Yüceltim nasıl olur, nasıl olmaz

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

💾🔄⚙️ Fabrika Ayarları 💾🔄⚙️

Giriş: Yüceltim kelimesi neye dokunuyor?

Yüceltim kelimesi, kulağa ağır bir uzman sözü gibi gelebilir ama aslında çok basit bir soruya dokunur: İçte kaynayan bu enerji ne olacak? Öfke, kıskançlık, hırs, utanç, cinsel çekim, kırılmışlık, aşağılanmışlık… Bunlar öyle “silinebilen” duygular değildir. Yok sayıldıkça yerin altına inip oradan çalışmaya devam ederler. Yüceltim dendiğinde, bu ham enerjiyi olduğu gibi patlatmadan, başka bir yere taşıma becerisinden söz edilir. Kıskançlığı dedikoduya, ifşaya, karakter suikastına çevirmek bir yoldur; aynı kıskançlığı “bu kadar içimi acıtan ne, bende eksik diye gördüğüm ne” diye bir şarkıya, bir yazıya, bir kampanyaya çevirmek başka bir yoldur. Öfkeyi yumruğa, linç akınına, hesap kapattırma seferine çevirmek bir yoldur; aynı öfkeyi “bu haksızlığı nasıl görünür kılabilirim, hangi kuralları değiştirebilirim” sorusuna yatırmak başka bir yoldur. Birinde enerji yakar, birinde köprü olur.

“Oynatmak” derken, duygunun yerinde durmamasından söz edilir: yer değiştirir, kılık değiştirir, başka sahnelere uğrar ama kaybolmaz. “İdealleştirmek” derken, duygunun bir heykel haline getirilmesinden söz edilir: kusursuz bir sanatçı, lekesiz bir aktivist, “gerçek” feminist, “tam” devrimci, “yedi yirmidört üretken” girişimci imajları. Oyun hareket ister, ideal sabitlik ister. Bu makale, hareket tarafını tutar; çünkü bugün özellikle Z kuşağı, yapay zekânın, sosyal medyanın ve bitmeyen krizlerin içinde büyürken “hareket etmeyen ideal” tarafından ezilmekte, “oynatılamayan ham duygu” tarafından da içten içe kemirilmektedir. Yüceltim, bu ikisinin tam ortasındaki ince ama işe yarar köprüye verilen isimdir. Psikolojide bu köprü “rahatsız edici dürtüyü kabul edilebilir, hatta faydalı bir şeye çevirmek” diye anlatılır (🔗), ama kuru tanımın ancak sahnelerle anlam kazanacağı bellidir.

Ham duygu, niye “kötü huy” değil de “yakıt”?

Ham duygu, filtreden geçmemiş, üstüne henüz cümle oturmamış ilk dalgadır. Sınavda başkasının daha yüksek not almasına sinirlenmiş bir öğrenci düşünülür. Hemen ardından gelen iç ses “rezil oldum, ezildim, sen zaten yeterince çalışmadın, o torpilli” gibi cümleler kurmaya başlar. Kıskançlık, yetersizlik hissi ve haklı öfke iç içedir; ama çoğu zaman bu karışım tek bir etikete bastırılır: “kötüyüm, kıskançlık etmeyecektim.” Benzer şekilde, arkadaşının ilişkisi çok yolunda giden, story’lerde sürekli mutlu gördüğü için içten içe gerilen biri düşünülür. Bir yanıyla onun adına sevinen, bir yanıyla “bana niye denk gelmiyor” diye içi acıyan, bir yanıyla da “nasıl bu kadar salak olabilir, kesin aldatılıyordur” diye küçümseyen sesler aynı anda çalışır. Ham duygu paketi bunların hepsinden oluşur; tek bir renge indirgenmiş değildir.

Bu duyguları “kötü huy” diye damgalayıp sadece bastırmak, onları yok etmez; aksine onları yeraltı çalışmasına gönderir. Bastırılan öfkenin yerini yıllar sonra anlam verilemeyen kasılmalar, uykusuzluklar, “hiçbir şeyden keyif alamama” halleri alabilir. Bastırılan kıskançlık, günün birinde “ben kimseyi kıskanmam” cümlesinin altından çıkan sabotaj davranışlarıyla geri döner. Bastırılan erotik çekim, sevdiği insanı aşağılayan, onun özgürlüğünü daraltan denetleyici tavırlara dönüşebilir. Bastırma yetmediğinde ise patlatma gelir. Kavgaya dönüşmüş bir tartışma, sosyal medyada birinin üstüne çullanan linç dalgası, işten kovulmaya kadar giden bir “dayanamayıp patlama” sahnesi, ham duygunun doğrudan boşaltıldığı örneklerdir.

Ne bastırma ne patlatma, enerjinin kendisini gerçekten dönüştürebilir. Bastırma, enerjiyi karartır; patlatma, enerjiyi etrafa saçar. Yüceltim dediğimiz hareket, bu enerjiyi bir yere “yatırma” becerisidir. Kıskançlık, “ben niye bu kadar geri hissediyorum” sorusunu taşıyan bir öğrenmeye; utanç, “benim başıma geleni başkasının başına gelmesin” diyebilen bir dayanışma hareketine; öfke, “ben bu kurala artık katlanmıyorum” diyebilen bir örgütlenmeye dönüşebilir. Ham duygu o zaman yakıta benzemeye başlar. Z kuşağı üzerinde yapılan çalışmalar, bu kuşağın sosyal medya, kriz, iklim, ekonomik güvencesizlik gibi sebeplerle yüksek düzeyde kaygı ve yoğun duygu yaşadığını, ama bu duyguları işleyecek sağlam kanallar bulmakta zorlandığını gösterir (🔗). Yüceltim tam da bu kanalları tarif etmek içindir; duyguyu ne yutmak zorunda bırakan, ne de kontrolsüz taşıran bir yol.

İdealleştirmenin sahnesi: Kusursuzluk tanrıları ve çöp ilan ritüelleri

İdealleştirme, bir insanı, bir hareketi ya da bir kimlik etiketini “hatasızlık” seviyesine çekip, sonra onu bu standartla dövmektir. Sosyal medyada sık görülür. “Kusursuz sanatçı” figürü vardır; her açıklamasında yüzde yüz politik doğrucu, her işinde yüzde yüz özgün, her postunda yüzde yüz estetik olmak zorundadır. Tek bir yanlış cümle, tek bir eski tweet, tek bir reklam anlaşması, onu “satılmış, çöp, bozulmuş” kategorisine indirir. “Hiç hata yapmayan aktivist” figürü vardır; yorulmaz, geri adım atmaz, nefes almak için bile ara vermezmiş gibi konuşulur. Bir gün terapiye gittiğini söylese “demek ki eskisi kadar radikal değil”; bir gün ücretli bir etkinlikte görünse “demek ki para için yapıyormuş” yorumları yağar. “Her daim güçlü feminist” figürü vardır; sevgilisi tarafından hayal kırıklığına uğradığını açık etse “bak gördün mü, erkeklere güvenmiş”; kırıldığını söylese “demek ki yeterince güçlü değilmiş” denir.

Bu figürlerin her biri, aslında ortak bir ritüelin parçasıdır. Önce göğe çıkarılırlar. “Sen mükemmelsin, sensiz olmaz” cümleleriyle beslenir, insan olmalarına izin veren bütün çatlaklar kapatılır. Ardından kaçınılmaz olarak yere düşerler. Bir hata, bir tökezleme, bir yorgunluk anı, bir çelişki yakalandığında, hızla “çöp, iptal, yok olsun” çağrıları yükselir. İdealleştirme, başkası üzerinde kurulan bir baskı gibi görünür; oysa aynı zamanda içe dönen sert bir bıçaktır. Bir genç, kendini bu “gerçek sanatçı” standardı ile ölçtüğünde, yaptığı her denemede eksik bulur; “böyle şeylerin altına imza atanların yanında ben kimim ki” diyerek başlamadan bırakır. Bir diğeri, “gerçek aktivist” efsanesi yüzünden, ufak bir kampanyaya bile girişmekten çekinir; ya yeterince radikal olmazsa, ya komik görünürse, ya iptal edilirse diye kaygıdan hareket edemez hale gelir.

İdealleştirme, yüceltimin tam zıddıdır. Yüceltim bir duyguyu, bir arzuyu, bir öfkeyi sahaya sürmek, oyuna sokmak ister; idealleştirme, bu duyguların hepsini tek bir heykelin arkasına saklar. Heykel kırılmasın diye hareket etmekten vazgeçilir. Bu yüzden idealleştirme sahneleri, yüceltimden söz ederken doğrudan teşhis edilmesi gereken sahnelerdir. “Gerçek sanatçı şöyle yapmaz” diye başlayan cümlelerin altında hangi utanç, hangi kıskançlık, hangi “kendimi yetersiz bulma” duygusunun saklandığını düşünmek, yüceltimin ilk adımlarından biridir.

Oyunun sahnesi: Oynatmak tam olarak ne demek?

Oyun, burada çocukluğa geri dönüş anlamında kullanılmaz. Oyun, denemeyi, rol değiştirmeyi, rezil olmayı göze almayı, ciddiyet maskesini bir süre askıya almayı anlatır. Oynatmak, duyguyu bu oyun sahasına taşıma işidir. Kıskançlık, bunu en iyi gösteren duygulardan biridir. Kıskanç olduğu arkadaşıyla kavga etmek, ona laf sokan story’ler atmak, ortak çevreyi zehirlemek bir yoldur. Aynı kıskançlığı “niye hep sen görünürsün, ben sanki görünmezim” cümlesiyle birlikte çekilen, hafif acıtan ama güldüren bir videoya, bir skece, bir şarkı sözüne taşımak başka bir yoldur. Birincide kıskançlık gizlenir ama davranışları zehirler; ikincide kıskançlık açık edilir ve dönüştürülecek malzemeye dönüşür.

Bir başkasının sevgilisini kıskanan biri düşünülür. İçten içe “benim yerimde olmalıydın” diye kaynayan bu duygu, hesap sorgulayan mesajlara, telefona bakma isteklerine, pasif agresif çıkışlara dökülebilir. Oynatmak, bu duyguyu kelimelere, çizimlere, hikâyelere, hatta terapi odasına taşımaktır. “Şu an aklımdan geçen çok küçük, çok sevimsiz bir şey var, ama onu da söyleyeceğim” diyebilmektir. İnsanın kendi karanlık noktalarıyla mizah kurduğu anda, oyun başlamış olur. Mizah burada duyguyu geçersiz kılan bir kalkan değildir; rezillik ihtimalini kabullenmenin, “evet, biraz da böyleyim” diyebilmenin biçimidir.

İşten nefret eden ama “şükretmeli, herkes iş arıyor” baskısı yüzünden ses çıkaramayan bir çalışan, bu nefretini patronuna bağırarak gösterebilir; bu, çoğu zaman işten atılma ya da ilişkileri yakma riskini taşır. Aynı nefret, işyerinin saçmalıklarını anlatan karikatürlere, anonim bir bloga, absürt videolara, mizah sayfasına dökülebilir. Bu tarz içeriklerin bazen yeni bir kariyer, bazen sendikal örgütlenme, bazen işyerinde ufak değişiklikler doğurduğu bilinir. Burada yüceltim, oyunun içinden geçer; sadece şikâyet eden değil, şikâyetini sahneye taşıyan bir özne ortaya çıkar. Oyun sahnesi, hem duygunun hem ilişkinin hafifçe risk aldığı ama geri dönüşü olmayan yıkımlar yaratmadan deney yapılabilen bir ara alandır.

Yüceltim ve performans ekonomisi: Oyun mu, vitrin mi?

Bugünün dünyasında her şeyin içeriğe, her duygunun gösteriye dönüştüğü bir performans ekonomisi vardır. “Bir şey yaşandıysa videosu yoksa olmamış sayılır” algısı, yüceltimi de kolayca içerik üretimiyle karıştırır. Bir anın videoya çekilmesi, bir duygunun tweet’e dökülmesi, bir düşüncenin podcast’e çevrilmesi, otomatik olarak yüceltim değildir. Burada kritik soru, bu üretimin kimin için neyi değiştirdiğidir. Z kuşağından bir içerikçinin günü bu farkı görmek için iyi bir sahnedir. Sabah, içsel bir çöküşle uyanır; yalnızlık, kaygı, başarısızlık duyguları ağır basar. Öğlen, kendine de çelişkili gelen ama algoritmanın sevdiği motivasyon videosunu çeker; “asla pes etme, her şey kafada biter” tonunda birkaç cümle kurar. Akşam, eğlenceli bir yayın açar; sohbet, oyun, şaka, bağış, abonelik, emoji, hepsi akar.

Günün sonunda sorun şudur: İçerideki duygu ne kadar yer değiştirmiş, ne kadar anlam kazanmış, ne kadar bağ kurulmuştur? Sabahki çökkünlük, günün sonunda yalnızca yorgunluğa dönüşmüş, ama onun nedeni, bağlamı, anlamı hâlâ havada duruyor olabilir. Bu durumda yüceltim değil, performans vardır. Yüceltimi performanstan ayıran şey, içten dışa doğru bir eşik atlamadır. Bir içerik, sadece ekran üzerinden geçen saniyeleri dolduruyor, kimsenin kendi hayatında bir şeyi sorgulamasına yol açmıyorsa, o daha çok vitrindir. Bir başka içerik, küçük de olsa bir eşiği hareket ettiriyorsa, örneğin izleyen birinin terapi arayışına girmesine, sendikaya üye olmasına, toksik bir ilişkide “burada kalmak zorunda değilim” demesine sebep oluyorsa, iş yüceltime yaklaşır.

Bu ayrım, üretim yapan kişi için de geçerlidir. Bir içerik üreticisi, her video sonunda kendini daha tükenmiş, daha sahte, daha uzak hissediyorsa, orada performans borcu ödeniyor demektir. Başka biri, izlenme sayısı düşük bile olsa, bazı videolardan sonra “tam olarak anlatmak istediğim buydu, içimdeki bir düğüm çözüldü” diyebiliyorsa, yüceltim kanalı açılmış demektir. Performans ekonomisinin baskısı, bu ikinci hâli zorlaştırır; çünkü yüceltim, her zaman trend formatlara, yüksek prodüksiyona, anlık patlamalara denk düşmez. Yine de yüceltimden vazgeçildiğinde geriye kalan, sadece içi boşalmış bir vitrin kalır.

Yapay zekâ çağında yüceltim: “Özel” olmanın zemini nerede?

Yapay zekânın ödev yazdığı, şiir denemeleri yaptığı, şarkı sözleri ürettiği, görseller çizdiği bir çağda, “yaratıcı çocuk” efsanesinin zemini kayar. Yıllarca “sen çok zekisin, çok yeteneklisin, kalemin çok iyi” denmiş bir genç, birkaç saniyede benzer cümleleri kuran, benzer resimleri üreten, benzer besteleri döken sistemlerle karşılaştığında, içinden “o zaman benim ne işim kaldı” sorusu yükselir. Gençler arasında yapılan araştırmalar, yapay zekânın yaratıcılığı hem destekleyen hem de tehdit edebilen ikili bir etki yarattığını gösterir; bazıları için yeni fikirleri test edecek bir alan sunarken, bazıları için “nasıl olsa makine yapıyor” bahanesiyle üretme isteğini köreltebilmektedir (🔗; 🔗).

Yüceltim açısından bakıldığında belirleyici nokta şudur: Özel olan ürünün kendisi midir, yoksa ürünü üretirken riske giren kişinin hikâyesi mi? Yapay zekâ, ürün kalitesini belirli bir seviyenin üstüne çekebilir; imla hatasız, kompozisyonu sağlam, estetik açıdan temiz işler çıkarabilir. Ancak, o ürünün arkasındaki utancı, korkuyu, arzuyu, inadı, saplantıyı, yani insanın kendi ham duygularıyla kurduğu oyun ilişkisini kopyalamaz. Bir genç, yapay zekâdan aldığı yardımı da içine katarak, kendi utancını, kendi kıskançlığını, kendi yarasını sahneye sürdüğünde, yüceltim hâlâ mümkündür. Asıl mesele, yapay zekâyı “beni hayran bıraksın” diye değil, “ham işi hafifletsin, ben de bu sayede asıl derdime, asıl riskime odaklanabileyim” diye kullanmaktır.

Bu noktada “özel” kelimesinin anlamı değişir. Eskiden “özel” olan, kusursuz tekniğe, benzersiz yeteneğe, erişilmez ustalığa bağlanırken, bugün “özel” olan, kırılganlığını saklamadan sahaya sürebilen insana kayar. Bir yapay zekâ, ayrılıktan sonra yazılmış bir mektubun duygusal ağırlığını taklit edebilir, ama o mektubu gerçekten göndermiş olmanın riskini deneyimlemez. Bir sistem, bir politik metin üretebilir, ama bu metni kendi çevresine okumaya kalktığında yaşayacağı gerilim, çatışma, dışlanma ihtimali ona ait değildir. Yüceltim, tam da bu insanî risk alanında var olur; otomasyon, bu alanı zorlaştırır ama yok edemez.

Sosyal medya, linç ve yüceltim kanallarının tıkanması

Sosyal medya, bir yandan yüceltim için muazzam bir sahne, diğer yandan yüceltim kanallarını tıkayan bir beton tabakasıdır. Gençlerin günde ortalama beş saate yakın zamanını sosyal medyada geçirdiği ve bu yoğun maruziyetin özellikle Z kuşağında kaygı, yalnızlık, beden algısı bozukluğu ve yetersizlik hissini artırdığı birçok araştırmada vurgulanmaktadır (🔗; 🔗). Hız baskısı, anında tepki verme zorunluluğu, bir anda yüzlerce, binlerce kişinin öfkesine hedef olabilme ihtimali, hata yapma toleransını neredeyse sıfıra indirir.

Linç kültürü, yüceltim açısından öldürücü bir etki taşır. Yüceltim, denemeye, prova yapmaya, kaba taslak işler ortaya koymaya, sonra bunları düzeltmeye ihtiyaç duyar. Linç mantığı ise ilk denemeyi son ürün sayar, ilk sürçmeyi suç olarak kodlar, eğri büğrü ilk çizimi bile “sen nasıl böyle bir şey yaparsın” diye yargılar. Bir genç ilk şiirini paylaştığında, altına hem destek hem acımasız alay yorumları yağdığında, “demek ki ben bu işi yapmayayım” deyip geri çekilebilir. Bir başkası, yaşadığı şiddeti anlatmaya çalışırken, “niye daha önce söylemedin, niye şöyle yapmadın” sorularıyla köşeye sıkıştırılırsa, yüceltim kanalı kapanır; enerji ya içeri çöker ya da daha ham bir öfkeye dönüşür.

Bu ortamda “her zaman en iyi yüzünü göster” baskısı, aslında “hiç deneme yapma, asla kaba bir taslak gösterme” baskısıdır. Yüceltim için gerekli olan “çirkin orta aşama”ya yer kalmaz. Bu da Z kuşağının sıkça hissettiği “ilk denemede mükemmel olmak zorundayım” paniğini besler. Oysa uzun soluklu sanat, bilim, düşünce, örgütlenme ve emek örneklerine bakıldığında, hepsinin arkasında onlarca, yüzlerce başarısız deneme, yarım kalmış taslak, kimsenin okumadığı, izlediği, duymadığı atık katmanlar olduğu görülür. Sosyal medyanın “sadece final ürün” mantığı, bu ara katmanları görünmez kılarak, yüceltimi zayıflatır. İç enerji ya içe gömülür ve depresif bir uyuşukluğa dönüşür ya da rastgele hedeflere yönelmiş bir öfke seli haline gelir.

Oyun alanı kurmak: Küçük, riskli, taşınabilir sahneler

Yüceltimin yeniden çalışabilmesi için, büyük ve görkemli sahnelerden çok, küçük ve taşınabilir oyun alanlarına ihtiyaç vardır. Bu alanlar, kusursuzluk değil devamlılık, yüksek prodüksiyon değil güvenli deney, mükemmel imaj değil hatasıyla sevilen işler üretmeye izin verir. Üç arkadaşın çıkardığı fotokopi bir fanzin, haftada bir düzenlenen açık mikrofon gecesi, düzenli ama katılımcısı az bir okuma grubu, birkaç kişinin yürüttüğü yerel bir kampanya, düşük bütçeli ama ısrarlı bir podcast serisi, bu tür alanlar için tipik örneklerdir.

Bu alanlarda yüceltim, çok somut adımlarla görülür. İlk denemede berbat bir şarkı yapan bir genç, arkadaşının dürüst ama sevgi dolu geri bildirimiyle ikinci versiyona geçer. İlk bölümde sadece kekelemiş, ne diyeceğini bilememiş bir podcast yapımcısı, beşinci bölümde biraz daha rahatlar, onuncu bölümde konu bulmakta zorlanmaz, yirminci bölümde dinleyicilerden gelen sorularla beslenmeye başlar. Bu süreçlerde kıskançlık, utanç, kırgınlık, yetersizlik hissi defalarca yüzeye çıkar; ama bu sefer bastırılmak ya da linç edilmek yerine, konuşulur, işlenir, malzemeye dönüşür.

Oyun alanı, aynı zamanda ilişkileri de dönüştürür. Sadece tüketici olmak, sadece like atmak, sadece yorum yazmak yerine, üretim süreçlerine katılan insanlar arasında başka tür bir bağ kurulmaya başlar. Birlikte rezil olma, birlikte öğrenme, birlikte vazgeçmeme deneyimi, duyguları yüceltim hattına taşır. Burada önemli olan, bu alanların “başarılı proje” olmak zorunda olmamasıdır. Bir mini dergi sadece on kişiye ulaşabilir; bir mikro eylemi sadece birkaç kişi görebilir. Buna rağmen, o alanın içinde dolaşan öfke, utanç, heves, merak ve erotik enerji, başka türlü asla oluşamayacak biçimlere bürünür.

İdeallerle barışmak: Heykel kırmadan sevmek

İdealler, tamamen çöpe atılması gereken şeyler değildir. Yön duygusu verirler, pusula olurlar, “ben nasıl bir insan olmak istiyorum” sorusuna kaba bir çerçeve sunarlar. Sorun, ideallerin dayak sopasına dönüşmesindedir. “Gerçek sanatçı böyle yapar, gerçek aktivist böyle susmaz, gerçek feminist şöyle davranmaz” diye başlayan cümleler, çoğu zaman hem başkasına hem kendine vurulan sert tokatlardır. Bu cümleleri kuran kişinin içine bakıldığında, çoğu zaman kendi yetersizlik duygusu, kendi başarısızlık korkusu, kendi utancı görülür.

Heykel metaforu burada işe yarar. İdeal, tepede, toz kondurulmayan, ulaşılamaz bir heykel gibi durduğunda, onu seven herkes ezilir. Yüceltim, bu heykeli parçalamak zorunda değildir; asıl işi, heykeli aşağı indirmektir. Tozuna toprağına aldırmadan yanına sandalye çekmek, üstüne yazı çizmek, önünde prova yapmak, hatta zaman zaman heykelin kendisiyle dalga geçmek, idealle kurulan ilişkiyi yumuşatır. “Yeterince iyi” kavramı burada devreye girer. Yeterince iyi sanatçı, yeterince iyi aktivist, yeterince iyi partner, yeterince iyi insan… Bu ifadeler, kusursuzluk beklentisini değil, istikrarlı oyun, istikrarlı risk, istikrarlı emek beklentisini taşır.

İdealle barışmak, “ben hiç bir şey beceremem, boşver” demek değildir. Tam tersine, “ben bu idealin yanına oturacağım, ama onunla aramızdaki mesafeyi, arada kalacak boşlukları, zaman zaman düşüp kalkmalarımı baştan kabul ediyorum” demektir. Yüceltim, bu kabulden beslenir. İnsanın kendi ham duygularını, kendi çelişkilerini, kendi kirli, karışık enerjisini bu “yeterince iyi” alanlara yatırıma dönüştürebilmesi, heykeli kırmadan sevebilmesine bağlıdır.

Kapanış: Bu enerjiyle ne yapılacak?

Sonunda soru yine aynı yere döner: İçte kaynayan bu enerji ne olacak? Öfke, kıskançlık, utanç, erotik çekim, hırs, haset… Bunlar yok edilemeyen, sadece şekil değiştirebilen akımlar gibidir. Bastırıldıklarında içeri çöker, patlatıldıklarında etrafı yakar. Yüceltim, bu enerjiyi oyuna, üretime, ilişkiye yatırma sanatıdır. Bazen kıskanılan arkadaşla beraber proje başlatmaya, bazen öfkeyi politik bir kampanyaya çevirmeye, bazen erotik enerjiyi daha iyi flört etmeyi, sınır çizmeyi, bedenini tanımayı öğrenmeye yatırmaya, bazen utancı yavaş yavaş paylaşarak yeni bir samimiyet dili kurmaya dönüşür.

Yüceltim, büyük ve kahramanca bir hamle olmak zorunda değildir. Küçük ama istikrarlı oyunlar, küçük ama gerçek riskler, küçük ama kalıcı eşik atlamaları, yüceltimin asıl alanıdır. İdealler, orada bir yerde parlamaya devam eder; ama artık tepeden bakan tanrılar değil, yanına oturulabilen, üstüne not alınabilen posterlerdir. Yüceltimle idealleştirmenin farkı, tam da burada açılır: İdealin kölesi olup kendi duygularını boğmak yerine, kusurlu haliyle sahaya çıkıp bu duygularla oyun kurmayı göze alan insan, kendi hayatının da, etrafının da şeklini yavaş yavaş değiştirme gücünü elinde tutar. İçteki ham enerji, o zaman sadece yakıp geçen bir ateş değil, yön değiştirebilen, bağ kurabilen, yeni yollar açabilen bir güç olur.


Hepimiz biliriz o hissi. İçimizde ne yapacağımızı bilemediğimiz, fokur fokur kaynayan o yoğun enerjiyi. İşte bugünkü analizimizde tam olarak bu ham enerjiyi alıp yaratıcı bir güce dönüştürme sanatı olan yüceltimi yani bilimsel adıyla süblimasyonu masaya yatırıyoruz.

Her şey şu temel soruyla başlıyor aslında: o içimizdeki yoğun ham duygularla ne yapıyoruz? Öfke, kıskançlık, hırs, bazen de utanç. Bütün bu enerji ne olacak? Kaynak metin de tam olarak bu sorunun peşine düşüyor.

Peki yol haritamız nasıl olacak? Önce bu ham enerjinin ne olduğunu anlayacağız. Sonra onun önündeki en büyük engelin ne olduğuna bakacağız ve en sonunda bu enerjiyi nasıl yapıcı bir güce dönüştürebileceğimizi, yani kendi küçük oyun alanlarımızı nasıl kuracağımızı konuşacağız.

Tamam, hadi konunun derinliklerine inelim. İlk ve en önemli mesele şu: içimizdeki o ham duygular sandığımız gibi kötü ya da ayıp bir şey değil. Kaynak metin bunu çok güzel ifade ediyor: bunlar bir karakter kusuru değil, aksine bir çıkış yolu arayan nötr ama çok güçlü bir yakıt. Yüceltim dediğimiz şey tam olarak burada devreye giriyor. O ham yakıcı enerjiyle bizim yapıcı eylemlerimiz arasında kurulan bir köprü gibi düşünün. Mesele o duyguyu inkâr etmek ya da yok saymak değil; mesele o enerjinin yönünü değiştirmek, onu dönüştürmek.

Kaynak bize aslında çok net bir seçim sunuyor. Diyor ki: o enerjiyle gidebileceğin iki yol var. Mesela kıskançlık. Bu enerjiyle dedikodu yapıp birini karalayarak her şeyi yıkabilirsin. Ya da o eksiklik hissinden yola çıkıp bir şarkı besteleyebilir, yeni bir köprü kurabilirsin. Yani bir yol yok ediyor, diğeri ise inşa ediyor. Çünkü diğer seçenekler, yani o enerjiyi ya bastırmak ya da patlatmak, aslında birer çıkmaz sokak. Bastırdığınızda o enerji içeride çürümeye başlar, size kaygı, uykusuzluk olarak geri döner. Patlattığınızda ise eh, o zaman da etrafınızdaki her şeyi ve herkesi yakıp kül edersiniz.

Şimdi geldik işin belki de en can alıcı noktasına. Size desem ki yüceltimin önündeki asıl engel o ham duygunun kendisi değil. Kaynağa göre asıl problem onun tam zıttı gibi görünen bir şey: idealleştirme.

İşte bu tablo aradaki o temel çatışmayı harika bir şekilde özetliyor. Sol tarafta yüceltim var: hareket, süreç, deneme, kısacası oyun alanı. Sağ tarafta ise idealleştirme var: sabitlik, kusursuzluk beklentisi, dokunulmazlık, yani heykel. Yüceltim içinde özgürce hareket ettiğiniz bir oyun alanı gibidir. İdealleştirme ise bir müzedeki heykel gibidir. Dokunulmaz, kusursuz ve oynamaya kapalı.

İdealleştirme ne yapıyor mesela? Kusursuz sanatçı gibi heykeller yaratıyor. Hani o sanatçı ki her paylaşımı yüzde yüz politik doğrucu olmalı, her eseri yüzde yüz özgün olmalı. Böyle bir şey mümkün mü? Ya da lekesiz aktivist heykeli; asla yorulmaz, emeği için para istemez, bir an bile zayıflık gösteremez. Böyle bir insan olabilir mi gerçekten? Bu da bir başka heykel.

Veya kişisel bir incinmesini dile getirdiği an yeterince güçlü olmamakla suçlanan feminist. Sanki güçlü olmak asla kırılgan olmamak anlamına geliyormuş gibi, değil mi? İşte bu beklenti de o heykellerden biri. Ve bu durum hepimizin bildiği o trajik ritüele dönüşüyor. Kaynağın da altını çizdiği gibi, insanları önce alıp mükemmel, kusursuz heykellere dönüştürüyoruz. Sonra o heykelde en ufak bir çatlak gördüğümüz anda onları çöp ilan edip yerle bir ediyoruz.

Peki bu idealize etme tuzağından, bu heykel dikme sevdasından nasıl kurtulacağız? Eğer problem buysa çözüm ne? Kaynağa göre cevap çok basit ama bir o kadar da güçlü: oyun. Duyguyu oynatmak.

Ama durun, burada bahsettiğimiz oyun çocukların oynadığı bir şey değil. Bu çok daha ciddi bir eylem. Duygularımızda denemeler yaptığımız, farklı roller denediğimiz ve evet, tabiri caizse rezil olmayı göze aldığımız, risk aldığımız bir süreç.

İşte size somut bir örnek. Diyelim ki işinizden nefret ediyorsunuz. Bu ham duyguyu patronunuza bağırarak patlatabilir ve kovulabilirsiniz. Veya o enerjiyi alıp oynatabilirsiniz. Nasıl mı? Mesela iş yerinizdeki absürtlükleri anlatan anonim, komik bir blog yazarak. İşte bu enerjiyi dönüştürmektir. İşte bu oynamaktır.

Yalnız modern dünyada karşımıza bir pürüz daha çıkıyor. Yaptığımız şeyin gerçekten bir yüceltme mi yoksa sadece sosyal medyadaki takipçilerimiz için sergilediğimiz bir performans mı olduğunu nereden bileceğiz? Kaynak burada performans ekonomisi diye bir kavrama dikkat çekiyor.

Düşünün, bir içerik üreticisi bütün gün motivasyonel şeyler paylaşıp günün sonunda kendini daha da boş ve tükenmiş hissedebilir. Eğer o yaratım süreci sizi içeriden beslemiyorsa, sizi dönüştürmüyorsa, o zaman bu yüceltim değil; sadece ekran süresini dolduran bir performanstır.

Ve tabii bu performans baskısı yapay zeka ve sosyal medya gibi yeni çağın zorluklarıyla birleşince, özellikle Z kuşağı için işler iyice karmaşıklaşıyor. Gelin bir de bu boyuta bakalım.

Şimdi öyle bir çağdayız ki yapay zeka tek bir tuşla kusursuz bir metin, kusursuz bir görsel üretebiliyor. Kaynağa göre bu durum bizim yani insanların değerini başka bir yere taşıyor. Artık değerli olan o mükemmel sonuç değil; o sonuca giden dağınık, kırılgan, riskli ve insana özgü hikayenin ta kendisi.

Sosyal medyadaki linç kültürü ise tam da bu insani süreci cezalandırıyor. Yaratımın o çirkin ara aşamasına, o deneme-yanılma sürecine tahammülü yok. Herkesten ilk denemede o kusursuz, heykelsi sonucu bekliyor.

Peki tüm bu baskıya, bu mükemmellik terörüne karşı ne yapacağız? Cevap büyük bir devrimde değil, çok daha küçük, çok daha ulaşılabilir bir şeyde: kendi küçük oyun alanlarımızı kurmakta.

Kaynak bunlara küçük taşınabilir oyun alanları adını veriyor. Ne demek bu? Mükemmellikten çok devamlılığın önemli olduğu, sonuçtan çok sürecin değerli olduğu, deneme yapmanın ve evet, başarısız olmanın serbest olduğu güvenli alanlar demek.

İşte tam da bu oyun alanlarında o imkansız mükemmellik heykellerini yıkıp yeterince iyi olan sanatçıyı, aktivisti, yani yeterince iyi olan insanı kucaklamayı öğreniyoruz. Tutarlı çabanın o tek seferlik kusursuz sonuçtan çok daha değerli olduğunu anladığımız yer burası.

Nihayetinde yüceltim, içimizdeki o ateşle ne yapacağımızı seçme sanatıdır. Onu sizi ve etrafınızdakileri yakan bir yangına mı çevireceksiniz, yoksa yeni yollar açan, bağlantılar kuran, sizi ve dünyayı dönüştüren bir güce mi? Karar sizin.

5 Yorum

Filed under Suni muhaberat