Sol ve Sağ / Hazım İlkesinin Ötesi: Hazım Hazindir
Merhabalar. Siyasi duruşumuzun yani sağcı veya solcu olmamızın en temel biyolojik eylemimiz olan nefes alıp vermemizle ne gibi bir bağlantısı olabilir? Bugün Işık Barış Fidaner’in biyoloji ve psikanalizi bir araya getirerek siyasi ayrımlara dair algımızı kökünden sarsan felsefi çerçevesini derinlemesine inceleyeceğiz.
Gelin konuya psikanalist Jacques Lacan’ın o meşhur ya paranı ya canını ikilemiyle giriş yapalım. Bu öyle bir seçimdir ki, hayatınızı kurtarmak için paranızı feda edersiniz ama bu süreçte bir şey eksilir. Canınız, yani yaşamsallığınızdan, ruhunuzdan bir parça gider. Hayatta kalırsınız, evet, ama eksilerek.
İşte bu, toplumsal hayata girerken hissettiğimiz temel bir yabancılaşmadır ve sadece bir metafor da değildir. Fidaner’in tezine göre bu durumun kökenleri, her birimizin kendi bedeninde her an yaşanan çok temel bir fiziksel çatışmada gizli.
Peki bu analizde yol haritamız nasıl olacak? Önce boğazdaki o temel çatışmayla başlayacağız. Oradan siyasi sağ ve solun kökenlerine ineceğiz. Mide ve akciğerin sembolik yapılarını inceleyeceğiz. Düşüncenin katmanlarını deşeçeğiz. İki temel psikolojik ilkeyi tanımlayacağız ve son olarak tüm bunların bir semptomda nasıl birleştiğine bakacağız.
Evet, ilk durağımız, her şeyin başladığı o kilit nokta: boğazdaki dar boğaz. İnsan boğazı aynı anda iki hayati işlevi yerine getirmek zorunda: yemek ve nefes almak. Ve bütün hikaye bu iki zorunluluk arasındaki gerilimden doğuyor.
İşte argümanın en can alıcı noktalarından birine geldik. Toplumsallaşma dediğimiz süreç, aslında en temel düzeyde hayatta kalmak için, yani yemeği düzgün sindirebilmek için nefesimizi, yani Arapçadaki kökeniyle nefsimizi tutmayı öğrenmemizle başlar. İlk kontrol burada kurulur.
Peki bu son derece biyolojik sağlık soluk ikileminin doğrudan siyasetle ne alakası olabilir? İşte tam da burada sağ sol ayrımının beklenmedik kökenlerine ulaşıyoruz. Bu bağlantı dilimizin kendi içinde, kelimelerin kökenlerinde adeta saklı.
Dikkat edin: sağ kelimesi, sağlık, sağ kalmak, sağlamak gibi kavramlarla ilişkili; sol ise soluk, solmak, soğumak gibi bir tükeniş ve dışarıyla bağlantı fikrini barındırıyor. Kelimeler bile bu temel ilkeleri bize fısıldıyor.
Bu çerçeveden baktığımızda, sağcılık temelde bir şeyi kabul etmektir. Bedenin bütünlüğünü, yani sağlığı ve hayatta kalmayı korumak adına kişinin kendi soluğunu yutmasını, onu ikinci plana atmasını, feda etmesini bir ilke olarak benimsemektir. Öncelik her zaman sistemin sağlığıdır.
Solculuk ise tam karşı kutupta bir ısrarı temsil eder. O, mevcut sistemin sağlığını bozma, düzeni sekteye uğratma pahasına bile olsa, o anlık nefes alma eyleminde, yani dış dünyayla bağ kurmakta, kendini ifade etmekte, soluklanmakta direnir.
Şimdi analizi bir katman daha derine taşıyalım ve bu iki karşıt ilkeyi temsil eden organların, yani mide ve akciğerlerin sembolik formlarına, topolojilerine bakalım. Mide kapalı bir sistemdir, bir küre gibidir. Dışarıdan geleni alır, sindirir ve kendine katar. O, egonun yani benliğin temsilcisidir.
Akciğer ise bambaşka bir geometride, bir Torus, yani ortası delik bir simit şeklindedir. İşte bu boşluk sayesinde iç dünya, dışarıyla, yani ötekiyle sürekli bir alışveriş ve bağ halindedir.
Bu bakış açısı, midesizlik gibi günlük dilde kullandığımız bir kavramı tamamen yeniden anlamlandırıyor. Bu artık bir yüzsüzlük değil; egonun kendi sınırları içine alamadığı, sindiremediği şeye karşı gösterdiği hayati, hayatta kalma odaklı bir tahammülsüzlüktür ve bu sağın temel meselesi olarak konumlandırılıyor.
Aynı şekilde ciğersizlik de artık basit bir korkaklık ya da kötü niyet değil. Bu, dış dünyanın belirsizliği, kaygısı ve korkusu karşısında metanet gösterme, dayanma gücündeki bir eksiklik olarak tanımlanıyor. Bu da solun yüzleştiği temel zorluktur.
Peki şimdi bedenden ve siyasetten çıkıp doğrudan zihnin, düşüncenin kendi mimarisine yönelelim. Başlangıç noktamız ise modern felsefenin belki de en temel cümlesi, Descartes’ın o meşhur sözü: Düşünüyorum, öyleyse varım. Modern benliğin, bireyin kuruluş manifestosu.
Ancak Fidaner’in analizi bu sağlam görünen yapının katmanlarını bir bir soyuyor ve altında yatan çok daha ilkel, çok daha temel bir yapıyı gözler önüne seriyor. Argümana göre her düşüncenin kalbinde bir düş, yani bir rüya yatar ve her düş merkezinde ise kaçınılmaz bir düşüş vardır.
Nedir bu düşüş? Kayıp, ayrılık ve en nihayetinde ölüm korkusunun kendisidir. Psişenin bu katmanlı yapısı, birbiriyle sürekli çatışma halindeki iki ana ilke tarafından yönetiliyor. Ve bu ilkeler aslında Freud’un haz ilkesi ve ölüm dürtüsünün radikal bir yeniden yorumundan ibaret.
Bunlardan ilki hazım ilkesi. Bu, düşünen bedenin yani egonun ilkesidir. Temel dürtüsü, yeni olanı, yabancı olanı, rahatsız edeni bir an önce sindirerek kendine katmak ve belirsizliğin yarattığı rahatsızlığı sıfırlamaktır.
Karşısındaki rakip ilke ise solum ilkesi. Bu da düşünen canın ilkesidir. Bakın, bu ölümü arayan bir dürtü değildir; tam tersine hayata, uğruna ölmeye değecek bir anlam, bir amaç katma arayışıdır. Solup gitme, tükenme pahasına bir hakikate bağlanma dürtüsüdür.
Son olarak tüm bu parçaların nasıl bir araya geldiğine ve bizim semptom dediğimiz o psikolojik olguyu nasıl açıkladığına bakalım. Bu iki ilke, sağ ve solun bir psikolojik semptoma yaklaşımını da belirler.
Sağ için semptom, bedenin sağlığına zarar veren, sisteme sızmış yabancı bir soluktur ve derhal susturulmalıdır. Sol içinse semptom, bir boğulma tehlikesinin işaretidir; susturulması değil, tam tersine konuşturulması, dinlenmesi gereken bir çığlıktır.
Kısacası, en temel tanımıyla her semptom bir öksürük gibidir. Bedeninizin hazmedemediği bir şeyin, ruhunuzun yani canınızın soluk alıp vermesini engellemesidir. Semptom, hazım ilkesi ile solum ilkesi arasındaki savaş alanının ta kendisidir.
Ve metin bizi bu oldukça gizemli ama bir o kadar da düşündürücü deyişle başa bırakıyor: Kedi eğer ciğere yöneliyorsa, ciğersiz olmadığını şimdiden anladığı içindir. Sanki içgüdüsel olanın, az önce konuştuğumuz bu derin felsefi ilkelerle nasıl içe geçtiğine dair bir ipucu gibi.
Nihayetinde, tüm bu felsefi çerçevenin bizi getirdiği o temel soruyla kalıyoruz. Gerçekten nefes almak ne anlama geliyor? Yaşamak dediğimiz şey sadece sağlıkla hayatta kalmaktan mı ibaret? Yoksa o hayatta kalmaya asıl değerini katan şey, uğruna her şeyi göze alacağımız o kısacık soluk anları mıdır?






























Geri bildirim: Nümerik Söylemler 🤖✍️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER