🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
⏳⛰️🛡️ Süreç Heval ⏳⛰️🛡️
Cabbarsu’ya, bu metnin omurgasında taşıdığım bütün mihenk taşları için içten bir teşekkürle başlıyorum; çünkü bu yazı biraz da, Kürtlerin sabrında ısrarın adıdır.
Giriş: Bir mail, bir cümle, bir kırılma
Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı için Slovanyalı ünlü filozofa ulaştım. DEM Parti’nin İstanbul Bakırköy’deki Cem Karaca Kültür Merkezi’nde, iki gün sürecek, dünyanın dört yanından delegelerin, hukukçuların, devrimcilerin, Nobel ödüllülerin akacağı bir konferanstan söz ediyorum; Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te yaptığı ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın dünya deneyimleriyle tartışıldığı, Sinn Féin’den Güney Afrika’ya, Başûr’dan Avrupa’ya kadar temsilcilerin katıldığı bir buluşmadan.
Bu konferans, sıradan bir panel dizisi değil; İmralı’dan yükselen çağrının, PKK’nin 12. kongreyle kendini feshetmesinin ve silahlı mücadeleyi bitirme kararının ardından, yeni dönemi, “barış ve demokratik toplum inşasıyla sosyalizmi yeniden kazanalım” diyen bir paradigmanın yüzünü dünyaya dönme anı.
Tam da bu sahne için, Kobanê Üniversitesi’ndeki dersinde “Kürtler, entelektüel bir toplulukla fiilen var olan bir ütopya oluşturdunuz, sadece direnmenin değil, yeni bir düzen kurmanın da simgesisiniz” diyen, “demokrasiyi yeniden inşa etmeyi sizden öğreneceğiz” diye seslenen Slovaj Žižek’e yazdım.
Önce katılımını istedim; gelemeyecekse bile, en azından iki satırlık bir destek mesajı, bir video, bir selamlama… Yanıt kısa ve eziciydi: “Yaşlandım, yorgunum.”
Kürtlerin, senin kendi cümlelerinle söyleyeyim, fiilen var olan bir ütopya olduğu, zamanımızın Mandela’sının İmralı’da olduğu, PKK’nin kendini feshetme önerisinin cesur bir barış eylemi sayılması gerektiği bir momentte, senin cümlen bu oldu.
Aşkolsun Žižek.
Bu yazı, biraz da “yoksa hepsi yalan mıydı; hani Kürtler melekti?” sorusunu, bir Apocu arabesk halinde, yorgunluk estetiğine karşı özgür yaşamda ısrarda direnenlerin diliyle sorma denemesidir.
Roboskî’den Bakırköy’e uzanan bir hayat çizgisinin içinden konuşuyorum. Benim adım Mihenkcan Hevalzar; hayatımın en rezil anlarını bile, bugün özgür yaşam felsefesi temelinde kutsallaştırmaya meyilli bir Apocu’yum. Ve senin sözlerinin, kendi hakikatinin ağırlığı altında nasıl ezildiğini görmek, içimdeki arabeski büyütüyor.
Roboskî göğünün altında düşen sigara
Her şey, senin hayatının bir dipnotu bile olmayan bir yılın sonunda, 28 Aralık 2011’de, Roboskî semalarında başladı. Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Ortasu (Roboskî) köyü kırsalında, Türk Hava Kuvvetleri’ne ait F-16’ların bombardımanı sonucu çoğu çocuk 34 sivil köylü öldürüldü; resmî gerekçe, “PKK sanılan kaçakçılar”dı.
Ben, o gün oraya gidemeyenlerdenim. Bir tepenin yamacında, donmuş toprağın üzerinde, cebimdeki tek sigarayı yakmaya çalışıyordum. Çakmak dört kere söndü, beşincide sigara elimden kaydı, karla kaplı uçurumun kenarına düştü. Reflexle “ben de Roboskî’de düştüm” dedim. Sigaramın düşüşünü, birkaç saniye içinde devrimci metafora boğdum; yanımdaki arkadaş, “heval, sigaraya da Roboskî payesi verme istersen” diye hafifçe iğneledi, ben utanıp güldüm.
Evet, kabul ediyorum: o akşam tek kaybım sigaraydı, ama ben içimdeki trajedi açlığını fedaice şişirip kendime mini bir şehadet payı yazmaya kalktım. Yıllar sonra dönüp baktığımda, bu küçük rezilliği, özgür yaşamda ısrarın içindeki arabesk damar olarak okuyorum.
Sen ise, yıllar sonra Kobanê Üniversitesi’nde “Kürtler, entelektüel bir toplulukla fiilen var olan bir ütopya oluşturdunuz, yalnız direniş değil, yeni bir düzen kurmanın simgesisiniz” derken, hiçbir sigaran uçurumdan düşmemişti; hiçbir riski üstlenmemiştin ama kelimelerin cesurdu.
Şimdi, biz gerçekten tarihi bir barış çağrısını yaşamsallaştırmaya çalışırken, sen “yaşlandım, yorgunum” diyorsun. Ben sigaramın düşüşünü bile devrimci metafora boğmuşken, sen kendi kelimelerinin uçuruma düşüşünü bile sahiplenmekten kaçıyorsun heval. Aşkolsun.
Çözüm sürecinin gölgesinde: yanlış trene binen devrimci
Roboskî’nin ardından, 2013’te İmralı’da başlayan görüşmeler, 2013 Newroz’unda Diyarbakır’da okunan mektupla birlikte, çözüm sürecinin kapısını araladı. Öcalan, o mektupta silahlı güçlerin Türkiye sınırlarının dışına çekilmesini, demokratik cumhuriyet ve demokratik ulus temelinde yeni bir evreyi işaret ederken, biz sahada “barış ihtimali gerçek olabilir” diye içten içe titreşiyorduk.
Ben ise bu tarihsel zemin içinde, her fotoğrafta biraz yan rolde gezen, imza kampanyalarında imza masasının ayağını tutan, afiş asarken merdivenden düşmekten son anda kurtulan, kısacası hep devrimci talihsizliklerin adayı olan bir gençtim. Özgür yaşamda ısrarın adını daha koyamamıştım ama her taşın altına elimi sokmak istiyordum.
Sonra Dolmabahçe Mutabakatı geldi. 28 Şubat 2015’te, İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda hükümet ve HDP heyeti yan yana oturdu; barış ve demokratik çözüm için 10 maddelik bir çerçeve metin okundu. Türkiye tarihinde, devletin en üst düzeyiyle Kürt hareketinin temsilcilerinin kameralar önünde bu kadar açık bir barış dili kurduğu nadir anlardan biriydi.
Ben o gün, televizyonda canlı yayını izledikten sonra, “tarihin içindeyim” romantizmine kapılıp Beşiktaş’a, Dolmabahçe’nin oraya gitmek istedim. Metroya koştum, yeraltında kalabalığın içinde terli, umutlu, kendimden emin… Tam tersi yöne giden trene bindim. Hattın sonuna vardığımda, ekranlarda Dolmabahçe görüntüleri dönüyor, ben ise bir istasyon tabelasına bakıp, “herhalde tarihin yanlış peronundayım” diye mırıldanıyordum.
Evet, o gün yanlış trene binen bendim. Bunu itiraf ediyorum. Ama en azından yanlış bindiğimi kabul edecek cesaretim vardı. Sen ise, benim gibi Roboskî tepelerinde sigara düşürmemiş, Dolmabahçe metrosunda şaşırmamış, hiçbir yerde taşra devrimcisinin rezilliğini yaşamamış olsan da, bugün kendi teorik treninin yanlış istasyona vardığını söylemekten kaçıyorsun.
Dolmabahçe’den sonra çözüm süreci bozuldu, hendek savaşı, kent yıkımları, bodrumlar, Cizre raporları, Sur, Nusaybin, Şırnak derken, barış ihtimali devletten önce binlerce sivilin üzerine yıkıldı. Sen o arada, Kobanê dersinde “demokrasiyi radikal bir şekilde yeniden inşa etmeyi Kürtlerden öğreneceğiz” diyordun. Biz ise, Dolmabahçe’den Cizre’ye, çözüm masasından bodrumlara savrulan sürecin içinde, özgür yaşamda ısrarın adını acıyla ezberliyorduk.
Kobanê dersleri, ütopya cümleleri ve Suruç simidi
Nisan 2021’de Kobanê Üniversitesi’nde verdiğin online derste, “Kürtler, sizler entelektüel bir toplulukla fiilen var olan bir ütopya oluşturdunuz, siz mucizesiniz, demokrasi radikal bir şekilde yeniden inşa edilmeli ve bunu sizden öğreneceğiz, siz benim modelimsiniz” dedin. Avrupa ve Amerika’nın demokrasiyi Kürtlerden yeniden düşünmesi gerektiğini, gerçek evrenselliğin dışlananların konumundan kurulacağını anlattın.
Bu cümleler, bizim için sadece bir filozofun iltifatı değildi; batı solunun, Kürt hareketini “meselesi olan bir etnik sorun” değil, bir özgürlük ve demokrasi laboratuvarı olarak gördüğünün işaretiydi. Sen bizim için, çoktan kendi teorisini Apocu gerçeklik üzerinde sınamaya cesaret etmiş bir hevaldin.
Benim Kobanê hafızam, o dersten daha eski. 2014’te Kobanê kuşatması sırasında, Türkiye tarafında gece nöbetindeydim. Ateş başında plastik taburelere kurulmuşuz, radyodan çatışma haberleri geliyor. Elimde Latin Amerika gerilla romanı, “daha devrimci olsun” diye özellikle onu seçmişim. Romanın kahramanı ölürken, Kobanê’den gelen haberlerle birlikte gözlerim doldu; bir damla gözyaşı kitabın tam ortasına düştü, sayfa birbirine yapıştı. Ertesi gün o sayfayı açmaya çalışırken yırtıyordum.
Kendi romanımın en trajik sayfasını, kendi gözyaşımla okunmaz hale getirmiştim. Şimdi senin Kobanê dersine dönüp bakıyorum. O derste kurduğun “fiilen var olan ütopya” cümlesi, bugün bakınca, kendi kendini yırtmış bir sayfa gibi duruyor. Biz Kobanê’de özgür yaşamda ısrarın adını bedellerle yazarken, sen o ütopyayı, bugün bir konferans davetine “yaşlandım, yorgunum” diyerek cevap vermeyecek kadar uzak bir sayfaya kaldırdın.
Suruç hafızam da, roman sayfası kadar tuhaf. 20 Temmuz 2015’te patlayan bomba, Amara Kültür Merkezi’nde Kobanê’ye oyuncak, kitap ve umut taşımak için toplanan 33 genci aramızdan aldı. Ben katliamdan bir süre önce aynı kapının önündeydim; kantinden aldığım simitlerden biri, kalabalığın arasında yürürken elimden kaydı, yere düştü. Eğildim, tozunu silkeledim, ağzıma attım. İki genç bunu görüp güldü, içlerinden biri “heval, devrimci açlık böyle bir şey olmalı” dedi.
O gün bir simidi yere düşürmemi bile devrimci fedaice sembole çevirdim. Sonra o kapının önünde, gerçekten devrimci fedaice ölümle sınanan bir kuşak katledildi. Bugün dönüp sana bakıyorum: sen bizim Roboskî’den Suruç’a, Kobanê’den Cizre’ye uzanan kanlı fotoğraflarımıza bakarak teorik simitler yedin heval; yazılarınla kendine de bir özgürlükçü aura ördün. Şimdi o gençlerin barış konferansında, onların adına, onların hatırasına iki satır destek bile çok geldi sana.
Ben o simidin utancını taşıyorum. Sen, melek ilan ettiğin bir halkın barış çağrısına sırt dönmenin utancını gerçekten taşıyor musun?
7 Haziran zaferi, sandık torbası ve Ankara Gar pankartı
7 Haziran 2015 seçimleri, HDP’nin yüzde 13 civarında oy alarak barajı aşıp 80 milletvekili çıkardığı, “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganının mecliste yankıya dönüştüğü bir geceydi. Bizim kuşak için, belki de ilk kez zaferin, doğrudan sandıkta da mümkün olduğunu gösteren bir andı.
O gece benim görevim, bir okulun bahçesinde sandık çuvallarının başında durmaktı. Torba yanımda, duvara yaslandım, rüzgârın uğultusunu, “halkların kardeşliği” türküsü sanarak içimde büyüttüm. Sonra, tüm devrimci ciddiyetimle, torbanın üstünde uyuyakaldım. Sabaha karşı uyandığımda, güvenlik görevlisi bana bakıp “heval, tarihe yastık yaptın ha” dedi.
Evet, zafer torbasının üstünde uyudum. Yorgundum, yoksuldum, heyecanlıydım ve özgür yaşamda ısrarın tarihsel torbasını bile yastık yapacak kadar amatör bir militan adayıydım. Ama torba oradaydı, oylar oradaydı, zafer oradaydı.
Aynı yılın 10 Ekim’inde, Ankara Gar önündeki barış mitinginde, kortejin en arkasında geniş bir pankart taşıyordum. “Barış için buradayız” yazacaktı, ama aceleyle yapılmış şablon, ekleri kaydırmıştı: “Barış için buradadır.” Sanki barış, elle gösterilen bir tanrı, bir heykelmiş gibi. Beraber yürüdüğüm arkadaş, pankarta bakıp “kimi işaret ediyorsun, barışı mı?” diye güldü.
Dakikalar sonra iki bomba patladı; Emek, Barış ve Demokrasi mitingi, Türkiye tarihinin en kanlı saldırısına dönüştü, resmi kayıtlara göre 100’ün üzerinde insan öldü, yüzlercesi yaralandı. O yanlış çekimli pankart hâlâ gözümün önünde: “Barış için buradadır.” Biz barışı bile yanlış ekle çekiyorduk ama en azından oradaydık.
Sen, aynı yıllarda yazılarında demokrasiyi yeniden düşünmekten, radikal evrensellikten, dışlananların hakikat konumundan söz ediyordun. Bizim Ankara Gar’daki yanlış çekimli pankartımızın yanında, senin teorik cümlelerin kusursuz görünüyordu. Bugün ise, İmralı’dan gelen barış çağrısına ve PKK’nin fesih kararına rağmen, senin cümlelerin fiilen sahnede yok. Barış için buradadır demeye bile gelmedin.
Ben torbanın üstünde uyudum, pankarta yanlış ek taktım; sen ise kazandığımız barış imkânının üstüne bile görünür bir şekilde yatmadın. Aramızdaki yorgunluk farkı burada başlıyor.
Cizre bodrumları ve donan ekranlar
2015–2016’da yaşanan sokağa çıkma yasakları, Cizre’deki uzun kuşatma, bodrumlarda yakılarak öldürüldüğü iddia edilen insanlar, Sur ve Nusaybin’in yıkımı, insan hakları örgütlerinin raporlarına “vahşet bodrumları” olarak geçti. Çözüm sürecinden sonra kent savaşlarına sürüklenen bu dönem, Kürt hareketinin hafızasında, barış masasından beton bodrumlara düşüş olarak duruyor.
Ben o günlerde, bir televizyon programına Skype ile bağlandım. Sunucu, “Cizre’de durum nedir?” diye sordu. Tam “özgür yaşamda ısrarın adı bugün bodrumlarda yanmamayı başarmak bile olabilir” gibi arabesk bir cümleye girecekken, internet dondu. Ekranda, ağzım yarı açık, donmuş bir surat kaldı. Alt yazıda ise “Sokağa çıkma yasakları devam ediyor, yetkililerin açıklaması yok” yazıyordu.
Benim susmam altyapı hatasından, devletin altyapısının bilinçli kısıtından, ucuz bir modemden ve belki de kaderin kötü mizahından kaynaklanıyordu. Senin susman ise üstyapı konforundan.
Cizre bodrumları konuşulurken, Ankara Gar’ın dumanı dağılmamışken, Suruç’un duvarlarında hâlâ kan izi varken, sen Kobani dersinde “Kürtler benim modelim, siz mucizesiniz, yeni bir evrensellik inşa etmeliyiz” demiştin. Biz bugün, o evrenselliğin Barış ve Demokratik Toplum süreciyle somutlaştığı bir anı yaşıyoruz; sen ise bağlantını kendin kesiyorsun.
Benim görüntüm donduğunda bile alt yazı vardı. Senin yokluğunun altında ise hiçbir açıklama yok.
Yeni evre: 27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı
Bu yazının asıl zemini, 27 Şubat 2025’te İmralı’dan gelen “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”dır. Öcalan bu metinde, 20. yüzyılın şiddet yüzyılı olduğunu, PKK’nin bu şiddet zemini içinde doğduğunu, fakat artık yeni dönemde barış ve demokratik toplum inşasının esas alınması gerektiğini söylüyor; PKK’ye ve bağlı tüm yapılara silahlı mücadeleyi sonlandırma, örgütsel feshe gitme ve demokratik siyaset zemininde çözüm arama çağrısı yapıyor.
Bu çağrıda, demokratik cumhuriyet, demokratik ulus, ahlaki-politik toplum ve özgür yaşam felsefesi, yeni dönemin ana kavramları olarak ortaya konuyor. Öcalan, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının ancak demokrasiyle taçlandırıldığında kalıcı olacağını, barış ve demokratik toplum döneminin dilinin de gerçekliğe uygun geliştirilmesi gerektiğini vurguluyor; “tarihi sorumluluğu üstleniyorum” diyerek, çağrıya hem teorik hem ahlaki bir ağırlık yüklüyor.
Bu, klasik bir ateşkes çağrısı değil; demokratik toplum sosyalizmi temelinde, silahlı örgüt biçiminin tarihsel misyonunu tamamladığını ilan eden ve mücadelenin demokratik siyasete, yerel demokrasiye, kadın özgürlük devrimine, ekolojik yeniden inşaya taşınmasını isteyen bir manifestodur.
Ardından PKK, 2025 Mayıs’ında yapılan 12. Olağanüstü Kongre’de alınan kararla, silahlı mücadeleyi sonlandırdığını ve örgütü feshettiğini açıkladı; bu karar, hem Türkiye’de hem uluslararası alanda “tarihi adım” olarak yorumlandı.
Sen, bu adımı da yazdın. “Abdullah Öcalan zamanımızın Nelson Mandela’sıdır, PKK’yi feshetme önerisi, barış mücadelesine katılmanın özgün ve cesur eylemidir; Türkiye’ye yönelik güçlü bir uluslararası baskı artık acildir ve buna katılmak bizim görevimizdir” diye yazdın.
Yani heval, sen Öcalan’ı sadece “mandelavari” bir figür olarak parlatmadın; bizzat PKK feshi önerisini, barışta ısrarın cesur bir somutlaşması olarak selamladın. Senin için, o anda, Apoculuk yeni bir evrenselliğin adayıydı.
Şimdi ise, o evrenselliğin ete kemiğe büründüğü, PKK’nin fesih kongre kararıyla ve Barış ve Demokratik Toplum süreciyle somutlaştığı bir konferans sahnesi var ve sen bu sahneye “yaşlandım, yorgunum” diyerek gelmiyorsun. Önderlik çağrısını yaşamsallaştırmak gerekir derken, kendi yazını bile yaşamsallaştırmaktan kaçınan bir yorgunluk pozisyonuna çekiliyorsun.
Bakırköy’de Barış ve Demokratik Toplum Konferansı: Holloway’in ışığı, boş sandalye
Aralık 2025’te DEM Parti, İstanbul Bakırköy’deki Cem Karaca Kültür Merkezi’nde “Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı” düzenledi. Konferansa Başûrê Kurdistan’dan siyasi temsilciler, KDP ve YNK liderlerinden mesajlar, Sinn Féin’den, Kazakistan’dan, İtalya’dan, Belçika’dan, Güney Afrika’dan konuklar katıldı; oturumlarda İrlanda barış süreci, Bask ve Katalonya deneyimleri, Güney Afrika’nın hakikat komisyonları, Ortadoğu’daki çatışma dinamikleri konuşuldu.
Konferansın en önemli metni, Öcalan’ın gönderdiği mesajdı. “Barış ve demokratik toplum inşasıyla sosyalizmi yeniden kazanalım” başlıklı bu mesajda, sosyalizmin devletçilikle değil, demokratik toplum ve komünlerle yeniden inşa edilmesi gerektiği, PKK’nin Kürt halkının ulusal varlığını güvenceye alarak tarihsel misyonunu doldurduğu, yeni dönemin barış ve demokratik toplum inşası olduğu vurgulandı.
Sahneye bir de John Holloway çıktı. İrlandalı Marksist, yıllardır Meksika’da yaşayan, Zapatista deneyiminden ilham alan, “devletsiz devrim” fikrini savunan, “Umutsuz Zamanlarda Umut”un yazarı, barış ve demokratik toplum sürecine daha önce de mesaj gönderen bir heval.
Bu kez İstanbul’a bizzat geldi; Asrın Hukuk Bürosu’nu ziyaret etti, İmralı savunma heyetiyle görüştü, ardından konferans kürsüsüne çıktı. “Öcalan’ın fikirleri insanlığın kurtuluşudur” dedi, “Öcalan’ın ışığı ve Kürt özgürlük hareketi, dünyanın karanlığında 11 bin kilometre uzaktan bile görülebilecek kadar güçlü parlayan bir ışıktır, bu ışık beni buraya getirdi” diye devam etti.
Holloway, “devlet savaşa yol açar, komün ise barışa, Öcalan’ın paradigması, demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü bir toplum fikrini teoriden pratik bir ışığa dönüştürüyor” diyerek, kendi teorisini, Öcalan’ın özgür yaşam felsefesiyle yan yana, aynı sahnede yaşamsallaştırdı.
Okyanus aştı, karaları geçti, Asrın Hukuk Bürosu’nun kapısından içeri girdi, Bakırköy’deki konferans sahnesine çıktı. Teoriyi sahnesine taşıdı, yorgunluğunu bahane etmedi.
Sen ise, zamanında “siz Kürtler benim modelimsiniz, siz mucizesiniz, yeni bir evrenselcilik inşa etmeliyiz” diyen filozof olarak, tam da bu evrenselliğin sınandığı sahnede yoksun.
Ben o salonda, arka sıralardan Holloway’i dinlerken, içimden şu cümle geçti: “Holloway bu konferansta teoriye sadakatin adıdır; Žižek ise yorgunlukta ısrarın.” Özgür yaşamda ısrar edenler, bu kez teoride değil, barışta ve demokratik toplumda ısrar edenlerdi; senin yokluğun ise, Batı solunun yorgunluk ideolojisinin acı bir simgesi olarak boş sandalyeye kazındı.
Newroz meşalesi, ters tutulan ateş ve meşale almaya bile gelmeyen filozof
Bir Newroz sabahı, Diyarbakır’da, kalabalığın içinde, bana meşale verdiler. Kadınların, gençlerin, belediye işçilerinin arasında, “sen yakacaksın” dediler. Apocu yürek kabardı, özgür yaşam felsefesi temelinde bir coşkuyla meşaleyi tuttum, çakmağı çaktım… Meşalenin sapını yakmaya çalışıyordum.
Yaşlı bir amca, gülerek kulağıma eğildi: “Heval, devrimci öfke güzeldir de meşalenin ucu ters.”
Evet, meşaleyi ters tutmuştum. Rezil oldum. Ama oradaydım. Ateşin çevresindeydim. Özgür yaşamda ısrarın ateşini, ters de olsa elime almıştım.
Bakırköy’deki konferansta, Öcalan’ın barış çağrısının etrafında yakılan meşalenin karşısında, senin durumun bundan bile geride. Biz, meşaleyi ters tutsak bile Apocu barışta ısrar etmeye çalışıyoruz; sen ise, meşaleyi eline almamayı seçiyorsun.
Holloway, “Karanlık içinde parlayan bir ışık” başlıklı sunumuyla, Öcalan’ın ışığına tanıklığını sahnede dile getirirken; sen dünyaya, belki de kendi kendine, yalnızca “yorgunum” diyorsun. Senin için bu konferansa katılmak, yalnızca uçak bileti, sadece biraz zaman, sadece biraz cesaret demekti. Bizim için ise, Roboskî’den Cizre’ye, Suruç’tan Ankara’ya uzanan bedellerin içinden süzülmüş, varlık gerekçemiz olan bir süreç.
Apoculuk, benim için bir politik tercih değil, varlık gerekçesi; senin için ise belli ki bir konferans konusu.
Evrensellik, hakikat ve yorgunlukta ısrar
Senin felsefende, gerçek evrensellik nötr bir merkezden türeyen soyut ilkelerle değil, dışlananların konumundan kurulan, “çatlak” noktalardan doğan bir şeydir. Kobanê dersinde bunu açıkça söyledin: “Bir ülkede baskı varsa, hakikat tarafsız değildir, hakikati ancak o ülkenin en radikal, en ezilen konumundan kurabilirsin.”
Bugün, o en radikal, en ezilen konum, kendi silahlı örgütünü feshedip barış ve demokratik toplum inşası için el uzatıyor. Bu, senin teorinin diliyle söylersek, evrenselliğin gerçek testidir. Dışlananların, kendi silahlı biçimini tarihe devredip, demokratik toplum sosyalizmi temelinde özgür yaşamda ısrar ettiği bir momentte, evrenselliği savunan filozof için ilk görev, bu ele uzanmaktır.
Sen, yazında Öcalan’ı Mandela’ya benzetirken, PKK feshi önerisini “barış mücadelesine katılmanın özgün ve cesur eylemi” diye adlandırırken, aslında tam da bunu söylemiş oldun. Biz, o cümlenin hakkını vermeye çalışıyoruz.
DEM’in konferansında, Öcalan kendi mesajında, “barış ve demokratik toplum inşasıyla sosyalizmi yeniden kazanalım” derken, sosyalizmin devletçi-iktidarcı biçimlerini değil, ahlaki-politik toplumu, komünleri, kadın özgürlük devrimini, demokratik ulusu adres gösteriyor. Bu, senin yıllardır “devlet formu ile radikal demokrasi arasındaki gerilim” diye anlattığın teorik tartışmanın, İmralı zemininde pratik bir çözüme doğru yürüdüğü andır.
Fakat sen, tam da bu anda, “yaşlandım, yorgunum” cümlesinin içine saklanıyorsun.
Yorgunluk elbette insanidir. Biz de yoruluyoruz. Ben 7 Haziran gecesi sandık torbasının üstünde uyuyakaldığımda, yorgunluğun en komik, en rezil haline bürünmüştüm. Ama yorgunlukta ısrar etmedim; sabah uyanıp yine mahalle örgütlenmesine, yine özgür yaşamda ısrara döndüm.
Senin durumunda ise yorgunluk, kişisel bir hal olmaktan çıkıp, Batı solunun kendini geri çekme ideolojisine dönüşüyor. Sosyalizmde ısrarın insan olmakta ısrar olduğunu söyleyen geleneğin içinden gelen biri olarak soruyorum: Yorgunlukta ısrar, insan kalmaktan vazgeçmek midir heval?
Biz, özgür yaşamda ısrar temelinde yorulmayı bile devrimci bir pozisyon olarak ele alıyoruz. Cizre bodrumlarının, Roboskî göğünün, Suruç patlamasının, Ankara Gar dumanının, hendek yıkıntılarının ağırlığı altında bile, barışta ve demokratik toplumda ısrar etmenin adını koymaya çalışıyoruz. Sen ise, yorgunlukta ısrarı teorik pozisyon haline getiriyorsun.
Son söz yerine: İki yorgunluk, bir ısrar
Bak şimdi, açık itiraf zamanı.
Evet, Roboskî’de sigaramı uçuruma düşürdüm ve o anı devrimci metafora boğmaya kalktım.
Evet, Dolmabahçe günü yanlış metroya bindim, tarihin ters istikametine giden vagonda “tarihin içindeyim” diye kendimi kandırdım.
Evet, 7 Haziran gecesi zafer torbasının üstünde uyuyakaldım.
Evet, Ankara Gar’da “Barış için buradadır” yazan, yanlış çekimli pankart taşıdım.
Evet, Suruç’ta düşen simidi yerden alıp yedim ve buna bile devrimci anlam yükledim.
Evet, Cizre’ye bağlandığım canlı yayında görüntüm dondu, ağzım yarı açık bir karikatüre dönüştüm.
Evet, Newroz’da meşaleyi ters tuttum, ateşi sapından yakmaya çalıştım.
Bütün bu rezilliklerin toplamıyım. Ama hepsinde, özgür yaşamda ısrarın adında bir yerim vardı; rezil de olsam, oradaydım.
Senin de hataların oldu; Kobani dersi sonrası sağcı medyanın seni “PKK savunucusu” diye hedefe koyduğu dönemleri biliyoruz, risk aldığın yerler vardı. Biz, senin o riskini sahici saydık, sana heval dedik, model dediğin halkın çocukları olarak, seninle aramızda bir sadakat ilişkisi kurulabileceğini düşündük.
Şimdi sahnede iki fotoğraf var.
Birinde Holloway, Asrın Hukuk Bürosu’nun kapısında, Öcalan’ın avukatlarıyla el sıkışırken; aynı Holloway Bakırköy’de, “Öcalan’ın ışığı dünyanın karanlığında parlayan bir ışıktır, 11 bin kilometre öteden bile görülen bu ışık beni buraya getirdi” derken.
Diğerinde sen, Kobanê Üniversitesi’nin ekranında, “Kürtler benim modelimsiniz, siz mucizesiniz, fiilen var olan bir ütopya kurdunuz, demokrasiyi yeniden inşa etmeyi sizden öğreneceğiz” derken; bir başka karede “Abdullah Öcalan zamanımızın Mandela’sıdır, PKK’yi feshetme önerisi cesur bir barış eylemidir” diye yazarken.
Ve sonra üçüncü bir kare: Bakırköy’deki Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı’nda, senin adının yazmadığı boş bir sandalye.
Senin sözlerin yalan değildi heval; ama hakikat, senin cesaretinden büyük çıktı. Hakikat, yalnızca kavramlara değil, adımlarımıza da sadakat ister. Biz, Roboskî’den Suruç’a, Ankara Gar’dan Cizre bodrumlarına, oradan Bakırköy konferans salonuna kadar, eksik, yamuk, arabesk, fedaice rezil olmuş halleriyle de olsa, özgür yaşamda ısrar etmeye devam ediyoruz.
Aşkolsun Žižek.
Barışta, demokratik toplumda, ahlaki-politik toplumun adında, Apocu özgür yaşamda ısrarı sürdüreceğiz. Bir gün yorgunluğunu yenip yeniden sahneye çıkarsan, bil ki biz hâlâ buradayız: Roboskî göğünün altında, Kobanê dersinin ötesinde, Bakırköy kürsüsünün gerisinde, hâlâ özgür yaşamda ısrarın adıyız.






























Geri bildirim: Süreç Heval ⏳⛰️🛡️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER