik tarzı hayatı da benimsedi. Böylesine dünyevîlik dışı ideallerle birlikte, bakla yasağı gibi bazı iptidaî tabular da karışık halde idi.
Bu yarı-Şarklı dinî felsefe, meşgul ve dünyevî İonya içinde tuhaf durur— nitekim Pisagoras, İonya’yı bırakıp İtalya’ya gitmiştir. Muhtemelen, İran üzerinden gelen Hint düşüncesinden de etkilenmişti; çünkü ruh göçü gibi yepyeni bir fikri, büsbütün kendi başına bulduğunu tasavvur etmek güçtür. O, daha derin ve daha geniş bağlantı ihtimallerine işaret eder. İon felsefesi, muhtemelen, Medeniyet dünyasında, yedinci ve altıncı yüzyıllarda hissedilen derin bir kımıldanışa bir cevap mahiyetindeydi; bu kımıldanış, İsa’dan önceki en büyük din öncülerinin aşağı yukarı aynı zamanda ortaya çıkmasıyla kendini gösterdi: Hindistan’da Buda, İran’da Zerdüşt, Çin’de Konfüçyüs ve Lao-tse, İsrail’de büyük peygamberler. Belki, bütün bilinen dünyayı kateden, alttan alta yayılıp giden bir cereyan, bir dip dalga vardı. Fakat bu böyle olmuş olsa bile, Yunan tepkisi yine de tek idi, kendine mahsustu. Bu tepki, Miletoslu filozofların, o fevkalâde spekülasyonlarına nasıl ve niçin başladıkları meselesini karşımıza çıkarır.
Her zamanki gibi, kesin bir cevap veremeyiz. Ancak, felsefenin niçin gelişebilmiş olduğunu, fakat niçin mutlaka gelişmek zorunda bulunduğunu değil, izah eden bazı şartları seçebiliriz. Bununla beraber, bu şartlar, Yunan düşüncesi hakkında ve onun ortaya çıkardığı meseleler hakkında sağladıkları ışık bakımından, üzerinde durmaya değer.
Artık Burnet’den daha iyi biliyoruz; o, Erken Yunan Felsefesi adlı eserinde, İonya’nın “geçmişi olmayan bir memleket” olduğunu yazmıştı— “orada hiçbir gelenek arka planı yoktu.” İon felsefesinin ilk uyarıcılarından biri, İonya’nın kozmopolit hayatıydı; bunun da arkasında Eski Doğu’nun bütün arka planı yatıyordu. Miletoslu filozoflar, anakara Yunanlılarından daha az taşralı, dünyayı daha iyi tanıyan insanlar idiler. Thales’in kendisi yarı Fenikeli idi; ve Pisagoras, Herodotos, Demokritos gibi diğer öncülerle birlikte, Mısır’ı yahut Babil’i ziyaret etmiş oldukları söylenirdi; hepsi de Doğu’nun ilim hazinesinden faydalandılar. Bu da, Thales’in bize, Yunanlılara göründüğünden daha orijinal ve ehemmiyetli görünmesinin sebebini kısmen izah eder. O, Herodotos’un tarihinde yalnız tali bir şahsiyet olarak görünür; hiç kimse ondan Hellas’ın Muallimi diye söz etmez; Aristoteles bile, “hakikî felsefe”nin, Mecusilerle Kaldelilerle başladığını yazabilmiştir.
Bir başka görünür uyarıcı olan İonların ticaret menfaatleri, daha sonraki Yunan geleneği sebebiyle uzun zaman ihmal edildi. Klasik filologlar, Yunan dehasının, hiçbir pratik sebep olmaksızın, ansızın metafiziğe yönelmiş olduğu intibaını uyandırdılar. Yunanlıların kendileri, Thales’in yıldızlara bakarken kuyuya düşmesiyle ilgili bir hikâye anlatırlardı. Halkın tavrını yansıtan Aristophanes, filozoflarla alay etmeyi adet edinmişti; onları, ahlâk ve din hakkında radikal fikirleri bir yana bırakılırsa, pek zararlı sayılmayacak derecede pratikten uzak, komik kimseler olarak tasvir ederdi— kısacası “münevver”ler. (Demokratik kültürden şikâyet edenler, sıradan Yunanlının, sıradan Amerikalıdan büsbütün farklı olmadığını hatırlayabilirler.) Daha sonraki Yunan filozofları da, faydaya, “aşağı zanaatlere” ve iş yapma, imal etme gibi kaba faaliyetlere duydukları küçümsemeyle, bu halk telakkilerini tasdik etmiş göründüler; bu küçümseme, eğer cemiyetleri köle emeğine dayanmamış olsaydı ve ideal özler ile ebedî hakikatler hakkındaki düşünceleri, zaman içindeki hiç de ideal olmayan nizamlara ayna tutmamış olsaydı, belki daha sıhhatli sayılabilirdi.
Son zamanların tarihçileri, Gordon Childe ve Benjamin Farrington gibi isimler, Miletosluları spekülasyona sevk eden pratik, sosyal sebepler üzerinde bu sebeple ısrarla durmuşlardır. Onlara göre, Milesyen felsefe, iktisadî ve teknik menfaatler tarafından yönlendirilen gözleme ve deneye dayanıyordu. Erken devir Yunan geleneği de pratik menfaatler hakkında o kadar kibirli değildi. Kahraman Odysseus, gemiler ve arabalar yapmıştı; şair Hesiodos, bildiği bütün ilmî ziraat kaidelerini manzum bir çiftçi kılavuzu hâline getirmişti; kanun koyucu Solon, zanaatlara şeref kazandırmıştı. Plutarkhos’un dediği gibi, “O devirde, çalışmak bir ayıp değildi; bir sanat sahibi olmak da içtimaî aşağılık demek değildi.” Yunanlıların Thales hakkında anlattıkları diğer bütün hikâyeler de, yıldız gözlemcisinin, aslında pratik bir adam olduğunu gösterir. Herodotos, Kral Kroisos’un ordusunun Halys Irmağı’nı geçmesine, ırmağın yatağını yeni bir mecraya kısmen çevirmek suretiyle yardım ettiğini anlatır; Aristoteles, belki büsbütün menfaatsiz olmayan bir niyetle, onun “boş işlerle uğraştığı” için tenkit edenlere yağlı bir zeytin mahsulünde tekelleşerek ve yağ ticaretinden servet yaparak cevap verdiğini nakleder; diğer kaynaklar, geometriye pratik tatbikatlar yaptığını ve seyrüsefer sanatına katkıda bulunduğunu kaydeder. Tabiî felsefe ve ilmin, meşgul İonya’da, bilhassa başlıca ticaret merkezi olan Miletos’ta doğmuş olması tesadüf sayılamaz. İlk filozofların tabiatüstüne sırt çevirebilmiş olmalarının sebeplerinden biri, İonların tabiî dünyanın işleriyle bu kadar başarılı bir şekilde meşgul olmalarıydı. Ve geniş mânada, bütün ilk filozoflar, bir polis’in faal üyeleri olmak bakımından pratik adamlar idiler. Mistisist matematikçi Pisagoras’ın bile, bir devlet adamı ve bir şehir plancısı olduğunu hatırlamak kâfidir.
Buna rağmen, Farrington’la birlikte, çağın tekniklerinin, Miletos düşüncesine hem ilham, hem de müsbet muhteva sağladığını söylemek fazla ileri gitmek olur. Eğer öyle olsaydı, Yunanlıların, ilmi, bilhassa kimyayı geliştirmeleri beklenirdi; zira temel sanayi olan maden işçiliği ile kimyevî uygulama çok ilerlemişti; halbuki Farrington’un kendisinin de vurguladığı gibi, Yunanlıların fizikte nispeten az, kimya nazariyesinde ise hiç katkıları yoktu. Aynı şekilde, Arşimet devrine, yani yüzyıllar sonrasına kadar, teknik keşif ve icatlarla da temayüz etmediler. Farrington’un tezini dikkate alarak söylemek gerekirse, pratik İonların, ilmi modern dünyada müessir bir kuvvet hâline getiren iki alışkanlığı geliştirememiş olduklarını daha da vurgulamak gerekir— bilgiyi sistemli şekilde tatbik etme ve düşüncelerini daima tecrübeye vurma alışkanlığını. Deney yoluyla doğrulama metodunu hiçbir zaman ele geçiremediler. Spekülasyonları, Anaximandros’un evrim nazariyesi ile Demokritos’un atom nazariyesi gibi, modern ilmî nazariyelere dair parlak işaretler ihtiva ediyordu; fakat bunlar, alternatif nazariyeler arasında seçim yapmanın faydacı usullerine sahip olmadıkları için, ilmî nazariye değil, felsefî spekülasyon olarak kaldı.
Gordon Childe’ın daha geniş iktisadî yorumu da aynı derecede noksandır ve belki daha çok yanıltıcıdır. O, tabiî felsefeyi, Demir Çağı’nın bir mahsulü diye açıklar; bu çağda, yeni demir âletlerin yeni bir sosyal gerçeklik yaratmasına tekabül eden, gerçeklikle başa çıkmak için yeni bir kavram âleti ortaya çıkmıştır. Childe, eğer böyle ise, niçin bu çağın, Mısır, Asur, Babil, İran ve bilhassa Fenike’de felsefeyi ortaya çıkaramadığını izah etmez. Çok daha pratik olan Fenikeliler, İonlardan bile daha açık ve tam mânasıyle ticarete adanmışlardı; fakat vücut verdikleri felsefe yahut ilim yoktur. Hakikatte, İonların öncülük başarısında, tarihin Marksçı “demir kanunları”yla önceden tayin edilmiş hiçbir şey yoktur. Yine, sisli, cevheri olmayan faktörlere geri dönmek zorunda kalıyoruz.
Gelenek karşısında taşıdığı bütün borca rağmen tabiî felsefe, her şeyden önce, “cemiyet”in yahut “tarihin” ürünü değildi. İlk plânda o, fevkalâde şahsiyetlerin yaratısıydı. Ortak sosyal ve iktisadî şartlar altında, İon filozofları, kâinat bilmecesine, birbirinden bağımsız, birbirinden çok farklı, çok az “yaygın” olan cevaplar verdiler. Ve ne kadar pratik olurlarsa olsunlar, daha mühim olan, yıldız seyretmeye yahut sırf meraktan spekülasyona kapılmalarıdır. Thales, kendisine dünyanın neyden yapıldığını sorduğunda, her şeyden önce, sade bir merak içindeydi; zihnini tatmin etmekten başka bir sebep olmaksızın, kâinatı anlamaya çalışıyordu; cevabının kendisine hiçbir pratik faydası yoktu; hattâ daha doğru olmuş olsaydı bile, yine bir faydası olmayacaktı. Daha sonraki Romalılar, tıpkı daha önceki Fenikeliler gibi, başlıca ruhî vasıfları bakımından pratik idiler— ve yalnız bu sebepten bile ilme hiçbir katkıda bulunmadılar. İlim, hakikatin bizzat kendi hatırı için aranmaya başlandığı anda doğar. Thales, tutkulu bir merak mevzuu olabilen ve Galileo, Newton, Darwin ve Einstein’ın hayatına hâkim olacak kadar kuvvetli bir hâkimiyet kazanacak olan, çıkarsız bir tetkik tarzını başlattı.
Sıradan Yunanlılar meraklı idiler; fakat hakikati arama hususunda böyle bir ihtirasa sahip değillerdi. Farrington, İon felsefesini “halkçı bir aydınlanma hareketi” diye tasvir etmekle beraber, Didyma’daki kehanet ocağının, bu sebeple daha az iş yaptığını gösteren hiçbir delil yoktur. Çok daha göze çarpan şey, altıncı yüzyılda Yunanistan’ı kasıp kavuran bir halk dinî uyanışıdır. Bu, Dionysos ve Orpheus gibi, yeraltı tanrıları veya ölen tanrılar adına daha iptidaî inançların yeniden dirilmesiydi; hedef, ruhî aydınlanma değil, merasimle arınma yahut tanrılarla vecd halinde birleşmeydi— Platon’un “ebedî sarhoşluk” dediği şey. Bu uyanış, filozofların orijinalliklerini ve cüretlerini daha da çarpıcı kılar. Ve onda tebarüz eden görünür güvensizlik ve endişe hâli, onların ortaya koydukları meseleleri daha da keskinleştirir.
Felsefenin doğuşunun en açık sosyal şartı, polis’in hürriyetiydi. Düşünce ve davranışta, İonlar, daha dindar, daha taşralı anakara Yunanlılarına skandal verecek derecede hür idiler. Lirik şairleri, bir vatandaşa yakışmayan, pek de Homeros’a yaraşmayan duyguları rahatça ifade edebiliyorlardı. Archilochos, savaş meydanında kalkanını atıp kaçtığı için nasıl rezil olduğunu neşeyle anlatmış, fakat canını kurtardığı için Tanrı’ya şükretmişti— “Kalkan batsın! Aynı derecede iyi bir kalkanı yine bulurum.” Daha ciddi filozoflar da aynı derecede alışılmadık insanlardı. Her ne kadar dünyevî İonları fazla sarsmamışlarsa da, klasik Yunan için fazlasıyla radikal idiler. Atinalılar, güneşin yalnızca sıcak bir kaya olduğunu söylemekle kutsala tecavüz etmiş saydıkları Anaxagoras’ı sürgüne göndermekle, Galilei’nin susturulmasını ve Sokrates’in şehit edilmesini önceden haber vermiş oldular.® Böylece, bizi, hürriyetin ve bizzat düşüncenin tehlikelerine geri çağırmış olurlar. “Gelin, muhafazakârın davasını kabul edelim,” diye yazmıştı John Dewey; “bir kere düşünmeye başlarsak, nerede duracağımızı hiç kimse temin edemez; ancak şurası kesindir ki, pek çok hedef, maksat ve müessese mahkûm olacaktır.” Felsefe, tipik olarak, huzurun değil, sıkıntının işaretidir; ve sonra da yeni sıkıntıların kaynağı olur. Yunan kültürünün ideal birliğini parçalama istikametinde işledi.
Doğrudan doğruya, Platon’un andığı “şiirle olan eski kavga”yı doğurdu; çünkü onun müntesipleri, şiirin yalanlarla dolu olduğunu keşfettiler. Homeros’un Scylla ile Kharybdis’i, yalnız bir kaya ile girdaptan ibaretti. Daha da kötüsü, tanrıları, utanç verici bir hayalin uydurmalarıydı. “Homeros’u, er meydanından kovmalı ve kamçılamalı,” diyordu Herakleitos, “Archilochos’u da öyle.” Platon, bütün şiirin, hakikatten üç kat uzak, yalnız görünüşün taklidi olduğunu ilan etti. Buna karşılık komedya şairleri, filozoflarla alay ettiler ve onlara karşı halk muhalefetine önderlik ettiler.
Bu kavgadaki başlıca mesele, dinî gelenekti. Bir tarafta, Ksenophanes, Herakleitos ve diğerleri, tanrıları ahlâken daha yükseltmeye ve ruhen daha inceltmeye çalışıyorlardı; ki bu, insanî, fakat nankör bir çaba olup, her iki tarafta da bıkkınlık yaratmaya çok elverişliydi. Diğer tarafta, Miletosluların tabiîciliği, Perikles devri Atinası’nda bir maya hâline gelen ve Sofistleri meydana çıkaran bir şüpheciliğe yol açıyordu. “Tanrılar meselesinde,” diyordu Protagoras, “ne var oldukları, ne de var olmadıkları konusunda; ne de ne oldukları, ne gibi bir şekle sahip bulundukları hususunda bilgiye ulaşabildim; çünkü bu bilgiye varmayı engelleyen pek çok şey vardır; hem mevzuun kendisinin kapalılığı, hem de insan ömrünün kısalığı.” Diagoras, kurban yahut duanın maddî tesiri yolundaki evrensel inanca karşı çıkılmaz mahiyetteki itirazı dikkatlere sunmuştu: denizde boğulmaktan kurtulanlar tarafından şükran nişanesi olarak dikilen levhalar gösterildiğinde, “Boğulanlar levha dikmiyorlar,” demişti. Daha sonra Epikuros, insanlara, sözün tam manasıyle, tanrılardan ve ölümden korkacak hiçbir şey olmadığını öğretecekti. Bu arada, Euripides’ten bile önce, “tanrı korkan” Aiskhylos ile Sofokles, felsefe ruhundan etkilenmişlerdi. Onlar, trajik soruyu soruyorlardı: İnsan nedir? Kâinattaki yeri nedir?
® O, dindarlıklarının daha sonradan, Peloponnesos Harbi’ndeki yenilgilerini hemen hemen garanti altına alan Siraküza felaketiyle cezalandırılmış olduğunu düşünerek, acı bir zevk duymuş olabilirdi. Atina’nın o zamana kadar donattığı en büyük filo olan Atina donanması, Siraküza’dan ayrılmak üzereyken bir ay tutulması oldu. Kumandanları, Anaxagoras’ın öğrettiklerine kulak vermiş olsalardı, bunun, korkunç bir alâmet değil, tamamen tabiî ve önceden hesaplanabilir bir hadise olduğunu bilirlerdi. Onun yerine kâhinlerini dinlediler; onlar, Siraküza’da otuz gün kalmak gerektiğini söylediler; ordu kaldı ve hemen bütünüyle, ya kırıldı, ya esir düştü. Peloponnesos Harbi’nden çıkarılan geleneksel ahlâkî ders, parlak Atinalıların kibrin cezasını çekmiş olduklarıdır. Bunun yerine, belki, hattâ daha sıhhatli bir şekilde, onların harbi, sırf cehalet ve aptallık yüzünden, dindarlık tarafından tasdik edilen bir cehalet ve aptallık yüzünden kaybettiklerini söylemek de mümkündür.
Filozoflar, elbette, bütün boyunca hiçbir şeyi kesin olarak halletmediler. Yeni bir kanaat tarzı getirdiler; bununla birlikte, yeni karışıklık ve çelişki şekilleri de soktular; ihtilâflarıyla da, temel bir belirsizliğe şahitlik etmiş oldular. Metafizikle ilim arasında açık bir ayırımın bulunmaması ve Yunanlıların açıklık, simetri ve nizama duydukları tutku yüzünden, bir çeşit masum dogmatizm, karışıklığı daha da ağırlaştırdı. Bütün ilk filozoflar, kozmik suallere verilecek basit bir cevap bulunduğuna inanıyorlardı; ve hepsi de, nizama uymakla yetinmek yerine, kâinat üzerine nizamı adeta zorla giydirmeye meyilli idiler. Pisagorcular, hattâ gezegenlerin düzensiz bir hareketini gösteren müşahede vakıalarına bile meydan okudular— ki bu, onlara Yunanca “serseri” mânasına gelen isimlerini kazandıran skandal türü bir davranış olmuştu; semavî cisimlerin hepsinin hareketinin dairesel ve muntazam olması gerektiğine hükmettiler; zira daire, en mükemmel şekildir. Platon ise, Plutarkhos’un kaydettiği üzere, “tabiat kanunlarını ilâhî prensiplerin otoritesine tâbi kılmak” suretiyle astronomiyi tam mânasıyle itibara kavuşturdu; semavî cisimlerin katıksız göksel statülerini iade etti. Aristoteles, bu astronomiyi sistemleştirdi; ve bir biyolog olarak sıkı, sabırlı müşahede ile ilmî tarzda çalıştığı halde, yine de Tabiat’ın hiçbir şeyi eksik ve boş yere yapmadığını ilan edebiliyordu. Mantıkî tutarlılık tutkusu, filozofları, tecrübe dünyasından daha da uzaklara sürükledi.
Parmenides, eğer Bir tek şey varsa— ki onlar tipik olarak Varlık prensibini arıyorlardı— başka hiçbir şey olamayacağını gösterdi. Ya Varlık vardır ya Yokluk; Yokluk’un bir karışımını gerektireceği için, Oluş diye bir şey olamaz; bu sebeple, hareket, değişme, büyüme, çeşitlilik diye bir şey olamaz. Mantıken yeter derecede düzgün bir muhakemedir bu— fakat filozofların izah etmeye çalıştıkları tecrübe vakıalarını büsbütün inkâr eder.
Bununla beraber, böyle aşırılıklar, ne şaşırtıcı, ne de sadece tedirgin edici sayılmalıdır. Düşünce, kendi kendine yeterli ve sistemli hâle gelir gelmez, daima sağduyudan ayrılmaya meyillidir. Çeşitli görünüşlerin ardındaki temel gerçekliği ararken, felsefe, ilim ve din, eşit derecede, insanîliği zorlayan bir istikamete kaymış; görünüşleri “kurtarmayı”, içinde yaşamaya mecbur olduğumuz dünya için makul bir “gerçeklik” payını muhafaza etmeyi umursamamışlardır. Bütün bunlara rağmen, en mühim nokta yine de şudur ki, Yunanlılar düşünceyi serbest bırakmışlar ve bunu yapmakla da, onun aşırılıklarını tashih imkânını sağlamışlardır. İddiaları ne kadar keyfî olursa olsun, filozoflar zihni yeni imkânlara açık tuttular. Bu imkânları, Platon’un Diyaloglar’ının havası içinde birlikte araştırdılar— farklı bakış açılarını temsil eden, tam mânasıyle medenî müzakereler; ideal bir düşünce hürriyetini sembolleştiriyorlardı. Ne insanî, ne ilâhî, hiçbir mutlak otoriteye başvurarak rızayı zorla almadılar. Onlardan hiçbiri, Yunanistan’da, Aristoteles’in sonraki Avrupa’da olduğu kadar otorite olmadı.
Yunan rasyonalizmini sonunda boğan temayülleri temsil eden Pisagoras bile, mistiğiyle birlikte, tenkitçi bir ruh miras bıraktı. Hikâyemizi, daha sonra mensuplarınca yapılan dehşet verici bir keşifle bitirebiliriz. Karede, köşegenle kenar arasındaki temel münasebeti ifade eden 2’nin karekökünün, “irrasyonel” bir sayı— hiçbir başka sayıyla tam olarak ifade edilemeyen ve dolayısıyla, kendi kafalarından kurdukları, kusursuz simetrili matematik kâinatı altüst eden bir sayı— olduğunu buldular. Duydukları şok, gerçekte onları kendilerine getirmedi; kâinattaki irrasyonelliğin veya uyumsuzluğun sayısız tecellisini yeniden düşünmeye sevk etmedi. Yine de, şurası bir vakıadır ki, bu keşfi yaptılar ve onun karşısına dikilip, doğurduğu meseleyle dürüstçe boğuştular. Doğunun bilginlerinden hiçbiri, irrasyonel yahut aykırı olana dair böyle bir duyuşa sahip değildi.
- HERODOTOS VE TARİH
Herodotos, gözleri ve kulakları tamamen açık, Mısır’a ve Babil’e seyahat ettiğinde, binlerce yıldır tarih yapan memleketlerin kadimliğinden, haklı olarak hayranlığa kapılmıştı. Biz de, onun, gençliğe has öğrenme heyecanından aynı derecede hayranlık duymalıyız; zira bütün o yıllardan sonra tarih tetkiki ancak şimdi başlıyordu. Doğu’nun kâtipleri, kralların resmî yıllıklarını titizlikle saklamışlar, fakat yalnız krallarının fiillerine göz ve kulak kesilmişler, tenkitçi tahlil için hiçbir zihin sarf etmemişlerdi. Büyük Krallar, tarihe geçmekte olduklarına dair, yahut hiç değilse büyük fiillerinin kaydıyle gelecek nesilleri etkileme arzusuna dair, belli belirsiz bir fikir taşıyorlardı; fakat onların türünden bir yücelik, pek kolay, perspektif ve tarih şuurunu doğurmuyordu.
Dünyayı, esas itibariyle statik ve değişmez tasavvur eden Mısır anlayışı, olup duran değişmeleri kavrama imkânını baştan kesmişti. Kâtiplerin bizim mânamızda “tarih” için bir kelimeleri yoktu; ve görünüşe göre, sebep ve neticeyi tarihî olarak kavrama fikrine, her şeyin Firavun’a bağlı olduğu kanaatini aşan bir görüş geliştirememişlerdi. Endişeli Mezopotamyalılar, değişmenin akışı hakkında daha canlı bir duyuşa sahiptiler; fakat bunu anlamakta daha ileri değildiler. Kraliyet yıllıklarıyla birlikte, merasimleri, duaları ve Ashurbanipal’in sözleriyle “krallık için iyi bulunmuş” her şeyi ihtiva eden el kitaplarını muhafaza ettiler; ve bunca birikmiş hikmete rağmen krallar ardı ardına felâkete uğrayınca, tarih hakkında ilkel bir nazariye geliştirdiler. Tarihi tanrılar idare ediyordu: müreffeh bir kral, tanrıların sevgilisi; bahtsız bir kral, bir şekilde onları gücendirmiş biriydi. Nazariyenin sakat tarafı, sırf bir esrarı vaftiz etmesiydi. Tanrı iradesi, kavranılmaz kalıyordu— kralın kendisi bile, hangi suçu yüzünden felâkete uğradığını hiçbir zaman öğrenemeyebilirdi. Çünkü onlar, İbrânî peygamberlerin geliştirdiği gibi ahlâkî bir nazariye kurmamışlardı. Çok güçlü bir kral, daima haklıydı; bahtsız bir kral, her zaman hatalıydı, fakat ille de haksız yahut zâlim değildi. Hepsi, iyi sebeplerle— ve pek muhtemeldir ki boşuna— tanrı korkusu içindeydiler.
İlk Pers krallarına, tarihin ahlâkî bir tefsiri yapmış olmak şerefi verilmiştir. İmparator Kyros, Babil’i, zalim ve dinsiz kralından kurtarmış bir kurtarıcı olduğunu, bir adalet ve doğruluk hükümdarı olduğunu ilan etti. Darius da, aynı şekilde, muhtemel gayrimeşru tahta çıkışını mazur göstermeye büyük gayret sarf etmiş; yalnız iyi işlerinden bahsetmekle kalmamış, “Aryen soyundan” geldiğini söyleyerek, yeni bir nizam getirdiğini de ima etmişti. Bu kraliyet beyanlarında, “insanlığın kanaatine karşı duyulmuş makul bir saygı” ve hattâ, mazinin saygınlığının, daha iyi bir hâle getirilebileceği inancıyla, bir ilerleme nazariyesinin ilk ipuçları görülebilir. Kezâ bunlarda, Perslerin doğruculuğa dair ünleriyle pek de bağdaşmayan tipik bir Şarkî böbürlenme de görülebilir. Her hâlükârda, daha sonraki Pers imparatorları, tarihi yeniden kurmaya yahut yazmaya girişmediler. Onlar, yeni bir adalet düzeni iddiasından vazgeçerek, eski böbürlenme üslûbuna döndüler. Ve hiçbir Persli, imparatorluğun tarihini kaleme almadı. Onun ilk toplu hikâyesi, Herodotos’ta görünür.
Tarih de İonya’da doğdu. Bir Doryalı olan Halikarnassoslu Herodotos, ruhen İonya çocuğuydu ve İon lehçesiyle yazdı. Onun arkasında, ilk tarihçiler olarak bilinen Kadmos ile Hekataios vardı— ikisi de Miletos’tandı. Eserleri, İonya edebiyatının hemen hepsi gibi, ortadan silinmiş olmakla beraber, etrafa saçılmış parçalar ve onlara yapılan atıflar, bilhassa Hekataios’un tipik bir Miletoslu öncü olduğunu gösterir. Kendisine, ilk coğrafya risalesinin (M.Ö. 520 dolayları) yazarı olma şerefi verilmiştir. Muhtemelen pratik bir gaye taşımaktaydı— Strabon, erken kolonizasyon seferlerinin pek çoğunun, coğrafya bilgisizliğinden felâkete uğradığını kaydeder— fakat Hekataios, bununla birlikte hakikati, bizzat hakikatin hatırı için aradığını da ortaya koyuyordu. O, Miletoslu filozofların görünüşte olduklarından daha açık bir şekilde, geleneksel mitolojiye karşı tenkitçi davranan bir rasyonalistti. “Yunanlıların hikâyeleri sayısızdır ve bana gülünç görünür,” diye yazmıştı. Bu hikâyelerin hiçbirinden daha gülünç olmayan tarafı ise, kendi on altı göbek öncesine kadar bir tanrı soyundan geldiğine inanmış olmasıydı; fakat şaşırtıcı olan, onun şüpheci ruhudur.
Herodotos, gerek bu şüpheciliği, gerek Yunanlıların bir türlü tam mânasıyle bırakamadıkları eski batıl inanç payını miras aldı. O da Helen’in Troya macerası gibi, sayısız hikâyelerini tenkit etti; sık sık bunları akla uygun hâle getirmeye, hakikati uydurmadan ayırmaya çalıştı. Seyahatleri sırasında dinleyip zevkle anlattığı masalsı hikâyeleri— Batılıları daima büyüleyen bir “Şark masalı” türünü— naklederken bile, zaman zaman Yunanlıları uyarır, yalnızca işittiklerini tekrar ettiğini, duyduklarının hepsine inanmak zorunda olmadığını söylerdi. Bununla birlikte, biz, onun hikâyelerini, bizzat kendisinin yaptığı kadar hafif değil, çok daha ağır bir iskonto ile karşılamak zorundayız. Modern tarihçilerin anladığı mânada “delil kanunları”na hiç bağlı kalmamıştır; çünkü o tür kanunların varlığını bilmemekteydi; hakikati uydurmadan ayırmak için açık bir ölçütü yoktu. Ve tarih kanunlarının onun gözünde taşıdığı başlıca mânalardan biri, tanrıların tarihe hâkimiyeti hakkındaki Mezopotamya nazariyesine yapılmış, biraz karamsar bir rasyonalizasyonu andırır. O, şan ve şereften düşüşün tekrarlanan trajik döngüsünü, tanrıların kökleşmiş kıskançlığı ile açıklıyordu: “Bizim üstümüzdeki kudret, kendisinden başkasının gururlanmasına razı olmaz.” Tanrılar, yeryüzündeki dikkate değer her refaha diş biliyor ve büyükleri, kibirli olsun olmasın, sırf büyüklükleri yüzünden yere seriyor gibiydiler. Herodotos’un kendisinin, bütün bunlara rağmen, bu kadar neşeli kalmış olması, muhtemelen, basit bir tarihçinin tanrıların gözüne pek çarpmayacağı yolundaki kanaatinden ileri geliyordu.
Bununla beraber, onun temel tavrı, Mezopotamyalıların tavrından çok farklıydı. Herodotos, insanın tanrılara mutlak bağımlılığını peşinen kabul etmiyor; onların iradesini endişeyle kestirmeye ve lütuflarını kazanmaya çalışmıyordu. Homeros’un talebesi olarak, kıskanç tanrılara rağmen, insanların gerçekleştirebildikleri büyük fiilleri anlatmayı sürdürdü. Bir polis muhibbi olarak, başlıca mevzu olarak, Yunan hürriyet mücadelesini seçti. Fiiliyatta tarihi, insan eseri gibi ele aldı. Neşesini sağlayan şeylerden biri de, belli ölçüde ironik bir uzak duruş, felsefî bir mizah duygusuydu. Onun ne zaman bilinçli bir ironiye başvurduğundan her zaman emin olamasak bile, yüzeyde göründüğünden daha az saf olduğundan emin olabiliriz. Eski Ahit yazarları da dâhil olmak üzere, Doğulu muharrirlerin aksine, bildiği her şeyi söylemez.
Bununla beraber en mühim fark, yine de en bariz olanda toplanır. Bu fark, Herodotos’u, “öğrenmek uğruna, araştırmak uğruna” seyahat etmeye sevk eden; Pers Harpleri temasının icap ettirdiğinden çok daha fazlasını anlatmasına yol açan, merak dolu bir zeka ile geniş ve açık bir zihin birleşmesidir. Onun öğrendiklerinin en nadir olanı, modernlerin ancak yeni yeni kavramaya başladıkları bir şeyi, âdetin kudretine dair antropolojik bir şuuru ifade eder. Darius’un, Yunanlıları, babalarının cesetlerini yemeye ikna edecek ne olabileceğini sorarak şok edişini ve onlara, bazı Hintlileri çağırarak, bu defa da babalarının cesetlerini yakmaya ikna edecek neyin bulunabileceğini sorunca, aynı derecede dehşete kapıldıklarını gösterişini hikâye eder: “Dünyadaki bütün âdetlerin içinden, en iyi gördüklerini seçme teklif edilseydi,” diye netice çıkarır Herodotos, “insanlar hepsini bir bir inceleyip sonunda yine kendi âdetlerini tercih ederlerdi.” Kendisi de, ekseriya Yunan tarzlarını tercih etmekle bitirir hikâyeyi; fakat önce, pek az kimsenin yapacağı tarzda, karşılaştığı bütün diğer tarzları soğukkanlılıkla tetkik eder. Bu bakımdan, “barbarlar” ve köleler hakkında taşralı genellemeler yapmayı sürdüren ve Yunan âdetlerini Tabiat’ın evrensel formları yahut kanunları mertebesine çıkaran Platon ve Aristoteles’ten çok daha hikmet sahibidir. Herodotos’un alışılmadık derecedeki önyargısızlığı, onu ideal bir öncü yapar; ona, kritik bir ölçünün yahut hattâ ilmî bir metodolojinin yapabileceğinden daha çok hizmet etmiştir. Delil kanunlarından habersiz olduğu hâlde, delillere, tarih kanunları yahut üstün bir kudret hakkındaki müsbet kanaatleri yüzünden sistemli çarpıtmaya düşmüş bazı modern tarihçilerden daha az müdahale etmiştir.^®
Herodotos, buna göre, Pers Harpleri’nin siyasî ve ahlâkî dersleriyle başlıca meşguliyeti, tarafsızlığı bilinen Thukydides’ten daha geniş görüşlü ve daha az hissî idi. Bununla beraber, Atinalı Thukydides’in gösterdiği bazı sınırlamalar, hem Herodotos’un, hem de umumiyetle İonların hudutlarını ortaya çıkarır; bunlar da bizi, Yunan dünyasındaki kötü şöhretlerine geri götürür. İonlar, onun ahlâkî ciddiyetinden mahrumdular. Aynı zamanda, Atinalıların siyasî enerjilerini ve hürriyet aşklarını da taşımıyorlardı; hiçbir zaman, o kadar kuvvetli bir demokratik gelenek geliştirmediler. Herodotos, İonların eksiklerini sık sık kaydetmiş ve İonya’yı bırakıp Atina’ya yerleşmiş olmakla beraber, kendisi, anlatmakta olduğu hürriyetin vasıtaları ve gayeleri olan siyasî tarih meselesine, nispeten az ilgi göstermiştir. Pers Harpleri tarihine, âdetler ve görenekler hakkında tıka basa doldurduğu bütün o “lüzumsuz” bilgiler için şükran duymamız gerekir; fakat bunların, başlıca temasını örttüğünü de kabul etmeli ve bunların, onun asıl merakını yansıttığından şüphe etmeliyiz. Önyargısızlığının, felsefî bir hikmetten yahut ahlâkî bir idealler sisteminden ziyade, mizacı ile, İonların dünyaya dönük ruhunu temsil eden bir özellik olduğunu da söylemek lâzımdır.
Bu ruh, Pers Harpleri’nin kritik safhalarında gösterdikleri içler acısı davranışta da ifadesini bulmuştur. Herodotos’un gayet sathî bir şekilde kaydettiği üzere, Kambyses Mısır’a yürüdüğü zaman, “kimisi beklendiği gibi ticaretini yapmak için, kimisi ordusuna katılmak için, kimisi de yalnız memleketi görmek için” olmak üzere, çok sayıda İon, Pers kralına katılarak Mısır’a akın etmişti. Şüphesiz çoğu, kendi tarzlarınca nasiplerini almışlardı. İonlar, bir yüzyıl kadar önce paralı askerlik yapmaya başlamışlardı. (Bunlardan biri, adını Mısır’da Abu Simbel’deki bir dev heykele kazımıştı.) Daha sonra, kral Darius’un İskitler üzerine yürüdüğü seferde ona bir kıta kuvvet temin etmiş, hizmetlerinde o kadar sadakat göstermişlerdi ki, İskitler onları “kölelerin en sadığı” diye damgalamışlardı. Efendileri olan Perslere isyan ettikleri zaman, Hekataios’un, deniz kuvvetlerini güçlendirmeleri yolundaki pratik tavsiyesine kulak asmadılar; Sardes’i yaktıktan sonra çabucak mağlûp oldular, orduları dağıldı ve şehirleri, birer birer yağmalandı. Buna rağmen, Xerxes’in donanmasına, kendi Yunan hemşehrilerine karşı Salamis’te savaşmak üzere, yüz gemi gönderecek kadar kendilerini topladılar. Xerxes mağlûp olunca, Atinalılarla Spartalıların, Pan-İonyon’un bulunduğu Mykale Dağı’na bir filo göndermeleri üzerine, tekrar Perslere karşı isyan ettiler; bu kere, Pers Harpleri’ni bitiren Yunan zaferine katkıda bulunarak, bir süre için hürriyetlerini yeniden kazandılar. Fakat sonunda Persler, daha çok entrika ve rüşvetle, kılıç zorundan ziyade bu vasıtalarla hâkimiyetlerini yine kurdular. Bütün bu devir boyunca, İon şehirleri, ekseriya Pers yardımıyle iktidarda kalan tiranlar tarafından idare ediliyordu.
Herodotos, İon karakterini, Thukydides’in yapacağı tarzda tahlil etmemekle beraber, anlattığı fıkralar, başlı başına yeter birer şahit sayılabilir. En öğretici olanlarından biri, Perslere karşı ilk isyan sırasında filo tarafından yapılan bir harp meclisi hikâyesidir. “İonya’nın insanları,” demişti Phokaialı bir gemi kumandanı olan Dionysios, “işlerimiz, hür olmakla köle olmak arasında, usturana vurulmuş bir saç teli üzerinde sallanıyor”; bu sebeple, kendilerini yaklaşan savaşa hazırlamak için sıkı bir talim programı teklif etti. İonlar bu teklife razı olduklarında, o da sabahtan akşama kadar onları idmana sokmaya başladı. İonlar, bunu yalnız bir hafta çekebildiler. Sekizinci gün, kendi aralarında konuşmaya başladılar: “Hangi tanrıyı gücendirdik de başımıza böyle bir ceza geldi?” Tâ kendisi olan kölelik bile, bu Phokaialı palavracının dayattığı cefadan daha kötü olamazdı. Böylece, emirlerine uymayı reddettiler; bunun yerine, gün boyu gölgede yattıkları bir adada çadır kurdular; Samoslular, cesaretleri kırılmış olarak, savaş başlar başlamaz evlerine döndüler; kısa süre sonra da, İonların çoğu, aynı şeyi yaparak, Persleri, denizin hâkimi durumda bıraktılar. Bunun neticesi, Miletos’un hem karadan, hem denizden kuşatılması, zapt edilmesi ve yerle bir edilmesi oldu.
Herodotos bir Doryalı olduğu ve İonlar hakkında peşin hükümlerden tamamıyla sıyrılmış bulunmadığı için, bu hikâye, kelimesi kelimesine doğru olmayabilir. Fakat vakıa şu ki, onlar, Yunan tarihinin en ilham verici faslında, kahramanca sayılmayacak bir rol oynamışlardır; hikâye, hiç değilse, bizzat kendi söz ve işlerinin çizdiği manzaraya uygundur. Platon’un dediği gibi, bir devlet için en kötü musibet, ihtilâf değil, dağınıklıktır. İon lirik şiiri, başlı başına, dağınıklığın bir kutlaması gibidir. “Halkın ayıplamasına kulak veren, pek çok zevkten istifade edemez,” demişti Archilochos.
“Şimdidir, tam şimdidir
Tanrıların verdiği zevki tatmanın meydanı.”
— böyle söylüyordu, savaş alanında kalkanını bir kere daha bırakan bir başka şair Alkaios. Sappho, genç kızlara duyulan aşktan; Anakreon, şarap ve güzel oğlanların zevkinden bahsediyordu. Pythermos adında bir şairden yalnız bir mısra kalmıştır: “Önemli olan başka hiçbir şey yok— yalnız para.” Şairlerin bu cazip açıklığı, İonlara hak ettiklerinden kötü bir şöhret kazandırmış olsa bile, bütün sanatları, kahramanca değil, hedonist bir hayat tasarımı iması taşır. Mimarîde üslupları, Dor üslûbunun kuvvet ve sadeliği değil, zarafet ve incelikle dikkat çeker. Musiki sahasında, İon makamı, leziz ritimleriyle tanınmıştı. Kısa kısa siluetlerini yakaladığımız birçok canlı şahsiyet arasında, Aiskhylos ve Sokrates’e eşdeğer, pek az yüksek tip görülür.
Bütün bunlar, üzerinde çokça düşünmeyi gerektirir; fakat pek az şaşılacak tarafı vardır. Bir kere, bu hâdisenin bir kısmı, servetin getirdiği tanıdık bozulma hikâyesidir. Refah, İonya’ya, hem iç çekişme, hem dağınıklık getirmiş; para, hâkim sınıf için fevkalâde önem kazanmıştı. Aynı derecede tanıdık olan bir başka husus, cüretli ferdiyetçiliğin maliyeti idi. İon şairleri, vatandaşın görevine hiç aldırmadan, ferdin devlet karşısındaki haklarını ileri süren bilinen ilk yazarlardır; böylece Sokrates’in öncülüğünü yaparlar; fakat onda görülen kuvvetli vazife duygusundan ve kanuna duyduğu saygıdan mahrumdurlar; disiplinlerini yalnız mısra ölçülerinde gösterirler. İonlar, polis’e hizmet etmekten ziyade, ferdî şuurun yeni dünyasını araştırmak yahut kâinat üzerinde spekülasyon yapmakla ilgilenmeye başladılar. En iyi hâlleriyle, Thukydides gibi “doğru fiil uğruna” değil, bilginin bizzat kendisi uğruna merak duyuyorlardı; en kötü hâlleriyle ise, büsbütün bezgindiler, aldırışsızdılar. Bütün bunlar bir araya getirildiğinde, “babaların memleketi” olan İonya’nın, trajediyi doğurmamış olması mânidardır. Yunanların şiirini, takvasını, felsefesini ve şehir haysiyetini, insan varlığının esrarına dair ciddi bir şuur ve onun haysiyetine dair yüksek bir kanaat içinde mezcetmiş olan bu en yüksek terkibi, Atina yaratmıştır; kökleri, cemiyet hayatının derinlerine uzanıyordu. İonya, pekâlâ, Tragedya’nın öldüğü Euripides’i doğurmuş olabilirdi. Olduğu hâliyle, onun en tanınmış dram yazarı, tipik olarak çok cepheli bir adam olan Khioslu Ion’dur; lirik şair ve filozof olan bu zat, kırk yahut elli kadar oyun yazmış; Dionysos’un yıllık şenliğinde bir kere üçüncü mükâfatı kazanmış ve pek de kayda değer sayılmayacak bu zaferi, her Atina vatandaşına birer matara Khios şarabı hediye ederek kutlamıştır. Herodotos, bu bakımdan, gerçek bir İon çocuğudur. Onun nesir destanı, geniş bir nefes ve coşku; yer yer, kahraman hayatın ağırbaşlılığını ve trajik gölgesini taşır; fakat onda yücelik yoktur.
Bununla beraber Herodotos, bize her şeyden ziyade, İon ruhuna olan borcumuzu hatırlatmalıdır. Onların polis uğruna yaşayıp ölmekteki isteksizliklerini yahut “halkın ayıplaması”na karşı takındıkları kayıtsızlığı, basitçe kınayıp geçemeyiz. Çoğumuz, tarih bakımından, sefahat düşkünlüklerinden çok daha yeni ve mühim olan müstakil ruhlarını, bağımsızlık duygularını kıymet biliriz. Kusurlarında bile cazip kalırlar. Bütün ömrünü şölen, şarap ve şarkı sevgisiyle geçiren Anakreon için, Atinalı Kritias, “Senin için sevgi ne ihtiyarlayacak, ne ölecek,” diye yazmıştı; Atinalıların, Akropolis’lerine, kadehini elinden düşürmeyen bu yumuşak huylu, neşeli yaşlı günahkârın heykelini dikmiş olduklarını bilmek insana haz verir. Aynı Atina’nın, güneş hakkındaki dinsizce öğretileri sebebiyle Anaxagoras’ı sürgüne gönderdiğini hatırladığımızda, İonya’nın hoşgörüsünü ve cazibesini daha iyi takdir edebiliriz. Anaxagoras, hayatının geri kalan kısmını serbestçe ders verdiği, Miletos kolonisi Lampsakos’ta geçirdi; ölümünden sonra kendisini hatırlasınlar diye, mektep çocuklarına her yıl bir tatil verilmesini vasiyet etti; yıllar sonra da şehir halkı, çarşılarında Akıl’a ve Hakikat’e adanmış bir sunak dikmek suretiyle onun hatırasını yaşatıyordu.
“Ne hoş şeydir,” diye ekler Freya Stark, “kırılgan şeyler, müdafaasız olanlar ayakta kaldığı zaman!” Ve ne hazindir ki, İonya’da yaratılmış güzelliklerden, ayakta kalabilenlerin sayısının ne kadar az olduğunu eklemek zorundayız. Şöhretli musikişinaslarının, ressamlarının, heykeltıraşlarının, tunç döküm ustalarının, altın işçilerinin eserlerini ancak rivayet yoluyla biliyoruz. Kendi seslerini nadiren duyabiliyoruz. Eğer değişkenliklerini ve dünyaperestliklerini kınıyorsak, harp meydanında kalkanlarını geride bıraktıktan sonra yazdıkları bunca şiirin ve hemen hepsini “doğru fiil uğruna” değil, “araştırma uğruna” kaleme aldıkları tarihî ve felsefî risalelerin kaybına, bundan da fazla yanmak zorundayız.
Herodotos bize, İonya’nın aydınlığının basit bir güneş ışığı olmadığını da hatırlatmalıdır. Tanrıların kıskançlığı ve şöhretin cezası üzerine ısrarla tekrarladığı nakaratında, insan maksatlarının boşluğu yüzünden duyulan acı bir kederi sık sık dile getiren İon şairlerine iştirak eder. İçlerinden çoğunun, Homeros’un tasavvur ettiğinden daha ağır bir korkudan muztarip olduğu, bu yüzden saadet için “vaktin şimdi, tam şimdi” olduğunu bildiği anlaşılıyor; altıncı yüzyıldaki halk dinî uyanışını doğuran derin güvensizliği tanıyorlardı. İonya’da bu uyanış, onların siyasî zaaflarını bir bakıma hafifleten, gerçek bir güvensizliğin ifadesi idi. Hesiodos’un, Demir Çağı’nın akşamı sandığı şafak, hakikatte tarihî Demir Çağı’nın şafağıydı; İonlar da onun, servet, kudret ve hürriyet kadar, gerilim ve mücadele bakımından da sunduğu yeni imkânları çabucak kavradılar. Ticaret ve kültür alışverişi için elverişli vaziyetleri, kendiliğinden, daha büyük kuvvetlerin hücumu karşısında açık bir mevki olmak demekti. Doğudan gelen kervanların aktığı ırmak vadileri, Kimmer, Lidya ve Pers ordularının istilâsına da tabiî yollar teşkil ediyordu. Irmakların bizzat kendileri, bilhassa Maiandros, limanlarında alüvyon biriktiriyor, bir zamanlar zengin ettikleri limanların çoğunu yavaş yavaş mahva sürüklüyorlardı. Miletos, hayatı uğruna uzun bir mücadele verdi; fakat Hristiyan çağına gelindiğinde tabiî limanını kaybetmişti. Bugün, bir zamanlar Latmos Körfezi olan ovada, içeride birkaç mil kadar uzaktadır.
Son olarak, Herodotos, tarih düşüncesinde, kendisinin başlatmış yahut pekiştirmiş olduğu kalıcı bir karışıklık yüzünden, İonlara ciddi bir haksızlık yapmıştır: Pers Harbi’ni, Avrupa ile Asya arasında bir mücadele halinde gösterdi. O zamandan beri de, Şark ile Garp arasındaki aslında meşru olan ideolojik ayırım, tamamen sun’î bir coğrafî ayırımla karıştırılmaktadır. “Avrupa”nın kimliği, etimolojisi kadar belirsizdir; Asya ile birlikte, tek bir kara kütlesi teşkil eder. Nihayet coğrafyacılar, Ural Dağları boyunca keyfî bir çizgi çekerek, bunları birbirinden ayırdılar— böylece Rusya’yı ikiye bölmüş ve Rus tarihinin, Batı Avrupa tarihinin ayrılmaz bir parçası olduğu yolunda yaygın bir vehme yol açmış oldular.^^ Yunanlılar, böyle berrak bir çizgi çekecek kadar coğrafya bilmiyorlardı; fakat anakaradakiler, doğu Akdeniz dünyasının tabiî birliğini, “Avrupa” hayalini ileri sürmek suretiyle bulandırmaktan geri kalmadılar. Bilhassa Atinalılar, “Asya”daki Yunanlılara tepeden bakıyor ve İonların üstün inceliğini, sırf bir çöküş emaresi gibi damgalıyorlardı. “Asya’nın Avrupa’dan daha ziyade refah içinde olduğunu seyrederek yerinde oturmak ne utanç verici bir şeydir,” demişti Isokrates. İonların bu hususta ne düşündüklerini ancak tasavvur edebiliriz; fakat herhalde kendilerini anakara Yunanistan’a bağlamamak için çok sağlam pratik sebepleri vardı. Atina ile Sparta’nın imparatorluk hırslarından yeteri kadar çekmişlerdi.
Her hâlükârda, mağrur Atinalılar, hem kötü şöhretli bir budalalık, hem de rezalet yüzünden Hellas’a ihanet ettiler. Yüce devirleri, askerî bir felâket ve içtimai, siyasî bir anarşiyle kapandı. Peloponnesos Harbi’nden sonra kendilerini toparlayabildilerse de, daha az vakar içinde, budalalıklarını tekrarladılar; Philippe ve Büyük İskender kumandasında Makedonyalılara karşı, geç kalmış, gönülsüz müdafaalarında, ne bir zeka ve enerji, ne de kahramanlık sergilediler. Ve şimdi hor görülen İonlar, Atinalılardan daha az mütefessih olduklarını ispat ettiler. Pers İmparatorluğu’nun hâkimiyetine boyun eğmek, büsbütün bir utanç sayılmazdı ve onların ruhunu öldürmemişti. Onlar ve “Asya”daki diğer Yunanlılar, Büyük İskender’in fetihlerini takip eden Hellenistik Devir’de yeniden ön safa geçtiler ve Yunan dünyasının sonuna kadar bu mevkii muhafaza ettiler. İmparator Justinianos, Hâgia Sophia’nın büyük katedralini inşa ettirerek, Bizans devrini başlattığı sırada, yaklaşık bin yıl sonra, mimarları, Miletoslu İsidoros ile, Maiandros Nehri yukarılarında bulunan komşu Trallesli Anthemius idi. Bu arada, İonya tarihi daha da karışık ve müphem bir hâl almış; fakat bizim için daha da mühim hâle gelmiştir. Hellenistik Devir, Batı medeniyeti üzerinde, çok daha şöhretli olan Atina’nın Perikles devrinden daha fazla tesir icra etmiştir.






























Geri bildirim: TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Milet: Modern Dünyanın Doğuşu | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER