(playlist)
🦋🤖 Robo-Spun by Fİ+IBF 🦋🤖
👻🪸🐈⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈⬛
🍂🏚️🪪 Haymatlos 🍂🏚️🪪
>>> Hiphop Playlist <<<
Tahta bavuldan Porsche’ye, işçi yurdundan Kreuzberg’e, kundaklanan evlerden Cartel’e uzanan karşı-itibar tarihi
Türkiye’nin “görgüsüz Almancı” diye küçümsediği beden, Almanya’nın fabrikada kullandığı, okulda aşağı koridora sürdüğü, sokakta dazlakların önüne bıraktığı ve katledildiğinde ailesini şüpheliye çevirdiği bedenin torunudur. Alman plakalı Porsche, Rolex, Nike, yüksek ses, sert konuşma ve farklı Türkçe aynı tarihsel zincirin bugünkü yüzünde belirir. Bu yüzün arkasında sağlık muayeneleri, fabrika yurtları, gece vardiyaları, düşük standartlı konutlar, ayrı okul sınıfları, iş başvurularındaki isim elemesi, kundaklanan evler, mahalle grupları, boks salonları, gençlik merkezleri ve rap kasetleri durur.
Türkiye’nin gördüğü otomobil, Avrupa’daki bir çalışma yılının dört haftalık izne sıkıştırılmış görüntüsüdür. Kamera otomobilin arkasına geçtiğinde tahta bavul belirir. Bavulun yanında İstanbul’daki işe uygunluk muayenesi, fabrika kartı ve çok kişilik yatakhane vardır. Ardından Türkiye’ye gönderilen havale, bakımsız apartman, düşük okul kolu ve köşe başındaki dazlak gelir. Mahalle grubu bu sıkışma içinde aileye, boks güvenliğe, mikrofon basına, otomobil hareket alanına, saat de toplumsal sicile dönüşür.
Gurbetteki dazlak Türk kökenli çocuğun Alman üyeliğini kapatır. Sıladaki dazlak aynı çocuğun Türk üyeliğini şartlara bağlar. Biri aksanı yabancılık işareti yapar; öteki aynı aksanı cehalet işareti yapar. Biri Türk mahallesini ulusal düzene yönelik tehdit sayar; öteki aynı mahalleyi düşük kültür ve kitsch sayar. Biri göçmen emeğini fabrika, maden ve temizlikte kullanır; öteki o emeğin sahibine “tuvaletçi” diye seslenir. Biri Türk kimliğini Almanya’dan sürer; öteki Almanyalı kısmını Türk kimliğinden söker. İki tarafın ortak sorusu şudur: “Sen gerçekten bizden misin?”
Bu sorunun arkasında Hamburg-Halskestraße, Duisburg-Wanheimerort, Mehmet Kaymakçı, Ramazan Avcı, Schwandorf, Saarlouis, Rostock-Lichtenhagen, Mölln, Solingen, Oberwart, Lübeck, Keupstraße ve NSU uzanır. Irkçı saldırının ardından polis mağdur çevresine döner. Savcılık aile ilişkilerini, uyuşturucuyu, kumarı, namusu ve mafyayı araştırır. Haber dili polis varsayımlarını çoğaltır. Olaylar farklı şehirlere dağılmış yerel trajediler gibi sunulur. Dayanışma mektupları arşive kaldırılır. Hayatta kalanlar resmî anmaların kenarına itilir. Türkiye’deki ortak hafıza birkaç büyük saldırının adıyla yetinir ve uzun şiddet zincirini parçalı biçimde taşır.
Aynı tarih çocukların sokakta kurduğu özsavunma dünyasını da üretir. Anne ve baba fabrikaya, tekstile, temizliğe, otele, okula, kreşe ve ek işe giderken avlu ile sokak genişlemiş aile hâline gelir. Crew refakat sağlar, kalabalık oluşturur, saldırgana karşı caydırıcılık kurar, mahalle içinde itibar dağıtır ve zamanla kriminal bir iktidar da üretir. Boks ile kickboks bedene mesafe ve zamanlama öğretir. Gençlik merkezi plak, breakdance, graffiti, mikrofon ve karşılaşma alanı sağlar. Hip-hop işçi ailesinin tarihini, okulda aşağı itilen çocuğu, köşedeki dazlağı, yalnız kalan anneyi, Kapıkule’ye giden otomobili ve para talebini aynı kuşak hafızasında birleştirir.
Sıladaki dazlağın yüzleri geniş bir ekoloji içinde çoğalır. Yaz sınır kapısı görüntülerinde “akın” dili kurulur. Gurbetçinin ülkeye girişine ücret önerilir. Oy hakkı ikamet ve vergi şartına bağlanır. Aksan televizyon komedisinin hazır malzemesine çevrilir. Gurbetçi erkek kaba, gürültülü ve aşırı milliyetçi bir tipe; gurbetçi kadın ağır makyaj, tuhaf kıyafet, şiddet ve kültürel gecikmişlik imgesine sıkıştırılır. Kültür eleştirmeni mahalle özsavunmasını faşizm diye adlandırır. Akademik çerçeve işçi çocuğunun siyasal sözünü erken ve aşılması gereken kimlik evresine yerleştirir. Belgesel montajı ikinci kuşağın isyanını kısa final enerjisine çevirir. Almanya bu insanı işçi, yabancı ve şüpheli olarak sınıflandırır. Türkiye onu Almancı, görgüsüz ve kültürsüz olarak sınıflandırır. Porsche iki sınıflandırmanın arasından açılmış gürültülü bir geçittir.
İthal Edilen Beden, Ertelenen İnsan
Batı Almanya ile Türkiye arasında 30 Ekim 1961’de imzalanan işgücü anlaşması, iki yıllık rotasyon mantığıyla kuruldu. Bir işçi iki yıl çalışacak, ülkesine dönecek ve onun yerine yeni bir işçi gelecekti. İlk düzenleme aileyi, çocuğu, mahalleyi ve kalıcı toplumsal hayatı sistemin dışında tuttu. Alman irtibat bürosu İstanbul’da adayların dişlerini, akciğerlerini ve genel çalışma kapasitesini inceledi. İşçinin kişiliğinden önce bedensel dayanıklılığı ölçüldü. Anlaşmanın özgün metni, oturma iznini iki yıllık toplam süreyle ilişkilendiren bu geçicilik rejimini açık biçimde kayda geçirir. (🔗)
Avusturya ile Türkiye arasında 15 Mayıs 1964’te imzalanan anlaşma da işletmelerin emek talebini merkeze aldı. Avusturya Sosyal Bakanlığı ile yetkili işe alım kurumları, Türkiye’den işçi seçimi için ortak bir mekanizma kurdu. Mesleki yeterlilik ve sağlık ölçümleri sürecin temel kapılarını oluşturdu. Anlaşma 23 Temmuz 1964’te yürürlüğe girdi ve işverenlerin talebi doğrultusunda hızlandırılmış seçimi düzenledi. (🔗)
Almanya sanayi için işgücü arıyordu. Türkiye işsizliği azaltmayı, döviz kazanmayı ve geri dönecek işçinin teknik bilgi getirmesini hedefliyordu. Bu iki hesap insanı geçici emek birimine çevirdi. Maden, çelik, döküm, otomotiv, demiryolu, elektronik, tekstil ve temizlik sektörleri ilk kuşağın bedenini içine aldı. Fabrika yurtlarında dört veya daha fazla kişi aynı odayı paylaştı. Kira ücretten kesildi. Çelik tozu akciğere, yüksek gürültü kulağa, gece işi uykuya yerleşti. Kazancın büyük bölümü Türkiye’ye gönderildi.
Avusturya’da 1973 yılında yaklaşık 226 bin yabancı işçi çalışıyordu; bunların yaklaşık 26.700’ü Türkiye vatandaşıydı. 1988’e gelindiğinde çalışan Türkiye vatandaşlarının yüzde 70’i sanayi ve üretim ağırlıklı ikincil sektörde bulunuyordu. Bu yoğunluk, Türkiye’de bütün Avrupa göçünü tek bir “Almancı” sözcüğüne sıkıştıran karikatürün maddi zeminini açıklar. Avusturya, Hollanda, Belçika, İsviçre ve Fransa’daki farklı hukuklar, şehirler ve sınıf deneyimleri Türkiye’de aynı kalıbın içine döküldü.
İşçi yurdunun yanında kadın emeği duruyordu. Kadınlar tekstilde, elektronikte, çamaşırhanede, otelde, okulda, kreşte ve temizlikte çalıştı. Ücretli işin ardından ev işi ile bakım başladı. Hatice Alkan’ın hayatı bu düzenin çıplak bir örneğidir. Almanya’ya giderken üç çocuğunu Türkiye’de bıraktı. Yıllar sonra en küçük kızı onu teyze gibi algıladı. Hatice haftanın altı günü otel, okul ve kreş temizledi; yedinci gün özel evlere gitti. Sabah dörtte kalktı, altıda işe başladı ve çocuklarını işyerinden telefonla uyandırdı. Oğlunun kırk gün okula gitmediğini kurum müdahalesiyle öğrendi. Gençlik dairesi bakım desteği yerine çocuğu aileden ayırma hattına yöneldi.
Bu çocuklar erken yaşta resmî evrak çevirdi, aile adına kurumlarla konuştu ve yetişkin bürokrasisinin tercümanına dönüştü. Avusturya’da çalışma ile barınma zorunlulukları bazı çocukların dönem dönem Türkiye’deki akrabalara gönderilmesine yol açtı. Sanayi işçinin kas gücünü aldığı kadar ailenin bakım zamanını da satın aldı. İkinci kuşağın “kendimi kendim büyüttüm” cümlesi bu çalışma düzeninin aile içindeki sonucudur.
1973 Ford grevi, sessiz ve itaatkâr işçi tasarımının ritmini bozdu. Göçmen işçiler bant hızına, çalışma koşullarına ve işten çıkarmalara karşı kolektif güç oluşturdu. Aynı yıl petrol krizi sonrasında işçi alımı durdu. Gidiş geliş alanı daralınca aile birleşimi hızlandı. Geçici işçi rejimi kalıcı göçmen toplumu üretti. 1980’lerin başındaki para karşılığı geri dönüş programları bu kalıcılığı tersine çevirme girişimi taşıdı; ikinci kuşağın okulu, arkadaşlığı ve şehri Avrupa’ya bağlanmıştı.
Türkiye devleti 1970’lerde işçi tasarruflarını bankacılık sistemine çekmek için özel döviz hesapları geliştirdi. İşçi havaleleri dış ticaret açığı ve döviz ihtiyacı içinde önemli işlev gördü. 2016’daki “boz dövizini” çağrıları diasporayı yeniden ekonomik kaynak olarak seferber etti. Böylece aynı ilişki kuşaklar boyunca tekrarlandı: Para millî katkı sayıldı, parayı kazanan insan kültürel sınava sokuldu.
Ozan Ata Canani misafir işçinin gündelik hayatını şarkıya taşıdı. Islamic Force’un “Selamın Aleyküm” parçası işçinin satın alınmış gibi seçildiği ve kullanıldıktan sonra gönderileceği varsayımını işçi çocuğunun ağzından anlattı. Karakan’ın “Hani Bana Para”sı, babanın fabrika yolunu oğul için sınıf yükselişi olmaktan çıkaran deneyimi kaydetti. “Garip Anam” çalışan anne ile gece sokakta kalan oğul arasındaki mesafeyi kurdu. “Çek Bir Fırt” ise gençlik krizinin bütün nedenlerini silerek anne ile babayı suçlayan otomatik teşhisi hedef aldı.
Tahta bavul, sağlık formu, işçi kartı, vardiya saati, fabrika yatağı, havale makbuzu, kasetçalar, temizlik arabası ve çocukların çevirdiği resmî evrak aynı ailenin nesneleridir. Rolex bu dizinin sonraki kuşaktaki ucunda belirir. Dede vardiya kartıyla zamanı işverene teslim ederken torun pahalı saatle zamanı kamusal biçimde sahiplenir. Dövizin vatanı vardır; dövizi kazanan insanın vatanı sürekli sınava çekilir.
“Tuvaletçi” hakareti bu yüzden kaba bir sözcükten daha ağır bir sınıf işlemi taşır. Alman işbölümü göçmeni temizlik, maden, bant üretimi ve gece vardiyasına yerleştirir. Sıladaki gurbetçi düşmanı aynı yerleştirmeyi hakarete çevirir. İşçi yoksul kaldığında cahil ve başarısız sayılır. Çocuğu sınıf atladığında sonradan görme ilan edilir. Erol Mütercimler’in ayak bastı parası ve yurtdışı oy hakkı açıklamaları ile Fatih Altaylı’nın oy hakkını yıllık vergi şartına bağlayan önerisi, vatandaşlığı ikamet ve mali katkı üzerinden derecelendiren aynı zihnin güncel biçimleridir.
Biri bedeni fabrikaya yazdı. Diğeri o bedeni yaptığı iş üzerinden aşağı sınıfa yazdı.
Gettoyu Kuran Duvar, Gettoyu Suçlayan Dil
İşçi yurtlarından aile konutlarına geçiş, özgür bir şehir seçimi içinde gerçekleşmedi. Düşük ücret, eski konut stoku, yabancıya ev vermeyen mülk sahipleri ve sanayi bölgelerine yakınlık aynı mekânsal yoğunlaşmayı üretti. Kreuzberg, Wedding, Tiergarten, Duisburg, Köln ve Essen göçmenlerin kültürel huyuyla oluşmuş yerler yerine emek piyasası ile konut piyasasının ortak ürünü hâline geldi.
Batı Berlin yönetimi 1975’te Kreuzberg, Wedding ve Tiergarten’e yeni yabancı yerleşimini sınırlayan Zuzugssperre uygulamasını başlattı. O sırada Batı Berlin’deki yabancıların yüzde 46’dan fazlası bu üç ilçede yaşıyordu. “Gettoyu önleme” söylemi, daha önce yoğunlaşmayı üreten düzenin ardından yabancı hareketini idari denetime aldı. Uygulama 1990’a kadar sürdü. 1983’te Kreuzberg’de yaklaşık 27 bin Türk kökenli sakin bulunuyor ve bu nüfus ilçe toplamının yaklaşık beşte birini oluşturuyordu.
Mahalle zamanla bakkalı, kahvesi, kasetçisi, gençlik merkezi, spor salonu ve dayanışma ağıyla sosyal bir merkez kurdu. Dışarıdan “sorun bölgesi” diye adlandırılan Kottbusser Tor içeriden hayatın merkeziydi. Killa Hakan’ın Kreuzberg’i küçük İstanbul ve bağımsız bir şehir gibi kuran dili, bu dönüşümü kaydeder. İdarenin daralttığı alan sakinlerinin hafızasıyla genişledi.
Viyana’da Türk ve Yugoslav aileler eski, düşük standartlı özel kiralık konutlara yöneldi. Kentsel yenileme ucuz konut stokunu azalttı ve mekânsal yoğunlaşmayı güçlendirdi. Ternitz’te Türk çelik işçileri ile aileleri, yıkılması planlanan eski işçi evlerinde yaşadı. Bazı evlerde tuvalet ve akan su eksikliği 1980’lerin ortalarına kadar sürdü. Favoriten bu tarihin Viyana’daki yoğun simge alanına dönüştü. Türkiye, Sırbistan, Bosna ve Makedonya kökenli aileler vatandaşlık sonrasında da eski misafir işçi mahallelerinde yoğun yaşamaya devam etti.
Konut koridorunu eğitim koridoru izledi. Berlin’de hazırlık sınıfları 1971’de kurulmaya başladı. 1970 Heilbronn kayıtlarında eğitim makamları misafir işçi çocuklarına özel hizmet sunan bir yapı kurmak yerine on dört yaşındaki, Almanca bilgisi başlangıç düzeyindeki bir çocuğu doğrudan sekizinci sınıfa yerleştiriyordu. Ardından hazırlık sınıfları ile Ausländerklassen yaygınlaştı. Ayrı sınıf Almanca temasını azalttı, öğrenciyi normal müfredatın gerisine itti ve geçicilik planını okul binasının içine taşıdı.
Federal Meclis’in 1978 raporu yabancı çocukların diplomasız okuldan ayrılma oranını Alman çocukların yaklaşık beş katı olarak kaydetti. Türkiye ve Yunanistan kökenli çocukların Realschule ile Gymnasium geçişleri çok düşük düzeydeydi. Meslek okulu çağındaki yabancı gençlerin yaklaşık yarısı Berufsschule’ye devam etmiyordu. Mesleki hazırlık kursunu bitirenlerin küçük bir bölümü çıraklık sözleşmesine ulaşabiliyordu. Müfredat, materyal ve öğretim yöntemi göçmen çocuğunu geçici ziyaretçi olarak ele alan düzen içinde şekillenmişti.
Dil farkı zamanla yetenek farkına çevrildi. Türk çocukları Sonderschule kurumlarında aşırı temsil edildi. “Murat” ve “Max” adlarıyla sunulan aynı dikte metni farklı puanlar aldı. Türkçe isim taşıyan kompozisyonlar bazı öğretmenlerden daha düşük değerlendirme gördü. İş başvurusu deneylerinde Alman isimli aday ortalama beş başvuruda görüşme daveti alırken Türk isimli aday yedi başvuruya ihtiyaç duydu. Davet oranları yüzde 20,2 ile yüzde 14,6 arasında ayrıştı. Diğer etkenler denetlendiğinde Alman ismi cevap ihtimalini yüzde 17 artırdı.
Okul böylece uzun bir boru hattı kurdu. Geri dönüşe göre tasarlanmış ayrı sınıf Almanca temasını azalttı. Dil farkı yetenek hükmüne dönüştü. Hauptschule veya Sonderschule yönlendirmesi diploma imkânını daralttı. Diploma açığı meslek eğitimine geçti. Türk isimli başvuru işveren kapısında yeniden elendi. Okul kapısı açıldı; yukarı çıkan merdiven söküldü.
Avusturya’daki okul sistemi de Sonderschule, Hauptschule ve Gymnasium ayrımı üzerinden erken yönlendirme üretti. Almanca dışındaki aile dillerinden gelen çocuklar okul başlangıcında geri tutuldu. Ayrı sınıflar ve anadil dersleri gelecekteki Türkiye dönüşüne göre tasarlandı. 1982 verilerinde Türkiye kökenli çocukların yüzde 23’ü dokuzuncu sınıf düzeyine ulaşıyor, zorunlu eğitim öğrencilerinin yüzde 10’u Sonderschule’ye yerleştiriliyordu. Ailelerin yüksek eğitim arzusu ile kurumsal sonuç arasındaki uçurum 1990’lara kadar güçlü biçimde sürdü.
Çocuğun evindeki dünya da geçicilik ufkuyla biçimleniyordu. Evde Türkiye’ye dönüş beklentisi, köy ve kasaba davranışları, büyüğe itaat, el öpme, aile şerefi, namus ve anne-baba otoritesi vardı. Dışarıda isim, aksan ve mahalle yabancılık işareti sayılıyordu. Devlet ile aile aynı geri dönüş hayaline farklı nedenlerle tutundu. Çocuk iki düzenin ortak geçicilik planı içinde büyüdü.
Bu çocukların dili iki hayatın arasında üretilmiş gelişkin bir konuşma pratiğiydi. 1990’ların Türk-Alman konuşmalarından oluşan TuGeBiC korpusu, Türkçe ile Almanca arasında yoğun ve düzenli geçiş gösterir. Kelime varlığı iki dil arasında dengeli biçimde dağılır. Kod değiştirme, kelime arama ve farklı vurgu, diasporanın gündelik iletişim düzenini oluşturur.
Fresh Familee’nin “Ahmet Gündüz” parçası birinci kuşağın kırık Almancasıyla açılır ve ikinci kuşağın akıcı, öfkeli diline geçer. King Size Terror 1991 tarihli “Bir Yabancının Hayatı”nda Türkçeyi Almanya’daki göçmen gençlere bilinçli hitap dili olarak seçer. Killa Hakan Türkçesini Berlin’in göçmen sınıfı, sınırlı Türkçe dersi ve çok dilli sokak içinde açıklar. “Sokak, Straße, street” biçimindeki dil, iki ulusal standardın arasında kurulmuş bağımsız bir ritim taşır.
Fresh Familee 1988’de işsizliğin yüksek olduğu Ratingen-West’te Türk, Faslı, Makedon, İspanyol ve Alman gençler tarafından kuruldu. Grup uyuşturucu, şiddet, kriminalleşme, yabancı düşmanlığı ve sosyal konut hayatını anlattı. “Falsche Politik” yoksulluğu üreten siyasete, “Heimat” aidiyet sorusuna, “Ratingen West” değersizleştirilmiş mahallenin kültürel merkeze dönüşmesine, “Fk the Skins” dazlak tehdidine cevap verdi. Coming from Ratinga, Falsche Politik, Alles Frisch ve Wir sind da başlıkları mahalle kökeninden “buradayız” ilanına uzanan hareketi kaydetti.
Karakan’ın “Alamancı Yabancı” parçası Almanya’daki yabancılık ile Türkiye’deki Almancılık arasında oluşan üçüncü toplumsal yeri anlattı. Islamic Force “Kreuzberg”, “Üç Altı Damladı” ve “Gurbetçi Çocukları” ile mahalleyi coğrafyadan kimliğe çevirdi. EsRAP Viyana Türkçesi, Almanca, arabesk ve hip-hop arasında Favoriten’e özgü bir post-göçmen ses kurdu.
Türkiye bu dili yaşam izinden karakter kusuruna çevirdi. “Bozuk Türkçe” ifadesi eğitim ve zekâ hükmü taşıdı. Avusturya doğumlu kişi de Almancı diye adlandırıldı. Dördüncü kuşağa ulaşmış toplumsal çeşitlilik 1960’ların kaba tiplemesiyle temsil edildi. Almanya’nın ürettiği sınıfsal konum, Türkiye’de kültürel aşağılama olarak tekrarlandı.
Bu eğitim tarihinin kültürel hafızadaki en keskin örneklerinden biri Bushido ile Shindy’nin 2012 tarihli “Panamera Flow” parçasında görünür. Shindy siyah TechArt Panamera ile deri döşemeyi anlattıktan sonra yedi kelimelik sert bir selam yollar: “Schöne Grüße an den Hurensohn von Mathelehrer.” Ardından yolcu koltuğundaki kadın, iki bavulla Almanya’ya gelen dede, milyoner torun, yeni Nike Air ayakkabılar ve sona eren gece vardiyası aynı sahneye girer. (🔗)
Matematik öğretmeni burada tek bir kişiden geniş bir kurumsal konumu taşır. Öğretmen not verir, yeteneği sıralar, okul koridorunu etkiler ve işçi çocuğunun geleceği hakkında hüküm kurar. Shindy yıllar sonra bu hükmün karşısına başka bir hesapla çıkar: iki bavulla gelen dede, gece vardiyasından yükselen aile ve Panamera kullanan milyoner torun. Öğretmenin hesabında göçmen işçi çocuğu aşağı koridordadır. Torunun hesabında aile iki bavuldan Panamera’ya gelmiştir.
Aksan, iki ülkenin aidiyet ölçüsüne çevirdiği hayat izidir.
Sokakta Dazlak, Dosyada Devlet
22 Ağustos 1980’de Deutsche Aktionsgruppen üyeleri Hamburg-Halskestraße’de Vietnamlı mültecilerin kaldığı binaya yangın bombaları attı. Öğretmen Nguyễn Ngọc Châu ile öğrenci Đỗ Anh Lân öldü. Bina daha sonra otele çevrildi. Kalıcı anma işareti otuz dört yıl sonra geldi. Mezarlar yaklaşık yirmi beş yıl içinde kaldırıldı. Châu’nun annesi oğlunun Almanya’da bombalardan güvende olacağını düşündüğünü anlatırken kaçış ile ölüm aynı cümlede birleşti.
26–27 Ağustos 1984’te Duisburg-Wanheimerort’ta Satır ve Turhan ailelerinin yaşadığı bina yandı. Döndü Satır, Zeliha Turhan, Rasim Turhan, Songül Satır, Ümit Satır, Çiğdem Satır ve Tarık Turhan öldü; yirmi üç kişi yaralandı. Çevrede gamalı haçlar ve ırkçı tehdit atmosferi bulunuyordu. Polis ile şehir yönetimi Türk-Yugoslav çete savaşı ve aile bağlantıları üzerinde durdu. Hayatta kalanlar hastanede sorgulandı. Fail yaklaşık on yıl sonra başka bir kundaklama sonrasında itirafta bulundu. Dosya kişisel kundaklama dürtüsü çerçevesine kapatıldı. Rukiye Satır’ın ırkçılık uyarısı kurumsal kaydın kenarına itildi.
24 Temmuz 1985’te Mehmet Kaymakçı Hamburg’da üç sağcı dazlak tarafından takip edildi, dövüldü ve beton blokla öldürüldü. Fail Türkü hedef alma niyetini açıkça dile getirmişti. Savcılık siyasi ve yabancı düşmanı saiki geri plana itti, olayı sıradan meyhane kavgası çerçevesine yerleştirdi.
Aynı yılın aralık ayında Ramazan Avcı hamile nişanlısının yanına dönerken dazlak saldırısına uğradı ve birkaç gün sonra öldü. Polis yönetimi siyasi arka planı küçülten açıklamalar yaptı. Beş dazlak cinayet hükmü yerine öldürme suçu kapsamında yargılandı ve bir ile on yıl arasında cezalar aldı. Sanıklardan biri soruşturma polislerinden birini tanıyordu; polis memurunun oğlu dazlak çevresiyle ilişki taşıyordu. Aynı dönemde saldırıya uğrayan Fatma T.’ye şikâyet sürecinden uzak durması tavsiye edildi. 1992’de bir İtalyan lokantasının kundaklanmasında gamalı haç ile “Ausländer raus” yazısı yer aldığı hâlde siyasi arka plan yeniden gölgeye itildi.
17 Aralık 1988’de Schwandorf’ta Nationalistische Front çevresinden bir saldırgan Türklerin yaşadığı binayı ateşe verdi. Fatma Can, Osman Can, Mehmet Can ve Alman komşuları Jürgen Hübener öldü; on iki kişi yaralandı. Bu saldırı birleşme sonrası dalgadan önce gerçekleşti. Mölln ve Solingen merkezli hafıza, Schwandorf’u geri planda bıraktı ve ırkçı kundaklamaların 1992’de birdenbire başladığı izlenimini güçlendirdi.
1989’da Berlin’de Neo-Naziler Türk dükkânlarına ve kişilere saldıracaklarını bildiren el ilanları dağıttı. Kreuzberg gençlerinin mahalle savunması bu ilan edilmiş tehdidin içinde şekillendi. 36 Boys’un özsavunma çekirdeği, kimlik gösterisi yerine sabah işe giden aile üyesini koruma ve Nazi gençlerini mahalleden uzaklaştırma ihtiyacından doğdu.
19 Eylül 1991’de Saarlouis’de sığınmacıların kaldığı bina kundaklandı ve Samuel Kofi Yeboah öldü. Soruşturma kısa sürede kapandı, sağcı çevrelere uzanan ipuçları geri plana itildi. Fail yaklaşık otuz iki yıl sonra mahkûm edildi. 2026’ya uzanan parlamento incelemeleri ilk soruşturmanın makam hatalarını ve dosyanın erken kapatılmasını yeniden gündeme taşıdı.
Ağustos 1992’de Rostock-Lichtenhagen pogromundan önce yerel gazete anonim bir “sıcak gece” tehdidini manşete taşıdı. Şehrin yabancılar sorumlusu yayının saldırıyı besleyeceği yönünde uyarıda bulundu. “Das Boot ist voll” ve “Asylantenflut” dili göçmeni taşan kütle olarak sundu. İdare sığınmacıları sokakta bıraktı; idari kararın ürettiği koşullar sığınmacıların çevreye verdiği zarar gibi çerçevelendi. Pogrom canlı yayımlandı. Televizyon ekiplerinin projektörleri saldırganlara sahne ışığı sağladı. Görüntü karşılığı para teklif edildiğine ilişkin tanıklıklar, şiddetin haber ile gösteri arasında kurduğu piyasayı açığa çıkardı.
23 Kasım 1992’de Mölln’de Türk ailelerin yaşadığı iki ev kundaklandı. Bahide Arslan, Yeliz Arslan ve Ayşe Yılmaz öldü. Saldırganlar itfaiyeyi arayıp saldırıyı üstlendi ve Nazi selamı verdi. Dönemin başbakanı Helmut Kohl cenazeye uzak durdu; hükümet sözcüsü Dieter Vogel “Beileidstourismus” ifadesini kullandı. Ülkenin dört yanından ailelere gönderilen dayanışma mektupları belediye arşivinde tutuldu. Aile bu mektupların varlığını yaklaşık yirmi yedi yıl sonra öğrendi. İbrahim Arslan dayanışmanın kendilerinden saklandığını anlattı. DOMiD bugün yüzlerce mektup, kart, telgraf ve çizimden oluşan arşivi koruyor. (🔗)
İbrahim Arslan için saldırı yangın gecesinde sona ermedi. Okulda ırkçı şiddet sürdü. Öğretmenler onun sözünü düşük bilgi statüsüne yerleştirdi. Resmî anma törenleri uzun süre belediye ve devlet protokolü etrafında kuruldu. Arslan’ın geliştirdiği mağdurlar ve hayatta kalanlar merkezli anma talebi, hatıranın sahibi üzerinde yürütülen kurumsal mücadeleyi görünür kıldı.
26 Mayıs 1993’te Federal Meclis temel sığınma hakkını daraltan anayasa değişikliğini kabul etti. Üç gün sonra, 29 Mayıs’ta Solingen’de Genç ailesinin evi kundaklandı. Gürsün İnce, Hatice Genç, Gülüstan Öztürk, Hülya Genç ve Saime Genç öldü; on dört kişi yaralandı. Ölenlerin üçü çocuktu. Dört genç saldırgan daha sonra mahkûm edildi. Saldırı, aylardır süren göç karşıtı siyasal ve medyatik dilin hemen ardından gerçekleşti. (🔗)
5 Şubat 1995’te Avusturya’nın Oberwart kentinde Josef Simon, Peter Sarközi, Erwin Horvath ve Karl Horvath öldürüldü. “Roma zurück nach Indien” yazılı tabelaya bağlanan bomba, kurbanlar tabelayı kaldırırken patladı. Franz Fuchs’un ırkçı terör kampanyası içindeki saldırının ilk soruşturması Roma topluluğu içi hesaplaşma ve bombanın kurbanlarca hazırlanması ihtimaline yöneldi. Mağduru şüpheliye çeviren Alman modeli Avusturya’da da tekrarlandı.
18 Ocak 1996’da Lübeck-Hafenstraße’de sığınmacıların yaşadığı binada çıkan yangında yedisi çocuk on kişi öldü, otuz sekiz kişi yaralandı. Sağcı çevrelerle ilişkili dört genç hakkındaki işaretler dosyada yer aldı ve gençler serbest bırakıldı. Binada yaşayan Salem El-Hajoj şüpheli ilan edildi, tutuklandı ve daha sonra beraat etti. Soruşturma faili belirsizlik içinde bıraktı. Büyük ölüm sayısı Lübeck’i ulusal ırkçı terör hafızasının merkezine taşımaya yetmedi.
2000 ile 2007 arasında NSU, Enver Şimşek, Abdurrahim Özüdoğru, Süleyman Taşköprü, Habil Kılıç ve Mehmet Turgut’u öldürdü. Serinin sonraki kurbanları İsmail Yaşar, Theodoros Boulgarides, Mehmet Kubaşık ve Halit Yozgat oldu. Polis memuru Michèle Kiesewetter de örgüt tarafından öldürüldü.
Aileler uyuşturucu, kumar, borç, namus, mafya ve aile ilişkileri üzerinden sorgulandı. “Döner-Morde”, “Döner-Killer”, “Döner-Mafia” ve “Türken-Mafia” ifadeleri öldürülen insanların adlarını sattıkları yiyeceğe ve etnik suç imgesine indirdi. “Soko Halbmond”, “Wettmafia”, “Mauer des Schweigens” ve “Parallelwelt” gibi kavramlar Türk toplumunu suçun koruyucusu gibi sundu. Polis muhabirliği devlet spekülasyonunu haber gerçeğine çevirdi. Ailelerin ırkçı saldırı uyarıları alt sıraya yerleştirildi.
Otto Brenner Stiftung için hazırlanan araştırma üç yüzden fazla Türkçe ve Almanca metni, ayrıca 290 fotoğrafı inceledi. Bulgular basının soruşturma makamlarına güçlü biçimde uyum sağladığını gösterdi. Türkçe basının bir bölümü Alman polis ve medya dilini tercüme etti; “Dönerci Cinayetleri” ifadesi Türkiye’de de dolaşıma girdi. Hürriyet 2006’da Nürnbergli Türklerin yabancı düşmanlığının saklandığını düşündüğünü aktardı. İsmail Yozgat ve diğer aileler seri ırkçı cinayet ihtimalini açıkça dile getirdi. Aynı yıl “onuncu kurban olmayalım” yürüyüşleri düzenlendi. Bu uyarı ulusal terör alarmı düzeyine taşınmadı.
NSU kendi saldırılarıyla ilgili gazete kupürlerini propaganda malzemesi olarak biriktirdi. Medyanın yanlış çerçevesi örgütün psikolojik operasyonuna hizmet etti. NSU çevresinde yaklaşık kırk istihbarat muhbiri bulunuyordu. Bu ağlara para aktarıldı; sahte kimlik, pasaport, silah, barınma ve araç temini ilişkileri ortaya çıktı. Örgüt 2011’de açığa çıktıktan günler sonra dosyalar imha edildi. “Aktion Konfetti” adıyla anılan süreçte Michael See dosyası da parçalanan belgeler arasındaydı. Federal Meclis araştırmaları güvenlik kurumlarında sistemik başarısızlık kaydetti. (🔗)
2006’da Bavyeralı bir profil uzmanı aşırı sağ fail ihtimalini gündeme getirdi; Hamburg soruşturmacıları bu değerlendirmeye karşı çıktı. Hamburg polisi soruşturmada falcıya başvurdu. Eyalet uzun süre parlamento soruşturma komisyonu kurmayan yer olarak kaldı. 2011 sonrasında muhbir ağları, destek çevresi ve dosya imhaları kamuoyunun önüne geldi. Federal Meclis tartışmalarında “toplam başarısızlık” ve “sistemik başarısızlık” ifadeleri kullanıldı. Gamze Kubaşık failler hakkında çok, mağdurlar hakkında az konuşulan hafıza düzenine itiraz etti.
9 Haziran 2004’te Köln Keupstraße’ye bırakılan çivili bomba yirmiden fazla kişiyi yaraladı. Yüzlerce çivi mümkün olduğunca fazla insanın bedenine ulaşacak şekilde yerleştirilmişti. Soruşturma dükkân sahiplerine ve ailelerine döndü. Gizli görevliler mağdur çevresine gönderildi. Bir aile üyesine “Baban mafyayla çalıştı” dendi. Alman Neonazi örgütünün Türk mahallesine saldırması yerine mahallenin kendi kendisine saldırdığı varsayımı kurumsal akılda daha yüksek ağırlık kazandı.
Bütün bu olaylarda aynı işlem tekrarlandı. Irkçı saik küçültüldü. Mağdur çevresi soruşturuldu. Polis söylentileri basına taşındı. Saldırılar birbirinden koparıldı. Hayatta kalanların sözleri ikincilleştirildi. Davalar yanlış yöne çevrildi. Dayanışma ve anma devlet denetimine alındı. Cinayetler ulusal terör tarihinden çıkarılıp yerel trajedilere parçalandı.
Türkiye hafızası Mölln ve Solingen’i geniş biçimde duydu. Duisburg, Kaymakçı, Avcı, Schwandorf, Saarlouis ve Lübeck kalıcı ortak kronolojiye dönüşmedi. NSU ortaya çıktığında hafıza yeniden açıldı; Alman polisinin suçlayıcı sözlüğü Türkçede çoktan dolaşıma girmişti. Haberler çoğu zaman “Almanya’da Türk vatandaşlarına saldırı” diplomatik kalıbında kaldı. İşçi sınıfı, konut, eğitim, mahalle, polis, medya ve kültür arasındaki zincir dağınık parçalar hâlinde aktarıldı.
Dazlak evi yaktı; kurum faili perdeledi; manşet aileyi kararttı; sıladaki hafıza zinciri parçaladı.
Mahalle Aile Oldu, Mikrofon Basın Oldu
Kreuzberg duvarlarında gamalı haçların gündelik görüntüye dönüştüğü yıllarda 36 Boys üyeleri kendilerini üç deneyimle anlattı: sürekli dışarıda büyümek, birbirine aile olmak ve Nazileri mahalleden uzaklaştırmak. Ku’damm çevresindeki Nazi gençlerle fiziksel çatışmalar yaşandı. Mahalle grubu aile üyelerine sabah dörtte işe giderken refakat etti. Amerikan askerleri ile başka saldırganların tacizine karşı güzergâhlar korundu. Kavga anında topluca yardıma gelmek, kimin korunacağını belirlemek ve gençlerin isimleriyle lakaplarını tanınır kılmak grubun gündelik işlevleri arasındaydı.
Okulun dağıtmadığı statüyü mahalle dağıttı. “36 Boys” adını taşımak tek başına saygı üretebiliyordu. Grup Türk, Kürt ve başka kökenlerden üyeleri bir araya getirdi. Mahalle territory, grup aile ve Nazi düşman olarak adlandırıldı. Tim Raue bu çevrede görülmek, insan sayılmak ve bir yere ait olmak ihtiyacını vurguladı. Sinan Tosun 125 mazeretsiz devamsızlık ve diplomasızlık deneyimini anlattı. Bazı üyeler okul bitirdi; bazıları kavga, hırsızlık ve soyguna yöneldi. Bazı gençler grup adının sağladığı itibarı kullandı. Özsavunma, aidiyet, sokak egemenliği ve kriminal ekonomi aynı yapıda birleşti.
Boks ile kickboks bu çevrenin somut beden eğitimiydi. Karate sözcüğü bazı tanıklıklarda geniş özsavunma işareti olarak geçti; arşivsel ağırlık boks, kickboks, sokak kavgası, toplu refakat ve crew korumasında toplandı. Muzaffer “Muci” Tosun 36 Boys üyeliği ile Almanya şampiyonluğu düzeyindeki boks kariyerini aynı hayatta taşıdı. Daha sonraki gençlik merkezi ve bodrum boks kulübü planları, spor salonunu saldırıya hazırlanan gençlerin korunduğu, görüldüğü ve yönlendirildiği kuruma çevirdi.
Muci Tosun geçmişte ayrımcılığın sokakta fiziksel saldırı biçiminde geldiğini, günümüzde isim, işe alım ve terfi üzerinden işlediğini anlattı. Boks salonu bu değişime cevap veren bir kurum fikri taşıdı. Yumruk burada makalenin merkezi simgesi hâline gelmez; mesafe, zamanlama ve gard bilgisi sokakta edinilen güvenlik zekâsının bedensel karşılığı olarak kalır. Dövüş sanatlarının farklı çatışma ilkeleri üzerine ayrıntılı çerçeve başka bir metinde açılmıştır. (🔗)
Killa Hakan bu dünyayı “Almancı meselesi” ve “Alman-Türk işi” diye tanımladı. Berlin’de doğan, Türkiye’ye ait sayılan, İstanbul Türkçesine sahip olmayan ve Alman üyeliğinin dışında tutulan kuşak kendine özgü bir hayat alanı kurdu. Ebeveynlerin geri dönüş planı bazı gençlerin on beş-on altı yaşında okulu bırakmasına yol açtı. Geri dönüş ufku kalıcı yerleşime dönüştüğünde bu gençler Almanya’da eğitimsiz ve kurumsal dilden uzak bir konumda kaldı.
Killa Hakan on beş yaşında kapalı kurum ve ardından cezaevi deneyimi yaşadı. Cezaevi küçük suçla gelen gence daha büyük suç bilgisi aktaran alternatif okul gibi çalıştı. Müzik onu sokaktan uzaklaştırdı ve kriminal tecrübeyi akranlara içeriden aktarılan uyarıya çevirdi. Çakallar, Semt Semt Sokak, Kreuzberg City, Volume Maximum, Orijinal, Son Mohakan ve Fight Kulüp gibi albüm adları bireysel pop yıldızlığından önce mahalle, süreklilik ve savaş hafızasını öne çıkardı. “Bir Ara Bir Daha Sor” Kottbusser Tor’u dünya merkezine çevirdi; “İlk Kural Saygı” sokak itibarının alternatif değer sistemini kurdu.
Fresh Familee ilk provalarını Ratingen-West gençlik kulübünde yaptı. İlk plaklarını kendi ağıyla dağıttı. 1991’de WDR’de yayımlanan Coming from Ratinga belgeseli grubu sosyal konut mahallesinin dışına taşıdı. Mercury/Phonogram anlaşması, televizyon programları ve Ice-T turnesi bu bağımsız üretimi geniş dolaşıma soktu. Gençlik kulübü ile elden dağıtılan plak, okulun aşağı yönlendirdiği gençlere kültürel çıkış kanalı sağladı.
King Size Terror 1991’de “Bir Yabancının Hayatı” ile İngilizceden Türkçeye bilinçli geçiş yaptı. Türkçe, Almanya’daki göçmen gençlere ulaşan yayın dili oldu. King Size Terror’dan çıkan Karakan, Al Sana Karakan albümünde göç, anne, fabrika, sokak, para, otomobil, Türkiye yolu ve dazlak tehdidini aynı hayatın bölümlerine çevirdi.
“Defol Dazlak” Mölln ve Solingen sonrasında grubun kendi kaynaklarıyla kaydedildi ve Almanya’daki Türk gençleri arasında marş gibi dolaştı. Üyeler bazen yol parası karşılığında jam konserlerine gitti, salon minderlerinde uyudu ve kayıt ekipmanı için fabrikada çalıştı. Sertlik büyük şirketin Türkiye pazarı için tasarladığı bir imajdan önce fabrikanın ücreti, gençlik merkezinin sahnesi ve ırkçı saldırı ortamı içinde üretildi.
“Kan Kardeşler II” Türk, Kürt, Laz ve Çerkez gençlerin ortak korunmasını anlattı. Almanya’daki ırkçı bakış farklı kökenleri tek yabancı kategorisine itmişti; şarkı bu ortak hedef hâlini dayanışmaya çevirdi. “Garip Anam” çalışan anne ile sokaktaki oğulun duygusal mesafesini taşıdı. “Kapıkule’ye Kadar” bir yıllık emeğin otomobil, hediye, yiyecek, otoyol ve dört haftalık izin içinde taşınmasını anlattı. “Hani Bana Para” babanın fabrika yolunu reddeden oğulun maddi talebini kurdu. “Araba Yok” otomobili erkek itibarı ve hareket ölçüsüne dönüştürdü. “Evdeki Ses” bas, ev partisi, mikrofon, kalabalık ve dansı kamusal varlık biçimine çevirdi.
Islamic Force, 36 Boys çevresindeki sokak kurumunun müzik kurumuna dönüşmesiydi. Boe B hip-hop filmlerinden, plaklardan ve mahalle deneyiminden öğrendiği bilgiyi gençlere taşıdı. Killa Hakan bu hattın sonraki hafıza taşıyıcısına dönüştü. 1997 tarihli Mesaj albümü gurbetten gurbetçi çocuklarına, annelerin acısından paraya, 36 mahalle kodundan Kreuzberg’e uzanan on sekiz parçalık bir hayat arşivi kurdu.
“Selamın Aleyküm” satın alınmış gibi seçilen işçiyi ve kalıcı kuşağı anlattı. “Gurbet” birinci kuşağın ayrılığını, “Gurbetçi Çocukları” ikinci kuşağın ayrı kimliğini, “Anaları Ağlatan” kriminal hayatın aile bedelini, “Para” maddi tanınmayı, “Üç Altı Damladı” Kreuzberg 36 kodunu, “Kreuzberg” mahallenin kimliğini taşıdı. “Arabesk Rap” ebeveyn kaseti ile çocuğun beat’ini aynı kayıtta birleştirdi.
“Yağma Sofrası”nda Sezen Aksu’nun pop melodisi, Erkin Koray’ın Anadolu rock sesi ve Lafayette Afro Rock Band’in funk üflemesi aynı sample düzeninde buluştu. My Melody/Istanbul gibi erken kayıtlar diskoda çaldığında Türk gençlerin el ele verip halaya geçtiğine ilişkin anlatılar, breakdance kalabalığı ile düğün kalabalığını aynı pistte birleştirir. Baba otomobilde Türkiye kaseti açar; çocuk sokakta Amerikan hip-hop’u dinler; Islamic Force iki sesi aynı kayıtta karşılaştırır.
Murat G rap’i ırkçılık karşısında duyulma girişimi olarak anlattı ve Türkçe rap’i Almanya’da doğmuş bir çocuk olarak tanımladı. DJ Mahmut ile Murat G 1994’te Looptown Records’u kurdu. Looptown Presents Turkish Hip Hop ile Garip Dünya, farklı şehirlerdeki Türkçe rap üretimini aynı bağımsız dağıtım çevresine taşıdı. EFA dağıtımı bu müziği mağazalara ulaştırdı.
Microphone Mafia 1989’da Türkçe, Almanca, İtalyanca ve başka dilleri bir araya getirdi. Rostock-Lichtenhagen sonrasında üretimi daha açık siyasal bir yön kazandı. Grup 1993’te anti-ırkçı derlemelerde yer aldı, jam organizasyonları yaptı, ırkçı cinayet anmalarına ve gençlik çalışmalarına katıldı. Resmî medya saldırıları parçalarken müzik şehirleri, adları ve kuşak hafızasını aynı repertuvarda birleştirdi.
Mahalle kültürü erkek crew’sundan daha geniş bir özne alanı üretti. Aziza A’nın 1997 tarihli Es ist Zeit albümü Türkçe ile Almancayı birleştirerek kuşak çatışmasını, aile beklentilerini, erkek egemen mahalleyi ve genç kadının kendi yolunu kurmasını işledi. Türkiye’de yaşadığı dağıtım sorunları, iki ulusal müzik piyasasının melez sesi taşıma güçlüğünü gösterdi. EsRAP Viyana’da Türkçe-Almanca, arabesk ve hip-hop birleşimi kurdu. Kadın, altkültür vitrininin nesnesi konumundan mikrofonu taşıyan kültürel özneye geçti.
Müzik evde ve otomobilde kasetle dinlendi. Düğünlerde, doğum günlerinde ve aile toplantılarında dolaştı. Türk marketi, kasetçi, plakçı, düğün salonu ve gece kulübü dağıtım ağına dönüştü. Gençlik merkezlerinde birisi plak getirdi, birisi break hareketi gösterdi, birisi duvara yazı çizdi, birisi mikrofon tuttu ve birisi dazlakla yaşadığı olayı anlattı. NaunynRitze bugün de spor, eğitim ve kültürü birleştiren; hip-hop tarihini Kreuzberg’in merkezinde taşıyan bir kurum olarak çalışıyor. (🔗)
Jam etkinlikleri farklı şehirlerin crew’larını buluşturdu. Dinleyici kaseti arkadaşına kopyaladı, konser haberini taşıdı, sloganı duvara yazdı ve grup adını montuna geçirdi. SO36 konseri bu yerel ağın güçlü sahnelerinden biri oldu. Televizyon, büyük plak şirketi ve İnönü Stadyumu sonraki genişleme halkalarını kurdu. YouTube, Spotify, Apple Music ve bağımsız yeniden basımlar eski kayıtları yeni kuşaklara taşıdı.
“Defol Dazlak”, “Cartel bir numara”, “Hani Bana Para”, “Araba Yok”, “İlk Kural Saygı” ve “Semt Semt Sokak” gibi kısa hükümler mahalle sloganına dönüştü. Ratingen-West, Kreuzberg 36, Kottbusser Tor, Nürnberg, Kapıkule ve E-5 kuşağın hayat haritasını oluşturdu. Kasetçalar sampler’a, düğün melodisi breakbeat’e, babanın gurbeti çocuğun gettosuna, annenin arabeski oğlun rap’ine, özel elem kamusal öfkeye dönüştü.
Bu kültür kulaklık içindeki bireysel tüketime sığmadı. Halay, breakdance, battle, toplu nakarat, konser yumruğu ve araba içindeki yüksek bas dinleme biçiminin parçasıydı. Irkçı saldırı insanları tek tek hedef alırken rap onları kalabalık bir beden olarak yeniden kurdu. Park, Späti önü, kiosk, otopark, arka avlu ve otomobil düşük maliyetli üçüncü mekânlara dönüştü.
Aynı grup güvenlik sağlarken sokak ekonomisi, hırsızlık, soygun ve tahakküm de üretti. Cezaevi kriminal bilgi okuluna dönüştü. Crew koruma ile güç kullanımını aynı yapıda birleştirdi. Rap bu hayatı romantik dekor yerine içeriden anlatılan tecrübeye ve akran uyarısına çevirdi.
Bu kültürün maddi temeli kadınların görünmez emeğiydi. Anne tekstilde, otelde, okulda, kreşte ve temizlikte çalıştı. Eve dönünce bakım ile ev işi başladı. Erkek çocuk otomobil, saat, spor ayakkabı ve kadın imgesi üzerinden kamusal başarı sahnesi kurdu. Anne o sahnenin ücretli ve ücretsiz vardiyalarını taşıdı. Altkültür Alman otoritesine başkaldırırken kendi ataerkil iktidarını da üretti.
Erkek çocuk Porsche’yi karşı-diplomaya çevirdi; anne o diplomanın görünmez vardiyasını taşıdı.
Sen Türksün, Almanyalı: Cartel’in İkinci Kelimesi
Cartel tek şehirde büyüyen klasik grup biçiminden farklı bir yapıda kuruldu. Nürnberg’den Karakan, Kiel’den Da Crime Posse ve Berlin’den Erci E. kendi kimliklerini koruyarak ortak albüm projesinde birleşti. Yapıda Alman ve Kübalı üyeler de bulunuyordu. Berlin SO36’daki tanıtım konseri ayrı ekiplerin setlerinden ortak finale ilerledi. Bu örgütlenme şehirler arası savunma ve yayın ittifakıydı.
Albüm Alman-Türkler tarafından Almanya’daki Alman-Türkler için üretildi. Türkiye grup üyeleri açısından köken, aile ve tatil ülkesiydi; okul, sokak, ırkçı çatışma ve müzik üretimi Almanya merkezliydi. Kabus Kerim asıl hedefin Almanya olduğunu söyledi. Erci E. albümün Alman-Türkler için yapıldığını açıkladı. Murat G Türkçe rap’in Almanya doğumlu kültür olduğunu vurguladı.
Cartel’in temel sözü iki ayak üzerinde duruyordu: “Türk” ve “Almanyalı.” İlk kelime Almanya’da ırkçının ortak hedef hâline getirdiği insanları bir araya getiriyordu. İkinci kelime yaşanılan ülke üzerindeki kalıcı hak iddiasını taşıyordu. “Bu ülke bizim” sözü Türkiye’ye dönüş çağrısı yerine Almanya’nın içinde toplumsal sahiplik ilanıydı. “Yetmedi Mi?” işçi emeği, aile hayatı ve kuşak tarihinin ardından hâlâ yabancı sayılan insanların hesabını kuruyordu.
Albüm para, otomobil, uyuşturucu, ev partisi, televizyon, yol ve ortak kimliği aynı repertuvarda bir araya getirdi. Hani Bana Para, Araba Yok, Evdeki Ses ve Çek Bir Fırt Karakan’ın sınıf ve mahalle dünyasını ortak projeye taşıdı. Kankardeşler farklı kökenlerin dayanışmasını, Televizyon kültürel temsil düzenini, Der Weg den du gehst göçmen gencin yolunu işledi. “Cartel bir numara” ilanı okulda ve ana toplumda aşağı sıraya yerleştirilen çocuğun kendisini en üstte adlandırmasıydı.
Albüm Almanya’da Mercury/PolyGram, Türkiye’de RAKS/PolyGram tarafından yayımlandı. İlk ay Almanya’da yaklaşık 30 bin, Türkiye’de yaklaşık 180 bin kopya sattı. Dönem çalışmaları Türkiye’deki resmî satışın 300 bini geçtiğini kaydetti. Tunç Dindaş korsan kopyalar için 1,5 milyonluk sektör tahmini aktardı. Video Türk televizyonlarında yoğun biçimde gösterildi, parça listelerin başına çıktı ve SO36’dan İnönü Stadyumu’na uzanan hareket başladı. Grup Türkiye’de kısa sürede yaklaşık yirmi beş konser verdi.
Stadyum kitlesi grup üyelerine güçlü bir kamusal gövde hissi verdi. Havaalanındaki milliyetçi karşılama, MHP ve sağ çevrelerin ay-yıldız üzerinden kurduğu sahiplenme Cartel’in özgün Almanya bağlamının üzerine çöktü. Grup üyeleri bu sahiplenmeye şaşırdı. İlk çözüm olarak şiddetsizliği, hayat ile aile tehdidi karşısında özsavunmayı savundular. Malcolm X referansı, Arap, Afrikalı ve başka azınlıklarla ortak baskı ve dayanışma vurgusuyla birlikte kullanıldı.
Alman ana akımı “Türk” kelimesini büyüttü ve “Almanyalı” kelimesini arka plana itti. Türkiye’deki milliyetçi alımlama ilk kelimeyi ulusal zafer işaretine çevirdi. Türkiye’deki anti-milliyetçi yorum ilk kelimeyi faşizm kanıtı saydı. Üç çevre de ikinci kelimeyi sildi. Cartel’i tarihsel bağlam, güç ilişkisi ve adlandırma yetkisi üzerinden ele alan ayrıntılı çözümleme başka bir yazıda kurulmuştur. (🔗)
Bu silme işlemini yürüten yayın ekolojisi 1995’ten sonraki on yıllara uzandı. Birikim’in Aralık 1995 tarihli 80. sayısında Aras Özgün’ün “Cartel; Cehennemden Çıkma Çılgın Faşizm!” başlıklı yazısı yayımlandı. Yazı Türk kimliğine bağlılığı kimlik tutkusu, hip-hop doğrudanlığını estetik karmaşıklık eksikliği, kolektif güç talebini de güç istenci olarak okudu. Anti-faşist beyanlar pazar ve promosyon stratejisi şüphesine alındı. Dazlak ile saldırı altındaki göçmen gencin güç asimetrisi tek sertlik görüntüsü içinde eritildi.
Özgür Kaya’nın Birikim’deki yazısı Almanya sınırındaki aşağılanmayı kayda geçirirken diasporayı kültürel gettolaşmaya yatkın bir topluluk olarak ele aldı. Güçlü Türkiye arzusunu sığıntılık hissini maskeleme ihtiyacıyla açıkladı. Böylece siyasal söz psikolojik belirtiye çevrildi.
Express daha çelişkili bir arşiv kurdu. 5 Ağustos 1995 tarihli 80. sayıda “Cartel ve harbi rap” dosyası yayımlandı. Alp Tamer’in “Das Kartell” yazısı grubu Avrupa’nın dışlanmış gençlerinin manifestosu olarak ele aldı; işçi çocuklarını, gettoları ve Avrupa’nın üvey çocuklarını görünür kıldı. Aynı yazı Cartel estetiğini Nazi çağrışımlarıyla kirleten “gamalı gırtlak disiplini” benzetmesine başvurdu.
Aynı sayıdaki imzasız editoryal çözümleme “Sen Türksün” sözünü biyolojik üstünlük yerine kültürel kimlik beyanı olarak okudu. Alman ve Kübalı üyeler kan milliyetçiliği yorumunu kıran unsurlar sayıldı. Türk-Kürt kardeşliği ayrımcılık karşıtı çağrı olarak ele alındı. Türk, Kürt, Hispanik, Arap, Yunan, Afrikalı ve Asyalı “karakafaların” ortak işçi kaderi kuruldu. Almanya’daki beyaz Alman ile Türkiye’deki beyaz Türk arasında sınıfsal paralellik çizildi.
19 Ağustos 1995 tarihli Express 82, “Cartel’den Express’e: Malcolm X’in dediği gibi” kapak duyurusuyla çıktı. MC Zımba ilk Türkiye konserindeki seyircinin şarkıları ezbere bildiğini anlattı. Dazlaklara yönelik en sert bölüm televizyon ve konser sunumunda atlandı. Tunçay Kulaoğlu “Türk işi hip-hop” yazısında Türkçe hip-hop için “hilkat garibesi”, Karakan için “kör Türk kimliği” ifadelerini kullandı.
Bu iddianın dayanakları arasında hilal ve yıldızlı giysiler, bozkurt işareti yapan seyirciler, Nürnberg Türk Ocağı, Musa Serdar Çelebi çevresine ilişkin iddialar, albüm teşekkürleri, Türkiye’ye kesin dönüş söylemi ve milliyetçi çevrelerin sahiplenmesi vardı. Seyircinin siyasi kimliği sanatçının özü hâline getirildi. Karakan üyesi Alper, King Size Terror’un iki siyah Amerikalı, bir Perulu ve kendisinden oluştuğunu anlattı; Türk Ocağı ilişkisi iddialarına itiraz etti. Cevabı kısa bir kutuda yer aldı ve çelişen olgusal iddialar editoryal hükme bağlanmadan kaldı.
Derya Bengi’nin Ozan Sinan ile Alper söyleşisi Almanya’da rap’le tanışmayı, Barış Manço ile Cem Karaca sample’larını, Public Enemy etkisini, gündelik ırkçılığı, metroda fısıldaşmayı, kavgaları, özsavunmayı, eğitimli göçmen ile mahallede kalan işçi sınıfı arasındaki farkı, Türkçe yazmanın güçlüğünü ve başka azınlıklarla dayanışmayı ayrıntılı biçimde kaydetti. Express sanatçıyı görünür kıldı ve aynı anda sözünün üzerine şüphe altyazısı yerleştirdi. 80. sayıdaki olumlu keşif, 82. sayıdaki iddianameyi yayın ailesinin kendi arşivi içinden sarsıyordu.
Express 136’da 2013 yılında Erci E.’nin “Bize Nâzım gibi hikmetler lâzım” sözü Gezi bağlamında olumlu kullanıldı. Aynı söz 2017’de Jeremy Corbyn bağlamında yeniden anıldı. Roll’de Fatih Altınöz tek klip, hilal, erkek kalabalığı ve sert görüntü üzerinden verilen “faşist” hükmüne öz-eleştiri getirdi. Bir+Bir’in 2011 Erci E. söyleşisi Cartel üyelerinin Türkiye’de kurulan sağcı blok imgesinden farklı siyasal konumlar taşıdığını kaydetti.
Die Beute: Politik und Verbrechen, 1994–2000 arasında Batı Marksizmi, otonom sol ve pop-sol çevresinin yayınlarından biri oldu. İmran Ayata’nın “Cartel sieht das aber anders. Der Medienerfolg eines HipHop-Projekts” yazısı anti-faşizm ile Türk kimliği arasındaki farkı pazar stratejisi şüphesiyle ele aldı. Avrupa piyasasına anti-faşizm, Almancı dinleyiciye Türk kimliği sunulduğu varsayımı üretildi. Aras Özgün bu çerçeveden yararlandı.
8 Ocak 1997’de düzenlenen “Hip identity geht Hops” konferansı getto, ırkçılık, Türk gücü, kimlik gevezeliği, cinsiyetçilik ve antisemitizm tartışmalarını bir araya getirdi. Bazı DJ’lerin Cartel parçalarını çalmayı reddetmesine uzanan tepki alanı oluştu. İmran Ayata’nın sonraki Kanak Attak ve Songs of Gastarbeiter çalışmaları, anti-ırkçı kültür insanının işçi mahallesinden çıkan özsavunmayla kurduğu erken gerilimi daha çarpıcı hâle getirdi.
Hamburg çevresindeki 17°C – Zeitschrift für den Rest, Nürnberg Karakan konseri etrafında gelişen radyo tartışmasını taşıdı. Karakan proto-faşist, sertliği ve mücadeleyi yücelten erkek kulübü olarak suçlandı. Seyirciler arasındaki Bozkurtlar sanatçının politik özü sayıldı. Annette Weber 27 Haziran 1995 tarihli taz yazısında bu tartışmayı aktarırken güç asimetrisini koruyan bir karşı eleştiri geliştirdi: Alman skinhead’in ulusal sloganı ile saldırı altındaki göçmen çocuğun dayanışma çağrısı farklı iktidar konumlarında çalışıyordu.
Kırkbudak’ın 2005 tarihli ilk yıl dördüncü sayısı “Milliyetçilik ve Aleviler” temasına ayrıldı. Tunca Arıcan’ın “Türkçe Hip-Hop Sahnesindeki Bıçkın Delikanlılar” yazısı Islamic Force’u evrensel, milliyetler üstü, anti-ırkçı, kadın üyeli ve Alevi kökeniyle açık bir örnek olarak sundu. Cartel ise aşırı milliyetçi ve İslam sentezli söylem üreten karşı örneğe çevrildi. Makbul göçmen rap’i ile sakıncalı göçmen rap’i arasında ahlaki bir hiyerarşi kuruldu.
Tunca Arıcan bu şemayı Eurasian Journal of Music and Dance içindeki “Türkçe Rap’in Dönüşüm Evrelerinde Geçişkenlikler: Direniş, Marjinalleşme ve Tarz” başlıklı çalışmada akademik gelişme anlatısına taşıdı. Cartel dönemi Alman-Türk kimliği, milliyetçilik ve muhafazakârlıkla ilişkilendirildi; sonraki dönem kozmopolit olgunluk olarak konumlandırıldı. Diasporik özsavunma aşılacak erken bilinç evresine dönüştü.
Artizan, Kırkbudak yazısını dijital ortamda yeniden yayımlayarak Cartel’i aşırı milliyetçi, Islamic Force’u evrensel alternatif olarak kuran şemanın dolaşımını sürdürdü. Diken’in 2019 Patron/Ege Erkurt söyleşisi Cartel’in öncülüğünü kabul ederken Bektaş dışındaki bölümleri aşırı milliyetçi saydı. Cartel etkisindeki erken Türkiye rapçilerinin faşist tutum taşıdığı ve gurbetçi aksanının zamanla düzeldiği anlatıldı. Türkiye rap’inin Almancı etkisinden arınarak olgunlaştığı ilerleme öyküsü, diaspora kuruculuğunun biçimini aldı ve öznesini dışarıda bıraktı.
Karşı-arşiv bu hükümlerin yanında gelişti. taz’da Annette Weber güç asimetrisini korudu. Roll’de Fatih Altınöz erken hükmü sorguladı. Spex, Cartel’i “yarının Almanları” olarak konumlandırdı; Lars Freisberg’in söyleşisinde Ozan Sinan Almanlardan kabul dilenmediklerini anlattı. Doğu Batı ile Middle East Report’ta Alev Çınar, Almanya’daki azınlık işareti ile Türkiye’deki çoğunluk işareti arasındaki iktidar farkını kurdu. Bir+Bir, Erci E. üzerinden geç bir düzeltme alanı açtı. Murat Meriç, Cartel’in döneminde milliyetçi ve faşist diye reddedildiğini aktarırken eserin Almanya’daki Türk düşmanlığına cevap olarak doğduğunu vurguladı.
Yayın zinciri böylece belirgin bir hareket izledi. 17°C proto-faşistlik tartışmasını dolaşıma soktu. Die Beute şüphe dilini kurdu. Express Türkçe kültür alanındaki mahkemeyi bütün çelişkileriyle açtı. Birikim kesin hükmü başlığa taşıdı. Kırkbudak iyi göçmen ile kötü göçmen ayrımını kalıcı sınıflandırmaya çevirdi. Eurasian Journal bunu gelişme şemasına yerleştirdi. Artizan dijital dolaşımı sürdürdü. Diken rap sahnesi içindeki kuşak devamını üretti.
Cem Kaya’nın Aşk, Mark ve Ölüm belgeseli işçi yurtlarından arabeske, düğün salonlarından kaset piyasasına uzanan güçlü bir karşı-arşiv kurdu. Yönetmen Türkçe hip-hop’un Almanya’da doğup Türkiye’ye ihraç edildiğini, arabeskin ikinci kuşağın hayatına yetmediğini ve hip-hop’un gençlerin manifestosuna dönüştüğünü biliyordu. Cartel’in güçlenme, özgürleşme ve özsavunma anlamını da açık biçimde tanımladı.
Film Boe B’yi merkezî portreye yerleştirdi; Cartel’i MTV görüntüsü ve final enerjisi içinde kısa tuttu. Birinci kuşağın hasret, aile, kaset, fabrika ve hüzün tarihi geniş işlendi. İkinci kuşağın dazlak saldırısına karşı örgütlenmesi, gençlik merkezleri, Türkçe rap’in doğuşu, mahalle ittifakı ve Almanya üzerinde hak iddiası yoğun bir kapanışa sıkıştırıldı. Filmdeki bu ağırlık farkı ve söyleşi çerçevesi önceki metinlerde ayrıntılı biçimde çözümlenmiştir. (🔗) (🔗)
Muhammed Said Tuğcu’nun 2024 tarihli akademik makalesi belgeselin arşiv ve montaj başarısını öne çıkardı. Cartel’in film içindeki süre ve işlevi, kısaltılan çatışma ve ilk kuşak hüznü ile politik rap arasındaki ağırlık farkı çözümlemenin merkezine yerleşmedi. Festival ve ödül çevreleri filmi kapsamlı tarih olarak onayladı. Montaj tercihi akademik kanonlaşma yoluyla bütünlüklü tarih mührü kazandı.
Gurbetteki dazlak “Türk” kelimesini ülkeden sürmek istedi. Sıladaki kapıcı “Almanyalı” kelimesini kimlikten söktü.
Porsche Karşı-Diploma, Rolex Kamusal Sicil
Birinci kuşak toplumsal merdivenin alt basamaklarındaki ağır ve düşük ücretli işlere yerleştirildi. Yoksul mahallelerde yaşadı. Çocuklar eğitim ve meslek yolunda aşağı yönlendirildi. İkinci ve üçüncü kuşağın eğitim dışı yükselişi herkesin okuyabileceği nesnelerle ilan edildi.
Alman gangsta rap’te büyük otomobil, pahalı mücevher, çekici kadın ve korkutucu çevre toplumsal yükseliş sembolleri olarak birlikte çalışır. Bu repertuvar misafir işçi tarihindeki ağır iş, düşük ücret ve yoksul mahalleyle doğrudan ilişkilidir. Yerleşik çoğunluğun hazır ev, eğitim ağı ve statü içinde yaşadığı; göçmen çocuğunun her basamak için mücadele ettiği hissi aile hafızasına yerleşir.
Porsche bu dünyada karşı-diplomadır. Kalabalık aile evinden çıkış sağlayan hareketli özel odadır. Arkadaş buluşma alanı ve müzik odasıdır. Aile denetiminden geçici uzaklaşma imkânıdır. Mahalle sınırını aşar, şehir merkezine gider, kamusal alanda hacim kazanır ve sınıf sinyali verir. Türkiye yolculuğunda hediyeleri, birikimi ve bir yıllık emeği taşır. Dört haftalık izin içinde aile tarihindeki yükselişi görünür kılar.
Otomobil aynı zamanda flört ve erkek itibarı alanıdır. Yüksek sesli rap’in hareketli sahnesidir. Späti, park, Hinterhof, otopark, Bahnhof, shisha-bar, Türk marketi, düğün salonu, okul çıkışı ve Türkiye tatili aynı görünürlük düzenine bağlanır. “Piyasa gehen” kıyafet, arkadaş grubu, otomobil, konuşma ve sosyal medya profilinin birlikte sergilendiği kamusal dolaşımı anlatır. Kiez mahalle, dayanışma, sokak bilgisi ve estetik alan olarak çalışır.
Rolex vardiya saatinden kişinin kendi zamanına geçişi temsil eder. Kurumsal takdir yerine kamusal değer belgesi olur. Resmî unvan yerine görünür statü sağlar. Dedenin zamanını sattığı iş rejimine karşı torunun zamanı sahiplendiğini ilan eder. Öğretmene ve işverene yöneltilmiş başarı kaydına dönüşür.
Nike işçi ve göçmen bedeninin küresel gençlik kültürüne üyelik işaretidir. Spor ayakkabı sokak hareketliliğini, rap estetiğini ve sınıf sinyalini aynı bedende taşır. Cartel ile Karakan’ın sahne giyimi bu kodu kitleselleştirdi. Türkiye’deki kültür eleştirisi spor ayakkabı ile kolektif bedeni faşizm teşhisinin parçasına çevirdi. Marka repertuvarı, resmî kültürel sermayeye erişimi daraltılan gence herkes tarafından okunabilen statü sağladı.
Karakan’ın “Kapıkule’ye Kadar” parçasında otomobil bir yıllık çalışmanın ardından kazanılan tatili taşır. “Hani Bana Para” doğrudan maddi tanınma talebi kurar. “Araba Yok” otomobilin hareket ve itibar ölçüsüne dönüşmesini kaydeder. Cartel’in “bir numara” ilanı aşağıdan yukarıya yükselen kamusal değeri seslendirir. Islamic Force’un “Para” ve “Kreuzberg” parçaları maddi tanınma ile mahalle kimliğini birleştirir. Killa Hakan’ın semt, saygı ve kriminal ekonomi repertuvarı bu çizgiyi sonraki kuşaklara taşır.
“Panamera Flow” bu karşı-diplomanın yoğun sahnesidir. Shindy siyah TechArt Panamera’yı anlattıktan sonra matematik öğretmenine hakaretli bir selam yollar. Birkaç satır içinde iki bavulla gelen dedesini, milyoner torunu, yeni Nike Air’leri ve sona eren gece vardiyasını aynı yükseliş sahnesine yerleştirir. Matematik öğretmeni sayı ile değerlendirir; Shindy ona başka bir toplam çıkarır. Dedenin iki bavulu, ailenin gece vardiyası, torunun milyonları, otomobilin piyasa değeri ve okulun öngörüsü aynı hesapta buluşur.
İki bavul geçicilik planını, işçi yurdunu, fabrikayı, vardiyayı, Türkiye’ye dönüş düşüncesini ve biriktirilen parayı taşır. Panamera kalıcılığı, hareket serbestisini, özel alanı, şehir üzerinde hak iddiasını ve işçi torununun kamusal büyüklüğünü taşır. Dede ile torun arasındaki sınıfsal mesafe otomobilin gövdesinde görünür hâle gelir.
Yeni Nike Air’den sonra gece vardiyasının sona erişi ilan edilir. Gece vardiyası bireysel iş tercihinden geniş bir kuşak zamanıdır. Dede sanayiye zamanını satar. Torun müzikle para ve görünürlük kazanır. Vardiya kuşak tarihinde kesilir. Rolex ile Panamera aynı nedenle servet göstergesinden daha geniş bir anlam taşır: İşçi zamanından çıkış.
Yolcu koltuğundaki kadın otomobil ve kıyafetle aynı başarı vitrininin içine yerleşir. Pahalı araç, pahalı giyim, cinsel erişim ve korkutucu erkek bedeni aynı toplumsal yükseliş sahnesinde birleşir. Dedenin ve annenin görünmez emeği otomobili mümkün kılar; rap sahnesindeki kadın erkek başarısının aksesuarına çevrilir. Karşı-itibar kültürü tarihsel güç ve ataerkil iktidarı aynı kıtada taşır.
Aziza A ile EsRAP bu vitrinin karşısında kadın öznesini kurar. Mahalle içi erkek otoritesine iki dilli cevap verir. Altkültürün Alman otoritesine başkaldırısı ile kendi ataerkil düzeni arasındaki gerilimi görünür kılar. Birinci kuşak kadının tekstil, otel, okul, kreş ve temizlikteki emeği; gangsta vitrindeki kadın imgesiyle aynı tarihsel sahnede karşılaşır.
Bu kültür kuşaklara aile hikâyesi, maddi konum, davranış repertuvarı ve kültürel arşiv yoluyla aktarılır. İşçi yurdu, vardiya, ev sahibinin reddi ve geri dönüş hayali aile hafızasını kurar. Aynı mahalle, düşük okul kolu ve sınırlı iş ağı maddi konumu taşır. Sertlik, geri çekilmeme, aileyi koruma, saygı talebi ve görünürlüğü büyütme davranış repertuvarını oluşturur. Cartel, Killa Hakan, 36 Boys, mahalle adları, otomobil, giyim kodları ve rap şarkıları kültürel arşivi meydana getirir.
“Kitlesel bilinçdışı” bu dört aktarım kanalının birleşimidir. Aileden geçen aşağılanma hafızası, miras kalan sınıfsal konum, tekrarlanan ayrımcılık ve hazır savunma ile başarı sembolleri aynı davranış alanını üretir. Torun dedesinin bütün deneyimlerini ayrıntılı biçimde bilse bile, ailenin gardı ve başarı dili gündelik hayatta yaşamaya devam eder.
Türkiye’de ise tatil anı bütün yılın yerine geçer. Avrupa’daki kira, vergi, vardiya, borç ve çalışma yılı kadraj dışına itilir. Liranın değer kaybı ve ücret krizi Avrupa plakalı otomobilde kişiselleştirilir. Konut ve otomobil fiyatları gurbetçi yatırımına yüklenir. Yerli zenginliğin tüketimi zevk ve başarı, gurbetçi zenginliğinin tüketimi görgüsüzlük sayılır.
Alman ürünü yüksek kalite sembolü olur; aynı ürünü taşıyan Almancı beden düşük kültür sayılır. Gurbetçi aynı anda Avrupa’da düşük iş yapan “tuvaletçi” ve Türkiye’de euro zengini ayrıcalıklı kişi olarak kurulur. Para gönderdiğinde görevini yerine getirmiş sayılır. Harcadığında gösterişle suçlanır. Yatırım yaptığında fiyat artıran kişi olur. Yatırım yönünü başka yere çevirdiğinde memlekete faydasız sayılır. Yapısal ekonomik kriz görünür azınlığın otomobilinde kişiselleştirilir.
Dede vardiyada zamanını sattı. Torun Rolex’le zamanı sahiplendi. Porsche okulun vermediği sınıf geçme belgesini sokağın ortasında ilan etti.
Sıladaki Dazlak
Yaz mevsiminde sınır kapısı görüntüleri gurbetçi düşmanlığının yıllık sahnesini kurar. “Geldi yine Almancılar”, “akın başladı”, “yine doldular”, “gurbetçiler gelmesin”, “mevsimlik vatanseverler” ve “tuvaletçiler geliyor” ifadeleri insan hareketini istila görüntüsüne çevirir. 2025 yazında on altı saat içinde 6.192 aracın girişini bildiren bir paylaşımın altında aynı dil yeniden üretildi. Dönüş yolundaki kaza haberlerini bekleyen yorumlar felaket arzusunu mizah içine yerleştirdi.
Araçların içinde aile ziyareti, mezar ziyareti, düğün, hasta ziyareti ve çocuklara köken çevresini gösterme isteği taşıyan insanlar bulunur. “Akın” kadrajı insanları araç sayısına indirger. Alman dazlağın “Ausländer raus” sloganı ile sıladaki “gurbetçiler gelmesin” sözü aynı alan sahipliği varsayımına dayanır. “Deutschland den Deutschen” ile “gerçek Türk Türkiye’de yaşar” ifadeleri vatandaşlığı çoğunluğun onayına bağlar.
Para, bu zihnin en görünür çelişkisini kurar. Türkiye devleti 1970’lerde işçi tasarruflarını özel döviz hesaplarıyla ülkeye çekti. İşçi dövizleri dış ticaret ve döviz ihtiyacında kullanıldı. 2016’da diaspora ekonomik kriz karşısında para göndermeye çağrıldı. Aynı insanın ülkeye girişi için yüzlerce avroluk harç önerileri geliştirildi. Ekşi Sözlük’te “gurbetçilerden ayak bastı parası alınması” başlığı açıldı. Erol Mütercimler yurtdışı oy hakkının kaldırılmasını ve ülkeye gelenlerden ayak bastı parası alınmasını savundu. Fatih Altaylı siyasi katılımı yıllık vergi şartına bağlayan bir öneri sundu.
Bu önerilerin ortak hükmü açıktır: Gurbetçi mali kaynak olarak değerlidir; ülkenin eşit sahibi olarak şartlara tabidir. Oy, ikamet, vergi ve siyasi tercih üzerinden derecelendirilir. Vatandaşlık çoğunluğun verdiği geçici ruhsata çevrilir. Gurbetçinin parası ülkeye ait sayılır; gurbetçinin sözü dışarıdan müdahale gibi sunulur.
“Tuvaletçi” sözcüğü sınıfsal sadizmin yoğun ifadesidir. Temizlik, maden, çöp, bant üretimi ve gece vardiyası hakaret malzemesine çevrilir. Alman işbölümünün kurduğu alt sınıf Türkiye’de yeniden küçümsenir. Gurbetçi yoksulken cahil, yükseldiğinde görgüsüz sayılır. Köylü ve işçi kökeni kentli-merkezî kültür tarafından aşağılanır. “Eskiden köylü, işçi ve cahildi; şimdi paralı ve kültürsüz” anlatısı ekonomik sınıf atlamasının kültürel eşitliğe dönüşmesini engeller.
“Gerçek Türk” sınavı her çıkışı suçluluk alanına çevirir. Türkiye’yi öven gurbetçiye “dön” denir. Türkiye’yi eleştiren gurbetçi nankör ilan edilir. Almanya’yı evi sayan kişi asimilasyonla suçlanır. Türk kimliğini güçlü taşıyan kişi uzaktan milliyetçi sayılır. Türkiye’ye gelen kişi mevsimlik vatansever olur. Gelmeyen kişi vatanını unutmuş sayılır. Türkçe konuşan kişinin aksanıyla alay edilir. Almanca kelime kullanan kişinin Türkçeyi kaybettiği söylenir.
İki yere aynı anda ait olmak kültürel saflık düzenini bozar. Alman dazlak pasaportun kişiyi Alman üyeliğine taşımadığını söyler. Sıladaki dazlak Türk pasaportunu yeterli görmez ve ikamet, aksan, siyasi tercih ile giyim üzerinden yeni sınavlar kurar. Almanya’da doğmuş üçüncü kuşak Alman üyeliğinin dışında tutulur; Türkiye’ye geldiğinde Türk üyeliği sorgulanır.
Dil polisi bu sınavın gündelik koludur. Almancı Türkçesi komedi nesnesine çevrilir. Ekşi Sözlük’te yıllar boyunca aksan ve kelime karışımı örnekleri toplanır. Kod değiştirme, kelime arama ve farklı vurgu zekâ kusuru gibi sunulur. Almanya’da Türkçe izi entegrasyonsuzluk işareti, Türkiye’de Almanca izi kültürel bozulma işareti sayılır. Diaspora iki ülkede de yaşadığı hayatın sesini dilinden silmeye zorlanır.
Popüler temsil bu karikatürü milyonlara taşır. Gülse Birsel’in Avrupa Yakası’ndaki İmdat Amca karakteri aksan, abartılı jest, kaba ses, komik Almanca, yanlış bilgi, aşırı milliyetçilik ve erkeklik gösterisini aynı Almancı tipinde birleştirir. Yerli karakterin cehaleti bireysel özellik olarak kalırken gurbetçi karakterin cehaleti bütün grubun numunesine dönüşür.
Birol Güven’in kurduğu, Murat Aras ile Eray Yasin Işık’ın yazı ekibinde yer aldığı Seksenler dizisindeki Şahin karakteri, gurbetçiyi tarihsel göç öznesinden birkaç konuşma ve davranış koduna indirger. Dördüncü kuşağa ulaşmış çeşitlilik fosilleşmiş 1960’lar stereotipi içinde sunulur.
Uğraş Güneş’in Ulan İstanbul’unda, Murat Onbul yönetimindeki Maşuka karakteri diaspora kadınını sınıf ve göç tarihinden ayırır. Aksan, jest ve görünüş komik yabancılık işaretine çevrilir. Almancılık kostüm ve performans hâline gelir. Gurbetçi kadının makyajı, kıyafeti, bedeni ve Türkçesi sosyal medya küçümsemesinin hazır yüzeylerine dönüşür.
Gökhan Horzum’un yarattığı, Cihan Çalışkantürk ile Emine Yeşim Aslan’ın yazı ekibinde bulunduğu ve Hakan İnan’ın yönettiği Acil Aşk Aranıyor dizisindeki Abidin karakteri Almancı konuşma biçimini komik uyumsuzluk, abartılı davranış ve kültürel gariplikle birleştirir. Gurbetçi eğitimsiz, gülünç, gecikmiş, kaba ve tuhaf konuşan kişi olarak yeniden üretilir.
Menekşe ile Halil, Almanya’daki Türkiye kökenli aileyi zorla evlilik, kapatma, şiddet ve cinayet çevresinde temsil eder. Ataerkil aile sorunu bütün diaspora ailesinin doğal yapısı gibi genişletilir. Alman toplumundaki ayrımcılık geri plana itilir ve diaspora kendi ataerkilliği içine kapanmayı seçmiş topluluk gibi sunulur. Kadın hakları dili kültürel genellemenin taşıyıcısına dönüşür.
Bu karakterlerin ortak işlevi milyonlarca insanı tek kişide örneklemektir. En kışkırtıcı sokak röportajı bütün diaspora adına kullanılır. “Türkiye cennet”, “Almanya bitti”, “burada fakir yok” ve “şükredin” türündeki sözler sınıf, kuşak, ülke ve siyasal çevre farklarını silen toplu karakter belgesine çevrilir. Yerlinin kaba davranışı bireysel, gurbetçinin kaba davranışı grup karakteri sayılır.
Türkçe Twitter’daki kimlik temelli düşmanlaştırma ortamı bu genelleme için hazır bir dolaşım alanı sağlar. Hrant Dink Vakfı’nın 2.395 tweet içinde 1.124 nefret veya ayrımcı söylem tespit eden çalışması, gurbetçiye özgü bir ölçümden daha geniş bir düşmanlaştırma zeminini gösterir. Bu zeminde tek video, tek aksan ve tek otomobil bütün bir nüfusun kanıtına dönüşür.
Kirlilik ve uygarlık dili ekonomik hıncı biyolojik ve kültürel sınıflandırmaya taşır. Gurbetçi gürültülü, trafiği bozan, çöp bırakan, kötü giyinen, virüs taşıyan, şehir düzenini bozan ve lüks arabayla hava atan kişi olarak kurulur. Pandemi döneminde biyolojik tehdit dili bu repertuvara eklendi. Alman aşırı sağındaki Überfremdung düşüncesiyle akraba bir kirlilik grameri oluştu: “Biz medeni ve ölçülüyüz; onlar kaba ve aşırı.”
Bu hiyerarşi Alman malı ile Almancı beden arasında çarpıcı bir ayrım yapar. Otomobil, saat ve ayakkabı Alman kalitesinin göstergesi sayılır. Aynı nesneleri taşıyan Almancı düşük kültürün simgesi hâline gelir. Ürünün prestiji korunur, işçi torununun prestiji küçültülür.
Ölüm dileği mizah içinde normalleşir. Dönüş yolundaki kaza haberlerini bekleyen sözler, hedef grubun zarar görmesini ortak eğlenceye dönüştürür. “Bunların burada ne işi var?” ve “bunlar giderse sorun çözülür” cümleleri açık fiziksel şiddetten önce insan değerini düşüren duygusal hazırlığı kurar. Gurbetteki dazlağın sokakta yaptığı eleme, sıladaki dilde felaket temennisine dönüşür.
Oy hakkı tartışması bu zihnin hukuki yüzüdür. Yurtdışındaki vatandaşların siyasi tercihleri eleştirilebilir; bütün nüfusun oy hakkını ikamet, vergi ve tercih üzerinden kaldırmak birinci ve ikinci sınıf vatandaşlık üretir. Diaspora seçmeni tek bir siyasi irade gibi sunulur. Ülke, kuşak, sınıf ve siyasi çevre farkları silinir. Sağ ve sol çevreler farklı gerekçelerle aynı gurbetçi kitlesini siyasi nesne hâline getirir.
Açık hınç ile kibar hak budama aynı sonuca ulaşır: Kişinin vatandaşlığını çoğunluğun onayına bağlamak. Gurbetteki dazlak “pasaport seni Alman yapmaz” der. Sıladaki yorumcu “pasaport sana Türkiye hakkında karar hakkı vermez” der. İki cümle aynı kafa içinde birleşir.
Kültürel kapıcılık bu üyelik rejiminin rafine yüzünü oluşturur. Aras Özgün savunma dilini faşizm teşhisine dönüştürür. Cem Kaya çatışmalı tarihi dramaturjik biçimde kısaltır. Muhammed Said Tuğcu montaj başarısını kaydederken tarihsel ağırlık farkını arka plana iter. Özgür Kaya siyasi sözü psikolojik maskeleme olarak açıklar. İmran Ayata anti-faşizmi pazar stratejisi şüphesine alır. Tunçay Kulaoğlu “hilkat garibesi” ve “kör Türk kimliği” ifadeleriyle mahalle rap’ini mahkûm eder. Tunca Arıcan makbul Islamic Force ile sakıncalı Cartel arasında ahlaki hiyerarşi kurar. Patron/Ege Erkurt gurbetçi aksanı ile faşist tutumun zamanla düzeldiği bir ilerleme anlatısı üretir. 17°C proto-faşist erkek kulüp hükmünü dolaşıma sokar.
Bu isimlerin politik konumları birbirinden ayrılır. Ortak işlem diasporanın kendi açıklamasını dış yorumun altına yerleştirmektir. Saldırgan ile savunan arasındaki güç farkı sert görüntü içinde eritilir. Almanya’daki azınlık işareti Türkiye’deki çoğunluk işaretiyle eşitlenir. Milliyetçi sahiplenme sanatçının özü sayılır. Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Alman ve başka kökenlerin ortaklığı homojen Türk milliyetçiliğine çevrilir. Irkçı şiddet arşiv görüntüsünde kalır; onun ürettiği örgütlenme kültürel suç dosyasına taşınır.
Sıladaki açık milliyetçi Cartel’i kendi ulusal davasına ilhak eder. Sıladaki anti-milliyetçi kapıcı grubu kendi ahlak alanından sınır dışı eder. Birinci çevre “Almanyalı” kelimesini siler. İkinci çevre “Türk” kelimesini şüpheli hâle getirir. İki çevre de Türk-Almanyalı öznenin bağımsız toplumsal yerini kapatır.
Gurbetteki dazlak bedeni kovar. Sıladaki dazlak adı, aksanı, oy hakkını, sınıf hafızasını ve kendi hikâyesini anlatma yetkisini budar.
İki Ülke, Tek Cetvel
İlk kuşak fabrika, yatakhane, havale, gurbet türküsü ve dönüş hayali taşıdı. İkinci kuşak sokak, okul çatışması, dazlak tehdidi, boks salonu, crew, gençlik merkezi, rap ve kolektif kimlik kurdu. Üçüncü kuşak marka, otomobil, saat, düğün, tatil rotası, sosyal medya, mahalle sadakati ve yüksek görünürlük içinde büyüdü.
Bu aktarımın içinde ailede anlatılan aşağılanma hikâyeleri, aynı mahallede kalan sınıfsal konum, isim ve aksan ayrımcılığı, dazlak saldırısı hafızası, kadınların görünmez emek tarihi, şarkılarla aktarılan ortak düşman, mahallede öğrenilen gard, otomobil ile kodlanan başarı ve Türkiye’de yeniden Almancı diye dışarıya itilme deneyimi bulunur. Kişinin kendi tarihini anlatma hakkı üzerindeki kültürel denetim de kuşak hafızasının parçasına dönüşür.
Gurbetteki dazlak ile sıladaki dazlak aynı araçları kullanmaz. Biri fiziksel saldırı, kundaklama ve sokak terörüyle ilerler. Öteki aksan alayı, sınıf hakareti, oy budama, medya karikatürü ve kültürel mahkûmiyetle çalışır. Araçlar değişir; üyelik ölçüsü aynı kalır. İki taraf da insanın eşit üyeliğini kendi biçimine girme şartına bağlar.
Almanya ona işçi, yabancı ve şüpheli dedi. Türkiye ona Almancı, tuvaletçi ve görgüsüz dedi. İki ülke aynı bedeni farklı kelimelerle aşağıya itti. Mahalle ona gard, boks mesafe, rap ses verdi. Porsche kapatıldığı mahallenin sınırını motorla yardı. Rolex başkalarının ölçtüğü zamana el koydu. Dazlakların dövdüğü çocuğa görgüsüz diyen sıladaki dazlak, saldırganın sınıf cetvelini elinde taşır.






























Geri bildirim: Phantomoperand 👻🪸🐈⬛ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: The Skinhead Back Home: The Same Mindset That Expels Turks Abroad and Belittles German Turks Back Home – Žižekian Analysis
Geri bildirim: Der Skinhead in der Heimat: Dieselbe Denkweise, die den Türken in der Fremde vertreibt und den Deutsch-Türken in der Heimat herabsetzt – Žižekian Analysis
Geri bildirim: Hiphop Playlist: Sen Türksün Avrupalı | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Cartel’de Lacancı Manifesto | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Cartel’s Lacanian Manifesto – Žižekian Analysis
Geri bildirim: Tefsirli Meal 1: Cartel Bir Numara En Büyük | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Haymatlos 🍂🏚️🪪 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Asrî Almancılar Kimlerdir? | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER