İnsan nedir, ne değildir

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

💾🔄⚙️ Fabrika Ayarları 💾🔄⚙️

Giriş: İnsan sorusu bugüne nasıl iner

İnsan nedir sorusu, çoğu zaman kalın kapaklı kitapların kapağında durup duran, güncel hayata pek dokunmayan bir soru gibi konuşulur. Oysa aynı soru, sabah uyandığında telefonda “son görülme” saatine bakarken de, spam sandığın maillerin arasında işten çıkarılma mesajını görürken de, “süresiz” sandığın ilişkinin tek bir WhatsApp cümlesiyle bittiği anda da, bir anda sosyal medya hesabına giremediğini, hesabın kapatıldığını gördüğünde de bütün ağırlığıyla oradadır. Birkaç saniye önce her şey “normal” giderken, bir anda “ben kimim şimdi?” diye soran o iç titreyiş, insan denen varlığı anlamak için en çıplak malzemedir.

Bu tür sahnelerde, insanın sadece nefes alıp veren bir beden olmadığı, aynı zamanda kayıtlı, takip edilen, profillenmiş, çeşitli sistemlere “kayıtlı olduğun sürece var sayılan” bir varlık olduğu sezilir. Bazen mikrofondan “adın okunduğu” için varsındır, bazen bir işyerinin sisteminde personel numaran göründüğü için. Bir mail, bir mesaj, bir bildirim, bir idari işlem gelir ve o “varlık” statülerinden biri kesilir. Fark edilmeden, kısacık bir zaman aralığında, bir rolün ve o role bağlanmış bir benlik hissinin ölümüne tanıklık edilir. İnsan bu anlamda baştan aşağı kaybedebilirlikten yapılmıştır; hem biyolojik, hem ekonomik, hem dijital düzeyde sürekli “eksilebilir” ve yine de yaşamaya devam etmek zorunda kalan bir varlıktır.

Tam da bu yüzden, insanın kendini “tek parça, değişmez, garantili bir öz” gibi anlatma ısrarı ilginçtir. Bir yanda her gün bir yerlerden eksilen, kapanan, elinden alınan kimlikler, öte yanda “ben böyleyim” diye beton döken cümleler. Bu gerilimi anlamak için önce en basitten başlamak gerekir: bedenden.

Önce beden: Fanîlik en basit yerden başlar

Fanîlik denen şey, en temel haliyle, bedenin sınırlı oluşudur. Bir beden yer kaplar, bir yere kadar büyür, sonra küçülür, yavaşlar, yorulur, bir gün durur. İnsan bunu teorik olarak bilir, ama çoğu zaman gündelik hayata pas geçer. Oysa sabah yataktan kalkarken belde anlık bir ağrı, koşarken nefesin önceki gibi yetmemesi, sınav döneminde üç gün üst üste uykusuz kalınca zihnin dağılması, grip olup iki gün ayağa kalkamamak, hep aynı gerçeğin küçük hatırlatmalarıdır.

Pandemi döneminde, sokakların bir anda boşalması, yakın çevreden gelen hastane ve ölüm haberleri, maskeyle nefes almaya çalışmak, birçoğuna “beden fanîdir” cümlesini çok somut yaşattı. İnsan, daha önce “bana bir şey olmaz” diye gezdiği aynı sokaklarda, görünmez bir virüs ihtimaliyle adımlarını sayar hale geldi. Birden, basit bir nefes alıp verme hareketi bile, risk ve şükran arasında gergin bir hale büründü.

Modern tıp ve hastane düzeni, bedenin fanîliğini bir yandan yönetmeye, bir yandan da gündelik hayattan uzak tutmaya çalışır. Ölüm genellikle evin içinde değil, steril bir odada, cihazların arasında, monitörlerin sessiz haykırışı eşliğinde gerçekleşir. Yakınlar, yoğun bakım kapısında bekler, beyaz önlüklü biri çıkar ve birkaç tıbbi terimle birlikte “kaybettik” der. Ardından morg asansörü, soğuk bir oda, imza atılması gereken kâğıtlar, defin için koşuşturulması gereken prosedürler gelir. Ölümün kendisi olabildiğince kısa ve kontrollü bir anın içine sıkıştırılır, çevresine bir sürü idari iş sarılır (🔗, 🔗, 🔗).

Cenaze sonrası sahne de tanıdıktır: önce kalabalık, taziyeler, telefonlar, evde bitmeyen çaylar; sonra yavaş yavaş azalan ziyaretler, sessizleşen telefon, “artık normal hayata dönmek lazım” cümlesi. O “normal hayat”, artık ölen kişiyi içermeyen yeni bir düzen demektir. İnsanın hayatı, bu tür kopuşların ve yeniden düzenlemelerin yan yana geldiği uzun bir çizgi gibi düşünülebilir. Bedenin sınırlı oluşu, sadece “bir gün öleceğim” cümlesi değildir; bugün de biraz daha yorulmuş, biraz daha yaşlanmış, biraz daha esnemeyen bir bedenle uyanmış olmak demektir.

İnsan olmak, bu anlamda, kendi kontrolü dışında belirlenmiş bir sona doğru gittiğini bilerek yaşamak zorunda olmak demektir. Ne zaman, nerede, nasıl öleceğine büyük oranda karar veremez. Bu, hem ürkütücü bir kısıt, hem de bütün seçimlerinin arka planına yapışan tek gerçek zemindir.

Sembolik ölümler: İşten, hesaptan, ilişkiden atılmak

Beden düzeyindeki fanîlik bir yana, insan günlük hayatında defalarca “ölüme benzer” deneyimler yaşar. Bunlar biyolojik değildir; ama kimlikler, roller, ilişkiler üzerinden küçük ölümler gibi işler. Bir gün mail kutusuna bakılır ve şöyle bir mesaj görülür: “Şirket yapılanması sonucu pozisyonunuz sonlandırılmıştır.” Birkaç satırda, belki yıllardır sabah akşam gidilen işyerine, o ofisteki masaya, oradaki “ben artık buranın çalışanıyım” duygusuna çizgi çekilir. O kapıdan giren, o kartı okutan, o masaya çantasını koyan kişi, bir anda “eski personel” olur.

Benzer bir şey ilişkilerde yaşanır. “Süresiz” sanılan, planların içine “evleniriz, taşınırız, çocuk yaparız” cümleleri yerleştirilmiş bir ilişki, bir gün gelen tek bir mesajla bitebilir. “Konuşmamız lazım” cümlesini taşıyan o mesajdan sonra, insan karşılaşmaya giderken hâlâ “belki hallederiz” diye düşünür; ama birkaç dakika içinde “biz” diye kurduğu cümlenin yerini “ben” ve “sen” alır. Evdeki eşyalar bölüşülür, fotoğraflar klasörden çıkarılır, ortak planlar çöpe atılır. İlişkideki bir benlik hali, burada da sonlanır.

Dijital dünyada ise bu tür sembolik ölümler iyice yoğunlaşır. Bir sabah Instagram hesabına girilmeye çalışılır, “topluluk kurallarını ihlal ettiğiniz için hesabınız kapatılmıştır” uyarısı görünür. Yıllardır yüklenen fotoğraflar, hikâyeler, mesajlar, bir anda ulaşılmaz hale gelir. Bazı platformlar, ölen kişilerin hesaplarını “anıt” moduna alırken, bazıları belli bir süre girilmeyen hesapları otomatik olarak siler (🔗, 🔗, 🔗, 🔗, 🔗). Sosyal medyada ölmüş ama hesabı kalan insanlar için, o hesaplar bir tür dijital mezarlık işlevi görür; yaşayanlar o hesaplara gidip yazmaya devam ederken, aynı kişi başka bir platformda otomatik olarak “inaktif” sayılıp sistemden atılmış olabilir.

“Hesap” kelimesi burada ilginçtir: banka hesabı, sosyal medya hesabı, okul numarası, personel numarası, e-devlet kaydı. Bunların her biri, bir sistem için “bu kişi vardır” demenin yollarıdır. Bir hesap kapandığında veya erişim kesildiğinde, insan kendi içinde küçük bir ölüm yaşar: “Artık burada yokum.” İşten atılmak, okuldan atılmak, oyundan banlanmak, sevgilinin engeline takılmak, hepsi farklı türlerde aynı cümleyi kurar: “Burada artık sen yoksun.” Fanîlik, sadece bir gün kalbin durduğunda değil; sistemler, kurumlar, insanlar seni kendi içlerinden çıkardığında da yaşanır.

Bu sembolik ölümler, bazen açık bir “bitirdik” cümlesiyle gelir, bazen sessizlikle. Grup sohbetinde yazılan mesaja kimsenin dönmemesi, bir zamanlar her gün konuşulan birinin artık sadece storylerine bakılması ama hiç yazılmaması da, ilişkisel düzeyde yavaş bir kaybolmayı işaret eder. İnsan, bu küçük ölümlerden sonra kendine sürekli yeni “yaşama alanları” bulmak zorunda kalır; yeni iş, yeni ilişki, yeni hesap, yeni şehir.

Gelecek garantisinin çöküşü: Z kuşağı için fanî olmak

Fanîlik, sadece bedenin ve ilişkilerin sonluluğu değildir; aynı zamanda “gelecek” denen şeyin güvenilir bir çizgi olmaktan çıkmasıdır. Birkaç kuşak önce, hayata dair anlatılan hikâye daha düz bir çizgi gibiydi: çalışkan bir öğrenci olunacak, üniversite okunacak, iş bulunacak, 30’lu yaşlarda ev ve çocuk, 60’lı yaşlarda emeklilik gelecekti. Elbette o zaman da krizler, savaşlar, hastalıklar vardı; ama “okursan ve çalışırsan, en azından anne babandan kötü yaşamazsın” cümlesi, geniş kesimler için inandırıcıydı.

Bugün Z kuşağı için tablo farklıdır. Birçok ülkede yapılan araştırmalar, gençlerin önemli bir kısmının, anne babalarından daha kötü koşullarda yaşayacaklarını düşündüğünü, barınma ve iş güvencesi konusunda ciddi kaygılar taşıdıklarını gösteriyor (🔗, 🔗, 🔗, 🔗, 🔗). Yapay zekânın iş piyasasını dönüştürmesi, otomasyonun sadece fiziksel işleri değil, ofis ve bilgi işlerini de etkilemesi, uzun süre tek işyerinde kalma ihtimalini azaltıyor. Birçok genç, kısa kontratlarla, proje bazlı işlerle, dönemlik sözleşmelerle hayatını bir araya getirmeye çalışıyor.

Barınma, bu kuşak için ayrı bir ağırlık taşıyor. Birçok şehirde kiralar, gençlerin başlangıç maaşlarını neredeyse yutuyor. Ev sahibi olma ihtimali, çoğu için uzak bir rüya. Eğitim masrafları, kredi borçları, sağlık harcamaları, ekonomik belirsizliği kalıcı bir fon sesi haline getiriyor. Bu koşullarda “gelecek planı yapmak”, bir yandan gerekli, bir yandan da komik geliyor. Bir kısım genç, “zaten emeklilik sistemi göçmüş olacak” diyerek, bugüne daha fazla ağırlık veriyor; “soft saving” denilen, geleceği tamamen boşlamadan ama bugünü de kısmadan harcamaya çalışan ara bir strateji yaygınlaşıyor (🔗, 🔗, 🔗, 🔗, 🔗, 🔗).

Gelecek, bu şartlarda düz bir yol değil, sisli bir boşluk gibi hissedilmeye başlar. “Okursam, çalışırsam, şöyle olur” çizgisi yerine, “okurum ama iş bulamazsam?”, “iş bulurum ama üç ayda atılırsam?”, “bugün kira ödeyemezsem, hafta sonu terapi randevumu nasıl karşılayacağım?” gibi sorular öne çıkar. Fanîlik burada yeni bir katman kazanır: sadece “bir gün öleceğim” değil, “bugün tuttuğum dal, yarın elimden alınabilir” duygusu. Bu iç sıkışma, anksiyete ve depresyon oranlarının yüksekliğiyle birleşir; geleceği düşünmenin kendisi, bazıları için başlı başına bir kaygı kaynağına dönüşür (🔗).

Bütün bunlar, insanın “gelecekte kim olacağım?” sorusunu, eskisine göre çok daha kırılgan hale getirir. Diploma, meslek, emeklilik gibi “sabitleyici” hikâyelerin gücü azalırken, insan kendini çok daha fanî hisseder: sadece beden değil, meslek, şehir, ülke, ilişkiler, hatta gezegen düzeyinde bile.

Yekpare masalına giriş: “Ben böyleyim” cümlesinin konforu ve tuzağı

Bu kadar çok değişkenin ve belirsizliğin ortasında, insanın kendine tuttuğu en kolay ip, “ben böyleyim” cümlesidir. Bu cümlenin içinde gizli bir rahatlık vardır: “Ne olursa olsun, benim değişmeyen bir özüm var.” Birinin “ben çok güçlü bir insanım” demesi, “ben hep mantığımla hareket ederim” diye kendini anlatması, “ben sadık biriyim” diye gurur duyması, ilk bakışta özgüven gibi görünür. Bu tür cümleler, hem çevreye net bir profil verir, hem de kişinin kendine bakışını sadeleştirir.

Fakat yaşam, bu tür cümleleri test etmeyi sever. “Ben asla ağlamam” diyen biri, toplu taşımada aniden boğazı düğümlenmiş halde bulabilir kendini; telefonundaki bir fotoğraf, çocukluktan kalma bir koku, hiç beklemediği bir anda gözlerini doldurabilir. “Ben sadık biriyim” diyen, yıllar sonra bambaşka birine duygusal olarak kaydığını fark edebilir. “Ben hep mantığım ile hareket ederim” diyen, âşık olduğunda kendi planlarını hunharca bozduğunu görebilir. Bu sahneler, insanın hayaliyle yaşamın pratiği arasındaki mesafeyi açığa çıkarır.

Yekpare masalı, sadece şahsi cümlelerde değil, sistemin insana dayattığı dillerde de dolaşır. CV’ler, insanı birkaç başlık altında dondurur: eğitim, iş tecrübesi, yetkinlikler. Sosyal medya profilleri, “ben buyum” diye parlatılmış fotoğraflar ve cümleler sunar. “Kişisel marka” anlatıları, herkesin hayatını düzgün bir hikâyeye çevirmesini öğütler: zorluklar, dersler, başarılar, hedefler. Sanki insan, logoya indirgenmesi gereken bir ürünmüş gibi.

Kısa vadede rahatlatıcı olan bu hikâye, uzun vadede insanın kendi çelişkileriyle yüzleşmesini engeller. “Ben böyleyim” cümlesi, bazen “ben artık değişmem”e, “benim yapım böyle”ye, “bende sorun yok, dünyada var”a döner. İnsan kendi kendini böyle sabitlediğinde, hem kendi gelişim ihtimalini, hem de başkalarıyla farklı ilişki kurma şansını daraltır. Yekpare insan masalı, bir noktadan sonra zırha dönüşür; dışarıdan gelecek bütün eleştiriler, “ben zaten böyleyim, kabul et” duvarına çarpar.

Çelişkili insan: Aynı anda hem öyle hem böyle olabilmek

Gerçek insan deneyimi ise yekpare olmaktan çok uzaktır. Bir insan, arkadaşına karşı çok şefkatli, anlayışlı, sabırlı olabilir; aynı kişi annesiyle konuşurken bir anda tahammülsüz, kırıcı ve keskinleşebilir. İşyerinde son derece uyumlu, politik davranan, gereksiz risk almayan biri, aynı akşam anonim bir sosyal medya hesabında çok sert, radikal ve kavgacı yazılar yazabilir. “Haksızlık karşısında susmam” diyen biri, patronun yaptığı adaletsizlikte sessiz kalırken, sosyal medyada hiç tanımadığı birine çok yüksek perdeden yüklenebilir.

Bu tür örnekler, yüzeyden bakıldığında ikiyüzlülük gibi görülebilir; ama biraz yaklaşıldığında, hep aynı bedenin farklı güç ilişkilerine ve korkulara verdiği farklı tepkiler olduğu fark edilir. Aile içinde çocuk rolünden çıkamamış birinin, arkadaşları arasında “akıl veren abi” rolüne yerleşmesi; ilişkide sürekli kaybetme korkusuyla kıskanç ve kontrolcü olan birinin, iş arkadaşlarına karşı aşırı esnek ve iddiasız olması; hepsi insanın içindeki farklı yönlerin farklı sahnelerde öne çıkmasıdır.

İnsanın iç dünyasında da benzer bir çeşitlilik vardır. Aynı kişi, sabah kendini çok üretken ve motive hissederken, akşam “hiçbir şeyin anlamı yok” diye düşünebilir. Bir gün çok adil ve vicdanlı kararlar verirken, ertesi gün küçük bir kıskançlık krizinde başkasına haksızlık yapabilir. Bu çelişkili haller, insanın bozuk veya kusurlu olduğunun değil, zor koşullarda birçok yönden aynı anda hayatta kalmaya çalıştığının işaretidir.

Bu çelişkili yapının farkına varmak, hem başkalarını yargılarken hem de kendine bakarken önemli bir değişim yaratır. Birini “o kötü insandır” diye damgalayıp, hayatının geri kalanında ona hep aynı etiketi yapıştırmak, insanın değişme potansiyelini inkâr etmektir. Geçmişte çok yanlış bir şey yapmış biri, yıllar sonra bu davranışını görüp değiştirebilir; tersi de mümkündür, yıllarca adil ve güvenilir görünen biri ağır bir haksızlığın faili olabilir. Çelişkili olmak, değişebilir olmak demektir; bu da hem tehlike hem umut taşır.

Farklı ortam benlikleri: Evde, işte, çevrimiçinde, yalnızken

Çelişkili insan halini daha da netleştiren bir şey, farklı ortam benlikleridir. Aynı beden, evde başka, işte başka, çevrimiçinde bambaşka görünebilir. Evde aileyle birlikteyken sesi kısık, sözü çekingen, fikrini söylemekten çekinen biri, arkadaşlarıyla dışarıda olduğunda grubun neşe kaynağı ve karar vereni olabilir. İş yerinde görev tanımına sıkı sıkıya bağlı, kuralcı, mesafeli duran biri, oyun oynarken hiç tanımadığı insanlara karşı son derece cömert, sabırlı ve öğretici davranabilir.

Çevrimiçi dünyada bu çoğalma iyice hızlanır. Bir yanda gerçek adınla açtığın, aile büyüklerinin de takip ettiği “temiz” hesap vardır. Orada paylaşılanlar daha kontrollü, daha “olması gerektiği gibi”dir. Bir yanda sadece yakın arkadaşlarınla takıldığın daha gevşek bir hesap, bir yanda tamamen anonim bir profil, bir yanda sadece profesyonel olarak kullandığın platformlar, bir yanda oyun içi nickname’inle tanındığın dünya. Her birinde, biraz farklı bir dil, biraz farklı bir beden kullanılır: birinde filtreli, birinde dağınık, birinde hiç görünmeyen ama çok yazan.

İş başvurusu için hazırlanan CV, yine başka bir benlik sunar. Orada hayat, düz ve mantıklı bir hikâye gibi görünür: şu okul, şu staj, şu iş, şu başarılar. Aile WhatsApp grubundaki benlik ise, belki sadece “günaydın” sticker’ı yollayan, arada “amin” yazıp kaybolan görünmez bir figürdür. Aynı kişi, bir terapi odasında bambaşka bir hikâye anlatır; yıllardır kimseye bahsetmediği kırılganlıklarını, pişmanlıklarını, utançlarını döker.

Bu çoklu benlik hali ilk bakışta “hangisi gerçek?” sorusunu getirir. Oysa daha verimli soru şudur: “Hepsi gerçekliğin bir parçası olabilir mi?” İnsan, herkes için aynı kişi olmak zorunda değildir; ama her ortamda az çok tanınabilir bir çekirdeği koruyabildiğinde, kendi içinde bir süreklilik hissi kurabilir. Yekpare masalının tehlikesi, bu farklı benlikleri tek bir kalıba zorlamasıdır; “her yerde aynı olmalıyım” baskısı, insanı ya yapay bir maske takmaya ya da bir yerlerde patlamaya iter. Çoklu benlik deneyimini kabul etmek, hem kendini hem başkalarını daha esnek, daha anlayışlı görmenin önünü açar.

Fanîlik ve karar: Sonsuz vaktim yoksa, neye evet, neye hayır

Fanîlik, bedende, ilişkilerde, gelecekte bu kadar güçlü hissedildiğinde, geriye sert ama kaçınılmaz bir soru kalır: Eğer zaman ve imkân bu kadar sınırlıysa, neye evet, neye hayır diyeceğim. Günlük hayatta sıkça duyulan erteleme cümleleri, bu sorunun çevresinde döner: “Bir şu sınav bitsin, sonra kendime bakacağım”, “Bir şu projeyi tamamlayayım, sonra dinlenmeye bakarız”, “Biraz para biriktireyim, sonra sevdiğim işe geçerim.” Bu cümlelerin bazısı gereklidir; herkesin omzunda kısa vadeli zorunluluklar vardır. Ancak bazen, yıllarca aynı “bir gün” cümlelerinin tekrarlanması, fanîliği unutturan bir sis haline gelir.

Z kuşağı için bu hesap daha da karmaşıktır. Ekonomik belirsizliğin yüksek olduğu, iş güvencesinin zayıf olduğu, kiraların ve yaşam maliyetlerinin ağırlaştığı bir dönemde, “geleceğe yatırım yapmak” ile “bugün hayatta kalmak” arasındaki denge hassastır. İki işte birden çalışan bir gencin, “bu ay dinlenmeye mi bütçe ayırayım, terapiye mi, yoksa borcu mu kapatayım?” sorusunda, hem fanîlik hem kırılganlık bir arada görünür (🔗, 🔗, 🔗). Bu durum, “kariyer minimalizmi” denilen, dikey yükselmek yerine yanlamasına iş ve gelir çeşitlendirmek gibi yeni eğilimleri de besler; insanlar tek bir şirkete, tek bir meslek hattına tüm geleceklerini bağlamaktansa, esnek kalmayı ve kendilerini dağıtmayı tercih eder (🔗).

Fanî olmak, her şeyi yapamayacağını bilmektir. Her şehirde yaşanamaz, her meslek denenemez, her kişiyle derin ilişki kurulamadan ömür biter. Bu yüzden, bazı şeylere bilinçli “hayır” demek, insanın eline kalan en önemli özgürlüklerden biridir. Bu “hayır”lar bazen çok küçük görünür: “Bu hafta bir etkinliği pas geçiyorum, dinlenmeyi seçiyorum.” Bazen hayat değiştiricidir: “Bu şehirde daha fazla kalmayacağım”, “Bu ilişkide kendimi kaybediyorum, çıkıyorum”, “Bu meslek hattı beni tüketiyor, başka bir yol arıyorum.”

Yekpare olmayan insan, kendini her alanda aynı hızda ve aynı güçte olmak zorunda hissetmez. Bazı alanlarda geri çekilmeyi, bazılarında daha fazla risk almayı göze alır. Fanîlik bilinci, burada panik yaratmak yerine, önceliklendirme becerisini keskinleştirebilir. “Her şeyi yapamam ama şunları kendi adıma önemli sayıyorum” diyebilmek, kaybetmek zorunda kalacağı şeylerin yasını da içerir.

Kırılganlık ve başkalarına bağlılık: Fanî olduğumuz için birbirimize muhtacız

Fanîliğin belki de en az konuşulan, ama en belirleyici yanı, insanı başkalarına bağlı kılmasıdır. Hiç kimse, doğduğu andan itibaren “kendi başının çaresine bakan” biri değildir. Bebeklikten itibaren, yaşamak için bakım, beslenme, korunma, duygusal temas gerekir. İnsan büyüdükçe bu ihtiyaçlar biçim değiştirir ama ortadan kalkmaz. Hastalandığında ilaç getiren, üzgünken mesaj atan, işsiz kaldığında “bir süre bizde kalırsın” diyen, depresyonda iken “hadi birlikte dışarı çıkalım” diye ısrar eden başkaları olmasa, çoğu hayat çok daha erken çökerdi.

Modern kültür, özellikle sosyal medyada parlatılan “güçlü insan” imajıyla, bu bağlılık halini görünmez kılmaya eğilimlidir. Güçlü insan, her şeyi tek başına halleden, kimseden destek istemeyen, duygusal ve maddi olarak bağımsız biri olarak çizilir. Bu imaj, fanî gerçeklikle çatıştığında, geride büyük bir utanç bırakır. Depresyona girdiğinde işe gidemeyen biri, “herkes kendi ayağının üstünde durmak zorunda” sloganını içselleştirdiği için kendini ayrı bir başarısızlıkla suçlar. İşsiz kaldığında ailesinden veya arkadaşlarından yardım istemek zorunda kalan biri, “yeterince güçlü değilim” diye utanır.

Oysa fanî olmak, tam da başkalarının emeğine ve varlığına muhtaç olmak demektir. Hastaneler, bakım evleri, terapi odaları, arkadaş sohbetleri, dayanışma ağları, hepsi bu muhtaçlığın örgütlü veya dağınık biçimleridir. Ekonomik krizin ve belirsizliğin ağırlaştığı dönemlerde, bu bağlılık daha çarpıcı hale gelir; kira ödeyemeyenlerin aile evine dönmesi, ev arkadaşlığı düzenlerinin çoğalması, dayanışma kampanyalarının yayılması gibi. Kırılganlığı sadece bastırılması gereken bir zayıflık değil, insanın başkalarıyla bağ kurmasının zemini olarak görmek, güçlü insan masalını tersine çevirir.

Güç, bazen her şeyi yalnız yapmakta değil, yardım istemeyi bilmekte, yeri geldiğinde başkasına yaslanmayı göze almaktadır. Fanî insan, tam da sınırlı olduğu için, başkalarının varlığıyla çoğalır. Kendi hayatının tek yazarı olmadığını, araya sürekli başka ellerin, başka seslerin girdiğini kabul etmek, hem yükü hem de yalnızlığı hafifletebilir.

Yekpare olmamak: Hem özgürlük hem risk

Bütün bu katmanlardan sonra, insanın yekpare olmayan, çelişkili, kırılgan, başkalarına bağlı, fanî bir varlık olduğu resmi belirginleşir. Bu resim, bir yandan ürkütücüdür: sabit, değişmez, güvenli bir “ben” yoksa, “kimim ben” sorusu hep açıkta kalır. “Ne istiyorum” sorusu, ekonomik koşullar, aile baskısı, iç çelişkiler arasında sürekli yeniden yazılır. “Hiç mi sabit bir yanım yok” kaygısı, insanı zaman zaman içsel paniklere savurur.

Öte yandan, aynı resim büyük bir özgürlük içerir. Yekpare olmamak, “ben değişebilirim” demektir. Dün “asla” dediği şeyi bugün tekrar düşünebilen, yıllarca içinde yetiştiği fikirleri, alışkanlıkları, ilişkileri sorgulayabilen, “yanılmışım” diyebilen biri, hem kendine hem başkalarına gerçek bir hareket alanı açar. Kariyerini, şehrini, ilişki tarzını, politik tutumunu değiştiren insanlar, bu özgürlüğü kullanmanın riskini de almış olanlardır. Her değişim, bir “eski ben”in ölümünü ve yeni bir benliğin doğumunu içerir. Bu da yas ve sevinci aynı anda getirir.

Yekpare olmayan insan, bu yüzden hem dikkatli hem cesur olmak zorundadır. Değişmek, rastgele savrulmak demek değildir; deneyimlerden öğrenmek, hataların bedelini görmek, başkalarına verilen sözleri hafife almadan yön değiştirmektir. “Bir daha asla” ve “ben hep böyleyim” cümlelerini fazla erken kurmamak, hem kendine hem başkalarına biraz alan bırakmak anlamına gelir.

Fanîlik, bu çerçevede sadece “son” demek değildir. Aynı zamanda “şimdi” ve “buradan sonrası” için bir çağrıdır. Zaman sınırlıysa, bütün maskelerin ardında saklanmak, bütün kararları sonsuza kadar ertelemek, bütün ilişkileri yarım bırakmak da bir tercihtir; ama bu tercih de bir gün kendine hesap sorar. Yekpare olmamak, hem birbirini hem kendini daha az kesin yargılarla tartmayı, “bugün böyleyim, yarın kim olduğumu tekrar görürüm” diyebilmeyi mümkün kılar. Böyle bakıldığında, insan nedir sorusuna verilecek en sade cevap şudur: İnsan, tam bitmeden, tam tutmayan, tam oturmayan bir hikâyedir; fanî olduğu için değerli, yekpare olmayışı sayesinde de oynayabilir, dönebilir, yeniden başlayabilir bir hikâye.


Merhaba. Gelin bugün hepimizin hayatının tam merkezinde duran ama belki de üzerine pek kafa yormadığımız o dev soruyu masaya yatıralım. İnsan olmak ne demek? İnsan nedir? Bu soru kulağa sanki böyle kalın felsefe kitaplarından fırlamış gibi geliyor, değil mi? Ama aslında bu sorunun en ağır, en somut haliyle yüzleştiğimiz yerler hiç beklemediğimiz yerler. Gündelik hayatımızın ta kendisi.

Mesela tam da burada, bir son görülme zaman damgasında sabah uyanıyorsunuz, telefona bakıyorsunuz ve o ufacık dijital detay işte o an bir insanın varlığıyla yokluğu arasındaki o korkunç ince çizgi beyninizde varoluşa dair devasa soruları ateşleyiveriyor.

Ya da şurada gelen kutunuza düşen ve ilk başta spam sandığınız o e-posta… Bir açıyorsunuz ki yıllarınızı verdiğiniz, üzerine titrediğiniz profesyonel kimliğiniz bir anda buharlaşmış. İşte o an bir statünün, bir kimliğin ölümüyle yüzleşiyorsunuz.

Ve belki de en sarsıcısı, burada o tek bir WhatsApp mesajında sonsuza kadar sürecek sandığınız bir bağın tek bir soğuk cümleyle koptuğu o an… Birkaç saniye önce her şey yolundayken bir anda midenize bir yumruk yemiş gibi hissediyorsunuz ve o soru beyninizde çınlıyor: Peki ben şimdi kimim?

İşte bütün bu anların ortak noktası, bu analizin de merkezindeki şu kavram: kaybedilebilirlik. Kaynağımızın tanımıyla insan olmak tam olarak bu demek. Biyolojik, ekonomik, dijital her düzeyde sürekli olarak eksiltilebilir olmak ve buna rağmen bir şekilde yaşamaya devam etmek zorunda kalmak, zorunda olmak.

Bu muazzam gerilimi anlamak için gelin en temel katmandan, en somut olandan yani bedenden başlayalım. Evet, ilk katmanımız bedenin sınırları. Bakın, teoride hepimiz ölümlü olduğumuzu biliyoruz, değil mi, bu cepte? Ama asıl mesele bu bilginin ne zaman can yakıcı bir gerçeğe dönüştüğü.

İşte bu listede gördükleriniz: yataktan kalkarken aniden giren o bel ağrısı, iki kat merdiven çıkınca eskisi gibi olmayan nefesiniz, uykusuz bir gecenin ardından çöken o zihin sisi… İşte fanilik soyut bir fikir olmaktan çıkıp her gün hissettiğimiz somut bir gerçekliğe tam da bu anlarda dönüşüyor.

Ve tabii ki pandemi. Pandemi bu yüzleşmeyi hepimiz için, yani kitlesel olarak, kaçınılmaz hale getirdi. Düşünsenize, daha önce bana bir şey olmaz rahatlığıyla yürüdüğümüz o sokaklar bir anda görünmez bir tehdidin kol gezdiği mayın tarlalarına dönüştü. En temel eylemimiz, nefes alıp vermek bile bir anda riskle doldu.

Peki modern dünya ölümle nasıl başa çıkıyor? İşte böyle. Onu olabildiğince sterilize ediyor, bürokratikleştiriyor ve aslında bizi onun çiğ gerçekliğinden uzaklaştırıyor. Bakın şu adımlara: yoğun bakımda bir veri noktasına dönüşüyorsunuz. Sonra doktor raporunda birkaç tıbbi terimle özetleniyorsunuz. Mork’ta soğuk bir nesne, idari işlemlerde ise kapatılması gereken bir dosya. Ölüm yoğun bir duygusal deneyim olmaktan çıkıp yönetilmesi gereken soğuk idari bir sürece dönüşüyor.

Şimdi bedenin sınırlarından çıkıp ikinci katmana geçelim: sembolik ölümler. Çünkü insan sadece bir kere ölmez. Gündelik hayatta defalarca küçük ölümler yaşarız.

İşte size buz gibi bir örnek: “Şirket yeniden yapılandırması sonucunda pozisyonunuz sonlandırılmıştır.” Bu cümle bir profesyonel kimliğin adeta ölüm ilanıdır. Ofis kapısından her gün giren, o kartı okutan “ben” bu cümlenin ardından artık yok. Bir anda “eski personel” oluveriyorsunuz. Bir kimliğiniz o anda orada ölüyor.

Ya da bu dijital çağın idam fermanı: “Topluluk kurallarını ihlal ettiğiniz için hesabınız kapatılmıştır.” Bu kadar. Bu basit uyarıyla birlikte yılların anıları, o binlerce fotoğraf, kurduğunuz arkadaşlıklar hepsi bir anda bir kara deliğe çekiliyor. Dijital dünyadaki bütün varlığınız tek bir tıklamayla, tek bir bildirimle yok edilebiliyor.

Aslında hepsi aynı kapıya çıkıyor: kovulmak, engellenmek, yasaklanmak. Bunların hepsi aynı cümlenin farklı söyleniş biçimleri. “Sen artık burada değilsin.” İster bir şirket olsun, ister bir sosyal medya platformu, ister eski bir sevgili, bir güç odağı sizi kendi alanından dışlıyor. Bu, sembolik bir yok edilme biçimidir.

Ve geldik üçüncü katmana. Belki de günümüzü en çok şekillendiren kırılganlık bu: geleceğin çöküşü. Yani o istikrarlı, öngörülebilir gelecek fikrinin paramparça olması.

Bakın, çok değil, birkaç kuşak öncesine kadar hayatın bir yol haritası vardı, değil mi? Soldaki gibi: oku, bir işe gir, evini al, arabanı al, emekli ol. Böyle net, doğrusal bir yol.

Peki ya bugün? Özellikle genç nesiller için gelecek, sağdaki gibi sisli, belirsiz bir boşluk; kısa süreli sözleşmeler, asla alınamayacak gibi duran evler, sürekli bir iş güvencesizliği… “Şunu yaparsam sonucu bu olur” garantisi artık masada değil.

Ve bu sadece bir his değil, rakamlar da bunu doğruluyor. Her dört genç yetişkinden biri, ebeveynlerinden mali olarak daha kötü durumda olacağına inanıyor. Bu, geleceğe dair o kolektif karamsarlığın ne kadar somut ve yaygın olduğunun acı bir kanıtı aslında.

Peki tüm bu kırılganlık, bu belirsizlik karşısında ne yapıyoruz? Kendimizi nasıl koruyoruz? Genellikle sığındığımız bir illüzyon var: yekpare benlik miti. O meşhur cümle: “Ben buyum.” Bunu söylemek inanılmaz rahatlatıcıdır, değil mi?

Dünya yıkılsa da, ne olursa olsun benim değişmeyen, sağlam bir özüm var demek. Bu, belirsizlik okyanusunda tutunacak bir dal gibi gelir. Ama işte bu cümle aynı zamanda kendimizi tanımamızın ve gelişmemizin önündeki en büyük tuzaktır.

Bu miti yerle bir eden en sarsıcı örneklerden biri de bu: Aynı insan patronunun karşısında son derece uyumlu, politik, risk almaktan ödü kopan biri. Ama gece olup da anonim bir hesabın arkasına geçtiğinde tamamen farklı birine dönüşüyor: sert, radikal, kavgacı.

Peki bu iki yüzlülük mü? Hayır, bu insanın farklı arenalardaki hayatta kalma stratejisidir. Ve işte geldik meselenin kalbine, çekirdeğe. Belki de insan olmanın özü tam da bu çelişkili ve kırılgan benlikte gizlidir.

Şimdi kendinize bir sorun: Bu listedeki benliklerden hangisi gerçeksizsiniz? Aile yemeğindeki o sessiz uysal kişi mi? Arkadaşlarla partinin gözdesi olan mı? LinkedIn’deki o cilalı profesyonel mi? Yoksa terapi seansındaki o en savunmasız haliniz mi?

Belki de doğru soru “hangisi?” değil. Belki de bunların hepsi sizsiniz. Karmaşık bir bütünün, farklı sahnelerdeki farklı yüzleri. Asıl tehlike bu zenginliği fark etmeyip kendimizi tek bir role, tek bir kimliğe hapsetmeye çalışmak.

İşte sonlu olduğumuzu, zamanımızın kısıtlı olduğunu anladığımız an hayatımızın en önemli sorusuyla yüzleşiriz: Bu sınırlı zamanda neye evet diyeceğim ve daha da önemlisi neye hayır demek zorundayım? Çünkü her şeyi yapamayız. Herkesi memnun edemeyiz.

Bu yüzden hayır diyebilme gücü, önceliklerimizi belirleme ve kendi hayatımızın direksiyonuna geçme iradesidir. Ve bu, bu modern dünyanın bize dayattığı o tek başına ayakta duran, her şeyi kendi başaran süper insan mitini tamamen yıkıyor.

Kırılgan olmak zayıflık değil, başkalarına muhtaç olduğumuzun kabulüdür. Asıl güç bağımsızlıktan değil, en zor anımızda nasıl yardım isteneceğini bilmekten gelir. Çünkü bizim kırılganlığımız bizi birbirimize bağlayan harcın ta kendisidir.

Ve bu yolculuğu yine kaynak metninden gelen şu muhteşem özetle tamamlayalım: İnsan tam olarak bitmemiş, tam olarak yerine oturmayan, her zaman biraz eksik kalan bir hikayedir. Ve bu hikayeyi değerli kılan şey sonlu olmasıdır. Onu her defasında yeniden başlatılabilir kılan şey ise yekpare, tek parça olmamasıdır.

Belki de asıl özgürlük, sabit değişmez bir “ben”e sahip olma yanılgısından kurtulup kendi tamamlanmamışlığımızın içinde saklı o sonsuz başlangıç potansiyelini keşfetmektir.

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “İnsan nedir, ne değildir”

  1. Geri bildirim: Fabrika Ayarları | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER