🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
👻🪸🐈⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈⬛
Estetizm çoğu zaman yanlış yerden anlaşılır. Sanki mesele yalnızca güzellik düşkünlüğüymüş, süs merakıymış, biçim takıntısıymış gibi konuşulur. Oysa asıl mesele burada değildir. Asıl mesele, estetizmin belirli tarihsel koşullarda bir savunma tekniğine dönüşebilmesidir. Daha açık söylemek gerekir: insan her zaman duygularını bastırarak savunma kurmaz; çok sık olarak tam tersini yapar, düşünmeyi bloke edecek şekilde duygulanımı örgütler. Duygu burada bastırılan değil, bastırmayı kolaylaştıran araç haline gelir.
Bu yüzden gündelik dilde çok rahat kullanılan duygularını bastırıyorsun cümlesi çoğu durumda hedefi ıskalar. Çünkü ortada çoğu zaman duygunun eksikliği değil, fazlası vardır. Hatta bir tür hazır, paketlenmiş, ritimlendirilmiş, yönlendirilmiş duygu fazlası. İnsan üzülür, öfkelenir, etkilenir, heyecanlanır, tiksinir, acır, hüzünlenir; ama bütün bu duyguların toplamı düşünceye yol açmak yerine düşünceyi yerinden eder. Böylece özne duygusuzlaşmış olmaz; tam tersine duygulanım tarafından işgal edilmiş olur. Bu işgalin modern biçimlerinden biri sinematiktir: yalnız sinema salonunda değil, ekranlı hayatın tamamında.
Burada sinematik denirken bir sanat türünden çok daha geniş bir şey kastedilir. Kesme, ritim, ardışıklık, vurgu, yakın plan, duygusal işaretleme, sahne geçişi, tekrar, yoğunlaştırma, bekleme, boşaltma. Yani algının ve duygunun teknik olarak yönetilmesi. Bu mekanizma yalnız filmde değil, haber akışında, platform tasarımında, siyasi gösteride, kurumsal sunumda, kişisel imaj üretiminde, hatta bazı psikoloji konuşmalarında çalışır. İnsan kendi iç hayatını bile zamanla sinematik biçimde yaşamaya başlayabilir: olaydan çok sahne, ilişkiden çok sekans, düşünceden çok etki.
Bu çerçeveyi kurarken Freud’un Almanca metinlerinden başlamak gerekir; çünkü İngilizce Freud üzerinden dolaşan şematik dil çoğu zaman meseleyi sertleştirip basitleştirir. Freud bastırmayı duygunun düğmesini kapatma gibi ele almaz. Die Verdrängung’un başlangıcında verdiği ayrım son derece nettir: dış uyaran karşısında kaçış anlamlı olabilir, ama dürtü karşısında kaçış işlemez; çünkü Ich kendinden kaçamaz, ‘das Ich kann sich nicht selbst entfliehen’ (🔗). Bu cümle tek başına çok şey söyler. Sorun, içeriden gelen şeyi kapı dışarı etmek değildir; sorun, onunla nasıl başa çıkılacağıdır. Bastırma da tam burada devreye girer. (Freud Edition)
Freud Das Unbewusste’de bastırmanın özünü daha da keskin formüle eder: mesele dürtüyü temsil eden Vorstellung’u yok etmek değil, onu bilinçlenmeden alıkoymaktır; ayrıca bastırılan ile bilinçdışının aynı şey olmadığını özellikle belirtir (🔗). Bu ayrım çok önemlidir, çünkü popüler dilin yaptığı hatayı düzeltir. Bastırma duygunun bulunmaması değildir. Bastırma, bağların kuruluşunu engelleyen bir işleyiştir. Bir şey etkisini sürdürür, hatta bilinçdışı etkiler üretir; ama düşünce onu kendi uygun bağlantıları içinde işleyemez. Tam bu yüzden yanlış bağlar, yer değiştirmeler, sahte açıklıklar, aşırı kesinlikler, ani yargılar, hazır duygusal hüküm kalıpları ortaya çıkar. (Freud Edition)
Bu noktada estetizm savunma mekanizması olarak görünür hale gelir. Estetizm burada bir sanat zevki değil, bir ikame düzenidir. Biçim doğruluk sınamasının yerine geçer. Akıcılık kavrayışın yerine geçer. Etki düşüncenin yerine geçer. Duygulandırma çözümlemenin yerine geçer. İnsan bir şeyi gerçekten anlamadığı halde, o şeyin ritmine, tonuna, kadrajına, duygusal yönlendirmesine kapılarak anladığını sanabilir. Estetik yoğunluk epistemik kredi kazanır; çarpıcılık hakikatin yerini alır. Böylece bastırma sessizlikle değil, gürültüyle; boşlukla değil, duygusal dolulukla işler.
Walter Benjamin’in film üzerine çözümlemesi burada tarihsel bir eşik gösterir. Das Kunstwerk im Zeitalter seiner technischen Reproduzierbarkeit metninde filmin yalnızca bir içerik taşıyıcısı olmadığını, alımlama kipini dönüştüren bir aygıt olduğunu gösterir (🔗). Benjamin’in film için verdiği Chockwirkung, Ablenkung ve Zerstreuung çizgisi, sinematik biçimin düşünceyle ilişkisini doğrudan açar. Duhamel’den aktardığı şikâyette hareketli görüntülerin düşüncenin yerine geçmesi ifadesi boş bir muhafazakâr serzeniş olarak bırakılmaz; filmde asosyasyon akışının teknik olarak kesintiye uğratılması, şok etkisi, dağınık alımlama ve kitle resepsiyonu arasındaki bağ gösterilir. Benjamin’in asıl kuvveti, bunu ahlak dersi olarak değil, tarihsel bir algı rejimi dönüşümü olarak kurmasındadır. (Wikisource)
Burada kritik nokta şudur: dağınık alımlama kendi başına aptallık değildir. Benjamin bunu da söyler; alışkanlık, taktil resepsiyon, kitle düzeyinde yeni apperception görevleri gibi meseleler açılır. Sorun, bu rejimin bugün hangi yönde kullanıldığıdır. Aynı teknik imkân, kimi yerde kavrayışı genişletir, kimi yerde düşünceyi kısa devreye uğratır. Modern ekran ekonomisinde sık rastlanan şey ikinci kullanımdır. Duygulanım, düşüncenin hammaddesi olmaktan çıkıp düşünceye karşı bir tampon haline gelir. Özne bir olayla karşılaşınca önce ne olduğuna bakmaz; önce nasıl hissetmesi gerektiği hazır gelir. Bu hazır geliş, çoğu zaman görünmezdir; çünkü kişi onu kendi duygusu sanır. Oysa çoktan koreografiye dahil olmuştur.
Bu nedenle sinematik estetizmin nörolojisi denince, sinemanın beyni bozduğu gibi kaba bir iddia kastedilmez. Kastedilen şey, doğalistik duygulanımın teknik akışlar içinde zamanlanabilir, yönlendirilebilir ve ölçülebilir hale gelmiş olmasıdır. Bugün film temelli duygu araştırmaları tam da bunu çalışır. Emo-FilM veri seti, doğalistik uyaran olarak filmleri kullanarak yüksek zaman çözünürlüklü duygu anotasyonlarını fizyolojik ölçümler ve fMRI ile birlikte sunar; çalışmanın kendi tanımı bunun duygusal deneyimin dinamik nöral süreçlerini incelemek için tasarlandığını açıkça söyler (🔗). REELMO ise tam uzunlukta filmler sırasında 20 duygulanım durumu boyunca moment-by-moment raporlar, büyük veri hacmi ve ek fMRI bileşenleriyle bu çizgiyi genişletir (🔗). Bu çalışmalar psikanalitik savunma mekanizmasını tek başına kanıtlamaz; fakat sinematik akışların duygulanımı zaman içinde örgütleme kapasitesini araştırılabilir bir olgu haline getirir. Tezin olgusal zemini burada güçlenir, ama yorum düzeyi hâlâ psikanalitik ve tarihsel çözümlemedir. (Nature)
İnsanın düşünce yerine programlanmış duygulara kaçması yalnız ekran karşısında olmaz. Kurumsal hayatta da sık görülür. Çalışma koşulları bozulmuştur, iş dağılımı adaletsizdir, güven ilişkileri çökmüştür, ama bütün bunların analizi yerine motivasyon estetiği devreye girer. Aidiyet, ilham, takım ruhu, hikâye, ritüel, lansman, görsel kimlik. Kimse duygusuz değildir; tam tersine herkes hissetmeye davet edilir. Fakat neyin düşünüleceği alanı daralır. Kurumsal estetizm burada bastırmayı kolaylaştırır: sorunlar çözümlenmediği halde, sorunlar hakkında hissedilecek duygular yönetilir.
Siyasi alanda da benzer bir yapı görülür. Mülkiyet, hukuk, emek, sınıf, kaynak dağılımı gibi çözümleme isteyen alanların yerine yoğun duygulanım sahneleri geçer. Öfke, gurur, mağduriyet, intikam, aidiyet, tehdit, yücelik. Benjamin’in siyasal hayatın estetizasyonu hakkında açtığı hattın güncel karşılığı tam burada belirir: özneye hak değil ifade verilmesi, hatta ifadenin de önceden biçimlendirilmiş olması. Böylece kişi konuştuğunu sanarken aslında önceden kurulmuş duygusal bantta ilerler. Düşünce burada baskılanmaz, bypass edilir. (Wikisource)
Yakın ilişkilerdeki dramatizasyon da aynı mantıkla okunabilir. İlişkiyi taşıyan asıl meseleler çoğu zaman ritim, güvenilirlik, sorumluluk paylaşımı, sınır, süreklilik, sözün ağırlığıdır. Fakat ilişkinin estetik rejimi sürekli yüksek yoğunluklu duygu döngülerine kilitlenirse, kriz ve uzlaşma sahneleri düşünmenin yerini alır. İnsan burada duygusunu yaşamıyor değildir; duygunun içindedir. Ama bu içindelik düşünceyi açmak yerine onu iptal eder. Her tartışma bir sahneye dönüşür, her açıklama bir performansa, her onarım bir sembolik gösteriye. Sonra bir noktada kukla oyunu bozulur.
Kukla oyunu denince kastedilen şey çocuksu bir yanılsama değildir. Tam tersine, gündelik gerçeklikte ayakta kalmayı sağlayan anlam protezidir. Kişinin kendisi hakkında kurduğu anlatı, başkalarıyla ilgili örtük varsayımları, gelecek beklentileri, hangi durumda neyin normal sayılacağına dair kuralları, bedeninden gelen sinyalleri nasıl yorumlayacağına dair repertuarı, hepsi bu oyunun parçalarıdır. Bu düzenek çalışırken görünmezdir; tıpkı düzgün çalışan bir eklem gibi. Bozulduğunda görünür olur. İnsan o zaman yalnızca psikolojik bir sarsıntı yaşamaz; bedeni de huzursuzlanır. Çünkü anlam dünyasının örgütü zedelenince, beden sinyalleri de eskisi gibi yorumlanamaz. Aynı çarpıntı artık aynı anlama gelmez. Aynı ağrı, aynı yorgunluk, aynı sıkışma, aynı mide kasılması, aynı baş basıncı artık eski anlatının içine oturmaz. Rahatsızlığın bir kısmı tam da bu yeniden-yorumlama yükünden gelir.
Bu noktada bedensel rahatsızlık meselesini ne küçümsemek ne kutsamak gerekir. Kronik ağrı ve interosepsiyon literatürü bu ayrımı ciddiye almayı zorunlu kılıyor. 2024 tarihli sistematik derleme ve meta-analiz, kronik ağrı yaşayanlarda interoseptif accuracy’nin azalabildiğini, interoseptif sensibility’nin ise artabildiğini bildiriyor; yani insanlar iç sinyallere daha fazla dikkat verdiklerini veya daha fazla farkındalık yaşadıklarını bildirebilirken, sinyalleri doğru ayırt etme performansı aynı yönde artmayabiliyor (🔗). Üstelik çalışmada kanıt kesinliği konusunda da ihtiyat vurgulanıyor. Bu, tam da burada gereken ayrımı sağlar: daha çok hissetmek, otomatik olarak daha doğru bilmek değildir. Ama daha çok rahatsızlık duymak da sahte sayılacak bir şey değildir. Rahatsızlık gerçektir; sadece yorumlanması zahmetli ve dolaylıdır. (PubMed)
Freud’un Hemmung, Symptom und Angst metni bu noktada çok işe yarar. Çünkü burada işlev daralması, semptom, enerji yoksunluğu, ihtiyat, çatışma ve Ich işlevleri arasında ayrımlar açılır. Freud hemmungen için Ich işlevlerinin kısıtlanmasından söz eder; bunu bazen Vorsicht, bazen Energieverarmung ile ilişkilendirir ve Hemmung ile Symptom’un aynı şey olmadığını ısrarla ayırır (🔗). Bu ayrım bugünkü meselede şunu sağlar: bedenin verdiği tepkiyi tek bir başlığa sokmamak. Bir rahatsızlık semptom olabilir, bir kısmı işlev kısıtlanması olabilir, bir kısmı yoğun affekt yönetiminin maliyeti olabilir, bir kısmı organik süreç olabilir. Freud tarzı düşünce burada acele karar vermez; ayrım yapar, bağ kurar, iz sürer. (Gutenberg Project)
Buradan geriye dönüp modern tarihsel zemine bakıldığında, Georg Simmel’in büyükşehir çözümlemesi önemli bir eşik gösterir. Simmel modern yaşamın temel sorununu, bireyin toplumsal ve tarihsel güçler karşısında kendi varlığının özgünlüğünü koruma çabası olarak kurar; büyükşehirde sinirsel uyarımın artışı ve hızlı izlenim değişimi, buna karşılık Verstand’ın koruyucu işlevi öne çıkar (🔗). Burada savunma çizgisi büyük ölçüde duygudan düşünceye doğru işler: aşırı uyarım karşısında entelektüel filtre. Bugünün durumu ise çoğu yerde bunun tersine dönmüş görünür. Uyarımın kendisi zaten teknik olarak yönetildiği için, özne bazen düşünceden çoktan düzenlenmiş duygulara çekilerek kendini korur. Bu yüzden çağdaş savunma biçimi yalnız bastırma değil, koreografik affekt altında düşüncenin bloke edilmesidir.
Bu dönüşümün önemli bir sonucu vardır: insan artık çoğu zaman gerçeğe yalan üzerinden değil, hazır duygu üzerinden yabancılaşır. Bir olay hakkında yanlış bilgi almak tek sorun değildir. O olay hakkında hangi ritimle, hangi tonla, hangi yoğunlukta, hangi sırayla etkileneceğinin çoktan belirlenmiş olması da sorundur. Çünkü düşünce yalnız doğruluktan beslenmez; zaman ister, duraklama ister, karşılaştırma ister, çağrışım ister, geri dönüş ister. Sinematik estetik rejim ise sık sık tam bunun tersini üretir: hız, vurgu, duygusal netlik, kararsızlığa tahammülsüzlük, süreksiz yoğunluk. Kişi böyle bir rejimde düşünemediğinde çoğu zaman bunu düşünce yetersizliği sanır; halbuki çoğu kez mesele kişisel eksiklik değil, alımlama rejiminin yapısıdır.
Yine de burada kadercilik yoktur. Estetik rejim yalnız baskı üretmez; açılma da üretebilir. Aynı sinematik akış bir şeyi düşünülmez kılabileceği gibi, daha önce görülemeyeni görünür de kılabilir. Mesele, duygunun varlığı değil, duygunun düşünceyle bağıdır. Duygulanım düşünceyi başlatabilir, derinleştirebilir, hatta zorunlu kılabilir. Yas bunun örneğidir; suçluluk, utanç, dehşet, hayret de öyledir. Ama duygulanım aynı zamanda düşüncenin yerine geçebilir. Buradaki ayrım yoğunluk ile işlev arasındadır. Bir affekt ne kadar güçlü olursa olsun, eğer çağrışım yollarını kapatıyor, karşılaştırmayı bastırıyor, gerçeklik sınamasını erteliyor, yalnızca hazır hükme götürüyorsa savunma işlevi görüyordur.
Freud’un teknik metinleri bu farkı bir kez daha netleştirir. Erinnern, Wiederholen und Durcharbeiten metninde Freud’un yaptığı ayrım bugün de son derece canlıdır: özne bastırılmış olanı çoğu kez anı olarak hatırlamaz, eyleyerek tekrarlar; ‘er reproduzirt es nicht als Erinnerung, sondern als That, er wiederholt es…’ (🔗). Bu yalnız klinik odadaki aktarıma ait bir gözlem değildir; gündelik hayatta da insanlar çoğu zaman düşünmedikleri şeyi yaşarlar, çözmedikleri şeyi sahnelerler, anlamadıkları şeyi ritim halinde yeniden üretirler. Burada tekrar, bellek eksikliğinden çok dirençle ilişkilidir. O halde hakikati proses etmek denince kastedilen şey bir aydınlanma anı değil, direnç içinden geçerek bağları kurma emeğidir. Çoğu kez rahatsızlık tam bu emeğin bedelidir. (Freud Edition)
Bu yüzden kukla oyunu bozulduğunda beliren bedensel ağrılar ve rahatsızlıklar doğrudan kötüye işaret değildir. Tehlikeli olabilirler, organik nedenlere işaret edebilirler, klinik değerlendirme gerektirebilirler; bunların hiçbiri küçümsenemez. Fakat anlam dünyasının yeniden kuruluşu açısından bakıldığında, bu rahatsızlıklar aynı zamanda bir zorunlu geçiş de olabilir. Eski yorum düzeni çökerken bedenin sinyalleri çıplaklaşır; özne bunları ne yapacağını bilemeden yaşar. İşte tam burada iki hata sık yapılır. Birincisi, her şeyi derhal psikolojikleştirip bedenin ciddiyetini inkâr etmektir. İkincisi, her şeyi bedene indirip anlam örgüsünün çöküşünü görmemektir. Freud tarzı çalışma ikisini de reddeder. Ne beden yalnız bir ekran, ne de anlam dünyası yalnız bir masaldır. İkisi birbirine dolanmıştır; çözüm de bu dolanıklığın çalışma konusu yapılmasındadır.
Çağdaş ekran kültürü üzerine sert eleştiriler üreten metinlerde, semptomun estetize edilmesi ve medyatik rejimin arzuyu yönetmesi temasının tekrar tekrar dönmesi tesadüf değildir. Žižekian Analysis çevresinde yazılan bazı metinler, sosyal medya, sinema ve televizyonu semptomun estetik yönetimi ve görünmezleştirilen ideolojik yapılar ekseninde birlikte düşünmeye çalışıyor (🔗). Bu metinlerin polemik tonu ayrı bir meseledir; fakat yakaladıkları bir nokta vardır: ekran rejimi yalnız içerik taşımaz, arzu ile semptom arasına giren bir biçim ekonomisi de kurar. Öte yandan Türkçede Freud metinlerini kavram düzeyinde yeniden dolaşıma sokan çeviri/yorum girişimleri, özellikle bilinçdışının çeviri ve direnç aşılmasıyla tanınabileceğini vurgulayan çizgiler, bu tartışmayı yerel dilde düşünmek için yararlı bir ara zemin sağlar (🔗). Bunlar omurga değil, yankı alanıdır; omurga yine Freud’un Almancasıdır. (Žižekian Analysis)
Asıl mesele en sonunda etik ve bilişsel bir meseleye döner. Gafil avlanmamak ne paranoyak teyakkuzdur ne de her şeye kuşkuyla saldırmaktır. Gafil avlanmamak, duygulanımın düşünceyi ikame ettiği anları fark edebilme kapasitesidir. Gerçek gerçekliği sınamak da soyut bir rasyonalizm değildir; hangi duygunun neyi açtığını, hangisinin neyi kapattığını ayırabilmektir. İnsan yalnız yalanlardan değil, fazla iyi paketlenmiş doğrulardan da korunmak zorundadır. Çünkü doğruluk parçaları, düşünceyi bloke eden estetik-duygulanımsal rejim içine yerleştiğinde, hakikate değil itaate hizmet edebilir.
Burada rahatlatıcı bir sonuç yoktur. Estetizmin savunma işlevini görmek, konforlu bir içgörü sağlamaz; tam tersine bir dizi kaybı görünür kılar. Önceden doğal sanılan duyguların bir kısmının ne kadar programlı olduğu, sahici sanılan tepkilerin bir kısmının ne kadar koreografik olduğu, düşünce sanılan açıklıkların ne kadar biçimsel olduğu ortaya çıktıkça öznenin anlam dünyası geçici olarak zedelenir. Bu zedelenme çoğu zaman huzursuzluk üretir. Bazen bedende, bazen ilişkide, bazen işte, bazen dilde, bazen uykuda. Ama hakikati proses etmek başka türlü olmaz. Çünkü düşüncenin yeniden kurulması, ancak hazır duygulanım bantlarından çıkıp temsil bağlarını tekrar çalıştırmakla mümkündür.
Freud’un Almancasının hâlâ canlı kalmasının nedeni tam da budur. Orada psikoloji tavsiyesi yoktur; ayrım emeği vardır. Bastırma, bilinçdışı, tekrar, direnç, ketlenme, semptom, çalışma. Bunlar huzur vaat eden kavramlar değildir; fakat karanlıkta sahte güvenlik üreten kavramlar da değildir. İnsan kendinden kaçamaz. O halde mesele kaçışın mümkün olup olmadığı değil, kaçışın hangi biçime girdiğidir. Bugünün sık kaçışı, düşünceden duygusuzluğa değil, düşünceyi yerinden eden programlanmış duygulara doğrudur. Sinematik estetizmin nörolojisi tam bu kaçışın tarihsel-teknik organizasyonunu anlatır. Ve kukla oyunu bozulduğunda beliren rahatsızlık, eğer aceleyle bastırılmazsa, düşüncenin geri dönüşü için gerekli bedellerden biri olabilir.






























Geri bildirim: The Neurology of Cinematic Aestheticism – Žižekian Analysis
Geri bildirim: Phantomoperand 👻🪸🐈⬛ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Avrupa ve Türkiye: Diyalektik, Maxime, Gurmelik, Diyalektik | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Burgu: Çalkantının Katmanlaştığı Sosyal Medya Tekilliği | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Ne Uçarsa Uçsun: Kesinleşmiş İmkânsızlık, Burnout ve Boreout | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER