Konuşmak nasıl yapılır, nasıl yapılmaz

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

💾🔄⚙️ Fabrika Ayarları 💾🔄⚙️

Konuşma denince çoğu zaman çok basit bir şeyden söz ediliyormuş gibi davranılır. “İşte söylersin, biter.” Oysa en çok kavga çıkaran anlara bakıldığında, cümlelerin kısa, anlamların ise aşırı yüklü olduğu görülür. İki arkadaş arasında geçen sıradan bir mesaj tartışması buna iyi örnektir. Ekranda görünen sadece “İyi, peki.” cümlesidir. Birinde bu cümle “kabul ediyorum” anlamı taşır, diğerinde “buz gibi küstüm” anlamı. Sosyal medya ve mesajlaşma üzerine yapılan araştırmalar, yazılı iletişimde tonun sık sık yanlış okunduğunu, insanların boşlukları kendi kafasındaki en kötü senaryoyla doldurduğunu gösterir (🔗, 🔗). Bu yüzden, konuşmak sadece kelime göndermek değildir; konuşmak, kendini ve karşıdakini çevirmektir. Parantez açmak ise bu çevirinin çıplak gözle görünür hale gelmesidir.

Konuşma aslında iç içe geçmiş bir çeviri zinciridir. İlk çeviri, bedenin içinden geçen ham hissin, sözcüğe dönüştürülmesidir. İçerideki duygu çoğu zaman bir karışımdır: kırılma, öfke, utanç, kıskançlık, hayal kırıklığı, hepsi aynı anda dolaşır. “Kızgınım” dendiğinde, bu karışım tek etikete indirgenir. İkinci çeviri, bu ham hissin sosyal olarak kabul edilebilir bir tona sokulmasıdır. İnsan, “senden nefret ediyorum” diye bağırmak ister ama bunun ilişkiyi koparacağını bildiği için “biraz uzak durmak istiyorum” der. Üçüncü çeviri ise muhataba göre dil ayarlamasıdır. Aynı duyguyu anneye, sevgiliye, iş arkadaşına, patrondan izin alırken ya da öğretmene yazarken aynı cümleyle kurmak mümkün değildir. Bu üç çeviri genellikle otomatik çalışır ve bu otomatiklik fark edilmediğinde, insan “ben zaten çok açık konuştum” sanır. Oysa “çok açık” denen cümle, içerdeki duygu karmaşasının sadece küçük bir kısmını, o da filtrelenmiş haliyle taşır. Tam da bu yüzden psikolojik iletişim modelleri, duyguların ve ihtiyaçların daha somut ve isimli ifade edilmesini önerir; örneğin şemsiye kelimeler yerine daha net duygular kullanmak, karşı tarafın neyin yaşandığını anlamasını kolaylaştırır (🔗, 🔗). Konuşmayı çeviri olarak ciddiye almak, “Ben ne hissediyorum?”, “Bunu kime söylüyorum?”, “Bu kişiye böyle söyleyince nasıl duyulur?” sorularını beraberinde getirir.

Bu noktada parantez açan konuşmanın omurgası belirginleşir. Parantez, cümlenin içindeki ham duyguyu, olayı ve niyeti görünür kılmanın kısa yoludur. Bir tartışmayı düşünmek yeterlidir. “Sen bana hiç değer vermiyorsun” dendiğinde, karşı taraf çoğu zaman kendini topa tutulmuş hisseder; savunmaya geçer, karşı saldırı başlar. Oysa benzer bir sahnede “Bugün aramadığın için kendimi önemsiz hissettim” dendiğinde, aynı durum daha açılır bir hale gelir. Burada parantez, “Aslında mesele bugün aramaman; bu aramama bende şu duyguyu tetikledi” demektir. Omurga şöyle kurulabilir: önce şu anki duygu dürüstçe adlandırılır, ardından bu duyguyu tetikleyen somut olay belirtilir, en sonunda da niyet ve istek kısaca açıklanır. “Şu an çok gerildim, çünkü toplantıda sözüm kesildi, bunu söylerken seni suçlamak değil, bir daha aynı şey olmasın diye konuşmak istiyorum” cümlesi, hem duyguyu, hem olayı, hem niyeti tek nefeste taşır. Parantez metaforu burada netleşir: Parantez, cümlenin arkasında zaten çalışan niyeti ve iç sesi öne çekmek, “ben şu an böyle bir kafayla konuşuyorum” demektir. Böylece suçlama ile duygu paylaşımı arasındaki sınır biraz daha çizilebilir hale gelir.

Parantez açmanın kavga söndürme gücü, ancak gerçek bir tartışma sahnesi üzerinden tam anlaşılır. Çiftler, arkadaşlar ya da ekip arkadaşları arasında çıkan kavgaların önemli bir kısmı, diyalog “etiket atma” seviyesinde takılı kaldığı için uzar. Birinci versiyonda, parantezsiz konuşmada şu cümleler dolaşır: “Zaten hep böylesin”, “Sanane”, “Bıktım artık”, “Sen beni hiç anlamadın”. Bu cümleler havada kılıç gibi uçuşur, kimse neyin tam olarak sorun olduğunu bilmeden kendini savunur. İkinci versiyonda, parantezli konuşma devreye girdiğinde sahne değişir. “Şu an bağırıyorum çünkü kendimi köşeye sıkışmış hissediyorum, haklı olup olmadığımdan emin değilim, ama içimden taşan bir öfke var” diyen biri, hem kendi kontrolsüzlüğünü kabul eder, hem de karşı tarafa “bu sana yönelik bir savaş değil, içimdeki panik” mesajı verir. Bu, kaba anlamda özür dilemekten farklıdır. Burada kişi kendini temize çıkarmaya çalışmaz, tam tersine kendi şiddetini ifşa eder: “Bak, bu haldeyim.” Diğer tarafta “Bu lafı duyunca içimden ‘beni artık istemiyorsun’ sesi geçti, belki yanlış yorumluyorum ama önce bunu söylemem gerekiyor” cümlesi, karşı tarafın da iç senaryosunu ortaya koyar. Araştırmalar, yazılı tartışmaların yüz yüze kavgalara göre daha uzun ve karmaşık sürdüğüne, yanlış anlamaların arttığına işaret eder (🔗, 🔗). Parantezli konuşma ise, o yanlış anlamaları daha baştan hedef alır; cümlenin içine “bu benim filmim” uyarısını gömer.

İzah borcunu karşıya yıkmak, konuşmamanın konuşma gibi görünmesidir. Günümüzde pasif agresif iletişim en çok sosyal medyada ve mesajlarda görülür. İmalı story’ler, dolaylı tweet’ler, “bilen anlar” cümleleri, muhatabın üzerine ağır bir yorum yükü bindirir. “Ben çok net anlattım, anlamıyorsan sorun sende” yaklaşımı, aslında diyalogda eşitlik kurmayı reddeder. Kelimenin tek başına “net” olabileceğini varsayar, oysa ton, geçmiş, bağlam ve güç ilişkisi dikkate alınmadan bir cümlenin ne anlama geldiği çoğu zaman muğlaktır. Miscommunication deneyimlerini inceleyen çalışmalar, mesajlaşma ortamında insanların sık sık “ne demek istediğini tam anlamadım ama kötüye yordum” dediğini gösterir (🔗, 🔗). İşyerinde yazılmış kısa bir mail bile, konu satırı ve gövde cümlesi biraz sertse, alıcıda “azarlanıyorum” hissi uyandırabilir. Sonradan gönderilen “Sadece süreci hızlandırmak istiyorum, kişisel değil” parantezi bile ortamı yumuşatır. “Ben sadece şaka yaptım” kaçış cümlesi ise, şaka adı altında söylenen ağır sözlerin sorumluluğunu tamamen karşı tarafa yükleyen bir manevradır. Şaka olduğunu iddia eden taraf, kendi niyetini parantezle açık etmeye yanaşmaz; “Seni kırdıysam özür dilerim, amacım seni aşağılamak değildi, içimden böyle kaba bir mizah geçti” demek yerine, “Senin hassasiyetin” diyerek topu karşı tarafa atar. İzah borcunu paylaşan konuşma, kendi niyetinin sorumluluğunu üstlenir; gizli niyeti “sadece şakaydı” etiketiyle perdelemez.

Günlük mikro sahnelerde parantez ihtiyacı en çıplak haliyle görünür. İki arkadaşın WhatsApp tartışmasında, parantezsiz versiyon şöyle gider: “Bana niye haber vermedin?”, “Abartma”, “Sen hep böylesin zaten”. Aynı sahnenin parantezli versiyonunda, ilk cümle “Bana haber vermediğinde kendimi dışlanmış hissediyorum” olur; “Abartma” yerine “Şu an sana sert bir tepki veriyormuşum gibi hissediyorum, aslında niyetim savunmaya geçmek değil” cümlesi gelir. Aile içinde “Ben seni üzmek istemedim” cümlesi, çoğu zaman “niyetim iyi olduğu için sonuçla ilgilenmek istemiyorum” anlamına gelir. Bunun yerine “Sana bunu söylerken seni motive ettiğimi sandım, ama şimdi bakınca küçümseyici durmuş, bu kısmı kabul ediyorum” gibi bir parantez, yapılan etkinin de sorumluluğunu alır. İş yerinde yanlış anlaşılmış mail sahnesi de buna benzer. “Bu işi acilen bitir” yazmak yerine, “Bu işi acilen bitirmemiz gerekiyor, zaman baskısı yüzünden tonum sert gelirse peşin peşin özür dilerim, kişisel değil” parantezi eklenebilir. Bu tür mikro sahneler, parantezin sadece büyük kavgalar için değil, sıradan günlerde de işe yarayan küçük bir alışkanlık olduğunu gösterir.

Sessizlikle konuşmak, modern mesajlaşmanın en ağır dillerinden biridir. Gönderildi, görüldü, cevap yok üçlemesi, özellikle gençler arasında ilişkilerin gidişatını belirleyen ana işaretlerden biri haline gelmiştir. Mesajı gönderen taraf, “görüldü” işaretini görünce, kafasında senaryolar üretmeye başlar: “Benden hoşlanmıyor”, “Beni bilinçli görmezden geliyor”, “İlgilenmiyor”, “Sadece meşgul”. Bu belirsizlik hali, araştırmaların “ghosting” dediği ve alıcı tarafta ciddi moral bozukluğu, kafa karışıklığı, reddedilmişlik hissi ve yoğun sorgulama yaratan duruma yakındır (🔗, 🔗, 🔗, 🔗). Sessizlik, bazen gerçekten yorgunluk, kaygı, erteleme ve açıklama yapamama halinden gelir; yine de karşı tarafta ağır anlamlar üretir. Üç gün boyunca dönmeyip sadece “Pardon, yoğundum” yazmak, bu üç günün muhatapta yarattığı sahneyi yok saymak anlamına gelir. Oysa “Üç gündür sana dönmemek kafamı kurcalıyordu, bir yandan üşendim, bir yandan açıklama yapmaktan kaçtım, şimdi biraz utanarak yazıyorum” gibi bir cümle, hem gecikmenin, hem iç çekişmenin sorumluluğunu alır. Sesli mesaj ve görüntülü arama, bu sessizliği kırmanın, ton ve yüz ifadesini geri getirmenin yollarından biridir. Gündelik pratikte, ne zaman uzun süre susulsa, bunun ardından küçük bir parantez açmak, ilişkiyi hem daha dürüst hem daha sağlam kılar.

Emoji, gif ve sticker kullanımı duyguyu kısayoldan çevirmeye yarar. Bir kalp, bir kahkaha emojisi, bir yüz buruşturma, cümlenin tonunu bir anda netleştirebilir. Yapılan çalışmalar, metin mesajlarında duygunun yorumlanmasını etkileyen faktörler arasında kullanılan simgelerin ve noktalamanın önemli yer tuttuğunu, insanların bazen tek bir noktalama işaretinden bile anlam devşirdiğini gösterir (🔗, 🔗). Emoji bu anlamda yararlıdır, çünkü sözü hafifletir, şaka veya ciddiyeti işaret edebilir. Fakat kısayol oluşu, tuzakları da beraberinde getirir. Göz kırpan emoji, ağır bir eleştiri cümlesini “sadece dalga” gibi gösterebilir ve muhatap ne kadar incindiğini dile getirdiğinde, yine “Şakaydı ya” zırhı devreye girer. Benzer şekilde, iki gülme emojisi ekleyerek söylenen sert bir laf, kendini masum gösterirken, karşıdakine “senin mizah anlayışın yok” suçlamasını da gizlice taşır. Emoji, duygunun yanına iliştirilen işaret olmalıdır; duygunun kendisinin yerine geçmemelidir. “Beni kırdı bu sözün 😂” yazıldığında, asıl duygu, kahkaha maskesinin arkasında kaybolur. Parantezli konuşma, “Bunu yazarken hafif alaycı bir hisle güldüm, ama bir yanım da incinmiş” gibi bir cümle kurmayı göze alır. Emoji, bu cümlenin yanına ilişecek süs gibi çalışır; tek başına duyguyu taşıyan ana taşıyıcı olmaz.

Parantez açmanın güven üretme tarafı, güçle kurduğu ilişki üzerinden anlaşılır. Güven, “hep haklı çıkmak” üzerine kurulduğunda, insanlar kendilerini hiç yanılmayan, hiç şüphe etmeyen bir imaj altında sıkıştırır. Oysa ilişkilerde asıl güven, “yanılmış olma ihtimalini kabul eden” tarafta oluşur. “Böyle hissediyorum ama bunun yüzde yüz doğru olduğunu iddia etmiyorum” diyebilen bir cümle, karşıdakine hem alan açar, hem de “burada birlikte bakabileceğimiz bir mesele var” duygusu verir. Parantezli konuşma, “Bu anlattığım, hikâyenin benim tarafı” diyebilmeyi içerir. Kişi, kendi cümlesiyle ilgili ikinci bir cümle de kurar; ilk cümlesini de yorumlar. “Sana haksızlık etmiş olabilirim, şimdi fark ediyorum” gibi bir parantez, hatanın tüm sorumluluğunu karşı tarafa atmak yerine, paylaşıma sokar. Psikolojik olarak, bu tür açık itiraflar utanç yaratır, ama aynı zamanda ilişkiye derinlik kazandırır. Güvenin kendisi, bu tür utanç risklerini alabilen cümlelerin sayısıyla doğru orantılıdır.

İzah borcu yükleyen dilin gizli maliyetleri ise geniş bir alana yayılır. İlişkilerde “Ben söyledim, gerisi seni ilgilendirir” tavrı, muhatabı sürekli olarak anlamaya zorlanan, ama kendi duygusunu açmaya cesaret edemeyen konuma iter. İş ilanlarında, yönetmeliklerde, sınav yönergelerinde, muğlak cümleler çoğu zaman bilinçli ya da bilinçsiz bir iktidar aracına dönüşür. Ne kadar belirsiz olursa, karar verici o kadar “Ben öyle demek istememiştim” deme lüksüne sahip olur. Mesajlaşmada da durum benzerdir. “Sen bilirsin” cümlesi, ilk bakışta özgürlük verir gibi görünür; oysa çoğu zaman “doğru olanı biliyorum ama söylemeyeceğim, yanlış yaparsan da sorumluluk senin” anlamına gelir. “Neyse, boş ver” cümlesi de konuşmayı kapatır; alttaki kırgınlık, öfke, hayal kırıklığı konuşulmadan kalır. Bu tür cümleler, kişinin kendi duygusunu paranteze almayı reddettiği, izah borcunu tamamen karşı tarafa yıktığı ifadelerdir. Uzun vadede, bu tarz dilin kullanıldığı ilişkilerde güvensizlik, içten içe kin, “zaten beni anlamıyor” hissi birikir.

Basit parantez kalıpları, bu ağır tabloyu hafifletebilecek küçük araçlar sunar. Konuşma becerisi ileri düzey bir teknik değil, birkaç alışkanlığın tekrar tekrar denenmesiyle gelişen bir kas gibi düşünülebilir. “Şu an … hissediyorum, bunu tetikleyen şey …, senden istediğim ise …” cümlesi, örneğin aile sofrasında “Burada sürekli şakası yapılan kişi olmak beni yoruyor, bunu espri olarak yaptığınızı biliyorum ama artık aynı espriyi kaldırmakta zorlanıyorum, benden biraz geri durmanızı istiyorum” gibi doldurulabilir. Bu cümle, hem duyguyu adlandırır, hem olayı işaret eder, hem de net bir talep içerir. “Ben bunu şöyle anladım, yanlışsa düzeltmeni isterim” kalıbı da iş ortamında işe yarar. Sert okunan bir mail sonrası “Bu maili biraz azarlanıyormuşum gibi okudum, belki tonunu yanlış duydum, ne düşündüğünü duysam iyi olacak” demek, karşı tarafa tonunu açıklama şansı verir. Bu kalıplar, birer formül gibi ezberlenmek zorunda değildir; önemli olan, üç parçayı zihinde tutmaktır: his, olay, istek. Duyguyu yüklemeden, olayı suçlamadan, isteği utanmadan söyleyebilmek, konuşmayı güç gösterisi olmaktan çıkarır.

Konuşmayı baştan kurma cesareti, parantezi bir refleks haline getirmeyi gerektirir. İlk denemelerde, insan kendini açıkta, savunmasız, hatta komik hissedebilir. “Şu an böyle hissediyorum” demek, özellikle duygunun kırılgan olduğu anlarda ağır gelebilir. Fakat zamanla, bu cümlelerin ilişkilerdeki gerilimi nasıl azalttığı görüldükçe, parantez açma refleksi güçlenir. Sert cümleyi atmadan önce, atarken ya da hemen sonra en az bir küçük parantez eklemek, hem kendine hem muhataba bir tür “dur, nefes alalım” fırsatı verir. Konuşma böylelikle güç gösterisi olmaktan çıkar, ortak bir çeviri çalışmasına dönüşür. “Ben söyledim, gerisi seni ilgilendirir” tavrının yerine, “Ben bunu böyle hissediyorum ve böyle anlatabiliyorum, sen nasıl duyuyorsun?” sorusunu koymak, hem dili hem ilişkileri değiştirir. Parantez, bu geçişin somut hareketidir; cümlenin içine yerleştirilen küçük ama dönüştürücü bir jesttir.


Çoğumuz hatta hepimiz gayet açık konuştuğumuzu düşünürüz, değil mi? Yani ben söyledim, o anladı deriz. Ama ne gariptir ki en büyük kavgalarımız genellikle en kısa, en net sandığımız cümlelerden patlak verir. İşte bu bölümde bu tür yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için kullanabileceğimiz basit ama inanılmaz güçlü bir iletişim tekniğine yani parantez açmaya odaklanacağız. Hadi gelin bu konuya derinlemesine bir dalalım.

Her şey genelde işte bu iki kelime ile başlar. İyi. Peki. Yazarken ya da söylerken kulağa ne kadar da masum geliyor. Öyle değil mi? Ama bu iki kelime bir kişi için tamam sorun yok, anlaştık demekken diğer kişi için sana o kadar kırgınım ki buz gibi bir sessizlikle bunu anlamanı bekliyorum anlamına gelebilir. İşte bu kısacık ifade içinde devasa bir duygu yükü barındırabilir.

Peki ama bu nasıl oluyor? Yani nasıl oluyor da bu kadar basit görünen bir iletişim bu kadar kolay bir şekilde çökebiliyor? Hele ki ses tonunun, mimiklerin olmadığı o yazılı mesajlarda. Mesele şu ki konuşmak sandığımız gibi kelimeleri karşı tarafa fırlatmak değil. Konuşmak aslında farkında bile olmadığımız çok katmanlı karmaşık bir çeviri süreci.

Aslında biz daha ağzımızı açmadan beynimiz milisaniyeler içinde bir dizi otomatik çeviri yapıyor. Biz bu gizli katmanların farkında olmadığımız için kendimizi çok net zannediyoruz. Ama aslında mesajımızın en hayati kısımlarını yolda bir yerlerde kaybediyoruz.

Bakın iletişimimiz aslında üç aşamalı görünmez bir filtreden geçiyor. Birincisi içimizdeki o karmaşık duygu yumağını alıp kızgınım gibi basit bir etikete indirgiyoruz. Sonra sosyal bir filtreden geçiriyoruz. O en ham, en çiğ düşünceyi, ilişkiyi korumak adına daha kabul edilebilir bir şeye dönüştürüyoruz. Ve son olarak da kitleye göre ayarlama yapıyoruz. Aynı derdimizi patronumuza farklı, annemize farklı, en yakın arkadaşımıza ise bambaşka kelimelerle anlatıyoruz. Ve bütün bunlar göz açıp kapayıncaya kadar oluyor.

İşte bütün yanlış anlaşılmaların kökeni tam da burada yatıyor. Bizim o gayet açık konuştum dediğimiz cümle aslında içimizdeki duygu karmaşasının sadece küçücük, filtrelenmiş minicik bir parçası. Karşı tarafın gördüğü bu küçük parçayla bizim içimizdeki o devasa dünya arasında bir uçurum var.

Peki bu uçurumu nasıl kapatacağız? İşte tam bu noktada parantez açmak dediğimiz o basit ama gerçekten dönüştürücü teknik devreye giriyor. Parantez açmak demek aslında cümlenizin arkasında çalışan o iç sesi, o altyazıyı öne çıkarmak demek. Yani diyorsunuz ki, bak ben şu an böyle bir ruh haliyle konuşuyorum, bilgin olsun. Bir nevi kelimelerinizin kullanım kılavuzunu da cümle ile birlikte sunuyorsunuz.

Şimdi bu slayttaki farka bir bakar mısınız? Gerçekten inanılmaz. Soldaki cümle, bana hiç değer vermiyorsun. Bu bir suçlama. Karşı tarafı anında savunma moduna sokar ve karşı saldırıya iter. Ama sağdaki cümle, bunu söylüyorum çünkü bugün aramadığın için kendimi önemsiz hissettim. Bu bir açıklama. Bu kavgayı değil konuşmayı başlatır. Meseleyi karşındakinin kişiliğine saldırmaktan çıkarıp somut bir olaya ve o olayın bende yarattığı duyguya indirgiyor. Biri duvar örüyor, diğeri kapı aralıyor.

Peki hadi bu tekniğin gerçek bir çatışma anında o en hararetli anda nasıl işlediğine bakalım. Parantez açmak havada uçuşan kılıçları nasıl bir anda masaya yatırılmış açık kartlara dönüştürebilir.

Soldaki diyalog tam bir kılıç dövüşü. Her cümle bir hamle, bir savuşturma. Zaten hep böylesin. Sana ne? Kimse aslında neyin tepki verdiğini bile bilmiyor. Sadece kendini savunuyor.

Sağ tarafa baktığımızda ise bambaşka bir sahne var. Biri, şu an bağırıyorum çünkü kendimi köşeye sıkışmış hissediyorum diyerek aslında şunu söylüyor: bu sana yönelik bir savaş değil, bu benim içimdeki bir panik. Diğeri de kendi içindeki filmi, kendi yorumunu ortaya döküyor.

Bakın bu bir özür dilemek değil. Bu kendini ifşa etmek. Bak ben bu haldeyim demek. İşte kilit nokta tam olarak bu. Odak suçlamaktan kendini açmaya kayıyor ve bu karşı tarafta o savunma duvarları yerine empati kapılarını aralıyor.

Bu teknik özellikle günümüzde, yani tonlamanın ve mimiklerin tamamen buharlaştığı dijital iletişimde, mesajlaşmalarda ve sosyal medyada resmen hayat kurtarıcı olabilir.

Ah bu cümleyi hepimiz duymuşuzdur değil mi? “Ben öyle demek istemedim.” Bu pasif agresif iletişimin adeta zirvesidir. Burada kişi söylediği sözün sorumluluğunu almayı tamamen reddediyor ve açıklama yükünü, yani izah borcunu tamamen karşı tarafa yıkıyor. Ben lafı ortaya attım, nasıl anlarsan anla demenin kibarcası bu.

Ve modern iletişimin en ağır dillerinden biri de sessizliktir. Şu üçleme hepimize çok tanıdık gelir: gönderildi, görüldü, cevap yok. O sessizlik anında cevap bekleyen kişinin zihninde onlarca film oynamaya başlar. Beni görmezden geliyor. Benden hoşlanmıyor. Kesin kötü bir şey yaptım. O boşlukları hep en kötü senaryolarla doldururuz.

Üç gün sonra sadece yoğundum demek, karşı tarafın üç gün boyunca yaşadığı o bütün zihinsel senaryoyu tamamen yok saymaktır. Ama parantezli cümle o sessizliğin sorumluluğunu alıyor. Hem bunaldığınızı hem de bu durumdan utanç duyduğunuzu kabul ederek çok daha dürüst, çok daha sağlam bir bağ kuruyorsunuz.

Peki ya emojiler? Onlar tonu netleştirmek için harika bir araç olabilir, evet. Ama aynı zamanda dev bir kalkan olarak da kullanılabilirler. Ağır bir eleştirinin sonuna eklenen o göz kırpan emoji aslında sorumluluktan kaçmaktır. Ya da gerçek bir kırgınlığı gizlemek için atılan bir kahkaha emojisi. Unutmayalım ki emoji duygunun bir işareti olmalı, duygunun kendisinin yerine geçmemeli.

Tamam. Şimdi bütün bu anlattıklarımızı alalım ve herkesin hemen şimdi kullanabileceği, akılda kalıcı, süper basit bir formüle dönüştürelim. Formülümüz bu kadar basit: duygu, olay, istek.

Şu an kendimi dışlanmış hissediyorum. Çünkü bana haber verilmedi ve benim istediğim, bir dahaki sefere bir mesajla da olsa durumdan haberdar edilmek.

Bakın bu cümle ne kadar net. Hem suçlayıcı değil, hem ne istediğinizi söylüyor hem de çözüm odaklı.

Elbette bu bir sihirli değnek değil. İlk denediğinizde kendinizi savunmasız, hatta biraz tuhaf hissedebilirsiniz. Şu an böyle hissediyorum demek özellikle kırılgan olduğumuz anlarda gerçekten zordur. Ama bu tıpkı bir kas gibi zamanla ve tekrarla gelişen bir şey.

Ve bence bu tekniğin en güzel yanı ne biliyor musunuz? Güven inşa etmesi. Parantez açmak aslında, benim gerçeğim bu ama bunun evrensel ve mutlak doğru olduğunu iddia etmiyorum diyebilmektir. Bu cümle karşı tarafa, senin de anlatacak bir hikayen var ve ben onu duymaya hazırım mesajını verir. Bu da bir ilişkinin sahip olabileceği en sağlam temellerden biridir.

Bu analizden çıkarılacak en önemli ders belki de budur. Konuşmak bir haklı çıkma savaşı değil, ortak bir çeviri çabasıdır. Peki siz bir sonraki zorlu konuşmanızda o gergin anı bir anlama fırsatına çevirmek için hangi parantezi açmaya cesaret edeceksiniz?

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “Konuşmak nasıl yapılır, nasıl yapılmaz”

  1. Geri bildirim: Fabrika Ayarları | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER