Bir Noel Şarkısı: Noel’in bir Hayalet Öyküsü — Charles Dickens

ÖNSÖZ

Bu küçük, hayaletli kitapta, okurlarımı ne kendileriyle, ne birbirleriyle, ne mevsimle, ne de benimle keyiflerini kaçırmayacak bir Fikir Hayaleti kaldırmaya çabaladım. Evlerini hoş bir biçimde dolaşsın, ve hiç kimse onu defnetmek isteğinde bulunmasın.

Onların sadık Dostu ve Hizmetkârı,

C. D.

Aralık 1843.

İÇİNDEKİLER

BÖLÜM I
MARLEY’NİN HAYALETİ

BÖLÜM II
ÜÇ RUH’TAN İLKİ

BÖLÜM III
ÜÇ RUH’TAN İKİNCİSİ

BÖLÜM IV
RUHLAR’IN SONUNCUSU

BÖLÜM V
HER ŞEYİN SONU

BÖLÜM 1. MARLEY’NİN HAYALETİ.

Marley ölmüştü, her şeyden önce. Bu konuda en ufak bir kuşku yoktu. Defin sicilini papaz, kâtip, cenazeci ve baş yas tutan imzalamıştı. Scrooge da imzalamıştı; hem Scrooge’un adı, elini attığı her şey için Borsa’da geçerli bir addı. İhtiyar Marley kapı çivisi kadar ölüydü.

Şunu da belirteyim; bir kapı çivisini özel olarak bu kadar ölü yapan şeyin ne olduğunu, kendi deneyimime dayanarak bildiğimi söylemek istemiyorum. Açıkçası, kendi adıma, bu zanaattaki demir eşyanın en ölü parçası olarak tabut çivisini görmeye daha yatkın olabilirdim. Ama atalarımızın hikmeti o benzetmededir; ve benim kutsal sayılmayacak ellerim onu kurcalamayacak, yoksa memleket mahvolur. Bu yüzden, Marley’nin kapı çivisi kadar ölü olduğunu, altını çize çize yinelememe izin vereceksiniz.

Scrooge onun öldüğünü bilmiyor muydu? Elbette biliyordu. Aksi nasıl olabilirdi ki? Scrooge’la kaç yıl boyunca ortak olduklarını bilemem. Scrooge onun tek vâsisi, tek idarecisi, tek devralanı, tek artan miras varisi, tek dostu ve tek yas tutanıydı. Ve Scrooge bile, bu üzücü olaydan öylesine feci hâlde yıkılmış değildi ki, cenaze gününün tam kendisinde mükemmel bir işadamı olamasın; aksine, günü tartışmasız bir pazarlıkla adeta kutsayarak geçirdi.

Marley’nin cenazesinden söz açmam, başladığım noktaya geri dönmemi sağlıyor. Marley’nin öldüğü konusunda hiçbir kuşku yoktur. Anlatmak üzere olduğum hikâyeden, ancak bunun açık seçik anlaşılması hâlinde, tuhaf ve olağanüstü bir şeyler çıkabilir. Eğer oyunun başlamasından önce Hamlet’in Babası’nın öldüğüne bütünüyle ikna edilmiş olmasaydık, onun kendi surlarında, doğudan esen bir rüzgârda, geceleyin dolaşmaya çıkmasında, herhangi bir orta yaşlı beyefendinin, diyelim ki Saint Paul Mezarlığı’nda, serin esintili bir yerde, gece bastıktan sonra birden ortaya çıkıp oğlunun zayıf aklını kelimenin tam anlamıyla şaşkına çevirmesinden daha kayda değer hiçbir şey olmazdı.

Scrooge, İhtiyar Marley’nin adını asla tabeladan silmedi. Yıllar sonra bile, depo kapısının üstünde öylece duruyordu: Scrooge ve Marley. Şirket, Scrooge ve Marley adıyla tanınıyordu. İşe yeni giren bazı insanlar Scrooge’a bazen Scrooge, bazen de Marley diye seslenirlerdi; o ise iki adı da duyunca başını çevirirdi. Onun için fark etmezdi.

Ah! Ama Scrooge ne cimri bir eldi değirmen taşının başında! Sıkan, burkan, kapan, kazıyan, kavrayan, gözü dönmüş, ihtiyar bir günahkâr! Hiçbir çeliğin cömert bir kıvılcım çakamadığı çakmak taşı kadar sert ve keskin; sır saklayan, içine kapalı, bir istiridye kadar yalnız. İçindeki soğuk, yaşlı yüzünü dondurmuş, sivri burnunu ısırmış, yanağını buruşturmuş, yürüyüşünü kaskatı yapmıştı; gözlerini kızartmış, ince dudaklarını mora çalmış hâle getirmiş; gıcırdayan sesinde, kurnazca konuşmuştu. Başında, kaşlarında ve tel tel sakalında kırağımsı bir ayaz vardı. Kendi düşük sıcaklığını hep üzerinde taşırdı; en kavurucu yaz günlerinde bile bürosunu buz keserdi; Noel’de ise, bunu bir derece bile çözmezdi.

Dışarıdaki sıcak ya da soğuğun Scrooge üzerinde pek az etkisi vardı. Hiçbir sıcaklık onu ısıtamaz, hiçbir kış havası onu titretemezdi. Esen hiçbir rüzgâr ondan daha keskin değildi, yağan hiçbir kar, amacına ondan daha kararlı değildi, yağan hiçbir sağanak yalvarmalara ondan daha az kulak kabartır değildi. Kötü hava, onunla nasıl baş edeceğini bilemezdi. En şiddetli yağmur, kar, dolu ve sulu sepken, ondan yalnızca bir bakımdan üstün olduklarıyla övünebilirdi. Onlar çoğu kez, gönlü bolca, bardaktan boşanırcasına “yağar”dı; Scrooge ise hiç “yağmazdı”.

Caddede onu durdurup da neşeli yüzlerle, “Sevgili Scrooge, nasılsınız? Ne zaman bizi görmeye geleceksiniz?” diyen kimse olmazdı. Hiçbir dilenci ondan üç beş kuruş yalvarıp istemezdi; hiçbir çocuk saat kaç diye soramazdı; hiçbir erkek ya da kadın, hayatı boyunca bir kez bile, falanca yere nasıl gidileceğini Scrooge’a sormamıştı. Körlerin köpekleri bile onu tanıyor gibiydi; onu gelirken görünce, sahiplerini kapı aralarına, avlulara çeke çeke götürür; ardından kuyruklarını, sanki “Hiç görmemek, kötü bir göz görmekten iyidir, karanlık efendimiz!” der gibi, sevinçle sallarlar, sahiplerini saklarlardı.

Ama Scrooge’un umurunda mıydı! İşte tam da hoşlandığı şey buydu. Hayatın kalabalık yollarında dirsekleyerek yürüyüp, bütün insanî yakınlıkları kendinden uzak tutmak, işin ehlinin Scrooge’un en büyük keyfi dediği şeydi.

Bir zamanlar—yılın bütün güzel günleri arasından, Noel Arifesi’nde—ihtiyar Scrooge muhasebe odasında oturmuş, işiyle meşguldü. Hava soğuk, kasvetli, keskin soğuk; üstüne üstlük sisliydi; dışarıdaki avluda, insanların hırıltılar çıkararak aşağı yukarı gidip geldiklerini, göğüslerine vurarak ellerini ısıtmaya, kaldırım taşlarına ayağını vura vura ısınmaya çalışmalarını duyabiliyordu. Şehirdeki saatler daha yeni üçü vurmuştu, ama çoktan kararmıştı—aslında gün boyu hiç aydınlık olmamıştı—ve komşu büroların pencerelerinde mumlar, elle tutulur kahverengi havanın içinde, kızıl lekeler gibi titreyerek yanıyordu. Sis, her aralıktan ve anahtar deliğinden içeriye doluyor, dışarısı da öyle yoğundu ki, avlu ne kadar dar olsa da karşıdaki evler adeta birer hayal gibi görünüyordu. O kirli bulutun aşağıya doğru sarkıp her şeyi perdeleyişini gören biri, Sanki Doğa hemen yanı başta oturuyormuş da büyük kazanlarda kaynatıyormuş sanabilirdi.

Scrooge’un muhasebe odasının kapısı açıktı ki, kendisinden ileride, adeta bir tank gibi, kasvetli küçücük bir hücrede mektupları kopya etmekte olan kâtibini gözünün önünde tutabilsin. Scrooge’un ateşi pek küçüktü, ama kâtibin ateşi o kadar çok daha küçüktü ki, tek bir kömür parçası gibi görünüyordu. Fakat onu çoğaltamazdı, çünkü kömür kutusunu kendi odasında Scrooge tutuyordu; kâtip, kürekle içeriye her girdiğinde, efendisi, aralarındaki bağların kopmasının gerekeceğini öngörüyordu. Bu yüzden kâtip beyaz atkısını taktı ve kendini mumun başında ısıtmaya çalıştı; ama güçlü bir hayal gücüne sahip bir insan olmadığından, bu çabasında başarısız oldu.

“Mutlu Noeller, amca! Tanrı sizi korusun!” diye neşeli bir ses haykırdı. Bu, Scrooge’un yeğeninin sesiydi; öylesine ani çıkagelmişti ki, Scrooge onun yaklaştığını ilk bu sözlerden anlamıştı.

“Bah!” dedi Scrooge, “Saçmalık!”

Sis ve ayazda hızlı hızlı yürümekten kendini iyice ısıtmıştı bu Scrooge’un yeğeni; tüm vücudu bir ateş içindeydi; yüzü al al ve yakışıklıydı; gözleri pırıl pırıl parlıyor, soluğu havada yeniden buhar olup yükseliyordu.

“Noel saçmalık mı, amca!” dedi Scrooge’un yeğeni. “Bunu kastetmiş olamazsınız, eminim?”

“Kastediyorum,” dedi Scrooge. “Mutlu Noel ha! Mutlu olmak için ne hakkın var? Mutlu olmak için ne nedenin var? Yeterince yoksulsun.”

“Öyleyse,” diye karşılık verdi yeğeni neşeyle, “kasvetli olmak için ne hakkınız var? Surat asmak için ne nedeniniz var? Yeterince zenginsiniz.”

Scrooge, o anda aklına daha iyi bir yanıt gelmediğinden, yine “Bah!” dedi; ardından “Saçmalık”la sürdürdü.

“Öfkelenmeyin, amca!” dedi yeğeni.

“Öfkelenmeyip de ne yapayım,” diye karşılık verdi amcası, “böyle bir budalalar dünyasında yaşıyorken? Mutlu Noel! Mutlu Noeller de neymiş! Noel zamanı dediğin, senin için, cebinde para yokken borç ödediğin, bir yıl yaşlandığın, ama bir saat bile zenginleşmediğin; defterlerini gözden geçirip içlerindeki her kalemin, dolu dolu on iki ay boyunca, senin aleyhine yazıldığını gördüğün zaman değil mi? Gücüm yetseydi,” dedi Scrooge öfkeyle, “dilinde ‘Mutlu Noel’ sözüyle ortalıkta dolaşan her aptal, kendi pudinginde kaynatılıp, yüreğinden çobanpüskülü kazığı geçirilerek gömülürdü. Evet, gömülürdü!”

“Amca!” diye yalvardı yeğeni.

“Yeğen!” diye sertçe karşılık verdi amca, “Noel’i kendi bildiğin gibi tut, bırak ben de kendi bildiğim gibi tutayım.”

“Tutmak ha!” diye yineledi Scrooge’un yeğeni. “Ama siz onu hiç tutmuyorsunuz ki.”

“Öyleyse bırak ben de dokunmayayım ona,” dedi Scrooge. “Sana ne hayrı dokunuyorsa, dilediği kadar dokunsun! Bugüne kadar sana ne hayrı oldu ki!”

“Faydalanmadığım hâlde, hayır çıkarabileceğim nice şey vardır, sanırım,” diye karşılık verdi yeğen, “Noel de bunların arasında. Ama eminim ki, Noel zamanı geldiğinde—kutsal adının ve kökeninin hak ettiği saygıyı ayrı tutarsak, eğer onunla ilgili herhangi bir şey ondan ayrı tutulabilirse—her zaman, iyi bir zaman olarak düşünmüşümdür: şefkatli, bağışlayıcı, hayırsever, hoş bir zaman; yılın uzun takvimi içinde, bildiğim tek zaman ki, kadınlar ve erkekler sanki tek bir sözbirliğiyle, saklı kalplerini açar, kendilerinden aşağıdakileri, gerçekten de, mezara aynı gemide giden yol arkadaşlarıymış gibi düşünürler; sanki başka seferlere çıkan bambaşka bir yaratıklar ırkı değilmişler gibi. İşte bu yüzden, amcacığım, cebime zerre kadar altın ya da gümüş koymamış olsa da, bana iyi geldiğine ve iyi geleceğine inanıyorum; ben de ‘Tanrı onu kutsasın!’ diyorum.”

Tank’teki kâtip, istemeden alkış tuttu. Yaptığının uygunsuzluğunu hemen fark ederek, ateşi kurcaladı ve son zayıf kıvılcığı da sonsuza dek söndürdü.

“Senden bir ses daha duymayayım,” dedi Scrooge, “yoksa Noel’ini, işsiz kalarak kutlarsın! Etkileyici bir hatipsiniz doğrusu, efendim,” diye ekledi, yeğenine dönerek. “Meclise falan girmediğinize şaşıyorum.”

“Öfkelenmeyin, amca. Hadi! Yarın bizde yemek yiyin.”

Scrooge, onu göreceğini söyledi—evet, gerçekten öyle dedi. Deyimin sınırına kadar gitti ve önce onu o en uç hâlde göreceğini ifade etti.

“Ama neden?” diye haykırdı Scrooge’un yeğeni. “Neden?”

“Neden evlendin?” dedi Scrooge.

“Âşık olduğum için.”

“Âşık olduğun için ha!” diye homurdandı Scrooge; sanki dünyada, mutlu Noel’den daha saçma tek şey buymuş gibi. “İyi günler!”

“Hayır ama, amca, bu başına gelmeden önce de beni görmeye hiç gelmemiştiniz ki. Şimdi gelmemenizin gerekçesi diye neden onu öne sürüyorsunuz?”

“İyi günler,” dedi Scrooge.

“Sizden hiçbir şey istemiyorum; sizden hiçbir şey talep etmiyorum; neden dost olamıyoruz ki?”

“İyi günler,” dedi Scrooge.

“Sizi bu kadar kararlı bulduğum için yürekten üzgünüm. Benim tarafımdan, aramızda hiç kavga olmadı. Ama Noel’e saygımdan bir deneme yapmış oldum ve Noel neşemi de sonuna kadar koruyacağım. Öyleyse Mutlu Noeller, amca!”

“İyi günler!” dedi Scrooge.

“Ve Mutlu Bir Yeni Yıl!”

“İyi günler!” dedi Scrooge.

Yeğeni, buna rağmen, tek bir öfkeli söz etmeden odadan çıktı. Dış kapıda durup mevsimin selamlarını kâtip için de esirgemedi; soğuk olmasına rağmen, Scrooge’dan daha sıcakkanlıydı; çünkü selamları içtenlikle karşılık buldu.

“İşte bir delikanlı daha,” diye mırıldandı Scrooge; onu duyuyordu: “Haftada on beş şilin alan, karısı ve çocukları olan kâtibim, mutlu Noel’den söz ediyor. Gidip Bedlam’a kapanayım en iyisi.”

Bu kaçık delikanlı, Scrooge’un yeğenini dışarı bırakırken, iki kişiyi içeri buyur etmiş oldu. Gösterişli, görmesi hoş beyefendilerdi bunlar; şimdi şapkaları ellerinde, Scrooge’un bürosunda duruyorlardı. Ellerinde kitaplar ve kâğıtlar vardı ve Scrooge’a doğru eğildiler.

“Burası Scrooge ve Marley’nin bürosu, değil mi?” dedi beyefendilerin biri, elindeki listeye bakarak. “Bay Scrooge’la mı, yoksa Bay Marley’yle mi konuşma şerefine ermiş bulunuyorum?”

“Bay Marley yedi yıldır ölü,” diye yanıtladı Scrooge. “Tam da bu gece, yedi yıl önce öldü.”

“Cömertliğinin, hayatta kalan ortağı tarafından gereğince temsil edildiğinden kuşkumuz yok,” dedi beyefendi, yetkisini gösteren kâğıdı uzatarak.

Gerçekten de öyleydi; çünkü aynı ruhlara sahip iki insandılar. “Cömertlik” gibi uğursuz bir sözcükle karşılaşınca, Scrooge kaşlarını çattı, başını salladı ve kâğıtları geri verdi.

“Yılın bu şenlikli zamanında, Bay Scrooge,” dedi beyefendi, yeniden bir kalem alarak, “Yoksullar ve sefil durumda olanlar için, biraz olsun bir şeyler ayarlamamız, her zamankinden daha çok arzu edilir bir durumdur; hele şu anda çok acı çekiyorlar. Binlercesi en temel gereksinimlerden yoksun; yüz binlercesi, sıradan rahatlıklardan bile yoksun, efendim.”

“Hiç hapishane yok mu?” diye sordu Scrooge.

“Bolca hapishane var,” dedi beyefendi, kalemi yeniden masaya bırakarak.

“Birlik ıslahhaneleri?” diye sordu Scrooge. “Hâlâ faaliyetteler mi?”

“Elbette. Hâlâ,” dedi beyefendi, “keşke artık olmasalar diyebilseydim.”

“‘Treadmill’ ve Yoksullar Yasası da tam yol çalışıyor, öyle mi?” dedi Scrooge.

“İkisi de epey meşgul, efendim.”

“Ah! Başta söylediklerinizden, bu yararlı kurumların işleyişini durduran bir şey olmuş da, ondan söz ediyorsunuz sandım,” dedi Scrooge. “Böyle olmadığını duyduğuma çok sevindim.”

“Bu kurumların, kalabalıkların bedenine ya da ruhuna pek de Hıristiyanlığa yakışır bir neşe sağlayamadığı kanaatiyle,” diye sürdürdü beyefendi, “birkaçımız, Yoksullar için biraz et ve içecek ve ısınma imkânı satın alacak bir fon oluşturmaya çalışıyoruz. Zamanlamayı da, çünkü herkesçe malumdur ki, İhtiyacın en keskin biçimde hissedildiği, Bolluğun ise sevince boğulduğu zaman tam da bu zamandır, diye düşünerek böyle seçtik. Sizi ne kadar yazayım efendim?”

“Hiçbir şey!” diye yanıtladı Scrooge.

“Adsız kalmayı mı tercih ediyorsunuz?”

“Yalnız bırakılmayı tercih ediyorum,” dedi Scrooge. “Madem ne istediğimi soruyorsunuz beyler, işte cevabım bu. Ben Noel’de kendim eğlenmem, boş gezenleri eğlendirmeyi de göze alamam. Sözünü ettiğim kurumların yaşamasına yardım ediyorum—masrafları yeterince kabarık; zor durumda olanlar da oraya gitmek zorunda.”

“Birçokları oraya gidemiyor; birçokları da oraya gitmektense ölmeyi tercih eder.”

“Ölmeyi tercih ediyorlarsa,” dedi Scrooge, “ölsünler daha iyi, nüfus fazlasını azaltmış olurlar. Kaldı ki—bağışlayın—ben bunu bilmek zorunda değilim.”

“Ama bilebilirdiniz,” diye araya girdi beyefendi.

“Bu benim işim değil,” diye karşılık verdi Scrooge. “Bir insanın kendi işini bilmesi ve başkalarının işlerine karışmaması yeter de artar. Benimki beni sürekli meşgul ediyor. İyi günler, beyler!”

Söylediklerini daha fazla ileri götürmenin nafile olacağını açıkça gördüklerinden, beyefendiler geri çekildiler. Scrooge, kendisi hakkındaki olumlu kanaati belirgin biçimde artmış olarak ve alışılmış hâline göre daha muzip bir ruh hâliyle işine geri döndü.

Bu arada sis ve karanlık o kadar koyulaştı ki, insanlar ellerinde yanan meşalelerle koşturup, faytonların önünde koşarak yol gösterme hizmetlerini sunuyor, atların önünden giderek arabaları gidecekleri yere götürmeyi teklif ediyorlardı. Duvarındaki Gotik pencereden, her zaman Scrooge’a yan yan bakan, kalın sesli çanlı eski bir kilise kulesi, artık görünmez hâle gelmiş; saatleri ve çeyrekleri, bulutların içinden çalar olmuştu; sanki yukarıda, buz kesmiş başında dişleri takırdıyor gibi, titreşimler uzun uzun sürüyordu. Soğuk, dehşet verici bir keskinliğe ulaştı. Ana caddede, avlunun köşesinde, bazı işçiler gaz borularını onarıyor ve bir mangalın içinde büyük bir ateş yakmışlardı; çevresinde, ellerini ovuşturan, gözlerini ateşe dikip zevkle kırpıştıran, paçavralar içindeki adamlar ve oğlanlar toplanmıştı. Su musluğu yalnızlığa terk edilince, taşan suları somurtkan bir hâlde donup kalmış, adeta insanlardan nefret eden bir buz kütlesine dönüşmüştü. Pencerelerinin lambalarının sıcağında çıtırdayan çobanpüskülü dalları ve kırmızı meyvelerle süslü dükkânların parlaklığı, önlerinden geçen solgun yüzleri al al yapıyordu. Kümes hayvanı satıcılarıyla bakkalların alışverişi, muhteşem bir şakaya dönüşmüştü: gösterişli bir şenlik alayı; sanki böylesine neşeli bir manzaranın, alışveriş ve satış gibi sıkıcı ilkelerle en ufak bir ilgisi olabileceğine inanmak neredeyse olanaksızdı. Lord Mayor, görkemli Mansion House kalesinde, elli aşçı ve kâhyasına, Noel’i, bir Lord Mayor ailesinin kutlaması gerektiği gibi kutlama emri veriyordu; hatta geçen pazartesi günü sokakta sarhoş ve kan dökücü hâl aldığı için kendisine beş şilin para cezası kesmiş olduğu küçük terzi bile, tavanarası odasında yarının pudingini karıştırıyor; zayıf karısı ve bebeği ise eti almak için dışarı fırlamış gidiyorlardı.

Sis daha da yoğunlaştı, hava daha da soğudu. Delip geçen, her yere sızan, dişleyen bir soğuk. İyi Aziz Dunstan, tanıdık silahları yerine, böylesi bir havanın bir dokunuşuyla Kötü Ruh’un burnunu çimdikleseydi, gerçekten de öyle gür bir çığlık koparırdı ki, işte o zaman amacına lâyık bir iş yapmış sayılırdı. Aç, kemik kemiren köpekler misali, açgözlü soğuk tarafından kemirilip didiklenmiş, cılız, genç bir burun sahibi, Scrooge’u Noel ilahisiyle mest etmek için eğilip anahtar deliğine doğru yaklaştı; ama daha ilk mısrayı duyar duymaz:

“Tanrı kutsasın sizi, neşeli beyim!
Hiçbir şey bozmasın keyfinizi!”

Scrooge cetveli öyle bir hareket enerjisiyle kaptı ki, şarkıcı dehşet içinde kaçtı; anahtar deliği tekrar sise ve daha da kendine yakın olan ayaza kaldı.

Sonunda muhasebe odasını kapatma saati geldi. İsteksizce taburesinden indi Scrooge ve Tank’teki kâtibin beklediği gerçeği öylece kabul etti; kâtip de derhal mumunu üfleyip söndürdü ve şapkasını giydi.

“Yarın bütün gün izin isteyeceksin, öyle mi?” dedi Scrooge.

“Eğer size tamamen uygunsa, efendim.”

“Uygun değil,” dedi Scrooge, “adaletli de değil. Buna karşılık, senden yarım crown kesseydim, kendini haksızlığa uğramış sayardın, bahse girerim?”

Kâtip hafifçe gülümsedi.

“Oysa,” dedi Scrooge, “ben bir günlük ücreti, hiçbir iş yapılmadan ödediğimde, sen benim haksızlığa uğradığımı düşünmüyorsun.”

Kâtip, bunun yılda sadece bir kez olduğunu belirtti.

“Her yirmi beş aralıkta bir, adamın cebini soymak için pek zayıf bir mazeret bu!” dedi Scrooge, paltosunun düğmelerini çenesine kadar ilikleyerek. “Ama sanırım bütün günü alacaksın. Ertesi sabah da o kadar erken gelirsin artık.”

Kâtip geleceğine söz verdi; Scrooge homurdanarak dışarı çıktı. Büro bir anda kapatıldı ve uzun beyaz atkısının uçları beline kadar sarkan kâtip (çünkü paltosu yoktu), Cornhill’de, oğlanlardan oluşan bir sıranın en ucunda, Noel Arifesi şerefine, tam yirmi kez kaydı; sonra da elinden geldiğince hızlı koşarak Camden Town’daki evine gitti, körebe oynamak için.

Scrooge, her zamanki kasvetli meyhanesinde kasvetli akşam yemeğini yedi; bütün gazeteleri okuyup, akşamın kalanını banka hesap defteriyle geçirerek oyalandıktan sonra, eve gidip yatmaya koyuldu. Ölmüş ortağına ait olmuş odalarda yaşıyordu. Avluya bakan, pek de yeri olmayan bir bina yığınının içinde, kasvetli bir daireydi burası; öyle ki insan, bu evin gençliğinde saklambaç oynayan diğer evlerin arasına dalıp, çıkış yolunu unutmuş olduğuna neredeyse yemin edebilirdi. Artık yeterince yaşlıydı, yeterince dağınık ve iç karartıcıydı; içinde Scrooge’tan başka kimse yaşamıyordu, öteki odaların hepsi büro olarak kiraya verilmişti. Avlu öylesine karanlıktı ki, her taşını ezbere bilen Scrooge bile elleriyle yoklanarak yürümek zorunda kalıyordu. Sis ve ayaz, evin kara, eski giriş kapısının etrafında öyle ağır asılıydı ki, sanki Hava’nın Cini, eşiğe çökmüş, kederli bir tefekküre dalmış gibiydi.

Şimdi, şu bir gerçektir ki, kapıdaki tokmakta, çok büyük oluşundan başka, özel hiçbir şey yoktu. Bir başka gerçek de, Scrooge’un, bu tokmağı orada oturduğu bütün süre boyunca, sabah akşam görmüş olmasıdır; ayrıca, Scrooge’un, Londra şehrindeki herhangi bir adam kadar, hatta—ki bu iddialı bir sözdür—belediye, meclis üyeleri ve lonca erbabı da dahil, “hayal gücü” denilen şeyden nasibini pek az almış olduğu da bir gerçektir. Bir de şu akılda tutulmalı ki, Scrooge, o öğleden sonra yedi yıldır ölü olan ortağından söz ettiğinden beri, Marley üzerine tek bir düşünce bile harcamamıştı. Ve sonra, isteyen herhangi bir adam bana açıklasın bakalım, nasıl oldu da Scrooge, kapının kilidinde anahtarı varken, tokmakta—herhangi bir ara değişim süreci olmaksızın—tokmağı değil de Marley’nin yüzünü gördü?

Marley’nin yüzü. Avludaki öteki nesneler gibi, geçirimsiz bir gölge içinde değildi; aksine, tıpkı karanlık bir kilerdeki bozulmuş bir ıstakoz gibi, kasvetli bir ışıkla çevriliydi. Ne öfkeliydi ne de vahşi; Scrooge’a, Marley’nin hayattayken baktığı gibi bakıyordu: hayalet alnına itilmiş hayalet gözlükleriyle. Saçları, sanki nefesle ya da sıcak havayla hareket etmiş gibi, garip bir şekilde dalgalanmıştı; gözleri ardına kadar açık olmasına rağmen, tamamen hareketsizdi. İşte bu ve kurşuni rengi onu korkunç kılıyordu; ama dehşeti, sanki yüzün ifadesinin bir parçası olmaktan çok, yüzün kendisine rağmen ve onun denetimi dışında var olan bir şey gibiydi.

Scrooge bu olaya gözlerini dikip bakarken, o yine bir kapı tokmağıydı.

Onun ürkmediğini ya da kanının, bebekliğinden beri tanımadığı türden korkunç bir duyumun farkına varmadığını söylemek doğru olmazdı. Ama az önce bıraktığı anahtara yeniden elini uzattı, onu kararlılıkla çevirdi, içeri girdi ve mumunu yaktı.

Kapıyı kapatmadan önce, bir anlık kararsızlıkla durakladı; ve sanki Marley’nin kuyruk örgüsünü, hole doğru uzanmış hâlde görüp de dehşete kapılmayı yarı yarıya bekliyormuş gibi, ilkin kapının arkasına dikkatle baktı. Ama kapının arkasında, tokmağı yerinde tutan vida ve somunlardan başka hiçbir şey yoktu; bunun üzerine “Pöh, pöh!” dedi ve kapıyı şangırdatarak kapattı.

Ses, evin içinde gök gürültüsü gibi yankılandı. Üstteki her oda, alttaki şarap tacirinin mahzenlerindeki her fıçı, sanki kendi başına ayrı birer çınlama yankısına sahipmiş gibi göründü. Scrooge yankılardan korkacak adam değildi. Kapıyı sıkıca kapatıp sürgüledi, salonu geçti, merdivenlerden yukarı çıktı; hem de ağır ağır; giderken bir yandan da mumunun fitilini düzelterek.

Eski, iyi bir merdiven basamaklarından, ya da kötü, genç bir Parlamento Yasası içinden, altı atlı bir koç arabası sürüp çıkarabileceğinizden gevşek gevşek söz edebilirsiniz; ama şunu söylemek isterim ki, o merdivenlerden bir cenaze arabasını çıkarabilir, üstelik onu enine yerleştirip ön dingil kirişi duvara, kapısı korkuluklara bakacak şekilde çevirebilir ve bunu pekâlâ zorlanmadan yapabilirdiniz. Buna fazlasıyla yetecek bir genişlik ve artakalan boşluk da vardı; belki bu yüzden, Scrooge, karanlığın içinde önünde ilerleyen şeyi, adeta bir lokomotif cenaze arabası sanıyordu. Sokaktan getirilecek yarım düzine gaz lambası bile o giriş holünü gerektiği gibi aydınlatamazdı; öyleyse, Scrooge’un küçücük mumu ile oranın epey karanlık olduğunu siz tahmin edin.

Scrooge, bütün bunlara zerre aldırmadan yukarı çıktı. Karanlık ucuzdur ve Scrooge karanlığı severdi. Ama ağır kapısını kapatmadan önce, her şeyin yolunda olup olmadığını görmek için odalarının içinden geçti. Yüz, bunu yapmak istemesine yetecek kadar aklında kalmıştı.

Oturma odası, yatak odası, eşya odası. Hepsi olması gerektiği gibiydi. Masanın altında kimse yoktu, kanepenin altında kimse yoktu; şömine ızgarasında küçük bir ateş; kaşık ve çanak hazır; ve küçük lapalı tencere (Scrooge’un başı soğuktu, nezleydi) ocağın kenarına konmuştu. Yatağın altında kimse yoktu; dolapta kimse yoktu; duvara, şüphe uyandıracak bir duruşla asılı duran sabahlığının içinde kimse yoktu. Eşya odası her zamanki gibiydi. Eski bir şömine korkuluğu, eski ayakkabılar, iki balık sepeti, üç ayaklı bir yıkanma sehpası ve bir maşa.

İyice tatmin olduktan sonra, kapısını kapattı ve kendini içeriye kilitledi; kapıyı iki kez kilitleyip kendini içeriye hapsetti ki bu, aslında onun âdeti değildi. Böylece sürprizlere karşı kendini güvenceye almış olarak, kravatını çıkardı; sabahlığını, terliklerini ve gece başlığını giydi; ve lapasını içmek için ateşin karşısına oturdu.

Ateş gerçekten pek zayıftı; böylesine ayazlı bir gece için neredeyse yok gibiydi. Böylesine avuç içi kadar bir yakıttan en ufak bir sıcaklık hissini koparabilmek için, mecburen dibine kadar sokulup ateşin başında kara kara oturmak zorunda kalıyordu. Şömine eskiden kalmaydı; uzun zaman önce bir Hollandalı tüccar tarafından yaptırılmıştı ve çevresi, Kutsal Kitap’tan sahneleri resimlemek üzere tasarlanmış, tuhaf Hollanda karolarıyla döşenmişti. Üzerlerinde Kabil’ler ve Habil’ler, Firavun’un kızları, Saba Kraliçeleri, tüy yorganları andıran bulutların üstünde havadan süzülerek inen melek haberciler, İbrahim’ler, Belşassar’lar, tereyağı teknesi biçimindeki kayıklara binip denize açılan Havariler, onun düşüncelerini çekebilecek yüzlerce figür vardı; ama yine de, yedi yıldır ölü olan Marley’nin o yüzü, kadim bir Peygamber’in asası gibi bütün o görüntülerin üzerine gelip hepsini yutup yok etti. Eğer her bir düzgün karo, başta bomboş olup da, onun karmakarışık düşünce parçalarından, yüzeyinde bir resim şekillendirme gücüne sahip olsaydı, her birinin üzerinde ihtiyar Marley’nin başının bir kopyası olurdu.

“Saçmalık!” dedi Scrooge; ve odanın içinde bir uçtan öbür uca gidip geldi.

Birkaç turdan sonra yeniden oturdu. Başını sandalyenin arkalığına doğru geriye atarken, bakışı, odada asılı duran ve binanın en üst katındaki bir odayla, amacı artık unutulmuş bir biçimde bağlantı sağlayan, kullanılmayan bir çana rastladı. Büyük bir şaşkınlık ve garip, açıklanamaz bir korku içinde, ona bakarken bu çanın sallanmaya başladığını gördü. Başlangıçta öylesine usulca sallanıyordu ki neredeyse hiç ses çıkarmıyordu; ama çok geçmeden yüksek sesle çalmaya başladı ve evdeki her çan da aynı şekilde.

Bu durum yarım dakika, ya da bir dakika sürmüş olabilir; ama sanki bir saat geçmiş gibi geldi. Çanlar, başladıkları gibi hep birlikte sustular. Ardından, derinlerden, aşağı katlardan gelen bir şakırtı sesi yükseldi; sanki biri, şarap tacirinin mahzenindeki fıçıların üzerinden ağır bir zinciri sürüklüyormuş gibiydi. O anda Scrooge, perili evlerdeki hayaletlerin, zincir sürükler hâlde tasvir edildiklerini duymuş olduğunu hatırladı.

Mahzen kapısı, gürleyerek açıldı; sonra sesi, alt katlarda çok daha güçlü bir biçimde duydu; derken merdivenlerden yukarı çıktı; sonra, dosdoğru onun kapısına doğru geldi.

“Hâlâ saçmalık bu!” dedi Scrooge. “İnanmayacağım.”

Ama ağır kapının içinden, hiç duraksamadan geçip, gözlerinin önünde odaya girdiğinde, Scrooge’un benzi attı; içeri girerken, sönmek üzere olan alev birden yukarı sıçradı; sanki “Onu tanıyorum; Marley’nin Hayaleti!” diye haykırmış gibi oldu ve yeniden sönüp cılızlaştı.

Marley’nin Hayaleti
Marley’nin Hayaleti

Aynı yüz: ta kendisi. Marley, kuyruk örgüsüyle, her zamanki yeleğiyle, dar pantolonları ve çizmeleriyle; çizmelerinin püskülleri, tıpkı kuyruk örgüsü, ceket etekleri ve başındaki saçlar gibi, diken diken olmuştu. Sürüklediği zincir, belinin etrafına sarılmıştı. Uzundu ve kuyruk gibi dolanmıştı etrafında; ve (Scrooge onu dikkatle incelediği için biliyordu) nakit kasalarından, anahtarlardan, asma kilitlerden, muhasebe defterlerinden, senet ve tapulardan ve çelikten yapılmış ağır keselerden oluşuyordu. Bedeni saydamdı; öyle ki Scrooge, onu seyrederken, yeleğinin içinden bakıp arkasındaki ceketin iki düğmesini görebiliyordu.

Scrooge, Marley’nin “bağırsakları yoktur,” yani hiç merhameti yoktur, derlerken sık sık duymuştu; ama şimdiye kadar buna hiç inanmamıştı.

Hayır, şimdi bile inanmıyordu. Hayaleti baştan aşağı, içini dışını görürcesine süzdüğü, onun karşısında dikildiğini gördüğü; ölüm soğuğundaki gözlerinin titreten etkisini hissettiği ve daha önce fark etmediği, başının ve çenesinin etrafına bağlanmış, katlanmış mendilin dokusunu bile ayırt ettiği hâlde, yine de onu gerçek saymıyor, duyularına karşı direniyordu.

“Ne var?” dedi Scrooge, her zamanki gibi alaycı ve soğuk. “Benden ne istiyorsun?”

“Çok şey!”—Marley’nin sesiydi bu, hiç kuşku yok.

“Kimsin sen?”

“Kim olduğumu sor bana.”

“Öyleyse kimdin sen?” dedi Scrooge, sesini yükselterek. “Bir gölge için ne kadar da titizsin.” “Çok ince eleyip sık dokunmuşsun,” demek üzereyken, bunu daha uygun bulup onun yerine koydu.

“Hayattayken ortağındım ben, Jacob Marley.”

“Oturabilir misin—oturabilir misin?” diye sordu Scrooge, ona kuşkuyla bakarak.

“Oturabilirim.”

“Öyleyse otur.”

Scrooge bu soruyu sormuştu; çünkü böylesine saydam bir hayaletin, kendini bir sandalyeye oturabilecek durumda bulup bulamayacağını bilmiyordu; eğer bu olanaksız çıkarsa, bunun, utandırıcı bir açıklamayı gerektirebileceğini düşünmüştü. Ama hayalet, şöminenin öteki tarafına, sanki buna epey alışkınmış gibi, takırdayan zinciriyle birlikte oturup kaldı.

“Bana inanmıyorsun,” dedi Hayalet.

“İnanmıyorum,” dedi Scrooge.

“Duyularının sana verdiği kanıtların ötesinde, benim gerçekliğime dair ne tür bir kanıt istersin?”

“Bilmiyorum,” dedi Scrooge.

“Duyularından neden kuşku duyuyorsun?”

“Çünkü,” dedi Scrooge, “en küçük şey bile onları etkiler. Ufacık bir mide bozukluğu bile onları sahtekâra çevirir. Sen hazmedilmemiş bir et parçası, bir hardal lekesi, bir peynir kırıntısı, tam pişmemiş bir patates parçası olabilirsin. Her neysen, sende mezardan çok yemek sosu var!”

Scrooge’un pek şaka yaptığı görülmemişti; o anda da yüreğinin derinliklerinde, zerre kadar latifeci bir hâli yoktu. Gerçekte yaptığı, akıllı görünmeye çalışmaktı; bununla hem dikkatini dağıtmayı, hem de kendi korkusunu bastırmayı umuyordu; zira hayaletin sesi, kemiklerinin iliğine kadar işlemişti.

O sabit, cam gibi donuk gözlere, bir an bile sessizce bakakalmayı, Scrooge kendi mahvoluşu olarak hissediyordu. Hayaletin, kendi cehennemî atmosferiyle çevrili oluşunda da, çok korkunç bir şey vardı. Scrooge onun havasını elbette hissedemiyordu, ama durum açıkça böyleydi; zira Hayalet tamamen kıpırtısız oturmasına rağmen, saçları, ceket etekleri ve püskülleri, hâlâ sanki bir fırından yükselen sıcak buharla dalgalanıyordu.

“Şu kürdanı görüyor musun?” dedi Scrooge; biraz önceki gerekçeyle yeniden saldırıya geçerek, ve olsa olsa bir saniyeliğine bile olsa, o taş kesilmiş bakışları kendi üzerinden başka yana çevirmek isteyerek.

“Görüyorum,” diye yanıtladı Hayalet.

“Bakmıyorsun ki ona,” dedi Scrooge.

“Yine de görüyorum,” dedi Hayalet, “her şeye rağmen.”

“Peki!” dedi Scrooge, “Şunu yutmam yeter; ondan sonra ömrümün geri kalanında, hepsi de tamamen kendi uydurduğum cinlerden oluşan bir lejyon tarafından rahatsız edilip durabilirim. Saçmalık, diyorum sana! Saçmalık!”

Bunun üzerine ruh, ürpertici bir çığlık attı ve zincirini öylesine kasvetli, öylesine dehşet verici bir gürültüyle salladı ki, Scrooge bayılıp yere düşmekten kendini kurtarmak için, koltuğuna sıkı sıkıya yapışmak zorunda kaldı. Ama, hayalet, sanki içeride takmaya fazla sıcak gelmiş gibi, başının etrafındaki bandajı çıkarıp çözdüğünde ve alt çenesi göğsüne düşüp sarktığında, Scrooge’un dehşeti çok daha büyüdü!

Scrooge dizlerinin üstüne çöktü ve ellerini yüzünün önünde kavuşturdu.

“Merhamet!” dedi. “Korkunç hayalet, beni neden rahatsız ediyorsun?”

“Dünyevî kafalı adam!” diye karşılık verdi Hayalet, “Bana inanıyor musun, inanmıyor musun?”

“İnanıyorum,” dedi Scrooge. “İnanmak zorundayım. Ama ruhlar neden yeryüzünde dolaşırlar ve neden bana gelirler?”

“Her insana şunun yüklenmiş olduğunu,” diye söz aldı Hayalet, “içindeki ruhun, diğer insanlarla birlikte dışarıda dolaşması ve uzak yakın diyarlara seyahat etmesi gerektiğini bilmelisin; ve eğer o ruh, yaşamı boyunca dışarı çıkmazsa, ölümünden sonra bunu yapmaya mahkûm edilir. Dünya üzerinde dolaşmaya mahkûmdur—ah, yazık bana!—ve artık ortak olamadığı, ama dünyada iken ortak olabileceği ve mutluluğa çevirebileceği şeylere tanıklık etmeye mahkûmdur!”

Hayalet yeniden bir çığlık attı, zincirini salladı, gölgemsi ellerini birbirine kenetleyip sıktı.

“Zincire vurulmuşsun,” dedi Scrooge, titreyerek. “Söyle, neden?”

“Hayatta iken, kendim için dövdüğüm zinciri taşıyorum,” diye yanıt verdi Hayalet. “Onu halka halka, arşın arşın kendim yaptım; kendi özgür irademle onu kendime kuşandım ve yine kendi özgür irademle yıllarca taşıdım. Deseni sana yabancı mı?”

Scrooge daha da çok titremeye başladı.

“Yoksa bilmek ister misin,” diye sürdürdü Hayalet, “kendi taşıdığın, o güçlü sargının ağırlığını ve uzunluğunu? Yedi Noel Arifesi önce, seninki de bunun kadar ağır ve bunun kadar uzundu. O günden beri üzerinde çalışıyorsun. Ağır mı ağır bir zincir bu!”

Scrooge, kendini, çevresinde elli ya da altmış kulaçlık demir bir halatla sarılı bulmayı bekleyerek, etrafına, yere bakındı; ama hiçbir şey göremedi.

“Jacob,” dedi yalvararak. “İhtiyar Jacob Marley, daha fazlasını söyle. Bana biraz teselli ver, Jacob!”

“Verecek tesellim yok,” diye karşılık verdi Hayalet. “Teselli başka diyarlardan gelir, Ebenezer Scrooge; başka görevliler eliyle, başka tür insanlara taşınır. Sana, istediklerimin çoğunu da söyleyemem. Bana tanınan süre, sadece pek küçük bir fazlalıktan ibaret. Dinlenemem, duramam, hiçbir yerde oyalanamam. Ruhum, yaşamdayken hiçbir zaman muhasebe odamızın ötesinde dolaşmadı—iyi dinle beni!—Yaşarken ruhum, para bozduğumuz o daracık oyukların ötesine hiç çıkmadı; şimdi de önümde, yorgunluk veren yolculuklar uzanıyor!”

Scrooge’un, ne zaman düşüncelere dalsalar, ellerini pantolon ceplerine sokmak gibi bir huyu vardı. Hayalet’in söylediklerini kafasında evirip çevire çevire bunları düşünürken şimdi de aynı şeyi yaptı, ama gözlerini kaldırmadan, dizlerinin üzerine çökmüş hâlini bozmadan.

“Pek ağırdan almış olmalısın, Jacob,” dedi Scrooge, işadamı tavrıyla, ama yine de alçakgönüllü ve saygılı bir biçimde.

“Ağırdan mı!” diye yineledi Hayalet.

“Yedi yıldır ölü,” diye düşündü yüksek sesle Scrooge. “Ve bu süre boyunca hep yolculukta!”

“Tüm süre boyunca,” dedi Hayalet. “Ne dinlenme, ne huzur. Vicdan azabının hiç dinmeyen işkencesi.”

“Çabuk mu yol alıyorsun?” diye sordu Scrooge.

“Rüzgârın kanatlarında,” diye yanıtladı Hayalet.

“Yedi yılda epeyce toprak kat etmiş olmalısın,” dedi Scrooge.

Hayalet, bunu duyar duymaz bir çığlık daha kopardı ve gecenin ölü sessizliğinde, zincirini öyle korkunç bir gürültüyle şakırdattı ki, semt bekçisi onu, çevreyi rahatsız etmekten dava etse yeriydi.

“Ah! Esir alınmış, bağlanmış, çift demirlenmiş zavallı,” diye haykırdı hayalet, “bilmiyorsun ki, ölümsüz varlıkların bu dünya uğruna sürüp giden bitmek bilmez emek çağlarının, bu dünyanın içerebileceği bütün iyilik tam olarak açığa çıkmadan, sonsuzluğa akıp gitmesi gerekir. Bilmiyorsun ki, hangi koşulda olursa olsun, kendi küçük çevresinde iyilik için çalışan her Hıristiyan ruh, ölümlü hayatını, sahip olduğu geniş fayda imkânları için çok kısa bulacaktır. Bilmiyorsun ki, pişmanlıkla dolu hiçbir zaman aralığı, tek bir hayat boyunca heba edilen bir fırsatı telafi edemez! Oysa ben böyleydim! Ah! Ben işte böyleydim!”

“Ama sen her zaman iyi bir işadamıydın, Jacob,” dedi titrek bir sesle Scrooge; artık bunların hepsini kendi üzerine almaya başlamıştı.

“İş!” diye haykırdı Hayalet, yine ellerini kıvrandırarak. “Benim işim insanlıktı. Toplumun ortak iyiliği benim işimdi; hayırseverlik, merhamet, hoşgörü ve iyilikseverlik, bunların hepsi benim işimdi. Ticaretimin konusu olan işler, benim işimin engin okyanusuna düşmüş bir damla sudan ibaretti!”

Zincirini kolunun boyu boyunca havaya kaldırdı; sanki bu zincir, boşuna çekilen bütün bu kederlerin tek suçlusuymuş gibi; ve sonra onu ağır ağır yere bıraktı.

“Yılın dönen çarkı içinde, işte bu zamanda,” dedi hayalet, “en çok acı çekerim. Neden, önümdeki kalabalıklar arasından, gözlerim yere dönük geçip gittim de, Asıl Bilgeler’i yoksul bir yuvaya götüren o kutsal Yıldız’a hiç bakmadım! Işığının, beni götürebileceği hiçbir yoksul ev yok muydu sanki!”

Hayaletin bu şekilde söze devam ettiğini işitmek, Scrooge’u fazlasıyla dehşete düşürdü; fena hâlde titremeye başladı.

“Beni dinle!” diye haykırdı Hayalet. “Vaktim neredeyse doldu.”

“Dinleyeceğim,” dedi Scrooge. “Ama üstüme fazla gelme! Sözlerini süsleyip durma, Jacob! Ne olur!”

“Sana, görebileceğin bir biçimde nasıl göründüğümü söylememe izin yok,” dedi Hayalet. “Nice nice günler, görünmez hâlde yanına oturdum.”

Bu pek hoş bir düşünce değildi. Scrooge ürperdi ve alnındaki terleri sildi.

“Bu, çekmekte olduğum kefaretin hafif bir bölümü sayılmaz,” diye devam etti Hayalet. “Bu gece buradayım; çünkü senin, kaderimi paylaşmaktan kurtulman için hâlâ bir şansın ve umudun var. Sana benim sağladığım bir şans ve umut bu, Ebenezer.”

“Sen bana her zaman iyi bir dost oldun,” dedi Scrooge. “Sağ ol!”

“Üç Ruh tarafından ziyaret edileceksin,” diye sürdürdü Hayalet.

Scrooge’un yüzü, az önce Hayalet’inki nasıl çöktüyse, neredeyse onunki kadar çöktü.

“Sözünü ettiğin şans ve umut bu mu, Jacob?” diye sordu, titrek bir sesle.

“Bu.”

“Ben—sanırım böyle olmasını tercih etmezdim,” dedi Scrooge.

“Onların ziyaretleri olmadan,” dedi Hayalet, “şu an yürüdüğüm yoldan kaçınmayı umamazsın. İlkinin, yarın, saat Bir’i vurduğunda geleceğini bekle.”

“Hepsini bir seferde alamaz mıyım, Jacob; iş bir kerede bitmiş olmaz mı?” diye çekinerek sordu Scrooge.

“İkincisini, ertesi gece, aynı saatte bekle. Üçüncüsünü ise ondan sonraki gece, On İki’nin son vuruşunun titreşimi kesildiğinde. Beni artık bir daha görmeyi bekleme; ve kendi iyiliğin için, aramızda olup bitenleri hatırlamaya bak!”

Bu sözleri söyledikten sonra, hayalet mendilini masadan aldı ve daha önce olduğu gibi başının etrafına sardı. Çene, bağla yeniden sıkıca bir araya getirildiğinde, dişlerinin çıkardığı o keskin sesten, Scrooge bunun olduğunu anladı. Gözü kara davranıp bakışlarını yeniden kaldırdığında, doğaüstü ziyaretçisini, karşısında dimdik durur hâlde buldu; zinciri, kolunun etrafına sarılmış, üzerinden dolanmıştı.

Görüntü, ondan geriye doğru yürümeye başladı; attığı her adımda pencere kendiliğinden biraz açıldı; öyle ki, hayalet pencereye vardığında, pencere ardına kadar açılmış durumdaydı.

Scrooge’u yanına çağırır gibi elini salladı; Scrooge da yaklaştı. Aralarında iki adımlık mesafe kalmıştı ki, Marley’nin Hayaleti elini kaldırıp, daha fazla yaklaşmaması için onu uyardı. Scrooge durdu.

Bunu itaatten çok, şaşkınlık ve korkudan yaptı; çünkü el havaya kalkar kalkmaz, havada karışık gürültülerin farkına varmıştı; feryat figan eden, tutarsız iniltiler, acı ve pişmanlık dolu sesler; tarif edilemeyecek kadar kederli ve kendi kendini suçlayan ağlayışlar. Hayalet, bir an bu sesleri dinledikten sonra, hüzünlü ağıda kendi sesini de kattı ve kasvetli, karanlık geceye doğru süzülüp gitti.

Scrooge, merakının çaresizliğine kapılmış hâlde pencereye koştu. Dışarı baktı.

Hava, dur durak bilmez bir aceleyle oraya buraya dolaşan, giderken inleyen hayaletlerle doluydu. Hepsinin üzerinde, Marley’nin Hayaleti’ninki gibi zincirler vardı; birkaçı (belki de bunlar suçlu hükümetlerdi) birbirine zincirlenmişti; hiçbiri özgür değildi. Çoğu, hayattayken Scrooge’un şahsen tanıdığı kişilerdi. Bileğine, olağanüstü büyük bir demir kasa zincirlenmiş, beyaz yelekli yaşlı bir hayaletle, vaktiyle gayet aşina olmuştu; aşağıda, bir kapı eşiklerinde oturan kucağında bebekli zavallı bir kadına yardım edemediği için, çaresizlik içinde ağlıyordu. Hepsinin ortak ıstırabı, apaçık şuydu: İnsan işlerine, iyilik etmek üzere karışmak istiyorlar, ama bunu yapma güçlerini sonsuza dek yitirmiş bulunuyorlardı.

Ölmüş Tefecilerin Hayaletleri

Bu yaratıkların mı sisi andıran bir buğuya karışıp solduğunu, yoksa sisin mi onları yutup örttüğünü söyleyemezdi. Ama onlar ve ruh sesleri birlikte silinip kayboldular; ve gece, Scrooge eve yürürken nasılsa, yine öyle oldu.

Scrooge pencereyi kapattı ve Hayalet’in içeri girdiği kapıyı inceledi. Kapı, kendi elleriyle kilitlediği gibi, hâlâ çift kilitliydi ve sürgüler kıpırdamamıştı. “Saçmalık!” demeye çalıştı, ama “Saç…” hecesinde kaldı. Geçirdiği duygusal sarsıntı, ya da günün yorgunluğu, ya da Görünmez Dünya’ya attığı o kısa bakış, ya da Hayaletle yaptığı o kasvetli konuşma, ya da vaktin ilerlemiş olması yüzünden, dinlenmeye şiddetle ihtiyaç duyduğundan; soyunmadan doğruca yatağa gitti ve anında uykuya daldı.

BÖLÜM 2. ÜÇ RUH’TAN İLKİ.

Scrooge uyandığında öylesine karanlıktı ki, yataktan doğrulup baktığında, yarı saydam pencereyle odasının opak duvarlarını birbirinden güçlükle ayırt edebiliyordu. Sansar gibi keskin gözleriyle karanlığı delmeye çalışıyordu ki, komşu bir kilisenin çanları dört çeyreği vurdu. Böylece, saatin kaç olacağını dinlemeye koyuldu.

Büyük şaşkınlığına, ağır çan altıyı, sonra yediyi, sonra sekizi ve düzenli bir biçimde on ikiye kadar vurdu; ardından sustu. On iki! Yatağa gittiğinde saat ikiyi geçmişti. Saat bozulmuş olmalıydı. Mekanizmanın içine mutlaka bir buz sarkıtı sızmış olmalıydı. On iki!

Bu gülünç saatten şüphe etmek için, tekrarlayan cep saatinin zembereğini yokladı. Saatin o küçük, hızlı nabzı on ikiyi vurdu; sonra durdu.

“Bütün bir günü, üstüne bir de gecenin büyük bir kısmını uyuyup geçirmiş olmam,” dedi Scrooge, “hiç de mümkün değil. Güneşe bir şey olmuş olması ve şu anda öğlen on ikiyi çalıyor olmamız da mümkün değil!”

Bu düşünce ürkütücü olduğundan, yataktan karma karışık bir hâlde fırladı ve pencereden dışarı bakabilmek için yoklanarak oraya kadar gitti. Bir şey görebilmek için, sabahlığının koluyla camdaki buzu iyice silmek zorunda kaldı; ondan sonra bile çok az şey seçebildi. Sadece şunları anlayabiliyordu: hâlâ çok sisli ve son derece soğuk bir hava vardı; insanlar, sanki gece gündüzü püskürtüp yenmiş ve dünyayı ele geçirmiş gibi, oraya buraya koşuşturup ortalığı bir telaş, bir gürültüye boğuyor değillerdi. Bu, onun için büyük bir rahatlamaydı; çünkü eğer günleri saymak için geriye gün kalmasaydı, “Bu poliçenin görülmesinden üç gün sonra, Bay Ebenezer Scrooge’a ya da emirlerine ödeyiniz” gibisinden ibareler, olsa olsa bir Amerika Birleşik Devletleri tahvilinin üzerinde kalırdı.

Scrooge yeniden yatağa girdi ve düşündü, düşündü, defalarca düşündü, ama içinden çıkamadı. Ne kadar çok düşünse, o kadar şaşırıyordu; ne kadar düşünmemeye çalışsa, o kadar çok düşünüyordu.

Marley’nin Hayaleti onu olağanüstü derecede rahatsız ediyordu. Olayı, iyice didikleyen bir sorgulamanın ardından, kendi kendine bunun tamamının bir rüya olduğuna her karar verişinde, zihni, boşalmış güçlü bir yay gibi, ilk konumuna geri fırlıyor ve aynı sorunu baştan sona yeniden önüne koyuyordu: “Bu bir rüya mıydı, değil miydi?”

Scrooge bu hâlde yatarken, çan bir üç çeyrek daha vurdu; o sırada aniden, Hayalet’in ona, çan saat biri vurduğunda alacağı bir ziyaretten söz ederek uyardığını hatırladı. Saat geçene kadar uyanık kalmaya karar verdi; ve uykuya dalmasının, Cennet’e gitmesinden daha zor olduğuna inandığı düşünülürse, bu, alabileceği en akıllıca karar sayılabilirdi.

Çeyrek, o kadar uzun sürdü ki, bir değil birkaç kez, farkına varmadan dalıp gittiğine ve saati kaçırdığına inandı. Sonunda, kulağını dikmiş bekleyen kişinin duyacağı şekilde, ses duyuldu.

“Ding, dong!”

“Çeyrek geçiyor,” dedi Scrooge, sayarak.

“Ding, dong!”

“Yarım!” dedi Scrooge.

“Ding, dong!”

“Çeyrek var,” dedi Scrooge.

“Ding, dong!”

“Saatin ta kendisi,” dedi Scrooge, zafer kazanmış gibi, “ve başka bir şey değil!”

Saat çanı henüz vurmadığı hâlde böyle konuşmuştu; oysa çan şimdi, derin, donuk, içi boş, kasvetli bir Bir vuruşuyla çaldı. Tam o anda, odada bir ışık çakıp yükseldi ve yatağının perdeleri açıldı.

Yatağının perdeleri, söyleyeyim, bir el tarafından kenara çekilmişti. Ayakucundaki perdeler değildi bunlar, ne de arkasındaki perdelerdi; yüzünün dönük olduğu taraftaki perdelerdi. Yatağının perdeleri kenara çekilmişti; ve Scrooge, yarı doğrulmuş bir hâlde fırlayıp oturunca, onları çeken doğaüstü ziyaretçiyle burun buruna geldiğini gördü: ona, şu anda ruhen dirseğinizin dibinde size ne kadar yakınım, işte o kadar yakındı.

Tuhaf bir figürdü bu—bir çocuğa benziyordu; yine de bir çocuktan çok, sanki doğaüstü bir ortamdan bakılıyormuşçasına, görüntüden geri çekilmiş ve bir çocuğun ölçülerine indirgenmiş bir ihtiyar gibiydi. Boynuna ve sırtına dökülen saçları, yaşlılık yüzündenmiş gibi bembeyazdı; ama yüzünde tek bir kırışık yoktu ve teninde en taze çiçek gibi bir renk vardı. Kolları çok uzun ve adaleliydi; elleri de öyleydi, sanki kavrayışı olağanüstü güçlüymüş gibi. Bacakları ve ayakları, son derece ince bir zarafetle biçimlenmişti; tıpkı üstteki uzuvları gibi çıplaktı. Üzerinde bembeyaz, tertemiz bir tunik vardı; belinin etrafına, parlaklığı güzel bir ışıltı saçan gösterişli bir kemer bağlanmıştı. Elinde taptaze yeşil bir çobanpüskülü dalı tutuyordu; ama, bu kış simgesinin tuhaf bir karşıtlığı olarak, giysisi yaz çiçekleriyle süslenmişti. Ama ondaki en tuhaf şey, başının tepesinden fışkıran parlak, berrak bir ışık huzmesiydi; gördüğümüz her şey bu ışıkla görünür oluyordu; ve kuşkusuz, loş anlarında, şimdi kolunun altında tuttuğu, kocaman bir söndürücü başlığı şapka niyetine kullanmasının da nedeni buydu.

Yine de, Scrooge onu giderek artan bir dikkatle seyrederken, bu bile onun en tuhaf niteliği sayılmazdı. Zira, kemeri, bir anda bir yerinde, bir anda başka bir yerinde pırıl pırıl parlıyor, az önce aydınlık olan bir nokta, bir sonraki anda karanlığa gömülüyorsa; figurun kendisi de belirginliğinde dalgalanıyordu: şimdi tek kollu bir varlık oluyor, şimdi tek bacaklı, şimdi yirmi bacaklı; bazen başsız bir çift bacak, bazen de gövdesiz bir baş hâlini alıyordu; ve çözülüp dağılan bu parçalardan hiçbiri, eriyip kayboldukları koyu karanlığın içinde, belli bir dış hat göstermiyordu. Ama tam bu tuhaflığın ortasında, bir anda yine eski hâline dönüyor; her zamanki kadar net ve berrak görünüyordu.

“Bana geleceği önceden haber verilen Ruh siz misiniz efendim?” diye sordu Scrooge.

“Benim!”

Sesi yumuşak ve nazikti. Tuhaf biçimde kısık, sanki yanı başında durmak yerine, uzaktan geliyormuş gibiydi.

“Kim, ve nesiniz siz?” diye sordu Scrooge.

“Ben Noel Geçmişinin Hayaletiyim.”

“Çok eski bir Geçmiş mi?” diye sordu Scrooge, cüceyi andıran boyunu fark ederek.

“Hayır. Senin geçmişin.”

Belki Scrooge, biri ona sormuş olsa, nedenini kimseye söyleyemezdi; ama Ruh’u başlığıyla görmeyi özellikle istiyordu ve başını örtmesi için ona yalvardı.

“Ne!” diye haykırdı Hayalet, “Verdiğim ışığı, dünya işlerine bulanmış ellerinle, bu kadar çabuk söndürmek ister miydin? Senin tutkularının bu başlığı yarattığı, ve beni koca koca yıllar boyunca, kaşlarımın üzerine kadar çekilmiş hâlde taşımaya zorladığı yetmiyor mu?”

Scrooge, hayatının hiçbir döneminde Ruh’un başına isteyerek “şapka geçirdiğini” bilmediğini, en ufak bir hakaret kastı taşımadığını, saygılı ama kesin bir dille dile getirdi. Sonra, cesaretini toplayıp onu buraya getiren işin ne olduğunu sormaya girişti.

“Senin iyiliğin!” dedi Hayalet.

Scrooge, kendini çok müteşekkir hissettiğini söyledi, ama yine de, deliksiz bir gece uykusunun bu amaca daha fazla hizmet edeceği düşüncesini üzerinden atamadı. Ruh onun düşündüklerini duymuş olmalı ki, hemen ardından:

“Öyleyse kurtuluşun için,” dedi. “Dikkatini ver!”

Konuşurken güçlü elini uzattı ve kolunu nazikçe kavradı.

“Kalk! ve benimle yürü!”

Havanın ve saatin yürüyüşe uygun olmadığı; yatağın sıcak, termometrenin sıfırın çok altında olduğu; ayağında sadece terlikleri, üzerinde sabahlığı ve gece başlığı bulunduğu; ve o sırada nezle olduğu gerekçeleriyle direnmeleri, Scrooge için boşuna olurdu. Kavrayışı bir kadın elinin dokunuşu kadar yumuşak olsa da, direnilmeye gelmezdi. Scrooge ayağa kalktı; ama Ruh’un pencereye doğru yöneldiğini görünce, yakaran bir tavırla onun giysisine sarıldı.

“Ben ölümlüyüm,” diye karşı çıktı Scrooge, “ve düşüp parçalanabilirim.”

“Yalnızca şu kılsın seni,” dedi Ruh, elini Scrooge’un kalbi üzerine koyarak, “bundan ötesinde bile tutulup korunacaksın!”

Bu sözler söylenir söylenmez, duvardan geçip, iki yanında tarlalar uzanan açık bir köy yolunun üzerinde buldular kendilerini. Şehir tamamen yok olmuştu. Ondan tek bir iz bile kalmamıştı. Karanlık ve sis de onunla birlikte kaybolup gitmişti; çünkü güneşli, berrak, soğuk bir kış günüydü ve yerler karla kaplıydı.

“Aman Tanrım!” dedi Scrooge, etrafına bakınırken ellerini kavuşturarak. “Ben bu yerde büyüdüm. Ben burada çocuktum!”

Ruh ona yumuşak bir bakışla baktı. O hafif, bir anlık dokunuş, ihtiyar adamın teninde hâlâ duyuluyormuş gibi geliyordu. Havada süzülen binlerce kokunun farkındaydı; her biri, çok çoktan unutulmuş binlerce düşünce, umut, sevinç ve kaygıyla bağlantılıydı!

“Alt dudağın titriyor,” dedi Hayalet. “Ve yanağındaki nedir o?”

Scrooge, sesine pek alışık olmadığı bir tıkanma yerleşmiş hâlde mırıldanarak, bunun bir sivilce olduğunu söyledi ve Hayalet’ten, dilediği yere onu götürmesini rica etti.

“Yolu hatırlıyorsun?” diye sordu Ruh.

“Hatırlamaz olur muyum!” diye coşkuyla haykırdı Scrooge; “gözlerim bağlı olsa bile yürürüm bu yolu.”

“Bunca yıl unutmuş olman tuhaf!” diye gözlemledi Hayalet. “Haydi gidelim.”

Yol boyunca yürüdüler; Scrooge her kapıyı, her direği, her ağacı tanıyordu; ta ki, uzakta, köprüsü, kilisesi ve kıvrılarak akan nehriyle, küçük bir pazar kasabası görünene dek. Şimdi, üstlerinde oğlanlar oturan, tüylü poniler onlara doğru tırıs tırıs geliyordu; bu oğlanlar, çiftçilerin sürdüğü köy arabalarındaki ve atlı sepetlerindeki başka oğlanlara sesleniyorlardı. Bütün bu çocuklar çok neşeliydi ve birbirlerine bağırıyorlardı; öyle ki, geniş tarlalar, böylesine şen bir müzikle dolup taşmış, keskin hava bile duydukça gülermiş gibi oluyordu!

“Bunlar, olmuş şeylerin yalnızca gölgeleri,” dedi Hayalet. “Bizim varlığımızın farkında değiller.”

Neşeli yolcular yaklaştılar; yaklaşırken, Scrooge hepsini tek tek tanıyor ve adlarıyla anıyordu. Onları görmek, neden onu böylesine tarifsiz bir sevinçle dolduruyordu ki! Neden o soğuk göz parlıyor, neden yüreciği yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu yanlarından geçip giderlerken! Neden, yollar ayrılıp da, her biri kendi yuvasına doğru dağılırken, birbirlerine Mutlu Noeller dilediklerini işittiğinde içi sevinçle doluyordu! Noel Scrooge için neydi ki? Kahrolsun mutlu Noel! Ona bugüne kadar ne hayrı dokunmuştu?

“Okul tümüyle boşalmış sayılmaz,” dedi Hayalet. “Arkadaşları tarafından ihmal edilmiş, yapayalnız bir çocuk, hâlâ orada bırakılmış durumda.”

Scrooge, bunu bildiğini söyledi. Ve hıçkırdı.

Ana yoldan, iyi bilinen bir patikaya saptılar ve çok geçmeden, damında küçük bir külah ve onun üstünde de bir rüzgârgülü, içinde de çan asılı, donuk kırmızı tuğladan yapılma büyük bir konağa yaklaştılar. Büyük bir evdi bu, ama eski ihtişamı sönmüş bir evdi; çünkü geniş hizmet binaları pek kullanılmıyordu, duvarları nemli ve yosun tutmuştu, pencereleri kırılmış, kapıları çürümüştü. Kümeslerde tavuklar gıdaklayıp dolaşıyor, ahırlar ve sundurmalarda otlar boy vermişti. İçerisi de eski hâlini korumakta pek başarılı değildi; kasvetli hole girip, birçok odanın açık kapısından içeri baktıklarında, bu odaları az eşyalı, soğuk ve uçsuz bucaksız buldular. Havada toprak kokusu, yerde ıssız ve üşüten bir çıplaklık vardı; insanın, bol bol mum ışığında kalkılan sabahlarla, az bulunan yiyeceklerle ilişkilendirmeden edemeyeceği türden bir hava.

Hayalet ve Scrooge, holei geçip, evin arka tarafındaki bir kapıya yöneldiler. Kapı, önlerinde ardına kadar açıldı; uzun, çıplak, kasvetli bir oda ortaya çıktı; düz, cilasız çam sıraları ve sıralı sıralı masalar, odayı daha da çıplak gösteriyordu. Bu sıralardan birinde, zayıf bir ateşin yakınında, yalnız bir oğlan kitap okuyordu; Scrooge, bir sıranın üzerine oturup, eskiden olduğu hâliyle, zavallı unutulmuş benliğini görmenin üzüntüsüyle ağlamaya başladı.

Evdeki en cılız yankı, kaplamaların ardında koşuşturan farelerin en küçük bir cırıltısı ya da hışırtısı, arka taraftaki donuk avluda yarı çözülmüş yağmur oluğundan düşen her damla, yapraksız dalları iç çekişlerle sallanan bezgin bir kavak ağacının hışırtısı, bomboş depoya ait bir kapının boş boş sallanışı, hayır, ateşteki küçücük bir çıtırtı bile, Scrooge’un yüreğine yumuşatıcı bir etkiyle dokunuyor, gözyaşlarının daha serbestçe akmasına yol açıyordu.

Ruh koluna dokundu ve gözlerini okumaya dalmış genç hâline yöneltti.

Birden, yabancı giysiler içinde bir adam belirdi pencerede; bakması olağanüstü gerçek ve belirgindi; kemerine sokulmuş bir balta taşıyor, yularından, odun yüklü bir eşeği çekiyordu.

“Vay, bu Ali Baba!” diye coşkuyla haykırdı Scrooge. “Bu, sevgili, dürüst, ihtiyar Ali Baba! Evet, evet, biliyorum! Bir Noel zamanı, şu karşıdaki yalnız çocuk burada tek başına bırakılmışken, ilk kez böyle gelmişti işte. Zavallı oğlan! Ve Valentine,” dedi Scrooge, “ve onun azgın kardeşi Orson; işte gidiyorlar! Ya şu adı neydi, çekmecelerin içine, Gate of Damascus’ta, uyurken kapatılan adam; onu görmüyor musun! Ve Sultan’ın Seyisi, Cinler tarafından tepetaklak edilen; bak, işte başının üstünde duruyor! Oh olsun ona. İyi olmuş. Prenses’le evlenmeye kalkışmak da neyin nesiydi!”

Scrooge’un, doğasının bütün içtenliğini, böyle konular üzerine, kahkaha ile hıçkırık arası tuhaf bir ses tonuyla harcayışını duymak; ve yükselmiş, heyecanla parlayan yüzünü görmek, doğrusu şehirdeki iş dostları için korkunç bir şaşkınlık olurdu.

“İşte Papağan!” diye bağırdı Scrooge. “Yeşil gövdeyle sarı kuyruk, başının tepesinden bir marul fışkırıyormuş gibi duran o şeyle; işte orada! Zavallı Robin Crusoe derdi ona, adanın etrafını dolaşıp eve geri döndüğünde. ‘Zavallı Robin Crusoe, neredeydin Robin Crusoe?’ Adam rüya gördüğünü sanmıştı, ama görmüyordu. Papağan’dı o, biliyorsun. İşte Cuma, can havliyle küçük koya doğru koşuyor! Hey! Hop! Hey!”

Sonra, kendi alışılmış soğuk karakterine bütünüyle yabancı olan bir hızla, eski hâline duyduğu acımayla, “Zavallı çocuk!” dedi, ve yine ağladı.

“Keşke,” diye mırıldandı Scrooge, elini cebine koyup, gözlerinin yaşını manşetiyle sildikten sonra etrafına bakınarak, “ama artık çok geç.”

“Ne oldu?” diye sordu Ruh.

“Hiçbir şey,” dedi Scrooge. “Hiçbir şey. Dün gece kapıma gelip Noel ilahisi söyleyen bir çocuk vardı. Ona bir şey vermiş olmayı isterdim: hepsi bu.”

Hayalet, düşünceli bir tebessümle gülümsedi ve elini salladı; bunu yaparken de, “Bir başka Noel görelim,” dedi.

Scrooge’un eski hâli, bu sözler üzerine büyüdü; oda ise biraz daha karardı, biraz daha kirlenip bakımsızlaştı. Kaplamalar çekildi, pencereler çatladı; tavandan sıva parçaları dökülüp yer yer düşerek, çıplak tahtaları ortaya çıkardı; ama bütün bunların nasıl olup da böyle oluverdiğini, Scrooge sizin bildiğinizden fazla bilmiyordu. Bildiği tek şey, her şeyin olağan akışında olduğuydu; her şeyin gerçekten böyle olup bittiğiydi; kendisi de orada, yine tek başına duruyordu; diğer bütün çocuklar, neşeli tatiller için evlerine gitmişti.

Artık okumuyor, umutsuzlukla odanın içinde ileri geri dolaşıyordu. Scrooge, Hayalet’e baktı ve başını kederle sallayarak, kaygılı bir ifadeyle kapıya göz attı.

Kapı açıldı; oğlandan çok daha küçük yaşta bir kız, ok gibi içeri fırladı; kollarını onun boynuna doladı, durmadan öpücükler kondurarak ona “Sevgili, canım ağabeyim,” diye seslendi.

“Seni eve götürmeye geldim, sevgili ağabeyim!” dedi çocuk, minik ellerini çırparak ve eğilip gülerek. “Seni eve, eve, eve götürmeye!”

“Eve mi, küçük Fan?” diye sordu oğlan.

“Evet!” dedi çocuk, sevinçten taşarak. “Eve, hepimize yetecek kadar. Eve, sonsuza dek. Babam eskisine göre öylesine yumuşak başlı oldu ki, evimiz adeta Cennet gibi! Bir gece, yatmaya giderken bana o kadar nazikçe konuştu ki, senin bir kez daha eve gelip gelemeyeceğini sormaktan korkmadım; ve evet, gelmeli, dedi; beni seni getirmem için bir faytonla yolladı. Bir adam olacakmışsın sen!” dedi çocuk, gözlerini açarak, “ve bir daha asla buraya geri dönmeyecekmişsin; ama önce, bütün Noel boyunca birlikte olacakmışız ve dünyadaki en neşeli zamanı geçirecekmişiz.”

“Tam bir hanım olmuşsun sen, küçük Fan!” diye haykırdı oğlan.

Fan el çırpıp kahkaha attı, onun başına dokunmaya çalıştı; ama boyu yetmediğinden, yine gülüp parmak uçlarına yükseldi ve onu kucakladı. Sonra, çocukça sabırsızlığıyla, onu kapıya doğru çekiştirmeye başladı; o ise gitmeye hiç de isteksiz olmadığından, memnuniyetle kızın yanında yürüdü.

Derken, salonda korkunç bir ses, “Bay Scrooge’un sandığını aşağı indirin oradan!” diye haykırdı; ve salonda, efendi Scrooge’a vahşi bir lütufkârlıkla bakan bizzat okul müdürü göründü; onunla el sıkışarak Scrooge’u korkunç bir ruh hâline soktu. Sonra, onu ve kız kardeşini, gelmiş geçmiş en titrek “en iyi salon”lardan birine götürdü; duvardaki haritalar ve pencerelerdeki gök ve yer küreleri, soğuktan balmumu gibi donmuştu. Burada, tuhaf derecede hafif bir şarapla dolu bir sürahi ve tuhaf derecede ağır bir kek kalıbı getirdi; bu inceliklerden, çocuklara azar azar ikram etti; aynı zamanda, sıska bir hizmetçiyi dışarı yollayıp, postacı oğlana bir bardak “bir şey” sunmasını söyledi. Oğlan, efendiye teşekkür etti ama, daha önce tattığı fıçıdan verilecekse, içmemeyi tercih ettiğini belirtti. Bu sırada Bay Scrooge’un bavulu, arabanın üstüne sıkıca bağlanmıştı; çocuklar, okul müdürüne tüm içtenlikleriyle elveda dediler; arabaya binip bahçe yolundan şen şakrak aşağı doğru yuvarlandılar; çabuk dönen tekerlekler, çiy kaplı donu ve karı, herdem yeşil çalıların karanlık yapraklarından, köpükler gibi savuruyordu.

“Her zaman öyle narin bir yaratık, en ufak bir esintiyle solup gidecek gibi,” dedi Hayalet. “Ama kocaman bir yüreği vardı!”

“Vardı elbet,” diye haykırdı Scrooge. “Haklısın. Buna itiraz etmeyeceğim, Ruh. Tanrı korusun!”

“Kadınken öldü,” dedi Hayalet, “ve bildiğim kadarıyla, çocukları da vardı.”

“Bir çocuk,” diye karşılık verdi Scrooge.

“Doğru,” dedi Hayalet. “Senin yeğenin!”

Scrooge, zihninde huzursuz göründü ve kısa bir “Evet,” cevabıyla yetindi.

Daha bir an önce okulu arkalarında bırakmış olmalarına karşın, şimdi, gölgemsi yayaların gidip geldiği, gölgemsi arabalarla faytonların yol için savaştığı; gerçek bir şehirdeki bütün uğultu ve hengâmenin hüküm sürdüğü, kalabalık bir şehir caddesinde buldular kendilerini. Dükkân vitrinlerinin süslenişinden, burada da yeniden Noel zamanı olduğu apaçık belliydi; ama akşam olmuştu ve sokaklar ışık içindeydi.

Hayalet, belirli bir deponun kapısında durup, Scrooge’a burayı tanıyıp tanımadığını sordu.

“Tanımamak ne demek!” dedi Scrooge. “Ben burada çıraklık etmedim mi!”

İçeri girdiler. Galler peruğu takmış yaşlı bir beyefendiyi, öyle yüksek bir masanın arkasında otururken görmek, ki iki parmak boyu daha uzun olsa, kafasını tavana çarpması işten bile değildi, Scrooge’u öylesine heyecanlandırdı ki:

“Bu, ihtiyar Fezziwig!” diye haykırdı. “Allah selamet versin, bu Fezziwig’in ta kendisi!”

İhtiyar Fezziwig kalemini masaya bıraktı, gözüne ilişen duvar saatine baktı; saat yediyi gösteriyordu. Ellerini ovuşturdu; geniş yeleğini düzeltti; ayaklarından, iyilikseverlik organı sayılan kafatası çıkıntısına kadar tüm varlığıyla güldü; ve rahat, yağlı, tok, gür, neşeli bir sesle seslendi:

“Yoo ho, orada! Ebenezer! Dick!”

Scrooge’un eski hâli, artık genç bir delikanlı olmuş, yanına çırak yoldaşı da katılmış olarak çevik adımlarla içeri girdi.

“Dick Wilkins, tabii ya!” dedi Scrooge Hayalet’e. “Aman Tanrım, evet. İşte orada. Bana çok bağlıydı Dick. Zavallı Dick! Vah vah!”

“Yoo ho, çocuklarım!” dedi Fezziwig. “Bu gece iş yok. Noel Arifesi, Dick. Noel, Ebenezer! Haydi kepenkleri kapatalım,” diye bağırdı ihtiyar Fezziwig, ellerini şaklatarak, “bir adam Jack Robinson diyemeden bitsin bu iş!”

Bu iki delikanlının işe nasıl giriştiğine inanamazdınız! Kepenkleri kapmak için sokağa fırladılar—bir, iki, üç—kaldırıp yerlerine geçirdiler—dört, beş, altı—demirlediler, sıkıca sabitlediler—yedi, sekiz, dokuz—ve siz daha on ikiye kadar sayamadan geri dönüverdiler, yarış atları gibi soluk soluğa.

“Hilli-ho!” diye bağırdı ihtiyar Fezziwig, o yüksek masadan olağanüstü bir çeviklikle aşağı sıçrayarak. “Temizleyin ortalığı delikanlılar, burayı alabildiğine genişletelim! Hilli-ho, Dick! Cıvılda, Ebenezer!”

Temizle gitsin! İhtiyar Fezziwig bakarken, temizleyemeyecekleri ya da temizlemeyecekleri hiçbir şey yoktu. İş, bir dakikada bitti. Taşınabilir ne varsa, sanki kamusal hayattan ebediyen ihraç edilmiş gibi ortadan kaldırıldı; zemin süpürüldü, ıslatıldı, lambaların fitilleri düzeltildi, ateşe kömür üstüne kömür yığıldı; ve depo, kış gecesinde görmek isteyebileceğiniz kadar şirin, sıcak, kuru, aydınlık bir balo salonuna dönüştü.

İçeri, elinde nota defteriyle bir kemancı girdi; yüksek masaya çıkıp orayı bir orkestra kürsüsüne çevirdi ve sanki elli mide ağrısı gibi akort yapmaya başladı. İçeri, baştan ayağa somutlaşmış koca bir gülümseme gibi, Bayan Fezziwig girdi. İçeri, yüzleri ışıldayan, sevilesi üç Miss Fezziwig girdi. İçeri, kalplerini kırdıkları altı genç hayranları girdi. İçeri, dükkânda çalışan genç kızlı erkekli herkes girdi. İçeri, hizmetçi kız, kuzeni fırıncıyla birlikte girdi. İçeri, aşçı, kardeşinin yakın dostu sütçüyle girdi. İçeri, ustasının kendisine yeterince yemek vermediğinden kuşkulanılan karşı sokaktaki oğlan, komşu evin yan kapısındaki kızın—ki hanımı tarafından kulağının çekildiği bilinen bu kızın—arkasına saklanmaya çalışarak girdi. Hepsi birer birer içeri doluştu; kimi utangaç, kimi atak, kimi zarif, kimi beceriksiz, kimi ite kaka, kimi çekiştirerek; ama hepsi, her biçimde içeri girdiler. Ve hepsi birden, yirmişer çift hâlinde dansa kalkıştılar; eller yarım daireler çizerek gidip, ters yönde geri döndüler; ortadan aşağı, sonra yeniden yukarı geçtiler; türlü türlü sevecen kümelenme dizilişlerinde dönüp durdular; en yaşlı baş çift, her defasında yanlış yerde belirip durdu; yeni baş çift, yerine gelir gelmez yeniden başlangıç verdi; sonunda herkes baş çift olup, onlara eşlik edecek tek bir alt çift bile kalmadı! Bu noktaya gelindiğinde, ihtiyar Fezziwig, ellerini çırparak dansı durdurdu ve “Aferin!” diye haykırdı; kemancı ise, bu iş için özel olarak hazırlanmış bira kupasının içine kızarmış yüzünü gömdü. Ama dinlenmeyi küçümseyen bu adam, yeniden ortaya çıkar çıkmaz, ortada henüz tek bir dansçı yokken bile, bir önceki kemancı sanki kepenklerin üstünde eve taşınmış, takatten kesilmiş ve şimdi yerini, onu gölgede bırakmaya ahdetmiş yepyeni bir adama bırakmış gibi, hemen yeniden çalmaya başladı.

Daha çok dans edildi, ceza oyunları oynandı, daha çok dans edildi, kek ikram edildi, negus vardı, kocaman bir parça Soğuk Fırınlanmış, kocaman bir parça Soğuk Haşlanmış et vardı, kıymalı turtalar vardı ve bol bol bira vardı. Ama gecenin esas etkileyici anı, Fırınlanmış ve Haşlanmış’tan sonra geldi; kemancı (tilki gibi kurnaz bir adamdı doğrusu! İşini, sizin ya da benim ona anlatabileceğimizden çok daha iyi bilen türden bir adam!) “Sir Roger de Coverley”yi çalmaya başladığında. O zaman ihtiyar Fezziwig, Bayan Fezziwig’le dans etmek için ortaya çıktı. Üstelik baş çift olarak; yani önlerinde hatırı sayılır bir iş vardı; üç ya da dört yirmi çiftlik bir partner kalabalığı; hafife alınacak kişiler değillerdi bunlar; gerçekten dans etmek isteyen, yürümeyi akıllarından bile geçirmeyen kişilerdi bunlar.

Bay Fezziwig’in Balosu
Bay Fezziwig’in Balosu

Ama iki kat fazla olsalar—ah, dört kat!—ihtiyar Fezziwig hepsine bedel olurdu; Bayan Fezziwig de öyle. Bayan Fezziwig’e gelince, her anlamda, onun partneri olmaya lâyıktı. Eğer bu yüksek bir övgü sayılmıyorsa, daha yükseğini söyle, onu kullanayım. Fezziwig’in baldırlarından adeta gerçek bir ışık saçılıyordu. Dansın her bölümünde, küçük aylar gibi parıldıyorlardı. Ne zaman, nereye varacaklarını, bir sonraki anda ne hâle geleceklerini, önceden kestiremezdiniz. Ve ihtiyar Fezziwig’le Bayan Fezziwig, dans boyunca ileri ve geri, partnerine iki elini uzat, reverans ve selam, tirbuşon, iğne deliğinden iplik geçirir gibi aralardan sıyrıl, sonra yerine dön gibi tüm figürleri bitirdiklerinde; Fezziwig bir “cut” attı—öyle ustaca bir sıçrayıştı ki bu, bacaklarıyla göz kırpıyormuş gibi göründü; yeniden ayaklarının üstüne dikildiğinde, tek bir sendeleme bile yoktu.

Saat on biri vurduğunda, bu aile içi balo sona erdi. Bay ve Bayan Fezziwig, kapının iki yanına, biri bir tarafa, öteki öbür tarafa geçtiler ve içeri giren herkesle tek tek el sıkışarak, her birine tek tek Mutlu Noeller dilediler. İçeride, iki çıraktan başka herkes çekildikten sonra, aynı şeyi onlara da yaptılar; böylece neşeli sesler yavaş yavaş uzaklaştı, delikanlılar da yataklarına bırakıldılar; ki bu yataklar, arka dükkândaki bir tezgâhın altındaydı.

Bütün bu süre boyunca Scrooge, aklını oynatmış bir adam gibi davranmıştı. Yüreği de ruhu da, sahnenin ve eski benliğinin içindeydi. Anlatılan her şeyi doğruluyor, her şeyi hatırlıyor, her şeyden zevk alıyor, en tuhaf heyecanları yaşıyordu. Ancak şimdi, eski benliğinin ve Dick’in parlak yüzleri ondan uzaklaşıp da, başındaki ışık çok berrak bir şekilde yanarken, Hayalet’i hatırladı ve onun kendisine dosdoğru baktığının farkına vardı.

“Bu akılsız insanları şükranla doldurmak için, pek küçük bir şey,” dedi Hayalet.

“Küçük mü!” diye yineledi Scrooge.

Ruh, Fezziwig’i överek içlerini dışlarına döken iki çırağı dinlemesi için Scrooge’a işaret etti; Scrooge onları dinleyince de şöyle dedi:

“Eh! Öyle değil mi? Sizin şu ölümlü paranızdan yalnızca birkaç pound harcamıştı: belki üç ya da dört. Bu kadarcık şey, ona bu övgüyü hak ettirecek kadar büyük mü?”

“Mesele o değil,” dedi Scrooge; söylenen sözle hararetlenmiş, farkında olmadan sonrasındaki değil, eski hâlindeki gibi konuşuyordu. “Mesele o değil, Ruh. Bizi mutlu ya da mutsuz kılma gücüne sahip; yaptığımız işi hafif ya da ağır, keyif ya da eziyet hâline getirme gücüne. Diyelim ki gücü, sözlerinde ve bakışlarında yatıyor; öyle hafif ve önemsiz şeylerde ki, bunları toplayıp bir toplam elde etmek, hesaplamak imkânsız: peki, ne olmuş? Verdiği mutluluk, bir servete mal olmuş kadar büyüktür.”

Ruh’un bakışını üzerinde hissetti ve sustu.

“Ne oldu?” diye sordu Hayalet.

“Özel bir şey yok,” dedi Scrooge.

“Bir şey var, sanırım?” diye üsteledi Hayalet.

“Hayır,” dedi Scrooge, “hayır. Şu anda kâtibime bir iki çift laf edebilmek isterdim. Hepsi bu.”

Tam bu dileğini dile getirirken, eski benliği lambaları kıstı; Scrooge ve Hayalet, yeniden açık havada, yan yana ayakta duruyorlardı.

“Vaktim daralıyor,” dedi Ruh. “Çabuk!”

Bu sözler, Scrooge’a ya da onun görebildiği herhangi birine yöneltilmemişti; ama derhal bir etki yarattı. Zira Scrooge, kendini yeniden gördü. Artık daha yaşlıydı; olgun bir adam olmuştu. Yüzünde, ileriki yılların sert ve katı çizgileri henüz yoktu; ama endişe ve açgözlülüğün izleri belirmeye başlamıştı. Gözlerinde, kök salmış tutkunun ve büyüyen ağacın gölgesinin düşeceği yeri belli eden, istekli, aç, huzursuz bir devinim vardı.

Yalnız değildi; yas elbiseleri içindeki güzel bir genç kızın yanında oturuyordu; gözlerinde yaşlar vardı ve bunlar, Noel Geçmişinin Hayaleti’nden süzülüp gelen ışıkta parlıyordu.

“Çok önemi yok,” dedi kız, yumuşak bir sesle. “Senin için, pek az. Yerime geçen başka bir put var; eğer zamanla, benim yapmaya çalışacağım gibi seni neşelendirecek ve avunduracaksa, üzülmek için haklı bir sebebim yok.”

“Yerini hangi Put aldı senin?” diye karşılık verdi.

“Altından bir put.”

“İşte dünyanın adilâne (!) davranışı bu!” dedi. “Yoksulluk kadar sert davrandığı hiçbir şey yoktur; ama servet arzusu kadar sert bir dille kınadığını iddia ettiği bir şey de yoktur!”

“Dünyadan fazlasıyla korkuyorsun,” diye yanıtladı kız, yumuşak bir tonda. “Diğer bütün umutların, onun kaba kara çalmalardan ibaret kınamasının ulaşamayacağı bir yere varma umudunda eriyip kayboldu. Yüce ideallerinin nasıl birer birer döküldüğünü, nihayet ‘Kazanç’ denen başlıca tutkunun seni bütünüyle ele geçirene dek nasıl azalıp yok olduklarını gördüm. Görmedim mi?”

“Peki, ne olmuş?” diye karşılık verdi. “Diyelim ki bu kadar akıllanmışsam, ne olmuş? Sana karşı değişmedim.”

Kız başını salladı.

“Değil miyim?”

“Aramızdaki nişan, eskiye ait bir sözleşme. İkimiz de yoksulken ve sabırlı çalışmamızla, zamanı gelince maddî durumumuzu düzeltebileceğimiz umuduyla, yoksulluğa razı olduğumuz günlerde yapılmıştı. Sen değiştin. O sözleşme yapılırken, başka bir adamdın.”

“Delikanlıydım ben,” dedi sabırsızca.

“Kendi duyguların sana, şimdiki hâlinden başka biri olduğunu söylüyor,” dedi kız. “Benimkiler ise aynı. Bir zamanlar kalben tek vücut olduğumuzda, mutluluk vaadi taşıyan şey, şimdi kalben iki kişi olmuşken, içi mutsuzlukla dolu. Bunu kaç kez ve ne kadar acı bir şekilde düşündüğümü söylemeyeceğim. Üzerinde düşünmüş olmam ve seni serbest bırakabilecek durumda olmam yeter.”

“Ben hiç mi serbest bırakılmayı istedim?”

“Dile getirilmiş sözlerle. Hayır. Asla.”

“Ne ile öyleyse?”

“Değişmiş bir karakterle; başka bir ruh hâliyle; başka bir hayat atmosferiyle; başka türden bir Umudu nihai hedef edinmiş bir yaşantıyla. Benim sana karşı olan sevgimi, senin gözünde herhangi bir değere sahip kılan her şeyle. Eğer bu ikimiz arasında hiç olmamış olsaydı,” dedi kız; sakin ama sarsılmaz bir bakışla ona bakarak; “söyle bana, şimdi beni arayıp kazanmaya çalışır mıydın? Ah, hayır!”

Kendi istemi dışında da olsa, bu varsayımın haklılığına teslim olmuş gibiydi. Yine de, çırpınır gibi bir hâlde, “Böyle düşünüyorsun,” dedi.

“Keşke başka türlü düşünebilseydim,” diye yanıtladı kız, “Buna gökler şahittir! Böyle bir Gerçek’i kavradığımda, onun ne kadar güçlü ve önüne geçilmez olması gerektiğini bilirim. Ama eğer bugün, yarın, dün özgür olsaydın, senin, her şeyin hesabını Kazanç ile gören ve güven içinde, onun terazisinden geçirmeden hiçbir şeyi kabul etmeyen senin; çeyizi olmayan bir kızı seçeceğine—ya da onu seçsen bile, tek rehber ilken olan Kazanç’a böylesine ihanet edip, bir an için bile bu seçimde bulunacağına; ve ardından, pişmanlık ve nedametin mutlaka geleceğine inanmamam mümkün mü? Hayır. Tüm bunları biliyorum; ve seni serbest bırakıyorum. Elimden geldiğince, bir zamanlar olduğun adama duyduğum sevgiyle dolu bir kalple.”

Adam konuşmak üzereydi; ama kız, başını ondan yana çevirmeden sözlerini sürdürdü.

“Geçmişin anısı—ki beni yarı yarıya, bunu yapacağını ummaya sevk ediyor—bundan dolayı canın yanabilir. Ama bu, çok, pek çok kısa sürecek; sonra bu anıyı, uyanmış olmanın iyi olduğu, boş, yararsız bir düş gibi, seve seve zihninden atacaksın. Seçtiğin hayatta mutlu ol!”

Onu bıraktı ve ayrıldılar.

“Ruh!” dedi Scrooge, “Bana daha fazlasını gösterme! Beni evime götür. Beni neden işkenceyle inletmekten zevk alıyorsun?”

“Yalnızca bir gölge daha!” diye haykırdı Hayalet.

“Yeter!” diye feryat etti Scrooge. “Yeter. Artık görmek istemiyorum. Bana daha fazlasını gösterme!”

Ama acımasız Hayalet, her iki kolundan onu kıskıvrak yakaladı ve sırada olacaklara tanıklık etmeye zorladı.

Başka bir sahnede, başka bir yerdeydiler; pek büyük ya da gösterişli olmayan, ama rahatlık dolu bir odada. Kış ateşinin yakınında, öbürüne o kadar benzeyen güzel bir genç kadın oturuyordu ki, Scrooge, kızın şimdi karşısında, kızıyla karşılıklı oturmuş olgun bir aile annesi olduğunu görene dek, onun aynı kişi olduğuna inandı. Bu odadaki gürültü ise tam anlamıyla bir curcunayı andırıyordu; çünkü burada, Scrooge’un çalkalanmış zihninin sayamayacağı kadar çok çocuk vardı; ve, şiirde adı geçen meşhur sürünün aksine, kırk çocuk tek bir çocuk gibi davranmıyor, her çocuk, sanki kırk çocukmuş gibi davranıyordu. Sonuçlar, inanılması güç derecede şamatalıydı; ama kimsenin umurunda değildi; tam tersine, anneyle kızı kahkahalarla gülüyor, bundan olağanüstü keyif alıyorlardı; kızcağız da çok geçmeden oyuna karışınca, genç haydutlar tarafından son derece acımasızca yağmalandı. Ben onların biri olmak için neler vermezdim! O kadar kaba olamazdım yine de, hayır, hayır! Örgülü saçlarını, dünyanın bütün serveti karşılığında bile, ezip bozamaz, aşağılara çekip darmadağın edemezdim; o kıymetli küçük ayakkabıyı, canımı kurtarmak için bile olsun, Tanrı canımı alsın ki, ayağından söküp çıkaramazdım. Onlar gibi, sırf oyun olsun diye belini ölçmek meselesine gelince; ben yapamazdım; kolumun ceza niyetine onun belinin etrafında büyüyüp kalacağından ve bir daha asla dümdüz hâle dönemeyeceğinden korkardım. Ama yine de, itiraf edeyim, dudaklarına dokunmayı pek isterdim; onu konuşturmak için sorular sormayı, böylece dudaklarını aralamasını; göz kapaklarının gölgelediği kirpiklerine bakmayı ve yüzünü kızartmamayı; saç dalgalarını çözmeyi, ki o saçların bir parmaklık kısmı bile paha biçilmez bir hatıra olurdu; kısacası, bir çocuğun en hafif ayrıcalıklarına sahip olmayı, ama aynı zamanda bu ayrıcalığın değerini bilecek kadar da adam olmayı çok isterdim.

Derken kapıda bir tıklama duyuldu; ardından öyle bir hücum başladı ki, gülüşlü yüzü ve talan edilmiş elbisesiyle o genç kadın, al al olmuş, gürültücü bir kalabalığın ortasında, babayı karşılamak üzere tam zamanında kapıya taşınıp getirildi; baba, Noel oyuncakları ve hediyeleriyle yüklü bir adamla birlikte eve dönüyordu. Sonra bağırışlar, çığlıklar, savunmasız hamala yapılan hücumlar başladı! Onun üzerine tırmanıp, ceplerine dalmak için sandalyeleri merdiven niyetine kullanmak; kahverengi kâğıtlara sarılı paketlerini kapıp elinden almak; kravatına yapışıp bırakmamak; boynuna dolanıp onu kucaklamak; sırtına yumruklar indirmek ve bacaklarını, durdurulamaz bir sevgiyle tekmelemek! Her paketin açılışının, hayret ve sevinç çığlıklarıyla karşılanışı! Bebeğin kızartma tavasını ağzına sokarken suçüstü yakalandığı ve tahta bir tabakta yapıştırılmış sahte bir hindiyi mideye indirmiş olmaktan fazlasıyla kuşkulanıldığına dair korkunç haber! Bu haberin asılsız olduğunun ortaya çıkardığı muazzam rahatlama! Neşe, şükran, coşku! Bunların her biri, diğeri gibi tarif edilemezdi. Yeter ki, yavaş yavaş, çocuklar ve duyguları oturma odasından çıkıp, merdivenleri kat kat tırmanarak, evin en üst katına kadar ulaştılar; sonra yataklarına girdiler ve böylece ortalık yatıştı.

Ve şimdi, evin reisi, kızının sevgiyle ona sokulmuş hâlde, karısı ve kızıyla birlikte kendi ocak başına oturup yerleştiğinde, Scrooge her zamankinden daha dikkatle bakıyordu; böylesine zarif ve umut dolu başka bir varlığın, ona baba diye seslenebileceği, onun, hayatının o perişan kışında bir bahar olabileceği düşüncesiyle, gözleri iyice bulanıklaştı.

“Belle,” dedi koca, gülümseyerek karısına dönerek, “bu öğleden sonra, eski bir dostunu gördüm senin.”

“Kimmiş o?”

“Tahmin et!”

“Nasıl edeyim? Tüh, bilmiyor muyum sanki?” diye ekledi, aynı nefeste, kocası gülerken o da gülerek. “Bay Scrooge.”

“Bay Scrooge’un ta kendisiydi. Ofisinin penceresinin önünden geçiyordum; kapalı değildi, içeride bir mumu yanıyordu, bu yüzden onu görmezlikten gelmem çok zordu. Ortağı ölüm döşeğindeymiş, öyle duydum; ve kendisi, orada tek başına oturuyordu. Dünyada yapayalnız, gerçekten de öyle olduğuna inanıyorum.”

“Ruh!” dedi Scrooge, kırık bir sesle, “beni buradan uzaklaştır.”

“Bunların, olmuş şeylerin gölgeleri olduğunu sana söylemiştim,” dedi Hayalet. “Ne oldukları, benim suçum değil!”

“Uzaklaştır beni!” diye haykırdı Scrooge, “dayanamıyorum!”

Hayalet’e döndü; ve onun, tuhaf bir biçimde, şimdiye dek kendisine gösterdiği bütün yüzlerin parçalarını taşıyan bir yüzle kendisine baktığını görünce, onunla boğuşmaya girişti.

“Beni bırak! Beni geri götür. Artık peşimi bırak!”

Eğer buna, Hayalet’in kendi tarafından gözle görülür hiçbir direnç göstermediği ve karşısındakinin çabalarından hiç etkilenmediği bu boğuşmaya boğuşma denebilirse, işte bu boğuşma sırasında Scrooge, onun ışığının yükselmiş ve parlak biçimde yandığını fark etti; bunu, belirsiz bir şekilde, kendi üzerindeki etkisiyle ilişkilendirerek, söndürücü başlığı kaptı ve ani bir hareketle, Ruh’un başının üzerine bastırdı.

Ruh, başlığın altına çekildi, öyle ki söndürücü bütün gövdesini kapladı; ama Scrooge ne kadar kuvvetle bastırsa da, ışığı gizleyemedi: ışık, kesintisiz bir sel gibi, altından dışarı akıp yere dökülüyordu.

Bitkin düştüğünün ve karşı konulamaz bir uyku hâlince ele geçirildiğinin farkındaydı; üstelik kendi yatak odasında bulunduğunu da hissediyordu. Elindeki başlığa son bir sıkış daha verdi, ardından parmakları gevşedi; yatağa sendeleyerek varmasına yetecek kadar bile vakit geçmemişti ki, ağır bir uykuya gömüldü.

Scrooge, Üç Ruh’tan İlkini Söndürürken

BÖLÜM 3. ÜÇ RUH’TAN İKİNCİSİ.

Az önce çıkardığı olağanüstü gürlükteki horultunun tam ortasında uyanarak ve düşüncelerini toparlamak için yatakta doğrularak, Scrooge, çanın yeniden Bir’i vurmak üzere olduğunu öğrenmeye ihtiyaç duyacak durumda değildi. Jacob Marley’nin araya girişiyle kendisine gönderilen ikinci habercinin, özel bir görüşme için tam da uygun anda gelirken, bilincinin yerli yerine getirildiğini hissediyordu. Ama bu yeni hayaletin, yatak perdelerinin hangisini açacağını düşünmeye başlayınca içini nahoş bir soğuğun kapladığını fark ettiğinden, perdelerin hepsini kendi elleriyle bir kenara itti; sonra yeniden uzanıp yatağın çevresini keskin bir dikkatle gözetlemeye koyuldu. Ruh ortaya çıkar çıkmaz onu yakalamak istiyor, gafil avlanıp sinirlerinin bozulmasını istemiyordu.

Kendilerini, hayatın her devresi için bir çare bilir sayan, rahatına düşkün, kendinden emin beyler; macera alanlarının genişliğini, “Yazı tura oynamaktan adam öldürmeye kadar her şeye varım,” diyerek ifade ederler; ki bu iki uç arasında, kuşkusuz, gayet geniş ve kapsamlı bir konu yelpazesi uzanır. Scrooge adına bu kadar ileriye gidip konuşmaya cesaret edemem, ama, ondan, olağanüstü görüntülerin uzayıp giden geniş bir alanına hazır olduğu ve bebekle gergedan arasındaki herhangi bir şeyin, onu çok fazla şaşırtmayacağına inanmanızı istemekten de çekinmem.

Şimdi, neredeyse her şeye hazırlıklı olan Scrooge, hiçbir şeye hazırlıklı değildi; ve sonucunda, çan Bir’i vurduğunda ve hiçbir şekil görünmediğinde, şiddetli bir titreme nöbetine tutuldu. Beş dakika, on dakika, bir çeyrek saat geçti, yine de hiçbir şey gelmedi. Tüm bu süre boyunca, saat vaktin geldiğini bildirirken yatak, kıpkızıl bir ışık alevinin tam göbeğinde, tam merkezinde yatıyordu; ve bu ışık yalnızca ışık olduğu için, Scrooge’un ne anlama geldiğini ya da neye delalet ettiğini çıkaramamasından ötürü, onun gözünde bir düzine hayaletten bile ürkütücüydü; bazen, tam da o anda, kendi kendine yanma olayının ilginç bir örneği hâline gelmekte olduğu, ama bunu bilerek teselli bulma imkânından yoksun olduğu korkusuna kapılıyordu. Sonunda, tıpkı sizin ya da benim baştan yapacağımız gibi—zira içinde bulunmayan kişi, o duruma ne yapılması gerektiğini her zaman daha iyi bilir ve kuşkusuz, kendisi de öyle yapardı—sonunda, diyorum, bu hayaletimsi ışığın kaynak ve sırrının, bitişik odada olabileceğini, ışığın da oradan süzülerek buraya vurmakta olduğunu düşünmeye başladı. Bu düşünce zihnine bütünüyle yerleşince, yavaşça yataktan kalktı ve terlikleriyle sürünerek kapıya kadar gitti.

Scrooge’un eli kapı koluna değer değmez, tuhaf bir ses adını söyleyerek onu çağırdı ve içeri girmesini emretti. Scrooge itaat etti.

Oda, kendi odasıydı. Bu konuda hiç kuşku yoktu. Ama şaşırtıcı bir dönüşümden geçmişti. Duvarlar ve tavan öyle canlı yeşilliklerle donatılmıştı ki, baştan aşağı tam bir koruluk görünümündeydi; her yanından parlak, ışıl ışıl meyveler sarkıyordu. Çobanpüskülü, ökseotu ve sarmaşığın sert yaprakları, etrafa serpiştirilmiş küçücük aynalar gibi, ışığı geri yansıtıyordu; şömineden öyle güçlü bir ateş alevlenip gürleyerek yükseliyordu ki, Scrooge’un zamanında, ya da Marley’nin, hatta nice kış mevsimleri boyunca o donuk, taş kesilmiş ocak böyle bir yangın görmüş değildi. Yere yığılıp küçük bir taht misali, bir tür taht oluşturacak biçimde üst üste konmuş hindi, kaz, av hayvanları, kümes hayvanları, pastırmalar, kocaman et parçaları, emzirme domuzları, uzun sucuk demetleri, kıymalı turtalar, erikli pudingler, fıçı fıçı istiridye, közde kızarmış kestane, yanakları al al elmalar, sulu portakallar, ballı armutlar, kocaman on ikinci gece kekleri ve öyle fokurdayan punch kaseleri vardı ki, mis gibi buharları havaya karışıp, odanın içini loşlaştırıyordu. Bu yığının üstünde, rahat bir hâlde kurulmuş, görülmesi başlı başına bir şenlik olan neşeli bir Dev oturuyordu; elinde, biçimce Bereket Boynuzu’nu andıran, ışıl ışıl yanan bir meşale tutuyordu; bu meşaleyi yüksek, çok yükseklerde kaldırıp, kapıdan sessizce başını uzatan Scrooge’un üzerine ışık saçıyordu.

“İçeri gel!” diye haykırdı Hayalet. “İçeri gel! ve beni daha iyi tanı, insan!”

Scrooge çekingen adımlarla içeri girdi ve bu Ruh’un karşısında başını öne eğdi. Artık eski inatçı Scrooge değildi; Ruh’un gözleri berrak ve dostça olmasına rağmen, onlarla göz göze gelmekten kaçınıyordu.

“Ben Noel Şimdi’sinin Hayaletiyim,” dedi Ruh. “Bak bana!”

Scrooge, saygıyla itaat etti. Ruh, kenarları beyaz kürkle çevrili, sade bir yeşil cüppe ya da manto giymişti. Bu giysi, figürün üzerinde öylesine gevşek duruyordu ki, geniş göğsü, sanki hiçbir savunma ya da örtünme hilesine tenezzül etmiyormuş gibi, bütünüyle çıplaktı. Geniş giysinin altında görünen ayakları da çıplaktı; başında, aralara parlak buz sarkıtları iliştirilmiş bir çobanpüskülü tacından başka bir örtü yoktu. Koyu kahverengi bukleleri, yüzü kadar serbestçe omuzlarına dökülüyordu; yüzü, gözlerinin pırıltısı, açık avucu, neşeli sesi, rahat tavırları, coşkulu hâli bütünüyle özgürdü. Belinin etrafına bağlanmış eski bir kılıf vardı; ama içinde kılıç yoktu ve kadim kın, paslanmaktan neredeyse bütünüyle yenmiş gitmişti.

Scrooge’un Üçüncü Ziyaretçisi
Scrooge’un Üçüncü Ziyaretçisi

“Benim gibisini daha önce hiç görmedin!” diye haykırdı Ruh.

“Hiç görmedim,” diye karşılık verdi Scrooge.

“Ailemden daha genç üyelerle—ki ben çok gencim—son yıllarda doğmuş ağabeylerimle hiç birlikte dışarı çıkmadın mı?” diye sürdürdü Hayalet.

“Sanmam,” dedi Scrooge. “Korkarım ki hayır. Çok kardeşin oldu mu, Ruh?”

“On sekiz yüzden fazlası,” dedi Hayalet.

“Bakması ne kadar güç, ne kadar kalabalık bir aile!” diye homurdandı Scrooge.

Noel Şimdi’sinin Hayaleti ayağa kalktı.

“Ruh,” dedi Scrooge, teslimiyetle, “beni dilediğin yere götür. Dün gece zorla dışarı çıktım ve bana şimdi işleyen bir ders öğrenmiş oldum. Bu gece de, bana öğretmek istediğin bir şey varsa, ondan yararlanayım.”

“Cüppeme dokun!”

Scrooge söyleneni yaptı ve cüppeden sıkıca tutundu.

Çobanpüskülü, ökseotu, kırmızı meyveler, sarmaşık, hindi, kaz, av, kümes hayvanı, pastırma, et, domuz, sosis, istiridye, turta, puding, meyve ve punch, bir anda yok olup gittiler. Oda, ateş, kızıl ışık, gecenin saati de öyle; kendilerini, Noel sabahında, şehir sokaklarında buldular; havanın sert olması yüzünden, insanlar, evlerinin önlerindeki kaldırımlardan ve damlarının üstünden karları kazıyıp yere düşürürken, kaba saba ama canlı ve hiç de rahatsız etmeyen bir tür müzik yaratıyorlardı; damdan yola kütleler hâlinde düşen ve çocukların delicesine sevinç çığlıkları arasında, bir anda yapma küçük kar fırtınalarına bölünen kar parçacıkları, bu müziğin en büyük eğlencesiydi.

Evlerin cepheleri, damlardaki düzgün beyaz kar tabakasıyla ve yerlerdeki daha kirli karla karşılaştırıldığında oldukça karanlık görünüyordu; yerlerdeki kar birikintileri, arabaların ve ağır vagonların tekerlekleriyle derin yarıklar hâlinde kazınmıştı; bu yarıklar, büyük caddelerin ayrılıp birleştiği yerlerde, yüzlerce kez birbirini kesiyor, üst üste geçiyor; yoğun sarı çamur ve buzlu suyun içinde iz sürmeyi güçleştiren karmaşık kanallar oluşturuyordu. Gökyüzü kasvetliydi ve en kısa sokaklar bile, yarı çözülmüş yarı donmuş kirli bir sisle tıkanmıştı; bu sisin ağır parçacıkları, sanki Büyük Britanya’daki bütün bacalar söz birliği etmiş de aynı anda tutuşmuş ve doya doya yanıyorlarmış gibi, yukarıdan kurum zerreciklerinden oluşan bir sağanak gibi aşağıya süzülüyordu. İklimde ya da şehirde pek neşeli sayılacak bir şey yoktu; ama buna rağmen, ortalıkta öyle bir neşe havası vardı ki, en berrak yaz göğü ve en parlak yaz güneşi bile, onu boşuna yaymaya çalışmış olabilirdi.

Çünkü damların üstünde kürekle kar atan insanlar şen şakrak ve sevinç doluydular; korkulukların üzerinden birbirlerine sesleniyor, ara sıra da şaka olsun diye kartopu teati ediyorlardı—nice laflı espriden çok daha iyi huylu mermilerdi bunlar—hedefi bulduğunda da, ıskaladığında da kahkahalarla gülüyorlardı. Tavukçuların dükkânları hâlâ yarı açıktı, manavlarınkiler ise görkemlerinin içinde ışıl ışıldı. Kestane dolu kocaman, yuvarlak, göbekli sepetler vardı kapı önlerinde; neşeli ihtiyar beyefendilerin yelekleri gibi biçimlenmiş, orada gevşek gevşek yayılıp, patlayacak gibi dolu taşan zenginlikleriyle sokağa yuvarlanıyorlardı. Al yanaklı, esmer yüzlü, kalın kuşaklı İspanyol soğanları vardı; irileşip yağ bağlamış gövdelerinin parlaklığında, İspanyol keşişleri gibi parlıyor, raflardan, şuh ve muzır bir bakışla yanlarından geçen kızlara göz kırpıyor, kızlar da, üstte asılı duran ökseotuna, ağırbaşlı bir edayla şöyle bir bakıp geçiyorlardı. Çiçek açmış piramitler hâlinde yükselen armut ve elmalar vardı; dükkâncıların cömertliğiyle, insanların ağızları bedavaya sulansın diye, göze çarpar kancalardan sallandırılmış üzüm salkımları vardı; hoş kokularıyla eski orman yürüyüşlerini ve kuru yaprakların arasında bileklere kadar gömülerek yapılan keyifli sürtünmeleri hatırlatan, yosunlu kahverengi fındık yığınları vardı; basık ve esmer Norfolk Biffin elmalar vardı, portakal ve limonların sarısını daha da ortaya çıkarıyor, sulu gövdelerinin sıkı sıkıya toparlanmışlığıyla, kâğıt torbalara konup eve götürülmek, yemekten sonra mideye indirilmek için adeta yalvarıp yakarıyorlardı. Bu nefis meyvelerin arasında bir kâseye konmuş altın ve gümüş balıkların kendileri bile—donuk ve hareketsiz kanlı bir türün üyeleri olmalarına rağmen—ortada bir şeyler döndüğünü biliyor gibiydiler; istisnasız hepsi, balık milleti, küçük dünyalarının çevresinde nefes nefese dönüp dolaşıyor, yavaş ama tuhaf biçimde hissiz bir heyecan içinde devir atıyordu.

Bakkalların dükkânları! Ah, bakkalların dükkânları! Hemen hemen kapanmıştı hepsi; belki iki kepenk, belki tek kepenk inmişti; ama o aralıklardan görülen manzaralar yok muydu, yok! Yalnız terazilerin tezgahta inerken çıkardığı neşeli ses değildi insanı çeken; ipliğin makaradan öyle canlı bir çeviklikle sıyrılıp kopması değildi; tenekelerin aşağı yukarı, hokkabaz numarası gibi şangırdaması değildi; hatta çay ve kahvenin karışmış kokularının buruna böylesine hoş gelmesi bile değildi; ya da üzümün hem bu kadar bol hem bu kadar nadide oluşu, bademlerin böylesine bembeyaz oluşu, tarçın çubuklarının böylesine uzun ve dümdüz oluşu, öteki baharatların böylesine iştah açıcı oluşu, şekerlemeye bulanmış meyvelerin, erimiş şekerle öylesine kabuk bağlayıp benek benek oluşu değildi, en soğukkanlı seyirciyi bile başı dönmüş, ardından da midesi bulanmış hissettiren. Ne incirlerin sulu ve hamurlu oluşu, ne Fransız eriklerinin, gösterişli kutularının içinden, mahcup bir mayhoşlukla kızarıp duruşu, ne de her şeyin yenmeye bu kadar elverişli ve Noel giysileri içinde oluşuydu. Asıl sebep şuydu ki, günün vadettiği umut yüzünden, müşterilerin hepsi öyle aceleci ve öyle hevesliydi ki, kapıda birbirlerine çarpa çarpa sepetlerini şiddetle tokuşturuyor, aldıklarını tezgâhın üstünde unutup koşarak geri geliyor, yüzlerce benzer yanlışı, mümkün olan en iyi ruh hâli içinde yapıp duruyorlardı; bakkal ve çalışanları ise öyle candan ve tazeydiler ki, önlüklerini arkadan tutturan parlak kalpler, sanki kendi kalpleriydi de herkesin görmesi için dışarıya takmışlar, Noel kargaları da isterlerse gagalasınlar diye oraya koymuşlardı.

Ama biraz sonra, çan kuleleri bütün iyi insanları kiliseye ve şapele çağırdı; onlar da, en güzel giysilerini giymiş, en şen yüzlerini takınmış hâlde sokaklardan akın akın geldiler. Aynı zamanda sayısız ara sokaklardan, dar geçitlerden ve adı sanı olmayan dönemeçlerden, kucaklarında yemekleriyle fırınlara giden sayısız insan belirdi. Bu yoksul şenlenseverlerin manzarası, Ruh’un ilgisini hayli çekmişti; çünkü Scrooge’la birlikte bir fırının kapısında durdu ve taşıyıcılar yanlarından geçerken, kapakları kaldırıp yemeklerin üzerini açtı, sonra da meşalesinden yemeğin üstüne tütsü serper gibi hoş kokulu bir zerrecik serpti. Meşalesi tuhaf bir türdendi; bir iki kez, taşıdıkları yemeklerle birbirlerine çarpıp kızan bazı insanların ağzından öfkeli sözler döküldüğünde, meşalesinden üzerlerine birkaç damla su serpti ve onların keyifleri anında yerine geldi. Zira Noel Günü kavga etmenin ayıp olduğunu söylüyorlardı. Ve gerçekten de öyleydi! Tanrı onu sevsin, elbette öyleydi!

Bir süre sonra çanlar sustu, fırınlar kapandı; ama yine de bütün bu yemekler ve pişme süreçleri, her fırının üstündeki erimiş ıslak lekelerde, sanki yemeklerin ruhu olarak kendini gösteriyordu; kaldırım, taşları da pişiyormuş gibi duman duman tütüyordu.

“Meşalenden serptiğin şeyde, ona özgü bir lezzet var mı?” diye sordu Scrooge.

“Var. Bana özgü.”

“Bu günde, her tür yemeğe aynı şekilde uygulanır mı?” diye sordu Scrooge.

“Sevgiyle verilen her yemeğe. Yoksulun yemeğine en çok.”

“Neden yoksulun yemeğine en çok?” diye sordu Scrooge.

“Çünkü en çok onun ihtiyacı var da ondan.”

“Ruh,” dedi Scrooge, bir an düşündükten sonra, “şaşırıyorum; çevremizdeki nice dünyadaki nice varlık arasından, insanların masumca zevk alma fırsatlarını kısıtlamak istemenin, hele hele sana düşmesine.”

“Ben mi!” diye haykırdı Ruh.

“Onların, yedinci gün, çoğu zaman da gerçek anlamda yemek sayılabilecek tek günleri olan günde, yemek yeme imkânlarını ellerinden almak istemez miydin?” dedi Scrooge. “İstemez miydin?”

“Ben mi!” diye tekrar haykırdı Ruh.

“Yedinci Gün’de bu yerleri kapattırmak istemiyor musun?” dedi Scrooge. “Sonuçta kapatılmasıyla aynı kapıya çıkar bu.”

“Ben isteyeyim öyle mi!” diye haykırdı Ruh.

“Yanılıyorsam bağışla. Ama bu işler senin adına, ya da en azından ailenin adına yapıldı,” dedi Scrooge.

“Şu yeryüzünde,” diye karşılık verdi Ruh, “bizi tanıdığını iddia eden, tutkularını, kibirlerini, kötü niyetlerini, nefretlerini, kıskançlıklarını, bağnazlıklarını ve bencilliklerini bizim adımıza işleyen bazı kimseler var; oysa bu kimseler, bize ve bütün hısım akrabamıza, hiç yaşamamış olsalardı olacakları kadar yabancıdırlar. Bunu unutma ve yaptıklarının hesabını bize değil, kendilerine sor.”

Scrooge bunu yapacağına söz verdi; ve daha önceki gibi görünmez hâlde, şehrin kenar mahallelerine doğru devam ettiler. Hayalet’in dikkat çekici bir özelliği vardı (Scrooge bunu fırında fark etmişti), devasa boyuna rağmen, kendini her mekâna büyük bir rahatlıkla uydurabiliyordu; alçak tavanlı bir çatının altında, ne kadar yüksek bir salonda durabiliyorsa, aynı zarafetle ve aynı doğaüstü hava içinde durabiliyordu.

Belki, iyi yürekli Ruh’un bu gücünü sergilemekten aldığı keyif, belki de kendi nazik, cömert, içten tabiatı ve bütün yoksullarla duyduğu yakınlık, onu doğrudan Scrooge’un kâtibinin evine yöneltti; zira doğruca oraya gitti; Scrooge’u da, cüppesinden tutmuş hâlde beraberinde götürdü; kapının eşiğinde Ruh gülümsedi ve meşalesinden serptiği ışıkla Bob Cratchit’in evini kutsamak için durakladı. Bir düşünün! Bob’un kendisinin haftada ancak on beş “bob”u—on beş şilini—vardı; cumartesileri cebine, vaftiz adı olan Bob’un, on beş kopyası giriyordu; ama yine de Noel Şimdi’sinin Hayaleti, onun dört odalı evini kutsuyordu!

Sonra, Cratchit’in karısı Bayan Cratchit ayağa kalktı; iki kez ters yüz edilip yeniden dikilmiş bir elbisenin içinde pek de gösterişli sayılmazdı ama, altı kuruşa alınmış kurdelelerin ucuz ve görkemli süsleriyle cesurca donanmıştı; masayı o serdi, ikinci kızı Belinda Cratchit’in yardımıyla; o da aynı şekilde kurdelelerle süs içindeydi. Bay Peter Cratchit ise patates tenceresine bir çatal daldırmış, gömleğinin devasa yakasının (Bob’un şahsi malı olup, günün şerefine oğlu ve varisine bağışlanmıştı) köşelerini ağzına kadar çekmiş; bu kadar şık giyinmiş olmaktan sevinç duyuyor, böylesine göz alıcı ketenini modaya uygun parklarda teşhir etmenin hayaliyle yanıp tutuşuyordu. O sırada, iki küçük Cratchit—biri oğlan, biri kız—fırının önünden koşarak içeri daldılar; dışarıda, fırıncının önünde, kazın kokusunu aldıklarını ve kokudan kazın kendilerininki olduğunu anladıklarını haykırıyorlardı; adaçayı ve soğanla hazırlanmış nefis iç dolgusunu hayal ederek bu küçük Cratchit’ler masanın etrafında dönüp duruyor, Bay Peter Cratchit’i göklere çıkarıyorlardı; Peter ise (yakaları onu neredeyse boğmasına rağmen hiç de kibirli olmadan) ateşi üflüyor, ta ki ağırkanlı patatesler kabararak fokur fokur kaynamaya başlayıp, dışarı çıkıp soyulmak için tencere kapağını gürültüyle yumruklayana kadar.

“Bu değerli babanız nerede kaldı böyle?” dedi Bayan Cratchit. “Ya kardeşiniz Tiny Tim! Geçen Noel’de Martha bile yarım saat bu kadar geç kalmamıştı ya?”

“İşte Martha, anne!” dedi bir kız, tam o sırada içeri girerek.

“İşte Martha, anne!” diye bağırdı iki küçük Cratchit. “Yaşasın! Öyle bir kaz var ki, Martha!”

“Yüreğim seni korusun, güzel yavrum, ne kadar da geç kaldın!” dedi Bayan Cratchit; kızını bir düzine kez öperek, telaşlı bir gayretle şalını ve şapkasını üzerinden aldı.

“Dün gece bitirmemiz gereken bir sürü iş vardı,” diye yanıtladı kız, “bu sabah da ortalığı toparlamamız gerekti, anneciğim!”

“Peki! Madem geldin, gerisi önemli değil,” dedi Bayan Cratchit. “Geçiver ateşin başına, güzel kızım, şöyle bir ısın, Tanrı seni korusun!”

“Hayır, hayır! Baba geliyor,” diye bağırdı, her yerde birden bulunabilen iki küçük Cratchit. “Saklan Martha, saklan!”

Böylece Martha saklandı; içeri, baba rolündeki küçük Bob girdi; püskülleri hariç en az bir metre uzunlukta olan atkısı önünde sallanıyor, mevsime uygun görünsün diye, lime lime olmuş giysileri güzelce yamalanmış ve fırçalanmıştı; omzunda da Tiny Tim vardı. Ah zavallı Tiny Tim! Elinde küçük bir değnek, bacaklarını ise demir bir çerçeve tutuyordu!

“Martha’mız nerede bizim?” diye haykırdı Bob Cratchit, etrafına bakınarak.

“Gelmeyecek,” dedi Bayan Cratchit.

“Gelmeyecek mi!” dedi Bob; coşkun neşesinde birdenbire bir düşüş oldu; çünkü kiliseden buraya kadar Tim’in koşu atı olmuş, eve de taşkın bir sevinçle varmıştı. “Noel Günü gelmeyecek öyle mi!”

Martha, onun hayal kırıklığını, sırf şaka uğruna bile olsa, görmeye dayanamadığından, dolap kapısının arkasından erken çıkıp koştu ve kendini babasının kollarına attı; iki küçük Cratchit ise Tiny Tim’i itip kakalayarak çamaşırhaneye götürdüler ki, bakır kazan içinde kaynayan pudingin şarkısını dinleyebilsin.

“Peki küçük Tim nasıl davrandı?” diye sordu Bayan Cratchit; Bob’un safdilliğiyle alayını bitirip, Bob kızını gönlünce bağrına bastıktan sonra.

“Altın gibi,” dedi Bob, “ve daha da iyi. Yalnız başına öyle çok oturduğu için düşünceli oluyor galiba; insanın, bugüne kadar duyduğu en tuhaf şeyleri düşünüyor. Eve gelirken bana, kilisedeki insanların onu görmesini umduğunu söyledi; çünkü bir sakattı ve insanların Noel Günü, topal dilencileri yürütüp, körleri gördüreni hatırlamasının hoşlarına gidebileceğini düşündü.”

Bob bunları anlatırken sesi titriyordu; Tiny Tim’in güçlenip gürbüzleşmekte olduğunu söylerken daha da çok titredi.

O sırada, yere değneğinin çevik tıkırtıları duyuldu ve Tiny Tim, bir söz daha söylenmeden geri döndü; kardeşi ve kız kardeşi tarafından ateşin başındaki taburesine kadar konvoy eşliğinde getirildi; Bob ise, sanki zavallının manşetleri daha da eskitebilecekmiş gibi sıvalı kollarını yukarı çekti; bir sürahinin içinde cin ve limonla sıcak bir karışım hazırladı, çevire çevire karıştırdı ve kaynasın diye ocağın üzerine koydu; Bay Peter ve her yere yetişen iki küçük Cratchit de kazı getirmeye gittiler; kısa süre sonra da görkemli bir alay hâlinde içeri girdiler.

Öyle bir koşuşturma başladı ki, bir kazın, bütün kuşlar içinde en nadiri olduğunu düşünebilirdiniz; siyah kuğunun sıradan kalacağı bir tüylü mucize—ve doğrusu, bu evde durum buna epey yakındı. Bayan Cratchit, önceden küçük bir tencerede hazırlanmış sosu, tıslaya tıslaya kaynar hâle getirdi; Bay Peter, patatesleri inanılmaz bir gayretle ezdi; Belinda Hanım, elma sosunu tatlandırdı; Martha, sıcak tabakların üzerindeki tozu aldı; Bob, Tiny Tim’i masada küçük bir köşede yanına oturttu; iki küçük Cratchit, herkes için iskemle yerleştirdi, kendilerini de unutmadan; sonra nöbet yerlerine yerleşip, kaz için kendilerine sıra gelmeden çığlık atmasınlar diye, ağızlarına kaşık tıkadılar. En sonunda tabaklar masaya kondu, duaya oturuldu. Duanın ardından, Bayan Cratchit, oyma bıçağının bütün boyu boyunca yavaşça bakarak, göğüs kısmına saplamaya hazırlandı; bıçağı saplayıp, uzun zamandır beklenen iç dolgunun fışkırdığını herkes gördüğünde, masanın etrafında bir sevinç uğultusu yükseldi; iki küçük Cratchit’in coşkusuyla iyice gaza gelen Tiny Tim bile, bıçağının sapıyla masaya vurdu ve zayıf sesiyle “Yaşasın!” diye bağırdı.

Böylesi bir kaz görülmemişti. Bob, bugüne kadar böyle bir kaz pişirildiğine inanmadığını söyledi. Yumuşaklığı ve tadı, büyüklüğü ve ucuzluğu, herkesin hayranlıkla üzerinde durduğu konulardı. Elma sosu ve patates püresiyle desteklenmiş hâli, bütün aile için yeterli bir yemek olmuştu; hatta, Bayan Cratchit’in büyük bir sevinçle (tabakta kalmış minicik bir kemik zerresine bakarak) söylediği gibi, sonunda hepsini bitirememişlerdi! Oysa herkes karnını doyurmuştu; özellikle en küçük Cratchit’ler, kaşlarına kadar adaçayı ve soğan kokusuna batmış durumdaydılar! Ama artık, Belinda Hanım tabakları değiştirdikten sonra, Bayan Cratchit odadan yalnız çıktı—bu işin tanıklar huzurunda yapılamayacak kadar sinir bozucu olduğunu düşünüyordu—pudingi çıkarmak ve geri getirmek için.

Ya yeterince pişmemişse! Diyelim ki ters çevrilirken parçalandı! Ya biri arka bahçenin duvarını aşıp, onlar kazla eğlenirken pudingi çaldıysa—ki bu düşünceyle iki küçük Cratchit’in benzi beti attı! Her tür korkunç senaryo akıllarına geldi.

Hey! Ne çok buhar! Puding bakır kazandan çıkmıştı. Çamaşır günü kokusuna benzeyen bir koku! O, bez parçasıydı. Bir lokantayla hemen yanında bir pastacının, onların hemen yanında da bir çamaşırcının yan yana olduğu sokağın kokusuna benzeyen bir koku! O da pudingin ta kendisiydi! Yarım dakika sonra, Bayan Cratchit içeri girdi—yüzü kızarmış, ama gururla gülümseyerek—pudingi, benekli bir gülle gibi; öylesine sert ve sıkı, yarım çeyrek şişe tutuşturulmuş brendinin alevleri içinde, tepesine batırılmış Noel çobanpüskülüyle süslenmiş hâlde taşıyordu.

Ah, ne harika pudingdi o! Bob Cratchit, hem de gayet sakin bir ifadeyle, bunun, evliliklerinden bu yana, Bayan Cratchit’in elde ettiği en büyük başarı olduğunu düşündüğünü söyledi. Bayan Cratchit ise, içindeki yük kalktığına göre artık itiraf edebileceğini; un miktarı konusunda epey kuşkusu olduğunu söyledi. Herkesin puding hakkında söyleyecek bir şeyi vardı; ama hiç kimse, içine doğsa bile, bu kadar kalabalık bir aile için biraz küçük bir puding olduğunu söylemedi, düşünmedi. Böyle bir şey söylemek düpedüz sapkınlık olurdu. Hiçbir Cratchit, böyle bir şeyi ima edecek olsa, utançtan kızarırdı.

En sonunda yemek tamamlandı, sofra toplandı, ocak süpürüldü, ateş harlandı. Sürahideki karışım tadılıp kusursuz bulundu; masaya elma ve portakallar kondu, ateşe bir kürek dolusu kestane atıldı. Sonra, Bob Cratchit’in “daire” dediği, aslında yarım daire olan şekilde, bütün Cratchit ailesi ocağın etrafına toplandı; Bob Cratchit’in dirseğinin dibinde, ailenin cam takımı sergileniyordu: iki su bardağı ve kulpsuz bir muhallebi kâsesi.

Bunlar, sürahideki sıcak içeceği, altın kadehler kadar iyi tutuyorlardı; Bob, kestaneler ateşte çıtırdayıp patlarken, gözleri ışıl ışıl, içecekleri paylaştırdı. Sonra Bob, ortaya bir kadeh kaldırma önerisi attı:

“Hepimize Mutlu Noeller, canlarım. Tanrı bizi korusun!”

Ailenin tümü bu dileği tekrar etti.

“Tanrı hepimizi, tek tek korusun!” dedi Tiny Tim, en son.

Tiny Tim, küçük taburesinde, babasının hemen yanı başına oturmuştu. Bob, sanki çocuğu sevdiği ve onu hep yanında tutmak istediği ve ondan alınmasından korktuğu için, o incecik, kuru küçük elini kendi elinin içinde tutuyordu.

“Ruh,” dedi Scrooge, daha önce hiç tatmadığı bir ilgiyle, “söyle bana, Tiny Tim yaşayacak mı?”

“Yoksul ocak başında, boş bir tabure görüyorum,” diye yanıtladı Hayalet; “sahibi olmayan, ama özenle saklanmış bir değnek görüyorum. Bu gölgeler Gelecek tarafından değiştirilmezse, o çocuk ölecek.”

“Hayır, hayır,” dedi Scrooge. “Oh, hayır, iyi yürekli Ruh! De ki kurtulacak.”

“Bu gölgeler Gelecek tarafından değiştirilmezse,” diye karşılık verdi Hayalet, “bizim soyumuzdan bir başkası, onu burada bulamayacak. Sonra ne olur? Ölecek gibiyse, ölsün daha iyi; nüfus fazlasını azaltsın.”

Ruh’un, kendi sözlerini ona karşı kullandığını işiten Scrooge, başını eğdi; pişmanlık ve kederle sarsıldı.

“İnsan,” dedi Hayalet, “eğer yüreğin taş değilse ve gerçekten insansan, şu sapkın gevezeliği, nüfus fazlasının ne olduğunu ve nerede olduğunu keşfedene kadar bırak. Hangi insanların yaşayacağına, hangilerinin öleceğine sen mi karar vereceksin? Belki de göklerin nazarında sen, bu zavallı adamın çocuğu gibi milyonlarcasından daha değersiz ve yaşamaya daha az lâyıksın. Tanrım! Yapraktaki bir Böcek’in, tozdaki aç kardeşleri arasında, ‘fazla hayat’ olduğuna hükmetmesini duymak ne acı!”

Scrooge, Ruh’un bu azarlaması karşısında büküldü; titreyerek gözlerini yere indirdi. Ama kendi adının anıldığını duyunca, onları hızla yeniden kaldırdı.

“Bay Scrooge!” dedi Bob; “size, Şölen’in Kurucusu Bay Scrooge’un şerefine kadeh kaldırmayı öneriyorum!”

“Şölen’in Kurucusu ha, gerçekten de!” diye haykırdı Bayan Cratchit, yüzü kızararak. “Keşke şu anda burada olsaydı. Ona, ziyafet diye kendi aklımdan bir parça ikram ederdim; umarım iştahla yutardı.”

“Sevgilim,” dedi Bob, “çocuklar var. Hem bugün Noel Günü.”

“Böyle iğrenç, cimri, katı yürekli, duyarsız bir adamın sağlığına kadeh kaldırılacak gün elbet Noel Günü’dür,” dedi kadın. “Ne olduğunu biliyorsun Robert! Senden daha iyi bilen yok, zavallıcığım!”

“Sevgilim,” diye yumuşakça karşılık verdi Bob, “Noel Günü.”

“Onun sağlığına, senin hatırın ve bu Gün’ün hatırına içerim,” dedi Bayan Cratchit, “kendi hatırı için değil. Ömrü uzun olsun! Mutlu Noeller ve mutlu bir yeni yıl dilerim! Çok mutlu olacak, çok mesut olacak, hiç kuşkum yok!”

Çocuklar da annelerinden sonra bu kadehi içtiler. Aile içindeki ilk iş buydu ki, içinde hiç gerçek içtenlik yoktu. Tiny Tim, en son içti; ama bunun için iki para etmez bir değer biçmiyordu. Scrooge, ailenin Gulyabani’siydi. Adının anılması, topluluğun üzerine öyle bir gölge düşürdü ki, tam beş dakika boyunca o gölge dağılmadı.

Ama gölge dağıldıktan sonra, yalnızca, uğursuz Scrooge mevzusunun kapanmış olmasının verdiği ferahlıkla, eskisinden on kat daha neşeli oldular. Bob Cratchit, Bay Peter için gözüne kestirdiği bir işten söz etti; bu iş alınacak olursa, haftada tam beş şilin altı peni kazanç getirecekti. İki küçük Cratchit, Peter’ın “işadamı” olacağı fikrine öyle çok güldüler ki; Peter’ın kendisi bile, yakalarının arasından ateşe dalgın dalgın bakıyor, sanki o şaşırtıcı geliri elde ettiğinde, hangi yatırımlara öncelik vermesi gerektiğini şimdiden kafasında tartıyordu. Bir şapkacıda yoksul çırak olarak çalışan Martha, sonra onlara ne tür işler yaptığını, kesintisiz kaç saat çalıştığını, yarın sabah—evde geçirdiği tatil günü olduğu için—uzun bir dinlenme niyetine, kalkmadan yatakta yatacağını anlattı. Birkaç gün önce gördüğü kontesle lorddan söz etti; lordun “Hemen hemen Peter kadar uzun boylu” olduğundan; bunun üzerine Peter, gömlek yakalarını öyle bir kaldırdı ki, orada olsaydınız başını göremezdiniz. Bütün bunlar olurken kestanelerle sürahi elden ele dolaşıp durdu; derken, Tiny Tim’den, karda yolunu kaybetmiş bir çocuğun yolculuğunu anlatan bir şarkı dinlediler; Tiny Tim’in ince, hüzünlü bir sesi vardı ve şarkıyı pek de güzel söyledi.

Bunda “yüksek sanat” adına dikkate değer hiçbir şey yoktu. Güzel bir aile değillerdi; iyi giyinmemişlerdi; ayakkabıları su geçirmez olmaktan çok uzaktı; giysileri kıttı; Peter, büyük olasılıkla biliyor da, bir tefecinin dükkânının iç yüzünü gayet iyi tanıyordu. Ama mutluydular, minnettardılar, birbirlerinden memnundular ve vaktin kendinden hoşnuttular; ayrılıp giderlerken, Ruh’un meşalesinden saçılan parlak kıvılcımlar altında daha da mutlu görünürlerken, Scrooge’un gözü üzerlerindeydi; özellikle de Tiny Tim’in üzerinde, ta son ana kadar.

Artık hava kararmış, kar da epeyce sık yağmaya başlamıştı; Scrooge’la Ruh sokaklardan geçerken, mutfaklarda, salonlarda ve türlü türlü odalarda gürleyerek yanan ateşlerin parlaklığı olağanüstüydü. Şurada, titrek alevler, ateşin önüne yerleştirilmiş sıcak tabaklarla, çekilip soğuğu ve karanlığı dışarıda bırakmaya hazır, koyu kırmızı perdelerle, sıcacık bir akşam yemeğinin hazırlığını yansıtıyordu. Orada, evin bütün çocukları, evli ablalarını, ağabeylerini, kuzenlerini, dayılarını, teyzelerini karşılamak için karların içine koşuyor, onlara ilk “Hoş geldin” diyen olmak için yarışıyordu. Bir başka yerde, pencere perdesinde, misafirlerin toplandığına dair gölgeler beliriyordu; ilerideyse, baştan ayağa kürklere bürünmüş, başlarında kapüşonları, ayaklarında kürklü çizmeleri, hepsi bir ağızdan cıvıldaşıp durarak, hafif adımlarla yakın bir komşu evine giden güzel kızlardan oluşan bir grup vardı; oraya girerken onları gören bekâr erkeğin haline yazıklar olsun—kurnaz büyücülerdi onlar, pekâlâ bilirlerdi ki—içeri giren böyle bir sıcaklık, adamın içini baştan aşağı yakardı!

Ama dostça buluşmalara giden insanların sayısına bakarak hüküm verecek olsaydınız, her evin misafir beklediğini ve şöminelerini bacanın yarısına kadar doldurup alevlendirdiğini düşünmek yerine, sanki vardıklarında onları karşılayacak hiç kimse yokmuş gibi sanabilirdiniz. Ne mutlu, Ruh bundan nasıl da coşku duyuyordu! Geniş göğsünü nasıl da açıyor, kocaman avucunu yayarak, erişebildiği her şeyin üzerine parlak ve zararsız neşesini, cömertçe saçıp saçarak süzülüp gidiyordu! Karanlık sokağın üzerine ışık noktaları kondurarak önden koşan, akşamı da muhtemelen bir yerde geçirmeye hazır giyinmiş fenerci bile, Ruh yanından geçerken yüksek sesle gülüyordu; fenerci, Noel’den başka bir yoldaşı olduğunu pek az farkında olsa da!

Ve şimdi, Ruh’tan tek kelimelik bir uyarı bile almadan, kendilerini çıplak ve ıssız bir fundalıkta buldular; kaba taşlardan oluşan korkunç kütleler etrafa serpilmiş, sanki devlerin mezarlığıymışçasına oraya buraya atılmıştı; su, dilediği her yere yayılıyor ya da yayılacaktı, eğer onu tutsak etmiş olan don, bu keyfini elinden almamış olsaydı; yosun, çalı çırpı ve kaba, sert otlar dışında hiçbir şey büyümüyor, yeşermiyordu. Batıda, batmakta olan güneş, ufukta kan kırmızısı bir şerit bırakmış, bu şerit, bir anlığına, asık suratlı bir göz gibi bu ıssızlıkta parlayıp, sonra kaşlarını daha da çatıp alçala alçala alçala, en koyu gecenin kalın karanlığında yitti.

“Burası neresi?” diye sordu Scrooge.

“Yerin bağrında çalışan Madencilerin yaşadığı bir yer,” diye karşılık verdi Ruh. “Ama onlar beni tanırlar. Bak!”

Bir kulübenin penceresinden ışık sızıyordu; hemen o yöne doğru ilerlediler. Çamur ve taştan duvardan içeri süzülüp, kızıl bir ateşin çevresinde toplanmış neşeli bir kalabalık buldular. Çok, çok yaşlı bir adamla karısı, çocukları ve torunları ve onların da çocuklarından oluşan bir kuşak daha, hep birlikte, bayramlık kıyafetleriyle şen şakrak giyinmişlerdi. Yaşlı adam, sesi rüzgârın çıplak ovada ulumasından pek de yukarı çıkamayan bir sesle onlara Noel şarkısı söylüyordu—daha o çocukken bile çok eski bir şarkıydı bu—ve ara sıra hepsi koro kısmına katılıyordu. Sesleri yükselir yükselmez, ihtiyarın içi neşeyle doluyor, sesi gürleşip yükseliyordu; onlar sustukça da kuvveti yeniden sönüyordu.

Ruh burada oyalanmadı, Scrooge’a cüppesini tutmasını söyleyip fundalığın üzerinden geçerek hızlandı—nereye? Denize değil mi? Denize. Scrooge dehşetle arkasına baktığında, arkalarında kalan son kara parçasını, dehşet verici kayalıklar dizisini gördü; kulakları, suyun açtığı korkunç mağaralar arasında yuvarlanıp haykırarak coşan, yeri göğü inleten uğultusuyla sağır oluyordu; su, yeri kökünden söküp atmak istercesine kudurmuştu.

Kıyıdan bir mil kadar açıkta, suların yıl boyu vahşice kamçıladığı, batık kayalardan oluşan kasvetli bir resifin üzerine kurulmuş, tek başına bir deniz feneri vardı. Devasa yığınlar hâlinde deniz yosunu kaidesine yapışmıştı; fırtına kuşları—tıpkı yosunun suyun içinden doğması gibi, rüzgârın bağrından doğmuş sanılabilecek bu kuşlar—etrafında, altını yalayıp geçen dalgalar gibi yükselip alçalıyordu.

Ama burada bile, ışığı gözleyen iki adam, kalın taş duvardaki mazgaldan dışarıya, dehşet verici denizin üzerine bir parlaklık huzmesi yayan bir ateş yakmışlardı. Oturdukları kaba masanın üzerinde nasırlı ellerini birleştirerek, içtikleri grog kupalarının eşliğinde birbirlerine Mutlu Noel dilediler; ardından, yüzü sert havaların darbeleriyle parçalanmış ve yarılmış, tıpkı eski bir geminin başfigürü gibi, yaşça büyük olanı, kendi başına bir Fırtına gibi gürleyip esen, gür bir şarkıya başladı.

Ruh, yine siyah ve kabarmış denizin üzerinden—ileri, daha ileri—uçtu; Scrooge’a söylediğine göre bütün kıyılardan çok uzakta oldukları bir anda, bir geminin üzerine konmuşlardı. Dümende dümen tutan adamın, baş tarafta nöbet bekleyen gözcünün, vardiya tutan subayların yanı başında duruyorlardı; herkes kendi yerinde, karanlık, hayaletimsi siluetler hâlinde; ama hepsinin mırıldandığı bir Noel ezgisi vardı, ya da Noel’e dair bir düşünce taşıyorlardı içlerinde; ya da alçak sesle, yanlarındaki arkadaşlarına, geçmişteki bir Noel Günü’nden ve onunla birlikte gelen eve dönüş umutlarından söz ediyorlardı. Gemideki herkes, uyanık ya da uykuda, iyi ya da kötü, o gün, yılın başka hiçbir gününde olmadığı kadar, bir başkasına karşı yumuşak bir söz söylemiş; o günün neşesini bir ölçüde paylaşmış; uzakta olan sevdiğini anmış ve sevdiğinin de onu anmaktan sevinç duyduğunu bilmişti.

Rüzgârın iniltilerini dinlerken ve bilinmeyen, derinliği Ölüm’ünki kadar dipsiz sırlara sahip bir uçurumun üzerindeki ıssız karanlıkta ilerlemenin ne kadar ağırbaşlı, ürpertici bir şey olduğunu düşünürken, Scrooge büyük bir sürprizle karşılaştı; böylesine düşüncelere dalmışken, birden coşkulu bir kahkaha duydu. Ondan da öte, bu kahkahanın yeğenine ait olduğunu fark etmek ve kendini, yanında gülümseyerek dikilmiş Ruh’la birlikte, pırıl pırıl, kupkuru, ışıl ışıl bir odada bulmak, Ruh’un da aynı yeğene onaylayıcı bir hoşlukla bakarak gülümsediğini görmek, Scrooge için daha da büyük bir sürprizdi!

“Ha, ha!” diye güldü Scrooge’un yeğeni. “Ha, ha, ha!”

Eğer, pek de olası olmayan bir rastlantıyla, Scrooge’un yeğeninden daha bereketli bir kahkahaya sahip bir adam tanıyorsanız, bütün söyleyebileceğim şu: Ben de onu tanımak isterim. Beni onunla tanıştırın, ben de onunla dostluğu ilerletmek için elimden geleni yapayım.

Dünyanın, dert ve hastalıkta bir bulaşma, sirayet olduğu gibi, kahkahanın ve iyi huylu neşenin de karşı konulamaz ölçüde bulaşıcı oluşuyla, işleri adil ve hakkaniyetli bir dengeye bağlamasında ciddi, asil bir dengeli düzen vardır. Scrooge’un yeğeni böyle gülerken, yanları tutularak, başını arkaya atıp yüzünü tuhaf şekillere sokarken; evlendiği için yeğeni olan hanım da en az onun kadar gönülden gülüyordu. Ve etraflarında toplanmış dostları da geri durmayıp hep bir ağızdan kahkahaları basıyordu.

“Ha, ha! Ha, ha, ha, ha!”

“‘Noel tam bir palavra,’ dedi, gözlerimle gördüm!” diye haykırdı Scrooge’un yeğeni. “Üstelik buna kendisi de inanıyordu!”

“Bu utanç ona yeter bile, Fred!” dedi Scrooge’un yeğeni, kızgınlıkla. Tanrı şu kadınları korusun; hiçbir işi yarım bırakmazlar. Her konuda ciddidirler.

Çok güzeldi; son derece güzeldi. Gamzeli, şaşkın bakışlı, harika bir yüzü vardı; öpülmek için yaratılmış—ve kuşkusuz öyle de kullanılan—taze bir ağzı; güldüğünde birbirine karışıp eriyen, çenesinin üzerinde minicik, sevimli benekçikleri ve herhangi bir küçük yaratığın başında görebileceğinizin en parlak, en güneşli çifti gözlere sahipti. Bir bütün hâlinde, „İnsanı deli eden türden,” diyeceğiniz türdendi belki; ama aynı zamanda, insanın içini rahat ettiren cinstendi. Ah, tamamen iç rahatlatıcıydı.

“O komik, acayip bir ihtiyar,” dedi Scrooge’un yeğeni, “doğrusu bu; ve olabileceği kadar hoş biri de değil. Yine de, yaptığı kabalıklar kendi cezalarını içinde barındırıyor; ben ona karşı söyleyecek tek kelime bulamıyorum.”

“Onun çok zengin olduğuna eminim, Fred,” diye laf arasına girdi Scrooge’un yeğeni. “En azından sen hep öyle söylersin bana.”

“Eee, ne olmuş yani canım!” dedi Scrooge’un yeğeni. “Zenginliği ona ne fayda sağlıyor ki? Parasıyla bir iyilik yaptığı yok. Kendini rahat ettirmek için bile kullanmıyor onu. Şöyle düşünmenin—ha, ha, ha!—keyfini bile yaşamıyor: ‘Günün birinde bizim yararımıza olacak,’ diye.”

“Benim ona tahammülüm yok,” dedi Scrooge’un yeğeni. Yeğenin kızkardeşleri ve diğer bütün hanımlar da aynı fikri paylaştıklarını söylediler.

“Benim var!” dedi Scrooge’un yeğeni. “Ben ona acıyorum; istesem de ona kızamam. Onun huysuzluklarından zarar gören kim? Hep kendisi. Tutmuş, kafasına koymuş bizi sevmeyecek; bizimle yemek yemeye gelmek istemiyor. Sonuç ne? Zararı ne? Doğrusu pek de büyük bir akşam yemeği kaybetmiş sayılmaz.”

“Öyle deme, bence gayet iyi bir akşam yemeğinden olmuş,” diye söze karıştı Scrooge’un yeğeni. Herkes aynı fikirde olduğunu söyledi ve az önce yemeklerini yemiş, tatlıları masanın üzerinde dururken, lambanın ışığında ateşin etrafında kümelendikleri için, bu konuda ehil birer yargıç oldukları da kabul edilmeliydi.

“Pekâlâ! Bunu duyduğuma sevindim,” dedi Scrooge’un yeğeni, “çünkü bu genç ev hanımlarına pek güvenim yoktur da. Sen ne dersin, Topper?”

Topper, belli ki gözünü, Scrooge’un yeğeninin kız kardeşlerinden birine dikmişti; çünkü bekâr bir erkeğin bu konuda fikrini belirtmeye hakkı olmayan zavallı bir dışlanmış olduğunu, dolayısıyla kendi fikrini söylemesinin yakışık almayacağını söyledi. Bunun üzerine, Scrooge’un yeğeninin kardeşlerinden—dantelli göğüs örtüsü takan, tombul olan; güllü süsler takan değil—kızardı, kızardı…

“Devam et lütfen, Fred,” dedi Scrooge’un yeğeni, ellerini çırparak. “Söylemeye başladığın hiçbir şeyi bir türlü bitiremezsin! Ne tuhaf bir adamsın!”

Scrooge’un yeğeni yeni bir kahkaha nöbetine tutuldu; bu neşenin bulaşıcılığını kırmak imkânsızdı; her ne kadar tombul kız kardeş, kokulu sirke ile bunu başarmaya çalışsa da, onun örneği herkes tarafından oybirliğiyle takip edildi.

“Söyleyeceğim tek şey,” dedi Scrooge’un yeğeni, “onun bize karşı takındığı bu hoşnutsuzluğun ve bizimle eğlenmek istememesinin sonucu, benim düşündüğüme göre, ona hiçbir zararı dokunmayacak birkaç hoş dakikayı kaçırmasıdır. Eminim, kendi küflü, eski ofisinde ya da tozlu odalarında, düşüncelerinin içinde, bizden daha hoş arkadaşlar bulamıyordur. İster beğensin ister beğenmesin, ben ona her yıl, aynı fırsatı vermekte kararlıyım; çünkü ona acıyorum. Ölünceye kadar Noel’e sövüp saysın; ama benim, her yıl yeniden, iyi bir ruh hâliyle onu ziyarete gittiğimi görürse, ‘Nasılsın Amca Scrooge?’ demeye devam edersem; Noel hakkında daha iyi düşünmekten kaçamaz—hodri meydan—bunu yapamayacaktır. Bütün bunların sonucu, yalnızca zavallı kâtibine elli pound bırakmak bile olsa, bu da bir şeydir; bence dün onu biraz sarstım.”

Scrooge’u sarstığı düşüncesi üzerine, şimdi gülme sırası onlardaydı. Ama onlar, yürekten iyi insanlardı ve neye güldüklerinin pek önemi yoktu, yeter ki gülsünler; o da bu neşeyi teşvik etti, şişeyi neşeyle elden ele dolaştırdı.

Çaydan sonra biraz müzik yaptılar. Çünkü müzisyen bir aileydiler ve bir Glee ya da Catch söylediklerinde ne yaptıklarını gayet iyi bilirlerdi, emin olabilirsiniz; özellikle de Topper, bas partisini öyle iyi gürletebilirdi ki, alnındaki damarlar kabarmaz, yüzü kıpkırmızı kesilmezdi. Scrooge’un yeğeni arpı pek güzel çalıyordu; çaldığı ezgiler arasında, basit küçük bir hava vardı (önemsiz bir şey; iki dakika içinde ıslıkla bile çalmayı öğrenebilirdiniz), ki bu ezgi, Noel Geçmişinin Hayaleti’nin Scrooge’a hatırlattığı üzere, yıllar önce, internattan onu almaya gelen çocuğun kulağına da pek tanıdıktı. Bu melodi çalınmaya başladığında, Ruh’un ona göstermiş olduğu her şey, Scrooge’un zihninde canlandı; günden güne yumuşadı; geçmişte, böyle bir ezgiyi sık sık dinleyebilseydi, Jacob Marley’yi gömen mezarcının küreğine başvurmadan, kendi elleriyle, kendi mutluluğu adına, hayatın iyiliklerini yeşertip yetiştirebileceğini düşündü.

Ama bütün akşamı müziğe ayırmadılar. Bir süre sonra forfeits oyunu oynamaya başladılar; çünkü bazen çocuk olmak iyidir; ve kurucusunun bizzat bir çocuk olduğu Noel’den daha iyi bir zaman da yoktur bunun için. Durun! Önce birdirbir oyunu oynandı. Elbette oynandı. Topper’ın gerçekten kör olduğuna, çizmelerinin içinde gözleri bulunduğuna ne kadar inanıyorsam, o kadar inanıyorum; yani hiç. Bence Topper’la Scrooge’un yeğeni çoktan anlaşmışlardı; Noel Şimdi’sinin Hayaleti de bunu biliyordu. Topper’ın, dantelli gerdanlık takan tombul kız kardeşin peşine düşme şekli, insan doğasının safdilliğine karşı yapılmış açık bir saldırıydı. Ateş maşalarını deviriyor, sandalyelerin üzerinden yuvarlanıyor, piyanoya çarpıyor, perdelerin arasına gömülüp kalıyordu; kız nereye giderse, o da oraya gidiyordu! Tombul kızın nerede olduğunu daima biliyordu. Başka kimseyi yakalamak istemiyordu. Bilerek üstüne doğru yürüseniz (ki aralarında böyle yapanlar da vardı), sizi yakalamaya çalışır gibi yapar, bu çabanın göstermelik olduğu, aklınıza hakaret sayılırdı; hemen ardından, anında, tombul kızın bulunduğu yöne doğru süzülürdü. O kız sık sık, bunun adil olmadığını söylüyordu; ve gerçekten de değildi. Ama en sonunda onu yakaladığında; ipekli elbiselerinin hışırtılarına ve ışık gibi önünden geçip gidişlerine rağmen, kızı kaçışsız bir köşeye sıkıştırdığında; hatunun davranışları en rezil hâline büründü. Kızmış gibi yapması, onu tanımıyormuş gibi davranması; başlığını yoklamanın şart olduğunu iddia etmesi, ardından kimliğinden emin olmak için parmağındaki şu yüzüğe ve boynundaki şu zincire dokunması; hepsi iğrenç, canavarca şeylerdi! Hiç kuşkusuz, bir başka birdirbirci oyuna geçtiğinde, perdelerin ardında öylesine koyu bir gizlilik içinde fısıldaşırken, kız ona bu davranışı hakkındaki gerçek düşüncesini açıkça söylemiştir.

Scrooge’un yeğeni, birdirbir oynayan grubun içinde değildi; kendisi için ayrılmış büyük bir koltuk ve ayak koyacak bir tabureyle, rahat bir köşeye yerleştirilmişti; Ruh’la Scrooge, tam arkasında duruyorlardı. Ama forfeits oyununa katıldı ve aşkla ilgili oyunda, alfabedeki bütün harflerle sevgilisini öve öve bitiremedi. Keza, How, When, and Where (Nasıl, Ne Zaman, Nerede) oyununda da çok başarılıydı ve bu, Scrooge’un yeğeninin gizli sevinciyle, kız kardeşlerini açık ara geride bırakmasıyla sonuçlandı; oysa kızlar da çok zekiydi, Topper size bunu rahatlıkla söyleyebilirdi. Orada genç, yaşlı yirmi kişi kadar vardı, ama hepsi oyunlara katıldı; Scrooge da öyle. Nitekim olup biten her şeye öylesine kapılmıştı ki, sesinin onlar için duyulmaz olduğunu bütünüyle unutmuş; zaman zaman tahminini yüksek sesle dile getiriyor, çoğu zaman da haklı tahminlerde bulunuyordu; zira, en keskin uçlu iğne—gözünü kesmeden geçeceğine dair belgeli, onaylı bir Whitechapel iğnesi bile—Scrooge’tan daha keskin değildi; her ne kadar kendisi, kafasına taktığı anda, pek kaba ve körelmiş bir adam kesilse de.

Ruh, onu bu ruh hâlinde bulmaktan çok memnundu ve ona öyle sevgi dolu bir bakışla baktı ki, Scrooge adeta bir çocuk gibi, misafirler dağılana dek kalmak için yalvardı. Ama Ruh, bunun olamayacağını söyledi.

“Bak, yeni bir oyun,” dedi Scrooge. “Yarım saat, Ruh, yalnızca yarım saat!”

Oyun adı Evet ve Hayır olan bir oyundu; Scrooge’un yeğeni bir şey düşünmek zorundaydı, geri kalan herkes de ne düşündüğünü bulmaya çalışacaktı; o da her soruya yalnızca evet ya da hayır diye yanıt verecekti. Bu oyunda üzerine yönelen soru yağmuru sayesinde; düşündüğü şeyin bir hayvan olduğu, canlı bir hayvan olduğu, pek hoş bir hayvan olmadığı, vahşi bir hayvan olduğu, bazen homurdanıp hırladığı, bazen konuştuğu, Londra’da yaşadığı, sokaklarda dolaştığı, gösteri hayvanı olmadığı, kimse tarafından gezdirilmediği, hayvanat bahçesinde yaşamadığı, pazarda kesilip satılmadığı, at, eşek, inek, boğa, kaplan, köpek, domuz, kedi ya da ayı olmadığı ortaya çıktı. Sorulan her yeni soruda bu yeğen, yeniden kahkaha tufanına tutuluyor; öyle tarif edilemez biçimde gıdıklanıyordu ki, kanepeden kalkmak, yere vurmak zorunda kalıyordu. Sonunda tombul kız kardeş, aynı gülme hâline kapılıp şöyle haykırdı:

“Bulduuum! Ne olduğunu biliyorum, Fred! Ne olduğunu biliyorum!”

“Nedir?” diye bağırdı Fred.

“Senin Amca Scro-o-o-o-oge’un!”

Gerçekten de oyunun cevabı oydu. Hayranlık, herkesin ortak duygusuydu; gerçi aralarında bazıları, “Bir ayı mı?” sorusuna verilen cevabın “Evet,” olması gerektiğini, zira olumsuz bir yanıtın onları Bay Scrooge’tan uzaklaştırmaya yeteceğini, varsayalım ki akıllarından böyle bir tahmin geçse bile, zihni o yönden saptıracağını iddia ettiler.

“Bize bol bol gülme payı sağladı, bu kesin,” dedi Fred, “ve bundan dolayı sağlığına kadeh kaldırmamak nankörlük olur. O sırada elimizin altında sıcak şarap dolu bir kadeh var; ben de diyorum ki, ‘Amca Scrooge!’ ”

“Pekâlâ! Amca Scrooge!” diye bağırdılar hep bir ağızdan.

“Yaşlı adama, ne olursa olsun Mutlu Noeller ve Mutlu Yıllar dilerim!” dedi Scrooge’un yeğeni. “Benden bu dileği kabul etmez, biliyorum; ama ne yapayım, dilek yine de onun olsun. Amca Scrooge!”

Amca Scrooge, fark edilmez biçimde öyle hafiflemiş, yüreği öyle neşeyle dolmuştu ki, Ruh ona fırsat tanısaydı, kendisine haberleri olmadan kadeh kaldıracak, sessiz bir konuşmayla onlara teşekkür bile edecekti. Ama bütün sahne, yeğeninin ağzından dökülen son sözün nefesiyle birlikte silindi; Scrooge’la Ruh, yeniden yollara düşmüşlerdi.

Çok şey gördüler, çok uzaklara gittiler, pek çok ev ziyaret ettiler, ama hep mutlu bir sonla ayrıldılar. Ruh, hasta yataklarının başında durdu, onlar neşeyle doldu; gurbet ellerde durdu, insanlar kendilerini evlerindeymiş gibi hissetti; zorluklar içinde kıvranan insanların yanında durdu, onlar büyük umutlarının içinde sabırlı oldular; yoksulluğun içinde durdu, orası zenginleşti. Düşkün evinde, hastanede, hapishanede, insanoğlunun acıdan kaçmak için sığındığı tüm barınaklarda, küçük, geçici yetki sahibi zavallı insanın kapıyı sürgüleyip Ruh’u içeri sokmaması söz konusu değilse, orada Ruh kendi bereketini bırakıyor, Scrooge’a kendi öğretilerini aşılıyordu.

Uzun bir geceydi, yalnızca bir geceden ibaretse tabii; ama Scrooge bundan bile şüphe duyuyordu; çünkü Noel Tatilleri, birlikte geçirdikleri bu zaman dilimine sığdırılmış gibiydi. Şu da tuhaftı ki, Scrooge’un dış görünüşü hiç değişmezken, Ruh açıktan açığa yaşlanıyordu; Scrooge bu değişimi fark etmiş, ama çocukların On İkinci Gece partisini (Twelfth Night) bıraktıktan sonra, bir meydanda birlikte dururlarken, Ruh’un saçlarının ağardığını fark edene kadar, bu konuda tek kelime bile etmemişti.

“Ruhların ömrü bu kadar kısa mı?” diye sordu Scrooge.

“Bu küre üzerindeki ömrüm pek kısadır,” diye yanıtladı Ruh. “Bu gece bitecek.”

“Bu gece mi!” diye haykırdı Scrooge.

“Bu gece, saat on ikide. Dinle! Vakit yaklaşıyor.”

O sırada çanlar, on biri çeyrek geçiyor diye çalıyordu.

“Soracağım şeyde haklı değilsem bağışla,” dedi Scrooge, gözlerini dikkatle Ruh’un cüppesine dikerek, “ama eteklerinin arasından, sana ait olmayan, tuhaf bir şeyin çıktığını görüyorum. O bir ayak mı, yoksa bir pençe mi?”

“Üstündeki etten dolayı, pençe sayılabilir,” diye hüzünlü bir cevap verdi Ruh. “Bak buraya.”

Cüppesinin kıvrımlarının arasından iki çocuk çıkardı; sefil, sünepe, dehşet verici, çirkin, perişan iki çocuk. Ruh’un ayaklarının dibine diz çöküp giysisinin eteklerine sarıldılar.

“Ey İnsan! Bak buraya. Bak, bak, şu aşağıya bak!” diye haykırdı Hayalet.

Biri oğlandı, öteki kız. Sarımtırak, cılız, paçavralar içinde, çatık kaşlı, kurda benzer; ama aynı zamanda alçakgönüllü bir boyun eğişle yerlere kapanmışlardı. İnce, zarif bir gençlik, yüzlerini doldurup onlara taze dokunuşların renklerini vermesi gerekirken, yaşlılığınki gibi bayat ve buruşuk bir el, yüzlerini çimdikleyip burmuş, lime lime edip paramparça etmişti. Meleklerin oturup tahta çıkması gereken yerlerde, şeytanlar pusuda bekliyor, tehditkâr bakışlarla dışarı sızıyordu. Bütün o muhteşem yaratılışın, bütün o esrarlı türler dünyasında, hiçbir derecesinde, insanlığın bu kadar korkunç ve dehşet verici yarı canavar hâllerine rastlanmaz.

Cehalet ve Yoksunluk

Scrooge, dehşete kapılıp geri sıçradı. Onları böyle bir hâlde karşısına çıkarmış olan Ruh, sanki bunların güzel çocuklar olduğunu söylemesini bekliyordu; Scrooge tam bunu yapmaya yeltendi ama, böylesine ölçüsüz bir yalana ortak olmaktansa, sözler boğazında düğümlenip kaldı.

“Ruh! Bunlar senin çocukların mı?” Scrooge bundan fazlasını söyleyemedi.

“Onlar İnsanoğlu’nun çocukları,” dedi Ruh, gözlerini onların üzerinde gezdirerek. “Babalarından gelen yakarışlarla bana sığınıyorlar. Bu oğlan Cehalet’tir. Bu kız Yoksunluk’tur. İkisine de ve onların soyuna benzer herkese dikkat et; ama en çok şu oğlandan sakın, çünkü onun alnında kaderi yazılı görüyorum, bu yazı silinmedikçe, sonu Felaket’tir. Onu yadsıyın!” diye haykırdı Ruh, elini şehre doğru uzatarak. “Bunu size söyleyenlere iftira edin! Kendi çıkarcı amaçlarınız uğruna itiraf edin ve daha da beter hâle getirin. Ve bekleyin bakalım sonu ne olacak!”

“Hiç mi sığınacak yerleri, başvuracak kaynakları yok?” diye bağırdı Scrooge.

“Hiç mi hapishane yok?” dedi Ruh, son kez, onun kendi sözlerini yüzüne vurarak. “Hiç mi işevi, yoksullar evi yok?”

Çan on ikiyi vurdu.

Scrooge, etrafında Ruh’u aradı, ama göremedi. Son vuruşun titreşimi kesilir kesilmez, yaşlı Jacob Marley’nin kehanetini hatırladı; gözlerini kaldırıp baktı ve, yerden sis gibi süzülerek kendisine yaklaşmakta olan, baştan ayağa örtülü, kapüşonlu, heybetli bir Hayalet gördü.

BÖLÜM 4. RUHLARIN SONUNCUSU.

Hayalet yavaşça, ağır ağır, sessizce yaklaştı. Yanına kadar geldiğinde, Scrooge dizinin üzerine çöktü; çünkü bu Ruh’un ilerlediği havanın kendisi bile kasvet ve gizem saçıyormuş gibi görünüyordu.

Başını, yüzünü, bütün vücudunu gizleyen, derin siyah bir cüppesi vardı; dışarıda, uzatılmış tek bir elden başka hiçbir yeri görünmüyordu. Bu el olmasaydı, siluetini geceden ayırmak, etrafını saran karanlıktan seçip koparmak neredeyse imkânsız olurdu.

Yanına geldiğinde, onun uzun ve heybetli olduğunu hissetti; varlığının gizemli ağırlığı, içine ağır bir korku yerleştiriyordu. Bundan fazlasını bilmiyordu; çünkü Ruh ne konuşuyor ne de kımıldıyordu.

“Ben, Henüz Gelmemiş Noel’in Hayaleti’nin huzurunda mıyım?” dedi Scrooge.

Ruh cevap vermedi, ama elini ileriyi gösterecek şekilde uzattı.

“Henüz olmamış, ama önümüzdeki zamanda olacak şeylerin gölgelerini bana göstermeye hazırlanıyorsun,” diye sürdürdü Scrooge. “Böyle, değil mi, Ruh?”

Sanki Ruh başını eğmiş gibi, giysisinin üst kısmı bir anlığına kıvrılıp büzüldü. Aldığı tek yanıt buydu.

Scrooge, bu zamana kadar hayaletli ortamlara alışmıştı, ama bu sessiz şekilden o kadar çok korkuyordu ki, bacakları altında titredi, peşinden gitmeye hazırlanırken ayakta durmakta bile zorlandığını fark etti. Ruh, onun durumunu gözlemliyormuş gibi, ona kendini toparlaması için zaman tanıyarak bir anlığına durdu.

Ne var ki, Scrooge için bu durum daha da kötü oldu. Koyu renkli örtünün gerisinde, hayalet gözlerin dikkatle üzerine dikili olduğunu bilmek, ama kendi gözlerini sonuna kadar açmasına rağmen, bir hayalet el ile kocaman siyah bir yığından başka hiçbir şey görememek, belirsiz ve bulanık bir dehşet hissiyle içini titretti.

“Gelecek’in Hayaleti!” diye seslendi, “gördüğüm tüm gölgelerden, senden daha çok korkuyorum. Ama amacının, bana iyilik etmek olduğunu bildiğim ve eskiden olduğum adamdan başka birine dönüşme umudunu taşıdığım için, sana eşlik etmeye hazırım; bunu minnettar bir kalple yapacağım. Benimle konuşmayacak mısın?”

Ruh ona hiçbir karşılık vermedi. Eli, düz bir çizgi hâlinde, yollarının yönünü gösteriyordu.

“Yol göster!” dedi Scrooge. “Yol göster! Gece hızla tükeniyor ve zamanın benim için çok kıymetli olduğunu biliyorum. Yol göster, Ruh!”

Hayalet, ona doğru geldiği şekilde geri süzülerek uzaklaştı. Scrooge, onu sırtında taşıyormuş gibi gelen cüppesinin gölgesine sığınmış hâldeyken, peşinden gitti; bu gölge, sanki onu tutup taşıyor gibiydi.

Şehre neredeyse girdikleri bile söylenemezdi; şehir sanki kendi kendine birden bire etraflarında belirip yükseldi ve onları çepeçevre kuşattı. Ama işte, kendilerini orada buldular, şehrin kalbinde; Borsa’da, tüccarların arasında; tüccarlar aceleyle inip çıkıyor, ceplerindeki parayı şıkırdatıyor, küçük gruplar hâlinde konuşuyor, saatlerine bakıyor, iri altın mühürleriyle dalgın dalgın oynuyorlar; kısacası, Scrooge’un sık sık gördüğü gibi davranıyorlardı.

Ruh, küçük bir işadamı grubunun yanında durdu. Elinin onları gösterdiğini görünce, Scrooge konuşmalarını dinlemek için öne çıktı.

“Hayır,” dedi, kocaman çeneli, şişman bir adam, “bu konuda şöyle ya da böyle pek bir şey bildiğim söylenemez. Tek bildiğim, öldüğü.”

“Ne zaman öldü?” diye sordu bir başkası.

“Sanırım dün gece.”

“Ne vardı ki bunda?” dedi üçüncü bir adam; koca bir enfiye kutusundan büyük bir miktar enfiye çekerek. “Hiç ölmeyecek sanırdım.”

“Tanrı bilir,” dedi ilki, esneyerek.

“Parasına ne olmuş?” diye sordu, burnunun ucunda hindi ibiği gibi titreyen sarkık bir çıkıntı bulunan, yüzü al al bir beyefendi.

“Duymadım,” dedi büyük çeneli adam, yeniden esneyerek. “Belki şirketine bırakmıştır. Bana bırakmadığı kesin. Bildiğim tek şey bu.”

Bu sözde şaka, genel bir kahkahayla karşılandı.

“Cenazesi epey ucuz olacak gibi,” dedi aynı adam; “çünkü yemin ederim, cenazeye gidecek tek bir kişi tanımıyorum. Hadi gelin, bir grup toplayıp gönüllü olalım, ne dersiniz?”

“Bana uygun bir yemek verilirse, gitmemde sakınca yok,” dedi burnu çıkıntılı beyefendi. “Orada bulunacaksam, karnım doymalı.”

Yine bir kahkaha.

“Nihayetinde, aranızda en özverili olan benim,” dedi ilk konuşan, “zira siyah eldiven takmam ve öğle yemeği yemem. Ama bir başkası da giderse, ben de gitmeyi teklif ederim. İşin doğrusu, düşündükçe, sanırım en yakın dostu bile ben olabilirim; zira ne zaman karşılaşsak, durup iki çift laf ederdik. Hoşça kalın!”

Konuşanlar ve dinleyenler uzaklaşıp, başka grupların arasına karıştılar. Scrooge, bu adamları tanıyordu; açıklama için Ruh’a baktı.

Hayalet, bir sokağa doğru süzüldü. Parmağı, karşılaşan iki kişiyi gösteriyordu. Scrooge, bunun açıklamayı içerebileceğini düşünerek, yeniden kulak kesildi.

Bu adamları da çok iyi tanıyordu. Onlar da iş adamıydı; çok zengin ve çok önemli kişilerdi. Scrooge, her zaman onların saygısını kazanmaya özen göstermişti; tabi yalnızca iş bakımından, sıkı sıkıya iş bakımından.

“Nasılsınız?” dedi biri.

“Nasılsınız?” diye karşılık verdi öteki.

“Şey!” dedi ilki. “Şeytan en sonunda hakkını aldı, ha?”

“Öyle duydum ben de,” dedi ikincisi. “Hava soğuk, değil mi?”

“Noel zamanı için olağan bir soğuk. Sanmam ki buz pateniyle aranız iyi olsun?”

“Hayır. Hayır. Düşünecek başka şeylerim var. Günaydın!”

Tek kelime daha edilmedi. Tanışmaları, konuşmaları ve ayrılmaları bu kadardı.

Başta Scrooge, Ruh’un görünüşte böylesine önemsiz konuşmalara bunca değer atfetmesine şaşırmaya meyilliydi; ama mutlaka gizli bir amaç bulunması gerektiğinden emin olduğu için, bunun neye işaret ediyor olabileceğini düşünmeye koyuldu. Eski ortağı Jacob’un ölümüne dair bir yanları olması pek mümkün değildi; çünkü o, Geçmiş’e aitti, bu Hayalet’in alanı ise Gelecek’ti. Kendi çevresinden, bu konuşmaları bağlayabileceği kimse de aklına gelmiyordu. Ama her kime dair olursa olsun, bu sözlerin mutlaka kendi gelişimine yönelik gizli bir dersi barındırdığına hiç şüphe duymadığından, duyduğu her kelimeyi ve gördüğü her şeyi zihninde saklamaya karar verdi; özellikle de, kendi gölgesini gözlemlemeyi, ne zaman ortaya çıkarsa. Çünkü gelecekteki benliğinin davranışlarının, kaçırdığı ipucunu ona vereceğini ve bu bilmecelerin çözümünü kolaylaştıracağını umuyordu.

Hemen oracıkta, kalabalığın içinde kendi siluetini aradı; ama her zamanki köşesinde, başka bir adam duruyordu; saat de orada bulunması gereken zamanı gösterdiği hâlde, Portik kapısından içeri akan kalabalıkların arasında kendisine benzeyen tek bir yüz göremedi. Yine de bu, onu pek şaşırtmadı; çünkü kafasında hayatını değiştirmekle ilgili planlar çeviriyor, yepyeni kararlarının böyle gerçekleşmiş olabileceğini umuyor, öyle düşünüyordu.

Sessiz ve karanlık, Ruh hemen yanında, uzatılmış eliyle dikiliyordu. Dalgın dalgın sürdürdüğü arayıştan sıyrılınca, elin dönüşünden ve kendi konumuna göre duruşundan, Görünmeyen Gözler’in kendisine keskin keskin baktığını sandı. Bu, tüm bedenini titretti, içini fazlasıyla dondurdu.

Yoğun kalabalıktan çıkıp, şehrin karanlık bir kısmına yöneldiler; Scrooge, buranın yerini ve kötü ününü tanımakla birlikte, daha önce asla uğramamıştı. Sokaklar kirli ve dardı; dükkânlar ve evler perişandı; insanlar yarı çıplak, sarhoş, pasaklı, çirkin. Geçitler ve kemer altları, adeta birer lağım çukuru gibi, kokuları, kirleri ve taşkın hayatı döküp saçıyor, çarpık sokakları dolduruyordu; bütün mahalle suç, pislik ve sefalet kokuyordu.

Bu rezil sığınağın, iyice iç kısımlarında, öne eğik saçaklı bir çatının altında, basık tavanlı, çıkıntılı bir dükkân vardı; burada demir, eski paçavralar, şişeler, kemikler ve yağlı, iğrenç artıklar satın alınıyordu. İçeride, yerde, paslı anahtarlar, çiviler, zincirler, menteşeler, eğeler, teraziler, ağırlıklar ve her türden hurda demir yığın hâlinde üst üste yığılmıştı. Kimsenin yakından bakmak istemeyeceği sırlar, bu uygunsuz paçavra dağlarının, çürümüş yağ yığınlarının, kemik mezarlarının arasında türeyip saklanıyordu. Eski tuğlalardan yapılma bir mangalın başında, sattığı malların arasında, yetmişine yaklaşmış, saçları kırlaşmış bir serseri oturuyordu; dışarıdaki soğuk havayı, bir iple asılmış karma paçavralardan oluşturduğu kirli bir perdeyle kendinden uzak tutmuş, sakin ve dingin bir inzivanın konforu içinde piposunu tüttürüyordu.

Scrooge ve Hayalet, tam ağır yük taşıyan bir kadın dükkâna süzülüp girerken, bu adamın önüne çıktılar. Kadın daha içeri adımını atar atmaz, benzer şekilde yüklü bir başka kadın daha girdi içeri; onu da, solmuş siyah giysili bir adam izledi; bu adam, onları görür görmez ne kadar afalladıysa, onlar da birbirlerini tanıdıklarında o kadar afallamışlardı. Kısa süren, bomboş bir şaşkınlık anının ardından, pipo içen ihtiyar da yanlarına gelince, üçü birden kahkahaya boğuldular.

“İlk gelen olmak, her zaman temizlikçi kadına kalır!” diye haykırdı, içeri ilk giren kadın. “İkinci olmak da çamaşırcı kadına kalır; üçüncü olmak da cenazecinin adamına kalsın. Bak hele şuna, ihtiyar Joe, iyi bir fırsat düştü önümüze! Üçümüz de, böyle rastlantıyla burada buluşmuşuz!”

“Buluşmak için bundan daha iyi bir yer seçemezdiniz,” dedi ihtiyar Joe, piposunu ağzından çekerek. “Buyurun, arka tarafa geçelim. Senin için orası çoktan serbest bırakıldı, biliyorsun; öteki ikisi de yabancı sayılmaz. Bir durun şu dükkânın kapısını kapatayım. Ah! Nasıl da gıcırdıyor! Dükkânda bunun menteşeleri kadar paslı bir metal parçası yoktur, sanırım; burada benim kemiklerim kadar eski bir kemik de bulunmaz herhâlde. Ha, ha! Hepimiz işimize uygun yaratıklarız, iyi eşleşmişiz. Buyurun, içeri geçelim. Buyurun, içeri geçelim.”

Arka oda, paçavralardan örülmüş perdenin ardındaki alandı. İhtiyar adam, eski bir merdiven çubuğuyla ateşi eşeledi; sonra piposunun sapıyla, gece olduğu için dumanlı lambasını temizleyip düzene soktu, tekrar ağzına aldı.

Bunu yaparken, az önce konuşan kadın bohçasını yere attı, gösterişli bir edayla bir tabureye oturdu; dirseklerini dizlerinin üzerinde kavuşturdu, azametle, meydan okuyan bir bakışla öteki ikisine baktı.

“Ne fark eder ki! Ne fark eder, Mrs. Dilber?” dedi kadın. “Herkesin kendine bakmaya hakkı var. O da hep öyle yapardı.”

“Doğru vallahi!” dedi çamaşırcı. “Kimsede ondan aşağı kalmaz bu konuda.”

“Öyleyse, korkuyormuşsun gibi dikilme ayakta; kim bilecek? Birbirimizin giysisinde açık aramayacağız ya herhâlde?”

“Yoo, tabii ki hayır!” dedi Mrs. Dilber ve adam bir ağızdan. “Umarız öyle bir niyetimiz yoktur.”

“Pekâlâ öyleyse!” diye bağırdı kadın. “Bu yeter. Birkaç böyle eşyanın eksilmesinden kimin zararı olur ki? Ölü adam mı zarar görecek sanıyorsunuz?”

“Yok canım, hiç de değil,” dedi Mrs. Dilber, gülerek.

“Şu koca, kancık cimri, öldükten sonra da eşyalarını yanında tutmak istiyorsa,” diye sürdürdü kadın, “neden yaşamı boyunca biraz insaflı bir insan gibi davranmadı? Öyle olsaydı, ölüm ona çattığında başında bekleyecek biri olurdu; son nefesini, orada tek başına, ciğerleri sökülür gibi çırpınarak vermek yerine.”

“Dile getirilmiş en doğru söz bu, vallahi,” dedi Mrs. Dilber. “Bu başına gelen, tam da hak ettiği ceza.”

“Keşke cezası biraz daha ağır olsaydı,” diye karşılık verdi kadın; “böyle olması da gerekiyordu, bunu benden duymuş ol,” diye ekledi, “eğer elime başka bir şey daha geçirebilseydim. Aç şu bohçayı, ihtiyar Joe, değerini söyle bana. Ne görüyorsan açık açık söyle. İlk ben olacağımdan da, ötekilerin görmesinden de korkum yok. Buraya gelmeden önce, kendimize epey yardım ettiğimizi hepimiz biliyorduk zaten, sanırım. Günah değil bu. Aç şu bohçayı, Joe.”

Ne var ki, arkadaşlarının “gallantry”si buna izin vermedi; solmuş siyah giysili adam, ilk hamleyi kendisi yapıp ganimetini ortaya koydu. Pek zengin bir hasılat sayılmazdı: bir iki mühür, bir kurşunkalem kutusu, bir çift kol düğmesi ve pek değersiz bir broş. İhtiyar Joe, bunların her birini tek tek eline alıp inceledi, birer değer biçti; teklif etmeye hazır olduğu miktarları, duvara tebeşirle yazdı; ekleyecek başka bir şey kalmadığını görünce, toplam rakamı hesapladı.

“Hesabın budur,” dedi Joe, “bu paraya bir altı peni bile eklemem, eklemezsen haşlanacaksın deseler bile. Sırada kim var?”

Sıradaki Mrs. Dilber’di. Çarşaflar, havlular, azıcık giyim eşyası, eski püskü iki gümüş çay kaşığı, bir şeker maşası ve birkaç çift bot. Onun hesabı da duvara aynı usulle yazıldı.

“Hanımlara her zaman fazla veririm. Bu benim zayıf noktamdır, böyle de kendimi batırırım işte,” dedi ihtiyar Joe. “Hesabın bu. Eğer benden bir peni daha istersen ve bunu açık açık dile getirirsen, bu kadar cömert davrandığıma pişman olur, verdiğim paranın yarım crown’unu geri keserim.”

“Şimdi de benim bohçamı aç, Joe,” dedi ilk kadın.

Joe, daha rahat açabilmek için dizlerinin üzerine çöktü; bir sürü düğümü çözdükten sonra, koyu renkli, ağır, büyük bir rulo çıkardı bohçadan.

“Buna ne diyorsun?” dedi Joe. “Yatak perdeleri!”

“Ah!” diye karşılık verdi kadın, gülüp kollarını çaprazlamış hâlde öne eğilerek. “Yatak perdeleri!”

“Yatağında yatarken, halkalarıyla birlikte söküp aldığını söylemiyorsun bana, değil mi?” dedi Joe.

“Tam da onu söylüyorum,” dedi kadın. “Neden söylemeyeyim?”

“Sen servet edinmek için doğmuşsun,” dedi Joe, “ve hiç kuşkusuz elde edeceksin.”

“Yakayı çıkarıp bir şey kapma şansım varken, elimi tutacağımı sanıyorsan yanılıyorsun Joe,” diye karşılık verdi kadın, gayet soğukkanlı bir tavırla. “Hele hele Onun gibi bir adamın hatırı için asla. Sakın o yağı battaniyelere damlatma şimdi.”

“Onun battaniyeleri mi bunlar?” diye sordu Joe.

“Kimin battaniyeleri olmasını bekliyorsun?” dedi kadın. “Onlar olmadan nezle olacak değil ya.”

“Umarım bulaşıcı bir şeyden ölmemiştir, ha?” dedi ihtiyar Joe, işini bırakıp başını kaldırarak.

“Onu dert etme,” dedi kadın. “Onun yakınında, öyle şeylerin başıma gelmesi pahasına oyalanacak kadar meraklı değilim ben. Ah! Şu gömleği gözlerin yorulana kadar inceleyebilirsin; ama tek bir delik, tek bir yıpranmış yer bulamazsın. Elindeki en iyi gömlek buydu; üstelik gayet de güzeldi. Ben olmasaydım, heder edip gideceklerdi.”

“Ne demek heder etmek?” diye sordu ihtiyar Joe.

“Onu gömülürken üzerine geçirmek tabii ki,” dedi kadın, gülerek. “Biri çıkıp öyle aptallık etmiş bile; ama ben yine aldım üzerinden. Eğer kaliko kumaş o iş için yeterince iyi değilse, hiçbir iş için yeterince iyi değildir. Bedene gayet de yakışıyor. Zaten şu gömleğin içinde olduğundan daha çirkin görünemezdi ya.”

Scrooge, bu konuşmayı korkuyla dinliyordu. Işığı azıcık olan lambanın titrek parıltısında, ganimetlerinin etrafına toplanmış hâlde otururlarken, onlara duyduğu tiksinti ve nefret, sanki bizzat cesedin kendisini pazarlayan iğrenç şeytanlar olsalardı bile bundan fazla olamazdı.

“Ha, ha!” diye güldü yine aynı kadın; ihtiyar Joe, içi para dolu bir flanel torba çıkarıp, kazançlarını tek tek yere döküp sayarken. “İşte böyle biter bu iş! O, sağlığında herkesi kendinden korkutup uzaklaştırdı ki, biz de ölümünde ondan kâr edelim, görüyorsunuz! Ha, ha, ha!”

“Ruh!” dedi Scrooge, baştan ayağa titreyerek. “Görüyorum, anlıyorum. Bu talihsiz adamın başına gelenler, benim başıma gelebilir. Hayatım şu anda tam o yöne akıyor. Merhametli Gökler, bu da ne!”

Korkuyla geriye sıçradı; çünkü sahne değişmişti; şimdi neredeyse bir yatağa değecek kadar yakın duruyordu: çıplak, perdesiz bir yatağa; üzerinde, yırtık pırtık bir çarşafın altında örtülmüş, sessiz olmasına rağmen varlığını korkunç bir dille ilan eden bir “şey” yatıyordu.

Oda çok karanlıktı; o kadar karanlıktı ki, dikkatle incelenemiyordu; yine de Scrooge, ne tür bir oda olduğunu anlamak için içgüdüsel bir zorlamayla etrafına bakındı. Dışarıdaki havadan yükselen soluk bir ışık, doğruca yatağın üzerine düşüyordu; ve o yatakta, soyulmuş ve terk edilmiş, beklenmeyen, ağlanmayan, kimsenin umursamadığı, o adamın bedeni yatıyordu.

Scrooge, Hayalet’e baktı. Ruh’un kıpırtısız eli, başı gösteriyordu. Çarşaf başına öylesine özensizce çekilmişti ki, zerre kadar kaldırılması, Scrooge’un sadece parmağını oynatmasına bakardı; yüzü hemen ortaya çıkarırdı. Bunu düşündü, bunun ne kadar kolay olduğunu hissetti, yapmayı arzuladı; ama yüzü örten örtüyü kaldırmaya kudreti, yanındaki gölgeyi yok etmeye kudreti olmadığı kadar yoktu.

Ey soğuk, soğuk, katı, dehşet verici Ölüm, sunağını buraya kur ve buyruğundaki bütün dehşetleri önüne ser; zira burası senin egemenlik alanın! Ama sevilen, sayılan, onurlandırılan bir başın tek bir teline bile amacına uygun bir korku yükleyemez, tek bir yüz çizgisine bile iğrençlik katamazsın. Mesele, o elin ağır olması ve serbest bırakıldığında aşağı sarkması değildir; mesele, kalbin ve nabzın durmuş olması değildir; o elin açık, cömert ve dürüst oluşudur; kalbin cesur, sıcak ve şefkatli oluşudur; nabzın insana ait oluşudur. Vur, Gölge, vur! Ve bak, açtığın yaradan fışkıran iyi işler, dünyayı ölümsüz bir hayatla tohumlayarak etrafa saçılıyor!

Bu sözleri Scrooge’un kulağına hiçbir ses fısıldamadı; ama yatağa bakarken, tüm bunları içinden net bir şekilde duyuyordu. “Eğer bu adam şimdi yeniden canlandırılsaydı,” diye düşündü, “ilk düşünceleri ne olurdu? Açgözlülük, acımasız ticaret, sıkboğaz eden kaygılar mı? Gerçekten de onu ne kadar ‘zengin’ bir sona getirmişler ama!”

Karanlık, boş bir evde yatıyordu; ne bir erkek, ne bir kadın, ne bir çocuk vardı ki, “O, bana şu ya da bu konuda iyi davranmıştı; onun için, o tek iyi sözü hatırladığım için ona iyi davranacağım,” diyebilsin. Bir kedi kapıyı tırmalıyor, ocağın altındaki taşın gerisinde farelerin kemirme sesleri duyuluyordu. Ölüm odasında ne aradıklarını, neden bu kadar telaşlı ve huzursuz olduklarını düşünmeye bile cesaret edemedi Scrooge.

“Ruh!” dedi, “burası dehşet verici bir yer. Buranın dersini üzerimden atmayacağıma inancın olsun, ama buradan gitmemiz gerek. Hadi gidelim!”

Yine de Ruh, kıpırdamayan parmağıyla hâlâ başı gösteriyordu.

“Ne demek istediğini anlıyorum,” dedi Scrooge, “ve yapardım da, yapabilseydim. Ama gücüm yok, Ruh. Bunu yapacak gücüm yok.”

Yine sanki ona bakıyormuş gibi geldi.

“Şu kasabada, bu adamın ölümü yüzünden bir duygu taşıyan tek bir kişi bile varsa,” dedi Scrooge, acı içinde, “o kişiyi bana göster, Ruh, ne olur!”

Hayalet, koyu cüppesini, kanat gibi, bir anlığına onun önüne serdi; sonra çekip aldığında, gündüz ışığıyla aydınlanan, bir kadınla çocuklarının bulunduğu bir oda ortaya çıktı.

Kadın birini bekliyordu; hem de büyük bir sabırsız endişeyle: odanın içinde bir o yana bir bu yana dolaşıyor, her seste irkiliyor, pencereden dışarı bakıyor, saate göz atıyor, dikiş dikmeye çalışıyor ama başaramıyor, çocukların oyun oynarken çıkardıkları seslere bile katlanmakta zorlanıyordu.

Nihayet, uzun zamandır beklenen kapı tıklaması duyuldu. Kadın hızla kapıya koştu, kocasıyla karşılaştı; yüzü, genç olmasına rağmen yorgun ve çökkün bir adamdı bu. Yüzünde o an, tuhaf bir ifade vardı; ciddi bir sevinç gibi; bu duygudan utanıyor, onu bastırmaya çalışıyordu.

Ateşin yanında onun için saklanmış yemeğin başına oturdu. Kadın, uzun bir sessizlikten sonra güçlükle ne haber olduğunu sorduğunda, adamın yanıt vermekte zorlandığı, belli belirsiz bir tavırla ortaya çıktı.

“İyi mi?” dedi, “yoksa kötü mü?”—adamın cevap vermesine yardım etmek için.

“Kötü,” dedi adam.

“Tümüyle mahvolduk mu?”

“Hayır. Yine de umut var, Caroline.”

“O geri adım atarsa, evet!” dedi kadın şaşkınlıkla. “Böyle bir mucize olmuşsa, umut tükenmiş değildir.”

“Artık geri adım atacak durumda değil,” dedi kocası. “Öldü.”

Yüzü doğruyu yansıtıyorsa, yumuşak mizaçlı, sabırlı bir kadındı; ama yüreğinin derinlerinde, bunu duyduğu için şükretti ve ellerini kavuşturarak, sesli dile getirdi. Hemen ardından bağışlanma diledi, pişman oldu; ama ilk tepki, kalbinin gerçek duygusuydu.

“Dün gece sana sözünü ettiğim, yarı sarhoş kadının bana söylediği şey,” dedi adam, “onu görmeye çalışıp bir haftalık mühlet isteyince, beni atlatmak için uydurduğu bir bahane sandığım sözler, meğer tamamen doğruymuş. Sadece çok hasta değilmiş, o sırada can çekişiyormuş da.”

“Borç, kime devredilecek peki?”

“Bilmiyorum. Ama o zamana dek paramızı hazırlamış oluruz; hazırlayamazsak bile, onun kadar acımasız bir alacaklıya rastlamak, epey kötü bir talih olur. Bu gece hafiflemiş bir yürekle uyuyabiliriz, Caroline!”

Evet. Ne kadar yumuşatmaya çalışırlarsa çalışsınlar, yürekleri hafiflemişti. Ne olup bittiğini pek de anlamayan, ama duyacakları haberi dinlemek için etraflarında sessizce kümelenmiş çocukların yüzleri bile daha aydınlıktı; bu adamın ölümüyle, ev daha mutlu hâle gelmişti! Böylece, Hayalet’in ona gösterebildiği tek duygu, bu olayın yol açtığı tek his, neşeydi.

“Bir ölümle ilgili, biraz şefkat de göreyim,” dedi Scrooge; “yoksa, az önce ayrıldığımız o karanlık oda, gözümün önünden hiç gitmeyecek, Ruh.”

Hayalet, onu daha önce ayaklarının alışık olduğu birkaç sokaktan geçirdi; birlikte yol alırken, Scrooge sağa sola bakıp kendini aradı, ama hiçbir yerde görünmedi. Zavallı Bob Cratchit’in evine girdiler; Scrooge’un daha önce ziyaret ettiği evdi bu; anneyle çocukları, ateşin etrafında oturmuş hâlde buldular.

Sessiz. Çok sessiz. Gürültücü küçük Cratchit’ler, bir köşede heykel gibi duruyor, önünde kitabı açık oturan Peter’a bakıyorlardı. Anneyle kızları, dikişle meşguldü. Ama, herhâlde, fazlasıyla sessizdiler!

“ ‘Ve bir çocuk aldı, onu onların ortasına dikti.’ ”

Scrooge bu sözleri nerede duymuştu? Bunu rüyasında görmemişti. Ruh’la birlikte içeri adım attıklarında, oğlan çocuğu bunları okumuş olmalıydı. Peki neden devam etmiyordu?

Anne, işini masanın üzerine bıraktı, elini yüzüne götürdü.

“Rengi gözlerimi yakıyor,” dedi.

Rengi mi? Ah, zavallı Tiny Tim!

“Şimdi yine daha iyi,” dedi Cratchit’in karısı. “Mum ışığı gözlerimi zayıflatıyor; babanız eve geldiğinde ona zayıf gözlerimi göstermek istemem, dünyada. Şimdi onun zamanı gelmiştir herhâlde.”

“Daha çok geçmişi,” dedi Peter, kitabı kapatarak. “Ama birkaç akşamdır, eskisi kadar hızlı yürümüyor gibi geliyor bana, anne.”

Yine çok sessizleştiler. Sonunda, sesi yalnızca bir kez titreyen, dengeli, neşeli bir tonla şöyle dedi:

“Onun yürüdüğünü gördüm—Tiny Tim’i omzuna alıp çok hızlı yürüdüğünü gördüm, defalarca.”

“Ben de gördüm,” dedi Peter. “Sık sık.”

“Ben de gördüm,” diye atıldı diğerlerinden biri. Hepsi görmüştü.

“Taşımak da pek hafifti,” diye devam etti kadın, işine yeniden sarılmışken, “ve babası onu öyle çok severdi ki, onun için hiçbir zorluk olmazdı; hiçbir zorluk. Ve işte babanız kapıda!”

Onu karşılamak için aceleyle dışarı fırladı; küçük Bob da, atkısına sıkı sıkıya sarınmış hâlde—ki onu gerçekten de fena hâlde ihtiyaç duyuyordu zavallı—içeri girdi. Çayı, ocağın üstünde hazır bekliyordu; hepsi, onun çayına yardım etmek için adeta yarıştılar. Sonra, iki küçük Cratchit, babalarının dizlerine tırmandı ve her biri, bir yanaklarını Bob’un yüzüne yasladı; sanki, “Aldırma baba. Üzülme!” diyorlardı.

Bob onlarla birlikte çok neşeliydi ve ailedeki herkesle hoş bir dille konuştu. Masanın üzerindeki işe baktı, Mrs. Cratchit ile kızlarının çalışkanlığını ve hızını övdü. Pazar gününden çok önce bitmiş olacaklarını söyledi.

“Pazar! Bugün gittin öyleyse, Robert?” dedi karısı.

“Evet, hayatım,” diye karşılık verdi Bob. “Keşke sen de gelebilseydin. Oranın ne kadar yeşil bir yer olduğunu görmen iyi gelirdi sana. Ama sık sık göreceksin. Ona, pazar günleri oraya doğru yürüyüşe çıkacağıma söz verdim. Küçük, küçücük çocuğum!” diye haykırdı Bob. “Benim küçük çocuğum!”

Birdenbire çözüldü; tutamadı kendini. Tutabilseydi, o ve çocuğu şu anda olduklarından daha da uzak olurdu belki.

Odadan çıktı, üst kattaki, neşeli bir ışıkla aydınlanmış, Noel’le süslenmiş odaya gitti. Çocuğun hemen yanı başına konmuş bir sandalye vardı; yakın zamanda orada birinin bulunmuş olduğuna dair izler görülüyordu. Zavallı Bob sandalyeye oturdu; biraz düşünüp kendini toparladıktan sonra, küçük yüzü öptü. Olan bitene razı gelmişti; yeniden, gayet mutlu bir hâlde aşağı indi.

Ateşin etrafında toplandılar, sohbet ettiler; kızlar ve anne hâlâ çalışıyordu. Bob, onlara, Mr. Scrooge’un yeğeninin olağanüstü nezaketini anlattı; kendisiyle neredeyse sadece bir kez karşılaşmış olduğu hâlde, o gün sokakta ona rastlamış, Bob’un biraz—“ama yalnızca biraz keyfi kaçmış göründüğünü,” dedi Bob—fark edince, derdinin ne olduğunu sormuştu. “Bunun üzerine,” dedi Bob, “bugüne kadar duyduğunuz en hoş dilli beyefendi olduğundan, olanları ona anlattım. ‘Buna bütün kalbimle üzüldüm, Mr. Cratchit,’ dedi, ‘ve iyi yürekli karınız için de bütün kalbimle üzgünüm.’ Bu arada, karınızın öyle olduğunu nereden bildiğini, doğrusu, hâlâ bilmiyorum.”

“Neyi bildiğini, hayatım?”

“Senin iyi bir eş olduğunu,” diye karşılık verdi Bob.

“Bunu herkes bilir!” dedi Peter.

“Çok yerinde bir tespit, oğlum!” diye haykırdı Bob. “Umarım öyledir. ‘Bütün kalbimle üzgünüm,’ dedi, ‘iyi yürekli karınız için. Size herhangi bir şekilde yardımım dokunabilirse,’ deyip kartını uzatarak, ‘işte burada oturuyorum. Lütfen bana gelin,’ dedi. Şimdi, asıl güzel olan,” diye haykırdı Bob, “bize belki yapabileceklerinin ötesinde, tüm bunları ne kadar içten bir tavırla söylemiş olmasıydı; benim için asıl hoş olan buydu. Sanki Tiny Tim’imizi tanıyormuş ve bizimle birlikte hissediyormuş gibiydi.”

“İyi kalpli bir insan olduğuna adım gibi eminim!” dedi Mrs. Cratchit.

“Ona görüp konuşsan, hayatım,” diye karşılık verdi Bob, “emin ol daha da çok inanırdın buna. Hiç şaşırmam—sözlerimi iyi dinleyin!—Peter’a daha iyi bir iş ayarlarsa.”

“Duydun mu, Peter,” dedi Mrs. Cratchit.

“Ve sonra,” diye araya girdi kızlardan biri, “Peter birisiyle nişanlanır, kendi yuvasını kurar.”

“Hadi canım!” diye karşılık verdi Peter, sırıtıp.

“Bir gün, pekâlâ öyle de olabilir,” dedi Bob, “her an olmasa da… Ama onun için bolca vaktimiz var, hayatım. Ne var ki, nasıl ve ne zaman birbirimizden ayrılsak, eminim hiçbirimiz zavallı Tiny Tim’i unutmayacağız—öyle değil mi—aramızdaki bu ilk ayrılığı da unutmayacağız, değil mi?”

“Asla, baba!” diye haykırdılar hep bir ağızdan.

“Ve biliyorum,” dedi Bob, “biliyorum, canlarım, onun ne kadar sabırlı ve ne kadar yumuşak huylu olduğunu hatırladığımızda; küçücük, küçücük bir çocuk olmasına rağmen böyle olduğunu hatırladığımızda; kolay kolay birbirimizle kavga etmeyecek, bunu yaparken zavallı Tiny Tim’i unutmayacağız.”

“Hayır, asla baba!” diye hep bir ağızdan tekrar ettiler.

“Ben çok mutluyum,” dedi küçük Bob, “çok mutluyum!”

Mrs. Cratchit onu öptü, kızları onu öptü, iki küçük Cratchit onu öptü ve Peter’la Bob el sıkıştılar. Tiny Tim’in Ruhu, senin çocuklu özün Tanrı’dandı!

“Hayalet,” dedi Scrooge, “bir şey bana, ayrılık vaktimizin yaklaştığını söylüyor. Bunu biliyorum ama nasıl bildiğimi bilmiyorum. Söyle bana, ölü hâlde uzandığını gördüğümüz o adam kimdi?”

Henüz Gelmemiş Noel’in Hayaleti, onu yine, öncekine benzer bir şekilde—ancak Scrooge’un düşündüğüne göre başka bir zamanda; aslında, bu son görüntülerde, Gelecek’te geçiyor olmaları dışında hiçbir düzen yok gibiydi—işadamlarının uğrak yerlerine götürdü; ama ona kendisini göstermedi. Ruh, hiçbir yerde oyalanmadı; yalnızca, şimdi anlatılacak sonuca doğru dümdüz ilerledi, ta ki Scrooge, ondan bir an durmasını rica edene dek.

“Şimdi aceleyle geçtiğimiz bu alan,” dedi Scrooge, “benim işyerimin bulunduğu yer; uzun zamandır öyleydi. İşte ofisimi yeniden görüyorum. Bırak da ileride olacağım hâli göreyim!”

Ruh durdu; eliyse başka yere yönelmişti.

“İşte orada, şurada bina!” diye haykırdı Scrooge. “Neden başka tarafa işaret ediyorsun?”

Amansız parmakta hiçbir değişiklik olmadı.

Scrooge, ofisinin penceresine doğru aceleyle gitti, içeri baktı. Hâlâ bir ofisti, ama onunki değildi. Mobilyalar değişmişti ve sandalyede oturan kişi de kendisi değildi. Hayalet, yine öncekinde olduğu gibi işaret etti.

Scrooge yeniden onun yanına geldi; niçin ve nereye gittiğini merak ederek, demir bir kapıya varıncaya dek yanında yürüdü. İçeri girmeden önce, etrafına bakmak için durdu.

Bir kilise avlusundaydılar. Demek ki, adı henüz öğreneceği o sefil adam, buranın altında yatıyordu. Uygun bir yerdi. Evlerle çevrili; ot ve yabani otlarla kaplı, hayatın değil, ölü bitkilerin büyümesiyle örtülü; aşırı derecede gömülmelerle tıkanmış; aşırı doymuş, karnı tok bir iştahla beslenmiş bir toprak. Gerçekten de, “layık” bir yerdi!

Ruh, mezarların arasında durdu, onlardan birini gösterdi. Scrooge, titreyerek yaklaştı mezara. Hayalet, daha önce nasılsa hâlâ öyleydi, ama Scrooge, onun ağırbaşlı, ciddi şekli içerisinde yeni bir anlam sezmekten korkuyordu.

“Bana gösterdiğin şu taşı, üzerinde parmağını gezdirdiğin şu taşı, yakından görmeden önce,” dedi Scrooge, “senden bir soruma cevap vermeni istiyorum. Bunlar, kesinlikle Olacak Şeylerin gölgeleri mi, yoksa ancak Olabilir Şeylerin gölgeleri mi?”

Ruh, ayaklarının dibinde durduğu mezara, hâlâ aşağıyı gösteriyordu.

“İnsanın izlediği yollar, eğer bırakılmaz da sürdürülürse, mutlaka çıkacakları bazı sonlara dair ipuçları verir; önceden haber verir,” dedi Scrooge. “Ama izlenen yol terk edilirse, ulaşılan son da değişir. Bana gösterdiğin şeyler için de böyle olduğunu söyle!”

Ruh, önceki kadar kımıldamazdı.

Scrooge, titreyerek sürünür gibi yanına yaklaştı; parmağı izleyerek, bakımsız kalmış mezar taşının üzerinde şu adı okudu: Ebenezer Scrooge.

Ruhların Sonuncusu

“Yatakta yatan o adam, ben miyim?” diye haykırdı, dizlerinin üzerine çökerken.

Parmak, mezardan ona, ondan mezara uzandı.

“Hayır, Ruh! Ah hayır, hayır!”

Parmak hâlâ oradaydı.

“Ruh!” diye haykırdı, cüppesini sıkı sıkı kavrayarak, “beni dinle! Eskiden olduğum adam değilim artık. Seninle olan bu karşılaşma olmasaydı, olmak zorunda kalacağım adam da olmayacağım. Eğer tüm umutları tüketmişsem, bana bunları neden gösteriyorsun?”

İlk kez, el titrer gibi oldu.

“İyi Ruh,” diye devam etti, onun önünde yere kapanırken, “doğanda, benim için aracılık eden ve bana acıyan bir yan var. Bana güvence ver; gösterdiğin şu gölgeleri, hayatımı değiştirerek hâlâ değiştirebileceğimi söyle!”

Şefkatli el titriyordu.

“Ben, Noel’i kalbimde yücelteceğim ve yılın geri kalanında da onu korumaya çalışacağım. Geçmiş’te, Şimdi’de ve Gelecek’te yaşayacağım. Üç Ruh’un hepsi içimde el ele verip uğraşacak. Bana öğrettikleri dersleri içime kapatmayacağım. Ah, söyle, bu taşın üzerindeki yazıyı bir sünger gibi silip atabileceğimi söyle!”

Acısının içinde, hayalet eli yakaladı. El, kendini kurtarmaya çalıştı, ama o, yakarışında güçlüydü ve bırakmadı. Gene de daha güçlü olan Ruh, onu geri itti.

Kaderinin tersine çevrilmesi için, son bir dua niyetiyle ellerini havaya kaldırırken, Hayalet’in kapüşonunda ve giysisinde bir değişim fark etti. Hayalet büzüldü, çöktü ve küçüle küçüle bir yatak direğine dönüştü.

BÖLÜM 5. HER ŞEYİN SONU.

Evet! Ve yatak direği, kendi yatak direğiydi. Yatak kendisinindi, oda kendisinindi. Hepsinden de güzeli ve en mutluluk vereni, önünde uzanan Zaman, telafi etmek için yine kendisinindi!

“Geçmiş’te, Şimdi’de ve Gelecek’te yaşayacağım!” diye yineledi Scrooge, yataktan yuvarlanır gibi inerken. “Üç Ruh’un hepsi içimde el ele verip uğraşacak. Ah Jacob Marley! Bunun için Gökler’e ve Noel Zamanı’na hamdolsun! Bunu dizlerimin üstünde söylüyorum, ihtiyar Jacob; dizlerimin üstünde!”

Niiyetlerinin iyiliğiyle öylesine çarpıntılı ve öylesine ateş içindeydi ki, çatlamış sesi, çağrısına doğru dürüst yanıt veremiyordu. Ruh’la girdiği o çatışmada hıçkıra hıçkıra ağlamış, yüzü gözyaşlarıyla sırılsıklam olmuştu.

“Yırtılmamışlar,” diye haykırdı Scrooge, yatak perdelerinden birini kollarına alıp sarınarak, “yırtılmamışlar, halkalarıyla birlikte yırtılıp alınmamışlar. Buradalar—ben de buradayım—olmuş olacak şeylerin gölgeleri dağıtılabilir. Dağıtılacaklar da. Bildiğim kesin bu!”

Bu süre boyunca elleri kıyafetleriyle meşguldü; onları tersyüz ediyor, ters giyiyor, yırtıyor, kaybediyor, her tür deliliğe ortak ediyordu.

“Ne yapacağımı bilmiyorum!” diye haykırdı Scrooge, aynı anda hem gülüp hem ağlayarak ve çoraplarıyla kendi kendini tam bir Laocoön hâline sokarak. “Kendimi bir tüy kadar hafif hissediyorum, bir melek kadar mutluyum, bir okul çocuğu kadar neşeliyim. Bir sarhoş kadar başım dönüyor. Herkese mutlu Noeller! Tüm dünyaya mutlu bir Yeni Yıl. Hey orada! Hoop! Hey!”

Oturma odasına sıçraya sıçraya girmiş, şimdi orada dikilip nefes nefese kalmıştı.

“İşte lapasını pişirdiğim tencere orada!” diye haykırdı Scrooge, yeniden yerinde duramayarak, şöminenin etrafında koşuştururken. “İşte Jacob Marley’nin Hayaleti’nin girdiği kapı orada! İşte Noel Şimdi’sinin Hayaleti’nin oturduğu köşe orada! İşte dolaşan Ruhları gördüğüm pencere! Her şey yolunda, her şey doğru, her şey gerçekten olmuş. Ha ha ha!”

Gerçekten de, yıllardır pratikten çıkmış bir adam için, bu, görkemli bir kahkahaydı; harikulade bir kahkaha. Nice parlak kahkahanın atası olacak kadar büyük bir kahkaha!

“Ayın kaçıncı günü bilmiyorum!” dedi Scrooge. “Ruhların arasında ne kadar kaldığımı bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum. Tam bir bebeğim. Boş ver. Önemli değil. Bebeği de tercih ederim. Hey! Hoop! Hey orada!”

Sevinç taşkınlıklarını, kiliselerin, şimdiye kadar duyduğu en gür çan seslerini çalmaya başlaması kesti. Çat! Çan! Tak! Çan, dong, bim. Bim, dong, çan; tak, çan, çat! Ah, ne muhteşem, ne muhteşem!

Pencereye koştu, açtı, başını dışarı uzattı. Ne sis vardı, ne pus; hava açıktı, parlak, şen şakrak, canlı, soğuktu; öyle bir soğuktu ki, kanı dans etmeye çağırıyordu; Altın güneş ışığı; Göksel bir gök; tatlı, taze hava; neşeli çanlar. Ah, muhteşem! Muhteşem!

“Bugün ne gün?” diye seslendi Scrooge, aşağıya, Pazar giysileri içindeki bir çocuğa; muhtemelen buralarda oyalanıp etrafa bakınmıştı.

“Ha?” diye cevap verdi çocuk, var gücüyle şaşırarak.

“Bugün ne gün, küçük dostum?” dedi Scrooge.

“Bugün mü!” dedi çocuk. “E, Noel Günü elbette.”

“Noel Günü!” dedi Scrooge kendi kendine. “Kaçırmamışım. Ruhların hepsi işi tek gecede bitirmiş. İstedikleri her şeyi yapabilirler. Elbette yapabilirler. Elbette yapabilirler. Hey, küçük dostum!”

“Hey!” diye karşılık verdi çocuk.

“Bir sonraki sokakta, köşedeki Kümesçi’yi biliyor musun?” diye sordu Scrooge.

“Bilmez olur muyum,” dedi çocuk.

“Zeki çocuk!” dedi Scrooge. “Harika çocuk! Orada asılı duran ödüllü Hindi’yi satıp satmadıklarını biliyor musun? Küçük ödül Hindisi’ni değil: büyük olanı?”

“Yani benim kadar büyük olanı mı?” diye cevap verdi çocuk.

“Ne hoş bir çocuk!” dedi Scrooge. “Onunla konuşmak bile insanın içine su serpiyor. Evet, işte o!”

“Şimdi de orada asılı duruyor,” dedi çocuk.

“Öyle mi?” dedi Scrooge. “Git onu satın al.”

“Hadi oradan!” diye haykırdı çocuk.

“Hayır, hayır,” dedi Scrooge, “gayet ciddiyim. Git onu satın al, sonra da buraya getirmelerini söyle, ben de nereye götüreceklerini tarif edeyim. Adamla birlikte geri gel, sana bir shilling vereceğim. Beş dakikadan kısa sürede birlikte geri gelirsen, sana yarım crown vereceğim!”

Çocuk, bir mermi gibi fırlayıp gitti. Tetiği çektiğinde bu kadar hızlı ateş edebilecek bir el, doğrusu, nadir bulunurdu.

“Onu Bob Cratchit’lere yollayacağım!” diye fısıldadı Scrooge, ellerini ovuşturup kahkahadan ikiye bölünerek. “Kimin gönderdiğini asla bilemeyecek. Tiny Tim’in iki katı büyüklükte bu. Joe Miller bile, Bob’a göndermek kadar iyi bir şaka bulamamıştır!”

Adresi yazdığı el, hiç de sağlam değildi; ama bir şekilde yazdı işte; sonra aşağı inip sokak kapısını açtı; kümesçinin adamının gelişini bekleyerek hazırlandı. Orada dururken, kapı tokmağı gözüne ilişti.

“Yaşadığım sürece onu seveceğim!” diye haykırdı Scrooge, elini üzerine vurup okşayarak. “Ona daha önce neredeyse hiç bakmamışım bile. Yüzünde ne dürüst bir ifade var! Ne harika bir tokmak bu!—İşte Hindi geldi! Hey! Hoop! Nasılsın! Mutlu Noeller!”

Gerçekten de bir Hindiydi! O kuş, ayaklarının üzerinde asla duramazdı. Bir dakika içinde, mühür mumu çubukları gibi, bacakları çat diye kırılıp giderdi.

“Bu Hindi’yi, Camden Town’a kadar götürmek imkânsız,” dedi Scrooge. “Mutlaka bir faytona binmen lazım.”

Bunu söylerken çıkardığı kıkırdama, Hindi’nin parasını öderken attığı kıkırdama, fayton parasını öderken attığı kıkırdama, çocuğa verdiği bahşişte attığı kıkırdama, hepsinin hepsinin üstüne çıktı; sonunda yeniden koltuğuna oturup nefes nefese kalana dek kıkırdadı, sonra gözleri dolana kadar gülmeye devam etti.

Traş olmak, elinin titremesi yüzünden hiç de kolay bir iş değildi; üstelik traş olmak, dans etmediğiniz zaman bile dikkat gerektiren bir işti. Ama burnunun ucunu kesmiş olsaydı bile, üstüne bir parça flaster yapıştırır, gayet de memnun olurdu.

Üzerine “en iyilerini” giydi, sonunda kendini sokağa attı. İnsanlar, Noel Şimdi’sinin Hayaleti’yle birlikte gördüğünde olduğu gibi, şimdi yine dört bir yandan sokaklara akıyordu; Scrooge, ellerini arkasında birleştirip yürürken, karşılaştığı herkese coşkuyla gülümsüyordu. Öyle karşı konulmaz bir neşe taşıyordu ki yüzünde, iyi huylu üç-dört adam, “Günaydın efendim! Size mutlu Noeller!” deme ihtiyacı hissetti. Scrooge daha sonraları sık sık, bugüne dek duyduğu en neşeli sesin, kulaklarına en çok sevinç getiren sözlerin bunlar olduğunu söylerdi.

Çok uzaklaşmamıştı ki, ona doğru yaklaşmakta olan, önceki gün muhasebe odasına girip, “Scrooge ve Marley’nin yeri burası, değil mi?” diyen, göbekli beyefendiyi gördü. Bu yaşlı beyefendinin onu görünce ne düşüneceğini aklından geçirince, yüreğinde bir sızı hissetti; ama önünde uzanan doğru yolu biliyordu ve o yolu seçti.

“Sevgili efendim,” dedi Scrooge, adımlarını hızlandırıp yaşlı adamın iki elini birden kavrayarak. “Nasılsınız? Umarım dün başarılı olmuşsunuzdur. Beni ziyaret etmeniz büyük nezaketinizdi. Size mutlu Noeller dilerim, efendim!”

“Bay Scrooge?”

“Evet,” dedi Scrooge. “Benim adım bu; kabul ediyorum ki, sizin için pek hoş bir çağrışım olmayabilir. Affınızı rica etmeme izin verin. Ve eğer lütfedip”—burada Scrooge kulağına eğilip fısıldadı.

“Yüce Rabbim!” diye haykırdı adam, nefesi kesilmiş gibi. “Sevgili Bay Scrooge, ciddi misiniz?”

“Rica ederim,” dedi Scrooge, “bir farthing bile eksik değildir. İçinde epeyce gecikmiş ödemeler de var, emin olun. Bana bu iyiliği yapar mısınız?”

“Sevgili efendim,” dedi diğeri, elini sıkarken, “Böyle bir cömert—”

“Hiçbir şey söylemeyin lütfen,” diye sözünü kesti Scrooge. “Gelin beni görün. Beni görmeye gelir misiniz?”

“Geleceğim!” diye haykırdı yaşlı beyefendi. Bunu gerçekten kastettiği çok açıktı.

“Teşekkür ederim,” dedi Scrooge. “Size minnettarım. Size elli kez teşekkür ederim. Tanrı sizden razı olsun!”

Kiliseye gitti, sokaklarda gezinip dolaştı, oradan oraya koşturan insanları seyretti, çocukların başını okşadı, dilencilerle sohbet etti, evlerin mutfaklarına, pencere üstlerine baktı; her şeyin ona zevk verdiğini buldu. Bir yürüyüşün—bir şeyin—ona bu kadar mutluluk verebileceğini, rüyasında bile görmemişti. Öğleden sonra, adımlarını yeğeninin evine çevirdi.

Kapının önünden, yukarı çıkıp tokmak çalmaya yetecek cesareti bulana kadar, bir düzine kez geçip gitti. Sonunda bir atılım yapıp kapıya vurdu:

“Efendin evde mi, güzelim?” dedi Scrooge, kapıyı açan kıza. Ne tatlı bir kızdı! Çok.

“Evet, efendim.”

“Nerede peki, canım?” dedi Scrooge.

“Yemek odasında efendim, hanımefendiyle birlikte. İsterseniz sizi yukarı çıkarabilirim.”

“Teşekkür ederim. O beni tanır,” dedi Scrooge, elini çoktan yemek odasının kapı koluna atmışken. “Buradan içeri gireceğim, canım.”

Kolu sessizce çevirdi, yüzünü kapının aralığından içeri süzdü. İçeridekiler, sofraya bakıyorlardı (sofra pek görkemli donatılmıştı); bu genç ev sahipleri, böyle konularda her zaman tedirgin olur, her şeyin yolunda olduğundan emin olmak isterler.

“Fred!” dedi Scrooge.

Canım yüreğim, yeğeninin karısı nasıl da irkildi! Scrooge, bir anlığına, onun köşede, ayak taburesinin üstünde oturduğunu unutmuştu; yoksa hiçbir koşulda böyle dalmazdı içeri.

“Tanrım!” diye haykırdı Fred, “kim o?”

“Benim. Amcan Scrooge. Yemeğe geldim. Beni içeri alacak mısın, Fred?”

İçeri almak mı! Kolunu yerinden koparmamış olması bile başlı başına bir mucize sayılabilirdi. Beş dakika içinde, kendini evinde hissediyordu. Daha içten bir ağırlama olamazdı. Yeğeninin karısı tıpkı dünkü gibiydi. Topper da aynıydı geldiğinde. Tombul kardeş de öyleydi. Herkes öyleydi; içeri gelen herkes. Harika bir davet, harika oyunlar, harika bir uyum, harika—harika bir mutluluk!

Ama ertesi sabah, bürosuna erkenden gitti. Ah, ne erkenden gitti! Eğer önce o varırsa ve Bob Cratchit’i geç kalırken yakalarsa! Aklına koyduğu şey buydu işte.

Ve bunu başardı, evet, başardı! Saat dokuzu vurdu. Bob yok. Dokuzu çeyrek geçti. Bob hâlâ yok. Tam on sekiz buçuk dakika gecikmişti. Scrooge, Bob’u Tank’a girer girmez görebilmek için kapısını ardına kadar açık bırakmıştı.

Bob’un şapkası, kapıyı açmadan önce başından çıkmıştı; atkısı da öyle. Göz açıp kapayıncaya kadar iskemlesine oturmuş, sanki dokuzu yakalamaya çalışıyormuş gibi kalemi şimşek hızıyla kâğıtlarda gezdiriyordu.

“Hey!” diye homurdandı Scrooge, eski alışılmış sesiyle, elinden geldiğince taklit etmeye çalışarak. “Bu saatte buraya gelmeye nasıl cüret ediyorsun?”

“Çok özür dilerim, efendim,” dedi Bob. “Geç kaldım.”

“Öyle mi?” diye tekrarladı Scrooge. “Evet. Bence de öyle. Sizinle biraz konuşmak istiyorum, efendim; bu tarafa buyurun lütfen.”

“Yılda bir kez olan bir şey bu sadece, efendim,” diye yalvardı Bob, Tank’tan ayrılıp görünürken. “Tekrar etmeyeceğim. Dün biraz fazla eğlendim, efendim.”

“Bak şimdi, sana ne söyleyeceğim, dostum,” dedi Scrooge, “artık bu tür şeyleri tolere etmeyeceğim. Ve bu yüzden,” diye sürdürdü, taburesinden fırlayıp Bob’un yeleğinin üzerine öyle bir yumruk attı ki, Bob yine Tank’ın içine doğru sendeledi; “bu yüzden maaşını artırmaya karar verdim!”

Bob titredi, cetvele biraz daha yaklaştı. O an, cetvelle Scrooge’un kafasına vurmak, onu tutup avludaki insanlara seslenmek, yardım istemek, delilere giydirilen gömleği çağırmak gibi bir fikir geçti aklından.

“Mutlu Noeller, Bob!” dedi Scrooge, yanlış anlaşılması mümkün olmayan bir içtenlikle, onu sırtına vurarak. “Sana yıllardır veremediğim kadar mutlu bir Noel olsun, Bob, iyi dostum! Maaşını artıracağım ve zor durumdaki ailene yardım etmeye gayret edeceğim; ayrıca bu öğleden sonra, tütenden bir kâse bishop eşliğinde, seninle meselelerini ayrıntılarıyla konuşacağız, Bob! Ateşi harla ve daha bir tane kömür kovası al, bir sonraki i harfini koymadan önce, Bob Cratchit!”

Scrooge and Bob Cratchit
Scrooge ve Bob Cratchit

Scrooge, sözünü, söylediğinden bile daha çok tuttu. Her şeyi yaptı ve katbekat fazlasını da. Ölmemiş olan Tiny Tim için, ikinci bir baba oldu. İyi yaşlı şehrin bildiği, ya da bu yaşlı dünyadaki herhangi başka bir şehir, kasaba ya da beldenin tanıdığı en iyi dost, en iyi patron, en iyi adamlardan biri hâline geldi. Bazı insanlar, ondaki değişimi görüp güldüler; ama o, onların gülmesine izin verdi, pek de kulak asmadı; çünkü, bu dünya üzerinde, her iyi işte, en başta zevkle gülen birileri olduğunu bilecek kadar bilgeydi; bu tür kimselerin zaten kör olacağını bildiğinden, bu körlüğün daha az hoş biçimlerde değil, göz kenarlarını gülüşlerle kırıştırarak ortaya çıkmasında bir sakınca görmedi. Kendi kalbi kahkaha atıyordu: bu da ona fazlasıyla yetiyordu.

Ruhlarla bir daha hiçbir teması olmadı; hayatını bundan sonra “Total Abstinence Principle” ile sürdürdü; ve her zaman onun için, Noel’i, herhangi bir yaşayan insanın bildiğinden daha iyi kutlamasını bildiği söylenirdi. Umarız aynı şey bizim, hepimizin için de doğru olsun! Ve böylece, Tiny Tim’in dediği gibi, Tanrı Hepimizi Korusun, Hepimizi, Tek Tek!

1 Yorum

Filed under Eviri

One response to “Bir Noel Şarkısı: Noel’in bir Hayalet Öyküsü — Charles Dickens”

  1. Geri bildirim: Unutuk Makinesi — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER