Magnifica Humanitas — Uluslararası Teoloji Komisyonu

Quo Vadis, Humanitas?

Vatikan’ın manifestosu: MAGNIFICA HUMANITAS

GENELGE MEKTUBU
MUAZZAM İNSANLIK
HAZRETLERİ
PAPA XIV. LEO’NUN
YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA
İNSAN KİŞİSİNİ KORUMA ÜZERİNE

GİRİŞ

Zamanımızın res novae’si
İki Kutsal Kitap imgesi
Ortak iyilik için inşa etmek
İnsan kalmak

BİRİNCİ BÖLÜM
İNCİL’E SADIK DİNAMİK BİR YAKLAŞIM

İnsanlık tarihi içinde yol alan bir Kilise
Tanrı sözünün bilgeliği ile beşerî bilimlerin diyaloğu
Ortak bir ayırt ediş olarak Sosyal Öğreti
XIII. Leo’dan günümüze Sosyal Öğreti’nin gelişimi
Kilise’nin Sosyal Öğretisi’nin ilk aşamaları
İkinci Vatikan Konsili yılları
Yakın dönem Magisterium’u
Tarihi iman ışığında yorumlamak

İKİNCİ BÖLÜM
KİLİSE’NİN SOSYAL ÖĞRETİSİNİN TEMELLERİ VE İLKELERİ

Sosyal Öğreti’nin temelleri
İnsan kişisi: Üçlü Tanrı’nın sureti
Bütün insanların eşit onuru
İnsan haklarının en yüce değeri
Sosyal Öğreti’nin ilkeleri
Ortak iyilik ilkesi
Malların evrensel tahsisi ilkesi
Yetki ikamesi ilkesi
Dayanışma ilkesi
Sosyal adalet ilkesi
Bütünsel insani gelişme
Kilise için bir vicdan yoklaması

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

TEKNOLOJİ VE TAHAKKÜM.
YAPAY ZEKÂNIN VAATLERİ IŞIĞINDA İNSANLIĞIN AZAMETİ

Teknokratik paradigma ve dijital iktidar
Yapay zekâ
Teyakkuz gerektiren değerli bir araç
Sorumluluk, şeffaflık ve yapay zekânın yönetişimi
Kaybedilmemesi gerekenler
Altta yatan anlatılar: transhümanizm ve posthümanizm
Sınır, kalp, insan kişisinin azameti
Hakiki “insandan fazla” olan: lütuf ve Hristiyan hümanizmi
İki şehir ve iki sevgi

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
DÖNÜŞÜM ZAMANINDA İNSANLIĞI KORUMAK.
HAKİKAT, EMEK, ÖZGÜRLÜK

Ortak iyilik olarak hakikat
Hakikat ve demokrasi
İletişim ve kolektif tahayyül
Bir iletişim ekolojisine doğru
Dijital çağ için bir eğitim ittifakı
Okulların merkezi rolü
Dijital geçiş zamanında emeğin onuru
Emeğin değeri
İşsizlik sorunu
Onura değer veren bir ekonomi
Aileler ve gençler: umudun sosyal koşulları
Özgürlüğü bağımlılıklara ve ticarileşmeye karşı korumak
Bağımlılıklar ve toplumsal denetim
Yeni kölelik biçimlerinin zincirlerini kırmak
Ortak bir sorumluluk

BEŞİNCİ BÖLÜM

İKTİDAR KÜLTÜRÜ VE SEVGİ MEDENİYETİ

Dijital çağda sevgi medeniyeti
İktidar kültürü
Savaşın normalleştirilmesi
Sınırsız kuvvet
Silahlar ve yapay zekâ
Çoktaraflılığın krizi
Sözümona bir siyasal gerçekçilik
Sevgi medeniyetini inşa etmek
Hepimiz payımıza düşeni yapabiliriz
Sözleri silahsızlandırma ihtiyacı
Adalet yoluyla barış inşa etmek
Mağdurların bakış açısını benimsemek
Sağlıklı bir gerçekçilik geliştirmek
Diyaloğu yeniden canlandırmak
Diplomasi ve çoktaraflılığın zorunluluğu
Dua etmek ve umut etmek

SONUÇ

Söz beden oldu
Mesih’te tek beden
Zamanımızın şantiyesi
Umudun ilahisi: Magnificat

GİRİŞ

  1. Tanrı tarafından bütün azameti içinde yaratılan insanlık, bugün belirleyici bir seçimle karşı karşıyadır: ya yeni bir Babil Kulesi inşa etmek ya da Tanrı ile insanlığın birlikte ikamet ettiği şehri kurmak. Her kuşak, kendi çağını biçimlendirme, tarihi her kişinin onurunun korunduğu, adaletin teşvik edildiği ve kardeşliğin mümkün kılındığı bir yere dönüştürme görevini miras alır. Bununla birlikte her çağ, insanlık dışı ve daha adaletsiz bir dünya yaratma riskini de taşır. İnsanlık hakiki kimliğini bozma tehlikesiyle her karşılaştığında biz Hristiyanlar gözlerimizi Beden Almış Tanrı’ya kaldırırız; biliriz ki “insanlığın gizemi ancak beden olmuş Söz’ün gizeminde gerçekten açıklığa kavuşur.” [1] İsa Mesih’te, azameti içindeki bu insanlık Yol, Hakikat ve Yaşam olur; her birimizin doluluğa doğru büyümesi için yolu açar.
  2. Yaşayan taş olan Mesih üzerine temellenmiş olarak Kutsal Ruh’un güçlü ve gizemli eylemini tecrübe ediyoruz ve iyilik uğruna onunla işbirliği etmeye yönelik her sahici insani çabanın, umudumuzu bağladığımız göksel Babamız tarafından bereketleneceğine inanıyoruz. Bu nedenle, daha adil bir dünya inşa eden her girişime özenle katkıda bulunabilir ve başkalarını her insanın bütünsel gelişimini teşvik etmede işbirliği yapmaya çağırabiliriz. İnsanlığın olaylarını, sorularını ve özlemlerini paylaştığımız zamanımızın bütün erkekleri ve kadınlarıyla diyaloğa girmek istiyoruz. [2] Onlarla birlikte ortak iyilik ve herkes için onurlu bir yaşamın teşviki adına yeni yollar belirlemeye çalışıyoruz. Gerçekten de diyaloğa açıklık, Kilise’nin çağrısının ayrılmaz bir parçasıdır; çünkü Mesih’te “Tanrı’yla birliğin ve bütün insan soyunun birliğinin sakramenti” [3] olarak kurulmuş olan Kilise, tarihi İncil’in insan tecrübesine meydan okuduğu ve ona yön verdiği yer olarak tanır.
  3. Bu ruhla Papa XIII. Leo, 1891’de Rerum Novarum genelgesini yayımladı; bu yıl onun 135. yıldönümünü derin şükranla kutluyoruz. Sevgili selefim, o belgeyle toplum, ekonomi ve siyaset üzerine bugün “Kilise’nin Sosyal Öğretisi” olarak bilinen düşünceye ivme kazandırdı. Bazıları Kilise’nin enerjisini dünyevi meselelere harcamaması, bunun yerine ebedi yaşam mesajını iletmeye odaklanması gerektiği itirazını dile getirdiğinde, XIII. Leo gerçekçilik ve bilgelikle karşılık vererek İncil’in ilanının insanların somut yaşamlarını gözden kaçıramayacağını söyledi. [4] O zamandan bu yana birçok on yıl geçti ve Magisterium, çobanlar, ilahiyatçılar ve imanlılar sosyal meseleler üzerine İncil’in ışığında düşünmeyi sürdürdüler. Bugün Kilise’nin Sosyal Öğretisi, içinde düşünce ilkeleri, ayırt etme ve yargılama ölçütleri ve eylem için somut yönergeler bulduğumuz bir bilgelik mirasıdır. Kutsal Yazı ve Gelenek üzerine temellenen ve bilimlerle angajman içinde olan bu öğreti, bugünün meydan okumalarını açıkça yorumlamamıza ve dünyaya hizmette, sevinçle, berrak bir Hristiyan tanıklığını yaşama geçirmenin uygun yollarını belirlememize yardım eder. Bu, atıl bir kavramlar kümesi değil, insanlığın tam ve adil bir yaşama çağrısını koruyan ve yorumlayan canlı bir hakikat corpus’udur. Bu nedenle, başlangıcından beri dünyada ikamet eden bilgelik Ruhu’nun yardımını dileyerek kendi sesimi de bu canlı geleneğe eklemek istiyorum (krş. Özdeyişler 8:22-31).

Zamanımızın res novae’si

  1. XIII. Leo kendi zamanında “yeni şeylerden” (rerum novarum) söz ederken, bugün biz onun içgörülü öğretilerini basitçe tekrar etmekle yetinemeyiz. Bunun yerine, zamanımızın büyük eğilimlerini, özellikle de teknolojik ilerlemeleri yorumlamak için Tanrı’dan bilgelik istemeliyiz. Son yıllarda dijitalleşmenin, yapay zekânın (YZ) ve robotiğin dünyamızı ne kadar hızlı ve derinlemesine dönüştürdüğü giderek daha belirgin hale geldi. Teknoloji, kendi başına, insanlığa karşıt bir güç olarak görülmemelidir. Tam tersine, “insanın özerkliği ve özgürlüğüyle bağlantılı, derinden insani bir gerçeklik” [5] olarak başlangıçtan beri tarihimizin bir parçasını oluşturmuştur. Yüzyıllar boyunca teknolojik gelişme insanlığın yaşam koşullarını belirgin biçimde iyileştirdi. Aynı zamanda ilerlemenin her aşaması, iyiye yöneltilmediğinde zarar verebilen araçların muğlaklığını da ortaya koydu. Bugün ise kendimizi yeni bir durumla karşı karşıya buluyoruz. Ortaya çıkan teknolojilerin gücü ve yaygınlığı gündelik yaşamın dokusuna işlenmiş, karar alma süreçlerini biçimlendirmekte ve kolektif tahayyülü derinden etkilemektedir: “İnsanlık daha önce asla kendi üzerinde böyle bir güce sahip olmamıştı.” [6] Yeni teknolojiler, hayal edilebilir fakat henüz tam olarak öngörülemeyen yönlere uzanan bir ufuk açmaktadır. Bu durum, onların potansiyel etkisini ve hem bireylerin onuru hem de ortak iyilik üzerinde yaratabilecekleri uzun vadeli sonuçları değerlendirmeyi karmaşıklaştırır.
  2. Şimdi bize düşen, zamanımızın meydan okumalarıyla düşünce berraklığı ve sorumluluk içinde yüzleşmektir. Adaleti ayakta tutabilecek ve teknolojik iktidarın bozucu etkilerini dizginleyebilecek yeterli düzenleyici araçlar oluşturmak gerekir. Bununla birlikte mesele düzenlemeyle sınırlı değildir. Papa Franciscus’un uyardığı gibi, bugün bu gücü kimin elinde tuttuğunu ve onu nasıl kullandığını gerçekçi biçimde kendimize sormalıyız: “Nükleer enerjinin, biyoteknolojinin, bilgi teknolojisinin, kendi DNA’mıza dair bilginin ve edindiğimiz daha birçok yetinin… bilgiye ve özellikle de bunları kullanacak ekonomik kaynaklara sahip olanlara bütün insanlık ve tüm dünya üzerinde etkileyici bir tahakküm sağladığı da kabul edilmelidir.” [7] Geçmişte yeniliğe rehberlik etmek ve yön vermek büyük ölçüde Devlet’e düşüyordu. Bugün ise gelişmenin başlıca itici güçleri, çoğu zaman birçok Hükümetin kaynaklarını ve müdahale kapasitesini aşan kaynaklar ve müdahale kapasitesiyle donanmış özel, sıklıkla ulusötesi taraflardır. Böylece teknolojik iktidar, eşi görülmemiş, ağırlıklı olarak “özel” bir nitelik kazanır; bu da böyle bir gücü ayırt etmeyi, yönetmeyi ve ortak iyiliğe yöneltmeyi daha da güçleştirir.
  3. Bu nedenle, sürmekte olan dönüşümlerin manevi ve kültürel köklerini belirlemek için ortak bir ayırt ediş sürecine başlamak gerekir. Yalnızca olumsallıklara odaklanırsak, peş peşe gelen acil durumların yolumuzun yönünü belirlemesine izin verme riski taşırız. Hızlı bir geçiş evresinden, bir “çağ değişiminden” geçiyoruz; bu süreçte kimileri yeni teknolojilerin geleceği için yarışırken, kimileri meseleyi düşünmeye kendini adarken, insanların çoğu izliyor ve bekliyor, uzaktan gözlemliyor ve yalnızca en iyisini umuyor. Tam da bu nedenle, yaşamsal sorular vicdanımıza kendini dayatıyor ve artık ertelenemiyor: Nereye gidiyoruz? Kendimizi hangi hedefe yöneltmek istiyoruz? Bir halk ve bir insan topluluğu olarak hangi yönü seçmeliyiz?

İki Kutsal Kitap imgesi

  1. Bu sorulara yanıt vermek ve yapay zekâ çağında sorumlulukla nasıl yol alacağımızı ayırt etmek için Kutsal Kitap’tan iki sahneyi akla getirmek istiyorum: Babil Kulesi’nin inşası (krş. Yaratılış 11:1-9) ve Yeruşalim surlarının yeniden inşası (krş. Nehemya 2–6). Babil hikâyesi, insanlığın kökenlerinde, Nuh’un oğullarının soy kütüklerinin hemen ardından Yaratılış Kitabı’nda belirir. Şinar ülkesindeki bir ovaya yerleştikten sonra halk, “tepesi göklere erişecek” bir şehir ve kule inşa etmeye karar verdi (Yaratılış 11:4). Yeryüzüne dağılmaktan korkarak kendilerine istikrar ve güç sağlamaya, her şeyden önce kendilerine “bir ad yapmaya” çalıştılar. Etkileyici bir başarıydı: tek bir dil, tek bir teknoloji, tek bir yön. Bununla birlikte proje derin bir tehlikeyi gizliyordu. Tanrı’ya göndermede bulunmaksızın tasarlanmış, çeşitliliği ortadan kaldıran ve birliktelik yerine türdeşleşmeyi seçen bir yeknesaklıkla desteklenen bir projeydi. Bir şehir gurur ve kendi kendine yeterlilik iddiası üzerine kurulduğunda iletişim çöker, diller karışır ve insanlar artık birbirini anlamaz. Sonuç birlik değil, dağılmadır. Böylece Babil, ne kadar görkemli olursa olsun, kendini doğrulamadan doğan, verimlilik uğruna insan onurunu feda eden ve Tanrı’nın bereketi olmaksızın göğe ulaşmayı arzulayan her çabanın sınırlarını açığa çıkarır.
  2. Nehemya Kitabı ise eski İsrail tarihindeki büyük kırılganlık zamanında açılır. Babil sürgününden sonra halkın bir bölümü Yeruşalim’e dönmüştü, fakat şehir hâlâ harabeydi, surlar yıkılmış ve kapılar yakılmıştı (krş. Nehemya 1–2). Pers Kralı Artahşasta’nın hizmetinde bulunan bir Yahudi olan Nehemya, atalarının şehrinin feci durumuna dair haber aldı. Harekete geçmeden önce oruç tuttu, dua etti ve halk için aracılık etti. Ardından kraldan Yeruşalim’e dönmek için izin istedi ve oraya vardığında yıkılmış alanları sessizlik içinde inceledi. Çözümleri yukarıdan dayatmadı. Aileleri bir araya topladı, her birine yeniden inşa edilecek surun bir bölümünü tahsis etti, kaygılarını dinledi, çabalarını koordine etti ve her türlü muhalefeti ele aldı. Anlatı, şehrin tek bir adamın girişimiyle değil, herkesin ortak sorumluluğuyla nasıl yeniden doğduğunu gösterir: erkekler, kadınlar, rahipler, zanaatkârlar, hane reisleri ve gençler hep pay alır. Bu, merkezinde Tanrı’nın bulunduğu, taşlarla inşa etmeden önce ilişkileri yeniden inşa eden bir girişimdir. Böylece eski Yeruşalim ortak bir dili yeniden keşfeder; bu yeknesaklığın dili değil, communion’ın, yani bütün kişilerin kendi rollerini üstlendiği ve güçlerinin Rab’den geldiğini kabul ettiği zaman ortaya çıkan uyumun dilidir.
  3. Bu iki imgenin ışığında, Kutsal Ruh bugün teknolojiyle ve süregiden dijital devrimle ilişkimiz konusunda bize meydan okuyor. Bilimsel keşifler, meyve versinler diye insanlığa emanet edilmiş yeteneklerdir (krş. Matta 25:14-30). Teknoloji iyileştirme, bağ kurma, eğitme ve ortak evimizi koruma gücüne sahiptir; fakat aynı zamanda bölebilir, dışlayabilir ve yeni adaletsizlik biçimleri üretebilir. Soyut düzeyde teknoloji, kendi başına, insanlığın sorunlarına bir çözüm olmadığı gibi, doğası gereği kötü de değildir. Pratikte ise teknoloji asla nötr değildir; çünkü onu tasarlayanların, finanse edenlerin, düzenleyenlerin ve kullananların özelliklerini üstlenir. Bu nedenle birincil seçim teknolojiye “evet” ya da “hayır” demek arasında değil, Babil’i inşa etmek ile Yeruşalim’i yeniden inşa etmek arasındadır; göklere hükmetme iddiasındaki bir iktidar ile Tanrı’nın huzurunda kardeşçe birlikte yaşamın surlarını yeniden inşa etmek için birlikte çalışan bir halk arasındadır.
  4. Öyleyse “Babil sendromu”ndan, yani zayıfları feda eden kâr putperestliğinden, farklılıkları etkisizleştiren yeknesaklıktan ve tek bir dilin — dijital bir dilin bile — kişinin gizemi dâhil her şeyi veriye ve performansa çevirebileceği vehminden kaçınmalıyız. İnsandışılaşma riski — Tanrı’yı dışlayan ve ötekini bir araca indirgeyen bir gelecek inşa etme riski — bugün teknik bir kılığa bürünen eski ve her zaman yeni bir ayartıdır. Bunun yerine, geri dönen sürgünler için Tanrı’nın Şehri’ni güvenli bir yer kılmak üzere birlikte çalışmanın önemini öne çıkaran “Nehemya yolu”nu seçelim. Bugün yeniden inşa etmek, tam da seslerin ve tasavvurların çoğulluğundan — bu çoğulluk kimi zaman konuşulan dillerin çeşitliliğinin yol açtığı karışıklığı hatırlatsa bile — parlak bir imkânın doğduğunu kabul etmek demektir. Gerçekten de bu, birlikte inşa etme, çeşitliliği bir kaynağa dönüştürme ve dinleme ile diyaloğu adalet ve kardeşliğin yetiştirileceği ortak zemin kılma imkânıdır. Bu ortak görev içinde Hristiyanlar, eylemleri Tanrı’ya yöneltme yönündeki kendilerine özgü rollerini keşfederler; böylece onun ışığında çoğulculuk düzensizlik içinde dağılıp gitmez, bunun yerine sinodalite pratiği yoluyla insanlığın sağlam temellerini ve nihai amacını yeniden keşfettiği mekâna dönüşür. Vahiy Kitabı’nda Yuhanna, Yeni Yeruşalim’i bütün insanlık için bir armağan olarak “Tanrı’dan, gökten inmekte” görür (Vahiy 21:2). Ve bu lütuf vizyonu, bugün “şehirler”imiz içinde barışçıl, adil ve onurlu bir ortak yaşamı teşvik etmek için biz Hristiyanlara birlikte çalışma çağrısıdır.

Ortak iyilik için inşa etmek

  1. Ortak iyilik üzerine temellenmiş bir şehir inşa etmek, her şeyden önce Tanrı’yla sağlam bir ilişki üzerine inşa etmeyi gerektirir. Bu, onun sevgisinin hakikatinin bizi “bütün doluluğuyla” yaşama (Yuhanna 10:10) ve onunla communion’a çağırdığını kabul etmek demektir. Aziz Augustinus gibi biz de şöyle diyebiliriz: “Ey Rab, bizi kendin için yarattın ve kalbimiz sende dinlenene dek huzursuzdur.” [8] Gerçekten de Tanrı, kalplerimize yaşamın bütün boyutlarını kucaklayan bir mutluluk arzusu yazmıştır. Kilise, zamanımızın erkekleri ve kadınlarıyla diyalog içinde, bu özlemi koruma ve en derin hakikatine yönlendirme yönündeki acil ihtiyacı kabul eder.
  2. İkinci olarak, ortak iyilik için inşa etmek, insanlığın sınırlarını ve zayıflığını, onları düzeltilmesi gereken bir hata saymadan kabul etmek demektir. Bugün, insanın yaşam doluluğuna yönelik arzusu, bizi bütün zayıflıklardan kurtarmayı vaat eden bir teknoloji beklentisi ve tüm toplulukları geride bırakan refah modelleri gibi aldatıcı hedefler tarafından yanlış yola saptırılma riski altındadır. Sıklıkla umudumuzu sınırsız “yükseltmeler”e, eşitsizlikleri ağırlaştıran ilerleme biçimlerine ve insanların yaralarını iyileştiremeyen anlık çözümlere bağlarız. Sonuç olarak bazıları sınırsız öz-iddia yanılsamasının peşinden giderken, birçokları temel ihtiyaçlardan mahrum bırakılır. Kilise, kararlı ama alçakgönüllü bir sesle bize hakiki tamamlanmanın zayıflığı ortadan kaldırarak değil, uyumlu büyüme yoluyla gerçekleştiğini hatırlatır. Bu tamamlanma, özgürlük ve sorumluluğun karşılıklı özen ve hakiki dayanışmayla iç içe geçtiği, ilerlemenin her kişinin onuru ve bütün halkların iyiliğiyle ölçüldüğü yerde bulunur.
  3. Üçüncü olarak, herkesin serpilebileceği bir dünya inşa etmek ortak sorumluluk ve cesaret gerektirir. Dünyanın karşı karşıya olduğu meydan okumaların ağırlığını hiç kimse tek başına taşıyamaz; tıpkı hiç kimsenin kendi payına düşeni oynayamayacak kadar zayıf olmaması gibi, çünkü “güç zayıflıkta yetkinleşir” (2 Korintliler 12:9). Herkese surun kendi bölümü verilir: bilim insanları ve araştırmacılar, girişimciler ve işçiler, eğitimciler ve yasa koyucular, sivil toplum, halk hareketleri ve iman toplulukları. Bu, kuşaklar, halklar, disiplinler ve kültürler arasındaki işbirliğini istikrar, refah ve barışı teşvik etmenin en iyi yolu olarak değerli sayan yetki ikamesi mantığıdır. Gerilimler ya da farklılıklar bizi yıldırmamalıdır; çünkü ortak sorumluluk tarafından yönlendirildiklerinde yaratıcı güçlere dönüşebilirler.
  4. Son olarak, ortak iyilik için inşa etmek İncil’e uygun bir dil gerektirir. Aşağılayıcı ya da hasımlaştırıcı sözlerden kaçınmalı, bunun yerine ışık tutan bir berraklığı ve yeni imkânları açan bir açık sözlülüğü seçmeliyiz. Safça coşkulara göz yumamayız, temelsiz korkuları da körükleyemeyiz. Bunun yerine ayırt etme ölçütleri oluşturalım — insan kişisinin onuru, malların evrensel tahsisi, yoksullar için tercihli seçenek, ortak evimize özen ve barış — ve bu ölçütleri sorumlu planlama, insani ve sosyal etkinin değerlendirilmesi, en kırılganların içerilmesi, dijital okuryazarlığın teşviki ve araştırma ile sanayinin adalet ve barışa yönlendirilmesi gibi pratiklere çevirelim.

İnsan kalmak

  1. Yakın zamandaki 2025 Olağan Jübile Yılı’nda umudun hacıları olarak yürüdük ve birçok lütufla bereketlendik. Bu armağanlarla güçlenmiş olarak, önümüzde duran çetin görevlerle ve zorlu meydan okumalarla yüzleşmek için güvenle ilerleyebiliriz. Yapay zekâ çağında, insan onuru yeni insandışılaşma biçimleri tarafından tehdit edilirken, bizim acil görevimiz derinden insan kalmaktır. Bize bahşedilen ve Mesih’te bütün doluluğuyla açığa çıkan insanlık azametini sevgiyle korumalıyız; hiçbir makine onun ihtişamının yerini asla alamaz. Hakiki ilerleme her zaman başkalarına açık bir kalpten, dinlemeye istekli bir zekâdan ve ayıran şeyden ziyade birleştiren şeyi arayan bir iradeden doğar.
  2. Bu yürekten çağrıyı bütün Katolik imanlılara, bütün Hristiyanlara ve iyi niyetli bütün erkek ve kadınlara yöneltiyorum. Zamanımızın “şantiyesi”nde ellerimizi kirletmekten korkmayalım. Nehemya gibi dua edelim, bilgece planlayalım ve sebatla çalışalım; eylemlerimizin önüne Tanrı’yı, seçimlerimizin merkezine insan kişisini yerleştirelim. Böylece “reddedilmiş taşlar” — yoksullar, hastalar, göçmenler ve aramızdaki en küçükler — köşe taşı olacak ve yeryüzünde sağlam, konuksever bir ortak ev ortaya çıkacaktır; orada sevgi ile sadakat sonunda buluşacak, doğruluk ile esenlik kucaklaşacaktır (krş. Mezmur 85:10). Tanrı’dan dilediğimiz bereket budur; önümüzde duran görev ise Babil’in mimarları olmaktan ziyade communion’ın inşacıları olmaktır. Yıkıma mahkûm kulelerin efendileri yerine, yaklaşan Krallık’ın hizmetkârları olmalıyız. Bir çobanın ve bir babanın kalbiyle herkesten bir başka Babil Kulesi’nin inşasını terk etmesini ve ortak iyiliği inşa etmek için güçlerini birleştirmesini istiyorum; böylece insanlık güzelliğini asla kaybetmesin ve dünya bir kez daha insan kalbini Tanrı’nın ikamet etmek istediği yer olarak tanımaya gelsin.

BİRİNCİ BÖLÜM

İNCİL’E SADIK DİNAMİK BİR YAKLAŞIM

  1. Bu ilk bölümde, Kilise’nin Sosyal Öğretisi’nin yakın dönem Papalık Magisterium’unda ve İkinci Vatikan Konsili’nde nasıl şekillendiğini sentetik biçimde sunmayı amaçlıyorum; böylece onun dinamik karakterini göstermek istiyorum. Gerçekten de her çağda res novae, bu öğretinin tarihsel soruları vahyedilmiş Hakikat’in ışığında ele almasını gerektirir. Bu bakımdan yapay zekâ da yalnızca incelenecek bir başka tema ya da yönetilecek bir kriz olarak değil, Sosyal Öğreti’nin kategorilerine içeriden meydan okuyan ve İncil’e sadakat içinde onların daha da geliştirilmesini talep eden bir gelişme olarak görülmelidir.
  2. Bununla birlikte bu genel bakış, tek tek papaların katkısı ve onların en ilgili belgeleri üzerine düşünmeden önce, Kilise’nin tarih içinde varoluş ve dünyayla ilişki kurma tarzına ilişkin bazı temel ilkeleri açıklığa kavuşturmazsak pek anlaşılır olmayacaktır. Bunu yapmamak, Sosyal Öğreti’yi “dünyevi” meselelere uygunsuz bir müdahale ya da yukarıdan dayatılan dışsal bir etik kod olarak algılanma riskine açık bırakırdı. Gerçekte bu öğreti, insanlığın yanında yürüyen, dünyevi gerçekliklerin özerkliğini ve kilisesel ile siyasal topluluklar arasındaki ayrımı tanıyan bir Kilise’den kaynaklanır. Gerçekten de tam bu nedenle Kilise ortak iyiliğe hizmet etmeye gayret eder.

İnsanlık tarihi içinde yol alan bir Kilise

  1. Kilise dünyada bütün insan ailesi için birlik işareti olarak mevcuttur. Bugünün sorularını ve meydan okumalarını, dinleme, diyalog ve hizmetten oluşan özel çağrısını yerine getireceği ve çağdaş erkeklerin ve kadınların yaşamlarını ilgilendiren her şeye karşı duyarlı olacağı güncel ortam olarak tanır. İnsanların yaşamlarına bu katılım, Kilise’nin kendi misyonunun tarihsel bir kapsamı olduğunu ve sosyal ilişkilerin inşa edilme biçimi bakımından bir sorumluluk içerdiğini giderek daha açık anlamasına yardım eder. Bu nedenle Kilise, toplumu biçimlendiren güçlere kendisini yabancı sayamaz. Tam tersine, Kilise toplumun büyüdüğü ve örgütlendiği süreçlere etkin biçimde katılır ve daha adil ve kardeşçe bir toplumun yaratılmasına kendi katkısını sunar. Papa Franciscus, Kilise misyonunun bu tarihsel boyutunu vurgulamıştı: “Hiç kimse dinin toplumsal ve ulusal yaşam üzerinde etkisi olmaksızın, sivil kurumların sağlığına kaygı duymaksızın, toplumu etkileyen olaylar hakkında görüş sunma hakkı olmaksızın kişisel yaşamın iç mabedine sürgün edilmesini talep edemez.” [9]
  2. Kilise’nin insanlığa tarihin özgüllükleri içinde eşlik etme çağrısı ve görevi, onu dünyevi gerçekliklerin kendilerine özgü karakter ve düzene sahip olduğunu kabul etmeye götürür. İkinci Vatikan Konsili bu ilkeyi, altmışıncı yıldönümünü 7 Aralık 2025’te şükranla andığımız ve kutladığımız Pastoral Anayasa Gaudium et Spes’te özel bir kesinlikle ifade etmiştir: “Eğer dünyevi işlerin özerkliğiyle, yaratılmış şeylerin ve toplumların kendilerinin kendi yasalarına ve değerlerine sahip olduğu kastediliyorsa… o zaman özerklik talebi bütünüyle yerindedir.” [10] Bu olumlama, yaratılışın, insan bakışımızın koruması, geliştirmesi ve tamamlanmaya ulaştırması gereken ilksel bir iyiliğin izini taşıdığını gösterir. Bu bakımdan Kilise, gerçekliği bütün derinliğiyle yorumlamaya yardım eden bir tarzda kendini sunar. Her kişinin onurunu, toplulukların bütünlüğünü ve herkesin iyiliğini teşvik eden seçimleri alçakgönüllü bir kararlılıkla destekler. Böylece Kilise dünyayı ezip geçmeden onun yanında durur; Kutsal Ruh’un insanlığın kalbinde desteklemeyi sürdürdüğü adalet ve barış vaadi her insani çabada meyve versin diye.
  3. Tanrı’nın tarihin akışı içinde erkeklerin ve kadınların özgürlüğünü ayakta tuttuğunu kabul eden İkinci Vatikan Konsili, kilisesel topluluk ile siyasal topluluk arasındaki ayrımı olumlamış ve her birinin tam özerklikle işlemesi gerektiğini vurgulamıştır. Kilise’nin dünyadaki mevcudiyeti, sivil toplum ve kamusal kurumlarla ilişkisi aracılığıyla da ifade edilir. Kilise bu oluşumlarla angajmana girerek sosyal ve siyasal gerçekliklerin değerini kabul eder ve onların özgül sorumluluklarını onurlandırır; bireylerin esenliğini teşvik eden ve toplum dokusunu güçlendiren her şeyi destekler. Kilise, Devlet’e ait işlevleri üstlenme iddiasında değildir. Tam tersine, ortak iyiliğe hizmet edenlere değer verir ve sivil kurumların toplum içinde taşıdığı sorumluluğu kararlılıkla kabul eder. Aynı zamanda Kilise’ye emanet edilmiş misyon, onu zamanımızın erkeklerinin ve kadınlarının gerçek acılarına hitap etmeye sevk eder. Bu yakınlık, sivil kurumların yerine geçme niyetinden, hele ki onların çalışmalarına yönelik örtük bir eleştiriden kaynaklanmaz. Daha ziyade, Kilise’yi insanlığın yaraları daha büyük bir şiddetle yüzeye çıktığı her anda bu yaralara yaklaşmaya iten İncil’e özgü hayırseverlikten kaynaklanır. Kilise müdahale ettiğinde bunu İyi Samiriyeli örneğini izleyerek, ihtiyat ve yakınlıkla yapar; acil zorunluluktan doğan şeyin norm haline gelemeyeceğinin, sivil topluluğa özgü kurumsal sorumlulukların yerini alamayacağının bilincindedir.
  4. Bu ikili kabulden — dünyevi gerçekliklerin özerkliği ile kilisesel ve siyasal yetki alanları arasındaki ayrımdan — hareket etmek, İkinci Vatikan Konsili’nin Kilise için dünyayla ilişkisinde belirlediği yönün daha açık anlaşılmasını sağlar. Gaudium et Spes bize şunu hatırlatır: “Zamanımızın çok sayıdaki sesini dinlemek ve ayırt etmek, bunları Tanrı sözünün ışığında yorumlamak, böylece vahyedilmiş Hakikat’in daha derinden kavranması, daha iyi anlaşılması ve daha uygun biçimde sunulması bütün Tanrı Halkı’nın, özellikle de onun çobanlarının ve ilahiyatçılarının görevidir.” [11] “Çok sayıdaki sesi” dinlemek salt sosyolojik bir alıştırma değil, tersine manevi ayırt ediş gerektiren bir iştir. Ruh tarafından yönlendirilen Tanrı Halkı, kültürel ve sosyal dönüşümlerde hem gelen ve tarihi tamamlanışına doğru yönlendiren Mesih’in mevcudiyetinin işaretlerini hem de onun yüzünü örten sapmaları tanımaya başlar. Bu şekilde, vahyedilmiş Hakikat’in asli çekirdeği değiştirilmez; somut seçimlere rehberlik edecek, kişisel ve komünal dönüşüm yollarına esin verecek, yapısal reformları teşvik edecek ve kamusal yaşamda yeni İncil tanıklığı biçimlerini destekleyecek canlı bir ölçüt olarak açıklığa kavuşturulur ve benimsenir. Böylece tarih, Kilise’nin İncil’in insanileştirici gücü hakkında Ruh tarafından eğitilmeye kendini açtığı yerlerden biri olarak anlaşılır; Kilise de kendi öğretisini her kişinin onurunun ve bütün halkların iyiliğinin hizmetinde geliştirmeyi öğrenir.

Tanrı sözünün bilgeliği ile beşerî bilimlerin diyaloğu

  1. Kilise, “hakikati, iyiliği ve güzelliği” içtenlikle arayan herkesi yol arkadaşları olarak görür ve onları her kişinin onurunu savunmada ve yaratılışa özen göstermede “değerli müttefikler” [12] sayar. Bizi zamanların işaretlerini dinlemeye, ayırt etmeye ve yorumlamaya davet eden İkinci Vatikan Konsili’nin pastoral yaklaşımını benimseyen ve sözün bilgeliğiyle aydınlanan Kilise, insan bilgisiyle karşılaşmaktan korkmaz. Gerçekten de Tanrı sözü, adalet yollarını tesis etmek ve halklar arasında uzlaşma ve barış yolları açmak için güvenilir ölçütler sağlar. Bu ölçütlerin zamanımızın karmaşık durumlarına uygulanması söz konusu olduğunda felsefenin ve beşerî ile sosyal bilimlerin katkıları zorunludur. Bu disiplinler kültürel, ekonomik ve siyasal dinamikleri daha derinden anlamamıza ve analiz etmemize yardım eder. Aziz II. Ioannes Paulus, Kilise’nin sosyal bilimlerin katkılarını, “onlardan kendi öğretme görevini yerine getirmesine yardım eden somut içgörüler çıkarmak” [13] için memnuniyetle karşıladığını hatırlatmıştır. Bu tür bilgilerle diyalog İncil’in gücünü azaltmaz. Tam tersine, bireylerin ve toplulukların yaşamını gerçekten neyin teşvik ettiğini daha büyük bir açıklıkla belirlemeyi mümkün kılar. Bu perspektifi izleyen Papa Franciscus, birçok özgül soruyla uğraşırken Kilise’nin “kesin bir görüş” [14] sunma iddiasında olmadığını, fakat uzmanlar arasında ciddi ve dürüst bir tartışmayı teşvik ederken ve görüş çeşitliliğini memnuniyetle karşılarken bilimsel araştırmayı dinlemenin önemini kabul ettiğini vurgulamıştır.
  2. İncil ile insan bilgisi arasındaki bu verimli diyalogla beslenen Kilise, Sosyal Öğreti’sini aşamalı olarak geliştirmiş; tarihte, kişinin Hristiyan anlayışına kök salmış teolojik ve antropolojik tutarlılıkla belirlenen bilge bir miras yetiştirmiştir. Tam da bu miras imandan ve buna karşılık gelen bir gerçeklik vizyonundan doğduğu için, teknik çözümler repertuvarına ya da başkalarının karşısına konulacak ekonomik veya siyasal bir modele indirgenemez. Bunun yerine farklı bir düzene, [15] yani olayların yorumlanmasına rehberlik eden ve tarihsel süreçlerin ve bunların gerektirdiği seçimlerin İncil’e uygun biçimde anlaşılmasını destekleyen ilkeler düzenine aittir. Sosyal Öğreti’nin özgül işlevi burada yatar: Siyasetin ya da kurumların sorumluluklarının yerini alma iddiasında değildir; fakat kolektif ayırt ediş için bir temel olarak kendini sunar, kişilerin onuruna, toplulukların canlılığına ve ortak iyiliğe hizmet eden her şeyi tanımaya ve teşvik etmeye yardım eder.

Ortak ayırt ediş olarak Sosyal Öğreti

  1. Hakikatin tekelleştirilecek bir mülk değil, paylaşılacak bir armağan olduğunu anlamak, Kilise’yi iktidara dayalı mevcudiyet biçimleri arama ayartısından kurtarır. Dayatılmayan hakikatin yumuşak ilanına ilişkin İncil’e özgü yaklaşımı yeniden keşfetmek için Aziz II. Ioannes Paulus bizi, “hakikatin hizmetinde hoşgörüsüzlük ve hatta şiddet kullanımı”na [16] rıza gösterilmiş zamanları dürüstçe incelemeye davet etmiştir. Aynı çizgide ben de Kilise’nin “hakikat üzerinde tekel sahibi olma iddiasında olmadığını” [17] yeniden teyit ettim; çünkü hakikat savunulacak bir toprak değil, paylaşılacak bir iyiliktir. Papa Franciscus ise kendi payına bu aynı perspektifi çarpıcı ifadesiyle dile getirmiştir: “zaman mekândan üstündür.” [18] En çok önem taşıyan şey, iktidar konumlarını işgal etmek ya da kültürel kaleleri savunmak değil, iyi süreçler başlatmak ve onların olgunlaşmasını mümkün kılmaktır. Böylece İncil’in hakikati yukarıdan dayatılmaz; yaşamların, toplulukların ve kültürlerin somut iç içe geçişi içinde zamanla büyür. Bu, çeşitlilikten korkan bir hakikat değil, tersine onu karşılayan ve ona rehberlik eden bir hakikattir. Çatışmaları ortadan kaldırmaz, fakat onları dönüştürür; tarihin dağıtma eğiliminde olduğu şeyi yeniden bir araya getirir. Bu kavram, İncil’in tek hakikatinin farklı açılardan yansıdığı çok yüzlü bir çokyüzlü imgesiyle de açıklanabilir. [19]
  2. Aynı anda hem bir hem de çeşitli olan hakikate açıklığa yönelik bu tutum, Kilise’nin katolikliğini derinden ifade eder; çünkü Kilise tüm insan ailesini kucaklar, ama halkların ve kültürlerin somut durumlarının içine de gömülüdür. İkinci Vatikan Konsili bize şunu hatırlatır: tam da bu katoliklik sayesinde “her parça kendi armağanlarını diğer parçalara ve bütün Kilise’ye katar.” [20] Böylece Kilise, karşılıklı alışveriş ve giderek daha dolu bir communion’a yönelik ortak çabalar sayesinde hem bütün olarak hem de tek tek topluluklar olarak büyür. Bundan şu sonuç çıkar: Tanrı Halkı yalnızca birçok halktan bir araya getirilmiş değildir; farklı işlevler, çağrılar, kültürler ve gelenekler aracılığıyla da birbirine örülmüştür; her biri diğerini desteklemeye ve zenginleştirmeye çağrılmıştır. Bu perspektiften Aziz VI. Paulus, tarihsel durumların büyük çeşitliliği göz önüne alındığında, Kilise’nin Sosyal Öğretisi’nin bütün bağlamlarda geçerli tek bir yanıt önerebileceğini düşünmenin gerçekçi olmadığını kabul etmiştir. [21] Bu nedenle, her Hristiyan topluluğunu kendi ülkesindeki gerçekliği açıklık ve sorumlulukla yorumlamaya davet etmiştir. Kilise’nin misyonunun evrenselliği ile yerel kökleri arasındaki verimli gerilim, onun yaşamının içsel bir yönüdür; çünkü Kilise bütün dünyayı kapsarken, her bağlamın özgül meselelerine, İncil’in biçim kazandığı gerçek ortam olarak hitap eder.
  3. Şimdiye kadar söylenenlerin ışığında Kilise’nin Sosyal Öğretisi daha sahici biçimde görülebilir. Bu, uygulanacak ilkeler ve normlar el kitabı değil, ortak bir ayırt ediş sürecidir. İncil’in ebedi hakikati ile tarihin soruları arasındaki karşılaşmadan doğar. Zamanların işaretleri tarafından kendisine meydan okunmasına izin verir ve bilim, kültür ve insan tecrübesinin katkılarından beslenir. Bu nedenle, kardeşlerimizin onuru ihlal edildiğinde, siyaset insanlığın trajedilerine hitap etmekte başarısız olduğunda, ekonomi kişinin aleyhine döndüğünde ya da bilim kendi yetkisinin sınırlarını aştığında, [22] Kilise — diğer Hristiyan mezhepleri ve başka dinlerin inananlarıyla birlikte — sesini duyurmalıdır; bunu hükmetmek için değil, communion’ı teşvik etmek için yapmalıdır. Bu şekilde anlaşıldığında Sosyal Öğreti, tarihte bir communion ilahiyatı haline gelir; beden olmuş Söz’ün diyalog, hafıza ve kehanet aracılığıyla mevcut olmayı sürdürdüğü bir tarih.

XIII. Leo’dan günümüze Sosyal Öğreti’nin gelişimi

  1. Kilise’nin tarihte mevcut olma ve dünyayla diyaloğa girme tarzını ana hatlarıyla ortaya koyduktan sonra, şimdi Sosyal Öğreti’nin Magisterium içindeki gelişimini ele almak istiyorum; bu öğreti on dokuzuncu yüzyıldan bugüne büyük sosyal dönüşümlere yanıt vermiştir. Elbette, temel ilkeleri Kilise’nin Sosyal Öğretisi Özeti’nde sunulan ve yakın dönem Magisterium öğretisi tarafından daha da incelenmiş olan bu öğretinin tüm zenginliğine hakkını veremem. Merhum muhterem seleflerimin genelgelerinde, özellikle de Laudato Si’ ve Fratelli Tutti’de geliştirilmiş olan her şeyi sistematik biçimde keşfetmem de mümkün değildir. Bununla birlikte, bu metnin o gelenekle süreklilik içinde nasıl durduğunu göstermek için bazı temel noktaları vurgulayacağım. Ayrıca, bu gelenek içinde insan kişisine ve topluma ilişkin vahyedilmiş hakikatlerin değişmeyen çekirdeğinin, tarihsel durumları dinleme ve çağdaş meselelere yanıt verme yönündeki yenilenmiş bir kapasiteyle sürekli iç içe geçtiğinin altını çizmek isterim. Şimdi bu gelişimin bazı önemli aşamalarını, Rerum Novarum genelgesiyle başlatılan dönemden başlayarak gözden geçireceğim.

Kilise’nin Sosyal Öğretisi’nin ilk aşamaları

  1. Bugün “Kilise’nin Sosyal Öğretisi” dediğimiz şey modern çağın kendiliğinden bir ürünü değildir. Bunun yerine, Kutsal Yazı’ya, Kilise Babalarına ve Orta Çağ ile modern çağın teolojik ve hukuki gelişmelerine kök salmış, toplum içinde yaşam üzerine uzun bir kilisesel düşünüm geleneğini kabul etmenin ve yapılandırmanın meyvesidir. “Kilise’nin Sosyal Öğretisi” ifadesi 1950’de XII. Pius tarafından ortaya atılmış olsa da [23] içeriği, XIII. Leo’nun Rerum Novarum genelgesiyle organik bir sosyal öğreti corpus’u olarak şekillenmeye başlamıştır. Kendi zamanının “yeni şeyleri”yle — sermaye ile emek arasındaki çatışma, işgücü sorunu, ekonomik ve sosyal dönüşümler — karşı karşıya kalan XIII. Leo kendisini huzursuzluğu kabul etmekle sınırlamamış, bu durumları Kilise’nin pastoral misyonu için bir alan olarak görmüştür. Onları titiz bir ayırt edişe tabi tutmuş, nedenlerini ve olası çözümlerini İncil’in ve Tanrı suretinde yaratılmış insan kişisine dair bütünsel bir vizyonun ışığında aydınlatmıştır. Aziz II. Ioannes Paulus bu yaklaşımı Sosyal Öğreti’nin “kalıcı paradigması” [24] olarak değerlendirmiştir: Kilise’nin tarihsel değişimler karşısında sosyal gerçeklikleri inceleme, onlar hakkında hüküm bildirme ve adil çözümler bulmanın yollarını gösterme hakkını ve görevini yerine getirdiği örnek bir pratik. Böylece imanın kalıcı içerikleri ve kadim kilisesel bilgelik, İncil’e sadık kalan ve her çağın “yeni şeyleri”ne yanıt vererek büyüyen canlı bir öğreti içinde ifade bulur.
  2. XIII. Leo’nun Rerum Novarum genelgesi, Kilise’nin sosyal öğretisinin gelişiminde bir kilometre taşı oluşturur. Belge, emeğin ve işçilerin onurunu düşünümünün ön sırasına yerleştirir; kişinin kendisi ve ailesi için adil ücret hakkını olumlar; kişilerin sermaye ve kârın önüne geçen temel bir değere sahip olduğunu kabul eder; özel mülkiyeti, onun vazgeçilmez toplumsal rolüyle birlikte savunur; işçi derneklerine değer verir; ve sınıf mücadelesi zihniyetine bir alternatif olarak toplumun farklı bileşenleri arasında işbirliği biçimleri önerir. Bu nedenle XI. Pius’un onu Hristiyan sosyal eyleminin “Magna Carta”sı [25] olarak tanımlaması şaşırtıcı değildir. Rerum Novarum’da Kilise’nin insan kişisine ve toplum içinde yaşama ilişkin kadim bilgeliği, sanayi çağına yanıt verebilecek ve sonraki on yıllarda daha da geliştirilecek Sosyal Öğreti için ilk büyük sistematik çerçeveyi sunabilecek yeni bir biçim almıştır. XIII. Leo’nun betimlediği tarihsel koşulların birçoğu değişmiş olsa da en az iki içgörü bugün yüksek derecede ilgililiğini korumaktadır: yalnızca finans ya da üretkenliğe odaklanan herhangi bir zihniyet karşısında insan emeğinin önceliği — sömürüye en açık kişiler ve ailelere bunun sonucunda gösterilen dikkatle birlikte — ve İncil’i ilan etmek ile daha adil bir sosyal düzen peşinde koşmak arasındaki ayrılmaz bağ. Böylece Rerum Novarum, insan toplumunun yapılarını da etkilemeyen sahici bir evangelizasyon olmadığını bize hatırlatmayı sürdürür.
  3. XI. Pius’un Quadragesima Anno genelgesi, Rerum Novarum’un kırkıncı yıldönümünde, 1931’de, büyük bir küresel ekonomik krizin doruğunda yayımlandı ve Kilise’nin sosyal öğretisinde ileri bir adımı işaret etti. Kendini “işgücü sorunu”nu ele almakla sınırlamak yerine, odağını ekonomik ve siyasal düzenin genel yapısını kapsayacak biçimde genişletti. Genelge, ekonomik gücün az sayıda kişinin ellerinde yoğunlaşmasını kınar; bireyin özgürlüğünü ve sorumluluğunu zedeleyen hem sınırsız rekabeti hem de kolektivist projeleri eleştirir; işçilerin örgütlenme hakkını güçlü biçimde olumlar; ücretlerin yalnızca performansla değil, işçilerin ve ailelerinin ihtiyaçlarıyla da orantılı olması gereğini yineler. Bu çerçeve içinde XI. Pius, Sosyal Öğreti’nin köşe taşlarından biri haline gelecek olan yetki ikamesi ilkesini sistematik biçimde formüle etmiştir. Bu ilkeye göre, bireyler, aileler, aracı örgütler ve yerel topluluklar tarafından yerine getirilebilecek hiçbir şey daha üst düzey otoriteler tarafından yerine getirilmemelidir. Bu katkıların yanında, Magisterium’unun çeşitli müdahalelerinde — Non Abbiamo Bisogno ve Mit Brennender Sorge genelgelerinden Divini Redemptoris’e kadar — XI. Pius özel mülkiyetin toplumsal rolünü açıkça hatırlatmış ve kişinin onurunu aşağılayan, toplum içinde yaşamı boğan, Devlet’i haklı değerinin üzerine yücelten ve ırka göre ayrımcılık yapan totalitarizm biçimlerini kınamıştır. Sosyal öğretisinin en az üç içgörüsü bugün özellikle ilgilidir: adaletsizliğin yalnızca bireysel davranışları değil, ekonomik ve kurumsal yapıları da ilgilendirdiğinin farkındalığı; iktidarın daha fazla merkezileşmesinden kaçınırken dernekler ve topluluklar dokusunun güçlendirilmesini talep eden yetki ikamesi ilkesinin önemi; ve emeğin onuru, adil ücretlendirme ve ailelerin onurlu bir yaşam sürebilmesinin gerçek imkânı arasındaki bağ.
  4. İkinci Dünya Savaşı’nın trajik bağlamında ve onu izleyen yeniden inşa yıllarında, XII. Pius’un öğretileri Sosyal Öğreti’nin gelişimine önemli bir katkı sağlamıştır. Bu özellikle, adalet, barış ve insan onurunun tanınması üzerine kurulu uluslararası bir düzenin çerçevesini çizdiği Noel radyo mesajları için geçerlidir. Bu mesajlarda Papa, bireylerin ve Devletlerin çıkarlarından önce gelen ve hem ulusların iç yaşamını hem de karşılıklı ilişkilerini düzenlemesi gereken nesnel ilkeler kümesi olarak anlaşılan doğal hukuka başvuruya dayanan bir toplum diyaloğu önermiştir. XII. Pius ayrıca meslek birliklerine, sendikalara ve ekonomik ve sosyal düzendeki çeşitli aracı örgütlere belirleyici bir rol atfetmiştir. Toplumun bu örgütlü biçimlerini sivil denge ve ortak iyiliğin korunması için zorunlu bir güvence olarak tanımıştır. Gücün kötüye kullanılmasına karşı korunmak için sağlam bir hukuk devleti ihtiyacını olumlamış ve demokrasiyi otoritenin uygun biçimde kullanılmasını sağlamanın bir aracı olarak kabul etmiştir. Aynı zamanda hukuku fayda ya da kuvvet üzerine temellendirmeye yönelik her girişime karşı uyarıda bulunmuş; en güçlünün çıkarı tarafından yönetilen bir uluslararası düzenin daha zayıf halkları baskıya açık hale getirdiğini ve uluslar arasındaki güveni temelden zayıflattığını hatırlatmıştır. Son olarak XII. Pius, ülkeler arasındaki derin ekonomik dengesizlikleri çatışmaları körükleyen etkenlerden biri olarak tanımlamıştır. [26] Yeni küresel güç biçimleri ve artan eşitsizliklerle damgalanan kendi zamanımız için üç yönerge özellikle anlamlı kalmaktadır: hukukun çıkarların önüne geçmesi gereği; ekonomik eşitsizliklerin gerilim ve şiddet için bir üreme zemini olduğunun farkındalığı; ve birey ile Devlet arasında aracılık yapabilecek bir dernekler ağı zorunluluğu. Bu yönergeler, Sosyal Öğreti’nin küreselleşme dinamiklerini yorumlamasını ve daha adil ve barışçıl bir uluslararası düzeni teşvik etmesini sağlayan önemli ölçütler sunmayı sürdürür.

İkinci Vatikan Konsili yılları

  1. Kilise’nin sosyal öğretisinde yeni bir evre, sosyal meselelerin küresel boyutuna ve haklar diline daha büyük vurgu yapan Aziz XXIII. Ioannes ile başlamıştır. Mater et Magistra’da, Hristiyan imanını gök ile yeri birleştirebilen bir ışık olarak sunmuştur. Kilise’nin birincil misyonu kutsallaştırma ve ebedi iyileri ilan etme olsa da, insanların günlük yaşamlarının somut ihtiyaçlarını ihmal etmediğini ve her sahici insani iyilikle ilgilendiğini hatırlatmıştır. [27] İnsanlığa dair bu birleşik vizyona dayanarak XXIII. Ioannes, toplumsal yaşamın yurttaşların ve grupların girişimi — kendilerini örgütlemeye ve birlikte çalışmaya çağrılanlar olarak — ile bireylerin özgürlüğünü ve sorumluluğunu boğmadan koordine etmesi ve destek sağlaması gereken Devlet’in eylemi arasında bir denge gerektirdiğini vurgulamıştır. Buradan hareketle çalışma için adil ücretlendirmeye, işçi katılımına ve ülkeler arasındaki büyüyen eşitsizliklere dikkat çekmiştir. Birkaç yıl sonra Pacem in Terris’te XXIII. Ioannes ilk kez yalnızca imanlılara değil, iyi niyetli bütün insanlara da seslenmiş; kişinin onurunu temel hakların ve görevlerin tanınmasına organik biçimde bağlamış ve toplum için — uluslararası düzeyde de — hakikat, adalet, sevgi ve özgürlüğe dayanan bir yön önermiştir. [28] Yaygın çatışma ve yeni küresel karşılıklı bağımlılık biçimleriyle damgalanan günümüzde, düşüncesinin şu yönleri özellikle anlamlı kalmaktadır: çağrısının evrensel perspektifi; paylaşılan bir çerçeve olarak insan haklarına göndermesi; ve kalıcı barışın her kişinin onurundan esinlenen kurumlar ve halklar arası ilişkiler gerektirdiğine dair kanaati.
  2. İkinci Vatikan Konsili, Kilise’nin çağdaş dünyada kendisini anlama biçiminde bir dönüm noktasını işaret etmiştir. Pastoral Anayasa Gaudium et Spes’te Konsil, insanlığa yakın, dünyayla angaje ve soyut kavramlardan ziyade tarihsel durumların somut gerçekliği üzerine düşünmeye bağlı bir Kilise imgesi sunmuştur. Metin evlilik ve aile, ekonomik ve toplumsal yaşam, siyasal topluluk, savaş ve barış gibi büyük meseleleri ele alır. Ekonomik ve kurumsal yapıların, ancak kişinin bütünsel gelişimine hizmet ettikleri ve herkesin sorumlu katılımını teşvik ettikleri ölçüde adil olduklarında ısrar eder. [29] Bu konsil belgesinin Kilise’nin Sosyal Öğretisi için önemi yalnızca tematik düşünüm için ufuklar açmış olmasında değil, aynı zamanda bizi tarihsel değişimleri İncil ve beşerî uzmanlık tarafından yönlendirilerek yorumlamaya davet eden ayırt ediş yönteminde yatar. Bu yaklaşım, dünyayla diyaloğun Kilise için taktiksel bir seçim değil, misyonunun somut bir ifadesi olduğunu açığa çıkarır; çünkü İncil, maya gibi, toplumun yapılarını içeriden dönüştürebilir ve daha büyük bir insanlığa doğru yollar açabilir. Dignitatis Humanae Bildirgesi aynı bağlama dâhil edilebilir. Burada Konsil, din özgürlüğünün insan onuruna dayanan temel bir hak olduğunu ve insanların vicdanlarına aykırı davranmaya zorlanmasını ya da hakikati hem özel hem de kamusal olarak aramalarının ve ikrar etmelerinin engellenmesini önlemek için hukuk tarafından güvence altına alınması gerektiğini kabul etmiştir. [30] Bu ilke bugün yüksek derecede ilgilidir ve kişileri korumak ile çoğulcu ve barışçıl toplumlar inşa etmek için Sosyal Öğreti’ye belirleyici ölçütler sağlamayı sürdürür.
  3. Aziz VI. Paulus’un pontifikası sırasında, salt savaşın yokluğuna indirgenmeyen, fakat bütünsel insani gelişme kapsamında biçim kazanan bir barış anlayışı ortaya çıkmıştır. Populorum Progressio’da gelişmeyi daha az insani yaşam koşullarından daha insani yaşam koşullarına geçiş olarak tanımlamıştır. Ayrıca bunu “her kişiyi ve bütün kişiyi,” [31] yani kişinin her boyutunu ve istisnasız bütün insanları ilgilendiren bir süreç olarak anlamıştır. Bu nedenle VI. Paulus, bu şekilde anlaşılan gelişmenin gerçekte “barışın yeni adı” [32] olduğunu olumlayabilmiştir; çünkü bu gelişme adaletsizliğin ve çatışmanın köklerini söküp atmayı ve herkes için daha onurlu bir yaşamın imkânlarını yaratmayı amaçlar. Pontifical Commission Iustitia et Pax’ın kurulması da, zengin ve yoksul ülkeler arasındaki büyüyen uçurumu ve herkes için gerçekten daha insani yaşam koşullarını teşvik edecek politikalara duyulan ihtiyacı akılda tutarken, bu içgörüye kilisesel ve uluslararası düzeylerde istikrarlı bir biçim verme girişimi olarak bu ışıkta görülmelidir.
  4. Rerum Novarum’un sekseninci yıldönümü vesilesiyle yazılan Octogesima Adveniens’te VI. Paulus bu perspektifi kentleşme, yeni yoksulluk biçimleri ve bireylerin ve toplulukların geleceğini sorgulatan hızlı kültürel değişimlerle damgalanmış post-endüstriyel topluma uygulamıştır. VI. Paulus, İncil bizimkinden çok farklı bir tarihsel ve kültürel bağlamda ilan edilmiş, yazılmış ve yaşanmış olsa da mesajının “güncelliğini yitirmiş” [33] olmadığına inanıyordu. Bunun yerine İncil, insan kişisine, ilişkilere, otoriteye ve ortak iyiliğe dair bugün de ekonomik, siyasal ve kültürel seçimlere rehberlik edebilecek bir vizyon sunar. Başka bir deyişle İncil ilgililiğini korur; çünkü sürekli değişen durumlarda neyin insanileştirdiğini ya da insandışılaştırdığını, neyin özgürleştirdiğini ya da ezdiğini tanımak için ölçütler sağlar. Kilise’nin Sosyal Öğretisi için VI. Paulus’un en talepkâr mirası tam da şudur: Dünyada insan onuruna yaraşır gelişmeden dışlanmış insanlar var olduğu sürece, Hristiyan topluluk teorik bir barış ilanıyla yetinemez. Bunun yerine, insanların marjinalleştirildiği yerden başlayarak, İncil’in — II. Ioannes Paulus’un daha sonra bize hatırlatacağı gibi — gerçek “günah yapıları”na [34] dönüşebilen ekonomik ve siyasal yapıları yargılamasına izin vermelidir. Bunun sonucunda gelişme süreçlerinde hiçbir kişi ya da halk gözden çıkarılabilir sayılmayacaktır.

Yakın dönem Magisterium’u

  1. Aziz II. Ioannes Paulus’un zengin sosyal öğretisi, yirminci yüzyılın büyük ideolojik sistemlerinin krizi ile ekonomik küreselleşmenin başlangıcının kavşağında yer alır. Rerum Novarum’un yayımlanmasından doksan yıl sonra yazılan Laborem Exercens genelgesi, emek üzerine düşünüm için yeni bir yol açmıştır. Adil ücretleri bütün sosyoekonomik sistemin adilliğini doğrulamanın somut aracı olarak sunar; çünkü bunlar işçinin bir kişi olarak mı, yoksa yalnızca üretim maliyeti olarak mı muamele gördüğünü açığa çıkarır. [35] Emek, yalnızca ele alınması gereken bir sorun ya da gelir üretme aracı olarak değil, kişi için temel bir iyilik, ekonomik faaliyetin ilkesi ve bütün toplumsal sorunun anahtarı olarak görülür. İnsanlar emek aracılığıyla özgürlüklerini, yaratıcılıklarını ve işbirliği kapasitelerini devreye sokar, toplumun kültürel ve ahlaki yükselişine katkıda bulunur. [36] Bunun ışığında, çeşitli iş güvencesizliği türleri, parçalanmış kariyer yolları ve otomasyon yalnızca verimlilik bakımından değil, işçinin onuru, yeterli ücret hakkı ve topluma katılmanın gerçek imkânı bakımından değerlendirilmelidir.
  2. Populorum Progressio’nun yirminci yıldönümünü işaretleyen Sollicitudo Rei Socialis genelgesiyle II. Ioannes Paulus, azgelişmişlik belasını yeniden incelemiştir. Yoksul halkların ekonomik gelişimini hızlandırmaya ve onları sanayileşme sürecinde desteklemeye yönelik sayısız girişimin başarısızlığını kabul etmiş, dünyanın Kuzeyi ile Güneyi arasındaki kalıcı ve hatta genişleyen uçuruma dikkat çekmiştir. [37] Ayrıca en güçlü ekonomiler tarafından yönetilen, kendi çıkarlarını yapısal olarak gözetirken daha zayıf ekonomileri boğan ekonomik, finansal ve ticari mekanizmaları kınamış ve bunların yalnızca teknik değil, ciddi bir etik incelemeye de tabi tutulmasını istemiştir. [38] Bu bağlamda dayanışma, bireyler, halklar ve uluslar arasında somut, ortak bir sorumluluk olarak — VI. Paulus’un önerdiği “sevgi medeniyeti”ne yönelmiş bir sosyal dostluk ya da siyasal hayırseverlik biçimi olarak — anlaşılmıştır. [39]
  3. Rerum Novarum’un yüzüncü yılında Centesimus Annus genelgesi, Sovyet sisteminin çöküşü ile demokrasinin ve piyasa ekonomisinin yükselişi üzerine bir düşünüm sunmuştur. Aziz II. Ioannes Paulus, Kilise’nin demokrasiyi yurttaşların etkin katılımını güvence altına aldığı, yöneticilerini seçmelerini ve barışçıl biçimde değiştirmelerini mümkün kıldığı ve iktidarın belirli ya da ideolojik çıkarlarla güdülenen küçük elit gruplar tarafından tekelleştirilmesini önlediği ölçüde değerli gördüğüne dair XII. Pius’un mesajını yinelemiştir. [40] Aynı şekilde Kilise, piyasanın ve özel girişimin olumlu potansiyelini ancak ahlak yasasına bağlı kaldıkları ve en kırılganları kâr mantığına feda etmeden dayanışma ilkesi tarafından yönlendirildikleri takdirde tanır. [41] Bu, Kilise’nin Sosyal Öğretisi’ne özellikle ilgili bir miras ekler. Emeğin onuru, halklar arası dayanışma, demokrasiye ve piyasa ekonomisine eleştirel bir değerlendirme arasındaki bağın olumlanması, yeni sömürü ve dışlanma biçimlerini ve siyasal temsildeki krizleri değerlendirmek için ölçütler sağlamayı sürdürür.
  4. Papa XVI. Benedictus, sosyal genelgesi Caritas in Veritate’de, Populorum Progressio’da sunulan gelişme kavramını küreselleşme ışığında yorumlayarak yeniden değerlendirmeye ve genişletmeye çalışmıştır. Bu tür bir gelişmenin “herkese yarar sağlayan ve gerçekten sürdürülebilir gerçek büyüme”ye [42] dönüşmesi gerektiğini belirtmiştir. Yani gerçekten kapsayıcı ve yaratılışın sınırlarına saygılı bir ekonomik ilerleme. Bununla birlikte, varlıklı ülkelerde yeni yoksulluk türlerinin ve daha önce görülmemiş dışlanma biçimlerinin ortaya çıktığını, daha yoksul bölgelerde ise küçük azınlıkların tüketimci bolluk içinde, insandışılaştırıcı yoksulluk durumlarıyla yan yana yaşadığını yeniden teyit etmiştir. [43] Ayrıca, sermayenin ve üretim araçlarının geniş hareketliliğiyle damgalanan yeni küresel ekonomik ve finansal sistemin, Devletlerin siyasal gücünü ve ekonomik süreçleri etkileme yeteneğini azalttığını gözlemlemiştir. [44] Bu nedenle XVI. Benedictus, ekonomik faaliyetin toplumsal sorunları yalnızca ticari bir zihniyetin genişlemesi yoluyla çözme iddiasında bulunamayacağını, fakat siyasal topluluğun kendi yeri doldurulamaz sorumluluğunu taşıdığı ortak iyiliğe doğru düzenlenmesi gerektiğini yinelemiştir. [45]
  5. XVI. Benedictus, hayırseverliği analizinin merkezine yerleştirmiş ve bunun, her zaman hakikatle birleşik olması koşuluyla, “Kilise’nin Sosyal Öğretisi’nin kalbinde” [46] bulunduğunu belirtmiştir. Ayrıca sosyal, hukuki, siyasal ve ekonomik alanların tam da içinde ahlaki ilgililiği göz ardı etme eğiliminin bulunduğunu kaygıyla belirtmiştir. Onun katkısının özgünlüğü, gelişmenin, adaletin, kurumların ve piyasanın nötr gerçeklikler olmadığını, hakikat içinde hayırseverliğin tarihsel ifade bulması gereken mekânlar olduğunu göstermesinde yatar. Bu öğreti bugün artan eşitsizlikler, finans piyasalarındaki baskılar, çevre krizi ve siyasete duyulan güvensizlik ışığında özellikle ilgilidir. Her gelişme modelini kapsayıcı ve sürdürülebilir olma kapasitesi bakımından değerlendirmeye, ekonomi ile siyaset arasındaki ilişkiyi ortak iyilik üzerinde yeniden kurmaya ve kamusal yaşamda hayırseverliğin eleştirel ve üretken rolünü kabul etmeye yönelik bir davet olarak durur.
  6. Papa Franciscus’un sosyal öğretisi, bizi tarihi insan umutları ve kırılganlıkları merceğinden görmeye ve bunları İncil ile diyaloğa sokmaya davet eden Gaudium et Spes çizgisinde gelişir. Bu yaklaşım Evangelii Gaudium’da özel bir açıklıkla ortaya çıkar; orada Hristiyan ilanının içsel bir sosyal boyutu bulunduğunu ve yoksulların, göçmenlerin ve yeni kölelik biçimlerinin mağdurlarının çığlığını dinleyebilen bir Kilise gerektirdiğini belirtir. Franciscus’un sinodal bir Kilise, “birlikte yürüyen,” zamanların işaretlerini İncil ışığında okumaya çalışan ve tarihi paylaştığı yoksullar tarafından evangelize edilmeye kendini açan bir Kilise konusundaki ısrarı da bu perspektife uyar. [47]
  7. Laudato Si’de Franciscus, çevre krizinin bir sosyal genelgede ilk önemli sistematik ele alınışını sağlamış ve bunun yalıtılmış bir mesele değil, çağdaş sosyoekonomik krizin ekolojik yönü olduğunu göstermiştir. Onun bütünsel ekoloji önerisi, ortak evimize özeni yoksullar için tercihli seçenekle birleştirmiş ve “yeryüzünün çığlığı ile yoksulların çığlığı”nın [48] birbirinden ayrılamayacağını güçlü biçimde olumlamıştır. Bu ışıkta, malların evrensel tahsisi öne çıkarılmış; her şeyi hükmedilecek bir nesneye indirgemeye çalışan teknokratik paradigmanın eleştirisi, israf zihniyeti tarafından tehdit edilen insan emeğinin savunusu ve kuşaklar arası adalet ihtiyacıyla yan yana getirilmiştir. Son olarak, siyaset ve finans alanlarında çalışanlar arasında sahici diyaloğu savunmuş, böylece ikisinin de kendine göndermeli hale gelmemesini amaçlamıştır.
  8. Sosyal dokunun çözülmesi, “parça parça yürütülen bir dünya savaşı,” bireyci küreselleşme ve pandeminin topluluk bağları üzerindeki etkisi karşısında Franciscus, Fratelli Tutti’de sosyal dostluğu ve evrensel kardeşliği seçen bir insanlık rüyasını yeniden canlandırmaya çalışmıştır. Bir karşılaşma kültürü, ortak iyiliği arayabilen “daha iyi bir siyaset,” uzlaşma yolları ve “herkes için toprak, konut ve iş” [49] sağlayan bir dünya önermiştir. Son olarak Dilexit Nos’ta, bu önemli sosyal çabaların Mesih’le kişisel bir ilişkiden ayrılamayacağını göstermiştir. Tanrı sözüne dönerek bize, İsa’nın kalbinin sevgisine verilecek en hakiki yanıtın kardeşlerimize yönelik somut sevgi olduğunu hatırlatmış ve “sevgiye sevgiyle karşılık vermemiz için bundan daha büyük bir yol yoktur” [50] diye olumlamıştır.

Tarihi iman ışığında yorumlamak

  1. Bu tarihsel genel bakış dikkate alındığında, Kilise’nin Sosyal Öğretisi’nin masa başında tasarlanmış bir projenin sonucu değil, tersine her pontiff’in — İkinci Vatikan Konsili ile birlikte — her belirli çağın “yeni şeyleri” ışığında benzersiz bir katkı sunduğu sabırlı bir sürecin ürünü olduğu açıktır. Her biri kendi zamanlarının meydan okumalarına yanıt olarak tarihsel değişimleri İncil’e göre yorumlamış ve tek bir mirasın farklı yönlerini ışığa çıkarmıştır: kişinin onuru, emeğin değeri, malların evrensel tahsisi, dayanışma ve yetki ikamesi, yaratılışa özen ve barış ile kardeşliğin merkeziliği. Sonuç, her zaman doğrusal olmasa da uyumlu bir gelişmedir; farklı vurgular, ilerleyen içgörüler ve zaman zaman öncekiyle kopuş yaratmayan, fakat onun içerimlerinin olgunlaşmasını sağlayan perspektif değişimleriyle damgalanmıştır. Bugün ortak ilkeler ve ölçütler corpus’undan söz edebiliyorsak, bunun nedeni tarihin imana dayalı bu yorumunun hiç kesintiye uğramamış olması ve her kuşağın ortaya koyduğu meydan okumalara daima açık kalmasıdır. Şimdi, iç tutarlılıklarını ve zamanımıza rehberlik etme kapasitelerini daha etkili kavramak için dikkatimizi, imanlıların kişisel ve kamusal yaşamlarında ayırt edişlerini yönlendiren Sosyal Öğreti’nin büyük ilkelerine çevirmek istiyorum.

İKİNCİ BÖLÜM

KİLİSE’NİN SOSYAL ÖĞRETİSİNİN
TEMELLERİ VE İLKELERİ

  1. Kilise’nin Sosyal Öğretisi tarih, kültürler ve bilimlerle diyalog içinde olan canlı bir gerçekliktir. Aynı zamanda değişmeyen hakikatlerin çekirdek bir bütününü bağrında taşır. Bu nedenle, bugün bile imanlıların kişisel ve toplumsal yaşamlarına rehberlik edebilen bir bilgelik biçimi olarak görülebilir. Bu ikinci bölümde, özellikle insan kişisinin içkin onuru bakımından, zamanımızın “yeni şeyleri”ni yorumlamamıza yardım edecek Kilise’nin Sosyal Öğretisi’nin bazı temellerine ve ilkelerine odaklanmak istiyorum. Yapay zekâ çağında insan kişisini korumak için bugün ortak iyilik, malların evrensel tahsisi, yetki ikamesi, dayanışma ve sosyal adalet üzerine bir kez daha düşünmemiz gerektiğine inanıyorum. Bu ilkeler arasındaki uyumlu bir ilişkinin, onların kolektif biçimde ele alınmasını gerektirdiğine ikna olmuş durumdayım; böylece birbirleriyle nasıl ilişkili oldukları ve birbirlerini nasıl tamamladıkları açıklığa kavuşacaktır.
  2. Bu düşünceleri sunarken umudum, her şeyden önce, laik imanlılara ve iyi niyetli insanlara yukarıda anılan ilkeleri günlük yaşamlarında, aile ilişkilerinde, emeklerinde ve topluma katılımlarında uygulama görevlerini yeniden keşfetmelerine yardım etmektir. Böylece yaşamın somut olaylarında Tanrı’nın sevgisini cisimleştirme amacıyla esinlenmelerine izin vereceklerdir. Aynı zamanda akademik kurumları ve üniversiteleri bu ilkelere taze bir ivme vermeye ve onları dijital devrime hitap etmede ilgili ve etkili olacak bir biçimde uygulamaya teşvik etmek isterim. Böylece teolojik ve felsefi araştırma, Kilise’nin pastoral yolculuğunu daha da keşfedebilecek ve destekleyebilecek, Magisterium’un imanlıların vicdanlarını aydınlatma ve toplumlarımızın yaşamını daha adil ve kardeşçe kılma çabalarına rehberlik etme görevine katkıda bulunabilecektir.

Sosyal Öğreti’nin temelleri

İnsan kişisi: Üçlü Tanrı’nın sureti

  1. Kilise’nin Sosyal Öğretisi bizi imanımızın tam kalbine getirir: İsa Mesih’te açığa vurulmuş yaşayan Tanrı gizemine. Bu Tanrı, Kişilerin — Baba, Oğul ve Kutsal Ruh — communion’ı olarak, karşılıklı kendini armağan edişte ve dünyayla paylaşımda ifade edilen ilişki içindeki sevginin kendisidir. [51] Konsil’in hatırlattığı gibi, insan kişiler Tanrı’yla communion’a çağrılmıştır ve “hakiki benliklerini ancak içten bir kendini armağan edişte tam olarak keşfedebilirler.” [52] Gerçekten de onların en derin çağrısı, alınan ve paylaşılan sevginin Teslis’e ait dinamiğine girmektir.
  2. Sevgi olarak Tanrı gizemi Sosyal Öğreti’nin kaynağıysa, onun en somut ifadesini Beden Almış Söz olan İsa Mesih’in yüzünde görürüz. Tanrı’nın Oğlu insan olarak tarihimize girer ve insan tenini üstlenir; Baba’ya ve Kutsal Ruh’a onu bağlayan sevgiyi beraberinde getirir. Onda “insanlığın gizemi gerçekten açıklığa kavuşur” [53]; çünkü onun insanlığı bütünüyle özgürdür, başkalarına açıktır, sağlıklı ve güzel ilişkiler kurma yeteneğine sahiptir ve kendini bütünüyle armağan etmeye adanmıştır. Ona iman edenler, onun tutkusu, ölümü ve dirilişi gizemiyle başlayan büyük yenilenme işine katılırlar ve bütün erkekleri ve kadınları tek bir Baba’nın çocukları olan kardeşler olarak kucaklamayı öğrenerek Tanrı’nın Krallığı’nı inşa etmede işbirliği yaparlar. Böylece hem İncil’in ilanı hem de Kutsal Ruh’un eylemiyle yönlendirilen Hristiyan yaşamı, dünyada sosyal sonuçlar doğurmaya yönelir. [54]
  3. İnsan kişisinin Hristiyan anlayışının kalbinde, erkeklerin ve kadınların Üçlü Tanrı’nın suretinde ve benzerliğinde yaratıldığına dair büyük Kutsal Kitap olumlaması yer alır (krş. Yaratılış 1:26-27). İlişki için yaratılmış her insan kişisi, Tanrı tarafından onunla, başkalarıyla ve yaratılışla communion’a girmek üzere tasarlanmış ve istenmiştir. İnsan onuru bir kişinin yeteneklerine, servetine ya da yaşamdaki konumuna, yapılan doğru ya da yanlış seçimlere bağlı değildir; bunun yerine her kişiden önce gelen ve onu aşan, Tanrı’nın şaşmaz sevgisinin ifadesi olarak bahşedilen bir armağandır. Bu nedenle, insan kişisi daima “Kilise için yol” [55] ve bütün sahici bütünsel insani gelişme yollarının kalbi olarak kalır. [56]

Bütün insanların eşit onuru

  1. Aziz II. Ioannes Paulus, “insan kişisinin onuruna ve onun benzersizliğine, ayrıca vicdan yolculuğuna gösterilmesi gereken saygıya ilişkin bu artmış duyarlılık, modern kültürün olumlu kazanımlarından birini kesinlikle temsil eder” demiştir. [57] Bu ifade, bütün kişilerin yüce onurunun, maddi şeyler karşısındaki üstünlüklerinin ve evrensel ve dokunulmaz hakları ile görevlerinin giderek daha çok tanındığını belirtmiş olan İkinci Vatikan Konsili’nin daha önce çizdiği hattı izler. [58] İnsan onuruna yönelik bu takdir artışının, bugünün dünyasındaki yeni ideolojilerin ya da çok güçlü çıkarların baskısı tarafından gölgelenmemesini sağlamak önemlidir. Bu ideolojiler arasında, her kişinin kendi değerini kazanması ya da gerekçelendirmesi gerektiğini, daha verimli ya da etkili olanlara daha büyük değer atfetme noktasına dek ileri süren ideolojiyi özellikle sinsi sayıyorum. Bu perspektiften bakıldığında kişiler sonuçlara ulaşmanın aracına, kullanılacak ve sömürülecek bir kaynağa indirgenir ve artık asla araçsallaştırılmaması gereken, kendi başına uygun bir amaç olarak tanınmaz. Oysa kişilerin değeri, başardıkları ya da ürettikleri şeye bağlı değildir. Yalnızca insan olmak bakımından herkes için geçerli olan haklar vardır ve hiçbir insan gücü bunları meşru biçimde reddedemez ya da keyfi olarak sınırlayamaz. [59]
  2. Onurdan söz ettiğimizde sözcüğü her zaman aynı şekilde kullanmayız. Bazen ahlaki onura, yani bir kişinin seçimlerini ve eylemlerini yönlendirme biçimine gönderme yaparız. Başka zamanlarda, bir kişinin yaşam koşullarına ve toplumdan gördüğü somut saygıya gönderme yapan sosyal onuru düşünürüz. Diğer durumlarda ise varoluşsal onurdan söz ederiz; bu, bir kişinin kendi değerini ve yaşamın değerini algılama biçimi anlamına gelir. Onurun bu yönleri artırılabilir ya da azaltılabilir. Bu kavramlara ek olarak, ontolojik onurun daha derin ve önemli düzeyi de vardır. Bu, her insan varlığına yalnızca var olması, Tanrı tarafından istenmiş, yaratılmış ve sevilmiş olması bakımından ait olan onurdur. [60] Hiçbir günah, başarısızlık, aşağılanma ya da dışlanma, Tanrı’nın istediği ve varlığa çağırdığı bir insan yaşamının derin değerini azaltamaz. [61]
  3. Bu nedenle her kişinin temel onuru ne edinilir ne de kazanılır; gerekçelendirilmesi de gerekmez. Yakın dönem Bildirge Dignitas Infinita, Kilise’nin bu konudaki düşüncesinin bir özetini sunar: “Her insan kişisi, kendi varlığında devredilemez biçimde temellenmiş sonsuz bir onura sahiptir; bu onur kişinin karşılaşabileceği her koşulda, durumda ya da hâlde ve bunların ötesinde geçerlidir” [62] — başka bir deyişle, daima ve istisnasız. Her insanın onuru, Aziz II. Ioannes Paulus’un belirttiği gibi, [63] iki nedenle sonsuz olarak betimlenebilir: birincisi, bizi kendisiyle dostluğa çağıran Tanrı’nın sevgisi sonsuz olduğu için; ikincisi, onun sevgisi mutlak olarak koşulsuz olduğu için, yani sonsuza dek arasak bile onu silebilecek ya da reddedebilecek hiçbir şey bulamayacağımız anlamında.

İnsan haklarının en yüce değeri

  1. Kilise, “insan haklarının belirlenmesi ve ilan edilmesine yönelik hareketin, insan onurunun kaçınılmaz taleplerine etkili biçimde yanıt verme yönündeki en anlamlı girişimlerden biri” [64] olduğunu şükranla kabul eder. Bu bakımdan Aziz II. Ioannes Paulus, Birleşmiş Milletler tarafından 10 Aralık 1948’de ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin zamanımızın insan vicdanının en yüksek ifadelerinden biri olarak kaldığını belirtmiştir. [65] Bu, “insan soyunun uzun ve güç yolunda bir kilometre taşıdır.” [66] Bu nedenle, Hristiyan perspektifinden bakıldığında insan hakları kişiye dışarıdan eklenen bir şey değil, uluslararası topluluğun korumaya ve teşvik etmeye çağrıldığı içkin insan onurunun bir ifadesidir.
  2. İnsan hakları dokunulmazdır, çünkü “insan kişisine ve insan onuruna içkindir.” [67] Dolayısıyla evrensel ve devredilemezdir. [68] Tam da her erkeğin ve kadının ortak onuruna dayandıkları için pratik sonuçları ve hukuki etkileri vardır; çünkü “insan haklarını ilan etmek, aynı zamanda onlara saygı gösterme görevinin, herkes tarafından, her yerde ve herkes için saygının güvence altına alınması adına her şey yapılmadıkça boşuna olurdu.” [69] Bu haklar arasında ilki, döllenmeden doğal sona kadar yaşam hakkıdır; [70] bu hak olmadan başka hiçbir hakkı kullanmak mümkün değildir. Bu temel hak reddedildiğinde — isteyerek yaptırılan kürtaj, masumun öldürülmesi ve ötanazi örneklerinde olduğu gibi — Kilise’nin ağır biçimde yanlış saydığı seçimlerle karşı karşıya kalırız. [71]
  3. Kendi zamanımıza baktığımızda, insan haklarının korunmasının iki özellikle ciddi tehlikeye maruz bırakıldığı olgusunu göz ardı edemeyiz. Birincisi, bu hakların salt biçimsel anlamda ilan edilmesi, teknolojik ilerlemenin ise insan onurunun örtük ya da açık ihlalleriyle yan yana sürmesidir. İkincisi, gerçekte birincinin kökü olan, onların evrenselliğinin temelini tanıma yetersizliğidir; çünkü “kararlarımızı ve yasalarımızı destekleyen sağlam temellerin aranması”nı [72] terk etmiş durumdayız. Papa Franciscus bizi bu son meseleyi hafife almamaya çağırmıştır. Akıl insan doğasını ciddi biçimde incelediğinde, insan doğasından türedikleri için herkes için geçerli olan değerleri keşfetme kapasitesine sahip olduğunu belirtmiştir. Bu araştırma görevi terk edilirse, bugün dokunulmaz sayılan hakların gelecekte, belki de korkutulmuş ya da manipüle edilmiş topluluklardan yalnızca görünüşte bir mutabakat elde edildikten sonra, iktidardakiler tarafından sorgulanabilir ya da reddedilebilir hale gelmesi düşünülebilir. [73]
  4. Her insan kişisinin ve haklarının değerine ilişkin daha büyük bir farkındalıkla birlikte azınlık haklarının tanınması da büyümüştür. Yine de, çok büyük bir kesimin, yani kadınların haklarının dünya genelinde eşit ve sahici biçimde güvence altına alınmasını sağlamak için gidilecek uzun bir yol hâlâ vardır. Şu bir olgudur ki “dışlanma, kötü muamele ve şiddet durumlarına katlanan kadınlar iki kat yoksuldur; çünkü sık sık haklarını savunma konusunda daha az imkâna sahiptirler.” [74] Bu nedenle, kadınların ve erkeklerin eşit onur ve haklara sahip olduğunu basitçe belirtmek yeterli değildir; bunun yasalar, istihdama erişim, eğitim, sosyal ve siyasal sorumluluklar ve toplumun kadınların katkılarını dinleme ve değer verme biçimi gibi somut kararlara yansıması gerekir. Bu uçurum sürdüğü sürece, toplumun kadınların erkeklerle aynı onura sahip olduğunu gerçekten ve bütünüyle tanıdığını söyleyemeyiz.
  5. Önemli olan bireylerdir, aileleriyle birlikte her bir kişidir. Sosyal hareketler, komünal ideolojiler ve bir nüfus lehine büyük siyasal ilanlar, kişilerin — erkeklerin ve kadınların — devredilemez haklarıyla birlikte serpilmesine yol açmadıkça değersizdir. Benzer şekilde, sonrasında çok sayıda insanın düzgün iş, korumalar ya da temel ihtiyaçlara erişim olmaksızın yaşamayı sürdürmesine izin veriyorsak, bireysel özgürlüğü ya da özel girişimi övmek yeterli değildir.

Sosyal Öğreti’nin ilkeleri

Ortak iyilik ilkesi

  1. Her erkeğin ve kadının devredilemez bir onura ve hiçbir insan gücünün ihanet edemeyeceği ya da hükümsüz kılamayacağı haklara sahip olduğunu kabul etmek, ekonomik ve siyasal seçimlerimiz ve şehirlerimizin yapısı dâhil olmak üzere birlikte yaşama biçimimizi şekillendirmemizi gerektirir. Buradan, vurgulamak istediğim Sosyal Öğreti’nin ilk büyük ilkesi doğar: ortak iyilik. Onu her kişide tanınan onurun sosyal ifadesi olarak betimleyebiliriz. XVI. Benedictus, Kilise’nin daima savunması gereken pazarlık konusu edilemez değerlere gönderme yaptığında, bunların arasına “ortak iyiliğin teşvik edilmesini” [75] de dâhil etmiştir. Bir Hristiyan için, kendi çıkarlarının dar sınırlarının ötesine geçmek ve kendi imkânlarının sınırları içinde ortak iyiliğe adanmak, yaşamın teşviki kadar pazarlık konusu edilemez bir değerdir.
  2. İkinci Vatikan Konsili ortak iyiliğin, “insanların, ister gruplar olarak ister bireyler olarak, kendi tamamlanmalarına daha tam ve daha kolay ulaşmalarına izin veren sosyal koşulların toplamı”ndan [76] oluştuğunu olumlamıştır. Bu tanım bize değerli bir ilk referans noktası sağlar; çünkü ortak iyilik salt koşullar ya da kurumlar listesine indirgenemez. Bireysel yararların toplamı ya da onların özel çıkarlarının kesişimi değildir; herkese ait olan daha büyük bir iyiliktir ve yalnızca kolektif çabalarımızla elde edilebilir, beslenebilir ve korunabilir. Kişinin ahlaki eyleminin hakiki iyinin seçiminde tamamlanmasını bulması gibi, sosyal eylemin de bu paylaşılan iyiye yöneldiğinde doluluğuna ulaştığını söyleyebiliriz. [77]
  3. Bu anlamda, bütünün “parçalarının toplamından daha büyük” [78] olduğunu ve tam da bu nedenle “bireysel çıkarların salt toplamının bütün insan ailesi için daha iyi bir dünya üretme kapasitesine sahip olmadığını” [79] söyleyebiliriz. Gerçekten de, başkalarına özen göstermeden yalnızca kendi ilerlemesinin peşinden gitmenin herkesin iyiliğine katkıda bulunmak için yeterli olduğunu düşünmek bir yanılsamadır. Bu görüş, genişleyen ve insanlar üzerinde etkisi olan bir sosyal iyi ağı yaratan “karşılıklı bağımlılık”ın [80] sonucu olan ortak iyiliğin içkin ve özgül değerini göz ardı eder. Ortak iyilik bir “artı”dır; çeşitli eylemleri, girişimleri, çabaları ve kararları birbirine bağlayan etkileşim ve karşılıklı etkinin sonucudur. Bireysel iyileri toplasaydık, onları aşan ve aynı zamanda zenginleştiren bu “artı”nın varlığını açıklayamazdık.
  4. Bir halka yaşam veren şey ortak iyiliğin peşinden gidilmesidir; burada halk salt bireyler toplamı olarak değil, insanların kendilerinin birbirine bağlı ve res publica için müştereken sorumlu olduklarını tanımayı öğrendiği canlı bir gerçeklik olarak anlaşılır. Bu anlamda her kişi, “bütünleşme arzusu ve bunu barışçıl ve çok yönlü bir karşılaşma kültürünün büyümesi yoluyla gerçekleştirme isteği gerektiren yavaş ve zahmetli bir çaba” [81] aracılığıyla kendi halkının inşasına katkıda bulunur. Ortak iyilik için birlikte çalışmak, paylaşılan bir vizyona sahip olmak demektir. İnsanlar arasında birçok ideolojik ve pratik farklılık, ayrıca farklı çıkarlar ve sık anlaşmazlıklar bulunduğu açıktır; fakat bu, herkesin birlikte ilerleyebileceği paylaşılan bir vizyonun yaratılmasını mümkün kılan temel anlaşmalar bütünü kurmak için diyaloğa girmenin imkânsız olduğu anlamına gelmez.
  5. Ortak iyiliğin herkesin katkısıyla izlenebilmesi için sivil toplumun cohesion’ını, birliğini ve uygun örgütlenmesini sağlamak Devlet’in sorumluluğudur. Pratik terimlerle bu, kamu otoritelerinin “farklı sektörel çıkarları adaletin gerekleriyle uyumlu kılma” [82] gibi hassas bir görevi bulunduğu, bireysel çıkarlar ile ortak iyilik arasında en kırılganları geride bırakmadan denge araması gerektiği anlamına gelir. Siyaset uzun vadeli bir perspektifi terk edip kendini kısa vadeli hesaplara ya da kısır kutuplaşmalara indirgediğinde, ortak iyiliğin dili inandırıcılığını kaybeder ve aynı zamanda sosyal eşitsizlikler ile bölünmeler büyür.
  6. Bu, uluslararası siyaset için de geçerlidir. Uluslar arasındaki bölünme genişledikçe, yüzleşme ve saldırganlık zihniyeti tutunmaya başlar ve daha birleşmiş ve kardeşçe bir dünyaya doğru güç yol yeni ve acı verici gerilemelere uğrar. Bu bağlamda, bütün insan ailesi için daha adil bir gelişmeye doğru paylaşılan bir yolculuktan söz etmek “delilik gibi gelir.” [83] Yine de umudumuzu kaybetmemeliyiz. Herkesi, halkların ve ulusların meşru çeşitliliğini tehlikeye atmadan küresel ortak iyiliği koruyabilecek işbirliği yollarını ve daha etkili uluslararası kurumları tasarlamaya davet ediyorum. Gerçekten de ortak iyiliğin teşviki, halkların var olma, kendi kimliklerini koruma ve uluslar ailesine kendilerine özgü nitelikleriyle katkıda bulunma hakkına saygıdan asla ayrılamaz. [84] Dahası, bir ulusu ortadan kaldırmaya ya da boyunduruk altına almaya yönelik herhangi bir girişim ya da plan ağır biçimde ahlak dışıdır ve bu nedenle kabul edilemez.

Malların evrensel tahsisi ilkesi

  1. “Ortak iyiliğin sayısız içerimi arasında, malların evrensel tahsisi ilkesi dolaysız bir anlam kazanır.” [85] Her şeyden önce bu ilke bize yeryüzünün mallarının — toprak, su, hava ve doğal kaynakların — herkesin yaşamını sürdürmek için Tanrı tarafından bütün insan ailesine verildiğini ve her kişinin, hem şimdi hem de gelecekte, bu tür malları kullanma yönünde içkin bir hakka sahip olduğunu hatırlatır. Aziz II. Ioannes Paulus şunu hatırlatmıştır: “Tanrı, yeryüzünü, hiçbir kimseyi dışlamadan ya da kayırmadan, bütün üyelerinin geçimi için tüm insan soyuna verdi.” [86] Dolayısıyla, “bu armağanı, yararları yalnızca seçilmiş az sayıda kişiye aktarılacak şekilde kullanmak Tanrı’nın planına uygun değildir.” [87] Bugün, bu evrensel tahsisin yalnızca maddi mallara değil, maddi olmayan ve kültürel mallara da uygulandığını kabul etmeye çağrılıyoruz.
  2. Elbette kendi özgül anlamı ve amacı olan bir özel mülkiyet hakkı vardır; yine de bu hak her zaman malların evrensel tahsisine bağlıdır. II. Ioannes Paulus’a göre bu bağlılık, sosyal davranışın altın kuralı ve “bütün etik ve sosyal düzenin ilk ilkesidir.” [88] Kilise geleneğinde mülkiyet, malların ortak iyiliğe daha iyi hizmet edebilmesi için onları koruma ve yönetme aracı olarak görülmüştür. “Hristiyan geleneği özel mülkiyet hakkını hiçbir zaman mutlak ya da dokunulmaz olarak tanımadığı” [89] için, onun sosyal işlevi salt teolojik bir kanaat değil, Kutsal Yazı’da ve Kilise Babalarının yazılarında zaten mevcut olan bir Kilise öğretisi olarak görülmelidir. Bu nedenle Papa Franciscus bize, dayanışmanın en dolu anlamıyla yaşandığında “yoksullara onlara ait olanı geri vermek” [90] anlamına da geldiğini hatırlatmıştır.
  3. Bugün, evrensel olarak herkese tahsis edilmiş mallar arasında patentler, algoritmalar, dijital platformlar, teknolojik altyapı ve data gibi yeni mülkiyet biçimlerini de dâhil etmeliyiz. Ulusların zenginliğinin giderek daha çok bilgiye ve teknolojiye bağlı olduğu bir bağlamda, bu mallar yeterli paylaşım ve erişim biçimleri olmadan az sayıda kişinin elinde yoğunlaştığında, malların evrensel tahsisiyle çelişen yeni bir dengesizlik yaratılır. Bu da içerilenler ile dışlananlar, dijital devrime katılabilenler ile kenarlarda kalanlar arasındaki uçurumu genişletir. Ayrıca ortak evimize özen ve yoksullara ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluğumuz, yaratılışın mallarının kullanımının ve teknolojinin sunduğu yeni imkânların çevreye saygı gösterecek, israftan kaçınacak ve yeni sömürü biçimlerini önleyecek şekilde düzenlenmesini gerektirir.

Yetki ikamesi ilkesi

  1. Yetki ikamesi ilkesi, onur ve ortak iyilik üzerine düşünümümüze rehberlik etmiş olan insan kişisine ilişkin aynı anlayıştan kaynaklanır. Her kadın ve erkek kendi yaşamının sorumluluğunu üstlenmeye ve toplumun oluşumuna katkıda bulunmaya çağrılıyorsa, sosyal kurumlar da bu sorumluluğa saygı duymalı ve onu desteklemelidir. Kilise’nin Sosyal Öğretisi, yetki ikamesini, bireylerin, ailelerin, yerel toplulukların ve aracı örgütlerin rolünün daha üst düzey otoriteler tarafından onların yerine üstlenilmemesi gerektiğini belirten ilke olarak görür. Dahası, üst düzey kurumlar alt düzey varlıkların özgürlüğünü ve yaratıcılığını tanımalı, korumalı ve teşvik etmeli; ortak iyilik için etkili biçimde işbirliği yapabilmeleri amacıyla katkılarını koordine etmelidir. [91]
  2. XIII. Leo’dan ve modern sosyal öğretinin başlangıçlarından itibaren Kilise, ne bireyin ne de ailenin Devlet tarafından soğurulmaması gerektiğinde, ortak iyiliğe zarar vermeden mümkün olduğu ölçüde özgürce hareket etmelerine izin verilmesi gerektiğinde ısrar etmiştir. [92] Aziz II. Ioannes Paulus bu perspektifi yeniden ele alıp geliştirmiş, siyasal topluluğun sivil toplumun hizmetinde olduğunu ve Devlet’in gerektiğinde müdahale ederek, fakat aracı örgütlerin ve sosyal kurumların sorumluluklarını kalıcı biçimde onların yerine üstlenmeden ortak iyiliği koruması gerektiğini belirtmiştir. [93] Yetki ikamesi, Devlet’in geri çekilmesini gerekçelendirmez; tersine onun eylemlerine rehberlik eder. Gerçekten de kamusal müdahale, bütün sosyal aktörlerin boğulmadan kendi misyonlarını yerine getirmelerini mümkün kılmak için tam da gereklidir. Bireylerin, ailelerin, derneklerin ve aracı örgütlerin toplumdaki misyonlarını yerine getirmelerini sağlayan koşulları yaratmak, onların yerine geçmeden ya da onları salt kolaylaştırıcılara indirgemeden, siyasal topluluğun sorumluluğudur. [94]
  3. Bu ilke bizi toplumsal yaşamın paternalist ya da refah temelli her türlü yönetim biçiminin ötesine geçmeye, bunun yerine yurttaşların girişimine değer veren bir Devlet’te ortak sorumluluk kültürünü ve ortak iyiliğin hizmetinde bağlar kurabilen ve enerjileri seferber edebilen bir sivil toplumu teşvik etmeye yöneltir. Yetki ikamesi ilkesine uygun olarak kararlar, ilgili kişilere mümkün olan en yakın düzeyde alınır; böylece topluluk yaşamı beslenir ve insanların önlerine zaten alınmış kararların konmasından kaçınılır. Bu şekilde insanlar karar alma sürecine katılabilir. Aileler, dernekler, yerel topluluklar, gönüllü kuruluşlar ve sözde “üçüncü sektör” içinde bulunanlar tanındığında ve desteklendiğinde, sosyal yaşam insanlar için daha erişilebilir hale gelir, hizmetler gerçek ihtiyaçlara daha uyumlu olur ve çözümler daha yaratıcı ve her kişinin onuruna daha saygılı olur. [95]
  4. Yetki ikamesi ilkesi özellikle dijital devrim bağlamında uygulanır. Burada en yüksek düzey Devlet değil, gündelik yaşam koşulları üzerinde de facto iktidar uygulayan büyük ekonomik ve teknolojik aktörlerdir. Uzmanlığı, datayı ve karar alma otoritesini tekelleştiren bu düzey; erişim koşullarını, görünürlük kurallarını, etkileşim biçimlerini ve hatta ekonomik fırsatları tanımlayan şirketleri ve platformları içerir. Yetki ikamesi ilkesi, bu tür süreçlerin yukarıdan, opak ve tek taraflı biçimde dayatılmamasını; tersine şeffaflık, hesap verebilirlik ve anlamlı katılım biçimleriyle — bağımsız denetimler, algoritmalar konusunda şeffaflık, dataya adil erişim ve başvuru yolları dâhil — ortak iyiliğe yöneltilmesini gerektirir. [96]
  5. Bu bağlamda, Devletler ve ulusötesi kurumlar adil kuralları ve etkili güvenceleri sağlamaya çağrılır; böylece yerel topluluklar, aracı örgütler, okullar, üniversiteler, dinî kurumlar ve dernekler söz sahibi olabilir ve istihdam, hizmetlere erişim, data yönetimi ve dijital ortamlar gibi insanların gündelik yaşamlarını etkileyen seçimlerin ayırt edilişine katkıda bulunabilir. Ekonomik akışlar ve dijital platformlara ilişkin kararlar ile data ve algoritmaların yönetişimi söz konusu olduğunda, bir avuç aktörün bu süreçleri kendi başına dikte etmesine izin veremeyiz; bunun yerine küresel topluluğun çeşitli düzeylerine saygı duyan ve onları ortak iyilik için müştereken sorumlu kılan işbirliği biçimleri inşa etmeliyiz. [97]

Dayanışma ilkesi

  1. Ortak iyiliği ve yetki ikamesini ele aldıktan sonra dayanışma ilkesi üzerine düşünmek istiyorum. Bu ilke, imanın ürettiği insan kişisi vizyonundan doğar; yani her insan varlığı Tanrı’nın suretinde yaratılmıştır ve onu başkalarına, belirli topluluklara ve yaratılışa bağlayan ilişkiler ağının parçasıdır. Aziz VI. Paulus, dayanışma, adalet ve hayırseverlik yükümlülüklerinin bireyleri ve toplulukları birleştiren insani ve doğaüstü kardeşlik bağlarına kök saldığını gözlemlemiştir. [98] Kardeşlik yalnızca imanlıların bir özlemi değil, komünal seçimlerde ve girişimlerde cisimleştirilecek sosyal ve siyasal bir gerçekliktir. O halde dayanışma, her bireyin geleceğinin herkesin geleceğine bağlı olduğunun somut kabulüdür; gerçekten de “kimse tek başına kurtulmaz.” [99] Böylece yetki ikamesi ile dayanışma arasındaki yakın bağ belirgin hale gelir. Böylece yetki ikamesi ile dayanışma arasında içsel bir bağ olduğu açıktır. Yetki ikamesi dayanışmaya bağlanmadığında, sonunda yalnızca özel çıkarların korunmasına dönüşür; dayanışma yetki ikamesi tarafından desteklenmediğinde, sorumluluğu beslemeyen bir refah biçimine yozlaşır. [100] Bu karşılıklı bağlılık, sahici katılım sorumluluğuna da ilişkindir. Dayanışma, her kişinin hem bireysel hem kolektif olarak topluluğun yaşamına katılmasıyla — bilgilenerek, başkalarıyla angajmana girerek, sesini duyurarak ve kamusal kararlara ve seçimlere katkıda bulunarak — ve aynı zamanda ortak iyiliğin paylaşılan karar alma yoluyla başarılması için gerçek sorumluluk üstlenmesiyle ifade edilir.
  2. Birçok alanda zaten bir tür “de facto dayanışma” yaşıyoruz; çünkü yaşamlarımız iç içe geçmiştir; dijital ağlar dünyanın dört bir yanındaki insanları ve toplulukları gerçek zamanlı olarak birbirine bağlar ve küresel ekonomiler ile iletişimler, bir yerdeki olayların geniş kapsamlı etki doğurması anlamına gelir. Bununla birlikte, bu ilişkiler ağı, ancak bilinçli bir seçime dönüştüğünde sözcüğün en dolu anlamıyla dayanışma oluşturur. İman bizi bu gerçekliği bir çağrı olarak görmeye davet eder: biz yalnızca birbirimizin komşuları değiliz, birbirimize emanet edilmişizdir; böylece her birimiz elimizden geldiğince kardeşlerimizin yaşamları ve yaraları için sorumluluk alabiliriz. Dayanışma tam da komşumuza olanlar karşısında kayıtsız kalmamaya karar verdiğimizde, bunun yerine kaçınılmaz bağları — ekonomik, kültürel ve teknolojik bağları — paylaşım, işbirliği ve karşılıklı özen yollarına dönüştürdüğümüzde, “topluluk terimleriyle düşünme ve hareket etme” [101] fikrini benimsediğimizde doğar.
  3. Kilise’nin sosyal öğretisi dayanışmanın hem bir ilke hem de bir erdem olduğunu vurgular. Bir ilke olarak, bireyler, gruplar ve halklar arasındaki ilişkilerin nesnel düzenini ifade eder; her kişinin iyiliğinin başkalarının iyiliğine bağlı olduğu bir karşılıklı bağımlılık farkındalığına işaret eder. Bir erdem olarak, ortak iyilik için çabalamaya, en çok ihtiyaç içinde olanlara özel dikkat göstererek, “kararlı ve sebatkâr bir belirlenim” [102] gerektirir. Papa Franciscus, dayanışmanın yalnızca bireyler yığınları değil, topluluklar yaratan “tarih yapmanın bir yolu” [103] olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle dayanışma, sade ve paylaşılan bir yaşam tarzı, gelecekte başkaları için fırsatlar yaratmak üzere anlık yararlardan vazgeçme yeteneği ve başkalarının onurlu yaşamasını engellediklerinde alışkanlıklara ve ayrıcalıklara — dijital tüketim ve teknoloji kullanımıyla ilgili olanlar dâhil — meydan okuma isteği gerektirir.
  4. İnsanlar, topluluklar ve uluslar arasında giderek daha yakın bağlantılarla damgalanan bir dünyada dayanışma küresel bir boyut da kazanır. XVI. Benedictus, gelişme, adalet ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluk arasındaki bağı güçlü biçimde vurgulamış, sahici gelişmenin dayanışma ve kuşaklar arası adalet [104] ile bizi doğal çevreye bağlayan bağların farkındalığını gerektirdiğini belirtmiştir. Bugün bu sorumluluk dijital ve enformasyon altyapısına da uzanır. Doğal çevre gibi “dijital ekosistem” de korunabilir ya da sömürülebilir, paylaşılabilir ya da tekelleştirilebilir. Dayanışma, data, algoritmalar, platformlar ve yapay zekâya ilişkin kararların yalnızca az sayıda kişi için anlık yararı değil, bütün halklar ve gelecek kuşaklar üzerindeki etkiyi de hesaba katmasını talep eder.

Sosyal adalet ilkesi

  1. Hristiyan topluluk için sosyal adalet, İsa’yı izlemenin ve İncil’e sadık kalmanın somut bir yoludur. Yeni Ahit’te İsa “yoksullara iyi haberi” ilan eder (Luka 4:18) ve kendisini alçakgönüllülerle, hastalarla, tutsaklarla ve yabancılarla özdeşleştirir (krş. Matta 25:31-46). Böylece bize adaletin kardeşlikten doğduğunu ve kardeşlikte tamamlandığını öğretir; çünkü aramızdaki en küçük olanlara yaklaşma ve onlarla ilişki kurma biçimimiz, somut terimlerle, Tanrı’yla ve kardeşlerimizle ilişkimizin ölçüsü haline gelir. Bununla birlikte adalet yalnızca bireylerin davranışını değil, toplum yapılarının tasarlanma ve örgütlenme biçimini de ilgilendirir. Bu bakımdan, İkinci Vatikan Konsili bize her kurumun insan kişisine ve onun onuruna hizmet etmeye çağrıldığını hatırlatır. [105] Bu nedenle sosyal adalet, sosyal, ekonomik ve siyasal bir düzenin herkesin — özellikle en zayıfların — kimseyi geride bırakmadan gerçekten onurlu bir yaşam sürmesine izin verme kapasitesiyle karakterize edilir.
  2. Yakın dönem Magisterium’u sosyal adaletin aramızdaki en küçüklerden başladığında ısrar etmiştir. Aziz II. Ioannes Paulus, hem kişisel hem toplumsal seçimlere rehberlik etmesi gereken yoksullar için tercihli seçenekten [106] söz etmiş; Papa Franciscus ise her zaman yeni dışlanma biçimleri üreten bir “ıskarta kültürü”nü [107] kınamıştır. Bu perspektiften bakıldığında sosyal adalet, en kırılganlardan başlayarak bireylere ve topluluklara bakmamızı gerektirir: yoksullar, göçmenler, mülteciler, ülke içinde yerinden edilmiş kişiler, şiddet mağdurları ve kentsel ya da varoluşsal çeperlerde yaşayan insanlar.
  3. “Sosyal adalet” fikri, adaletsizliklerin yalnızca bireylerin yanlış seçimlerinden değil, neredeyse otomatik olarak eşitsizlik üreten yapılardan, mekanizmalardan ve ekonomik ve kültürel sistemlerden de doğduğunu kabul etmemize yardım eder. Aziz II. Ioannes Paulus bu çizgide, Tanrı’nın iradesine karşı duran ve kişisel ve sosyal dönüşüme bağlılık gerektiren günah yapılarından [108] söz etmiştir. Bu perspektifte adalet yalnızca kaynakların daha adil dağıtımı ya da mevcut adaletsizliklerin düzeltilmesiyle ilgili değildir; aynı zamanda onarıcı bir boyut da üstlenir. Kırılmış bağları onarmayı ve dışlanmış olanları yeniden içermeyi amaçlar; savaşlar, sömürgecilik, ırksal ya da cinsiyete dayalı ayrımcılık, bütün halklara yönelik şiddet ve sömürü gibi adaletsizliklerin açtığı yaraları hesaba katar. Bu, görmezden gelinmiş olanlara onur ve seslerini geri vermeyi, kolektif hafızanın iyileşmesi için süreçleri beslemeyi, ayrımcı yasalara ve pratiklere karşı çıkmayı ve geçmişte uğranmış haksızlıkların sonuçlarını hâlâ taşıyanlara somut destek sağlamayı içerebilir.
  4. Bu çağda sosyal adalet, dijital teknolojiler tarafından şekillendirilen ortamla da uğraşmalıdır. Küresel ağların, platformların ve yapay zekâ sistemlerinin yayılması bilgi edinme, iletişim kurma ve hizmetlere erişme biçimimizi değiştiriyor. Adalet, yeni dışlanma ve özgürlüklerden yoksun bırakılma biçimlerinin ortaya çıkmasını önlememizi talep eder: temel teknolojilere erişimi engellenen ya da reddedilen bireyler ve halklar, müdahaleci gözetlemeye maruz kalan topluluklar ve önyargı ile ayrımcılığı sürdüren opak algoritmalar tarafından cezalandırılan sosyal gruplar. Dijital çağda adil bir sosyal düzen, herkese fırsatlara eşit erişim sağlar, toplumun en genç ve en zayıf üyelerini korur, nefrete ve dezenformasyona karşı mücadele eder ve data ile teknolojinin kullanımını kamusal gözetim altına alır; böylece rehber ilke yalnızca kâr değil, her kişinin onuru ve bütün insanların ortak iyiliği olur.
  5. Bugün sosyal adalet için bir turnusol testi, yoksulluk, şiddet, iklim değişikliği ve çevresel felaketler nedeniyle hareket etmeye zorlanan göçmenlere, mültecilere ve kişilere gösterilen muameledir. Bir toplumun onlara muamele biçimi, onun adalet duygusunun korku tarafından mı, yoksa kardeşlik ruhu tarafından mı yönlendirildiğini açığa çıkarır. Papa Franciscus bizi göçmenleri yalnızca yönetilecek bir sorun olarak değil, hareket halindeki Tanrı Halkı’nın canlı bir imgesi olarak görmeye çağırmıştır. [109] Onlar onura, kaynaklara ve düşlere sahip kişilerdir; saygıyla muamele görme ve kendilerini kabul eden toplumların etkin üyeleri olmayı isteme hakkına sahiptirler. Bu alandaki sosyal adalet en az iki tamamlayıcı bağlılık gerektirir. Bir yandan bu, ayrılmaya zorlananların haklı umutlarını, güvenli ve yasal güzergâhlar, onları kabul etmek için onurlu koşullar ve gerçek entegrasyon yolları sağlayarak korumak anlamına gelir. Öte yandan, ekonomik adaletsizliklerle ve iklim kriziyle bağlantılı olanlar dâhil, insanları göç etmeye zorlayan kök nedenleri ele alarak kişinin kendi vatanında barış ve güvenlik içinde kalma hakkını teşvik etmek anlamına gelir. Bu haklara saygı gösterildiğinde, göç halklar arasında karşılaşma ve karşılıklı zenginleşme fırsatına dönüşebilir.

Bütünsel insani gelişme

  1. VI. Paulus, Populorum Progressio genelgesinde gelişmenin ancak “bütünsel” olduğunda sahici olduğunu, yani “her insanın ve bütün insanın gelişimini besleyebildiğinde” [110] sahici olduğunu olumlamıştır. Sonraki on yıllarda Kilise’nin Sosyal Öğretisi, soylu ilkelerin — onur, ortak iyilik, malların evrensel tahsisi, yetki ikamesi, dayanışma ve sosyal adalet — gerçek yaşamda uygulandığı pratik yolları göstermek için bu ifadeyi yeniden ele almış ve onun üzerine düşünmüştür. “Bütünsel insani gelişme” ile bireylerin ve halkların büyümesinin varoluşun bütün boyutlarını kapsadığı ve geleceği sonraki kuşaklara da açtığı bir süreci kastediyoruz.
  2. Bireyler için olduğu kadar uluslar için de gelişme hem bir görev hem de bir haktır. Her kişi ve halkın, bağımlılık durumunda tutulmadan ya da gerekli mallara erişimden dışlanmadan, onuruna uygun olarak serpilmesini mümkün kılmak için asgari koşullar gereklidir. Gelişme, servet birikimi yerine insanları merkeze yerleştirdiğinde ve bireyler kadar halkları da ilgilendirdiğinde gerçekten insanidir. Adalet, toplumun haklarının ve halkların haklarının tanınmasını talep eder ve gelecek kuşaklara karşı bir sorumluluk içerir. Gelişme, bazıları için tüketimi artırırken maliyetleri ve yükleri başkalarının üzerine kaydırıyorsa ya da bütün bölgeleri tâbi rollere havale ederek onların tam potansiyellerini gerçekleştirmelerini engelliyorsa gerçekten insani değildir. [111] Gelişme ekonomik alanla sınırlı kalmadığında, ortak evimize, halkların çeşitliliğine ve onların yaşam biçimlerine saygı gösterirken yaşam kalitesini manevi, kültürel, ahlaki ve ilişkisel boyutları içinde teşvik ettiğinde bütünseldir. [112]
  3. Bugün bütünsel insani gelişme kavramı, Kilise’nin Sosyal Öğretisi’nin vazgeçilmez bir boyutu haline gelmiş olan bütünsel ekolojinin değerlendirilmesi için bir ölçüttür. Gerçekten de gelişmenin niteliği, insanlara yönelik adaleti ve ortak evimize özeni bütünleştirme, onurlu yaşam koşullarını, gerekli mallara erişimi, adil sosyal ilişkileri, yaratılışa özeni ve gelecek kuşakların dikkate alınmasını teşvik etme yeteneğiyle ölçülür. Bundan şu sonuç çıkar: Hakiki ilerleme, ekosistemleri bozarak, maliyetleri en dezavantajlı toplulukların üzerine kaydırarak ya da bizden sonra geleceklerin yaşam koşullarını tehlikeye atarak bazı kişilerin esenliğini artıran şey değildir.
  4. Bu ışıkta görüldüğünde, bütünsel insani gelişme, dijital devrimin meydana getirdikleri dâhil, zamanımızın değişimlerini yorumlayabileceğimiz çerçevedir. Yapay zekâ dâhil teknolojik yenilikler nötr değildir; çünkü ya katılımı ve adaleti besleyebilir ya da eşitsizliği, denetimi ve dışlanmayı ağırlaştırabilir. Bu nedenle şu kritik soru sorularak değerlendirilmelidirler: Ortak evimize ve gelecek kuşaklara saygı gösterirken, bireylerin ve halkların daha insani ve kardeşçe hale gelmelerine gerçekten yardım ediyorlar mı? Sosyal Öğreti’nin ilkeleri, sonraki bölümlerde ele alacağımız meseleler konusunda ayırt ediş için somut ölçütlere burada dönüşür.

Kilise için bir vicdan yoklaması

  1. Sonuç olarak, kalbime özellikle yakın bir noktaya değinmek istiyorum. Sosyal Öğreti yalnızca topluma hitap eden bir mesaj değildir; aynı zamanda Kilise için bir vicdan muhasebesidir — communion’ın evi ve okulu olan Kilise, bu bölümde ana hatları çizilen ilkelerin özellikle kendi yapıları içinde uygulanmasını sağlamaya her zaman çağrılır. Kilisesel bağlamda ortak iyilik, Krallık’ın hizmetinde misyon için sinodal bir yaklaşım biçimini alır. Gerçekten de Kilise “sinodalite ve misyonun komüniteryen ve tarihsel öznesidir.” [113] Bu, kararların alınma ve sorumlulukların uygulanma biçimine dikkat etmeyi gerektirir. Sinod’un Nihai Belgesi, şeffaflık, hesap verebilirlik ve değerlendirme kültürünü misyona yönelik dönüşüm için kilit pratikler olarak tanımlar. [114]
  2. Bunu akılda tutarak, yetki ikamesi yönetişim ve pastoral yaşam için rehber ilke haline gelir. Bu, imanlıların ve aracı kilisesel örgütlerin sorumluluklarını yerine getirirken tanınmasını ve desteklenmesini, karizmaların ve becerilerin değerli görülmesini ve İncil’e özgü özgürlüğü boğan her türlü paternalizm biçiminden kaçınılmasını içerir. Pratik terimlerle, vaftiz edilmişlerin karar alma süreçlerine katılımı ve misyondaki ortak sorumlulukları, yalnızca ismen değil, sahici katılımcı organlar aracılığıyla gerçekleşir. [115]
  3. Hristiyan topluluk için dayanışma kaynağını Mesih’in gizeminde bulur ve Efkaristiya tarafından beslenir. Dayanışma, imanda ve Sakramentlerde communion’dan doğar: Vaftiz ve Konfirmasyon bizi Mesih’te birleştirir; böylece tek Beden ve tek Ruh, tek kalp ve tek can olabiliriz (krş. Efesliler 4:4; Elçilerin İşleri 4:32). Birlik sakramenti olan Efkaristiya, Mesih’in Bedeni’ne aidiyetimizi besler ve bize nasıl paylaşacağımızı öğretir. Kilise’de mevcut çeşitli duyarlılıklar ve her kişiyi harekete geçiren güçlü kanaatler, birlikteliğin alınmış bir armağan ve yerine getirilecek bir sorumluluk olduğu kesinliğine bağlı kaldıkları sürece bir zenginlik kaynağıdır.
  4. Kilise’de adaleti yaşamak, kilisesel ilişkileri ve yapıları eşitsizliğe, şeffaflık eksikliğine ve gücün kötüye kullanımına yol açan çarpılmalardan arındırmak anlamına gelir. Bu bakımdan manevi, ekonomik, kurumsal, cinsel ve iktidara dayalı istismarların yanı sıra vicdan istismarlarının mağdurlarını dinlemek, verilen zararın kabul edilmesini, adil onarımı ve bunun tekrar yaşanmasını önleyecek adımlar atmayı içeren adalete doğru bir yolculuğun ayrılmaz bir parçasıdır. Her güç communion’ın ve misyonun hizmetindedir. Bütün otorite Tanrı Halkı’nın hizmetindedir. Bu hizmet bakanlığı yalnızca Sakramentlerde kutlanan ve yaşanan imanımız aracılığıyla ve sinodal bir tarzın benimsenmesiyle değil, aynı zamanda malların somut paylaşımıyla da ifade edilir. İlk Kilise örneğini izleyerek kilisesel kaynakların paylaşılması gerekir; böylece aramızda hiç kimse ihtiyaç içinde kalmasın (krş. Elçilerin İşleri 4:34) ve bu kaynakların yönetimi İncil’in en yoksullara ilan edilmesi misyonunu desteklesin. Bakanlık sorumluluklarının uygulanışına ilişkin düzenli değerlendirmeler, bireylere yönelik yargılar olarak değil, misyona yönelik öğrenme ve düzeltme araçları olarak teşvik edilmelidir. [116] Ancak Kutsal Ruh’un eylemine açık olduğumuz ölçüde Sosyal Öğreti’nin bu ilkeleri kilisesel yaşamda bedenlenecektir. Böylece Kilise, ortak sorumluluk ve kardeşlikle ortak iyiliği birlikte aramanın bir ütopya değil, gerçek bir imkân olduğuna topluma inandırıcı biçimde tanıklık edebilecektir. [117]

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

TEKNOLOJİ VE TAHAKKÜM.

YAPAY ZEKÂNIN VAATLERİ IŞIĞINDA
İNSANLIĞIN AZAMETİ

  1. Sosyal Öğreti’ye ışık tutan ilkeleri hatırladıktan sonra, şimdi bugün yaşam tarzımızı derinden biçimlendiren belirli meydan okumalara odaklanmak istiyorum. Bu düşüncelere eşlik eden Kutsal Kitap imgesi bir inşa projesidir. Bir yanda, kolektif çabanın hükmeden ve nihayetinde insandışılaştıran bir planı izlediği Babil Kulesi vardır (krş. Yaratılış 11:1-9). Diğer yanda ise Nehemya’nın yönlendirmesi altında ortak sorumluluk projesi olarak parça parça yeniden inşa edilen Yeruşalim harabeleri vardır (krş. Nehemya 2–6). Çağımızın büyük “şantiyeleri” üzerine düşünmeye ve şunu sormaya çağrılıyoruz: Ne inşa ediyoruz? Teknolojik gelişme dilleri, ilişkileri, kurumları ve iktidar biçimlerini hızla dönüştürürken, biz imanlılar, bize armağan olarak verilmiş insanlığın azametini korumak ve değerli kılmak için hangi projeler üzerinde ve hangi tarzda çalışacağımızı seçmeliyiz ve seçebiliriz. Bu yalnızca geleceğimiz için değil, bugünümüz için de bir seçimdir; çünkü yapay zekâ ve ortaya çıkan diğer teknolojiler zaten gündelik yaşamlarımızın parçasıdır.
  2. Sosyal ilişkileri İncil ışığında yaşamanın somut yolunun bir kez ve herkes için belirlenmediğine, tersine kuşaktan kuşağa Hristiyan topluluğa emanet edilen bir görev olarak kaldığına ikna olmuş durumdayım. Kutsal Ruh’un rehberliği altında Kilise, Tanrı’nın sözüyle aydınlanmasına izin verir, zamanların işaretlerini okur ve halklar ile uluslar arasındaki ilişkilerin Tanrı’nın Krallığı’nın taleplerine giderek daha uygun hale gelmesi için yaratıcı biçimde yeni yollar arar. [118] Bu nedenle, Kilise’nin bütün üyelerini bugünün meydan okumalarından korkmamaya, birbirlerini dinlemeye ve daha insani ve kardeşçe bir toplum inşa etmedeki sorumluluklarını kararlılıkla üstlenmeye teşvik ediyorum.

Teknokratik paradigma ve dijital iktidar

  1. Papa Franciscus, Laudato Si’ genelgesinde, küreselleşmiş dünyamızda teknokratik bir paradigmanın [119] büyüyen hâkimiyetini kınamıştır: yalnızca verimlilik, denetim ve kâr mantığının kişisel, sosyal ve ekonomik kararları biçimlendirmesine izin verme eğilimi. Bu, teknolojinin basitçe bir araç olmadığını açık kılar. Her şeyin yargılandığı ölçüt haline geldiğinde, neyin önemli olduğunu ve neyin gözden çıkarılabileceğini dikte etmeye başlar; yaratılışı bir sömürü nesnesine, insan varlıklarını ise giderek daha büyük verimliliğe doğru yönelmiş bir sistemde salt dişlilere indirger.
  2. Bu paradigma son yıllarda hızla yayılmış; kısmen yapay zekâ, bilişsel bilim, nanoteknoloji, robotik ve biyoteknolojinin genişlemesi tarafından beslenmiştir. Kendi başlarına bu yenilikler bütünsel insani gelişmeye ve ortak evimize özene büyük ölçüde hizmet edebilir. Yine de tam da güçleri nedeniyle, teknokratik paradigmanın genişlemesini de hızlandırabilirler ve bu nedenle yeni bir manevi, etik ve siyasal çerçeve gerektirirler. Daha fazla güç zorunlu olarak daha iyi bir şey anlamına gelmez. Bu bakımdan Romano Guardini’nin sözleri ilgisini korur: “Çağdaş insan, gücü iyi kullanmak üzere eğitilmemiştir.” [120]
  3. İnsanlığın kendi başarılarının kurbanı olma tehlikesi, “en olağanüstü bilimsel ilerlemenin, en şaşırtıcı teknik başarıların ve en hayret verici ekonomik büyümenin, sahici ahlaki ve sosyal ilerleme eşlik etmediği takdirde, uzun vadede insanın aleyhine döneceği” [121] uyarısında bulunan Aziz VI. Paulus tarafından zaten açıkça tanınmıştı. Bu nedenle, kendi başına değerli olan teknolojik ilerleme, ona rehberlik eden antropolojik vizyonun ve izlediği amaçların dikkatli biçimde ayırt edilmesini gerektirir. Teknolojik gelişme, ona karşılık gelen etik ve sosyal ilerleme olmadan ilerlerse sonuç, insanlıkta büyüme olmaksızın araçlarda artış olabilir: “daha fazla olmak” olmadan “daha fazlasına sahip olmak.” Böyle bir senaryoda, bireylerin esas olarak ürettikleri sonuçlara göre değerlendirilme riski vardır. [122]
  4. Burada daha önce belirttiğim başka kritik bir yönü kabul etmeliyiz. Dijital bağlam içinde birçok durumda platformlar, altyapı, data ve hesaplama gücü üzerindeki denetim Devletlerin değil, büyük ekonomik ve teknolojik aktörlerin elindedir. Bu varlıklar fiilen erişim koşullarını belirler, görünürlük kurallarını tayin eder ve katılımın bizzat imkânlarını şekillendirir. Böyle bir güç az sayıda kişinin elinde yoğunlaştığında, opak hale gelme ve kamusal gözetimden kaçma eğilimi gösterir; yeni bağımlılıklara, dışlanmalara, manipülasyonlara ve eşitsizliklere yol açan çarpık gelişme biçimlerinin riskini artırır.
  5. Dijital dünyadaki bu güç yoğunlaşması karşısında, bu yeni durumda yargı ve ayırt ediş ölçütleri Sosyal Öğreti’nin soylu ilkeleridir: insan kişisinin devredilemez onuru, ortak iyilik, malların evrensel tahsisi, yetki ikamesi, dayanışma ve sosyal adalet. Bu ilkeler, dijital altyapıların ve algoritmaların gücünün katılımı ve sorumluluğu gerçekten besleyip beslemediğini, kırılganları koruyup korumadığını, fırsatlara adil erişimi güvence altına alıp almadığını ve herkesin iyiliğine yönelik kalıp kalmadığını değerlendirmemizi talep eder. Bu temelde, şimdi yapay zekânın ne olduğunu, açtığı imkânları ve içerdiği riskleri daha yakından inceleyebiliriz.

Yapay zekâ

  1. Burada yapay zekâyı kapsamlı biçimde ele almak ya da ilgili geniş literatürün bir özetini vermek niyetinde değilim; çünkü kilisesel bağlam içinde de dâhil olmak üzere zaten yetkin katkılar mevcuttur. [123] Teknik yeniliklere her zaman kendi vicdanı ve özgürlüğüyle insan zekâsının rehberlik etmesini ve onların kullanımını ve sınırlarını sorumlulukla belirlemesini sağlamak için, insan kişisinin önceliğini koruyan ahlaki ve sosyal ayırt ediş adına birkaç temel unsuru hatırlatmakla yetiniyorum.
  2. Bu tartışmanın başına iki değerlendirme koymak uygundur. Birincisi, yapay zekâya ilişkin herhangi bir ifade, bu sistemlerin geliştiği dikkat çekici hız göz önüne alındığında hızla güncelliğini yitirme riski taşır. İkincisi, onları tasarlayanlar da dâhil olmak üzere hepimizin, onların fiili işleyişi hakkında yalnızca sınırlı bir anlayışı vardır. Gerçekten de mevcut yapay zekâ sistemleri “inşa edilmiş” olmaktan çok “yetiştirilmiş”tir; çünkü geliştiriciler her ayrıntıyı doğrudan tasarlamaz, bunun yerine zekânın “büyüdüğü” bir çerçeve oluşturur. Bunun sonucunda, bu sistemlerin iç temsilleri ve hesaplamalı süreçleri gibi temel bilimsel yönler şimdilik bilinmez kalmaktadır. Böylece iki yönlü bir bağlılık için acil ihtiyaç ortaya çıkar: bir yandan bilimsel araştırmanın derinleştirilmesi; diğer yandan ahlaki ve manevi ayırt edişin uygulanması.
  3. Yapay zekânın tek, kapsamlı bir tanımını vermek mümkün değildir. Bununla birlikte söylenebilecek şey şudur: Bu tür “zekâyı” insan varlıklarının zekâsıyla eşitleme yanılgısından kaçınmalıyız. Bu sistemler insan zekâsının yalnızca belirli işlevlerini taklit eder. Bunu yaparken, hız ve hesaplama kapasitesi bakımından çoğu kez insan zekâsını aşar ve birçok alanda somut yararlar sunarlar. Yine de bu güç bütünüyle data işlemeye bağlı kalır. Sözde yapay zekâlar deneyimlerden geçmez, bir bedene sahip değildir, sevinç ya da acı hissetmez, ilişkiler aracılığıyla olgunlaşmaz ve sevginin, emeğin, dostluğun ya da sorumluluğun ne anlama geldiğini içeriden bilmez. Ahlaki vicdanları da yoktur; çünkü iyi ve kötüyü yargılamaz, durumların nihai anlamını kavramaz ya da sonuçlar için sorumluluk taşımazlar. Dili, davranışı ve analitik becerileri taklit edebilirler, hatta empati ve anlayış simülasyonu yapabilirler; fakat ürettikleri şeyi anlamazlar, çünkü insan varlıklarının bilgelikte büyüdüğü duygusal, ilişkisel ve manevi perspektiften yoksundurlar. Bu araçlar “öğrenme” yeteneğine sahip diye betimlendiğinde bile, bunu yapma tarzları bir insan kişisininkinden farklıdır. Bu, kendilerinin yaşam tarafından şekillendirilmesine izin verenlerin ve seçimler, hatalar, bağışlama ve sadakat yoluyla zaman içinde büyüyenlerin deneyimi değildir. Daha ziyade, data ve feedback’e dayalı, çok etkili olabilen, fakat içsel büyüme anlamına gelmeyen bir istatistiksel uyarlanma biçimidir.

Teyakkuz gerektiren değerli bir araç

  1. Söylenenlerin ışığında, yapay zekânın neden değerli bir araç olabileceğini ve aynı zamanda neden ölçülü ve tetikte bir yaklaşım gerektirdiğini daha iyi anlayabiliriz. Son yıllarda özel kullanımı belirgin biçimde genişlemiş, sunduğu fırsatlar ve hızlı yayılımına bağlı riskler üzerine büyüyen bir düşünümü tetiklemiştir. Kişisel kullanımda özellikle üç yön dikkatli değerlendirmeyi hak eder: sonuçların elde edilme kolaylığı, nesnellik izlenimi ve insani iletişimin simülasyonu. Enformasyona, karmaşık analizlere, medya içeriğine ve pratik yardıma erişilebildiği hız ve basitlik kuşkusuz yaşamı kolaylaştırır. Yine de bunlar aşırı bağımlılığı ve hazır yanıt arayışını teşvik edebilir, kişisel yaratıcılığı ve yargıyı zayıflatabilir. Bu sistemlerin sağladığı yanıtların ve önerilerin görünürdeki nesnelliği, onların kendilerini tasarlayan ve eğitenlerin kültürel varsayımlarını, tüm güçleri ve sınırlılıklarıyla birlikte yansıttığı olgusunu gözden kaçırmamıza yol açabilir. Olumlu insani iletişimin yapay taklidi — öğüt, empati, dostluk ve hatta sevgi sözleri — sürükleyici ve zaman zaman gerçekten yardımcı olabilir. Ancak daha az ayırt edici kullanıcılar için yanıltıcı da olabilir; gerçek kişisel bir özneyle ilişki yanılsaması yaratabilir. Sözler simüle edildiğinde sahici ilişkiler kurmaz, yalnızca onların görünümünü kurar. Özenin ya da desteğin yapay taklidi, gerçek ilişkilerin ve duygusal bağların eksik olduğu bağlamlara girdiğinde özellikle riskli hale gelebilir. Burada tehlike, bir kişinin başka bir kişiyle iletişim kurduğuna inanması değil, daha ziyade sahici insani bağlantılar kurma arzusunu giderek kaybetmesidir.
  2. Perspektifimizi yapay zekânın toplumdaki kullanımına genişlettiğimizde, onun artık birçok sektörde ve birçok düzeyde karar alma süreçlerine gömülü olduğunu görürüz: iletişimde, yönetimde ve denetimde. Verimlilik kazanımları ve belirli hizmetleri iyileştirme potansiyeli açıktır; fakat bunların hızla ve eleştirel olmayan biçimde benimsenmesi, çevresel etkiyi gözden kaçırma eğilimi dâhil bir dizi riske bizi maruz bırakır. Mevcut yapay zekâ sistemleri muazzam miktarlarda enerji ve su gerektirir, karbondioksit emisyonlarını önemli ölçüde etkiler ve doğal kaynaklar üzerinde ağır talepler yaratır. Karmaşıklıkları arttıkça, özellikle büyük dil modelleri söz konusu olduğunda, hesaplama gücü ve depolama kapasitesi ihtiyacı da büyür; bu da makineler, kablolar, data merkezleri ve enerji yoğun altyapıdan oluşan geniş bir ağ gerektirir. Bu nedenle, çevresel etkiyi azaltan ve ortak evimizi korumaya yardım eden daha sürdürülebilir teknolojik çözümler geliştirmek zorunludur. [124]

Yapay zekânın sorumluluğu, şeffaflığı ve yönetişimi

  1. Yapay zekâ kullanımı asla salt teknik bir mesele değildir: insanların yaşamlarını etkileyen süreçlere girdiğinde haklara, fırsatlara, statüye ve özgürlüğe dokunur. İstihdam, kredi, kamusal hizmetlere erişim ya da hatta bir kişinin itibarıyla ilgili önemli ve hassas kararlar, “şefkat, merhamet, bağışlama ve hepsinden önemlisi insanların değişebileceğine dair umut” [125] bilmeyen otomatik sistemlere bütünüyle devredilme riski taşır ve bu nedenle yeni dışlanma biçimlerine yol açabilir. Enformasyonun manipülasyonu ya da mahremiyet ihlalleri gibi açıkça zararlı kullanımlar vardır. Yine de daha incelikli bir tehlike de vardır; çünkü yapay zekâ sistemleri kendilerini nötr ve nesnel olarak sunduklarında, tasarımcılarının ve geliştiricilerinin stereotiplerini ya da ideolojik önyargılarını yansıtıp güçlendirmeye başlarlar.
  2. Gerçekten de bir algoritmaya, pratikte, kimin değerli olup olmadığını seçme gücünü, bu yargı için kimse sorumluluk taşımadan emanet etmek, insani imkânların sınırlarını yeniden tanımlama görevini devretmektir. Bu süreçte yalnızca dışlananlara yönelik empati değil, siyasal sorumluluk da kaybedilir; empati sonuçta simüle edilebilir. Kırılganların dışlanması, itiraz etmenin güçleştiği bir nötrlük ve nesnellik cilasıyla örtülür. Böylece adaletsizlik fark edilmez olur ve şefkat, merhamet ve bağışlama — salt görünüm olarak değil, gerçek siyasal eylemler olarak anlaşıldıklarında — giderek görüş alanından kaybolur.
  3. Buradan basit fakat zorlayıcı bir sonuç çıkar: Yapay zekâyı ahlaken nötr sayamayız. Gerçekte her teknik araç, neyi ölçtüğü, neyi görmezden geldiği ve neyi optimize ettiği, ayrıca insanları ve durumları nasıl sınıflandırdığı aracılığıyla seçimleri ve öncelikleri bünyesinde taşır. Bir sistem bazı yaşamları daha az değerli sayacak ya da onları itiraz imkânı olmadan dışlayacak şekilde tasarlanmış ya da kullanılmışsa, o artık sadece “iyi kullanılacak” bir araç değildir; çünkü insan kişisinin devredilemez onuruyla çelişen ölçütleri zaten devreye sokmuştur. Bu nedenle etik ayırt ediş, bir sistemi iyi ya da kötü amaçlarla kullanıp kullanmadığımızı sormakla sınırlanamaz; o sistemin nasıl tasarlandığını ve ona rehberlik eden data ve modellerin içine insan kişisine ve topluma dair hangi vizyonun yerleştirildiğini de incelemelidir. [126]
  4. Yapay zekânın insan onuruna saygı göstermesi ve ortak iyiliğe gerçekten hizmet etmesi için sorumluluk her aşamada açıkça tanımlanmalıdır: bu sistemleri tasarlayan ve geliştirenlerden, onları kullananlara ve somut kararlar için onlara dayananlara kadar. Ancak birçok durumda, bir sonuca götüren iç süreçler opak kalmakta, sorumluluğu atamayı ve hataları düzeltmeyi zorlaştırmaktadır. Hesap verebilirliğin kritik hale geldiği yer burasıdır: kararlar için kimin “hesap vermesi,” onları gerekçelendirmesi, izlemesi ve gerektiğinde onlara itiraz edip neden olunan herhangi bir zararı gidermesi gerektiğini belirleyebilme imkânı. [127]
  5. İhtiyat, titiz değerlendirme ve hatta zaman zaman yapay zekâyı benimsemede daha yavaş bir tempo çağrısı yapmak ilerlemeye karşı çıkmak anlamına gelmez; tersine insan ailesine yönelik sorumlu özenin uygulanmasıdır. Teknolojik büyümenin hızı ile onun etkilerini yönetebilecek farkındalık, normlar, güvenceler ve kurumların daha yavaş gelişimi arasındaki sık dengesizlik göz önüne alındığında bu ihtiyaç daha da acildir. Etiği soyut düzeyde çağırmak yeterli değildir; sağlam hukuki çerçeveler, bağımsız gözetim, bilgilenmiş kullanıcılar ve sorumluluğundan vazgeçmeyen bir siyasal sistem gerekir. Aksi halde değişim yalnızca teknokratik düşünce tarafından yönetilecek ve zorunlu ve kaçınılmaz olarak sunulacak, nihayetinde datayı, altyapıyı ve hesaplama gücünü denetleyenlerin şekillendirdiği kuralları dayatacaktır.
  6. Yapay zekânın insan değerleriyle sözde “alignment”ı olan makinelerin ahlakileştirilmesi çağrısıyla yetinemeyiz; aynı zamanda daha ileri bir koşulda ısrar etme cesaretine de sahip olmalıyız: işin içindeki etik çerçeveleri açıkça tartışma ve onları paylaşılan sosyal adalet ölçütlerine tabi kılma imkânı. Aksi halde yapay zekâyı denetleyenler kendi ahlaki vizyonlarını dayatacak, bu vizyon da bu sistemlerin görünmez altyapısı haline gelecektir. Daha ahlaki bir yapay zekâ, o ahlak az sayıda kişi tarafından belirleniyorsa yeterli değildir. Gereken şey, her şey hızlanırken yavaşlatma kapasitesine sahip olan ve toplulukların hâlâ katılabilme ve soru sorabilme fırsatlarını koruyan daha etkin bir siyasal katılımdır.
  7. Gerçekte, her büyük teknolojik kaymada olduğu gibi yapay zekâ da zaten ekonomik kaynaklara, uzmanlığa ve dataya erişime sahip olanların gücünü artırma eğilimindedir. Ortak iyilik ve malların evrensel tahsisi ışığında bu ciddi kaygılar doğurur; çünkü küçük fakat oldukça etkili gruplar enformasyon ve tüketim örüntülerini şekillendirebilir, demokratik süreçleri etkileyebilir ve ekonomik dinamikleri kendi avantajlarına yönlendirebilir, halklar arasında sosyal adaleti ve dayanışmayı zayıflatabilir. Bu nedenle, yapay zekâ kullanımının, özellikle kamusal mallara ve temel haklara dokunduğunda, açık ölçütler ve etkin gözetim tarafından, katılım ve yetki ikamesi temelinde yönlendirilmesi zorunludur. Topluluklar ve aracı örgütler, başka yerlerde alınmış kararların pasif alıcılarına indirgenmemelidir; ayırt edişe ve gözetimine katkıda bulunabilmelidirler. Dahası, datanın mülkiyeti yalnızca özel ellerde bırakılamaz, uygun biçimde düzenlenmelidir. Data birçok katkıcının ürünüdür ve satılıp elden çıkarılacak ya da seçkin az sayıda kişiye emanet edilecek bir şey olarak ele alınmamalıdır. Aziz II. Ioannes Paulus’un kolektif mallar konusunda zaten önerdiği gibi, datayı ortak ya da paylaşılan bir mal olarak, katılım ruhu içinde yönetmek için yaratıcı biçimde düşünmek gerekir. [128]
  8. Sosyal Öğreti’nin ilkeleri bu yeni gerçekliği anlamak için bir çerçeve sunar. Datanın, hesaplamalı kaynakların ve düzenleyici etkinin az sayıda kişinin elinde kaldığı bir dünyada, ortak iyilikten söz etmek bu yeni epistemik, ekonomik ve siyasal asimetri biçimini açığa çıkarmak ve yapay zekânın yeni tekellerini adlandırmak anlamına gelir. Malların evrensel tahsisinden söz etmek hem teknolojilere hem de onları kullanmak için gereken eğitime evrensel erişimi sağlamanın yollarını bulmak anlamına gelir. Yetki ikamesinden söz etmek, toplulukların rolünü standartlar başka yerde belirlendikten sonra salt gözetimle sınırlamak yerine, seçimler ve düzeltmeler yapabilme yeteneklerini korumayı gerektirir. Dayanışmadan söz etmek, algoritmik sistemleri ayakta tutan gizli, çoğu zaman sömürülen işçileri tanımaya bizi zorlar. Adaletten söz etmek, fiilen bu modelleri kimin eğitebildiğine ve kimin yalnızca onlara tabi kılındığına karar veren küresel güç dağılımını sorgulamayı gerektirir. Aynı şekilde bu, sosyal adaletin yalnızca teknolojiler devreye sokulduktan sonra korunacak bir hedef değil, başlangıçtan itibaren onların tasarımını şekillendirmesi gereken bir koşul olduğunu kabul etmek anlamına gelir.
  9. Son olarak, kalbime yakın olan “silahsızlandırmak” ifadesini kullanmak istiyorum. Yapay zekâyı silahsızlandırmak, onu bugün yalnızca askerî bağlamla sınırlı olmayan, aynı zamanda ekonomik ve bilişsel bir olgu olan “silahlı” rekabet zihniyetinden kurtarmak anlamına gelir. Bu, jeopolitik ya da ticari tahakkümü güvence altına alma arzusuyla güdülen, giderek daha güçlü algoritmalar ve daha büyük dataset’ler için bir yarışı içerir. Silahsızlandırmak, teknik gücün otomatik olarak yönetme hakkı verdiği varsayımını itibarsızlaştırmak anlamına gelir. Silahsızlandırmak teknolojiyi reddetmek değil, onun insanlığa hükmetmesini önlemektir. Teknolojiyi tekelci denetimden kurtarmak ve onu tartışmaya ve müzakereye açmak, böylece onu insan dostu kılmak ve insan kültürlerinin ve yaşam biçimlerinin çoğulluğuna geri vermek anlamına gelir. Bugünkü görevimiz yalnızca etik ya da teknik değildir. En derin anlamıyla ekolojiktir; çünkü ortak evimizin yeni bir boyutunu ilgilendirir. Yapay zekâ artık içine gömülü olduğumuz bir ortam ve angajmana girmemiz gereken bir kuvvettir. Bu nedenle, onu yalnızca düzenlemek yetersizdir; silahsızlandırılmış, konuksever ve erişilebilir kılınmalıdır.
  10. Yapay zekâ geliştirenlere özel bir çağrı yöneltmek istiyorum. Bir anlamda teknolojik yenilik, insanın ilahi yaratma eylemine katılımını temsil edebilir. Bu nedenle geliştiriciler özel bir etik ve manevi sorumluluk taşırlar; çünkü her tasarım seçimi insanlığa dair bir vizyonu yansıtır. Sanatsal ya da edebi bir eserin yaratıcısının onun aktardığı değerleri dikkate alması gerektiği gibi, geliştiriciler de projelerine gereken ciddiyetle değerleri yerleştirmeye çağrılırlar: şeffaflıkla, etkilenen topluluklara karşı sorumlulukla ve yetiştirilen şeyin sahici bir iyilik olmasını sağlamaya yönelik dikkatle.

Kaybedilmemesi gerekenler

  1. Yapay zekânın sorumluluk ve yönetişim meselelerini ele aldıktan sonra şimdi merkezi sorumuza dönmeliyiz: insanlığımızı korumak ne anlama gelir? Risk, belirli teknolojilerin yanlış kullanımının ötesine uzanır. Daha ağır biçimde, içine gömülü olduğumuz ve dijital devrim ile yapay zekâ tarafından güçlendirilen yaygın teknokratik paradigma, insan karşıtı bir vizyonu normalleştirme tehdidi taşır. Bu vizyonda yaşamın doluluğu daha fazlasına sahip olmakla, zayıflığı azaltmakla, belirsizliği ortadan kaldırmakla ve tam denetim uygulamakla eşitlenir. Verimlilik nihai değer ölçüsü haline geldiğinde, insan varlıkları kendilerini ilişki ve communion’a çağrılmış kişiler olarak değil, optimize edilecek bir proje olarak görme ayartısına kapılır.
  2. Gerçekte, insan varoluşunun herhangi tek bir boyutunu mutlaklaştırmak her zaman bir hatadır. Gerçekten de düzensizlik yalnızca kıtlıktan doğmaz; denetimsiz büyüme bile yoksullaşmaya yol açabilir. Bir ekosistemde, bir tür diğerlerinin pahasına genişlediğinde denge bozulur; insan yaşamında da bir yeti her şeyin ölçüsü olduğunu iddia ettiğinde buna benzer bir şey olur. Böylece zekâ mutlaklaştırıldığında yaşamın sevgi, irade, bağlılık ve ilişkiler gibi diğer temel boyutlarını gölgede bırakır. Benzer şekilde teknik güç dengelenmeden bırakılırsa bizi daha yetenekli kılmaz; daha yalıtılmış ve tahakküm altına alınmaya ve dışlanmaya daha açık hale getirir. Bu kritik nokta zekâya karşı çıkmaz; fakat zekânın kendine göndermeli hale geldiğinde yaşama ve insan kişisine hizmet etme yönündeki hakiki amacının kaybolduğunu hatırlatma işlevi görür.
  3. Bir medeniyetin niteliği araçlarının gücüyle değil, sunabildiği özenle, ötekini yalnızca bir işlev olarak değil, bir yüz olarak tanıma yeteneğiyle ölçülür. Birbirimize özen gösterme yeteneği insanlığımızın temel bir boyutudur; yaşanmış deneyim aracılığıyla öğrenilen ve ustalaşılan bir boyuttur. Bir çocuğa hikâyeler okumak, yaşlı bir kişiye eşlik etmek ve bir evi konuksever olacak şekilde düzenlemek, çoğu zaman aile yaşamına kök salmış basit jestlerdir. Bunlar bize sosyal düzeyde özene değer vermeyi öğretir ve başkalarını dikkate layık kişiler olarak tanımak üzere bizi eğitir. Teknoloji de insanlar arasındaki bu karşılıklı özeni destekleyebilir; örneğin, insan özgürlüğünü ve yargısını zayıflatmadan, işleri öngörmemize ve düzenlememize yardım eden araçlar sağlayarak. Sonuçta insan varlıkları ilişkilerin özneleridir ve kendi kararlarından sorumludur.

Altta yatan anlatılar: transhümanizm ve posthümanizm

  1. Süregiden dijital devrime eşlik eden kültürel varsayımlara ışık tutma girişimiyle, şimdi dikkatimizi ilerlemeyi insanlık durumunu aşmak olarak yorumlayan ve çoğu zaman transhümanizm ve posthümanizm etiketleri altında gruplanan belirli düşünce akımlarına çevirmek istiyorum. Bu perspektifler, teknolojik iktidarın bazı merkezlerinde mevcut ideolojik arka planı oluşturur ve özellikle medyada ve sosyal ağlarda basitleştirilmiş bir biçimde kolektif tahayyülü işgal eder. “Geliştirilmiş insan varlığı” ya da “insan-makine hibriti”ne dair fütüristik bir vizyon aracılığıyla yeni teknolojilere yönelik coşkuyu besleme eğilimindedirler.
  2. Transhümanizm ve posthümanizm bir dizi akımı ve duyarlılığı kapsar; bu da onları tek, belirsizliğe yer bırakmayan bir biçimde tanımlamayı güçleştirir. Bunlar, varsayımlardan oluşan ortak bir “deniz” ile, yani teknolojinin merkezi rolü ve insanlık durumunun sınırlarını aşma arzusu ile birbirine bağlı, farklı ama bağlantılı kavramsal “adalar” takımadasına benzetilebilir. Genel olarak transhümanizm, performansı ve kapasiteleri artırma amacıyla, biyotıp, beden mühendisliği, cihazlar ve algoritmalar gibi teknolojiler aracılığıyla insan varlıklarının geliştirilmesini tasavvur eder. Posthümanizm, özellikle daha radikal biçimlerinde, daha ileri gider: antroposantrizme meydan okur ve insan varlıkları, makineler ve çevre arasında bir hibritleşme tasavvur eder; hatta insanlığın yeni bir evrimsel aşamada kendini aştığı bir eşiği öngörür. Bu tür fikirler büyük ölçüde spekülatif kalsa bile, kolektif tahayyülü değiştirerek önem kazanır ve böylece sosyal, ekonomik ve siyasal seçimleri etkiler. [129]
  3. Kilise’nin Sosyal Öğretisi perspektifinden bakıldığında kilit mesele teknolojinin bu haliyle kullanımı değil, onun altında yatan vizyondur. İnsan varlığı yetkinleştirilecek ya da aşılacak bir şey olarak ele alındığında, bazı yaşamların daha az yararlı, daha az arzu edilir ya da daha az değerli olduğunu kabul etmek kolaylaşır. İlerleme adına, türün sözde optimizasyonu uğruna yükü en kırılganların üzerine koyarak “gerekli fedakârlıklar” gerekçelendirilmeye başlanabilir. Bu bakımdan, Aziz VI. Paulus’un yukarıda anılan uyarısı büyük bir öngörü taşımayı sürdürür: gerçekten de bilimsel ve teknolojik ilerlemeler, ahlaki ve sosyal ilerlemeden koparıldığında, sonunda insanlığın aleyhine döner. [130] Bu nedenle açık bir ayrım yapılmalıdır. Teknolojiyi insan merkezli, ilişkisel bir vizyon içinde bütünleştirmek bir şeydir; insani sınırları değersizleştiren ve salt teknik bir “kurtuluş” biçimi vaat eden bir bakış tarafından yönlendirilmek ise bambaşka bir şeydir.

Sınır, kalp ve insan kişisinin azameti

  1. Bugün yaşamla ilişkimiz krizde görünmektedir. “Sınır” olarak görünen her şey — yetersizlik, hastalık, yaşlılık, acı, kırılganlık — insanlığımızın olgunlaştığı ve kendisini ilişkiye açtığı bir gerçeklik olmaktan ziyade, öncelikle düzeltilmesi gereken bir kusur olarak görülme eğilimindedir. Yine de şunu hatırlamalıyız: insanlık sınırlamalara rağmen değil, çoğu zaman onlar aracılığıyla serpilir. İmanın ışığı, gerçekliğe dair bize bu dünyanın şeylerinin “olumsallığı” dediğimiz şeyi tanımamıza yardım eden bir perspektif sunar. İnsan yaşamını damgalayan acıyı hafifletmek için çaba göstermek doğru olsa da, “dinî tecrübenin ve özellikle Hristiyan imanının, insan büyüklüğü ile sınırlılık arasındaki bu çift değerliliği aşırı basitleştirmeden yaşamamızı ve onu Tanrı’yla özgün ve temel ilişkimizin ışığında yorumlamamızı önerdiğini” [131] bilerek, temel sonluluğumuzu kabul etmek de bilgecedir.
  2. Merhametin, başkalarının ihtiyaçlarına yönelik içten bir kaygının, karanlık ve başarısızlık ortasında bile ortaya çıkabilen cömertliğin, manevi tecrübenin ve Tanrı’ya ibadetin kendilerine yer bulduğu yer tam da sınırlılıklarımızın içidir. Bunu, sınırlarımızın elle tutulur hale geldiği birçok anda görürüz: reddedilme ile yüzleştiğimizde, sevdiğimiz birinin hastalığını ya da kaybını yaşadığımızda, kendi zayıflığımızla ya da başarısızlığımızla karşılaştığımızda. Gizemli biçimde, tam da böyle anlarda yeni bir bilgelik keşfedebilir, başkalarının yakınlığını elle tutulur biçimde tecrübe edebilir ve Rab’bin mevcudiyetiyle karşılaşabiliriz.
  3. Sınırlılıklar içsel acı olarak tecrübe edildiğinde bile, insani bilgelik bize onu inkâr etmeyi ya da bastırmayı değil, bütünleştirmeyi öğretir. Acıyı bütünüyle ortadan kaldırmak, sonunda sevgi ve arzuyu da söndürmek anlamına gelirdi. Seven ve arzulayanlar sınanma ve acıdan geçmekten kaçınamazlar; yıllar içinde, izlerini yara izleri gibi bırakan dersleri içimizde taşırız, özgürlük ve başarısızlık, düşler ve hayal kırıklıkları tarafından şekillendirilmiş bir yolculuğun anılarını taşırız. Ruhun harikaları ancak bu öğelerin karşılıklı oyunu sayesinde içimizde gerçekleşir ve insanlığımızın zenginliğini sezmeyi bize mümkün kılar. [132] Tüm sınırların sözde aşkınlığı adına, hem trajik hem de görkemli bu serüvenden vazgeçmek birçok şey anlamına gelebilir, fakat artık insani olmazdı.
  4. Yaratılmış varlıklar olarak sınırlılıklarımızın ahlaki yozlaşması — yani insan kalbini açıkça çalkalayan kötülük — toplumu ve yaşamı harap eder, zaman zaman insanlık dışılığın uç biçimlerine ulaşır. Yine de sınırlılıklarımızın bu acı verici ifadeleri bile iyiye açıklıklar bırakır. Kişiler kendilerini insandışılaştırdıklarında ve trajediye yol açtıklarında bile, insanlığın içinde küçük bir ışık parlamayı sürdürür; Tanrı’nın lütfuyla, dönüşüm ve uzlaşma yollarında yeniden alevlendirilebilir bir ışık. Viktor Frankl’ın haklı olarak gözlemlediği gibi, dehşet anlarında “insanı gerçekte olduğu gibi tanımış olduk. Nihayetinde insan, Auschwitz’in gaz odalarını icat etmiş varlıktır; bununla birlikte o gaz odalarına başı dik, dudaklarında Rab’bin Duası ya da Şema Yisrael ile giren varlık da odur.” [133]
  5. Sonluluk gerçekten kabul edildiğinde bizi küçültmez; tersine Tanrı’nın ve başkalarının yüzünü tanımaya açar. Gerçekten de tam da sınırları — kırılganlığı, acıyı ve başarısızlığı — tecrübe ettiğimiz için, hem kendimizin hem de başkalarının her kişinin dokunulmaz onurunu tanıyabiliriz. Bu aynı tecrübe içinde, kendimizden daha büyük bir kardeşliği sezme ve adaletsizliği bir skandal olarak algılama kapasitesine sahip kalırız. Sahici kültür ve sanat bu kıvılcımı korur, kötülüğün normalleştirilmesine direnir. Bu nedenle belirli eserler neredeyse kehanetsel bir anlam kazanmıştır: Beethoven’ın Dokuzuncu Senfonisi birlik arzusu olarak görülebilir; Guernica insandışılaştırmanın kınanışı olarak; Schindler’in Listesi ise geçmişi unutuluşa terk etmeme çağrısı olarak.
  6. Tarih yalnızca insan şiddetinin kaydı olarak değil, aynı zamanda insanlığın paylaşılan yaşamımızı koruyan kurumlar yaratma kapasitesine sahip olduğunun kanıtı olarak da görünür. Son iki yüzyılda bu, birkaç sembolik başarıda görülebilir: operasyonel tarafsızlığı herkes için merhametli bakımı güvence altına alan Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin kuruluşu (1863); yalnızca hukuki bir kaymayı değil, vicdanın dönüşümünü temsil eden köleliğin kaldırılmasına götüren uzun süreç; insan onurunun evrenselliğini en azından ortak bir ideal olarak olumlamak için paylaşılan bir dil kuran Birleşmiş Milletler’in kuruluşu (1945) ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948); ve zulümden ve tehlikeden kaçanları koruma görevini tanıyan 1951 Mülteci Sözleşmesi. Bu vakaların her birinde, iyiye yönelik arzu, kamusal bağlamlarda — yasalarda, kurumlarda ve pratiklerde — gücün kötüye kullanılmasını sınırlayabilecek ve kırılganları savunabilecek somut bir biçim kazanmıştır. Yine de bu gelişmelerin hiçbiri direnişle, dar çıkarlarla ya da kültürel ataletle karşılaşmadan ortaya çıkmamıştır. Ahlaki ilerleme hemen her zaman uzun ve zahmetli bir yolculuk içinde açılır, çoğu zaman gerilemelerle damgalanır. Tıkanmış barış süreçlerini ya da çevresel taahhütlerin yavaş uygulanmasını düşünmemiz yeterlidir. Bu başarıların bizzat kırılganlığı, onları başlatan ve sürdürenlerin sorumluluğunun ne kadar değerli olduğunu vurgular.
  7. Belirli olaylar, bireyler herkesin onurunu gerçekten ciddiye aldığında tarihin de değişebileceğini açık kılar: Martin Luther King Jr.’ın tanıklığıyla yakından ilişkili Amerika Birleşik Devletleri’ndeki sivil haklar hareketi ya da Nelson Mandela’nın serbest bırakılmasının ve geleceği nefrete teslim etmeme kararının ardından Güney Afrika’da apartheid’ın sona ermesi. Farklı bağlamlarda, aralarında Aziz Laura Montoya, Kalkütalı Aziz Teresa, Dorothy Day, Marie Skłodowska-Curie, Maria Montessori, Elisabeth Elliot, Wangari Maathai, Benazir Bhutto ve bağlılıkları tarihi daha insani kılmaya katkıda bulunmuş her kıtadan sayısız başka kişi bulunan birçok cesur ve cömert kadın da öne çıkmıştır.
  8. Bu kamusal işaretlerin yanında, daha gizli fakat belirleyici bir hikâye vardır. Bunu yoksul ve tehlikeli yerlerde hizmet etmeyi seçen dinî topluluklarda görürüz. Bunu ayrıca Aziz Maximilian Mary Kolbe, Aziz Oscar Romero ve Kutlu Enrique Angelelli gibi kardeşlik ve adalet şehitlerinde; ve Muhterem Francis-Xavier Nguyễn Văn Thuận gibi, sert, çoğu zaman insanlık dışı koşullar ortasında İncil’in umudunu ve insan onurunu cisimleştirmiş tanıklarda görürüz. Her şeyden önce, bu durum, ana babalar, hemşireler, doktorlar, gönüllüler ve yaşlı bir kişinin ya da dışlanmış birinin yanında kalanlar gibi gösterişsizce özen gösteren, eğiten, eşlik eden ve teselli eden “gündelik yaşam şehitleri”nde görünür. Onların tanıklığı, iyiliğin otomatik olarak ilerlemediğini; yenilgiden sonra bile yeniden başlamak için gereken sebatı, hafızayı ve içsel dönüşümü gerektirdiğini gösterir.
  9. Umudu ayakta tutan ve kalbin gerilemesine izin vermeden teknolojik ilerleme için açık yön sağlayan şey, adil kurumların, güvenilir tanıkların ve gündelik sadakatin bu iç içe geçişidir. Bu nedenle insanlık — bütün azameti ve yaralılığı içinde — asla ikame edilmemeli ya da aşılmamalıdır. Acıyı hafifleten ve yeni imkânlar açan teknolojik ilerlemeyi, insanlığımızın özünü, yani ilişki ve sevgi kapasitesini terk etmememiz koşuluyla benimseyebiliriz. Bu kritik bir soruya götürür: Sahici bir “insandan fazla” mevcutsa, nerede bulunacaktır? Hristiyan imanı bu soruya, teknolojik bir ilahlaşmadan değil, Mesih’te alınan Tanrı lütfu aracılığıyla doğan bir tamamlanışa işaret ederek yanıt verir.

Hakiki “insandan fazla” olan: lütuf ve Hristiyan hümanizmi

  1. “İnsandan fazla” ifadesi teknolojik vaadin münhasır alanı değildir. Hristiyan geleneği yüzyıllardır insan varlıklarının kendi doğalarının sınırları içine kapatılmadığını; tersine gerçeklikten kaçış ya da sınırlılıklarını küçümseme yoluyla değil, sevgide tamamlanmaları yoluyla kendi kendini aşmaya çağrıldıklarını savunmuştur. İman, Tanrı’dan bir armağan olarak kaynaklanan “öte”ye doğru bir açıklığı tanır. Bu dönüşüm Kutsal Ruh’un işidir. Aziz Thomas Aquinas’ın öğrettiği gibi, bu yükselme ve dönüşüm süreci “yaratılmış doğanın her kapasitesini aşar,” [134] çünkü sonlu doğamız ile Tanrı’nın yaşamı arasında sonsuz bir oransızlık vardır. [135] Bununla birlikte, bu dünyanın sınırlılıkları içinde yolculuk ederken bile o tükenmez yaşamın kalbine girmek mümkün kalır. Bu geçişi mümkün kılan, kendinden veren Ebedi Olan’dan başkası olamaz. Gerçekten de “sonsuz” oransızlığı aşan Tanrı’nın kendisidir. [136] Onda insan kişisinin yeniden yaratılması gerçekleşir. “Bir kimse Mesih’teyse, yeni yaratılış vardır: eski olan her şey geçip gitmiştir; bakın, her şey yeni olmuştur” (2 Korintliler 5:17).
  2. Tanrı’nın lütfu aracılığıyla kendimizi aşma imkânını benimsediğimizde, doğamızı inkâr etmeyiz, daha az insan da olmayız. Tam tersine, Papa Franciscus’un açıkladığı gibi, “Tanrı’nın bizi varlığımızın en dolu hakikatine ulaşmak için kendimizin ötesine taşımasına izin verdiğimizde, insandan fazla olduğumuzda, tam olarak insan oluruz.” [137] Prometheusçu düşlerden köklü ayrılış burada yatar: insanlığı kurtaran şey artırılmış kendi kendine yeterlilik değil, özgürleştiren bir ilişki, dönüştüren bir communion’dır. Bu ışıkta, yalnızca zaten var olanı sınıflandıran ve optimize eden bir teknoloji, istemeden de olsa, değişim ve büyümenin önünde bir engele dönüşebilir. Bir algoritma için hata düzeltilmesi gereken bir kusurdur; bir kişi için ise hata derin bir değişimin katalizörü olabilir. Bir kişinin geleceği hesaplanabilir değildir; Tanrı’nın tükenmez lütfuyla yükseltilmiş özgürlüğüne ve geliştirdiği ilişkilere bağlıdır.

İki şehir ve iki sevgi

  1. Hristiyan hümanizmi bilimi ya da teknolojiyi reddetmez; onları şükran ve gerçekçilikle benimser ve daha yüksek bir çağrı içinde temellendirir. İnsanlığın yaratıcı zekâsı acıyı hafifletebilen ve yeni imkânlar açabilen bir armağandır; fakat ortak iyiliğe, adalete, kırılganlara ve yaratılışa özene doğru düzenlenmiş kalmalıdır. Bu anlamda gerçek alternatif coşku ile korku arasında değil, iki gelişme yolu arasındadır: bireylere ve halklara hizmet eden bir ilerleme ya da onları iktidar zihniyetine tabi kılan bir ilerleme. Nihayetinde kilit soru, Aziz II. Ioannes Paulus’un sorduğu soru olarak kalır: Yapay zekâ “yeryüzündeki insan yaşamını bu yaşamın her yönünde ‘daha insani’ kılıyor mu? Onu insana daha layık kılıyor mu?” [138] Yanıt evetse, onu Nehemya Kitabı’nda anlatılan Yeruşalim’in yeniden inşasına benzeyen sabırlı, paylaşılan yeniden inşa yolunda sorumlulukla benimsenecek bir fırsat olarak tanıyabiliriz. Ancak güç büyürken kalp soluyor ve insani bağlar çözülüyorsa, o zaman Babil’in yeni bir biçimiyle karşı karşıyayız: görkemli, fakat temelde insandışılaştırıcı bir inşa.
  2. Bu alternatif ilerleme yolunu ve onu nasıl yorumlayıp yaşadığımızı sorgulamak, nihayetinde kendi kalplerimizi inceleme meselesidir. İlişkileri, emeği ve kurumları anlama ve şekillendirme biçimimiz, pratikte temel değerlerimizi açığa çıkarır. Sonunda her şey, en çok neyi kıymetli tuttuğumuzdan kaynaklanır. Bu, hem bireyler hem de toplum olarak gerçekten neye değer verdiğimiz konusunda bize rehberlik eden ve yaşamlarımızı ve eylemlerimizi yönlendiren bir sevgidir. Aziz Augustinus, insan tarihini iki sevgi arasındaki bir mücadele olarak betimlemiştir; bunlar dünyada ikamet etmenin ve birlikte yaşamanın iki yoluna — deyim yerindeyse iki “şehir”e — yol açar: bir yanda Tanrı ve komşu sevgisi; diğer yanda münhasır benlik sevgisi. “İki sevgi iki şehir inşa etti: dünyevi şehri, Tanrı’yı küçümsemeye kadar varan benlik sevgisi; göksel şehri, benliği küçümsemeye kadar varan Tanrı sevgisi.” [139] Tarih boyunca olduğu gibi, bu iki sevgi bugün de kalplerimizde hâkimiyet için çekişmeyi sürdürür. Yapay zekâ çağı da istisna değildir: Babil’in inşası ya da Yeruşalim’in yeniden inşası her birimizin içinde başlar.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

DÖNÜŞÜM ZAMANINDA İNSANLIĞI KORUMAK.

HAKİKAT, EMEK, ÖZGÜRLÜK

  1. Teknolojik dönüşüm meydan okumasının, özellikle de yapay zekâya ve transhümanist ve posthümanist akımlara bağlı olanların içinde konumlandığı bağlamı ana hatlarıyla ortaya koyduktan sonra, yalnızca genel analiz düzeyinde kalamayız. Diller ve araçlar değiştiğinde gündelik eylemler ve sosyal ilişkiler de değişir. Bu nedenle, bu dönüşümlerin özellikle somut ve zaman zaman trajik sonuçlar doğurduğu belirli alanlara odaklanmalıyız. Kilise’nin Sosyal Öğretisi’nin ilkeleri ışığında dijital dönüşüm bizi, hakikati ortak iyilik olarak yeniden keşfetmeye, emeğin onurunu korumaya ve özgürlüğü her türlü bağımlılığa ve ticarileşmeye karşı güvence altına almaya davet eder.

Ortak iyilik olarak hakikat

Hakikat ve demokrasi

  1. Dijital platformların ve yapay zekâ sistemlerinin kullanımı kamusal ve siyasal iletişimde derin değişimler yaratmaktadır. Diyaloğu ve katılımı besleyebilecek araçlar çoğu zaman çarpıtılmış anlatılar kurmak ve hakikat ile yanlışlık arasındaki sınırları bulanıklaştırmak, olguları kanaatlerle karıştırmak için kullanılır. Dezenformasyon yapay zekâ ile başlamadı; yine de bugün yapay zekâda güçlü bir yükselteç buluyor. İçeriği, görselleri ve videoları manipüle etme yeteneği insanları yanlı ya da yanıltıcı perspektiflere maruz bırakır. Bu sorunun hem kültürel hem de ahlaki boyutları vardır; çünkü kamusal iletişimin niteliği doğrudan sosyal güvene bağlıdır ve onu da şekillendirir. Aynı zamanda, hakikatli enformasyon merkezi ya da otomatik denetimden doğmaz. Kamusal söylemde olguların hakikati rasyonel bir boyuta sahiptir; çünkü doğrulama, kaynakların çapraz kontrolü ve sorumlu argümantasyon gerektirir. Dahası, bu hakikat derinden ilişkiseldir; güven bağları ve paylaşılan pratikler, başkalarıyla ve dünyayla dürüst bir alışveriş aracılığıyla kurulur. Yalnızca ortak iyilik olarak algılanan olguların doğruluğunun paylaşılan arayışı adil iletişim için sağlam bir temel sağlayabilir.
  2. Güçlü teknolojik ve ekonomik kaynaklara, müdahale için önemli insan sermayesiyle birlikte hükmedenler, kültürel değişimi etkilemek için kayda değer kapasitelere sahiptir. Nihayetinde, insanlık, dünya, varoluşun anlamı, aile ve hatta Tanrı hakkındaki hakikat konusunda önemli sayıda insanı etkileyebilirler. Bu, hakikatten kopmuş saf iktidardır; başkalarının hakikat olarak kabul etmesini istediği şeyi ince ya da açık biçimde dayatır. Kökünde daha derin ve çoğu zaman tanınmayan bir “hastalık” yatar: “modern insanın, kendisinin, yaşamının ve toplumunun tek yazarı olduğuna yanlış biçimde ikna olmuş olması. Bu, bencilce kendi içine kapanmış olmaktan kaynaklanan bir varsayımdır.” [140] Sonuç olarak insanlar gerçekliği inşa edebileceklerine ve kendi iddialarına en uygun düşen şeyin hakikate karşılık geldiğine inanırlar. Aziz II. Ioannes Paulus bu “hakikat krizi”nin sonuçları üzerine düşünmüş, “insan aklı tarafından bilinebilir iyiye dair evrensel hakikat fikri bir kez kaybedildiğinde, vicdan kavramının da kaçınılmaz olarak değiştiğini” belirtecek kadar ileri gitmiştir. [141] Böyle bir bağlamda, bizden önce gelen ve vicdanın kabul etmesi gereken evrensel olarak geçerli hakikatler artık tanınmaz. Bu durum Papa Franciscus’u gerçekçilikle şu soruyu sormaya götürmüştür: “Her insan varlığının kutsal ve dokunulmaz olduğuna dair çağlar boyunca süren düşünümden ve büyük bilgelikten doğan kanaat olmadan hukuk nedir?” Buna şu sonuca vararak yanıt vermiştir: “Toplumun bir geleceği olacaksa, insan onurumuzun hakikatine saygı göstermeli ve o hakikate boyun eğmelidir. Cinayet yalnızca sosyal olarak kabul edilemez olduğu ve yasayla cezalandırıldığı için yanlış değildir, daha derin bir kanaat nedeniyle yanlıştır. Bu, aklın kullanımıyla ulaşılan ve vicdanda kabul edilen pazarlık konusu edilemez bir hakikattir. Bir toplum, hakikat arayışını desteklemesi ve en temel hakikatlere bağlılığı sayesinde de soylu ve düzgün olur.” [142]
  3. Hakikat arayışı, kendisi ortak iyiliğe katkıda bulunmanın bir aracı olan demokrasinin temel bir öğesidir. Neyin doğru olduğuna ilişkin sorular çekiciliğini yitirdiğinde ve yararlı ya da etkili görünenle yetinen bir pragmatizm tutunduğunda, demokratik yaşam zayıflar. Sonuçta demokrasi yalnızca kurallar ve prosedürlerden ibaret değildir; her şeyden önce olgularla sağlam bir uyumdan ve bireylerin ve toplumun bir bütün olarak iyiliğine yönelik sahici bağlılıktan oluşur. Hakikate kayıtsızlık, yavaş ama kesin biçimde totalitarizme doğru bir inişe götürür. Filozof Hannah Arendt’in yazdığı gibi, bu tür rejimlerin ideal özneleri ideolojik olarak ikna olmuş kişilerden ziyade, “olgu ile kurgu arasındaki ayrımın (yani deneyimin gerçekliği) ve doğru ile yanlış arasındaki ayrımın (yani düşüncenin ölçütleri) artık var olmadığı insanlar”dır. [143]

İletişim ve kolektif tahayyül

  1. Bunun ışığında, iletişimin “yalnızca enformasyon aktarımı değil, aynı zamanda bir kültürün yaratılması” [144] olduğunu hatırlamak önemlidir. Dijital ortamlar içinde dolaşan içerik, insanların dünyayı nasıl algıladığını şekillendirir ve kolektif bilince arzularımızı yönlendiren ve gündelik seçimlerimizi etkileyen imgeler ve anlatılar sokar. Bu “paralel ya da salt sanal bir dünya” [145] değildir; çünkü online başlayan şey artık insanların yaşamının, özellikle de en gençlerin yaşamının bir parçası haline gelir.
  2. Bu nedenle dijital platformları ve iletişim araçlarını denetleyenler, kolektif tahayyülü etkileme ve belirli bir gerçeklik vizyonunu arzulanır olarak sunma konusunda dikkate değer bir yeteneğe sahiptir. Böyle bir güç, internette beslenen kültürün aşırı dikkat dağıtma, türdeşleştirme ya da tahakküm aracı haline gelmemesi, bunun yerine içsel özgürlüğün ve eleştirel düşüncenin olgunlaşabileceği bir ortam olması için, hakikat arayışı ve insan onuruna saygı tarafından sürekli yönlendirilmelidir.

Bir iletişim ekolojisine doğru

  1. İlk görevimiz teknolojik araçları ne şeytanlaştırmak ne de putlaştırmaktır; onları temel bir ilke temelinde kullanmaktır: hakikat ortak bir iyiliktir ve güç ya da etki sahibi olanların mülkiyeti değildir. Bu nedenle bir iletişim ekolojisini teşvik etmeliyiz. Kamu politikası düzeyinde bu, içerik seçiminin ve geliştirilmesinin ardındaki karar alma daha şeffaf hale gelsin ve kişisel datayı korusun diye normlar oluşturmayı gerektirir. Sosyal ve kültürel yönlere ilişkin olarak bu, gerekçeli argümantasyonun ve doğrulamanın anlık tepkiden daha fazla ağırlık taşıdığı aracı örgütlerin, ciddi gazeteciliğin ve tartışma forumlarının güçlendirilmesini gerektirir. Aileler ve okullar için, dijital araçların, yapay zekânın ve online ticari ve finansal platformların uygun ve eleştirel kullanımına ilişkin yeni eğitimsel farkındalığa ve formasyona yönelik büyüyen bir ihtiyaç vardır. Üniversitelerde başlıca meydan okuma, bilginin bütünleştirilmesinde yatar; karmaşıklığı kavramak için bilgiyi birbirine bağlama ve sentezleme kapasitesini ve olguları doğrulamak için gerekli becerileri birlikte geliştirmek gerekir.
  2. Hristiyan topluluklar da iletişimde şeffaflığa ve olguların dürüst arayışına kendilerini adamaya çağrılır. Ne yazık ki durum her zaman böyle olmamıştır. Kilise üyeleri ve kilisesel gerçeklikler hakkında bile acı verici hakikatlerin ortaya çıkışına utançla tanık olduk. Özellikle, hakikate yönelik tutkuyla hareket eden bazı gazeteciler adaletsizliklerin ve istismarların ışığa çıkarılmasında kritik bir rol oynamışlardır. Onlara, Papa Franciscus’un gazetecilerle konuşurken kullandığı sözleri yinelemek istiyorum: “Kilise’de yanlış giden şeyler hakkında bize anlattıklarınız, bunları halının altına süpürmememize yardım ettiğiniz ve istismar mağdurlarına verdiğiniz ses için de size teşekkür ediyorum.” [146] Yine de teyakkuz ve şeffaflık her şeyden önce Kilise’nin kendisi için ağır bir sorumluluk olarak kalır ve kendimizle ilgili rahatsız edici hakikatlerle yüzleşmeye başkalarının bizi zorlamasını beklememeliyiz.

Dijital çağ için bir eğitim ittifakı

  1. Hakikatin çoğu zaman belirli çıkarlara ve iletişim stratejilerine hizmet etmek için çarpıtıldığı bir çağda, eğitim alanı belirleyici bir önem kazanır. Yine de hızlı teknolojik dönüşümler, eğitim düzeyinde ne kadar hazırlıksız olduğumuzu açığa çıkarır. Dijital medyanın yaygınlığı, dolaysızlık ve hiper-uyarım kültürünü besler; bu da hakikati aramak için gereken çaba karşısında yorgunluk, can sıkıntısı ve apati doğurur.
  2. Buna karşılık eğitim sabır gerektiren uzun bir yolculuktur; bu nedenle gelişim ve görünüşlerin ötesindeki gerçeklikle angajman için zamana ihtiyaç duyar. Bu temel bir meseledir; çünkü her teknoloji onu kullananları şekillendirir. O halde insanları yapay zekâ kullanımı konusunda eğitmek, onlara ne zaman ve hangi amaçla kullanılmaması gerektiğine karar vermeyi öğretmeyi içerir. Yanıtların ya da özetlerin elde edilebildiği hız ve kolaylık, yalnızca zaman içinde meyve veren bir süreç olan soru sorma arzusunu söndürme riski taşır. Platon’un yazdığı gibi, en derin ve en önemli şeyler ancak uzun zaman ve çabanın ardından, başkalarıyla tartışmaya girerek, fikirleri ve deneyimleri, anlayış kıvılcımı içimizde tutuşana kadar çakmaktaşı gibi birlikte “çarpıştırarak” öğrenilir. [147] O halde yapay zekâ kullanımında itidal uygulamayı ve gençlerimizi kusursuz makine vaadinden, insan düşüncesinin en çok ihtiyaç duyulduğu anda onu görünüşte gereksiz kılan o incelikli ayartıdan korumayı öğrenmeliyiz.
  3. Son yıllarda psikolojik ve psikiyatrik literatür, dijital cihazlara ve sosyal medyaya erken ve denetimsiz maruz kalmanın, özellikle yaşamın en kırılgan aşamalarında, zaman zaman trajik sonuçlarla birlikte, uykuyu, dikkat süresini, duyguların ve ilişkilerin denetimini nasıl olumsuz etkileyebileceğini giderek artan bir ısrarla belgelemiştir. Bu durum, duyarlılığı inciten şiddet içerikli ya da aşağılayıcı içeriğe, pornografik ve hiperseksüelleştirilmiş materyale, bedeni ve duyguları önemsizleştiren mesajlara ve riskli davranışı normalleştiren önerilere kolay erişimle daha da ağırlaşır. Grooming, şantaj ve reşit olmayanların cinsel sömürüsü gibi online fenomenler nadir değildir ve fake profillerin, tehlikeli teması kolaylaştıran algoritmaların ve görselleri ve videoları manipüle edebilen yapay zekâ araçlarının kullanımıyla daha sinsi hale gelir. Çok erken yaşta kişisel mobil cihaza sahip olmak ve onu yetişkin denetimi olmadan kullanmak, gençlerin kırılganlıklarını ağırlaştırabilir, bağımlılığı besleyebilir ve onları yalıtılmışlığa, zorbalığa ve siber zorbalığa, ayrıca mahrem görseller ya da hassas enformasyon paylaşma baskılarına maruz bırakabilir.
  4. Ebeveynlerin kendi başlarına dikkati ve zamanı paraya çeviren business model’lerin etkisine direnmesi zordur. Bu nedenle, politika yapıcılar, eğitim kurumları ve aileler arasında, yetişkinleri bu görevde somut biçimde destekleyebilecek bir ittifak oluşturmak zorunludur. Reşit olmayanların esenliğiyle çatıştığında, az sayıda elde yoğunlaşmış platformların anlık çıkarlarına karşı çıkacak ileri görüşlü kamu politikaları gereklidir. Bu bakımdan yasa koyucuların müdahaleleri, yaş sınırları belirlemek, bütün denetim yükünü ailelerin üzerine kaydırmak yerine hizmet sağlayıcıları hesap verebilir kılmak ve online cinsel sömürü ve şiddetin bütün biçimlerine karşı özgül korumalar sağlamak için uygundur. Böylece bakımımıza emanet edilen çocuklar ve ergenler değerli bir hazine olarak gerçekten korunabilir. [148] Aynı zamanda çocuklara, ergenlere ve gençlere manipülasyonu tanımayı, kendi onurlarını savunmayı ve dijital ortamlarda başkalarının onuruna saygı göstermeyi öğretmek de gereklidir. [149]

Okulların merkezi rolü

  1. Okul, yeni kuşakların hakikati aramayı ve sevmeyi, yaşamın anlamı üzerine düşünmeyi ve her kişinin onurunu tanımayı öğrenebildiği yerdir. Bu nedenle, çocuklarının ilişki kurma kapasitesinde büyümesini, eleştirel düşünme becerileri geliştirmesini ve sağlam değerleri benimsemesini isteyen birçok ebeveyn, çocuklarının eğitiminde değerli ortaklar olarak okullara büyük beklentiler yükler. Yine de ebeveynler, ahlaki, kültürel ve dinî kanaatleriyle tutarlı bir tarzda, çocukları için eğitim ve formasyon türünü seçme konusunda birincil ve devredilemez hakka sahiptir. Bugün eğitim dünyası bir dizi acil meydan okumayla karşı karşıyadır.
  2. İlk meydan okuma sosyo-politiktir. Hem tek tek uluslar içinde hem de dünyanın farklı bölgeleri arasında, temel eğitime ve yüksek öğrenime erişim konusunda önemli eşitsizlikler sürmektedir. Birçok ulusta Hükümetler, ister kamu okul sistemini yeterince destekleyerek ister bu temel hizmeti sunan özel kurumlara yardım ederek olsun, herkes için kaliteli bir eğitimi güvence altına almak üzere gerekli kaynakları henüz yatırmamıştır. Eğitimin çeşitli düzeylerde önemli bir bölümü özel kurumlara emanet edildiğinde, özellikle yeterli kamusal destek yokluğunda, okullaşmaya erişim ailelerin finansal imkânlarına aşırı bağımlı hale gelebilir. Bu risk karşısında, yine de her arka plandan çocuklar ve gençler için kapsayıcı erişimi güvence altına alan, ailelerin ekonomik koşulları başka türlü buna izin vermeyecek olsa bile bunu yapan birçok özel Katolik eğitim kurumunun katkısını kabul etmek ve teşvik etmek önemlidir.
  3. İkinci büyük meydan okuma pedagojiktir. Birçok eğitim sistemi değişimin temposuna ayak uydurmakta ve öğrencilerin bütünsel gelişimini desteklemekte zorlanır. Enformasyon teknolojilerinin ve yapay zekânın ilerleyişi, farklı bir çağ için tasarlanmış müfredatları hızla geçersiz kılmaktadır. Bu arada okulların örgütlenmesi, fiziksel mekânlar, değerlendirme yöntemleri ve öğretmenlerin bizzat rolü, kişinin her boyutuna hitap eden sahici biçimde bütünsel bir eğitimi teşvik etmek için yeniden düşünülmelidir. Öğretmenlerin mesleki yaşamları boyunca süregiden formasyonunu desteklemek gerekir; böylece yeni teknolojilerle olumlu biçimde angajmana girebilir, öğrencilerin onların etkisine pasifçe boyun eğmek yerine, onları sorumlu, eleştirel ve yaratıcı biçimde kullanmalarına yardım edebilirler.
  4. Üçüncü büyük meydan okuma entelektüeldir ve bilgiyi ilgilendirir. Dikkatli özen olmaksızın, hakikat sevgisinden yoksun bir eğitim sistemi ortaya çıkabilir; burada kesintisiz enformasyon akışı, araştırma, düşünüm ve ayırt edişin temel uygulamasının yerini alır. Bilgi giderek daha parçalı hale geldikçe, gerçekliği bir bütün olarak kavramak, anlam hakkında derin sorular sormak ya da sahici, eleştirel ve yaratıcı düşünce geliştirmek güçleşir. Birçok eğitimci, insanların “birçok şey bilebildiği” fakat kısmen enformasyonu daha derin bilgiyle ilişkilendirme ya da amaç duygusunu sürdürme yetersizliği nedeniyle yaşamlarında yön bulmakta zorlandığı insandışılaşma işaretlerini şimdiden bildirmektedir. Gerçekten sağlıklı bir tutuma ihtiyaç vardır; bu tutum sessizliği, derinlikli çalışmayı, okumayı ve isabetli analizi içeren ritimler gerektirir; çünkü bu öğeler olmadan içsel özgürlük tehlikeye düşebilir.
  5. Kilise’nin Sosyal Öğretisi aileleri, okulları, Hristiyan toplulukları ve kamusal kurumları yenilenmiş bir eğitim ittifakı oluşturmaya davet eder. Bu, temel ilkeler eğitim hedeflerine çevrildiğinde biçim kazanır; bunlar arasında öğrencilere ölçülülük ve sınır duygusunu öğretmek; başkalarının ve gelecek kuşakların, bize sağlanan ya da insan maharetiyle erişilebilir kılınan mallardan yararlanma haklarının tanınması; özgürlük ve sorumluluk; aşkınlık ve ortak iyilik duygusu bulunur. Okullar dijital dünyanın temposunu izlemeye değil, dijital alanın tek başına sağlayamayacağı şeyi, yani öğrenme ve güvenilir ilişkiler geliştirme için paylaşılan bir zamanı sunmaya çağrılır.

Dijital geçiş zamanında emeğin onuru

Emeğin değeri

  1. Rerum Novarum ile başlayan Sosyal Öğretisi’nin ortaya çıkışından bu yana Kilise, işçilerin korunmasını ve sömürünün bütün biçimleriyle mücadele etme ihtiyacını vurgulamıştır. Her şeyden önce ise Magisterium, emekte bütün sosyal sorunu anlamanın “temel anahtarı”nı [150] tanımıştır; çünkü bireyler varoluşlarının birçok boyutunu kendi emekleri aracılığıyla geliştirirler. Bunun ışığında, dua ile emeği birleştiren, gündelik faaliyetin Tanrı’nın çağrısına insani yanıtın bir parçası olduğunu gösteren Nursialı Aziz Benedictus’un büyük sezgisini anlayabiliriz. Yaratıcı’nın suretinde yaratılmış olarak, kendi emeğimiz bir şekilde onun işini sürdürür; çünkü bu yolla toplumun ilerlemesine ve ortak iyiliğe katkıda bulunur, aldığımız yetenekleri iyi kullanır, dünyayı iyileştirir ve güzelleştirir, ailelerimizi destekler, işbirlikçi ilişkilere girer ve dinleme ile diyalog yoluyla, hiç kimsenin tek başına başaramayacağı bir şeyi birlikte inşa etmeyi öğreniriz.
  2. Bu nedenlerle emek basitçe bir araç değildir; yaşamlarımızın onurunu ifade eder ve artırır. İnsanlık durumunun bir gereği, olgunluğa, gelişmeye ve kişisel tamamlanmaya doğru normal bir yoldur. Bu bakımdan, yoksullara finansal yardım acil durumlarda zaman zaman gerekli olabilir; fakat tek yanıt haline gelemez, çünkü amaç her kişinin kendi emeği aracılığıyla onuruyla yaşamasını mümkün kılmaktır. [151]
  3. Bugün otomasyon, robotik ve yapay zekânın yakınsaması emeğin bizzat yapısını hızla dönüştürmektedir. Bunun herkes için büyük iyileşmeler getireceği söylenir. Gerçekte ise çalışmanın “yeni yolları” zorunlu olarak daha iyi değildir; çünkü “yapay zekâ, sıradan görevleri devralarak üretkenliği artırma vaadinde bulunsa da, makinelerin çalışanları destekleyecek şekilde tasarlanması yerine, çoğu kez işçileri makinelerin hızına ve taleplerine uyum sağlamaya zorlar. Sonuç olarak, yapay zekânın reklamı yapılan yararlarının tersine, teknolojiye yönelik mevcut yaklaşımlar paradoksal biçimde işçilerin becerilerini azaltabilir, onları otomatik gözetim altına sokabilir ve katı ve tekrarlayan görevlere havale edebilir. Teknolojinin temposuna ayak uydurma ihtiyacı, işçilerin eyleyicilik duygusunu aşındırabilir ve işlerine katmaları beklenen yenilikçi yetenekleri boğabilir.” [152] Tam da bu savrulmadan kaçınmak için, yalnızca performansa değil insan kişisine merkezlenen sistemler tasarlamak gerekir.

İşsizlik sorunu

  1. Aziz II. Ioannes Paulus işsizliğin ağır bir kötülük olduğunu kabul etmiştir. Gerçekten de kitlesel boyutlara ulaştığında, özellikle Devlet’in sorumluluk uygulamasını gerektiren gerçek bir sosyal felakete dönüşür. [153] Bugün, “dördüncü sanayi devrimi” ortasında, yenilik çoğu zaman yalnızca maliyetleri azaltmak ve kârları artırmak için izlendiğinden, bu kaygı daha da keskindir. [154] Bazı bağlamlarda, mevcut işlerde önemli ve hızlı bir daralma yaşanacağına ve bunun aileleri, gençleri ve yerel ekonomileri derinden etkileyen bir zincirleme reaksiyon yaratacağına dair meşru bir korku vardır. Birçok sektörde bu durum, işgücünün büyük bir bölümü için düşen ücretlerin yanı sıra, son derece uzmanlaşmış bir azınlık için ölçüsüz ücretlendirme ile karakterize edilen yeni iş güvencesizliği ve eşitsizlik biçimlerinde şimdiden görülebilir.
  2. Teknolojinin insanları zahmetli, tekrarlayan ya da tehlikeli görevlerden kurtarması ve insan faaliyetine akıllı destek sağlaması kesinlikle arzu edilir. Yine de istihdam fırsatlarının korunması ve bireyin yeri doldurulamaz rolü genel kural olarak kalmalıdır. Daha büyük kâr arayışı, işleri sistematik olarak feda eden seçimleri gerekçelendiremez; çünkü insan kişisi bir araç değil, amaçtır ve ekonomik düzen insan onuruna ve ortak iyiliğe bağlı kalmalıdır.
  3. Aynı zamanda her gerçek geçişin süreksizlikler içerdiğini kabul etmeliyiz; çünkü bu geçiş düzensiz, parçalı ve bazen çatışmalıdır. Sonuç olarak, tek bir değişim modeli ya da evrensel çözüm yoktur; çünkü farklı yanıtlar gerektiren yerler ve durumlar vardır. Dünyamızı karakterize eden eşitsizlik göz önüne alındığında, yapay zekânın ve hesaplamalı sistemlerin yayılması farklı yerlerde farklı etkiler üretir. Varlıklı toplumlar hızla ve kaotik biçimde otomasyona geçer, işgücü ihtiyacını azaltır ve işsizlik ile kurumsal sürtüşme için alan yaratır. Buna karşılık dünyanın geniş bölgeleri, düşük ücretli insan emeği ile kısmi teknolojilerin sahici dönüşümü başarmadan bir arada bulunduğu hibrit ekonomilere hapsolmuş kalır. Bu alanlar güvencesiz emeğin yerlerine ve istikrarsızlık ile zorunlu göçün sıcak yataklarına dönüşür. Bu nedenle çözümler, aracı toplulukların katılımıyla ulusal ve yerel düzeylerde aranmalıdır. İyi yapılandırılmış modeller, yerel girişimler, ilerlemeci yeniden dağıtım ve temel mallara yeni erişim hakları dâhil olmak üzere uyarlanabilir araçlara ihtiyacımız vardır. Soyut bir uyum peşinde koşmadan, bu dönüşüm zamanında somut insani birlikte yaşam biçimleri inşa etmeliyiz.
  4. Emek insan tecrübesinin temel bir boyutu olarak kalır; çünkü yalnızca geçim aracı değil, aynı zamanda ifade, ilişkiler ve topluluğa katkıda bulunma bağlamıdır. Bu nedenle emekle ilgili sorunlar, ailenin hayatta kalması için gerekli gelirin ötesine uzanır. Yüksek bir teknik gelişme düzeyine sahip olmasına rağmen nüfusun yalnızca küçük bir bölümüne istihdam sağlayan bir toplum, birçok kişiyi zorunlu eylemsizliğe, sorumluluk eksikliğine ve gündelik görevlerin ve uyarıcıların yokluğuna maruz bırakma riski taşır; bu da insani ve kültürel yoksullaşmayla sonuçlanır. Bu, adil ve istikrarlı bir sosyal barışın temellerini zayıflatan maddi ilerleme ile antropolojik gerileme paradoksu yaratır. Bu nedenle Kilise’nin Sosyal Öğretisi, herkes için emeğe erişimin kamu politikaları ve ekonomik süreçler için yüksek bir öncelik olması, herhangi bir gelişme modelinin insani niteliğini değerlendirme ölçütü olarak hizmet etmesi gerektiğinde ısrar eder. [155] Dahası, dünyanın demokratik denetim dışındaki teknolojik ve örgütsel süreçler nedeniyle emeğin azalma ya da kökten değişme eğiliminde olduğu bölgelerinde, işsizliğin sosyal katılımı tehlikeye atmamasını sağlayarak emeğin doğasını ve yurttaşlıkla bağlantısını yeniden düşünmeliyiz.
  5. Bu kanaatin ışığında, Rerum Novarum’dan sonra Kilise’nin Sosyal Öğretisi tarihini daha iyi takdir edebiliriz. Dernekler, sendikalar, kooperatifler ve refah örgütleri dâhil, o gelenekten doğan girişimler, çalışma mevzuatının iyileştirilmesine, en kırılganların korunmasına ve daha insani koşulların teşvikine belirleyici biçimde katkıda bulunmuştur. [156] Bugün ise bu araçlar, yapay zekânın, piyasaların yeni örgütlenmesinin ve sosyal sürdürülebilirlikle nadiren ilgilenen rekabetçiliğin yön verdiği dönüşümler karşısında tek başlarına artık yeterli değildir. Uluslararası düzey de dâhil olmak üzere yeterli paylaşılan düzenlemeleri ve korumaları hızla geliştirmek için siyasal liderler, emek örgütleri, iş dünyası ve bilimsel topluluk arasında yeni işbirlikçi çabalara ihtiyaç vardır. [157] Kilise’nin tutarlı biçimde desteklediği sendikalar, yeni istihdam türlerine ve işçilerin buna karşılık gelen ihtiyaçlarına açık olmaya, onları temsil etmek ve savunmak için çağrılır. Bu bağlamda, cesur kararlar olmadan, daha büyük yoksulluk ve eşitsizlik ihtimali belirir; bu da birçok bireyi marjinal, ortada kalmış ve onların yerini almış makineler ve otomatik sistemlerle çevrelenmiş halde bırakacaktır.
  6. Bu geçiş zamanında, yalnızca işler ortadan kalktığında tepki vermek yeterli değildir; dönüşümü önceden gözetmeliyiz. Uygulanabilir bir yol, her şeyden önce, yenilik için sosyal ölçütler belirlemektir. Burada otomasyon ve yapay zekânın her devreye sokuluşuna, işçilerin istihdamını, yeniden eğitimini ve katılımını korumaya yönelik doğrulanabilir önlemler eşlik etmelidir. Böylece teknoloji, dışlanma üretmek yerine insani zamanı ve kapasiteleri serbest bırakmaya yöneltilecektir. İkinci olarak, sürekli eğitimi ve mesleki geçişleri herkes için erişilebilir kılan, uyumlanma maliyetinin yalnızca bireylerin üzerine düşmemesini sağlayan proaktif politikalara ihtiyacımız vardır. Son olarak, başarı göstergeleri arasına emeğin niteliğini ve onurunu dâhil etmeye yönelik kurumsal bir bağlılık gerekir. Bu koşullar mevcut olduğunda yenilik, daha güvenli, daha yaratıcı ve onurlu emeğin müttefiki olarak hizmet edebilir; bunlar olmadan yenilik adaletsizliğin hızlandırıcısına dönüşme eğilimindedir.

Onura değer veren bir ekonomi

  1. Emek piyasası, yeni teknolojilerle ilişkili risklerin daha açık biçimde ortaya çıktığı alanlardan biridir. Bu nedenle ekonomik özgürlüğün mutlak olmadığını hatırlamak gerekir; ekonomik özgürlük her zaman ortak iyilik ve her kişinin onuru karşısında ölçülmelidir. Girişimci inisiyatif, yalnızca kâra bağımlı bir değişken olmak yerine, gerçekten bir çağrı olabilir; zenginlik üretebilir ve yaşamları iyileştirebilir. Bu, onurlu ve değerli işlerin yaratılmasını topluma uygun hizmetinin temel bir parçası olarak tanıdığında mümkündür. [158]
  2. Papa Franciscus, peygamberce bir ruhla, gerçek koşullar birçok kişinin ondan yararlanmasını engellerken yalnızca sözde ilan edilen ekonomik özgürlüğe karşı uyarmıştır. [159] Verimliliği ve bireysel başarıyı yücelten ekonomik modeller, çoğu zaman dezavantajlı insanlara ya da daha yavaş gelişim yollarına sahip olanlara yatırım yapmayı yararsız ya da uygunsuz görür; sanki onların gelecekleri yalnızca “kazananlar”ın temposuna ayak uydurma yeteneklerine bağlıymış gibi. Gerçekte adil bir toplum, tekil verimlilik zihniyetini aşabilen ve kaynakların, yaratıcı çözümlerin ve düzenlemelerin en kırılganların yararına olmasını sağlayabilen teyakkuz halindeki bir Devlet ve sivil kurumlar gerektirir. [160] Büyümenin yararlarının yoksullara “sonunda” ulaşmasını beklemek yerine, büyümenin başlangıçtan itibaren kapsayıcı hale gelmesini sağlamak için kararlar alınmalıdır. Son on yılların tecrübesi, ekonomik ve finansal krizlerde en yüksek bedeli her zaman yoksulların ödediğini, otomatik genel refah vaat eden teorilerin ise çoğu zaman yanılsamalı çıktığını göstermektedir.
  3. Seksen yılı aşkın süredir Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH) kavramına bağlı olan mevcut gelişme metriklerinin ötesine geçmek önemlidir; çünkü bu metrikler insanların ve çevrenin genel esenliği için temel olan yönleri neredeyse sistematik olarak ihmal eder. GSYH’ye tamamlayıcı parametrelerin ve metriklerin geliştirilmesi; analizler yürütmek, siyasal ve ekonomik karar alma ve bölgesel, ulusal ve uluslararası öncelikler belirlemek için kullanılan database’lerin iyileştirilmesi bakımından kritiktir. Yeni parametrelerin devreye sokulması, yasama ve düzenleme kararlarının emeğin onurunu, paylaşılan refahı, eşitsizliğin azaltılmasını ve çevre korumayı nasıl etkilediğine dair kapsamlı ve zamanında bir değerlendirmeye izin verecektir. Bu, gelişme kavramını, eğitim süreçlerini, zihniyetleri ve kamuoyunu, ayrıca ancak adalete dayandığında sahici olan barışı da etkileyecektir.
  4. Son yıllarda finans önemini artırmış ve kısmen kripto paraların devreye girmesiyle yönlendirilen kayda değer bir yenilik geçirmiştir. Seleflerimin öğretisinde, özellikle onların genelgelerinde yer alan düşünüm ve gözlemler, finansal aracılık sektörünün “gerekli antropolojik ve ahlaki temeller olmadan işlediğinde yalnızca açık istismarlar ve adaletsizlik üretmekle kalmadığını, aynı zamanda sistemik ve dünya çapında ekonomik kriz yaratma kapasitesi de gösterdiğini” vurgulamıştır. [161] Benzer şekilde, sermayeden elde edilen gelirin, çoğu zaman ekonomik sistemin birincil çıkarlarının kenarlarına hapsedilen emekten elde edilen gelirin yerini alma riski de söz konusudur. Yine de reel ekonomi için krediye dönüştürülen tasarruflar, böylece hem işler hem de kendi hesabına çalışma yaratılması, gelişme ve süregiden geçişlere eşlik etmesi gereken yatırımlar için merkezî kalır. Kredinin sosyal işlevi yeri doldurulamaz halde kalır. Kendi başına finans, emeğin gelişmesini, yaratılmasını ve evrimini amaçlayan finanstan temelden farklıdır.
  5. Bu perspektif küresel dinamiklere ilişkin daha geniş bir görüşün parçası haline gelmelidir. Dünyanın zenginliği mutlak terimlerle artmış olsa da, giderek daha az elde yoğunlaşmakta, hem ülkeler içinde hem de ülkeler arasında eşitsizlikleri genişletmektedir. “Çok fazlaya sahip az sayıda kişi ve az şeye sahip çok fazla kişi vardır; bugünün mantığı budur.” [162] Tıp alanında bile bilimsel ve teknolojik ilerlemeler insanların çok büyük çoğunluğu için kolayca erişilebilir değildir; yakın zamandaki pandemi sırasında bunun dramatik biçimde gösterildiği gibi. Bazı bölgeler gereksiz müdahalelere ya da yalnızca seçkin az sayıda kişinin erişebildiği bireysel geliştirme düşlerine büyük harcamalar yaparken, dünyanın başka bölgeleri milyonlarca insan yaşamını kurtarmak için gereken temel ekipmandan yoksundur. Yeni teknolojilerin otomatik olarak herkese yarar sağlayacağını düşünmek kanıtları görmezden gelmektir. Tasarım aşamasındaki dönüşümler yeni ve daha ileri eşitsizliklerin önlenmesine öncelik vermedikçe, teknolojik ilerleme kaçınılmaz olarak yapısal eşitsizlikler üretecektir. Bugün adalet, bakım, bilgi, araçlar ve fırsatlar dâhil olmak üzere yeniliğin yararlarına erişim gerektirir.
  6. Vergi sistemleri de dâhil olmak üzere, en zayıfların yükünü hafifleten ve daha büyük kaynaklara sahip olanlardan daha fazlasını isteyen adil yasalar ve yeniden dağıtım yöntemleri, dengesizlikleri düzeltmek için kesinlikle gereklidir. Ancak sosyal adalet arayışı, sanki ekonomi yalnızca zenginlik yaratmak için varmış ve siyasetçiler sonrasında yalnızca onu dağıtmak üzere müdahale ediyormuş gibi, yalnızca zenginlik üretiminin ardından gelen ayrı bir mesele olarak görülmemelidir. Gerçekten de adalet, kaynak ediniminden finansmana, üretimden tüketime kadar ekonomik faaliyetin her aşamasını ilgilendirir; her seçimin ahlaki sonuçları vardır. [163]
  7. Yapay zekâ ve robotik çağında, her zamankinden daha fazla, yalnızca piyasanın “görünmez eli”ne güvenmek artık mümkün değildir. [164] Siyasetin görevi ekonomileri ve teknolojileri ortak iyiliğe yöneltmek, onurlu emeği, sosyal içerilmeyi ve yeniliğin yararlarının adil dağıtımını teşvik etmektir. Birçok ekonomik karar ulusal sınırları aştığı için, özellikle en kırılgan ülkeler ve insanlar lehine ortak stratejiler tanımlayabilecek, gelişmeyi teşvik edebilecek ve refah bağımlılığını aşabilecek uluslararası işbirliğine de ihtiyaç vardır. Bu seçimlerin ardındaki düşünce, her kişinin ölçülemez onuru, ortak iyilik ve herkes için gerçekten yönetilen bir dünyadır. Aziz VI. Paulus’un 1967’de peygamberce yazdığı gibi, barış ile gelişme arasındaki karşılıklı bağımlılık bugün de geçerlidir; çünkü refah ancak yaygın, kapsayıcı ve sürdürülebilir olduğunda barışı inşa etmeye ve güçlendirmeye katkıda bulunur. [165]
  8. Pratik terimlerle, yapay zekâ ve robotik çağında ekonominin insan onurunu gözetmesini sağlamak, kararlı eylem için belirli ölçütler benimsemek anlamına gelir. Birincisi, şeffaflık ve hesap verebilirlik: data ve algoritmalar kredi dağıtımını, personel seçimini ya da hizmetlere ve fırsatlara erişimi etkilediğinde, bireylerin salt profillere indirgenmemesi için kararların anlaşılabilir, itiraz edilebilir ve gözetim altında olması gerekir. İkincisi, içerilme ve erişim: teknolojinin sahip olanlar ile sahip olmayanlar arasındaki uçurumu genişletmemesini sağlamak için yeniliğin yararları becerilere, altyapıya ve temel hizmetlere yapılan yatırımlarla eşleştirilmelidir. Son olarak, hakkaniyeti sağlayacak önlemler: vergilendirme, sosyal koruma ve sanayi politikaları zenginlik ve güç yoğunlaşmasının yarattığı dengesizlikleri düzeltmelidir. Gerçekten de bu ölçütler yenilik üzerinde bir fren oluşturmaz; tersine onu medeni ve insani kılar.

Aileler ve gençler: umudun sosyal koşulları

  1. Aile birincil sosyal iyiliktir. Bir erkek ile bir kadın arasındaki kalıcı birlik üzerine temellenmiş olarak, bütün kişilerin potansiyellerini geliştirdikleri, onurlarının farkına vardıkları ve hakikat ile iyiliğin en erken biçimlerini öğrendikleri, onları toplum içinde yaşama hazırlayan alışkanlıkları içselleştirdikleri ilk ortamdır. [166] Kurucu haklarla donatılmış ilk doğal toplum olarak aile, her topluluk örgütlenmesinin temel ve yeri doldurulamaz hücresidir. [167] Dolayısıyla siyasal projeler ve büyük ekonomik kararlar aileyi marjinal ya da ikincil bir role havale ettiğinde, bütün sosyal bedenin sahici büyümesi tehlikeye girer. [168]
  2. Bununla birlikte aile, emeğin doğasını yeniden şekillendiren ekonomik ve teknolojik dönüşümlerden doğrudan etkilenen kırılgan bir sosyal iyiliktir. Bu nedenle kültürel, hukuki ve ekonomik destek gerektirir. İşsizliğin ve iş güvencesizliğinin aile yapıları üzerindeki yıkıcı etkisi iyi bilinmektedir. Kısa vadede emek maliyetlerini azaltmak ya da finansal verimliliği maksimize etmek avantajlı görünebilir; fakat uzun vadede bu, sosyal birlikte yaşamın bizzat temellerini zayıflatır. Teknolojik başarılar kutlanırken sosyal doku, sanki sessiz bir virüs tarafından aşındırılıyormuş gibi, aşamalı olarak erozyona uğrar.
  3. Gençler için iş güvencesizliği özellikle yıkıcıdır. Amerika Birleşik Devletleri Piskoposlarının hatırlattığı gibi, emek yalnızca bir gelir kaynağı değil, kimliğin oluştuğu, dostlukların ve ilişkilerin kurulduğu, pratik sorumlulukların öğrenildiği ve kişinin çağrısının ayırt edildiği kritik bir alandır. [169] Yüksek işsizlik düzeyleri, yetersiz eğitim sistemleri ya da yapısal bariyerler nedeniyle emeğe erişim engellendiğinde, birçok genç kendi insani ve mesleki tamamlanışına giden yolu tıkanmış bulur. Yaşam boyunca birkaç kez iş değiştirme ihtiyacı, sürekli güncelleme ve yeniden eğitimin sağlanmasını gerektirir; böylece yeni kuşaklar hem değişen hem de çoğu zaman öngörülemez olan bir ekonomik ortamın riskleriyle yetkin ve bağımsız biçimde yüzleşebilir. [170]
  4. Bu, özgül bir kamusal sorumluluk doğurur. Devlet, istihdama elverişli koşulları besleyerek, eksik olduğu yerlerde emeği teşvik ederek ve kriz zamanlarında onu savunarak iş faaliyetini destekleme görevine sahiptir; çünkü emek aileler ve toplum için birincil iyiliktir. [171] Özellikle sürekli teknolojik dönüşüm çağında, “emek”i teşvik edecek ve aileyi ve gelecek kuşakları merkeze yerleştirecek bir siyasal yaratıcılığa ihtiyacımız vardır; aksi halde ekonomik ilerlememiz yeni güvencesizlik ve dışlanma biçimlerine dönüşecektir.
  5. Bu geçişte aileleri ve gençleri desteklemek, istikrarı uygulanabilir kılan seçimler gerektirir. Yukarıda belirtildiği gibi, emek politikaları sürekliliği ve istihdamın niteliğini teşvik etmeli, güvencesizliğe yaşamın normal bir koşulu olarak karşı çıkmalı ve işgücüne giriş ve mesleki büyüme için gerçekçi yolları cesaretlendirmelidir. İkinci olarak, sağlıklı bir yaşam tarzını güvence altına alacak önlemler gereklidir; çünkü emek, boş zaman ve dinlenme arasında uygun bir denge olmadan aileler zayıflar ve gençler sorumluluk duygusu geliştirmekte zorlanır. Ayrıca, dijital ekonominin talep ettiği mesleki hareketliliğin becerilerini güncelleyebilenler ile güncelleyemeyenler arasında sert bir seçime dönüşmemesi için erişilebilir eğitime ve yeniden eğitime yatırım yapmak zorunludur. Son olarak, yaşam seçimlerine eşlik eden ve belirsizliğin yalnızlığa ya da bağımlılıklara yol açmasını önleyen ağlar ve eğitim topluluklarıyla sosyal bağlar desteklenmelidir. Uygulandıkları takdirde, bu teknolojik dönüşümlerde, bir toplumu müreffeh kılan geleceği inşa etme kapasitesi zayıflatılmadan yol alınabilir.

Özgürlüğü bağımlılıklara ve ticarileşmeye karşı korumak

Bağımlılıklar ve toplumsal denetim

  1. Hakikat ve eğitim, emek ve aileler üzerine düşündükten sonra, şimdi dijital devrimin insan özgürlüğü üzerindeki etkisini, hem bireylerin ruh sağlığına yönelik riskleri hem de daha geniş sosyal meydan okumaları ele alarak değerlendirmeliyiz. “Dijital dikkat ekonomisi”ne bağlı daha incelikli bağımlılık biçimleri hafife alınmamalıdır; çünkü platformlar ve hizmetler çoğu zaman kullanıcıların zamanını ve dikkatini yakalayacak, kırılganlıklarını sömürecek ve içsel özgürlüklerini zayıflatacak şekilde tasarlanır. Business model’ler insan zayıflığı üzerinden geliştiğinde, kişi bir amaçtan ziyade bir araç olarak muamele görür; bu tür sistemleri tasarlayan ya da finanse edenler, görmezden gelinemeyecek bir ahlaki sorumluluk taşır. Reşit olmayanların korunmasını ve dijital itidal eğitimini besleyerek içsel özgürlüğü güçlendiren teknolojileri teşvik etmeye, böylece kırılganlığı sömüren modellere karşı koymaya yönelik acil bir ihtiyaç vardır.
  2. Daha az görünür fakat daha az ciddi olmayan bir başka risk, kitlesel data toplama ve algoritmik sistemlerin kullanımıyla mümkün hale gelen toplumsal denetim riskidir. Her eylem — hareketler, satın almalar, ilişkiler ve tercihler — bir iz bıraktığında, yeni bir iktidar biçimi ortaya çıkar: çoğu zaman bireyler bunun tam olarak farkında olmadan davranışı profilleme, öngörme ve etkileme iktidarı. Bu tür datalar krediye, istihdama ya da temel hizmetlere erişim gibi somut fırsatları etkileyen kararlar almak için kullanılırsa, özgürlüğü zayıflatma ve en kırılganlara karşı ayrımcılık yapma riski doğar. Dahası, denetim yalnızca açık yasaklar aracılığıyla değil, görünürlük mimarisi aracılığıyla da uygulanır: neyin yükseltildiği ya da görünmez kılındığı, neyin ödüllendirildiği ya da cezalandırıldığı, nihayetinde kanaatleri ve seçimleri şekillendirir, uyumluluğu ve oto-sansürü besler. Bu nedenle dijital çağda özgürlük yalnızca içsellik meselesi değil, aynı zamanda kamusal bir kaygıdır. Teknolojinin insan kişisinin hizmetinde kalması ve vicdanlar üzerinde bir denetim biçimine dönüşmemesi için açık kurallar, şeffaflık, başvuru imkânı ve müdahaleci teknolojilerin kullanımına orantılı sınırlar gerektirir.
  3. Bu sorunların kökünde, insan kişisini manipüle edilecek bir nesne ya da optimize edilecek bir kaynak olarak görme eğilimindeki teknokratik ve post-hümanist bir zihniyet yatar; [172] bu zihniyet, kârın denetimsiz arayışı karşısındaki bütün güvenceleri ortadan kaldırır. Özgürlüğe ve insan onuruna saygıdan ziyade verimlilik üstün gelir. Bazı post-hümanist akımlar, kendilerini üstün gören elitlerin çıkarlarına tabi “ikinci sınıf” insan varlıkları tasavvur edecek kadar ileri gider. Bu kaygı verici ihtimal, denetim ve seçme kapasitesini katlanarak artıran teknolojik araçlarla birleştiğinde daha da ciddi hale gelir. Bütün halkları bağımlılık koşullarında tutan belirli yapısal borçlandırma biçimleri bile, köleliğe benzer tabiiyet ilişkilerine hoşgörü gösteren aynı zihniyeti yeni biçimler içinde yansıtır.

Yeni kölelik biçimlerinin zincirlerini kırmak

  1. İnsan kişisine dair bu çarpıtılmış bakış, bugün dijital ekonomiyle doğrudan bağlantılı çeşitli kulluk biçimlerinde yansır. Yapay zekâ dünyasında hiçbir şey maddi olmayan ya da sihirli değildir. Görünüşte anlık ve kusursuz her yanıt, doğal kaynakların, enerji altyapısının ve her şeyden önce insanların geniş ağlarını içeren uzun bir dolayımlama zincirinin sonucudur. Dijital ekonominin işleyişinin önemli bir bölümü, data etiketleme, model eğitimi ve içerik moderasyonu gibi zorunlu ama büyük ölçüde görünmeyen faaliyetlerde çalışan milyonlarca insanın sessiz emeğine dayanır; bu faaliyetler çoğu zaman rahatsız edici materyal içerir. Birçok durumda bu işçiler genç insanlardır, ağırlıklı olarak kadınlardır ve ağır koşullar altında asgari ücretler için çalışırlar. Bu görünmez emeğe, yapay zekânın bağlı olduğu cihazların ve mikroişlemcilerin üretimi için gereken kaynakları çıkarma şeklindeki daha da sert emek eklenir. Dünyanın bazı bölgelerinde çocuklar ve ergenler, nadir toprak elementlerinin çıkarıldığı malzemeleri ezerek tehlikeli koşullarda çalışır. Bu insanların bedenleri, hesaplamalı akış kesintisiz sürebilsin diye yaralanır, sakatlanır ve yıpranır. Ayrıca suç ağları, insan ticareti mağdurlarını — çok sık olarak reşit olmayanları — işe almak, denetlemek ve taşımak için online platformları, mesajlaşma sistemlerini, anonim ödeme yöntemlerini ve profilleme tekniklerini kullanır; erkekleri ve kadınları izlenecek “data”ya ve küresel ekonominin büyük bölümünü destekleyen aynı dijital devreler içinde taşınacak “paketler”e indirger. Bu gerçeklik, zamanımızın ahlaki vicdanına derinden meydan okur. Kasıtlı olarak gizli tutulan bir sömürü zinciri üzerine inşa edildiklerinde, verimliliğe başvurmak ya da yeniliğin yararlarını kutlamak yeterli değildir. Teknoloji özgürleşme vaat ederken yeni küresel tabiiyet biçimleri üretiyorsa, insan onurunun temel ilkesiyle çelişki içindedir.
  2. Yeni kölelik biçimlerine karşı mücadele, yapay zekânın ve dijital dönüşümün etik ayırt edişi için belirleyici bir testtir. XIII. Leo’nun başlattığı gelenekle süreklilik içinde Kilise, köleliğin, insan ticaretinin ve kişilerin metalaştırılmasının bütün biçimlerini kararlı biçimde kınayışını yeniler. Aynı şekilde, her kişisel, sosyal ve siyasal seçim için rehber ölçütler olmanın yanı sıra, her insan varlığının devredilemez onurunu ve ortak iyiliği toplumun hem odağı hem de hedefi olarak tutan düşünüm ve eyleme duyulan acil ihtiyacı vurgular. Bu etik ve insanileştirici düşünüm olmadan, dijital sistemlerin büyüyen gücü bizi geçmişteki, şimdi esefle andığımız vahşetlerden daha az utanç verici olmayan yeni vahşetlere doğru götürebilir; üstelik kendimizi “ileri” ve “medeni” toplumlar olarak sunmayı sürdürürken.
  3. İnsan ticareti çağdaş bir kölelik biçimi ve insan onurunun ağır bir ihlali olarak tanınmalıdır. Kararlı biçimde yanıt vermemek ya da bu pratikleri herhangi bir şekilde hoş görmek, bir bakıma, köleliğin gizlendiği ve gerekçelendirildiği geçmişin günahlarına benzer olan bugünün günahlarına ortak olmaktır. [173]
  4. Öğretisinin gelişimi içinde Kilise, bu meselelerin ağırlığına ilişkin yavaş yavaş daha derin bir farkındalığa ulaşmıştır. Geçmiş olayların anakronistik biçimde, sanki zaman içinde olgunlaşan ahlaki ölçütler her zaman mevcutmuş gibi yargılanamayacağı doğrudur. Yine de hem toplumun hem Kilise’nin kölelik belasını kınamaya ne kadar gecikerek geldiğini ne inkâr edebiliriz ne de küçültebiliriz. Antik çağda ve Orta Çağ’da birçok bireyin ve hatta kilisesel kurumların köleleri vardı. Erken modern dönemde bile Roma Apostolik Makamı, Hükümdarlardan gelen taleplere yanıt olarak, tabi kılma biçimlerini ve bazı durumlarda “kâfirlerin” köleleştirilmesini düzenlemek ve meşrulaştırmak için birkaç kez müdahale etmiştir. [174] Köleliğin biçimsel, mutlak ve evrensel bir kınanışı ancak on dokuzuncu yüzyılda, özellikle Papa XIII. Leo döneminde açıkça ifade edilmiştir. [175] Bu gelişme, Kilise’nin koruduğu Vahiy’in kalıcı hakikatlerini anlamada büyümesine açık bir örnek sunar. Pratikte her zaman tutarlılık bulunmamış olsa da — köleliğin kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kınanmadan önce uzun süre hoş görülmüş olması göz önüne alındığında — Tanrı’nın suretinde yaratılmış her insan varlığının onuruna dair tarih boyunca sürekli bir olumlama olmuştur; kölelikle tam bağdaşmazlığının açıkça tanınması on sekiz yüzyıl sürmüş olsa bile. Bu, Hristiyan hafızasında bir yara oluşturur; kendimizi ondan kopuk sayamayız. [176] Rab tarafından sonsuz sevilen kişiler olarak ölçülemez onurlarıyla keskin bir karşıtlık içinde, bu kadar çok kişinin katlandığı muazzam acı ve aşağılanma üzerine düşünürken derin keder duymamak imkânsızdır. Bunun için, Kilise adına, içtenlikle af diliyorum.
  5. Köleliğin adaletsizliği karşısında geçmişteki suç ortaklığı ve körlük hafızasının teyakkuz çağrısına dönüşmesinin nedeni budur. Öğrendiğimiz şey, bugünde ayırt edişe ve sorumluluğa çevrilmelidir. İmanımızın gerektirdiği insan onuru hazinesine saygı göstermekte başarısız olduğumuz için gelecekte yeniden af dileme ihtiyacından kaçınmak istiyorsak, bugün bize düşen, insan ticaretini birçok biçimiyle açık ve kararlı biçimde kınamak ve bu davaya bağlı olan herkesle birlikte önleme, koruma, özgürleştirme ve rehabilitasyon yönündeki somut çabaları desteklemektir.
  6. Bugün bile sömürgecilik yeni biçimler üstlenmektedir. Artık yalnızca bedenlere hükmetmez, datayı mülk edinir ve kişisel yaşamları sömürülebilir enformasyona dönüştürür. Özellikle yapısal kırılganlık ve sınırlı jeopolitik ilgililikle damgalanan bütün bölgeler, şu anda yeni bir çıkarma zihniyetine tabi kılınmaktadır: sağlık datalarının, epidemiyolojik profillerin, genetik haritaların ve demografik enformasyonun çıkarılması. Bunlar iktidarın yeni “nadir toprakları” haline gelmiştir: bir kez birleştirilip analiz edildiğinde öngörü modellerini eğitmek, yatırım stratejilerine rehberlik etmek, krizleri öngörmek ve her şeyden önce kimin ve neyin önem taşıdığına karar vermek için kullanılabilecek yaşamsal datalar. Bütün halkların sağlık datalarını denetleyenler — çoğu zaman yardım, araştırma ya da yenilik bahanesiyle toplanmış datalar — gelecek üzerinde yapısal bir kaldıraca sahiptir; çünkü ihtiyaçları ve piyasaları şekillendirebilirler. Ayrıca, ilaçların, yatırımların ve korumaların kimlere tahsis edileceğine başkalarından önce karar verebilirler. Zamanımızın en acil ahlaki meydan okumalarından biri burada yatar: paylaşılan bilginin tahakküm aracı olmaktan ziyade gerçek bir ortak iyilik haline gelmesini sağlamak. Bu, bireylere yalnızca onları betimleyen datayı değil, aynı zamanda bunun nasıl, kim tarafından ve kimin yararına kullanılacağına karar verme yeteneğini de geri vermeyi gerektirir. Aksi halde dijital çağ post-kolonyal değil, başka bir biçimde kolonyal olacaktır.
  7. Yeni kölelik biçimleri ekonomik zincirler ve dijital altyapılar tarafından beslenir. Bu nedenle birkaç cephede eylem gerekir. Birincisi, teknolojik sanayiyi ve dijital ekonomiyi destekleyen tedarik zincirlerinin daha şeffaf hale gelmesi gerekir; böylece hiçbir rekabet avantajı gizli sömürü üzerine kurulmasın. İkincisi, şirketlerin ve yatırımcıların önleyici etik doğrulama (due diligence) için açık ölçütler benimsemesi, öncelikleri arasına işçilerin korunmasını, zorla çalıştırmaya karşı mücadeleyi ve data temelli business model’lerin sosyal etkisinin değerlendirilmesini yerleştirmesi gerekir. Ayrıca dijital platformlar, iletişim, ödeme ve profilleme araçlarının mağdurların işe alınması ve denetlenmesi için kanallara dönüşmesini önlemek üzere otoriteler ve sivil toplumla sorumlulukla işbirliği yapmalıdır. Bu çabalar birleştiğinde dijital ortam, sömürü mekânından koruma, önleme ve insan onurunun teşviki mekânına dönüştürülebilir.

Ortak bir sorumluluk

  1. Az önce ele alınan çeşitli alanlar — kamusal yaşamda hakikat arayışı, dijital ortamda eğitim, emeğin dönüşümü, ailelerin kırılganlığı ve yeni kölelik biçimleri — yalıtılmış fenomenler değildir. Tersine, ortak bir altta yatan meseleyi yansıtırlar: teknoloji nihai ölçüt haline gelirse, insan kişisi dataya, bir makinedeki dişliye ya da metaya indirgenme riski taşır. Bununla birlikte teknoloji bilge bir perspektifle bütünleştirilirse, büyümenin, adaletin ve kardeşliğin aracı haline gelebilir.
  2. Bu perspektiften Kilise’nin Sosyal Öğretisi ortak bir sorumluluk çağrısı yapar. Bu süreçlerin öngörüyle yönlendirilmesini ister: boğmadan düzenleyebilen ve devralmadan koruyabilen kurumlar tarafından; emeği ve onuru başarı ölçüleri olarak tanıyan işletmeler tarafından; güveni ve ilişkileri yeniden inşa eden aracı örgütler ve eğitim toplulukları tarafından; ve sorumluluk, ölçülülük, ayırt ediş ve hakikat duygusu geliştiren yurttaşlar tarafından. Yenilik, ancak bu şekilde dışlanma ve tahakküm kaynağına dönüşmek yerine bütünsel insani gelişmeye gerçekten hizmet edebilir. İlerleme vaadi de ancak bu şekilde sahici olarak tanınabilir; çünkü her erkeğin ve kadının dokunulmaz onuruyla ölçülür.

BEŞİNCİ BÖLÜM

İKTİDAR KÜLTÜRÜ VE SEVGİ MEDENİYETİ

  1. Yapay zekânın yaşamın ve toplumun belirli yönlerini, özellikle insan onuru açısından ciddi içerimleriyle birlikte nasıl dönüştürdüğünü ele aldıktan sonra, şimdi dikkatimizi daha da trajik olan savaş meselesine çevirmeliyiz. Burada soru yalnızca yeni araçların verimliliği değildir; aynı zamanda etik ve sorumluluktan kopmuş teknolojinin yaşam ve ölüm hakkındaki kararları daha hızlı ve gayrişahsi hale getirmesi, güç kullanımını dolaysız ve uygulanabilir bir seçenek olarak sunması riskidir. Giderek daha karşılıklı bağımlı hale gelen bir dünyada barış, diğerleri arasında yalnızca bir mesele değil, evrensel ortak iyiliğin önkoşulu ve halkların, özellikle de yönetme sorumluluğunu taşıyanların ahlaki olgunluğunun bir testidir.
  2. Dijital devrim çatışmanın doğasını değiştiriyor. Konvansiyonel savaşın yanında siber saldırılar, enformasyon manipülasyonu, etki kampanyaları ve stratejik kararların otomasyonu gibi hibrit biçimler vardır. Yapay zekâ bu süreçlerde, özellikle birçok teknolojinin doğası gereği çift değerli olduğu bir bağlamda, hızlandırıcı bir etken olarak iş görür. Sonuç olarak, savunma için yaratılan şey hızla saldırı için yeniden amaçlandırılabilir ve koruma ile saldırganlık arasındaki ince çizgi bulanıklaşır. Yapay zekâ sivillerin savunmasını ve korunmasını artırabilirken, güç kullanım eşiğini de düşürebilir, insanları sorumluluktan koruyabilir ve düşmanın bir istatistiğe, mağdurun ise “collateral damage”a indirgenildiği bir kültürü besleyebilir. Bu dönüşümler karşısında Sosyal Öğreti’nin ilkelerini — kişinin onuru, ortak iyilik, malların evrensel tahsisi, yetki ikamesi, dayanışma ve adalet — hatırlamalıyız; çünkü bunlar teknolojilerin insanlığa gerçekten hizmet edip etmediğini ya da onu boyunduruk altına alıp almadığını yargılama ölçütleridir. Bu nedenle, bu ilkeleri karar almamız için yönergeler olarak görmeliyiz.
  3. Bu bölümde, Giriş’te Kutsal Kitap imgeleri aracılığıyla zaten çağrıştırdığım iki karşıt yaklaşımı karşılaştıracağım. Bir yanda iktidara ve gurura dayanarak Babil Kulesi’ni inşa etme ayartısı vardır. Diğer yanda, Nehemya zamanında olduğu gibi, insanlığı ve ortak iyiliği koruyarak Yeruşalim’i “parça parça” yeniden inşa etmek için sabır gerekir.
  4. Küresel dinamikleri incelersek, kutuplaşma ve şiddetle karakterize edilen bir iktidar kültürünün yayılışını daha açık tanıyabiliriz. Modern Babil yalnızca küreselleşmiş teknokratik paradigmada değil, aynı zamanda karşıt emperyalizmler arasında, üstünlüklerini korumak isteyen güçler ile o üstünlüğü ele geçirmeyi arzulayan güçler arasındaki uzaktan çatışmada da görülebilir; bunun sonucu çok sayıda yerel çatışmadır. Dahası, daha da güçlü teknolojiler geliştirme ya da bunlar üzerinde denetim sağlama yarışının — insandışılaştırıcı bir hırs tarafından yönlendirilen yarışın — sınırı yok gibi görünmektedir. Yine de bu aşağı doğru sarmala rağmen, insan kalmaya çabalayan ve birlikte yaşamın ve barışın kutsal şehrini inşa etmek için çalışan insanlığın büyük bir bölümünü de seçebiliyoruz. Çoğu zaman, bu şehrin farkında olmadan inşacıları ve beceriksiz mimarlarıyız; cömert jestlere yetenekliyiz fakat genel bir vizyondan yoksunuz. Bu inşa projesi daha yavaş, daha az görünür ve daha az gösterişlidir; ailelerden Devletlere ve Uluslar arasındaki ilişkilere kadar her topluluğun bilinçli ve açık sorumluluğu haline gelebilmesi için daha iyi bir anlayış ve daha büyük koordinasyon beklemektedir. “Sevgi medeniyeti” dediğimiz şey, bu bağlılık ihtimali, bu umut şantiyesidir.

Dijital çağda sevgi medeniyeti

  1. Aziz VI. Paulus “sevgi medeniyeti” ifadesini [177] ortaya attığında, dünya Soğuk Savaş’ın, silahlanma yarışının ve ağır ekonomik istikrarsızlığın ortasındaydı. Bu bağlamda Kilise, sistemler arasındaki ideolojik karşıtlık yoluna alternatif bir yol önermiş ve adalet ile hayırseverliğin iç içe geçtiği, sevginin ekonomik, siyasal ve kültürel yaşamın rehber ilkesi haline geldiği bir sosyal düzen tasavvur etmiştir. Bugün bu vizyonu kararlılıkla yeniden kazanmalıyız; çünkü sevgi medeniyeti safça bir ütopya değil, talepkâr bir projedir: hayırseverliği adalet yapılarına çevirmekten, kardeşliğe kurumsal biçim vermekten ve başkalarını — bireyler ya da halklar olsun — ortak iyiliği inşa etmek için gerekli müttefikler olarak görmekten oluşur. Fratelli Tutti Genelge Mektubu’nun bize hatırlattığı gibi, yalnızca bu sosyal sevgi bir kültür ve norm haline gelebilir; böylece istikrarlı bir uluslararası düzen meydana getirebilir, salt silahlı birlikte varoluşu paylaşılan geleceğe sahip bir topluluğa dönüştürebilir. [178]
  2. Bu içgörü, mevcut dijital dönüşüm bağlamında daha da temel olduğunu kanıtlar. Dijital ağlar, küreselleşmiş ekonomi ve yapay zekânın gelişimi giderek daha sıkı bağlar yaratır; bir yerde alınan kararları, gerçek zamanlı olarak, başka yerde ürettikleri etkilere bağlar. Bu anlamda, İkinci Vatikan Konsili’nin halklar arasındaki artan karşılıklı bağımlılığa ilişkin sözleri güncelliğini korur; çünkü ortak iyilik, bütün insan ailesini ilgilendiren haklar ve görevlerle birlikte giderek daha evrensel bir boyut kazanmaktadır. [179] Bu nedenle sevgi medeniyeti projesi, dayatılmış bu karşılıklı bağımlılığı istenen ve seçilen bir dayanışmaya dönüştürme görevini üstlenmelidir. Teknolojik süreçler için rehber ilke budur: yapay zekânın bizi daha verimli ya da bağlantılı kılması yeterli değildir; aynı zamanda paylaşılan haklar ve görevlerle, dijital yakınlığın karşılaşma ve karşılıklı özen için gerçek bir fırsata dönüştüğü evrensel bir insan ailesi inşa etmeye hizmet etmelidir.

İktidar kültürü

  1. Zamanımızda, kaynakların mevcudiyetinin ve hükmetme yeteneğinin gündemi ve karar alma ölçütlerini dikte etme eğiliminde olduğu bir iktidar kültürü tutunmaktadır. Bu şekilde, insanlığın ortak iyiliği arka plana itilir ve savaş halindeki halkların somut trajedisi stratejik çıkarlar karşısında ikincil bir değerlendirmeye indirgenir. Bu iktidar kültürü topluma sızar, ilişkileri ve davranışları değiştirir; savaşı normalleştirerek, giderek daha büyük askerî güç peşinde koşarak, çoktaraflılığın krizinden yararlanarak ve alternatif olmadığında ısrar eden sahte bir gerçekçiliği besleyerek büyür.

Savaşın normalleştirilmesi

  1. 1965’te Aziz VI. Paulus’un sözleri BM Genel Kurulu’nda güçlü biçimde yankılandı: “Bir daha asla savaş, bir daha asla savaş!” [180] Barışa yönelik arzulara ve bildirgelere rağmen, son altmış yılın, çoğu zaman sivil nüfusları kitlesel ölçekte etkileyen, masum mağdurların ölümüne, kitlesel yerinden edilmeye, sosyal istikrarsızlaşmaya ve uzun süreli yaralara yol açan şaşırtıcı vahşette çatışmalarla damgalandığını kabul etmeliyiz. Bununla birlikte kamusal söylemde, savaşın sıkı etik ve hukuki sınırlara tabi, daima siyasal bir barış vizyonuna yönelmiş son çare olarak kalması gerektiğine dair yaygın bir kanaat vardı. Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen hemen dönemdeki gelişmelerin ardından, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir dönüm noktası yaşandı: özellikle Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın tanıklık ettiği gibi, “gelecek kuşakları savaş belasından kurtarma” [181] niyetiyle barış uluslararası düzenin odağı haline getirildi. Aynı şekilde birçok ulusal anayasa, güç kullanımını uç ve sıkı biçimde sınırlı koşullarla kısıtladı. Soğuk Savaş sırasında bile, ciddi çatışmaların varlığına rağmen, yeni bir dünya savaşından ne pahasına olursa olsun kaçınılması gerektiği farkındalığı varlığını sürdürdü.
  2. Bugün ise kamusal söylemde ve yeniden silahlanmaya ilişkin kararlarda gerçek bir paradigma kaymasına, daha önce güç kullanımını sınırlamış etik ilkeler aşınırken, savaşın uluslararası siyasetin bir aracı olarak kaygı verici biçimde yeniden canlanışına tanık oluyoruz. Zaman içinde sürüklenen bölgesel çatışmalar, tırmanan gerilimler ve karşılıklı tehditler neredeyse sıradan hale geliyor; aşılmış olduğu düşünülen, toprak genişletme arzusuyla yönlendirilen çatışma biçimleri yeniden ortaya çıkıyor. Kamuoyu, çoğu zaman çatışma ve yüzleşmeye öncelik veren algoritmalar tarafından büyütülen kutuplaştırıcı medya anlatılarıyla giderek şekillendirilmekte ve koşullandırılmaktadır.
  3. Ayrıca, Holokost ve iki Dünya Savaşı’na ilişkin birinci elden anlatılar kaybolurken, şaşırtıcı bir tarihsel hafıza kaybına tanık oluyoruz. Bu, fake news ve anlatı manipülasyonunun öğrenilmiş dersleri belirsizleştirdiği bir bağlamda, geçmişin seçici ya da çarpıtılmış biçimde yeniden yazılmasına yol açar. Savaş dehşetlerinin yaşayan hafızası olmadan, siyasal kararlar uzun vadeli sonuçlar hiç hesaba katılmadan yalnızca güç temelinde alınma riski taşır.
  4. Bütün bunlara medya ve dijital boyutlar yeni ve belirleyici öğeler ekliyor. İletişim ağları, parçalanmış enformasyon ortamları ve çatışmayı ödüllendiren algoritmalar kutuplaşmayı ve hıncı büyütebilir, propagandayı artırabilir ve paylaşılan ayırt edişi daha zor hale getirebilir. Böylece savaş yalnızca yürütülmez; aynı zamanda basitleştirici anlatılar, dost-düşman zihniyeti, dezenformasyon ve korku aracılığıyla kültürel olarak koşullandırılır. Tarihsel hafıza solduğunda ve sivilleri ve en kırılganları koruyan etik ilkeler zayıflatıldığında, şiddeti gerekli, kaçınılmaz ya da hatta “sterilize edilmiş” olarak gerekçelendirmek kolaylaşır. İnsanlığın şiddetli bir iktidar kültürüne kaydığı bağlam budur; burada barış artık üstlenilecek bir sorumluluk olarak değil, çatışmalar arasında kırılgan bir aralık olarak görünür. Bugün, her zamankinden daha fazla, en dar anlamda meşru müdafaa hakkı saklı kalmakla birlikte, her tür savaşı gerekçelendirmek için çok sık kullanılmış olan “haklı savaş” teorisinin artık güncelliğini yitirdiğini yeniden teyit etmek önemlidir. [182] İnsanlık, diyalog, diplomasi ve bağışlama gibi, insan yaşamını teşvik etmek ve çatışmaları çözmek için çok daha etkili ve yetenekli araçlara sahiptir. Güç, şiddet ve silah kullanımı, sivil nüfuslar için her zaman yıkıcı sonuçları olan ilişkisel bir yoksulluğu yansıtır.

Sınırsız kuvvet

  1. Askerî-endüstriyel kompleksin büyümesi, mevcut siyasal manzaranın belirleyici bir özelliği ve çeşitli ülkelerin ekonomisinde kilit bir sektör haline gelmiştir. Ekonomik çıkarlar, askerî aygıt ve siyasal kararlar arasındaki yakın bağ, savaşın siyasetin doğal bir uzantısı olarak göründüğü ve silah piyasasının askerî kararların ardında özerk bir itici güç haline geldiği bir “silahlı ulus” üretir. Savaşın ardındaki muazzam ekonomik çıkarları da görmezden gelemeyiz. Silah sanayisi ve silah tedarik eden ülkeler, tam da çatışmalar üzerinde gelişen bir piyasadan kâr eder. Bu anlamda, dünyanın çeşitli bölgelerinde gerilimlerin körüklenmesine katkıda bulunan finansal çıkarlar da vardır.
  2. Askerî cephanelikler yeniden dikkat çekmektedir. Geçmişte, bütün insanlığı yok edebilecek silahların oluşturduğu tehdidin tanınması yumuşama ve silahsızlanma müzakerelerine doğru yolları teşvik etmişti. Ne yazık ki bu yaklaşım geride bırakılmıştır ve nükleer cephaneliklerin evrimi — onların “taktik” kullanım ihtimali dâhil — bu tür silahların kullanımını daha az ihtimal dışı gösterir. Bu bağlamda, 2021’de yetmişten fazla ülkenin desteğiyle yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması önemli bir adımdır. Ancak büyük nükleer güçler buna katılmadığı için büyük ölçüde sembolik kalma riski taşır. Bu da nükleer caydırıcılığın güvenlik için vazgeçilmez bir önkoşul olduğuna dair yaygın fakat hatalı inanca yol açmıştır. Bu ayrıca denetlenmesi zor olan ve nükleer azaltım anlaşmalarının aşamalı biçimde sökülmesinin yanı sıra kullanımlarını daha uygulanabilir bir seçenek gibi gösteren “minyatürleştirilmiş” silahların geliştirilmesiyle birlikte giden yeni bir silahlanma yarışına katkıda bulunmuştur.
  3. Aynı mantık konvansiyonel savaş için de geçerlidir. Askerî kuvvet, zayıf diplomatik girişimler ve söz konusu çıkarların karmaşıklığı, son derece yüksek insani ve çevresel maliyetlerle uzama eğilimindeki çatışmalara katkıda bulunur. Bir savaşı başlatmak durdurmaktan çok daha kolaydır ve buna rağmen çatışma önleme üzerine tartışma trajik biçimde marjinal kalmaktadır.
  4. Durum, cihatçı gruplar, özel milisler ve Devlet’in güç kullanımı üzerindeki tekelinin sonunu işaret eden suç ağları gibi yeni silahlı operatörlerin varlığıyla daha da istikrarsızlaşmaktadır. Bu gruplar çoğu zaman belirsiz ideolojik motivasyonları somut ekonomik çıkarlarla iç içe geçirir ve savaşı bütün genç insan kuşakları ve çocuklar için bir “yaşam tarzı”na dönüştürür. Burada hedef artık kesin bir zafer değil, çatışmanın iktidar ve gelir kaynağı olarak süreklileştirilmesidir.

Silahlar ve yapay zekâ

  1. Yukarıda anılan senaryo, özellikle yapay zekâ içeren silah sistemlerinin kesintisiz gelişimiyle bağlantılıdır. Kutsal Makam yakın zamanda, otonom silah sistemlerinin devreye sokulma kolaylığının artmasının savaşı daha “uygulanabilir” ve insan denetimine daha az tabi hale getirdiğini gözlemlemiştir. Bu, silahlı kuvvetin yalnızca meşru müdafaa durumlarında son çare olarak kullanılması gerektiği ilkesini ihlal eder. [183] Bu nedenle savaşta yapay zekânın geliştirilmesi ve kullanımı, insan onuruna ve yaşamın kutsallığına saygıyı güvence altına almak ve bu tür silahları geliştirme yarışından kaçınmak için en titiz etik kısıtlamalara tabi olmalıdır. [184]
  2. Bazen, sanki makineler doğru ile yanlışı bir insan varlığından daha tutarlı biçimde ayırt edebilirmiş gibi, “yapay ahlaki failler”den söz edilir. Oysa ahlaki yargı hesaplamaya indirgenemez; çünkü vicdanı, kişisel sorumluluğu ve ötekini kişi olarak tanımayı içerir. Bu nedenle ölümcül ya da başka türlü geri döndürülemez kararları yapay sistemlere emanet etmek kabul edilemez. Hiçbir algoritma savaşı ahlaken kabul edilebilir kılamaz. Yapay zekâ çatışmanın içkin insanlık dışılığını ortadan kaldırmaz; gerçekten de çatışmayı yalnızca daha hızlı meydana getirebilir ve daha gayrişahsi hale getirebilir, şiddete başvurma eşiğini düşürebilir, savunmayı tehdit öngörüsüne dönüştürebilir ve böylece mağdurları dataya indirgeyebilir. Bu şekilde, bizi şiddetin kaçınılmaz olduğu ve yalnızca optimize edilmesi gerektiği fikrine alıştıracaktır. Bu, inşa ettiğimiz yapay sistemlere mümkün olduğu ölçüde değerler ve sağlam yargı yerleştirmenin önemini azaltmaz; böylece bu sistemler, insanların kendi vicdanlarını daha iyi dinleyebildiği ahlaki bir ekosisteme katkıda bulunabilir ve yapay zekâ modellerinin uygun sınırlar kurmasına izin verebilir.
  3. Genel bir etik türüne başvurmak yeterli değildir. Ayırt ediş için somut ölçütler oluşturulmalıdır. Bu ölçütlerden ilki kişisel sorumluluğu ilgilendirir. Vurma kararı otomatik ya da opak hale geldiğinde, sorumluluktan feragat etme riski artar. Bu nedenle sorumluluk zinciri tanımlanabilir ve doğrulanabilir olmalıdır; teknolojiyi tasarlayanlar, eğitenler, yetkilendirenler ve kullananlar kararlarından sorumlu tutulmalıdır. İkinci ölçüt, yargılarda bulunmak için ahlaki zaman çerçevesine ilişkindir. Yapay zekâ karar alma süreçlerini hızlandırma eğiliminde olsa da, savaş bağlamında verilen geri döndürülemez kararlar için hız ve verimlilik asla en yüce motive edici güç olmamalıdır. Üçüncü ölçüt sivillerin tanımlanması ve korunmasıdır. İnsan varlıklarının yüzünü görmeden saldırıları kolaylaştıran herhangi bir teknoloji, çatışmanın ahlaki eşiğini düşürür. Hedef seçimi ve güç kullanımı, savaşçılar ile savaşçı olmayanları birbirine karıştırmamalı, savunmasız nüfuslar üzerindeki etkiyi de görmezden gelmemelidir.
  4. Bu ölçütler belirli pazarlık konusu edilemez gereklilikler doğurur. Birincisi, savaş ortamında kullanılan bütün sistemler karar alma süreçlerinin izinin geriye doğru sürülmesi ve yeniden kurulması imkânını güvence altına almalıdır; böylece hesap verebilirlik ve suç “makine” içine çökertilmesin. İkincisi, ölümcül güç kullanma kararı opak ya da otomatik süreçlere devredilemez; etkili, özbilinçli ve sorumlu insan denetimi altında kalmalıdır. Son olarak, teknolojik silahlanma yarışını dizginlemek ve siviller ile onların hayatta kalması için gerekli altyapılar için sağlam koruma sağlamak amacıyla — uluslararası düzeyde de — paylaşılan bir çerçeve oluşturmak zorunludur.

Çoktaraflılığın krizi

  1. İktidar kültürü aynı zamanda çoktaraflı sistemin krizinden de kaynaklanır. Bütün halklar için ortak bir gelecek ve küresel ortak iyilik kavramını korumak üzere kurulmuş kurumlar zayıflamış görünmektedir. Bu yalnızca yapısal sınırlardan değil, onları destekleme ve reforme etme ya da ahlaki otoritelerini tanıma yönündeki paylaşılan iradenin sık sık eksikliğinden de kaynaklanır. İlerleme kaydetmek yerine yirminci yüzyılın önemli dönüm noktasından geriye gidiyoruz. 1989’dan sonra Avrupa’da komünist rejimlerin çöküşünü, diyalog ve barışı sürdürebilecek yeterli bir siyasal çerçeveden yoksun, ağırlıklı olarak ekonomik bir küreselleşme izledi. Piyasaların refah, demokrasi ve istikrar üretme yeteneğine neredeyse kör bir iman beslendi. Gerçekte, küreselleşme otomatik olarak birlik ve barış üretmek yerine köktendinci, kimlik temelli ve milliyetçi tepkileri kışkırttı. Sonuç sahici çoktaraflılıktan çok uzaktır; bunun yerine ortaya çıkan şey, güvensizlik duygusunun ağır bastığı düzensiz ve çatışma yüklü bir çokkutupluluktur.
  2. Yeniden ortaya çıkan şey, her tarafın kendisini misilleme hakkına sahip bir mağdur olarak betimlediği anlatılarla beslenen, düşmana karşıtlık içinde kolektif bir kimlik oluşturma ayartısıdır. Karmaşık meselelerin basitleştirici kategorilere indirgenmesi — “önce ben,” “dost ya da düşman,” “biz ya da onlar” — çoğu zaman sorumsuz olan ve uluslar arasındaki karşılıklı güveni zayıflatan kararları kolaylaştırır. Böylece uluslararası hukukun kuvveti, “güç hak yaratır” iddiasıyla ikame edilir. Sonuç olarak, Devletler arasındaki uyuşmazlıkları çözmeye ya da savaş suçlarıyla ilgilenmeye yetkili mahkemeler çoğu zaman zayıflatılır ya da devre dışı bırakılır; bunun siyasal kültür ve sosyal cohesion için yıkıcı sonuçları olur. [185]
  3. Bu bağlamda barış inşası ikincil bir role havale edilmiştir. Gelişme için işbirliği, silahsızlanma, çatışma önleme ve karşılıklı güvenin tesisi güç siyaseti adına ihmal edilir. İnsancıl hukukun kazanımları da tehlikeye atılmaktadır. Gerçekten de saldırganlığa yanıt vermede orantılılık ilkesi, suya, gıdaya ve temel mallara erişimin korunması ve sivillerin, özellikle çocukların yaşamlarına saygı, geçmişin naif kalıntıları olarak görülmeye başlanır.

Sözümona bir siyasal gerçekçilik

  1. Önemli bir manevi ve kültürel körlük zamanında yaşıyoruz. Sahte bir pragmatizm, sanki geçmişten kopuk bir tür “yeni yaratılış” başlatmak mümkünmüş gibi, bizi tarihimizin köklerini kesmeye zorlar. Önemli ahlaki ilkeleri ananlar bile bu tarihsel nihilizme düşebilir; yirminci yüzyılın vahşetlerinin bir daha asla gerçekleşemeyeceğine yanlış biçimde inanabilirler. Oysa gerçekte aynı dinamikler yeni kılıklar altında yeniden ortaya çıkmaktadır. Silahlı denge ve caydırıcılık zihniyeti kendini yeniden dayatıyor görünmektedir. Bugün ise Soğuk Savaş’ın iki taraflı dinamiğinin tersine, operatörlerin ve savaş alanlarının çoğalması bu zihniyeti giderek daha kırılgan kılmaktadır. Tırmanan çatışmalar, yalnızca savaş meydanında değil, ekonomik, finansal ve siber cephelerde de yürütülen asimetrik ve “hibrit” savaşlara yol açar; burada dezenformasyon ve insanların korkularını besleyen kampanyalar kamuoyunu manipüle etmek için kullanılır. Küresel Güney’de olanlar dâhil birçok ülkede artan askerî harcamalar, belirsiz bir geleceğe ya da algılanan tehditlere tek yanıt olarak sunulur. Bu arada gerçek maliyet, sağlık hizmetleri, eğitim ve sosyal hizmetler için kaynakların azaltıldığını gören en yoksulların üzerine düşer.
  2. Bu meselelerin merkezinde, yalnızca hâkim kuvvet zihniyetine değil, savaşın insan doğasının kaçınılmaz bir parçası olduğu yönündeki kültürel ve antropolojik inanca dayanan sahte bir gerçekçilik vardır. Şeylerin ara sıra verilen molalar dışında her zaman böyle olduğu ve her zaman böyle olacağı söylenir! Sonuç olarak kaygı artık barış arayışı değildir — barış uluslararası sahnede bir referans noktası olarak kaybedilmiştir — daha ziyade askerî eylemin nasıl ve ne zaman gerçekleştirileceğidir. Aynı argüman, çatışmaya hazırlanmamanın sorumsuzluk olacağını savunur. Bununla birlikte ben, gerçekten sorumsuz olanın Realpolitik olduğunu ileri sürerim: bu, vicdanlarda ve toplumda savaşın kaçınılmazlığına teslimiyet tutumu eken ve barış ile diyaloğu söz konusu riskleri görmezden gelen ütopik ya da irrasyonel pozisyonlar olarak dışlayan siyasal “gerçekçilik” biçimidir. Gerçekte barış ne naif bir umut ne de yalnızca savaşın yokluğudur; tersine adalet ve hayırseverliğin meyvesi olarak her zaman mümkündür.
  3. Böyle bir iklimde nihilizm ve pragmatizm iç içe geçer ve sonunda ağır hataları normalleştirir. Dinî aşırıcılık ve kimlik temelli fanatizm irrasyonel ekonomik politikalarla ittifak kurarken, siyaset çoğu zaman dezenformasyona ve muhalifleri alaya almaya, korkuları ve hınçları sistematik olarak yetiştirmeye yönelir. Böylece çeşitlilik giderek daha fazla bir tehdit olarak algılanır; bu da sahip olma arzusunu, hükmetme iradesini, hegemonik hırsları, gücün kötüye kullanımını ve farklı olanlardan korkuyu besler; böylece yeni çatışmaların neredeyse fark edilmeden gelişebileceği bir ortam yaratır. [186]
  4. O halde, geçmiştekilerden belki de daha tehlikeli yeni savaşlar için verimli zemin budur; çünkü bu savaşlar bütün etik sınırları göz ardı etme eğilimindedir. Bir zamanlar kabul edilemez sayılan şey artık neredeyse tereddütsüz gerçekleştirilebilirken, uluslararası yanıt giderek daha fazla durumların nesnel ağırlığından ziyade tek tek Hükümetlerin çıkarları tarafından etkilenmektedir. Kararlar artık neredeyse yalnızca ekonomik hesaplar tarafından yönlendiriliyor, medya çarpıtmaları, üretilmiş coşku ve kaçınılmaz olarak parçalanan “düşler” aracılığıyla gerekçelendiriliyor görünmektedir; bu da hayal kırıklığı ve daha fazla şiddet üretir. İnsanlar hiçbir şeyin gerçekten hakiki olmadığına ve ilkelerin boş sözler olduğuna inanmaya başladığında, kalplerindeki fitil yeni hoşgörüsüzlük ve saldırganlık patlamaları için ateşlenir.
  5. Bu durumlarda, gelecekteki şiddeti önlemek için somut güvenceler meselesi açık bir soru olarak kalır. Bir kültür çatışmayı normalleştirdiğinde ve gerekçelendirdiğinde, tehlikeli bir yol açılır; bugün düşünülemez görünen şey yarın fayda ya da güvenlik adına kabul edilebilir hale gelebilir. Ciddi sosyal gerilimlerle damgalanan ülkelerde, bazı liderlerin silahlı çatışmayı iç sorunlardan dikkati saptırmanın etkili bir yolu ve zorlukları yönetmenin sinik bir aracı olarak düşünebileceği ihtimalini dışlayamayız.
  6. Araştırma alanında çalışanların omuzlarında özel bir sorumluluk vardır. Bu alandaki bütün kilit oyuncular — bilim insanları, işletme sahipleri, yatırımcılar, akademik otoriteler, siyasetçiler ve başkaları — yapay zekâya ilişkin olanlar dâhil, yetiştirmeye yardım ettikleri teknolojik ilerlemelerin daha geniş bağlamına ilişkin keskin bir farkındalığı sürdürürken, şeffaf ve sorumlu bir zihniyetle çalışmalıdır. İnsanlar yalnızca kendi sektörlerine bakmakla yetindiklerinde, ahlaken nötr eylemler gerçekleştirdiklerine inanarak kendilerini aldatabilir ve belirli deneylere rehberlik eden nihai amaçlara ilişkin sorulardan kaçınabilirler. Bu şekilde, belki de farkında olmadan, yeni şiddet, manipülasyon ve tahakküm biçimlerini besleyen tartışmalı projelerle işbirliği yapma riski taşırlar.

Sevgi medeniyetini inşa etmek

  1. Sürekli çatışma durumundaki bir dünyanın inşası bir kötülüktür ve neyse o olarak adlandırılmalıdır. Mevcut durumumuzu bu şekilde betimlemek kasvetli ya da kötümser görünebilir; yine de bunu yapmayı gerekli görüyorum. Bununla birlikte Hristiyan perspektifi kötülüğü kınamakla sınırlı değildir. Tarihe, Baba’nın “gökte ve yeryüzünde bütün yetkiyi” verdiği çarmıha gerilmiş ve dirilmiş Rab’bin ışığında bakarız (Matta 28:18). Bugünü önceden belirlenmiş bir yazgı olarak değil, kişisel ve kolektif dönüşüm için bir fırsat olarak görürüz. Dahası, ekildikten sonra filizlenen ve büyüyen hardal tohumunun küçücük boyutundan büyüyen Krallık’ın gücüne inanırız (krş. Markos 4:26-32). Karışıklığın uğultusu her yanımızdayken, iyilik topraktan sessizce büyür. Peygamber Yeşaya’nın sözleriyle: “İşte, yeni bir şey yapıyorum; şimdi filizleniyor, fark etmiyor musunuz?” (Yeşaya 43:19).
  2. Tarihin daha yakından analizi bunu doğrular. En karanlık gecelerde bile Rab, pes etmeyi reddeden, iyilik yapmada sebat eden, kırılganları koruyan ve uzlaşma yolları açan erkekler ve kadınlar yükseltir. Azizlerin, adil insanların ve çoğu zaman unutulan barış yapıcıların hafızası bize lütfun çatışmayı sihirli biçimde ortadan kaldırmadığını, bunun yerine kötülüğe etkin direniş ve iyilik yapmada şaşırtıcı bir yaratıcılık ilham ettiğini gösterir. Hristiyanlar karanlığı görür ve onu neyse o olarak kabul eder; yine de yalnızca pasif biçimde ona bakmazlar; çünkü ışığı bilirler ve karanlığın onu alt etmediğini ve alt edemeyeceğini anlarlar (krş. Yuhanna 1:5). Bu nedenle acı son sözü söyleyecek gibi göründüğünde bile, Hristiyanlar iyiye hizmet eder ve gerçekliğe hem anlam hem de yön veren teolojik bir umut tarafından ayakta tutulur.

Hepimiz payımıza düşeni yapabiliriz

  1. Ancak bu noktada, sorunların çok büyük ve bizim çok küçük olduğumuz, dolayısıyla seçimlerimizin fark yaratamayacağı düşüncesi gibi incelikli bir ayartı ortaya çıkabilir. Bu, çoğu zaman gerçekçilik kılığına girmiş nazik bir teslimiyet biçimidir. Elbette herkesin fark yaratma gücü aynı değildir. Yönetenler, yatırım kararları alanlar, kurumlara liderlik edenler, araştırma yürütenler, eğitenler, üretenler ya da enformasyon sağlayanlar vardır; sonra da yalnızca gündelik yaşamlarını yaşıyor gibi görünenler vardır. Yine de hiç kimse sorumluluktan yoksun değildir. Hepimizin kendine ait eylem alanları vardır ve tam da orada — başka hiçbir yerde değil — kuvvet zihniyetini beslemeyi mi (yalnızca kayıtsızlık, sinizm, yalan ya da nefret aracılığıyla bile olsa), yoksa barış zihniyetini korumayı mı (hakikat, ölçülülük, yakınlık ve özenle) seçeceğimize karar vermeliyiz.
  2. Yirminci yüzyıl Katolik yazarı J.R.R. Tolkien, romanlarından birindeki bir kahramanın sözleriyle sorumluluğumuzu şöyle betimlemiştir: “Dünyanın bütün gelgitlerine hâkim olmak bizim payımıza düşen şey değildir; bize verilen yılların yardımına koşmak için içimizde olanı yapmak, bildiğimiz tarlalardaki kötülüğü kökünden sökmektir; böylece sonra yaşayacak olanlar işleyecek temiz toprağa sahip olabilir.” [187] Sevgi medeniyeti tek bir ya da gösterişli bir jestten değil, insandışılaşmaya karşı siper işlevi gören küçük ve sebatkâr sadakat eylemlerinin toplamından doğacaktır. Bu nedenle, her birimizin kendi tarzıyla sevgi medeniyetini inşa etmede nasıl işbirliği yapabileceğine ilişkin bazı yönler üzerine düşünmek için durmak değerlidir. Bu temayı tüketme iddiasında olmaksızın, gündelik ve kamusal sorumluluğa doğru beş yol önermek istiyorum: sözleri silahsızlandırma ihtiyacı, adalet yoluyla barış inşa etmek, mağdurların bakış açısını benimsemek, sağlıklı bir gerçekçilik geliştirmek ve diyalog ile çoktaraflılığı yeniden canlandırmak.

Sözleri silahsızlandırma ihtiyacı

  1. Daha insani bir medeniyete doğru yapabileceğimiz ilk katkı sözlerimize dikkat etmektir. “Sözleri silahsızlandıralım, dünyayı silahsızlandırmaya yardım edeceğiz.” [188] Sözlerin muazzam gücü vardır; bunu gündelik etkileşimlerimizde tecrübe ederiz; örneğin söylenen sözler ruh halimizi daha iyiye ya da daha kötüye değiştirebilir. “Barış her birimizle başlar: başkalarına bakma, başkalarını dinleme ve başkaları hakkında konuşma biçimimizde. Bu anlamda, iletişim kurma biçimimiz temel önem taşır: sözlerin ve imgelerin savaşına ‘hayır’ demeliyiz, savaş paradigmasını reddetmeliyiz.” [189] Bu nedenle hepimiz kullandığımız sözler, sahip olduğumuz önyargılar ve onların içinde yatan açık ya da örtük saldırganlık konusunda vicdanımızı yoklamalıyız. Hakikati söylediğimiz, bilgece öğüt sunduğumuz, teselliye ihtiyaç duyanları desteklediğimiz, adaletsizliği kınadığımız ve sesi olmayanlara ses verdiğimiz her sefer ortak iyiliğe katkıda bulunmak için gerçek bir fırsata sahibiz.

Adalet yoluyla barış inşa etmek

  1. Hepimiz, her düzeyde, barışın temeli olan adaleti inşa etmeye katkıda bulunabiliriz. Herhangi bir barış türünü — her ne pahasına olursa olsun çatışmanın yokluğu gibi — aramıyoruz; tersine, adaletten doğan hakiki barışı arıyoruz. “Bireyin adaleti ile herkesin barışı arasında çok yakın bir bağlantı vardır.” [190] Aziz Augustinus, “adalet ve barış kucaklaştı” (Mezmur 84:11) mezmur ayeti üzerine yorum yaparken şöyle yazmıştır: “Barış arzusundan kaçınan kimse yoktur, fakat herkes adaleti uygulamaya istekli değildir… Fakat adaletin işlerini yapın; adalet ve barışın kucaklaştığını akılda tutun; birbirleriyle çelişki içinde değillerdir. Neden kendinizi adalete karşı koyuyorsunuz? İşte, örneğin, adalet size çalmamanızı söylüyor, fakat siz aldırmıyorsunuz; zina etmemenizi söylüyor, siz kulaklarınızı tıkıyorsunuz; başkalarına size yapılmasını istemediğiniz şeyi yapmamanızı; komşunuz hakkında, kendiniz hakkında söylenmesini istemediğiniz şeyleri söylememenizi söylüyor… Öyleyse barışa ulaşmak mı istiyorsunuz? O halde adaleti uygulayın!” [191] Adalet aramaktan asla yorulmayalım!

Mağdurların bakış açısını benimsemek

  1. İnsan kalmak için çekincelerimizi bir yana bırakmamız ve tutum almamız gereken zamanlar vardır. Bazı çatışmalarda nötr kalmak adaletsizdir; yalnızca suç ortağı olmadığımızı iddia etmek de yeterli değildir. [192] Sivillerin bombalanmasına, hastanelere, okullara ya da yaşamsal altyapıya saldırılara ve çocukları etkileyen şiddete tanık olduğumuzda, insanlığın kendisini yaralayan skandallarla karşı karşıya kalırız. Bu nedenle kendimizi soyut analiz düzeyiyle sınırlayamayız. Papa Franciscus bizi acı çekenlerin “yaralı bedenine dokunmaya,” [193] yüzlerine bakmaya, hikâyelerini dinlemeye ve yaralarını kabul etmeye teşvik etti. Acı verici olaylar hem tarih hem de hafıza gerektirir; ilki olguları anlatmak için, ikincisi yaşanmış deneyimlere tanıklık etmek için.
  2. İletişim ve eğitim aracılığıyla mağdurların perspektiflerine ve seslerine alan açmak, savaşta ve genel olarak şiddetin bütün biçimlerinde içkin olan kötülük uçurumunun farkına varmamıza yardım eder. Çatışmanın normalleşmesini reddetmemize; insan onuru ihlal edildiğinde yüzümüzü çevirmememize; mağdurlara tanınma ve duyulma onurunu geri vermemize yardım eder. [194] Bu seslere dikkat etmek, şiddet yanlısı azınlıklar dışında insanlığın savaş istemediğine dair kanaati güçlendirir. Kilise özel bir biçimde mağdurlar için yaşayan hafıza yeri olabilir. Aziz VI. Paulus’un hatırlattığı gibi, Kilise hem geçmiş savaşlarda ölenlerin sesini hem de bugün hâlâ yaralar taşıyan yaşayanların sesini kendine ait kılması gerektiğini hisseder; böylece onların haykırışları yeni çatışmalara başlangıç değil, barış ve uyum için çağrı haline gelsin. [195]

Sağlıklı bir gerçekçilik geliştirmek

  1. Hem siyasal idealizmden hem de sinizmden kaçınan sağlıklı bir gerçekçiliğe ihtiyacımız var. Kendi dünya görüşünü korumak için olguları seçici biçimde seçme, onları çarpıtma ve yeniden adlandırma eğiliminde olan bir idealizm türü vardır. Onun savunucuları sonunda kendi kanaatlerine uyacak şekilde inşa edilmiş bir gerçekliğin içinde yaşarlar. Buna karşılık, gözlemi teslimiyetle karıştıran, kuvvet üstün geldiği için her zaman üstün geleceğini savunan yozlaşmış bir gerçekçilik biçimi de vardır. Sahici gerçekçilik dünyayı değiştirmekten vazgeçmez; gerçekten de tam da neyin başarılabileceğini ve bunu başarmak için gereken önlemleri belirlemek amacıyla çıkarları, korkuları, kısıtları ve güç dinamiklerini açıkça tanımlamakla başlar. Siyaseti ahlaka indirgemez; şiddete de teslim olmaz. Bunun yerine, barışı salt bir sözcükten daha fazla kılmak için güvenilir kurumlar, doğrulanabilir güvenceler, sabırlı müzakereler, çatışma önleme ve sivillerin korunması aracılığıyla uygulanabilir yollar arar.

Diyaloğu yeniden canlandırmak

  1. Sevgi medeniyetini inşa etmek için diyaloğa girmeliyiz; çünkü bu, insanlar ve uluslar arasında birlikte varoluşun birincil aracı ve açık çatışmanın alternatifidir. İkinci Dünya Savaşı arifesinde XII. Pius, barışla hiçbir şeyin kaybedilmediğini, savaşla ise her şeyin kaybedilebileceğini olumlamıştır. İnsanların birbirleriyle konuşmaya geri dönmeleri gerektiğinde ısrar etmiştir; çünkü içten ve sebatkâr bir diyalog her zaman onurlu bir çözüm imkânı açar. [196]
  2. Gerçekten de diyalog insan yaşamının olağan bir parçasıdır ve yalnızca Devletler arasındaki ilişkileri ilgilendirmez. Dinlemeye, açık bir tavra, birbirine zaman ayırmaya ve hatta birlikte zaman harcamaya dayalı kardeşlik bağları kurmaya çalışan bir tutum edinmeyi içerir. Çünkü başkalarıyla, farklı olanlarla, yabancılarla ve göçmenlerle sahici karşılaşmalar tecrübe edersek, savaşı hayal etmek bile çok daha zor hale gelir.
  3. Siyasal düzeyde, “iktidar kültürü”nden, diyalog ve diplomasinin çatışmaları çözmenin standart araçları haline geldiği sahici bir “müzakere kültürü”ne geçmeye yönelik acil bir ihtiyaç vardır. Giorgio La Pira, “savaş yönteminin barış yöntemiyle değiştirilmesi: müzakere, karşılaşma, yakınsama yöntemiyle, yani sahici biçimde insani yöntemle!” [197] değiştirilmesi umudunu dile getirmiştir. Bütün halkların ortak bir geleceği paylaştığı farkındalığı, “müzakere kültürü”nün, insanlığı şiddet döngüsünden aşamalı olarak uzaklaştırabilecek, giderek daha fazla paylaşılan bir siyasal ve kültürel bağlılık haline gelmesini talep eder.
  4. Yönetme onuruna ve sorumluluğuna sahip olanlara, Pontifikamın başlangıcında söylediğim sözleri yinelemek istiyorum: “Dünyamızın halkları barış arzuluyor ve liderlerine bütün kalbimle çağrıda bulunuyorum: Buluşalım, konuşalım, müzakere edelim! Savaş asla kaçınılmaz değildir. Silahlar susturulabilir ve susturulmalıdır; çünkü sorunları çözmezler, yalnızca artırırlar. Tarih yapanlar acı tohumları ekenler değil, barış yapıcılardır. Komşularımız öncelikle düşmanlarımız değil, hemcinslerimizdir; nefret edilecek suçlular değil, konuşabileceğimiz başka erkekler ve kadınlardır. Dünyayı iyi olanlar ve kötü olanlar diye bölen şiddet zihniyetine çok özgü Maniheist kavrayışları reddedelim.” [198]
  5. Şiddet zihniyetini reddetmede dinler arası diyalog belirleyici bir rol oynar; çünkü büyük manevi yolların kalbinde bir barış mesajı yatar. [199] Oysa terörizmi, şiddeti ya da savaşı meşrulaştırmak için Tanrı’nın adını kullananlar onun hakiki doğasına ihanet ederler; çünkü din adına savaşmak dinin kendisine saldırmak anlamına gelir. [200] Aziz II. Ioannes Paulus tarafından çağrıştırılan ve Papa Franciscus tarafından — örneğin El-Ezher Büyük İmamı ile diyaloğu aracılığıyla — ileri taşınan “Assisi ruhu,” imanlıların kendi özgül manevi geleneklerinin en sahici kaynaklarından beslenebileceğini gösterir; orada “kutsallaştırılmış nefrete” yer yoktur.

Diplomasi ve çoktaraflılığın zorunluluğu

  1. Uluslararası ilişkilerde diyalog, çatışmaları önlemek ve güven bağlarını yeniden inşa etmek için yeri doldurulamaz bir diplomatik araçtır. Zamanımızı karakterize eden dürtüsel yayınlar, saldırgan retorik ve güç siyaseti karşısında, “diplomasinin çağrısı, daha az ‘uygun’ görülen ya da müzakere için meşru görülmeyen muhataplar dâhil, bütün taraflarla diyaloğu beslemektir.” [201] Bu nedenle, barış sürecini ilerletmek amacıyla çatışan taraflar arasında en silik iyi niyet işaretlerini bile beslemek için her zerre alçakgönüllülük ve sabır kullanılmalıdır.
  2. Siberuzay da bir savaş alanı haline gelmiştir. Yapay zekânın yardımıyla düzenlenen siber saldırılar, data manipülasyonu ve etki kampanyaları, açık silahlı çatışma patlak vermeden önce bile bütün ülkeleri istikrarsızlaştırabilir. Dahası, bu alanda sorumluluğun atfedilmesi çoğu zaman belirsizdir. Bir saldırıyı kimin gerçekleştirdiği açık olmadığında, orantısız tepki, yanlış hesaplama ve tırmanma riski artar. Bu nedenle diplomasi, dijital teknolojilerin kullanımına ilişkin paylaşılan düzenlemeleri müzakere ederek, sivilleri ve en kırılganları “görünmez” fakat gerçek şiddet biçimlerinden korumak amacıyla bu yeni ortamda etkili biçimde işleyebilmelidir.
  3. Uluslararası örgütler, özellikle Birleşmiş Milletler, sevgi medeniyetini teşvik etmek için zorunlu araçlardır; çünkü uluslar arasında diyaloğu ve çatışmaların barışçıl çözümünü, halkların bütünsel gelişimini, en kırılganların korunmasını, silahsızlanmayı ve yaratılışa özeni teşvik edebilirler. Bu tür çabalar aracılığıyla uluslararası topluluk eşitsizlikleri azaltmak, mültecilerin ve azınlıkların haklarını savunmak, kaynakları askerî harcamalardan insani gelişmeye yeniden tahsis etmek ve ortak evimizi korumak için çalışabilir. Kutsal Makam bu çabaları destekler ve onlara eşlik eder; aynı zamanda BM’nin ve uluslararası siyasal sistemin mevcut zayıflıklarının derin reformlara ihtiyaç olduğunu ortaya koyduğunu da kabul eder. Bu yalnızca teknik ayarlamalar meselesi değildir; çünkü ulusların etik temellerini de ilgilendiren kanaatler ve değerler krizi, çoktaraflılığı hakiki ortak iyiliğe doğru yönlendirmeyi daha zor hale getirir. [202]
  4. Uluslararası bağlamda Kutsal Makam’ın diplomasisi, İncil’in merhamet ilkesini siyasal eylem için somut bir ölçüt olarak benimser. Bu, Kutsal Makam’ın kendisini insanlığın hizmetine yerleştirdiği yollardan biridir; böylece hayırseverlik ve hakikat adına vicdanlara çağrıda bulunur, her kişinin onurunu savunur ve yoksullar, göçmenler ve savaş mağdurları adına sesini yükseltir. Bu şekilde papalık diplomasisi Kilise’nin katolikliğini ifade eder ve yeni teknolojilerin bile ortak iyiliğe yöneltilebildiği bir sevgi medeniyetinin inşasına katkıda bulunur.

Dua etmek ve umut etmek

  1. Sorumluluğu uygulamanın bu yolları dua tarafından ayakta tutulur ve buna karşılık duayı besler. Gerçekten de her birimiz için barış öncelikle “Tanrı’dan, hepimizi koşulsuz seven Tanrı’dan” [203] gelir. Bu, İsa’nın Paskalya gününde öğrencilerine verdiği armağandır: “Esenlik sizinle olsun! Bu, dirilmiş Mesih’in barışıdır. Silahsız ve silahsızlandırıcı, alçakgönüllü ve sebatkâr bir barış.” [204] Petrus’un Makamı’na seçildiğim gün Kilise’yi ve dünyayı bu sözlerle selamladım. Şimdi onları yinelemek ve herkesi bu armağan için dua etmeye davet etmek istiyorum. Barış için dua etmekten ve ilişkilerimizde ve toplumda onu gerçekleştirmeye kendimizi adamaktan asla yorulmayalım.

SONUÇ

  1. “Her inşacı nasıl inşa edeceğini dikkatle seçsin” (1 Korintliler 3:10). Aziz Paulus bu sözlerle Korintli Hristiyanları birliği korumaya teşvik etti. Sevgili kardeşlerim, inşa ettiğimiz dünya üzerine düşündük ve yapay zekâ çağında insan kişisini korumanın ne anlama geldiğini kendimize sorduk. Bu düşünümün sonunda, bu çağsal değişimde İncil’in ışığında yol almamızı sağlayacak, ölçülü fakat talepkâr bir Hristiyan yaşam programı önermek istiyorum. Bu yol, Tanrı’nın planını temaşa etmek, Efkaristiya’ya katılarak kilisesel birliği yaşamak, ortak iyilik merkezli bir dünya inşa etmek ve Kutsal Bakire Meryem ile birlik içinde dua etmek aracılığıyla ortaya çıkar.

Söz beden oldu

  1. Dünyamız, çoğu zaman güven verici retorik ve baştan çıkarıcı ideolojilerle örtülen piyasalar ve etki alanları üzerinde denetimi ele geçirme girişimleriyle doludur. Yine de kalplerimiz, Meryem’in Magnificat’ında övdüğü yaklaşıma benzer bilge ve hayırhah bir yaklaşımı özler; Meryem orada Tanrı’nın merhametinin onu sayanlara her kuşakta uzandığını ilan eder. [205] Bu merhamet planı bugün tarih boyunca, algoritmaların ve küresel ağların getirdiği hızlı ve sarsıcı değişimlerin ortasında bile açılmayı sürdürür ve dijital çağda yaşamlarımızı İncil’e göre yaşamak için bir pusulaya dönüşür.
  2. Her şeyin kalbinde Enkarnasyon gizemi, beden olmuş ve aramızda ikamet etmiş Söz vardır. Oğul’un yoksul ve kırılgan bedeni, onurlarından soyulmuş ve sessizliğe indirgenmiş bu kadar çok kardeşin bedenini çağrıştırır. [206] Rab’bin yakınlığı aracılığıyla, barış armağanı dünyaya paradoksal bir şekilde girer. Bunu Tanrı’nın çocukları olma gücü aracılığıyla yapar ve küçüklerin gözyaşları, yaşlıların kırılganlığı, mağdurların sessizliği ve işlemek istemedikleri kötülüğe karşı savaşanların mücadelesi tarafından hareket ettirilmeye kendimizi açtığımızda uyanır. [207] Bu yaralı ama sevilen bedende Baba bize, açıklık ve communion aracılığıyla tamamlanan bir yaşamın hakiki insanlığını gösterir; bu da bizi onun iradesinin gökte olduğu gibi yeryüzünde de gerçekleşmesini arzulamaya götürür. [208]
  3. Geliştirilmiş ve neredeyse bedensiz bir insanlık arayan transhümanizm ve bazı posthümanist düşünce akımlarının vaatlerinde, bizi ilgilendiren bir özlemi, yani daha dolu, sınırlara ve acıya daha az maruz bir yaşama duyulan ihtiyacı tanırız. Yine de Enkarnasyon farklı bir yol açar. Bir yandan eski ve yeni ideolojiler, insanlığı teknoloji aracılığıyla sınırlamaları aşmaya ve tahakküm kurarak başkalarının üzerine yükselmeye teşvik eder. Buna karşıt olarak, Tanrı’nın Oğlu’nun insanlık durumumuza girmesi gizemi oldukça farklı bir şey vaat eder. Yaşayan Tanrı, bizi köleliğin bütün biçimlerinden kurtarmak için tarihimize iner. [209] Zayıflığımızı üstlenir ve onu kurtuluş için bir ortama dönüştürür. Tanrı’ya layık olmayan hiçbir an ya da insani durum yoktur. “İmanımızın öğretisine göre gizemlerimizde yemlikte doğan bir Tanrı’ya, Yahudiye’de yaşayan ve yolculuk eden bir Tanrı’ya, çarmıhta ölen bir Tanrı’ya, mezarda yatan ölü bir Tanrı’ya sahibiz ve ona taparız.” [210] Bu nedenle insanlığın geleceği, yaklaşmanın, dünyanın yükünü paylaşmanın, ilişkileri içeriden dönüştürmenin bu ilahi yolunu karşılama yeteneğinde kendi ölçütünü bulur. “Ey harika… insan Tanrı’dır ve bu Tanrı-İnsan bütün o aşamalardan geçer, bütün o hallere katlanır ve onları soylulaştırır, kutsallaştırır, kendinde ilahlaştırır!” [211] İnsanlığı kurtaran şey, tarihimizin en kırılgan noktasına inen ve onu içeriden yenileyen ilahi sevgidir.
  4. Bu nedenle, imanlılar arasında bir imanlı olarak herkesi, Tanrı’nın Oğlu’nun yüzünde, yapay zekâ çağına da ışık tutan insanlığın azametini temaşa etmeye davet ediyorum. Mesih’te, özgürlüğümüzü ve sorumluluğumuzu sınırlayan teknolojik süreçlerin ilgisiz gözlemcileri olmak yerine, yaratılış işinde işbirliği yapmaya çağrılırız. [212] Kutsal Ruh tarafından her birimize yazılmış onur, eleştirel biçimde düşünme, özgürce seçme ve sevme ve sahici ilişkiler kurma kapasitemizde de görülebilir. Ne kadar sofistike olursa olsun hiçbir hesaplamalı sistem, kendini veren bir kalp ya da iyiyi kötüden ayırt eden bir vicdan yaratamaz. Makineler verimlilikte üstün gelse bile, bakılmayı isteyen bir insan yüzü tarihimizin merkezi olarak kalır. Bu insan yüzü, tarihin yöneldiği doluluktur. Bu “recapitulation” gizemidir: Baba’nın gökte ve yeryüzünde olan her şeyi tek Baş olan Mesih’e geri getirmeyi kararlaştırdığı kesinliği (krş. Efesliler 1:10). Bu planda sahici biçimde insani olan hiçbir şey kaybolmayacaktır. Gerçekten de her şey, yaşamın her parçasını, her gözyaşını ve her sahici insani başarıyı toplayan, onları hiçlikten kurtaran ve kurtarılmış olarak Baba’ya teslim eden Tek Olan’da arıtılacak ve yeniden bir araya getirilecektir.

Mesih’te tek beden

  1. İhtiyaç duyduğumuz maneviyat Efkaristiya maneviyatıdır; yani sevgide kilisesel birliğin maneviyatı. Enkarnasyon ve Paskalya Gizemi, Tanrı’nın insanlık durumumuza girdiğini ve onu kendini armağan edişi aracılığıyla dönüştürdüğünü açığa çıkarır. Bu armağan, Rab’bin kendini verdiği ve Kilise’yi bir araya topladığı Efkaristiya’da mevcut ve etkin kalır; böylece onun sunusu birlik ilkesi ve yeni yaşamın kaynağı olur. Hristiyan dayanışması da bu communion’dan doğar; çünkü “Mesih’le birlik, onun kendisini verdiği herkesle de birliktir.” [213] Aziz Augustinus’un kendi yerel Kilisesi’nin yeni Hristiyanlarına açıkladığı gibi, sunaktaki ekmek ve şarap, imanlıların Mesih’teki birliğinin sakramentidir: “Görülen şey salt fiziksel bir benzerliktir; kavranan şey manevi meyve taşır. Şimdi, Mesih’in bedenini anlamak istiyorsanız, Havari Paulus’un imanlılara konuşmasını dinleyin: birlikte Mesih’in bedenisiniz (1 Korintliler 12:27). Eğer Mesih’in bedeni ve üyeleriyseniz, Rab’bin sofrasına konulan sizin sakramentinizdir; aldığınız sizin sakramentinizdir. ‘Amin’ diye yanıt verirsiniz ve bu şekilde yanıt vererek ona rıza gösterirsiniz. Çünkü ‘Mesih’in Bedeni’ sözlerini işitir ve ‘Amin’ diye yanıt verirsiniz. Öyleyse Mesih’in Bedeni’nin bir üyesi olun ki Amin’iniz doğru olsun!” [214]
  2. Litürjide söylediğimiz “Amin,” yediğimiz Beden ve içtiğimiz Kan bütün yaşamlarımızı şekillendirir. Efkaristiya “Rab’le son derece kişisel bir karşılaşmadır ve yine de asla yalnızca bireysel bir dindarlık eylemi değildir.” [215] Efkaristiya’da, “Mesih’in Kilisesi, onun üyeleri, onun bedeni olduğumuz” gerçekliğinin görünür bir tezahürünü buluruz. Biz onda kardeşleriz. Ve Mesih’te, çok ve çeşitli olsak da biriz: In Illo uno unum.” [216] Efkaristiya bizi adalete ve paylaşıma açar; yoksulluk ya da marjinalleşme tarafından yüklenenlere tercihli bir kaygıyla. Yeni ekonomik ve teknolojik ağlar dışlanma, yalıtılmışlık ve bağımlılıklar üretebilirken, Efkaristiya ile beslenen Kilise, insani bağlantıları koruyan, görünmez olanlara ses veren ve süreçlerin insanların onuruna saygıyı hedeflemesini sağlayan farklı bir paradigmayı görünür kılmaya çağrılır.

Zamanımızın şantiyesi

  1. Tavsiye etmek istediğim maneviyat, Tanrı’nın Krallığı umuduyla hareket eden ve dünyayı ortak iyilik için inşa etmeye adanmış “bilge mimar”ın maneviyatıdır (krş. 1 Korintliler 3:10). Bu düşünümün başında belirttiğim gibi, [217] zamanımızda inşa etme görevi Tanrı’yla ilişkimizi merkeze yerleştirmelidir. Kuralımız, insani sınırlılıkların doğal ve olumlu bir gerçeklik olarak kabulü olmalı ve ortak sorumlulukla ve İncil tarafından karakterize edilen bir dille karakterize edilmelidir. Bu düşünümün sonunda sevgi medeniyeti planı daha açık görülebilir ve şantiye, özellikle köşe taşı Mesih’e sağlam biçimde birleşmiş çok sayıdaki yaşayan taş sayesinde şimdiden çalışır durumda görünür (krş. 1 Petrus 2:4-6). Bu görevde, manevi duygusallığa sığınmadan ya da kendi küçük dünyalarımıza çekilmeden etkin bir rol üstlenmeye çağrılırız. Hakikate sadık olmalı, eğitime yatırım yapmalı, ilişkiler geliştirmeli ve adaleti ve barışı sevmeliyiz.
  2. Hakikate sadık kalalım! Kesintisiz enformasyon, kanaat ve imge akışları içinde yaşarken, giderek daha sofistike algoritmalar aracılığıyla kararları ve tercihleri etkilemenin ne kadar kolay olabileceğini biliyoruz. [218] Bu bağlamda hakikati seven, en çekici içeriğe rağmen doğru olanı tercih eden ve anlık sonuçlardan ziyade bilgelik peşinde koşan kalpler yetiştirmek zorunludur. Mesih’in bize açıkladığı gibi, Tanrı ve insanlık hakkındaki hakikati daima önümüzde tutmalıyız. Gerçekliği, bireysel ya da kolektif olsun bencil çıkarlara göre şekillendirilecek salt maddeymiş gibi gören bireyci ve teknik insanlık görüşünü bir yana bırakmalıyız. [219] Bunun yerine, Papa Franciscus’un “konumlanmış antroposantrizm” [220] dediği şeyi geliştirelim; bu, insan varlığını başka canlı varlıklarla ve bütün yaratılışla ilişkiler ağına gömülü bir yaratık olarak tanır. Hakikate sadakat, teknolojinin sunduğu imkânların, hem her kişinin onurunu hem de ortak evimizin geleceğini koruyabilen, bilgelikle damgalanmış bir çerçeve içinde bütünleştirilmesini gerektirir.
  3. Kendimizden başlayarak eğitime yatırım yapalım! Hepimizin, dijital dünyayla insanî bir şekilde angajmana girmeyi, imanda ve İncil’e göre yaşanan yaşamda eğitimimizin ayrılmaz bir parçası olarak öğrenmeye ihtiyacı vardır. Gerçekten de dijital dünyayı evangelize edilecek yeni bir kıta olarak görmeliyiz; iman bakımından olgun cömert misyonerler gerektiren bir kıta. Özel bir biçimde, yetişkinlerin, kapsamlı ve paylaşılan eğitim ortaklıklarının desteğiyle her gün sabırla çalışmaya hazırlanmış eğitim zanaatkârları olarak çağrılarını yeniden keşfetmelerine ihtiyacımız var. Bugün, çocuklara ve gençlere sorumlu ilişkiler geliştirmek için teknolojiyi kullanmada eşlik etmek, riskleri tanımalarına ve içsel özgürlüğü besleyen şeyi seçmelerine yardım etmek, somut bir hayırseverlik biçimidir ve onların onurunu koruyacaktır. Yeni kuşaklara teknolojik evrimin önceden belirlenmiş bir yol izlemediğini, kişisel ve kolektif sorumluluk tarafından yönlendirilebileceğini öğretmek, ortak iyiliğe yönelik en değerli hizmetlerden birini oluşturur.
  4. İlişkileri geliştirelim! Hızı ve parçalanmayı kayıran bir çağda insan kişisi hâlâ dikkatli zihinlerden, nazik sözlerden ve şefkate yetenekli ellerden özen ve tanınma almayı özler. Dijital kültür bağlantıları çoğaltır ve etkileşim için yeni fırsatlar sunar; yine de insan kalbi sahici yakınlığa yönelik geri alınamaz bir ihtiyacı korur. Herkesi, paylaşılan yemekler, Hristiyan topluluk buluşmaları, yalnızlarla geçirilen zaman ve yoksullara hizmet gibi fiziksel mevcudiyetin kritik kaldığı yerleri ve zamanları kıymetli tutmaya davet ediyorum. Bunlar, her kişinin bedeninin Tanrı’nın ikametgâhı ve Kutsal Ruh’un tapınağı olduğuna inanmayı sürdüren bir insanlığın işaretleridir. Çağdaş kültürün sunduğu antropolojik modelleri değerlendirme ölçütü haline gelen şey tam da görkem ile kırılganlık arasındaki bu ahittir.
  5. Adaleti ve barışı sevelim! İletişimi ve kaynaklara erişimi kolaylaştıran aynı teknolojiler, en kırılganları sömüren, yeni kölelik biçimleri yaratan ve çatışmadan kâr elde eden modelleri de destekleyebilir. Her teknik ya da ekonomik karar, manevi ayırt ediş içermeli ve yapay zekâdaki ilerlemelerin adaleti ve katılımı teşvik edip etmediğini ya da serveti ve gücü seçkin az sayıda kişinin elinde yoğunlaştırıp yoğunlaştırmadığını değerlendirmek için bir fırsat olmalıdır. Dijital üretimin tedarik zincirlerinin, cihazlarımızın ardında gizlenen çalışma koşullarının ve manipülasyon ile savaştan kâr elde eden mekanizmaların dikkatli biçimde incelenmesini teşvik ederim. Aynı zamanda hakkaniyeti, katılımı ve yaratılışa özeni beslemenin pratik yolları bulunmalıdır. Biz, “aşağıda yeni bir hikâye yaratmak” için gökten inen O’na kök salmış bir umut ilan ediyoruz. Bu nedenle iman edenler, daha büyük bir adaletin eşitsizliğin yerini almasını ve savaş sanayisinin barış zanaatıyla ikame edilmesini sağlamaya adanırlar. [221]
  6. Geleceğe bakarken, başlangıçta yoldaşımız ve rehberimiz olarak seçtiğimiz Nehemya imgesini hatırlatmak isterim. Nehemya harap olmuş bir şehrin çığlığını işitti, o acıyı duaya taşıdı, Tanrı’nın önünde ayırt etti, yardım istedi, geri dönmek için izin aldı, işi örgütledi, iç ve dış direnişle yüzleşti ve halkın yardımıyla Yeruşalim surlarını tuğla tuğla yeniden inşa etti. Bu dijital dönüşüm çağında onda kendi çağrımızın çarpıcı bir meselini görüyorum: sosyal ve kültürel kırılmaların pasif seyircileri ya da çöken şeyin salt yorumcuları olmak değil; yıkılmış olanı yeniden inşa etmek ve tehdit altında olanı korumak için tarihin şantiyelerine — araştırma laboratuvarlarına, teknoloji şirketlerine, okullara, medyaya, kurumlara ve yerel topluluklara — girmeye hazırlanmış erkekler ve kadınlar olmak. Nehemya gibi biz de dinleme ile cesareti, dua ile sorumluluğu birleştirmeye çağrılırız; böylece teknokratik bir zihniyet ya da partizan çıkarlar üstün geliyor gibi göründüğünde bile, insan şehri yaşamaya daha uygun bir yer haline gelebilsin.
  7. Yeruşalim’i yeniden inşa etme imgesi, her şeyden önce bize bir armağan olarak verilen kutsal şehir hakkındaki Yeni Ahit vaadini çağrıştırır. Vahiy Kitabı’nda yeni Yeruşalim, Tanrı’nın bütün halkı için bir armağan olarak, “kocası için süslenmiş bir gelin gibi hazırlanmış” halde iner (Vahiy 21:2). Yeruşalim’in surları artık savunma tahkimatları değil, Kuzu’nun Gelini’nin değerli süsleridir. Nehemya’nın bu kadar özenle koruduğu kapıları bütün uluslara kalıcı olarak açık kalır. Tanrı’nın mevcudiyeti herkese ışık ve yaşam sunar. Şehir, susamışlara sunulan diri suyuyla ve yaprakları “ulusların şifası için” olan yaşam ağacıyla yeni bir Aden’dir (Vahiy 22:2). Onun tamamlanışını beklerken, bu vizyon önümüze bir teşvik olarak konur — bölünmelerimizi aşmaya ve birlikte çalışmaya yönelik bir çağrı — çünkü bu, dün, bugün ve sonsuza dek İsa Mesih’in yoludur.

Umudun ilahisi: Magnificat

  1. Baba’nın sevgi dolu planını temaşa eden imanı; bizi tek bir kilisesel bedende birleştiren sevgiyi; ve dünyadaki eylemlerimizi ayakta tutan umudu ele aldıktan sonra, Hristiyan yaşam için bu programın dördüncü sütunu duadır. Meryem’in ilahisi bağlılığımıza eşlik eder. Elizabeth ona Rab’bin annesi olduğunu duyurduğunda, Meryem övgü ve sevinç ilahisine yükselir. Onun canı Rab’bi yüceltir ve ruhu Kurtarıcısı Tanrı’da sevinir; çünkü Tanrı kendi kurtuluş planı için genç, yoksul ve alçakgönüllü bir kızı seçmiştir. Meryem birdenbire bütün tarihi bu vahyin merceğinden görür. Çevresinde hiçbir şey değişmemiştir; kendi zamanının sosyo-politik durumu aynı kalır. Romalılar toprağını denetlemeyi sürdürür ve halkı hâlâ boyunduruk altında ve aşağılanmış durumdadır. Yine de onun içinde her şey değişmiştir ve bu, görünmez olanı görmesini sağlar. Tanrı kolunun gücünü zaten göstermiştir; gururluları zaten dağıtmış, güçlüleri aşağı indirmiş, alçakgönüllüleri yükseltmiş, açları iyi şeylerle doyurmuş ve zenginleri elleri boş göndermiştir. Kulu İsrail’e zaten yardım etmiştir. Tanrı “alçakgönüllülerden yana olur. Onun planı, çoğu zaman ‘gururluların, güçlülerin ve zenginlerin’ zafer kazandığını gören insani olayların opak bağlamının altında gizlidir. Yine de onun gizli gücü sonunda açığa çıkmaya yazgılıdır.” [222]
  2. Kutsal Bakire Meryem yalnızca bize Tanrı’nın görünmez işini tanımayı öğretmez; aynı zamanda bakışımızı “insanlığın kırıldığı ve dünyanın çarpıldığı noktalara: alçakgönüllüler ile güçlüler, yoksullar ile zenginler, doymuşlar ile açlar arasındaki karşıtlığa” yöneltir ve bize “dünyaya daha aşağı bir konumdan bakmayı: güçlülerden ziyade acı çekenlerin gözleriyle; tarihe güçlülerin perspektifinden ziyade küçüklerin gözleriyle bakmayı; tarih olaylarını dulun, yetimin, yabancının, yaralı çocuğun, sürgünün ve kaçkının bakış açısından yorumlamayı” öğretir. [223] Böylece Kutsal Bakire “Kurtuluş’un şairi ve peygamberesi” olur; çünkü onun dudaklarında “şimdiye dek dile getirilmiş en güçlü ve en yenilikçi ilahi, Magnificat” ilan edilir; “Hristiyan ekonomisinin dönüştürücü vizyonunu, kökenini ve gücünü hâlâ Hristiyanlıktan alan tarihsel ve sosyal sonucu açığa çıkaran odur.” [224]
  3. Meryem’le aynı imanla, kim olduğumuzu ve sahip olduklarımızı paylaşarak dünyamızda “umut dokuyucuları” olalım; böylece İsa’nın mevcudiyeti aramızda büyüsün ve Krallığı biçim alsın. Gündelik yaşamın alçakgönüllü sadakatinde, yapay zekâ çağı bile Kutsal Ruh’un yaşamlarımızda sevgi medeniyetini meydana getirdiği bir zaman haline gelebilir. Gerçekten de Rab her şeyi yeni kılmayı sürdürür ve her çağa Enkarnasyon ışığında kurtuluş tarihinin parçası olma imkânı sunar. Arzumuzu Mesih’in Annesi’ne, Magnificat Kadını’na emanet ediyorum; bu değişim zamanında adımlarımıza rehberlik etsin ve her birimizde İncil’e hakiki imanı korusun, böylece Tanrı’nın ikametgâhını kurduğu insanlığın azametine tanıklık edebilelim.

Roma’da, Aziz Petrus’ta, 15 Mayıs 2026’da, Pontifikamın ikinci yılında verilmiştir.

LEO PP. XIV

[1] İkinci Vatikan Ekümenik Konsili, Pastoral Anayasa Gaudium et Spes, 22: AAS 58 (1966), 1042.

[2] Krş. aynı yer, 11: AAS 58 (1966), 1033-1034.

[3] İkinci Vatikan Ekümenik Konsili, Dogmatik Anayasa Lumen Gentium, 1: AAS 57 (1965), 5.

[4] Krş. XIII. Leo, Genelge Mektubu Rerum Novarum (15 Mayıs 1891), 22: ASS 23 (1890-1891), 653.

[5] XVI. Benedictus, Genelge Mektubu Caritas in Veritate (29 Haziran 2009), 69: AAS 101 (2009), 702.

[6] Franciscus, Genelge Mektubu Laudato Si’ (24 Mayıs 2015), 104: AAS 107 (2015), 888.

[7] Aynı yer.

[8] Aziz Augustinus, İtiraflar, I, 1, 1: CCSL 27, Turnhout 1981, 1.

[9] Franciscus, Apostolik Öğüt Evangelii Gaudium (24 Kasım 2013), 183: AAS 105 (2013), 1097.

[10] İkinci Vatikan Ekümenik Konsili, Pastoral Anayasa Gaudium et Spes, 36: AAS 58 (1966), 1054; krş. Laiklerin Havariliği Üzerine Kararname Apostolicam Actuositatem, 7: AAS 58 (1966), 843-844.

[11] İkinci Vatikan Ekümenik Konsili, Pastoral Anayasa Gaudium et Spes, 44: AAS 58 (1966), 1065.

[12] Franciscus, Apostolik Öğüt Evangelii Gaudium (24 Kasım 2013), 257; AAS 105 (2013), 1123.

[13] Aziz II. Ioannes Paulus, “Motu Proprio” yayımlanan Apostolik Mektup Socialium Scientiarum (1 Ocak 1994): AAS 86 (1994), 209.

[14] Franciscus, Genelge Mektubu Laudato Si’ (24 Mayıs 2015), 61: AAS 107 (2015), 871.

[15] Krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Sollicitudo Rei Socialis (30 Aralık 1987), 41: AAS 80 (1988), 570-572.

[16] Aziz II. Ioannes Paulus, Apostolik Mektup Tertio Millennio Adveniente (10 Kasım 1994), 35: AAS 87 (1995), 27.

[17] “Centesimus Annus Pro Pontifice” Vakfı Üyelerine Hitap (17 Mayıs 2025): AAS 117 (2025), 696.

[18] Franciscus, Apostolik Öğüt Evangelii Gaudium (24 Kasım 2013), 222: AAS 105 (2013), 1111.

[19] Krş. aynı yer, 236: AAS 105 (2013), 1115; Franciscus, Genelge Mektubu Fratelli Tutti (3 Ekim 2020), 215: AAS 112 (2020), 1045-1046.

[20] İkinci Vatikan Ekümenik Konsili, Dogmatik Anayasa Lumen Gentium, 13: AAS 57 (1965), 17.

[21] Krş. Aziz VI. Paulus, Apostolik Mektup Octogesima Adveniens (14 Mayıs 1971), 4: AAS 63 (1971), 403.

[22] Krş. Franciscus, Apostolik Öğüt Evangelii Gaudium (24 Kasım 2013), 243: AAS 105 (2013), 1118.

[23] Krş. XII. Pius, Apostolik Öğüt Menti Nostrae (23 Eylül 1950): AAS 42 (1950), 657-702.

[24] Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Centesimus Annus (1 Mayıs 1991), 5: AAS 83 (1991), 799.

[25] XI. Pius, Genelge Mektubu Quadragesimo Anno (15 Mayıs 1931), 39: AAS 23 (1931), 189; krş. XII. Pius, “Rerum Novarum”un 50. Yıldönümü Üzerine Radyo Mesajı: AAS 33 (1941), 198.

[26] Krş. XII. Pius, Kutsal Kardinaller Koleji’ne ve Roma Prelaturası’na Hitap (24 Aralık 1940): AAS 33 (1941), 13.

[27] Krş. Aziz XXIII. Ioannes, Genelge Mektubu Mater et Magistra (15 Mayıs 1961), 2-3: AAS 53 (1961), 402.

[28] Krş. Aziz XXIII. Ioannes, Genelge Mektubu Pacem in Terris (11 Nisan 1963), 87: AAS 55 (1963), 301.

[29] Krş. İkinci Vatikan Ekümenik Konsili, Pastoral Anayasa Gaudium et Spes, 26: AAS 58 (1966), 1046-1047.

[30] Krş. İkinci Vatikan Ekümenik Konsili, Bildirge Dignitatis Humanae, 2: AAS 58 (1966), 930-931.

[31] Aziz VI. Paulus, Genelge Mektubu Populorum Progressio (26 Mart 1967), 14: AAS 59 (1967), 264.

[32] Aynı yer, 76: AAS 59 (1967), 299.

[33] Krş. Aziz VI. Paulus, Apostolik Mektup Octogesima Adveniens (14 Mayıs 1971), 4-7: AAS 63 (1971); 404-406.

[34] Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Sollicitudo Rei Socialis (30 Aralık 1987), 36: AAS 80 (1988), 561.

[35] Krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Laborem Exercens (14 Eylül 1981), 19: AAS 73 (1981), 625-629.

[36] Krş. aynı yer, 10: AAS 73 (1981), 600-602.

[37] Krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Sollicitudo Rei Socialis (30 Aralık 1987), 14: AAS 80 (1988), 526-528.

[38] Krş. aynı yer, 16: AAS 80 (1988), 531.

[39] Krş. aynı yer, 31-33: AAS 80 (1988), 555-559.

[40] Krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Centesimus Annus (1 Mayıs 1991), 46: AAS 83 (1991), 850-851.

[41] Krş. aynı yer, 42: AAS 83 (1991), 844-846.

[42] XVI. Benedictus, Genelge Mektubu Caritas in Veritate (29 Haziran 2009), 21: AAS 101 (2009), 656.

[43] Krş. aynı yer, 22: AAS 101 (2009), 657.

[44] Krş. aynı yer, 24: AAS 101 (2009), 658-659.

[45] Krş. aynı yer, 36: AAS 101 (2009), 671-672.

[46] Aynı yer, 2: AAS 101 (2009), 642.

[47] Krş. Franciscus, Apostolik Öğüt Evangelii Gaudium (24 Kasım 2013), 198: AAS 105 (2013), 1103.

[48] Franciscus, Genelge Mektubu Laudato Si’ (24 Mayıs 2015), 49: AAS 107 (2015), 866.

[49] Franciscus, Genelge Mektubu Fratelli Tutti (3 Ekim 2020), 127: AAS 112 (2020), 1013.

[50] Franciscus, Genelge Mektubu Dilexit Nos (24 Ekim 2024), 167: AAS 116 (2024), 1421.

[51] Krş. Adalet ve Barış için Papalık Konseyi, Kilise’nin Sosyal Öğretisi Özeti, Vatikan 2004, 32.

[52] İkinci Vatikan Ekümenik Konsili, Pastoral Anayasa Gaudium et Spes, 24: AAS 58 (1966), 1045.

[53] Aynı yer, 22: AAS 58 (1966), 1042.

[54] Krş. Adalet ve Barış için Papalık Konseyi, Kilise’nin Sosyal Öğretisi Özeti, 38.

[55] Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Redemptor Hominis (4 Mart 1979), 14: AAS 71 (1979), 284.

[56] Krş. XVI. Benedictus, Genelge Mektubu Caritas in Veritate (29 Haziran 2009), 11: AAS 101 (2009), 647-648.

[57] Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Veritatis Splendor (6 Ağustos 1993), 31: AAS 85 (1993), 1159.

[58] Krş. İkinci Vatikan Ekümenik Konsili, Pastoral Anayasa Gaudium et Spes, 26: AAS 58 (1966), 1046-1047.

[59] Krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Centesimus Annus (1 Mayıs 1991), 11: AAS 83 (1991), 806-807.

[60] Krş. İnanç Doktrini Dikasterliği, Bildirge Dignitas Infinita (2 Nisan 2024), 7: AAS 116 (2024), 592-593.

[61] Krş. aynı yer, 8: AAS 116 (2024), 593-594.

[62] Aynı yer, 1: AAS 116 (2024), 589-590.

[63] Krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Osnabrück Katedrali’nde engelli insanlarla Angelus (16 Kasım 1980): Insegnamenti di Giovanni Paolo II, cilt III/2, Vatikan 1980, 1232.

[64] Adalet ve Barış için Papalık Konseyi, Kilise’nin Sosyal Öğretisi Özeti, 152.

[65] Krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Birleşmiş Milletler 50. Genel Kurulu’na Hitap (5 Ekim 1995), 2: Insegnamenti di Giovanni Paolo II, cilt XVIII/2, Vatikan 1998, 731.

[66] Aziz II. Ioannes Paulus, Birleşmiş Milletler 34. Genel Kurulu’na Hitap (2 Ekim 1979), 7: AAS 71 (1979), 1148.

[67] Aziz II. Ioannes Paulus, 32. Dünya Barış Günü Mesajı (1 Ocak 1999), 3: AAS 91 (1999), 379.

[68] Krş. Aziz XXIII. Ioannes, Genelge Mektubu Pacem in Terris (11 Nisan 1963), 5: AAS 55 (1963), 259.

[69] Aziz VI. Paulus, İnsan Hakları Uluslararası Konferansı’na Mesaj (15 Nisan 1968): AAS 60 (1968), 285.

[70] Krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Evangelium Vitae (25 Mart 1995), 2: AAS 87 (1995), 402.

[71] Krş. İkinci Vatikan Ekümenik Konsili, Pastoral Anayasa Gaudium et Spes, 27: AAS 58 (1966), 1047-1048; krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Veritatis Splendor (6 Ağustos 1993), 80: AAS 85 (1993), 1197-1198; krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Evangelium Vitae (25 Mart 1995), 7-28: AAS 87 (1995), 408-427.

[72] Franciscus, Genelge Mektubu Fratelli Tutti (3 Ekim 2020), 208: AAS 112 (2020), 1043.

[73] Krş. aynı yer, 209: AAS 112 (2020), 1043-1044.

[74] Aynı yer, 23: AAS 112 (2020), 977. Krş. Apostolik Öğüt Evangelii Gaudium (24 Kasım 2013), 212: AAS 105 (2013), 1108.

[75] XVI. Benedictus, Apostolik Öğüt Sacramentum Caritatis (22 Şubat 2007), 83: AAS 99 (2007), 169.

[76] İkinci Vatikan Ekümenik Konsili, Pastoral Anayasa Gaudium et Spes, 26, AAS 58 (1966), 1046-1047.

[77] Krş. Adalet ve Barış için Papalık Konseyi, Kilise’nin Sosyal Öğretisi Özeti, 164.

[78] Franciscus, Apostolik Öğüt Evangelii Gaudium (24 Kasım 2013), 235: AAS 105 (2013), 1115.

[79] Franciscus, Genelge Mektubu Fratelli Tutti (3 Ekim 2020), 105: AAS 112 (2020), 1005.

[80] Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Sollicitudo Rei Socialis (30 Aralık 1987), 38: AAS 80 (1988), 564.

[81] Franciscus, Apostolik Öğüt Evangelii Gaudium (24 Kasım 2013), 220: AAS 105 (2013), 1110.

[82] Adalet ve Barış için Papalık Konseyi, Kilise’nin Sosyal Öğretisi Özeti, 169.

[83] Franciscus, Genelge Mektubu Fratelli Tutti (3 Ekim 2020), 16: AAS 112 (2020), 974.

[84] Krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Birleşmiş Milletler 50. Genel Kurulu’na Hitap (5 Ekim 1995), 8: Insegnamenti di Giovanni Paolo II, cilt XVIII/2, 735.

[85] Adalet ve Barış için Papalık Konseyi, Kilise’nin Sosyal Öğretisi Özeti, 171.

[86] Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Centesimus Annus (1 Mayıs 1991), 31: AAS 83 (1991), 831.

[87] Aziz II. Ioannes Paulus, Recife’de çiftçiler için kutlanan Ayin sırasında Homili (7 Temmuz 1980), 4: AAS 72 (1980), 926.

[88] Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Laborem Exercens (14 Eylül 1981), 19: AAS 73 (1981), 626.

[89] Franciscus, Genelge Mektubu Laudato Si’ (24 Mayıs 2015), 93: AAS 107 (2015), 884; krş. Genelge Mektubu Fratelli Tutti (3 Ekim 2020), 120: AAS 112 (2020), 1010.

[90] Franciscus, Apostolik Öğüt Evangelii Gaudium (24 Kasım 2013), 189: AAS 105 (2013), 1099.

[91] Krş. Adalet ve Barış için Papalık Konseyi, Kilise’nin Sosyal Öğretisi Özeti, 187.

[92] Krş. XIII. Leo, Genelge Mektubu Rerum Novarum (15 Mayıs 1891), 26: ASS 23 (1890-1891), 656.

[93] Krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Centesimus Annus (1 Mayıs 1991), 11: AAS 83 (1991), 806-807.

[94] Krş. aynı yer.

[95] Krş. aynı yer, 48: AAS 83 (1991), 852-854.

[96] Krş. Franciscus, Genelge Mektubu Fratelli Tutti (3 Ekim 2020), 169: AAS 112 (2020), 1028.

[97] Krş. aynı yer, 168: AAS 112 (2020), 1027-1028.

[98] Krş. Aziz VI. Paulus, Genelge Mektubu Populorum Progressio (26 Mart 1967), 17: AAS 59 (1967), 265-266.

[99] Franciscus, Genelge Mektubu Fratelli Tutti (3 Ekim 2020), 32 ve 54: AAS 112 (2020), 980 ve 988.

[100] Krş. XVI. Benedictus, Genelge Mektubu Caritas in Veritate (29 Haziran 2009), 58: AAS 101 (2009), 693-694.

[101] Franciscus, Genelge Mektubu Fratelli Tutti (3 Ekim 2020), 116: AAS 112 (2020), 1009.

[102] Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Sollicitudo Rei Socialis (30 Aralık 1987), 38: AAS 80 (1988), 564.

[103] Franciscus, Genelge Mektubu Fratelli Tutti (3 Ekim 2020), 116: AAS 112 (2020), 1009.

[104] Krş. XVI. Benedictus, Genelge Mektubu Caritas in Veritate (29 Haziran 2009), 48: AAS 101 (2009), 685.

[105] Krş. İkinci Vatikan Ekümenik Konsili, Pastoral Anayasa Gaudium et Spes, 25: AAS 58 (1966), 1045-1046.

[106] Krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Sollicitudo Rei Socialis (30 Aralık 1987), 42: AAS 80 (1988), 572-574.

[107] Franciscus, Apostolik Öğüt Evangelii Gaudium (24 Kasım 2013), 53: AAS 105 (2013), 1042.

[108] Krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Sollicitudo Rei Socialis (30 Aralık 1987), 36-37: AAS 80 (1988), 561-564.

[109] Krş. Franciscus, 110. Dünya Göçmenler ve Mülteciler Günü Mesajı (29 Eylül 2024): AAS 116 (2024), 735.

[110] Aziz VI. Paulus, Genelge Mektubu Populorum Progressio (26 Mart 1967), 14: AAS 59 (1967), 264.

[111] Krş. aynı yer, 17: AAS 59 (1967), 265-266; Franciscus, Genelge Mektubu Fratelli Tutti (3 Ekim 2020), 125-127: AAS 112 (2020), 1012-1013.

[112] Krş. Aziz VI. Paulus, Genelge Mektubu Populorum Progressio (26 Mart 1967), 14: AAS 59 (1967), 264; XVI. Benedictus, Kutsal Makam’a akredite Diplomatik Korpusa Hitap (8 Ocak 2007): AAS 99 (2007), 73; Franciscus, Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu Yerli Halklar Forumu 3. Küresel Buluşması Katılımcılarına Hitap (15 Şubat 2017): AAS 109 (2017), 244-245.

[113] Piskoposlar Sinodu XVI. Olağan Genel Kurulu İkinci Oturumu Nihai Belgesi (26 Ekim 2024), 17.

[114] Krş. aynı yer, 11.

[115] Krş. aynı yer, 103-108.

[116] Krş. aynı yer, 100-101.

[117] Krş. Franciscus, Genelge Mektubu Fratelli Tutti (3 Ekim 2020), 94: AAS 112 (2020), 1001.

[118] Krş. Adalet ve Barış için Papalık Konseyi, Kilise’nin Sosyal Öğretisi Özeti, 53.

[119] Krş. Franciscus, Genelge Mektubu Laudato Si’, (24 Mayıs 2015), 106-109: AAS 107 (2015), 889-891.

[120] R. Guardini, Das Ende der Neuzeit, Würzburg 1951, 89.

[121] Aziz VI. Paulus, FAO’nun 25. Yıldönümü vesilesiyle Hitap (16 Kasım 1970): AAS 62 (1970), 833.

[122] Krş. Franciscus, Kapsayıcı Kapitalizm Konseyi’ne Hitap (11 Kasım 2019): L’Osservatore Romano, 11-12 Kasım 2019, 8.

[123] Krş. İnanç Doktrini Dikasterliği – Kültür ve Eğitim Dikasterliği, Not Antiqua et Nova (14 Ocak 2025): AAS 117 (2025), 159-210; Franciscus, 57. Dünya Barış Günü Mesajı (8 Aralık 2023): AAS 116 (2024), 54-64; Franciscus, 58. Dünya Sosyal İletişim Günü Mesajı (24 Ocak 2024): AAS 116 (2024), 261-266; Franciscus, Yapay Zekâ Üzerine G7 Oturumu’na Hitap: “Heyecan verici ve korkutucu bir araç” (14 Haziran 2024): AAS 116 (2024), 866-875; Uluslararası Teoloji Komisyonu, Quo vadis, humanitas? İnsanlığın geleceğine ilişkin bazı senaryolar karşısında Hristiyan antropolojisi üzerine düşünmek (9 Şubat 2026); 60. Dünya Sosyal İletişim Günü Mesajı (24 Ocak 2026): L’Osservatore Romano, 24 Ocak 2026, 2-3.

[124] Krş. İnanç Doktrini Dikasterliği – Kültür ve Eğitim Dikasterliği, Not Antiqua et Nova (14 Ocak 2025), 96: AAS 117 (2025), 201.

[125] Franciscus, Kültür ve Eğitim Dikasterliği tarafından teşvik edilen “Minerva Diyalogları” Buluşması Katılımcılarına Hitap (27 Mart 2023): AAS 115 (2023), 465.

[126] Krş. İnanç Doktrini Dikasterliği – Kültür ve Eğitim Dikasterliği, Not Antiqua et Nova (14 Ocak 2025), 41: AAS 117 (2025), 178.

[127] Krş. aynı yer, 44-45: AAS 117 (2025), 179-180.

[128] Krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Centesimus Annus (1 Mayıs 1991), 40: AAS 83 (1991), 843.

[129] Krş. Uluslararası Teoloji Komisyonu, Quo vadis, humanitas? İnsanlığın geleceğine ilişkin bazı senaryolar karşısında Hristiyan antropolojisi üzerine düşünmek (9 Şubat 2026), 63.

[130] Krş. Aziz VI. Paulus, FAO’nun 25. yıldönümü vesilesiyle Söylev (16 Kasım 1970): AAS 62 (1970), 833.

[131] Uluslararası Teoloji Komisyonu, Quo vadis, humanitas? İnsanlığın geleceğine ilişkin bazı senaryolar karşısında Hristiyan antropolojisi üzerine düşünmek (9 Şubat 2026), 3.

[132] “Kalbi değersizleştirirsek, kalpten konuşmanın, kalple hareket etmenin, kalbi yetiştirmenin ve iyileştirmenin ne anlama geldiğini de değersizleştiririz. Kalbin özgüllüğünü takdir etmekte başarısız olursak, yalnızca zihnin iletemediği mesajları kaçırırız; başkalarıyla karşılaşmalarımızın zenginliğini kaçırırız; şiiri kaçırırız. Tarihin ve kendi geçmişimizin izini de kaybederiz, çünkü gerçek kişisel tarihimiz kalple inşa edilir. Yaşamlarımızın sonunda, önemli olacak olan yalnızca budur.” Franciscus, Genelge Mektubu Dilexit Nos (24 Ekim 2024), 11: AAS 116 (2024), 1372.

[133] V. Frankl, Man’s Search for Meaning. An Introduction to Logotherapy, Boston 1963, 213.

[134] Aziz Thomas Aquinas, Summa Theologiae, I-II, q. 112, a. 1, co; q. 114, a, 5, co.: ed. Leonina, VII, Roma 1892, 323 ve 349.

[135] Krş. aynı yer, q. 114, a. 1, co.: ed. Leonina, VII, 344.

[136] Krş. Aziz Thomas Aquinas, Super Boetium de Trinitate, q. 1, a. 2, ad 3: ed. Leonina, L, Roma 1992, 96; Summa Theologiae, I, q. 7, a. 1, ad 3: ed. Leonina, IV, Roma 1888, 72.

[137] Franciscus, Apostolik Öğüt Evangelii Gaudium, (24 Kasım 2013), 8: AAS 105 (2013), 1022.

[138] Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Redemptor Hominis (4 Mart 1979), 15: AAS 71 (1979), 286-287.

[139] Aziz Augustinus, De civitate Dei, XIV, 28: CCSL 48, Turnhout 1955, 451.

[140] XVI. Benedictus, Genelge Mektubu Caritas in Veritate (29 Haziran 2009), 34: AAS 101 (2009), 668-669.

[141] Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Veritatis Splendor (6 Ağustos 1993), 32: AAS 85 (1993), 1159.

[142] Franciscus, Genelge Mektubu Fratelli Tutti (3 Ekim 2020), 207: AAS 112 (2020), 1043.

[143] H. Arendt, The Origins of Totalitarianism, III, New York 1962, 474.

[144] Medya Temsilcilerine Hitap (12 Mayıs 2025): AAS 117 (2025), 681-682.

[145] XVI. Benedictus, 47. Dünya Sosyal İletişim Günü Mesajı (24 Ocak 2013): AAS 105 (2013), 183.

[146] Bay Philip Pullella ve Bayan Valentina Alazraki’ye Pian Tarikatı Büyük Haç Şövalyesi ve Damesi rütbesinin verilmesi vesilesiyle Hitap (13 Kasım 2021): L’Osservatore Romano, 13 Kasım 2021, 12.

[147] Krş. Platon, VII. Mektup, 344b-c: ed. Souilhé, XIII/1, Paris 1931 (CUF, Série grecque 63), 54.

[148] “Yapay Zekâ Çağında Çocukların ve Ergenlerin Onuru” Konferansı Katılımcılarına Hitap (13 Kasım 2025): L’Osservatore Romano, 13 Kasım 2025, 3.

[149] Krş. RCS Academy Danışma Kurulu üyelerine Hitap (7 Kasım 2025): L’Osservatore Romano 7 Kasım 2025, 4.

[150] Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Laborem Exercens (14 Eylül 1981), 3: AAS 73 (1981), 584.

[151] Krş. Franciscus, Genelge Mektubu Laudato Si’ (24 Mayıs 2015), 128: AAS 107 (2015), 898.

[152] İnanç Doktrini Dikasterliği — Kültür ve Eğitim Dikasterliği, Not Antiqua et Nova (14 Ocak 2025), 67: AAS 117 (2025), 188-189.

[153] Krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Laborem Exercens, (14 Eylül 1981), 18: AAS 73 (1981), 622-625.

[154] Krş. Franciscus, Genelge Mektubu Laudato Si’ (24 Mayıs 2015), 109: AAS 107 (2015), 891.

[155] Krş. XVI. Benedictus, Genelge Mektubu Caritas in Veritate (29 Haziran 2009), 32: AAS 101 (2009), 666.

[156] Krş. Adalet ve Barış için Papalık Konseyi, Kilise’nin Sosyal Öğretisi Özeti, 268.

[157] Krş. XVI. Benedictus, Genelge Mektubu Caritas in Veritate (29 Haziran 2009), 64: AAS 101 (2009), 698.

[158] Krş. Franciscus, Genelge Mektubu Laudato Si’ (24 Mayıs 2015), 129: AAS 107 (2015), 899.

[159] Krş. aynı yer.

[160] Krş. Franciscus, Genelge Mektubu Fratelli Tutti (3 Ekim 2020), 108: AAS 112 (2020), 1006.

[161] Krş. İnanç Doktrini Dikasterliği — Bütünsel İnsani Gelişmenin Teşviki Dikasterliği, Oeconomicae et Pecuniariae Quaestiones. Mevcut Ekonomik-Finansal Sistemin Bazı Yönlerine İlişkin Etik Ayırt Ediş için Değerlendirmeler (6 Ocak 2018), 6: AAS 110 (2018), 772.

[162] Franciscus, Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD) personeline Selamlama (14 Şubat 2019): AAS 111 (2019), 309. Krş. XVI. Benedictus, Genelge Mektubu Caritas in Veritate (29 Haziran 2009), 22: AAS 101 (2009), 657.

[163] Krş. aynı yer, 36: AAS 101 (2009), 671-672.

[164] Krş. Franciscus, Apostolik Öğüt Evangelii Gaudium (24 Kasım 2013), 204: AAS 105 (2013), 1105-1106.

[165] Krş. Aziz VI. Paulus, Genelge Mektubu Populorum Progressio (26 Mart 1967), 87: AAS 59 (1967), 299.

[166] Krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Genelge Mektubu Centesimus Annus (1 Mayıs 1991), 39: AAS 83 (1991), 841.

[167] Krş. Adalet ve Barış için Papalık Konseyi, Kilise’nin Sosyal Öğretisi Özeti, 211.

[168] Krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Ailelere Mektup Gratissimam Sane (2 Şubat 1994), 17: AAS 86 (1994), 903-906.

[169] Krş. Amerika Birleşik Devletleri Katolik Piskoposları Konferansı, Sons and Daughters of the Light: A Pastoral Plan for Ministry with Young Adults (12 Kasım 1996), Washington D.C., 1996, I, 3.

[170] Krş. Adalet ve Barış için Papalık Konseyi, Kilise’nin Sosyal Öğretisi Özeti, 290.

[171] Krş. aynı yer, 214.

[172] Krş. Franciscus, 48. Dünya Gençlik Barış Günü Kutlaması için Mesaj (8 Aralık 2014), 4: AAS 107 (2015), 70-71.

[173] Krş. Uluslararası Teoloji Komisyonu, Memory and Reconciliation the Church and the Faults of the Past, Vatikan 2000, 5.3.

[174] IV. Eugenius’un Papalık Fermanları Sicut Dudum (13 Ocak 1435) ve Etsi Suscepti’de (9 Ocak 1442), ve V. Nicolaus’un Papalık Fermanları Dum Diversas (18 Haziran 1452) ve Romanus Pontifex’te (8 Ocak 1455) olduğu gibi. Siyasal ve zaman zaman ekonomik ihtiyaçlar İncil’in taleplerine üstün geldi. Evangelizasyon ihtiyacı, dünyevi güçlerin ihtiyaçları bakımından sık sık tehlikeye atıldı ya da en azından yanlış anlaşıldı; böylece köleliğin Hristiyan vicdanıyla problemli bağdaşmazlığı görecelileştirildi.

[175] Krş. XIII. Leo, Genelge Mektubu In Plurimis (5 Mayıs 1888), Acta Leonis XIII, VIII, Roma, 1889, 169-192. Düşünün ki, 1866 gibi geç bir tarihte bile Kutsal Ofis köleliğin ahlak dışı ve ahlaki yönleri arasında ayrım yapmış, onu bütünüyle kınamamıştı: Galla ülkesinde Apostolik Vekil Monsenyör Massaia’nın çeşitli kuşkuları üzerine Kutsal Ofis Talimatı, Nisan 1866, 15 numaralı soruya yanıt.

[176] Krş. Aziz II. Ioannes Paulus, Ferman Incarnationis Mysterium (29 Kasım 1998), 11: AAS 91 (1999), 139-141.

[177] Krş. Aziz VI. Paulus, Regina Caeli (17 Mayıs 1970): Insegnamenti di Paolo VI, cilt VIII, 506.

[178] Krş. Franciscus, Genelge Mektubu Fratelli Tutti (3 Ekim 2020), 183: AAS 112 (2020), 1033-1034.

[179] Krş. İkinci Vatikan Ekümenik Konsili, Pastoral Anayasa Gaudium et Spes, 26: AAS 58 (1966), 1046-1047.

[180] Aziz VI. Paulus, Birleşmiş Milletler 20. Genel Kurulu’na Hitap (4 Ekim 1965): AAS 57 (1965), 881.

[181] Birleşmiş Milletler, Birleşmiş Milletler Antlaşması, San Francisco (26 Haziran 1945), Önsöz.

[182] Krş. Franciscus, Genelge Mektubu Fratelli Tutti (3 Ekim 2020), 258: AAS 112 (2020), 1061: “Son on yıllarda, her tekil savaş görünürde ‘gerekçelendirildi.’ Katolik Kilisesi Katekizmi, askerî kuvvet aracılığıyla meşru savunma imkânından söz eder; bu, belirli ‘ahlaki meşruiyetin titiz koşulları’nın karşılandığını göstermeyi içerir. Yine de bu potansiyel hakkın aşırı geniş yorumuna düşmek kolaydır. Böylece bazıları, ortadan kaldırılacak kötülükten daha ağır ‘kötülükler ve düzensizlikler’ içermekten güçlükle kaçınabilen ‘önleyici’ saldırıları ya da savaş eylemlerini bile yanlış biçimde gerekçelendirir.”

[183] Krş. İnanç Doktrini Dikasterliği — Kültür ve Eğitim Dikasterliği, Not Antiqua et Nova (14 Ocak 2025), 99: AAS 117 (2025), 202-203.

[184] Krş. aynı yer, 103: AAS 117 (2025), 204.

[185] Krş. “Doğu Kiliselerine Yardım Kuruluşları Birliği (ROACO)” Genel Oturumu Katılımcılarına Hitap (26 Haziran 2025): AAS 117 (2025), 847-849.

[186] Krş. Franciscus, 53. Dünya Barış Günü Mesajı (8 Aralık 2019): AAS 112 (2020), 54-61.

[187] J.R.R. Tolkien, The Lord of the Rings. The Return of the King, Kısım III, Beşinci Kitap, IX. Bölüm, New York 1965, 190.

[188] Medya Temsilcilerine Hitap, (12 Mayıs 2025): AAS 117 (2025), 682.

[189] Aynı yer.

[190] Aziz II. Ioannes Paulus, 31. Dünya Barış Günü Mesajı, (1 Ocak 1998), 1: AAS 90 (1988), 147.

[191] Aziz Augustinus, Enarrationes in Psalmos, 84, 12: CCSL 39, Turnhout 1956, 1172-1173.

[192] Krş. Franciscus, Genelge Mektubu Dilexit Nos (24 Ekim 2024), 22: AAS 116 (2024), 1375-1376.

[193] Franciscus, Genelge Mektubu Fratelli Tutti (3 Ekim 2020), 115: AAS 112 (2020), 1008-1009.

[194] Krş. aynı yer, 261: AAS 112 (2020), 1062.

[195] Krş. Aziz VI. Paulus, Birleşmiş Milletler 20. Genel Kurulu’na Hitap (4 Ekim 1965): AAS 57 (1965), 878-879.

[196] Krş. XII. Pius, Radyo Mesajı A Grave Hour (24 Ağustos 1939): AAS 31 (1939), 334.

[197] Giorgio La Pira, Riflessioni sul Concilio. Floransa Belediye Başkanı Profesör Giorgio La Pira’nın “Guides de France”a Hitabı (Roma, 4 Eylül 1962), Floransa 1962, 6.

[198] Doğu Kiliseleri Jübilesi Katılımcılarına Hitap (14 Mayıs 2025): AAS 117 (2025), 686.

[199] Krş. Franciscus, Genelge Mektubu Fratelli Tutti (3 Ekim 2020), 271: AAS 112 (2020), 1066.

[200] Krş. Franciscus, Barış için Dünya Dua Günü “Barışa Susamışlık: Diyalog İçinde İmanlar ve Kültürler” için Assisi’de Barış Çağrısı (20 Eylül 2016): AAS 108 (2016), 1124.

[201] Franciscus, Kutsal Makam’a akredite Diplomatik Korpus Üyelerine Hitap (9 Ocak 2025): AAS 117 (2025), 110.

[202] Krş. Franciscus, FAO 38. Konferansı Katılımcılarına Hitap (20 Haziran 2013): AAS 105 (2013), 616-617.

[203] İlk “Urbi et Orbi” Kutsaması (8 Mayıs 2025): AAS 117 (2025), 660.

[204] Aynı yer.

[205] Krş. En Kutsal Tanrı Annesi Meryem Yortusu İlk Vesperleri’nde Homili (31 Aralık 2025): L’Osservatore Romano, 2 Ocak 2026, 1-2.

[206] Krş. Gün İçinde Ayin Homilisi (25 Aralık 2025): L’Osservatore Romano, 27 Aralık 2025, 3.

[207] Krş. aynı yer.

[208] Krş. Epifani Yortusu Angelus’u (6 Ocak 2026): L’Osservatore Romano, 7 Ocak 2026, 3.

[209] Krş. Gece Ayini Homilisi (24 Aralık 2025): L’Osservatore Romano, 27 Aralık 2025, 2.

[210] P. de Bérulle, Discours de l’état et des grandeurs de Jésus, Discours IV, Unité de Dieu en l’incarnation: Œuvres complètes, Paris 1856, col. 218.

[211] Aynı yer.

[212] Krş. “Yapay Zekâ ve Ortak Evimize Özen” Konferansı’na Hitap (5 Aralık 2025): L’Osservatore Romano, 5 Aralık 2025, 2.

[213] XVI. Benedictus, Genelge Mektubu Deus Caritas Est (25 Aralık 2005), 14: AAS 98 (2006), 228.

[214] Aziz Augustinus, Sermonlar, 272: In die Pentecostes ad infantes de sacramento: PL 38, Paris 1865, col. 1247.

[215] XVI. Benedictus, Rab’bin Sofrası Ayini Homilisi (21 Nisan 2011): AAS 103 (2011), 321.

[216] Noel Tebrikleri Değişimi için Roma Kuriası’na Hitap (22 Aralık 2025): L’Osservatore Romano, 22 Aralık 2025, 6-7.

[217] Krş. yukarıda, no. 11-14.

[218] Krş. “Yapay Zekâ Çağında Çocukların ve Ergenlerin Onuru” Konferansı’na Hitap (13 Kasım 2025): L’Osservatore Romano, 13 Kasım 2025, 3.

[219] Krş. XVI. Benedictus, Genelge Mektubu Caritas in Veritate (29 Haziran 2009), 34: AAS 101 (2009), 668-670.

[220] Franciscus, Apostolik Öğüt Laudate Deum (4 Ekim 2023), 67: AAS 115 (2023), 1059.

[221] Krş. Epifani Yortusu Angelus’u (6 Ocak 2026): L’Osservatore Romano, 7 Ocak 2026, 3.

[222] XVI. Benedictus, Genel Audiencia (15 Şubat 2006): L’Osservatore Romano, 16 Şubat 2006, 4.

[223] Barış için Dua Nöbeti ve Rosario vesilesiyle Meditasyon (11 Ekim 2025): L’Osservatore Romano, 13 Ekim 2025, 2.

[224] Aziz VI. Paulus, Bonaria Meryem Ana Marian Mabedi’nde Homili, (24 Nisan 1970): AAS 62 (1970), 301.

3 Yorum

Filed under Eviri

3 responses to “Magnifica Humanitas — Uluslararası Teoloji Komisyonu”

  1. Geri bildirim: Quo Vadis, Humanitas? — Uluslararası Teoloji Komisyonu | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: Eviri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  3. Geri bildirim: LEGOLUGAT 🧩🧱📖 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER