🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
👻🪸🐈⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈⬛
Bianet’te yayımlanan Araba devrilirken gülmek yazısı, Deniz Göktaş vakasını açıklamak için teorik süslemeli bir panayır arabası kurmuş: biraz Bergson, biraz Bakhtin, biraz “öküz arabayı devirdi”, biraz “karnaval alanı”, biraz “radikal eşitlik”, üstüne de cilalı bir “Deniz Göktaş yalnız değildir” finali. Yazı, komedinin siyasal gücünü anlatıyor gibi başlıyor; birkaç paragraf sonra komediyi açıklamayı bırakıp kendi hoşlanma biçimini kutsamaya geçiyor. Yani metnin asıl nesnesi Deniz Göktaş değil. Metnin asıl nesnesi, Deniz Göktaş’a güldüğünde kendisini cesur, incelikli, eşitlikçi ve tarihsel olarak doğru yerde hisseden seyirci.
Bu yüzden yazının ilk büyük numarası şu: Kahkaha, otomatik olarak özgürleştirici sayılıyor. Sahnede bir politikacıya gülündü mü, hiyerarşi askıya alınmış oluyor. Seyirci güldü mü, kitle uysallıktan çıkmış oluyor. Komedyen risk aldı mı, sivil itaatsizlik başlamış oluyor. Ne güzel dünya. Bir bilet, bir mikrofon, birkaç kesit, biraz viral dolaşım, sonra herkes karnaval meydanında eşit yurttaş. Devlet de herhalde bunu duyunca titremeye başlıyor: “Eyvah, sahnede şaka yapıldı, feodalite çöktü.”
Metnin marifeti yok; refleksi var. Mizahın somut işleyişini incelemek yerine, hazır muhalif kutsama kalıplarını otomatik çalıştırıyor. Sahnede kim hedefe konuyor, seyirci hangi pozisyona çağrılıyor, gülmeyen nasıl kodlanıyor, risk nasıl prestije çevriliyor, öz-itiraf saldırıyı nasıl aklıyor, “ben zaten kendimle de dalga geçiyorum” sigortası nasıl çalışıyor; bunların hiçbirine girmiyor. Çünkü girse, karnaval alanı denen şeyin çoktan biletli, algoritmalı, kastlı, sadakat testli bir platform ayinine döndüğünü görmek zorunda kalacak.
Yazı Bakhtin’e sığınıyor; fakat kurduğu karnavalda kral soytarı olmuyor, seyirci seçkinleşiyor. “Onu anlayanlar” zümresi doğuyor. Gülüş burada yataylık üretmiyor; rütbe üretiyor. “Bu şakayı anladım”, “bu riski gördüm”, “bu katmanı yakaladım”, “bu cesareti takdir ettim” diyen bir estetik kast kuruluyor. Gülmeyen kişi yalnızca gülmeyen olmuyor; düz okuyan, korkak, hınçlı, anlamayan, iktidara yarayan figüre çevriliyor. İşte yazının “eşitlik meydanı” dediği şeyin içkin hakikati bu: Eşitlik değil, takdir sınıfı.
Daha komiği, yazı “sivil itaatsizlik” kavramını da mikrofon başında lüks bir sahne jestine bağlıyor. Sivil itaatsizlik artık yasa ihlali, bedel, örgütlü direnç, kamusal hesap, kolektif sorumluluk değil; “herkesin düşündüğü ama söyleyemediği şeyi doğal söylemek.” Bu tanımın altında her talk-show çıkışı, her viral stand-up kesiti, her alkışlanabilir cesaret pozu birden politik eylem olur. Böylece siyaset, sahne riskinin reklam broşürüne dönüşür. Komedyen konuşur, seyirci rahatlar, yazar bunu “cesaretin sirayeti” diye paketler. Oh. Rahatladık. Tarih de birazdan YouTube açıklamasına linklenir.
Metnin en büyük körlüğü, Deniz Göktaş vakasının tam da solun kendi bedel arzusunu, aydın fetişini ve mağduriyet prestijini açığa çıkarmasında yatıyor. Göktaş’ın sahnesinde solun büyük adları cılız bedene iner, devrimci miras aile içi emre döner, “başına iş gelirse aydın olursun” mantığı komikleşir. Sonra gerçekten başına iş geldiğinde aynı çevreler onu yüceltmek zorunda kalır. Yani sahnede alaya alınan düzen, olay sonrası savunma diliyle tamamlanır. Bianet yazısı tam bu tamamlama anının metnidir. Şakada teşhir edilen aydınlık hiyerarşisini yeniden kurar, sonra buna “dayanışma” der.
“Deniz Göktaş yalnız değildir” finali bu yüzden basit bir dayanışma cümlesi değil; eleştiriyi kapatan mühürdür. Bu cümleden sonra artık gösteriyi, sahne ekonomisini, seyirci şantajını, risk pazarlamasını, platform dolaşımını konuşmak ayıp olur. Çünkü kişi tutuklanmıştır; bedel gelmiştir; estetik tartışma susmalıdır. Tam da mesele bu. Bedel, metni azizleştirir. Tutuklama, sahne malzemesini dokunulmaz kılar. Devlet baskısı, komedinin iç eleştirisini iptal eden bir ahlaki zırha çevrilir. Yazı bunu fark etmiyor gibi yapıyor demek bile fazla cömert olur; yazı bu zırhın kendisidir.
Üstelik “karnaval” denilen şey burada grotesk halk meydanı değil, hijyenik muhalif tüketim alanı. Yazı “halkla birlikte gülmek” diyor; ama ortada halk yok, seyirci var. “Kolektif hak” diyor; ama ortada hak yok, takdir var. “Partilerüstü doğa” diyor; ama ortada partilerüstü bir kahkaha yok, kendi mahallesinin kendini zeki hissetme aygıtı var. “İdeolojik gettoların duvarlarında delikler açar” diyor; oysa yazının kendisi yeni bir getto duvarı örüyor: Gülüyorsan içeridesin, gülmüyorsan dışarıdasın.
Bianet metni mizahı özgürleştirmiyor; mizahın etrafına pastoral sol ambalaj sarıyor. “Öküz arabayı devirdi” metaforu da burada kendi kendini ele veriyor. Araba devrilmişse, kim altında kaldı? Devlet mi? İktidar mı? Yoksa sahneye çağrılan hedefler, gülmeyenler, “anlamayanlar”, estetik kastın altına yazılan herkes mi? Yazı bu soruyu sormuyor. Çünkü sorduğu anda öküzün halk değil, platform olduğunu görecek. Araba da devlet mekanizması değil, muhalif takdir ekonomisi. Devrilme de özgürleşme değil, kesit dolaşımı.
Bergson, Bakhtin, Sanders isimleri yazıda düşünce üretmek için değil, hazır kutsama üçlüsü olarak çalışıyor. Teori burada analiz aracı değil, sahne sis makinesi. Her kavram aynı yere bağlanıyor: Göktaş cesurdur, kahkaha eşitler, sol dil neşelenmelidir, baskı mizahın gücünü kanıtlar. Bu kadar düzgün çalışan bir metin, eleştiri değil ancak reklam metni olur. Teorik makyajı akınca geriye şu kalır: “Biz güldük, o halde tarih bizden yana.”
Gülüş tarihsel olarak masum değildir. Gülüş kimi zaman hiyerarşiyi indirir, kimi zaman yeni hiyerarşi kurar. Kimi zaman iktidarı çıplaklaştırır, kimi zaman seyirciyi takdir kastına sokar. Kimi zaman cesaret üretir, kimi zaman risk aurasını pazarlayan bir sadakat testine dönüşür. Bu vakada asıl görülmesi gereken, komedyenin susturulmasına karşı çıkmakla komedyenin sahne düzenini kutsamamak arasındaki ayrımdır. Bianet yazısı bu ayrımı eziyor. Çünkü bu ayrım korunursa, yazının bütün “karnaval” dekoru sökülür.
Sonuçta metin “araba devrilirken gülmek” istiyor; fakat yaptığı şey devrilen arabanın enkazından kendi ahlaki profil fotoğrafını çıkarmak. Bir yanda devletin baskısı var; buna karşı çıkmak gerekir. Öte yanda bu baskıyı, her eleştiriyi susturan bir komedi dokunulmazlığına çeviren şüreka var; bunu da teşhir etmek gerekir. Bianet yazısı ikinci kısmı görünmez kılarak birincisini bile zayıflatıyor. Çünkü özgürlük savunusu, estetik yalama ayinine bağlandığı anda özgürlük olmaktan çıkar; mahalle ayinine dönüşür.
Deniz Göktaş yalnız değildir, evet. Onunla birlikte sahneye çıkanlar da yalnız değildir: solun aydın olma arzusu, bedelle değerlenme düzeni, gülüşten rütbe çıkaran seyirci, eleştirmeni “anlamadı” diye aşağı cast eden şüreka, teoriyi süs diye kullanan yazı dili, platformun “ah deme oh de” emri. Bianet yazısı bütün bunları karnaval sanmış. Oysa karnaval biteli çok oldu. Meydanda halk değil, algoritma var. Kahkaha da özgürleşme sesi gibi değil, takdir kartının okutulma bip’i gibi duyuluyor.
İstem: yersizseyler perspektifini içselleştirerek bu yazıya çok sert ve alaycı bir cevap yaz içkin eleştiriyle yerlebir edeceksin (Araba devrilirken gülmek)






























Geri bildirim: Phantomoperand 👻🪸🐈⬛ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER