(playlist)
🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
👻🪸🐈⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈⬛
Giriş
1967, Ortadoğu tarihindeki sıradan savaş tarihlerinden biri değildir. Bu tarihin belirleyiciliği, altı gün sürmüş bir askerî çatışmanın kronolojisinde değil, o çatışmanın ardından görünür hale gelen devlet pratiğinde yatar. 5 Haziran sabahı başlayan savaş birkaç gün içinde büyük bir bölgesel harita değişimine yol açtı; ama asıl önemli olan şey, savaş bittikten sonra kurulan yeni rejimdi. Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze ve Golan artık yalnızca askerî denetim altındaki alanlar değil, nüfusu, toprağı, hukuku ve geleceği yeniden düzenlenmeye başlanmış bir coğrafya haline geldi. İsrail’in bu tarihten sonra yalnızca Holocaust sonrası güvenlik devleti olarak anlatılması bu yüzden imkânsızlaştı. Sahneye çıkan şey, işgal eden, yerleşim açan, statü değiştiren, geri dönüşü engelleyen ve Filistinlileri kalıcı bir baskı rejimi altında tutan bir devletti. 1967’nin asıl önemi burada yatar.
Bu dönüşüm yalnız Ortadoğu’yu değiştirmedi. Almanya’daki antifaşist ve anti-emperyalist tahayyülün iç dengesini de sarstı. Savaş sonrası yıllarda Yahudiler antifaşist kimlik siyasetinin ilk ve başlıca mağdur figürüydü. Bunun nedeni herhangi bir kültürel ayrıcalık ya da ahlâkî romantizm değildi; Nazi imha siyasetinin en yoğun ve en sistematik biçimde onlara yönelmiş olmasıydı. Almanca konuşulan dünyada ‘bir daha asla’ denildiğinde, bunun ilk somut muhatabı Yahudilerdi. Ama 1967’den sonra bu kurucu ahlâki merkezin taşıyamadığı başka bir tarih sahnenin ortasına çıktı: işgal altındaki Filistin, sürgün, mülksüzleştirme, yerleşimcilik ve kalıcı denetim. O andan itibaren savaş sonrası Yahudi merkezli duyarlılık ile Filistin’in bastırılmış tarihi aynı çerçeve içine sığmamaya başladı.
DDR ve daha sonra Batı Alman radikal solu bu kırılmayı erken fark etti. İsrail’i yalnızca geçmiş felaketin korunma biçimi olarak değil, güncel bir saldırgan-yayılmacı devlet olarak okumaya başladılar. Bu okuma keyfî değildi. 1967 sonrası olguların kendisi bunu zorluyordu. İşgalin geçici olmayışı, Doğu Kudüs’ün statüsüne el uzatılması, yerleşim mantığının hemen filizlenmesi, yeni yerinden edilme dalgaları, Filistinlilerin hayat alanının parçalanması ve hukukun işgal lehine genişletilmesi, bu cephenin dilini maddi olarak besledi. İsrail’i fail-devlet olarak adlandırmaları, büyük ölçüde sahnede gerçekten ne olduğuna bakmalarından kaynaklandı.
Bununla birlikte, bu dönüşümün bazı dar ve özel momentlerde yanlış hedeflere kaydığı da inkâr edilemez. Anti-Siyonist çizgi, kimi anlarda devlet eleştirisi ile Yahudi kimliğini tehlikeli biçimde birbirine yaklaştırabildi. Ama bu kayma, İsrail devletinin işgal, yerleşim ve savaş suçlarıyla örülü pratiğini görünmez kılmaz. Asıl mesele, bu iki şeyi birbirine karıştırmadan düşünmektir. Bir yanda 1967’den itibaren daha açık hale gelen saldırgan-yayılmacı devlet pratiği, öte yanda bazı anti-Siyonist çevrelerde beliren hedef kaymaları. Birincisi temel tarihsel olgudur; ikincisi ise ancak onun üstüne binen, onu iptal etmeyen dar bir sapma olarak anlaşılabilir.
1948’de başlayan Birinci Nakba ile 2023 sonrasında belirginleşen İkinci Nakba arasındaki süreklilik de tam burada görünür olur. 1967 bu iki eşik arasındaki kurucu köprüdür. 1948’de sürgün ve mülksüzleştirme ile başlayan süreç, 1967’de işgal ve yerleşim rejimiyle kurumsallaştı; 2023 sonrasında ise Gazze ve Batı Şeria’da çok daha yoğun, çok daha açık ve çok daha yıkıcı bir parçalama siyasetine dönüştü. Bu nedenle 1967, yalnız geçmişi açıklayan değil bugünü anlamayı da mümkün kılan merkez tarihtir. İsrail’in bugün neye dönüştüğünü kavramak için dönülmesi gereken asıl eşik budur. Komünist cephe ile radikal anti-emperyalist hat bu eşiği erken fark etti; onların tarihsel ciddiyeti de burada yatar.
I. 1945 sonrası kuruluş anı: Yahudiler neden ilk merkezdi?
1945 sonrasında Almanya’da antifaşizm denildiğinde bunun ilk anlamı henüz sokak çatışmaları, gençlik altkültürleri ya da genel bir ırkçılık karşıtlığı değildi. İlk anlam, Nazi rejiminin Yahudilere karşı işlediği suçun özgüllüğünü tanımaktı. Bu suç sıradan savaş vahşetlerinden biri olarak düşünülmedi. Hukuki dışlama, ekonomik gasb, kamusal hayattan sürme, gettolara kapatma, zorunlu nakil, kamp sistemi ve sistematik imha, modern devletin bürokrasi, hukuk, polis ve sanayiyle birleşerek belirli bir topluluğu yok etmeye yönelmiş yoğunlaşmış biçimiydi. Savaş bittiğinde açığa çıkan şey yalnızca büyük bir yıkım değil, modern Avrupa’nın merkezinden üretilmiş özgül bir imha düzeniydi. Bu nedenle savaş sonrası antifaşist vicdan, ilk olarak Yahudileri gördü. Çünkü tanınması gereken suç en önce oradaydı.
Bu ilk tanımanın içeriği soyut bir merhamet dili değildi. Sorular son derece somuttu. Hayatta kalanların güvenliği nasıl sağlanacaktı, malların iadesi ve tazminat nasıl ele alınacaktı, Nazi rejimi tarafından yurttaşlıktan ve hukuki kişilikten düşürülmüş insanların statüsü ne olacaktı, Avrupa’da kalmak istemeyenler ne yapacaktı, aynı türden bir şiddet nasıl tekrar engellenecekti? Savaş sonrası antifaşist kimlik siyasetinin ilk kurucu refleksi, genel insanlık dersi vermek değil, önce bu tarihsel suçun somut muhatabını tanımaktı. Bu nedenle Yahudiler savaş sonrası antifaşist vicdanın ilk gözağrısıydı. Buradaki gözağrısı romantik bir ayrıcalık değil, suçun en sert adresini tanıma zorunluluğuydu.
Batı Almanya’da bu durum özel bir tarihsel yükle birleşti. İsrail’e dönük yaklaşım sıradan diplomatik temaslardan ibaret değildi; Nazi suçlarının mirasıyla iç içe geçmiş bir siyasal-ahlâki ilişkiydi. Onarım, tazminat ve tarihsel sorumluluk meseleleri bu çerçevede gelişti. Yahudilere yapılan şeyin genel savaş acıları içinde eritilmesine karşı belirli bir direnç oluştu. Bu direnç eksiksiz değildi, sahici bir yüzleşme de çoğu zaman sancılı ve gecikmişti, ama yine de şu temel doğruluğu kurdu: Nazi suçlarının merkezi Yahudi imhasıydı ve savaş sonrası antifaşizmin ilk dili bunu tanımadan kurulamazdı.
Tam da burada sonraki büyük çelişkinin tohumu vardı. Çünkü Yahudilere karşı işlenmiş suçun özgüllüğünü tanımak zorunluydu; ama bu zorunluluk, Filistin’de olan biteni ikincilleştiren bir ahlâki çerçeveye de dönüşebildi. Holocaust’un korkunç ağırlığı, İsrail’in kuruluş koşullarını ve Filistinlilerin uğradığı sürgün ile mülksüzleştirmeyi eleştirel biçimde düşünmeyi uzun süre çok zorlaştırdı. İsrail, Avrupa’nın kıydığı halkın güvenliğini sağlayacak siyasal biçim gibi görüldü; Filistin ise bu ilk merkezî ahlâki çerçevenin dışında kaldı. Görünmez değildi, ama ikincildi. Birinci Nakba tamamen bilinmiyor değildi, ama ana antifaşist duyarlılığın tam ortasına yerleşemiyordu.
Bu yüzden savaş sonrası ilk doğruluk aynı anda bir askı da üretti. Yahudiler ilk merkezdi, çünkü tarihsel suç en yoğun biçimde onlara yönelmişti. Ama bu merkez, başka bir tarihsel yarayı, yani Filistin’in sürgün ve mülksüzleştirilme tarihini uzun süre tam olarak içine alamadı. Holocaust sonrası antifaşist duyarlılık, ilk anda haklı biçimde Yahudilere odaklanırken, aynı anda gelecekte patlayacak büyük bir çelişkiyi de biriktiriyordu. Bu çelişki 1948’den itibaren oluştu, 1967’de ise artık bastırılamaz hale geldi.
II. 1948–1967: Askıdaki çelişki
1948 ile 1967 arasındaki dönem çoğu zaman yalnızca daha büyük savaşın önsözü gibi anlatılır. Oysa bu yıllar, iki ayrı tarihin aynı anda ve birbiriyle çarpışmaya hazırlanarak ilerlediği dönemdir. Bir yanda Holocaust sonrası Yahudi güvenliği düşüncesi, İsrail’i Avrupa’nın kıydığı halk için güvenlik cevabı gibi kodluyordu. Öte yanda Filistinlilerin 1948’de yaşadığı sürgün, mülksüzleştirme ve geri dönüşün engellenmesi, bastırılmış ama kaybolmamış bir tarih olarak birikiyordu. İsrail’in kuruluşu, Alman dünyasında ilk aşamada sömürgeci bir devlet doğuşu olarak değil, Yahudilere yönelmiş Avrupa şiddetinin ardından oluşmuş siyasal bir barınak olarak algılandı. Bu algı, Filistin felaketini bilinmez kılmadı ama ahlâki hiyerarşide aşağı itti.
Birinci Nakba burada belirleyicidir. Filistinli toplumun büyük bölümü 1948’de sürüldü, köyler boşaltıldı, mülkiyet rejimi değiştirildi ve geri dönüş sistematik biçimde engellendi. Bu süreç, sıradan savaş yer değiştirmesi olarak değil, kurucu bir mülksüzleştirme ve söküp atma rejimi olarak anlaşılmalıdır. Ama savaş sonrası Alman antifaşist merkezin öncelikleri farklıydı. İsrail, Avrupa’nın suçuyla bağlantılı olarak okunduğu için Filistin’in tarihi ikinci planda kaldı. Böylece ilk bakışta ahlâki olarak son derece güçlü görünen Yahudi-merkezli düzen, aynı anda başka bir haksızlığın tam merkezde görünmesini engelleyen bir perde işlevi gördü.
Batı Almanya ile Doğu Almanya arasındaki fark bu yıllarda daha da belirginleşti. Batı’da İsrail’e yönelik özel ilgi ve koruyucu yaklaşım, Nazi suçlarının bıraktığı yükten besleniyordu. Bu nedenle İsrail’in Ortadoğu’daki fiilî pratikleri çoğu zaman geri planda kalabiliyordu. Doğu’da ise mesele daha erken bir anti-emperyalist ve bloklar arası saflaşma çerçevesine yerleşti. İsrail giderek Batı blokunun bölgesel uzantısı, Arap dünyasına karşı askeri ileri karakol ve kolonyal bir güç gibi algılanmaya başladı. Bu, 1967’den sonra çok daha sert bir devlet dili kazanacaktı; ama ön hazırlıkları 1948–1967 arasındaki yıllarda atılmıştı.
Bölgesel planda da gerilim birikiyordu. 1956 Süveyş Savaşı sonrasında kurulan düzen kırılgandı. Sınır gerilimleri, Filistinli fedai eylemleri, İsrail karşı saldırıları, Arap devletleri arasındaki rekabet ve Soğuk Savaş ittifakları bölgeyi sürekli patlamaya açık tutuyordu. 1966’daki as-Samu baskını, İsrail’in Ürdün cephesinde ne kadar geniş çaplı cezalandırıcı operasyonlar yapabileceğini gösterdi. 1967 baharında İsrail-Suriye gerilimleri daha da tırmandı. Sovyet yanlış istihbaratı, Mısır’ın Sina’ya asker sevki, UNEF’in çekilmesi ve Tiran Boğazı’nın kapanması, askeri kırılmayı hızlandırdı. Ama bu ön tarih anlatılırken belirleyici nokta unutulmamalıdır: krizin bölgesel kökenleri ne kadar karmaşık olursa olsun, savaşın sonucunda ortaya çıkan düzen İsrail’in işgal, toprak denetimi ve demografik baskı kapasitesini genişleten bir düzendi.
İşte 1948–1967 arasındaki askıdaki çelişki tam burada anlam kazanır. Bir tarafta Holocaust sonrası Yahudi güvenliği ekseni vardı; öte tarafta artık bastırılamayacak kadar birikmiş Filistin sürgünü ve topraksızlaştırılması. İlk eksen, kendi tarihsel doğruluğuna rağmen ikincisini taşıyamıyordu. İkinci eksen ise henüz tam görünür değildi ama sürekli güç topluyordu. 1967 geldiğinde çarpışacak olan tam da bu iki tarihti. Savaş yalnız devletleri değil, savaş sonrası ahlâki merkezleri de birbirine çarptırdı. O andan sonra Yahudi merkezli ilk antifaşist duyarlılıkla devam etmek, İsrail’in fiilî devlet pratiğini görmezden gelmek anlamına gelmeye başladı. Filistin’in bastırılmış tarihi sahnenin ortasına geri döndü ve eski merkez artık eski haliyle korunamaz oldu.
1948–1967 dönemi bu yüzden bir suskunluk dönemi değil, ertelenmiş hakikatin birikim dönemidir. İsrail’in kuruluşu Avrupa suçunun gölgesinde meşrulaştırılırken, Filistinlilerin kaybı ve sürgünü altta çalışmayı sürdürdü. Bu birikim 1967’de patladı. O tarihten sonra artık mesele yalnız geçmişte ne yaşandığı değil, İsrail’in şimdi ne yaptığı oldu. Tam da bu nedenle 1967, bir askerî dönüm noktasından çok daha fazlasıdır: savaş sonrası ahlâki haritanın altını oyan, bastırılmış Filistin tarihini geri çağıran ve İsrail’i yeni bir fail-devlet olarak görünür kılan tarihtir.
III. 1967: Savaş değil, İsrail’in gerçek karakterinin açığa çıkışı
1967’nin anlamı, yalnızca altı gün sürmüş bir askerî çatışmanın hızında aranamaz. Asıl belirleyici olan şey, savaşın bitiminde ortaya çıkan yeni siyasal coğrafyadır. 5 Haziran sabahı başlayan ilk büyük hava saldırısı birkaç gün içinde Sina, Gazze, Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Golan’da yeni bir fiilî denetim rejimi yarattı. Ama bu değişimi yalnız ‘toprak kazanımı’ diye anlatmak eksik kalır. Burada olan şey, toprağın el değiştirmesiyle birlikte nüfusun, hukukun ve geri dönüş ihtimalinin de yeniden düzenlenmesiydi. 1967’yi kurucu tarih yapan budur. O andan sonra İsrail artık yalnızca geçmişte ağır şiddete uğramış bir halkın güvenlik kabuğu gibi görülemezdi; işgal eden, statü değiştiren ve kalıcılığı hedefleyen bir devlet pratiği sahnenin ortasına çıktı. (PalQuest)
Bu kırılmanın en sert göstergesi yerinden edilmedir. 1948’te sürülmüş olan çok sayıda Filistinli, 1967’de ikinci kez yerinden edildi; yeni işgal alanlarında yaşayan geniş sivil nüfus da aynı baskı altında yeniden hareket ettirildi. Tom Segev’in 1967 mülteci meselesine dair ayrıntılı incelemesi, İsrail içindeki tartışmaların çok erken tarihte özellikle Gazze’deki Filistinli nüfusun nasıl azaltılacağı, yeniden yerleştirileceği ya da dışarı yönlendirileceği üzerine yoğunlaştığını gösteriyor. Bu, savaşın yalnız cephede kazanılmış bir askerî zafer olarak değil, demografik ve siyasal mühendislik imkânı olarak da görüldüğünü ortaya koyar. 1967’den sonra geri dönüş meselesinin acil ve kalıcı bir sorun haline gelmesi de bu yüzdendir. (PalQuest)
İşgalin karakteri kısa sürede daha da berraklaştı. Doğu Kudüs’ün sınırları fiilen genişletildi, Batı Şeria ile Gazze askerî yönetim altında yeni bir denetim alanına çevrildi, Golan ve öteki alanlarda da yalnız askerî değil idari ve hukuki sonuçları olan bir yeni rejim kuruldu. MERIP’in 1967’nin ellinci yılı için hazırladığı dosya, savaş sonrasındaki ilk aylarda ortaya çıkan bu adımların geçici savunma tedbirleri değil, daha kalıcı bir işgal ve ilhak mantığının erken belirtileri olduğunu açık biçimde vurguluyor. Yerleşim düşüncesinin hızla filizlenmesi, Doğu Kudüs’ün yeniden düzenlenmesi ve askerî yönetimin normalleştirilmesi, İsrail’in 1967’yi yalnızca düşmanı geri püskürtme anı olarak görmediğini kanıtladı. Bu tarihten sonra ‘geçici işgal’ sözü gerçeği örten bir perdeye dönüştü. (Institute for Palestine Studies)
Tam burada savaş sonrası İsrail algısında niteliksel bir dönüşüm kaçınılmaz hale geldi. Çünkü 1967’den sonra görülen şey, yalnızca bir devletin kendini koruma refleksi değildi. Toprağı elinde tutmaya, nüfusu hareket ettirmeye, geri dönüşü fiilen imkânsızlaştırmaya ve hukuku kendi işgal düzeninin hizmetine sokmaya yönelen bir devlet mantığıydı. Bu mantık, daha sonra yerleşimciliğin, alan parçalamanın ve Filistinlileri sürekli baskı altında tutan idari mekanizmaların temelini attı. İsrail’in saldırgan-yayılmacı devlet niteliği bu andan sonra artık soyut bir suçlama değil, işgalin bizzat örgütlenme biçiminden çıkan bir tarih tespiti haline geldi. 1967, bu yüzden bir savaş tarihi değil, bir devlet biçiminin açığa çıkış tarihidir. (PalQuest)
IV. 1967’nin Alman sonucu: Yahudi merkezli antifaşizmin çözülmesi
Savaş sonrası Almanya’da antifaşist duyarlılığın ilk merkezi Yahudilerdi. Bunun nedeni yalnızca geçmişe yönelik suçluluk değil, Nazi imha siyasetinin özgül ağırlığıydı. Fakat 1967, bu merkezin artık tek başına sürdürülemeyeceğini gösterdi. Çünkü savaş sonrası ahlâki düzen, Yahudi mağduriyetini tanıyordu ama Filistin’in sürgün, işgal ve mülksüzleştirme tarihini aynı yoğunlukta taşıyamıyordu. 1967’den sonra bu bastırılmış tarih geri döndü. Böylece savaş sonrası antifaşist kimlik siyasetinde merkez kaydı: Filistinliler yeni mazlum figürü, İsrail yeni fail-devlet olarak görünmeye başladı. Bu değişim bir kapris ya da moda değildi; maddi olayların zorladığı bir ahlâki yer değiştirmeydi. (Cambridge University Press & Assessment)
Batı Alman Yeni Solu’nda bu dönüşüm çok hızlı oldu. Jeffrey Herf’in gösterdiği gibi, Haziran ile Eylül 1967 arasında İsrail’e bakış köklü biçimde değişti; daha önce Holocaust sonrası güvenlik çerçevesinde düşünülen devlet, giderek saldırgan, sürgün ettirici, sömürgeci ve ırkçı bir güç olarak yeniden adlandırıldı. Burada belirleyici olan şey, genç kuşakların yalnız psikolojisi değildi. İsrail’in 1967’de ne yaptığıydı. İşgalin kalıcılaşması, yerinden edilmenin yeniden açılması ve Filistin’in artık kenarda tutulamayacak bir tarih olarak görünür hale gelmesi, bu dönüşümü zorladı. O nedenle 1967 sonrası anti-İsrail yönelim, yalnız geçmişten kaçma refleksi olarak değil, İsrail’in fiilî devlet pratiğine verilen cevap olarak anlaşılmalıdır. (Cambridge University Press & Assessment)
Bu yeni durum savaş sonrası ilk ahlâki merkezin çözülmesine yol açtı. Daha önce antifaşist duyarlılığın kurucu nesnesi olan Yahudiler, artık İsrail devletinin somut pratiğiyle aynı tarihsel sahnede düşünülmek zorundaydı. Bu noktada sevginin yer değiştirmesi denilen şey oluştu. Eski merkez, yeni tarih karşısında artık yeterli görünmüyordu; çünkü İsrail’in işgal ve yerinden etme siyaseti karşısında yalnız geçmişteki mağduriyeti öne çıkarmak, bugünün fiilî şiddetini görünmezleştirme riskini taşıyordu. Böylece antifaşist duyarlılığın eski yönü çözülürken, Filistin dayanışması yeni ahlâki merkez haline geldi. Aşkın nefrete dönüşmesi denen şey tam burada, yani somut devlet şiddetinin eski duygusal düzeni parçalayarak yeni bir siyasal öfke üretmesinde aranmalıdır. (Cambridge University Press & Assessment)
Bu dönüşümün hakkını vermek için bir şeyi açık tutmak gerekir: İsrail’e yönelik öfkenin tarihsel zemini, İsrail’in kendi fiilleriydi. İşgal, yerleşim, mülksüzleştirme ve Filistinlileri kalıcı baskı rejimi altında tutma siyaseti ortada dururken, bu öfkeyi salt irrasyonel savrulma gibi anlatmak gerçeği tersine çevirmek olur. Alman solunda yaşanan kırılma, 1967’nin açtığı maddi dünyanın sonucuydu. Eski merkez kendi ahlâki gücünü korumak istiyorsa, artık yalnız geçmişe değil, Filistin’de o anda kurulmakta olan yeni tahakküm rejimine de bakmak zorundaydı. Bakamadığı yerde çözülme kaçınılmazdı. 1967’nin Alman sonucu, işte bu çözülmenin adıdır. (Cambridge University Press & Assessment)
V. DDR cephesi: Erken teşhis, berrak anti-Siyonizm, saldırgan devlet kavrayışı
1967 sonrasında İsrail’in neye dönüştüğünü en erken ve en net gören hatlardan biri DDR cephesiydi. Bu çizginin önemi, İsrail’i savaş biter bitmez savunma refleksiyle değil, saldırı, genişleme ve işgal mantığıyla tarif etmesinde yatar. 7 Haziran 1967 tarihli Neues Deutschland, İsrail saldırısının “von langer Hand vorbereitet” olduğunu ve “Schuld des Aggressors Israel” ifadesiyle meselenin özünü kurduğunu yazıyordu. Bu yalnız gazetecilik dili değildi. 1967’ye ilişkin temel hüküm burada kurulmuştu: İsrail’in askeri zaferi, bir güvenlik önlemi değil, önceden hazırlanmış bir saldırı ve genişleme hamlesiydi. Daha o anda kullanılan dil, sonraki yıllarda doğrulanan işgal ve yerleşim gerçeğini erkenden işaret ediyordu. (ND-Archiv)
DDR’nin tarihsel ciddiyeti tam burada başlar. Bu hat, 1967’nin sadece bir sıcak savaş değil, kalıcı bir kolonyal yeniden düzenleme olduğunu erken gördü. İsrail’in işgali geçici olmayacaktı; Doğu Kudüs’ün statüsü değişecek, yerleşim mantığı genişleyecek, Filistinlilerin sürgün ve topraksızlaştırılması yeni biçimler kazanacaktı. O sırada birçok Batılı merkez akım İsrail’i hâlâ geçmiş felaketin savunma kalesi olarak anlatırken, Doğu Alman çizgi artık fail-devleti adlandırıyordu. Bunun değeri küçümsenemez. Çünkü 1967 sonrası gerçeklik tam da bu dili haklı çıkardı: işgal devam etti, yerleşim siyaseti büyüdü ve Filistin coğrafyası kalıcı biçimde parçalanmaya başlandı. DDR cephesinin erken doğruluğu burada yatıyordu. (ND-Archiv)
Bu erken teşhis yalnız bir savaş yorumundan ibaret değildi; daha geniş bir anti-emperyalist dünya görüşünün parçasıydı. Filistin meselesi, bu çerçevede yerel bir sınır anlaşmazlığı değil, kolonyal tahakkümün ve Batı blokunun bölgesel örgütlenişinin düğüm noktası olarak görülüyordu. İsrail’in Arap dünyası karşısında üstlendiği askerî ve siyasal rol, onu sıradan bir ulus-devlet olarak değil, daha büyük bir güç mimarisinin etkin organı olarak düşünmeye yol açtı. Bu perspektif, İsrail’in 1967 sonrası fiilî pratiğiyle birleştiğinde boş bir slogan olmaktan çıktı. İşgal, yerleşim, alan denetimi ve nüfus baskısı gerçekten de bu okumayı sürekli besledi. Bu nedenle DDR’nin anti-Siyonizmi, en güçlü yerinde, güncel gerçekliğin perdesini yırtan bir teşhis gücü taşıyordu. (De Gruyter Brill)
DDR cephesinin tarihsel önemi, İsrail’i erken tarihte saldırgan-yayılmacı devlet olarak adlandırmasındadır. Bu hat, 1967 sonrası rejimin özünü ana akımlardan daha berrak gördü. İsrail’i yalnız geçmiş mağduriyetin uzantısı olarak değil, işgalin, genişlemenin ve Filistin’i parçalayarak yönetmenin faili olarak kavradı. Sonraki onyıllarda Batı Alman radikal solu ile Filistin dayanışmasının daha sert biçimleri de büyük ölçüde bu erken teşhis zemininde gelişti. İsrail’in gerçek karakteri konusunda tarih, uzun vadede bu sert erken teşhisi doğruladı. Bu yüzden DDR cephesi, 1967’yi okuma biçimi bakımından, tarihin kenarında kalmış bir ideolojik sapma değil, merkez akımların uzun süre yumuşattığı bir gerçeği erkenden söylemiş bir hat olarak ele alınmalıdır. (ND-Archiv)
VI. RAF-RZ-PFLP hattı: 1967’nin Alman radikalizmindeki devamı
1967’den sonra Batı Alman radikal solu için Filistin meselesi uzaktaki bir dış politika başlığı olmaktan çıktı. Üniversite hareketi, sokak protestosu ve antifaşist hafıza siyasetiyle sınırlı görünen alan, giderek dünya ölçeğinde cepheleşmiş bir anti-emperyalist tahayyüle açıldı. Vietnam, Latin Amerika ve Filistin aynı harita içinde düşünülmeye başlandı. Burada Filistin’in özel yeri şuydu: 1967 sonrasında İsrail artık yalnızca geçmişte ağır şiddet görmüş bir topluluğun devleti gibi değil, işgal eden, toprak tutan, nüfusu denetleyen ve geri dönüşü engelleyen bir güç olarak okunuyordu. Jeffrey Herf’in gösterdiği gibi, Batı Alman Yeni Solu’nda İsrail’e dönük sert dönüşüm Haziran ile Eylül 1967 arasında biçimlendi ve İsrail giderek “aggressors, expellers, exploiters, colonialists, and even racists” diliyle yeniden adlandırıldı. Bu dönüşüm sonradan icat edilmiş bir anlatı değil, eşzamanlı bir siyasal kırılmaydı. (🔗)
Bu kırılmanın militan kanattaki ifadesi RAF ve ona yakın çevrelerde belirginleşti. RAF’nin The Urban Guerilla Concept metni, metropoldeki mücadeleyi açıkça anti-emperyalist dünya çatışmasının parçası olarak kuruyor; legal ve illegal, ulusal ve uluslararası, siyasal ve silahlı mücadele arasında bağ kurduğunu açıkça ilan ediyor. Burada Filistin yalnızca bir örnek değil, kurucu dış cephelerden biridir. RAF çevresindeki 1972 tarihli Regarding the Strategy for Anti-Imperialist Struggle metni de, Münih’teki eylemi “anti-imperialist” bir stratejik bağlam içine yerleştirerek Filistin hattını Almanya’daki mücadeleyle aynı tarihsel eksende düşünür. Bu metinler, Alman radikal solunun kendi kendini neden yalnız bir iç muhalefet değil, küresel bir savaşın Avrupa cephesi olarak gördüğünü gösterir. (🔗) (🔗)
Bu hatta PFLP’nin rolü belirleyiciydi. PFLP’nin 1969 tarihli Strategy for the Liberation of Palestine belgesi, Filistin mücadelesini yalnız ulusal bir toprak meselesi olarak değil, İsrail, dünya Siyonizmi ve dünya emperyalizmiyle bağlantılı daha geniş bir savaşın parçası olarak kuruyordu. Belgenin mantığı açıktır: düşman tekil değil bileşik bir yapıdır; mücadele de buna göre hem ulusal hem bölgesel hem uluslararası düzeyde düşünülmelidir. Bu çerçeve Batı Alman radikal solunda büyük yankı buldu, çünkü 1967 sonrası İsrail’i artık yalnız bölgesel bir devlet gibi değil, dünya sisteminin bir düğüm noktası olarak görmelerine teorik bir iskelet sundu. RAF ve RZ çevrelerinin Filistin hattına yönelimi bu yüzden salt duygusal özdeşleşme değildi; PFLP gibi örgütlerin sunduğu dünya görüşüyle de besleniyordu. (🔗)
Bu süreçte Alman radikal solunun Filistinli örgütlerle pratik bağ kurması da belirleyici oldu. Social History Portal’daki kronoloji, RAF üyelerinin 1970’te Ürdün’e giderek eğitim aldığını kaydediyor. Bu ayrıntı, Filistin’in Batı Alman radikalizminde sadece simgesel değil, örgütsel ve stratejik olarak da merkezî bir rol oynadığını gösterir. Filistin artık uzakta desteklenen bir dava değil, Alman radikal solunun kendi siyasal tahayyülünün iç öğesi haline gelmişti. İsrail’e dair erken ve sert teşhisler de bu bağlamda düşünülmelidir: İsrail mağdur-devlet değil fail-devlet, Filistin meselesi de yalnız insani kriz değil dünya-sistem çatışmasının düğüm noktası olarak okunuyordu. (🔗)
Bu hattın tarihsel ciddiyeti burada yatar. İsrail’in 1967 sonrası karakterini birçok merkez akımdan daha erken teşhis ettiler. İşgalin geçici olmadığını, yerleşim ve ilhak mantığının büyüyeceğini, Filistin meselesinin yalnız mülteci sorunu değil sömürgeci tahakküm sorunu olduğunu sert biçimde adlandırdılar. Bu, onların siyasal diline kaba bir romantizm değil, maddi gerçekliğin kendisi tarafından verilmiş bir keskinlik kazandırdı. Filistin’in dünya anti-emperyalist savaşının görünür düğümü haline gelmesi, Alman radikal solunun kendi tarihini 1967’den sonra neden yeniden kurduğunu anlamak için merkezî bir anahtardır. (🔗)
VII. Anti-Siyonizmin tarihsel gücü: Neden bu hat kendini haklı saydı?
Bu hattın kendini haklı saymasının nedeni yalnız ideolojik sadakat değildi; İsrail’in 1967 sonrası fiilî devlet pratiğiydi. Anti-Siyonizmin maddi zemini işgaldi. Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze ve Golan’ın işgali; ardından gelen yerleşimci açılım; Doğu Kudüs’ün yeniden düzenlenmesi; alan parçalama; askeri yönetim ve idari kontrol; geri dönüşün sistematik biçimde tıkanması; bütün bunlar anti-Siyonizmi bu çevreler için soyut bir fikir değil, çıplak gerçeğin adı haline getirdi. MERIP’in ellinci yıl dosyası, 1967 savaşının hemen ardından ilhakçı ve yerleşimci tahayyüllerin güçlendiğini, Greater Israel çizgisinin savaş sonrasında hızla örgütlendiğini ve işgalin kısa süreli bir bekleme alanı olarak değil, dönüştürülebilir bir egemenlik alanı olarak düşünüldüğünü vurguluyor. Bu yüzden anti-Siyonist teşhis, sonradan türetilmiş bir slogan değil, işgal rejiminin iç mantığını erken yakalama çabasıydı. (🔗)
Yerleşimciliğin tali değil yapısal bir mesele olduğunu erken fark etmeleri de bu gücün parçasıydı. MERIP’te yayımlanan 1980 tarihli yerleşim hareketi analizi, İsrail’in temel çelişkisinin işgal altındaki toprağı elinde tutarken büyük Filistinli nüfusla ne yapacağını belirlemek olduğunu; yerleşim hareketinin de bu çelişkiye stratejik cevap olarak büyüdüğünü anlatıyor. Bu, anti-Siyonist cephenin neden toprak, nüfus ve alan kontrolü başlıklarını merkeze aldığını açıklar. Mesele yalnız savaş ya da diplomasi değil, sömürgeci mekân üretimiydi. Filistinlilerin yaşadığı şey yalnız askerî baskı değil, gündelik hayatı, hareket kabiliyetini, mülkiyet rejimini ve geleceği hedef alan bir yeniden kuruluştu. Anti-Siyonizmin tarihsel gücü tam olarak burada, bu yapısal niteliği erken kavramasında yatıyordu. (🔗)
Bu hat kendini dünya ölçeğinde de haklı görüyordu, çünkü Filistin meselesi 1960’ların sonu ve 1970’lerde sömürgesizleşme çağının merkez başlıklarından biri haline gelmişti. Filistin, yalnız Orta Doğu diplomasisinin çözümsüz dosyası değil, Vietnam, Cezayir, Güney Afrika ve öteki kurtuluş mücadeleleriyle aynı tarihsel sahnede yer alan bir sorun olarak okunuyordu. PFLP metinleri bunu teorik düzeyde açıkça ifade eder: Filistin savaşı yerel değil, bölgesel ve dünya ölçeğinde anlamı olan bir kurtuluş mücadelesidir. Alman radikal solu da bu çizgiyi benimsedi. Böylece anti-Siyonizm, yalnız İsrail eleştirisi değil, anti-kolonyal dünya görüşünün merkezî parçası haline geldi. Bu nedenle bu çevreler için anti-Siyonizm rastgele bir ideolojik tercih değil, tarihsel tutarlılığın adıdır. (🔗)
İsrail’in özel muafiyet zırhının kırılması da bu sürecin merkezindeydi. Savaş sonrası uzun dönem boyunca Holocaust geçmişi, İsrail’i eleştirel değerlendirmeyi zorlaştıran bir ahlâki kalkan işlevi gördü. Anti-Siyonist hat bu kalkanı reddetti. Mağduriyetin devlet pratiğini otomatik olarak aklamayacağını, geçmişte ağır şiddete uğramış olmanın başka bir halk üzerinde kurulan tahakküm rejimine meşruiyet sağlamayacağını ileri sürdü. Bu yüzden anti-Siyonizmin bu çizgideki en derin iddiası, yalnız İsrail’i eleştirmek değil, antifaşizmin anlamını yeniden kurmaktı. Faşizm karşıtlığı sadece geçmişte Yahudilere yönelmiş imhayı anmak değil, bugünün işgal, sürgün, yerleşim ve toplumsal parçalama rejimine karşı çıkmaktır. Filistin’i dışarıda bırakan bir antifaşizm, kendi ahlâki vaadini eksik bırakır. Anti-Siyonizmin tarihsel gücü işte bu eksikliği ifşa etmesindeydi. (🔗)
Bu yüzden DDR-RAF-RZ-PFLP hattının anti-Siyonizmi, kendi en güçlü yerinde, bir nefret dili değil tarihsel tutarlılık iddiası olarak ortaya çıktı. İşgal, yerleşimcilik, ilhak, sürgün ve geri dönüşün engellenmesi ortadayken, İsrail’i yalnız geçmiş mağduriyetin siyasî uzantısı olarak görmek yerine fail-devlet olarak okumak, onların gözünde tarihsel zorunluluktu. Bu zorunluluk zamanla sertleşti, kimi yerlerde aşırılaştı, ama çıkış noktası keyfî değildi. İsrail’in kurduğu düzen ne kadar görünür hale geldiyse, anti-Siyonist çizgi de kendini o kadar doğrulanmış saydı. (🔗)
VIII. Kimlik siyasetinde aşkın nefrete dönüşmesi
Savaş sonrası antifaşist kimlik siyasetinin ilk nesnesi Yahudilerdi. Bunun nedeni ne kutsallaştırma ne de kültürel yakınlıktı; Nazi imha siyasetinin özgül ağırlığıydı. İlk antifaşist duyarlılık bu yüzden kendi merkezini Yahudi mağduriyetinde kurdu. Fakat bu kurucu merkez tarih dışı değildi. Filistin’in bastırılmış tarihi görünür hale geldikçe, özellikle de 1967 sonrasında İsrail’in işgalci ve yayılmacı pratiği açık bir devlet rejimine dönüştükçe, ilk merkezin ahlâki yeterliliği sorgulanmaya başladı. Eski merkez artık yalnız koruyucu değil, yeni bir fail-devleti görmeyi engelleyen bir perde gibi de algılanabiliyordu. Burada sevginin çözülmesi denen şey ortaya çıktı: ilk kurucu mağdur figürünün yerini yeni bir mağdur figür, yani Filistinli almaya başladı. (🔗)
Bu yer değiştirme psikolojik keyfiliğin değil, maddi tarihin sonucuydu. İsrail’in 1967 sonrası işgal rejimi, yerleşim açılımı, toprak ve nüfus denetimi, Filistinli hayat alanını sürekli küçültmesi ve sürgün mantığını yeni biçimlerle sürdürmesi, eski duygusal düzeni çözdü. Bir zamanlar kurucu mağduriyetin taşıyıcısı olarak görülen özne, artık fail-devletin gölgesinde düşünülmek zorundaydı. Filistin’in görünür hale gelişi, İsrail’in fail-devlet olarak açığa çıkışıyla birlikte ilerledi. Böylece antifaşist kimlik siyasetinde merkez kaydı. Eski aşkın nesnesi geri çekilirken, yeni tarihsel öfke İsrail devletine yöneldi. Aşkın nefrete dönüşmesi burada bir ahlâki çürüme değil, önce tarihsel bir yer değiştirme olarak anlaşılmalıdır. (🔗)
Bu öfkenin tarihsel gerekçesi İsrail’in gerçek pratiğiydi. İşgal, yerleşim, yerinden etme ve Filistin coğrafyasını parçalayarak yönetme siyaseti olmadan bu dönüşüm anlaşılamaz. Nefret denen şey burada irrasyonel bir boşalım gibi değil, fail-devletin somut fiillerine yönelen siyasal duygulanım olarak doğdu. Eski savaş sonrası duyarlılık, yeni tahakküm biçimini yeterince kavrayamadığında, yeni kuşaklar için o duyarlılık aynı zamanda engelleyici görünmeye başladı. Filistinlilerin görünürlüğü arttıkça, İsrail’e duyulan öfke de yalnız dış politika karşıtlığı değil, ahlâki yeniden saflaşma biçimine dönüştü. Burada sevginin çözülmesi, yeni bir adalet duygusunun eski merkeğe sığmamasından doğdu. (🔗)
Yine de bu dönüşümün tehlikeden bütünüyle arınmış olduğu söylenemez. Devlet eleştirisinin topluluk kimliğiyle karışma ihtimali, bu tür sert tarihsel kaymalarda her zaman vardır. Ama bu ihtimali merkeze yerleştirip İsrail’in fiilî suçlarını tali hale getirmek gerçeği tersyüz eder. Asıl mesele, İsrail’in kurduğu düzenin eski savaş sonrası ahlâki ekonomiyi parçalamış olmasıdır. Kimlik siyasetinde aşkın nefrete dönüşmesi, tam da İsrail devlet şiddetinin maddi tarihinin eski merkezleri çözüp yeni saflaşmalar üretmesiyle ilgilidir. Bu yüzden burada önce devlet pratiği gelir, ancak ondan sonra bu pratiğin yarattığı duygusal ve siyasal dönüşüm tartışılabilir. İsrail’in saldırgan-yayılmacı gerçekliği olmadan, Alman solunda ve komünist cephede oluşan sert dönüşüm de anlaşılamaz. (🔗)
Birinci Nakba ile 2023 sonrasında belirginleşen İkinci Nakba arasındaki süreklilik bu yüzden yalnız Filistin tarihi için değil, antifaşist kimlik siyasetinin dönüşümü için de belirleyicidir. 1948’de söküp atma ve mülksüzleştirme ile açılan süreç, 1967’de işgal ve yerleşim rejimiyle kurumsallaştı; 2023 sonrasında ise kitlesel yıkım, alan daraltma, toplumsal hayatı çökertme ve nüfusu sürekli hareket ettirme biçiminde çok daha çıplak hale geldi. Eski aşkın çözülmesi ile yeni nefretin doğması arasındaki bağ da burada yatıyor: tarih, kurucu mağduriyet ile bugünkü devlet pratiğini artık aynı ahlâki çerçevede tutmayı imkânsızlaştırdı. Böylece siyasal sevginin yönü değişti; eski mağduriyetin sağladığı koruma zırhı çatladı; Filistin, yeni adalet duygusunun merkezine yerleşti. Bu dönüşümün sertliği, İsrail devlet rejiminin sertliğinin tarihsel yankısıdır. (🔗)
IX. Dar ve özel kayma noktaları: Anti-Siyonizm bazen ne zaman antisemitizme dönüştü?
İsrail’in işgal, yerleşim, sürgün ve savaş siyasetine yönelmiş sert anti-Siyonist eleştirinin tarihsel meşruiyeti ile bu eleştirinin bazı momentlerde Yahudi kimliğine kayması aynı şey değildir. Bu ayrımı korumak zorunludur, çünkü aksi halde iki farklı yanlış üretilir. Birincisi, İsrail devletinin fiilî şiddetini görünmez kılan sahte masumiyet anlatısıdır. İkincisi ise, İsrail’e yönelmiş devlet eleştirisini Yahudilere yönelmiş genel düşmanlıkla karıştıran hedef kaymasıdır. Gerçek tarih bu ikisini birbirine indirgeyerek anlaşılamaz.
Bu kaymanın hangi noktalarda oluştuğunu görmek zor değildir. Sorun, İsrail devletini işgalci ve yayılmacı olarak tarif etmekte başlamaz. Sorun, devlet eleştirisinin Yahudi kurumlarına, Yahudi cemaat hayatına ya da Yahudi kimliğine doğrudan sızmaya başladığı anda belirir. 1969’da Berlin’de Yahudi cemaat merkezinin hedef alınması etrafında oluşan ortam bu açıdan öğreticidir. Burada asıl mesele, İsrail devletine yönelmiş siyasal öfkenin Avrupa’daki Yahudi toplumsallığına doğru kayabilmesidir. Aynı biçimde, Münih 1972’ye verilen kimi olumlayıcı tepkiler ve Entebbe 1976’da kimlik temelinde yapılan ayıklama, devlet ile topluluk, siyasal eleştiri ile etnik-dinsel işaret arasındaki ayrımın bazı çevrelerde korunamadığını gösterir. Jeffrey Herf’in Entebbe üzerine bölümü bu sınır aşımını ayrıntılı biçimde tartışır (🔗).
Yine de bu dar ve özel örneklerin işlevi, genel anti-Siyonist teşhisi mahkûm etmek değildir. Tersine, ayrımı netleştirmektir. Çünkü İsrail’in işgalci-yayılmacı devlet pratiği gerçektir; bunu adlandırmak antisemitizm değildir. Filistinlilerin yerinden edilmesini, topraksızlaştırılmasını, kuşatılmasını ve parçalanmasını merkeze alan bir devlet eleştirisi, Yahudi karşıtlığına indirgenemez. Kayma, eleştirinin nesnesi devlet olmaktan çıkıp Yahudi kimliğinin kendisi haline geldiğinde başlar. Bu nedenle anti-Siyonist doğruluk ile antisemitik kayma aynı şey değildir; ikincisi birincinin zorunlu sonucu değil, belirli anlarda ortaya çıkan hedef sapmasıdır.
Bu ayrım neden hayati önemdedir? Çünkü İsrail devlet suçlarını tartışılmaz hale getirmek için antisemitizm suçlamasının otomatik kalkan gibi kullanılması kadar, Yahudi kimliğini İsrail devlet pratiğiyle özdeşleştirmek de aynı ölçüde çarpıtıcıdır. Birinci çarpıtma devlet şiddetini gizler; ikincisi ise eleştiriyi yanlış nesneye yöneltir. Sağlam tarihsel tutum, ikisine de teslim olmamaktır. İsrail’in işgali, savaş suçları, yerleşim siyaseti ve toplumsal yıkım rejimi açıkça konuşulmalı; ama bu konuşma Yahudileri toptan siyasî fail gibi kuran bir dile kaymamalıdır.
Tam da bu yüzden, dar ve özel kayma noktalarını izole etmek gerekir. Bu örnekler ana resmi belirlemez; ana resim İsrail’in 1967’den itibaren kurduğu işgal ve genişleme rejimidir. Ama bu örnekler, en güçlü anti-Siyonist hattın bile kendi eleştirel nesnesini kaybedebildiğini, devlet karşıtlığının topluluk düşmanlığına sızabildiğini gösterir. Dolayısıyla burada yapılması gereken şey, bu kaymaları büyütüp bütün anti-Siyonist alanı mahkûm etmek değil; tersine, onların özel ve sınırlı karakterini göstererek ana tarihsel teşhisin berraklığını korumaktır.
X. 2023 ve İkinci Nakba: 1967 rejiminin yoğunlaşması
2023 sonrasını tarihsiz anlatmak, olan biteni birkaç ayın askerî karşılığı gibi göstermek olur. Oysa burada görülen şey, 1948’de sürgün ve mülksüzleştirme ile başlayan, 1967’de işgal ve yerleşim rejimiyle kurumsallaşan çizginin yeni ve çok daha yıkıcı yoğunlaşmasıdır. Bu yüzden İkinci Nakba sözü yalnız polemik değil, tarihsel sürekliliği adlandırma çabasıdır. 2023 sonrasında Gazze’de görülen kitlesel yıkım, nüfusun tekrar tekrar hareket ettirilmesi, yaşanabilir alanın daraltılması, sivil altyapının çökertilmesi ve hayatın maddi koşullarının sistematik biçimde parçalanması; Batı Şeria’daki yerleşimci baskı, zorla çıkarma ve alan parçalama siyasetiyle birlikte düşünüldüğünde, eski rejimin yeni eşiği görünür hale gelir.
Burada belirleyici olan şey yalnız bombardımanın ölçeği değildir. Daha derin olan, toplumsal hayatı sürdüren bütün bağların hedef alınmasıdır. Sağlık altyapısı, su, enerji, barınma, eğitim, hareket serbestisi, gıda dolaşımı ve sivil süreklilik, geçici askerî operasyonun yan ürünleri olarak değil, geniş çaplı bir çökertme rejiminin parçaları olarak görünür hale gelmiştir. Bu nedenle 2023 sonrası dönem, yalnız savaşın sertleşmesi diye değil, Filistinlilerin kolektif hayat kapasitesini aşındıran ve yerinden edilmeyi kalıcılaştıran bir yeni eşik olarak anlaşılmalıdır. OCHA’nın Mart 2026 tarihli raporları Batı Şeria’da yerinden edilmenin ve yerleşimci şiddetinin sert biçimde arttığını, insani durumun daha da ağırlaştığını kaydediyor (🔗). OHCHR de Mart 2026’da Batı Şeria’daki kitlesel yerinden edilmenin boyutunu ayrıca vurguluyor (🔗).
Bu tabloyu 1967’den ayırmak mümkün değildir. Çünkü 1967’de kurulan şey yalnız işgal hattı değil, toprağın, nüfusun ve hukukun yeniden düzenlenebileceği kalıcı bir egemenlik rejimiydi. Batı Şeria’daki parçalama mantığı, Doğu Kudüs’teki statü siyaseti, Gazze’nin kuşatma altında yönetilmesi ve yerleşimci yayılmanın normalleşmesi, bugün görülen yıkımın kurumsal ön tarihidir. 2023 sonrasında bu yapı daha gizlenemez hale geldi. Daha önce “güvenlik”, “caydırıcılık” ya da “geçici askerî tedbir” diliyle perdelenen şey, açık toplumsal çökertme rejimi olarak görünür oldu. Bu nedenle İkinci Nakba, 1967’nin alternatifi değil, 1967’de kurumsallaşan rejimin yoğunlaşmış biçimidir.
Birinci Nakba ile İkinci Nakba arasındaki bağ da buradan anlaşılır. 1948’de Filistinlilerin yerinden edilmesi ve mülksüzleştirilmesi kurucu kopuştu. 1967 bu kopuşu genişletti, yeni topraklar ve yeni nüfuslar üzerinde süreklileştirdi. 2023 ise bunu çok daha açık bir yıkım ve tasfiye ufkuyla sertleştirdi. Birinci Nakba söküp atma ve geri dönüşü engelleme rejimiydi; İkinci Nakba ise söküp atmayı, kuşatmayı, alan daraltmayı ve sivil hayatı sürdürülemez hale getirmeyi bir araya getiren yeni evredir. Bu yüzden 2023 sonrası için kullanılan İkinci Nakba terimi yalnız duygusal değil, yapısal bir adlandırmadır.
Buradan çıkan sonuç nettir: 2023 bir kopukluk değil, 1948 ve 1967’nin sürekliliğidir. İsrail devletinin saldırgan-yayılmacı niteliği bugün en çıplak haliyle burada görünmektedir. Toprak elde tutma, nüfusu parçalama, geri dönüşü boğma ve Filistinlilerin kolektif varlığını sürekli baskı altında tutma siyaseti, artık istisna değil rejimdir. İkinci Nakba tam olarak budur: 1948’de başlayan ve 1967’de kurumsallaşan tarihsel şiddet sarmalının, bugün çok daha açık ve yoğun biçimde yeniden üretimi.
XI. Sonuç: İlk gözağrısı, büyük tersine dönüş, bugünün hükmü
Yahudiler savaş sonrası antifaşist kimlik siyasetinin ilk gözağrısıydı, çünkü tarihsel suç en yoğun biçimde onlara yönelmişti. Bu başlangıç tarihsel olarak zorunluydu. Nazi imha siyaseti, modern şiddetin merkezî formu olarak tanınmadan savaş sonrası antifaşist vicdan kurulamazdı. Ama bu zorunlu başlangıç tarihin son sözü değildi. 1948’de Filistin’de kurulan sürgün ve mülksüzleştirme düzeni ilk anda bu merkezin dışında kaldı; 1967 ise artık dışarıda tutulamayacak bir başka tarihi sahnenin ortasına getirdi. İşgal, yerleşim, toprak genişletme ve Filistinlileri kalıcı baskı altında tutma siyaseti, İsrail’i yeni bir fail-devlet olarak görünür kıldı.
1967’den sonra artık eski savaş sonrası ahlâki düzenle devam etmek mümkün değildi. Çünkü sahnede yalnız geçmişte ağır şiddet görmüş bir topluluğun devleti yoktu; işgal eden, süren, statü değiştiren ve kalıcı tahakküm kuran bir devlet vardı. DDR ve daha sonra RAF-RZ-PFLP hattı bu dönüşümü erken fark etti. Onların tarihsel ciddiyeti burada yatar. İsrail’in karakterini, birçok merkez akımın hâlâ perde arkasında tuttuğu bir anda açık biçimde adlandırdılar. Filistin’in dünya anti-emperyalist ve anti-kolonyal mücadelenin merkez düğümlerinden biri olduğunu, işgalin geçici olmadığını, yerleşimciliğin yapısal olduğunu ve mağduriyet kalkanının fail-devlet pratiğini gizleyemeyeceğini erken gördüler.
Aynı zamanda, anti-Siyonist çizginin bazı dar anlarda antisemitik kaymaya uğrayabildiğini de inkâr etmemek gerekir. Ama bu olgu, İsrail devlet suçlarını görünmez kılmak için kullanılamaz. Hedef kayması ile devlet eleştirisi aynı şey değildir. Dar ve özel sapmalar, işgalin, yerleşimciliğin, savaş suçlarının ve Filistinlilerin kolektif hayatını boğan rejimin gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Tersine, bu ayrım ne kadar berrak kurulursa, İsrail devlet pratiğine yönelen eleştirinin gücü de o kadar artar.
2023 sonrasındaki yıkım, 1967’de kurulan rejimin en yoğun biçimidir. İkinci Nakba bu nedenle yalnız güncel bir siyasal slogan değil, bugünün yapısal adıdır. 1948’de sürgün ve mülksüzleştirme ile başlayan zincir, 1967’de işgal ve yerleşim rejimiyle genişledi, 2023 sonrasında ise toplumsal çökertme ve kitlesel yıkım düzeyine yükseldi. 1948, 1967 ve 2023 birbirinden kopuk tarihler değil, aynı düzenin farklı halkalarıdır.
Tarihsel felaketin gerçek ikrarı, onu başkaları üzerinde yeniden üretmeyi reddetmektir. Savaş sonrası antifaşist vicdanın ilk merkezi bu dersi eksiksiz taşıyamadı; 1967 bu eksikliği açığa çıkardı. O günden sonra İsrail’i yalnız geçmiş mağduriyetin siyasî uzantısı olarak görmek, Filistin’de kurulan rejimi görmemek anlamına geldi. Bugün ise İkinci Nakba, bu rejimin bütün eski mazeretleri tükettiği noktadır. Geçmişte uğranmış şiddetin, başkaları üzerinde yürütülen işgal ve yıkım siyasetine dönüştüğü yerde, tarihsel muhasebenin de dili değişmek zorundadır.






























Geri bildirim: Phantomoperand 👻🪸🐈⬛ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: From Hitler to the Second Nakba: Jews Were the First Beloved Object of Antifascist Identity Politics – Žižekian Analysis
Geri bildirim: Semptomatik Kanırtma Nedir? Günah Keçisi Değil, Kanırtma Odağı = X | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: What Is Symptomatic Wrenching? Not a Scapegoat, but a Wrenching Focus = X – Žižekian Analysis