Baş Ağrısı: Bedenin Altıncı Hissi

Başağrısı Beş Duyudan Biri Değilse Altıncı His Midir?

Herkesin bildiği o hissi bir düşünelim. O zonklayan, hayatı durma noktasına getiren acıyı. Peki ya bu acı basit bir rahatsızlıktan çok daha fazlasıysa, bedenimizin bizimle kurduğu en temel, en acil iletişim biçimi ise? İşte bugün baş ağrısını bir semptom olarak değil, adeta bir altıncı his olarak ele alacağız.

İşte çözümlememizin merkezindeki soru da tam olarak bu. Baş ağrısı bildiğimiz o beş duyunun yetersiz kaldığı bir noktada devreye giren bedenin kendi iç gerçekliğine dair bir bildirim, bir altıncı his olabilir mi? Gelin bu hipotezin izini sürelim.

Baş ağrısının o kendine has dilini anlayabilmek için önce bizim dünyayı algılamamızı sağlayan temel araçlara yani duyularımıza dönmemiz gerekiyor. Görme, işitme, tat, koku ve dokunma. Unutmayın bu duyular dünyayı pasif bir şekilde kaydetmezler. Onu aktif olarak inşa ederler. Bizim için bir gerçeklik yaratırlar.

Mesela görme ve işitmeyi düşünelim. Bunlar bizim sinematik duyularımız. Görme bize mekanı verir. Adeta bir film şeridindeki donmuş bir kare gibi. X Y düzlemi sabit. Ama işitme işte o, bu kareye zamanı yani t eksenini ekler. O makarayı döndüren, akışı sağlayan, hikayeye ritim ve derinlik katan şey odur.

Peki kimyasal duyularımız yani tat ve koku, onlar adeta bedenimizin sınır kapısındaki en hassas bekçileridir. Her an o en temel soruları sorarlar. Bunu yutabilir miyim? Bu güvenli mi? Bu havayı soluyabilir miyim? Bir tehlike var mı? Ama işlevleri bununla da sınırlı değil, değil mi? Bir koku sizi anında onlar öncesine ışınlayabilir. Bir tat unuttuğunuzu sandığınız en derin anıyı tetikleyebilir. Yani onlar hem bir güvenlik filtresi hem de hafızanın ve sezgilerin en derinlerine inen birer anahtar.

Şimdi belki de tüm duyuların en temeline, en ilkseline inelim. Dokunma. Ve burada karşımıza çıkan metafor beynimizin yapısına dair tüm bildiklerinizi sarsabilir. Derimizle beynimiz arasındaki o inanılmaz bağlantıya hazır olun.

Bakın bu alıntı çok çarpıcı. Beyin dokusu evrimsel ve embriyolojik olarak içe doğru katlanmış, karmaşıklaşmış bir deri dokusu gibi. Ne demek bu? Şu demek. Sinir sistemimizle derimiz en başından embriyonik gelişimden itibaren aynı katmandan türüyor. Yani beynimiz aslında dış dünyayla temas eden derimizin içeriye doğru kıvrılmış, sonsuz derecede karmaşıklaşmış bir versiyonu. Hem dışarıdan gelen temasları hem de içeriden bedenin kendisinden gelen sinyalleri işleyen bir iç deri.

Bu perspektiften bakınca dokunma tek bir his olmaktan çıkıp üç farklı dünyaya açılıyor. Birincisi Innenwelt yani bizim iç dünyamız. Şu an içimde neler oluyor? Kaslarım gergin mi? Midemde bir rahatsızlık var mı? gibi soruların cevabı. İkincisi Umwelt yani dış dünya. Oturduğum sandalyenin yüzeyi nasıl? Odanın sıcaklığı tenimi nasıl etkiliyor? Ve üçüncüsü sembolik dünya. Bu iç ve dış hisleri anlamlandırmak için kullandığımız dil. Başım çatlayacak gibi ağrıyor ya da karnımda kelebekler uçuşuyor dediğimizde aslında dokunma hissini dile döküyoruz.

Peki beş duyunun dünyamızı nasıl inşa ettiğini anladık. Artık sahneye o meşhur altıncı his adayını çıkarmanın zamanı geldi. Ve bu artık sadece bir metafor değil, modern sinir biliminin de kabul ettiği bir kavram. İşte o kavram interosepsiyon. Teknik olarak sinir sisteminin bedenin içinden gelen sinyalleri algılama, yorumlama ve bütünleştirme süreci. Daha basit bir ifadeyle beynimizin kendi bedenini dinleme sanatı. Kalp atışınız, nefes alışverişiniz, sindirim sisteminizin durumu, kan basıncınız, bütün bu içsel verilerin sürekli olarak beyne aktığı o devasa bilgi otoyolu.

Ama işin ilginç yanı şu ki bu muazzam veri akışının büyük bir kısmı bizim bilinçli farkındalık eşiğimizin altında gerçekleşiyor. Yani beynimiz her şeyi duyuyor, her şeyi kaydediyor ama biz bunu fark etmiyoruz bile. Bu adeta arka planda sürekli çalan ama dikkat etmediğimiz bir müzik gibi. Ta ki o müzikteki bir nota rahatsız edici bir şekilde yükselene kadar.

Ve işte o rahatsız edici şekilde yükselen nota, o görmezden gelinemeyecek kadar yüksek sesli sinyal çoğu zaman baş ağrısı formunda karşımıza çıkıyor. Şimdi yapbozun tüm parçalarını birleştirelim ve baş ağrısının gerçekte neyin sesi olduğunu görelim.

Baş ağrısı izole bir organın sorunu değildir. O tüm sistemin verdiği bir alarmdır. Bakın nasıl. Önce görsel ve işitsel duyularımız, yani o sinematik kare ve makara, o kadar aşırı yüklenir ki artık aralarındaki senkronizasyon kopar. Ardından kimyasal bekçilerimiz bedenin aynı anda hem bunu yutamam hem de burada nefes alamam diye bağırdığı bir sınıra ulaşır. Ve son olarak beynin o içe katlanmış derisi sanki kendi kendisine dokunuyormuş gibi dayanılmaz bir içsel basınç hissetmeye başlar. Bu topyekün bir sistem çöküşünün alarmıdır.

İşte bu yüzden baş ağrısı farklıdır. Vücudunuzdaki hafif bir sızıyı, küçük bir rahatsızlığı belki bir süre görmezden gelebilirsiniz ama baş ağrısı o görmezden gelinmesi imkansızdır. Dikkatinizi rehin alır, sizi dünyadan koparır. Çünkü o bizim interoseptif sistemimizden, yani içsel algı sistemimizden gelen en dramatik, en yüksek seviyeli sinyaldir.

Böylece başladığımız soruya geri dönmüş oluyoruz. Bu alıntının da mükemmel bir şekilde özetlediği gibi baş ağrısı beş duyudan biri değildir. Doğru. Ama o altıncı hissin, yani bedenin kendi sınırlarını ve taşıdığı yükü fark etme kapasitesinin sesidir. Ve bu ses çoğu zaman bir baş ağrısı olarak konuşur.

Peki bu bize ne söylüyor? Belki de bir sonraki baş ağrısında refleks olarak ağrı kesiciye uzanmak yerine bir an durmalıyız ve onu susturulması gereken bir düşman olarak değil de dinlenmesi gereken bir mesaj olarak görmeliyiz. Bedenim bana neyin sınırına geldiğimi söylüyor? Dünyayla kurduğum ilişkide neyi yanlış yapıyorum? diye sormalıyız. Belki de baş ağrısı sadece bir acı değil. Kendimizle ve dünyayla olan ilişkimizi yeniden düzenlememiz için bir davettir. Bu davete kulak vermeye hazır mıyız?

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “Baş Ağrısı: Bedenin Altıncı Hissi”

  1. Geri bildirim: Nümerik Söylemler 🤖✍️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER