(1912)
‘Bilinçdışı’ teriminin psikanalizde ve yalnızca psikanalizde ne anlama gelmiş olduğunu birkaç sözcükle ve mümkün olduğunca açık biçimde ortaya koymak istiyorum.
Şu anda bilincimde mevcut olan bir tasarım —ya da başka herhangi bir zihinsel öğe— bir sonraki anda kaybolabilir ve bir aradan sonra, değişmeden ve, söylediğimiz gibi, duyularımızın yeni bir algısının sonucu olarak değil, bellekten yeniden mevcut hâle gelebilir. Bu olguyu, aradaki süre boyunca tasarımın bilincimizde gizil olsa da zihnimizde mevcut bulunduğu varsayımıyla açıklamaya alışkınız. Zihinde mevcut ve bilinçte gizil bulunduğu sırada hangi biçimde var olmuş olabileceğini tahmin etmemizi sağlayacak hiçbir aracımız yoktur.
Tam bu noktada, gizil tasarımın psikolojinin bir nesnesi olarak değil, aynı psişik fenomenin, yani söz konusu tasarımın yeniden ortaya çıkmasına yönelik fiziksel bir yatkınlık olarak var olduğu yolundaki felsefi itirazla karşılaşmaya hazır olabiliriz. Fakat buna, bunun psikolojinin asıl alanının çok ötesine geçen bir teori olduğu; ‘bilinçli’ ile ‘zihinsel’in özdeş terimler olduğunu ileri sürerek çözülmesi gereken meseleyi peşinen varsaydığı ve bellek gibi en yaygın olgularını kendi araçlarıyla açıklama hakkını psikolojiden esirgemekle açıkça hataya düştüğü yanıtını verebiliriz.
Şimdi, bilincimizde mevcut olan ve farkında bulunduğumuz tasarıma ‘bilinçli’ diyelim ve bu, ‘bilinçli’ teriminin tek anlamı olsun. Gizil tasarımlara gelince, zihinde var olduklarını varsaymak için herhangi bir nedenimiz varsa —bellek örneğinde olduğu gibi— bunları ‘bilinçdışı’ terimiyle adlandıralım.
Dolayısıyla bilinçdışı bir tasarım, farkında olmadığımız ama başka kanıtlar ya da işaretler nedeniyle varlığını yine de kabul etmeye hazır olduğumuz bir tasarımdır.
Yargımıza bellek olgularından ya da bilinçdışı bağlar üzerinden çağrışım vakalarından başka hiçbir deneyim hitap etmese, bu, betimleyici ya da sınıflandırıcı türden pek ilgi çekici olmayan bir çalışma sayılabilirdi. Ne var ki meşhur ‘hipnoz sonrası telkin’ deneyi, bilinçli ile bilinçdışı arasındaki ayrımın önemi üzerinde ısrar etmemizi öğretir ve bu ayrımın değerini artırıyor görünür.
Bernheim’ın gerçekleştirdiği biçimiyle bu deneyde, bir kişi hipnotik bir duruma sokulur ve ardından uyandırılır. Hipnotik durumdayken, hekimin etkisi altında, uyanışından sonra belirli ve sabit bir anda, diyelim yarım saat sonra, belirli bir eylemi yerine getirmesi emredilmiştir. Uyanır ve tümüyle bilinçli, olağan hâlinde görünür; hipnotik durumuna ilişkin hiçbir anısı yoktur, yine de önceden kararlaştırılmış anda zihnine şu ya da bu şeyi yapma itkisi hücum eder ve nedenini bilmese de bunu bilinçli olarak yapar. Fenomeni, emrin belirlenen an gelinceye dek kişinin zihninde gizillik hâlinde mevcut olduğunu ya da bilinçdışı olarak mevcut bulunduğunu ve ardından bilinçli hâle geldiğini söylemekten başka türlü betimlemek olanaksız görünür. Fakat onun bütünü bilince çıkmamıştır: yalnızca yerine getirilecek edimin tasarımı çıkmıştır. Bu tasarımla bağlantılı bütün öteki fikirler —emir, hekimin etkisi, hipnotik durumun anısı— o anda bile bilinçdışı kalmıştır.
Fakat böyle bir deneyden öğreneceğimiz daha fazlası vardır. Fenomenin salt betimleyici görünümünden dinamik bir görünümüne yöneliriz. Hipnozda emredilen eylemin fikri yalnızca belirli bir anda bilincin nesnesi hâline gelmekle kalmamıştır; olgunun daha çarpıcı yönü, bu fikrin etkinleşmiş olmasıdır: bilinç onun mevcudiyetinin farkına varır varmaz eyleme çevrilmiştir. Eylemin gerçek uyaranı hekimin emri olduğuna göre, hekimin emrine ilişkin fikrin de etkinleştiğini kabul etmemek güçtür. Yine de bu son fikir, sonucu olan eylem fikri gibi kendisini bilince açmamıştır; bilinçdışı kalmış ve böylece aynı zamanda hem etkin hem de bilinçdışı olmuştur.
Hipnoz sonrası telkin bir laboratuvar ürünüdür, yapay bir olgudur. Fakat ilk olarak Pierre Janet’nin ortaya attığı ve Breuer ile benim geliştirdiğimiz histerik fenomenler teorisini benimsersek, hipnoz sonrası telkinin psikolojik niteliğini daha da açık ve belirgin biçimde gösteren pek çok doğal olgu bulmakta güçlük çekmeyiz.
Histerik hastanın zihni etkin ama bilinçdışı fikirlerle doludur; bütün semptomları böyle fikirlerden kaynaklanır. Histerik zihnin en çarpıcı özelliği, gerçekte, bunların hükmü altında olmasıdır. Histerik kadın kusuyorsa, bunu hamile olduğu fikrinden ötürü yapabilir. Bununla birlikte bu fikir hakkında hiçbir bilgisi yoktur; oysa bu fikir, psikanalizin teknik usullerinden biriyle zihninde kolayca saptanabilir ve onun için bilinçli hâle getirilebilir. ‘Nöbetini’ meydana getiren sıçramaları ve hareketleri gerçekleştiriyorsa, amaçlanan eylemleri kendisine bilinçli olarak tasavvur bile etmez ve bu eylemleri bir seyircinin mesafeli duygularıyla algılayabilir. Buna rağmen analiz, onun yaşamındaki bir hadisenin dramatik yeniden canlandırılmasında kendi rolünü oynadığını ve bu hadisenin anısının nöbet sırasında bilinçdışı olarak etkin olduğunu gösterecektir. Etkin bilinçdışı fikirlerin aynı üstünlüğü, diğer bütün nevroz biçimlerinin psikolojisindeki esas olgu olarak da analiz tarafından açığa çıkarılır.
Dolayısıyla nevrotik fenomenlerin analizinden, gizil ya da bilinçdışı bir fikrin zorunlu olarak zayıf bir fikir olmadığını ve böyle bir fikrin zihindeki mevcudiyetinin, bilincin sağladığı doğrudan kanıta eşdeğer, son derece ikna edici dolaylı kanıtlarla gösterilebildiğini öğreniriz. Farklı türde gizil ya da bilinçdışı fikirler arasında temel bir ayrım getirerek sınıflandırmamızı bilgimize yapılan bu ilaveyle uyumlu hâle getirmekte kendimizi haklı görürüz. Her gizil fikrin zayıf olduğu için gizil kaldığını ve güçlenir güçlenmez bilinçli hâle geldiğini düşünmeye alışmıştık. Şimdiyse, ne kadar güçlenmiş olurlarsa olsunlar bilince nüfuz etmeyen bazı gizil fikirlerin bulunduğu kanaatine vardık. Bu nedenle birinci türdeki gizil fikirlere önbilinçli diyebiliriz; ‘bilinçdışı’ terimini ise nevrozlarda incelemeye başladığımız ikinci tür için, yani asıl anlamıyla bilinçdışı için saklı tutabiliriz. Daha önce salt betimleyici anlamda kullanılan bilinçdışı terimi şimdi daha fazlasını içermeye başlar. Genel olarak yalnızca gizil fikirleri değil, özellikle belirli bir dinamik niteliğe sahip fikirleri, yoğunluklarına ve etkinliklerine rağmen bilinçten ayrı duran fikirleri belirtir.
Açıklamamı sürdürmeden önce, bu noktada ileri sürülmesi muhtemel iki itiraza değineceğim. Bunlardan ilki şöyle ifade edilebilir: hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bilinçdışı fikirler varsayımını benimsemek yerine, bilincin bölünebildiğini, böylece belirli fikirlerin ya da başka psişik edimlerin, bilinçli psişik etkinliğin büyük kısmından kopmuş ve ona yabancılaşmış ayrı bir bilinç oluşturabileceğini varsaysak daha iyi olur. Dr. Azam’ınki gibi iyi bilinen patolojik vakalar, bilincin bölünmesinin hayal ürünü bir tasavvur olmadığını fazlasıyla gösteriyor görünür.
Bu teoriye karşı, bunun ‘bilinçli’ sözcüğünün kötüye kullanılmasına dayanan gereksiz bir varsayım olduğunu öne sürmeye cüret ediyorum. Bu sözcüğün anlamını, sahibinin kendisinin farkında olmadığı bir bilinci de kapsayacak kadar genişletme hakkımız yoktur. Filozoflar bilinçdışı fikirlerin varlığını kabul etmekte güçlük çekiyorlarsa, bilinçdışı bir bilincin varlığı bana daha da itiraz edilebilir görünmektedir. Dr. Azam’ınki gibi bilincin bölünmesi diye betimlenen vakalar, bilincin yer değiştirmesi olarak adlandırılsa daha iyi olurdu —bu işlev, ya da her ne ise, dönüşümlü olarak bilinçli ve bilinçdışı hâle gelen iki ayrı psişik müşkülat arasında salınmaktadır.
Muhtemelen ileri sürülecek diğer itiraz da, esas olarak patolojik durumların incelenmesinden çıkarılan sonuçları normal psikolojiye uyguladığımız yönündedir. Buna, bilgisini psikanalize borçlu olduğumuz başka bir olguyla yanıt verebiliriz. Sağlıklı insanlar arasında son derece sık görülen belirli işlev kusurlarının, örneğin lapsus linguae’nin, bellek ve konuşma hatalarının, isim unutmaların vb., nevrotik semptomlarla aynı biçimde güçlü bilinçdışı fikirlerin etkisine bağlı olduğu kolayca gösterilebilir. Bu tartışmanın daha ileri bir aşamasında daha da ikna edici başka bir argümanla karşılaşacağız.
Önbilinçli ve bilinçdışı fikirleri birbirinden ayırmamız, bizi sınıflandırma alanını terk etmeye ve zihnin işleyişindeki işlevsel ve dinamik ilişkiler konusunda bir görüş oluşturmaya götürür. Bilince hiçbir güçlük çekmeden geçen bir önbilinç etkinliği ile bilinçdışı kalmayı sürdüren ve bilinçten kesilmiş gibi görünen bir bilinçdışı etkinlik bulduk.
Şimdi bu iki psişik etkinlik tarzının başlangıçlarından itibaren özdeş mi yoksa esasen birbirinden ayrı mı olduğunu bilmiyoruz; fakat zihinsel işleyişin seyri içinde neden farklılaşmaları gerektiğini sorabiliriz. Bu son soruya psikanaliz açık ve tereddütsüz bir yanıt verir. Bilinçdışı etkinliğin ürününün bilince nüfuz etmesi kesinlikle olanaksız değildir, fakat bu görev için belirli miktarda çaba gerekir. Bunu kendimizde yapmaya çalıştığımızda, aşılması gereken belirgin bir itilme duygusunun farkına varırız ve bunu bir hastada meydana getirdiğimizde, onun buna karşı direnci dediğimiz şeyin en kuşku götürmez işaretlerini elde ederiz. Böylece, bilinçdışı fikrin, kabulüne karşı koyan canlı kuvvetler tarafından bilinçten dışlandığını, oysa bu kuvvetlerin diğer fikirlere, önbilinçli olanlara karşı çıkmadığını öğreniriz. Psikanaliz, bilinçdışı fikirlere yönelik itilmenin yalnızca onların içeriklerinde cisimleşen eğilimler tarafından doğurulduğu konusunda kuşkuya yer bırakmaz. Bilgimizin bu aşamasında formüle edilebilecek bir sonraki ve en muhtemel teori şöyledir. Bilinçdışılık, zihinsel etkinliğimizi oluşturan süreçlerde nizami ve kaçınılmaz bir evredir; her zihinsel edim bilinçdışı bir edim olarak başlar ve dirençle karşılaşıp karşılaşmamasına göre ya öyle kalabilir ya da gelişmesini sürdürerek bilince geçebilir. Önbilinçli etkinlik ile bilinçdışı etkinlik arasındaki ayrım birincil değildir; itilme ortaya çıktıktan sonra kurulur. Ancak bundan sonra, bilince çıkabilen ve her an yeniden ortaya çıkabilen önbilinçli fikirler ile bunu yapamayan bilinçdışı fikirler arasındaki fark hem teorik hem de pratik bir değer kazanır. Bilinçli etkinlikle bilinçdışı etkinlik arasında varsayılan bu ilişki için, sıradan fotoğrafçılık alanından kaba ama yetersiz olmayan bir benzetme kurulabilir. Fotoğrafın ilk aşaması ‘negatif’tir; her fotoğrafik görüntü ‘negatif süreç’ten geçmek zorundadır ve incelemeden başarıyla çıkan bu negatiflerden bazıları, görüntüyle sonuçlanan ‘pozitif süreç’e kabul edilir.
Fakat önbilinçli etkinlik ile bilinçdışı etkinlik arasındaki ayrım ve bunları birbirinden ayrı tutan engelin tanınması, zihinsel yaşamın psikanalitik araştırmasının ne son ne de en önemli sonucudur. En normal kişilerde bile karşılaştığımız, buna rağmen deliliğin en hışımlı ürünleriyle son derece çarpıcı bir benzerlik sergileyen ve filozoflar için deliliğin kendisinden daha anlaşılır olmayan bir zihinsel ürün vardır. Rüyalardan söz ediyorum. Psikanaliz rüyaların analizi üzerine kuruludur; rüyaların yorumlanması, genç bilimin bugüne dek gerçekleştirdiği en eksiksiz çalışmadır. En yaygın rüya oluşumu türlerinden biri şöyle betimlenebilir: Gündüz zihnin işleyişiyle bir düşünce dizisi uyarılmış ve etkinliğinin bir kısmını koruyarak, uykuyu başlatan ve uyumaya yönelik zihinsel hazırlığı oluşturan genel ilgi ketlenmesinden kaçmıştır. Gece boyunca bu düşünce dizisi, rüya gören kişinin zihninde çocukluğundan beri mevcut olan, fakat olağan olarak bastırılan ve bilinçli yaşamından dışlanan bilinçdışı eğilimlerden biriyle bağlantılar kurmayı başarır. Bu bilinçdışı yardımın ödünç alınmış kuvvetiyle, günün zihinsel çalışmasından arta kalan düşünceler şimdi yeniden etkinleşir ve rüya biçiminde bilince çıkar. Böylece üç şey olmuştur:
(1) Düşünceler, bilinçdışı yardımcının payını temsil eden bir değişime, bir kılık değiştirmeye ve bir çarpıtmaya uğramıştır.
(2) Düşünceler, işgal etmemeleri gereken bir zamanda bilinci işgal etmiştir.
(3) Bilinçdışının, başka türlü bunu yapamayacak bir bölümü bilince çıkmıştır.
‘Artakalan düşünceler’i, yani rüyanın gizil düşüncelerini bulma sanatını öğrendik ve bunları açık rüyayla karşılaştırarak, uğradıkları değişiklikler ile bu değişikliklerin nasıl meydana getirildiği konusunda bir yargıya varabiliyoruz.
Rüyanın gizil düşünceleri, düzenli bilinçli etkinliğimizin ürünlerinden hiçbir bakımdan farklı değildir; önbilinçli düşünceler adını hak ederler ve gerçekten de uyanık yaşamın bir anında bilinçli olmuş olabilirler. Fakat gece boyunca bilinçdışı eğilimlerle bağlantıya girerek onlara benzemiş, âdeta bilinçdışı düşünceler durumuna indirilmiş ve bilinçdışı etkinliğin tabi olduğu yasalara tâbi kılınmışlardır. İşte burada, spekülasyondan ya da başka bir ampirik bilgi kaynağından tahmin edemeyeceğimiz şeyi öğrenme fırsatı doğar: bilinçdışı etkinliğin yasaları, bilinçli etkinliğin yasalarından büyük ölçüde farklıdır. Bilinçdışının kendine özgü özelliklerinin neler olduğunu ayrıntılarıyla kavrarız ve rüya oluşumu süreçlerinin daha derin bir incelemesi yoluyla bunlar hakkında daha da fazlasını öğrenmeyi umabiliriz.
Bu araştırma henüz yarısına bile ulaşmış değildir ve şimdiye dek elde edilen sonuçların bir açıklamasını, rüya analizinin en girift sorunlarına girmeksizin vermek pek mümkün değildir. Fakat psikanalitik rüya incelememize borçlu olduğumuz, Bilinçdışını kavrayışımızdaki değişime ve ilerlemeye işaret etmeden bu tartışmayı kesmek istemem.
Bilinçdışılık başlangıçta bize yalnızca belirli bir zihinsel edimin muammalı bir özelliği gibi görünüyordu. Şimdiyse bizim için daha fazlasını ifade eder. Bu edimin, başka ve daha önemli özellikleri aracılığıyla bildiğimiz belirli bir zihinsel kategoriye ait bir mahiyeti paylaştığının ve en eksiksiz dikkatimizi hak eden bir zihinsel etkinlik sistemine ait olduğunun işaretidir. Bilinçdışının gösterge değeri, bir özellik olarak taşıdığı önemi çok aşmıştır. Onu oluşturan tek tek edimlerin bilinçdışı olduğu işaretiyle açığa çıkan sistemi, daha iyi ve daha az müphem bir terim bulunmadığı için ‘Bilinçdışı’ adıyla belirtiyoruz. Almancada bu sistemi, Almanca ‘Unbewusst’ sözcüğünün kısaltması olan Ubw harfleriyle göstermeyi öneriyorum.¹ Ve bu, ‘bilinçdışı’ teriminin psikanalizde kazandığı üçüncü ve en önemli anlamdır.
¹ Psişik Araştırmalar Cemiyetinin talebi üzerine (İngilizce olarak) yazılmış ve ilk kez cemiyetin Bildiriler’inin Özel Tıp Eki’nde, Bölüm lxvi., Cilt xxvi., 1912’de yayımlanmıştır.
¹ [İngilizce çevirilerde bu Ucs olarak; ‘bilinç’ Cs; ‘önbilinç’ Pcs; ‘algı-bilinç’ ise Pept-Cs olarak verilir.—Ed.]






























Geri bildirim: Saikbilim Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER