Batı Yıkıldı Yıkılacak: Moskova’nın Genel Buhranı ve Dünya Jandarmasının İstifası

(playlist)

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

👻🪸🐈‍⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛

(İngilizcesi ve Almancası)

Avrupa’da 2026 yılında 17 yaşındaki erkeklerin yurtdışına çıkışını askerî makamların iznine bağlayan bir yasa hükmü tartışıldı. Danimarka askerlik süresini uzattı, Finlandiya yedek askerlik yaşını yükseltti, Norveç savaş halinde vatandaşların araçlarını ve mülklerini kullanmak için bildirimler gönderdi. Fransa nükleer silah kapasitesini artırmaya hazırlanırken Avrupa Birliği, savunma harcamalarını olağan bütçe kısıtlamalarından kısmen muaf tuttu. Aynı dönemde öğrenciler askerlik karşıtı okul grevlerine çıktı; işçiler ücret, kira, emeklilik ve sağlık hizmetleri için ayrılan kaynakları askerî bütçelerle karşılaştırdı.

Bu gelişmeler, Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurduğu barış ve refah düzenindeki temel ilişkinin değiştiğini gösteriyor. Amerika Birleşik Devletleri, 1945’te atom bombası kullanmış ülke olarak olağanüstü yıkım kapasitesini dünyaya göstermişti. Soğuk Savaş boyunca aynı güç, Sovyetler Birliği karşısında Batı Avrupa’nın başlıca askerî koruyucusu oldu. Avrupa devletleri kendi aralarındaki savaşları ekonomik bütünleşmeyle aşmaya çalışırken güvenliklerini büyük ölçüde Amerikan nükleer şemsiyesine bağladı.

Bu uluslararası düzenin bir de sinematik dünyası vardı. Hollywood, Amerikan kahramanını Sovyet casusun, işgalcinin ve nükleer tehdidin karşısına yerleştirdi. Tehditkâr Sovyet gücü, Amerikan koruyuculuğunun gerekliliğini görünür kılıyordu. Rus saldırganlığı bugün Avrupa için yeniden büyük bir tehlike oluşturuyor. Fakat Donald Trump’ın Make America Great Again [Amerika’yı Yeniden Büyük Yap] siyaseti, Amerikan askerî gücünün Avrupa’yı koruma yükümlülüğünü ulusal çıkarlar temelinde yeniden pazarlığa açıyor. Dünya jandarmalığını azaltan USA, kendi savaş gücünü ve korkutuculuğunu koruyor.

Bu dönüşümün Moskova açısından yaklaşık bir yüzyıllık bir tarihi bulunuyor. Sovyetler Birliği, Batı kapitalizminin sürekli genel bunalım içinde olduğunu savundu. Stalin, Amerikan egemenliği altındaki Avrupa devletlerinin sonunda Washington’la çatışacağını öngördü. Sovyetler Birliği çöktükten sonra Putin, kapitalizmin tükendiğini ve Batı’nın dünya üzerindeki hâkimiyetinin sona erdiğini ilan etti. Rus komünistleri ise 2025’te Stalinist общий кризис капитализма [kapitalizmin genel bunalımı] ifadesini aynen kullanarak Batı refah devletinin Sovyet başarılarına verilmiş bir taviz olduğunu savunuyordu.

Bu yüzden Avrupa’nın bugünkü ekonomik ve askerî çatışması üç ayrı tarihsel mücadeleyi birleştiriyor. Devletler güvenlik için daha fazla insan ve para istiyor. İşçiler ve öğrenciler ücretlerin, okulların, hastanelerin ve konutların finansmanını talep ediyor. Moskova ise Avrupa’daki ekonomik hoşnutsuzluğu Batı’nın çöküşünün kanıtı olarak yorumluyor. 1947’de ekmek isteyen Fransız işçilerin, 1984’te işini korumaya çalışan İngiliz madencilerin ve 2020’lerde kemer sıkmaya karşı çıkan Avrupalıların Moskova’yla ilişkilendirilmesi, bu çatışmanın siyasi sınırlarının da uzun süredir tartışıldığını gösteriyor.

Bu suçlamanın halk dilindeki en açık karşılığı moskof uşaklığı. Soğuk Savaş’ta Moskof uşaklığı, ekonomik taleplerin veya savaş karşıtlığının Sovyet çıkarlarına hizmet ettiği iddiasıyla gündeme geliyordu. Bugün aynı itham, Putin’in Avrupa’daki ekonomik hoşnutsuzluktan yararlanabileceği düşüncesiyle yeniden üretiliyor. Üstelik 1 Kasım 2026’da Slavoj Žižek imzasıyla yayımlanan bir değerlendirme de yeni öğrenci ve geçim protestolarını Ukrayna’ya verilen desteği zayıflatabilecek siyasi sonuçları üzerinden sorguluyor. Böylece eski sadakat tartışması, Avrupa’nın yeniden askerlik ve savaş bütçesi kararlarıyla doğrudan karşılaşan gençlik hareketine kadar uzanıyor.

Kapitalizmin Genel Bunalımı ve Amerikan Refahının Kuruluşu

1917 Ekim Devrimi, Rusya’da kapitalist üretim ilişkilerinin yerine sosyalist bir düzen kurma hedefiyle gerçekleşti. Marx’ın kapitalizm çözümlemesinde üretim araçlarına sahip sermayedarlar, işçilerin emek gücünü satın alıyor ve onların ürettiği değerin ücretleri aşan kısmına el koyuyordu. Kapitalist rekabet üretimi genişletirken sermayenin belirli ellerde yoğunlaşmasına, üretimle tüketim arasındaki dengesizliklere ve dönemsel ekonomik bunalımlara yol açıyordu. Kâr oranlarının düşme eğilimi, sermayenin daha fazla emek sömürüsü, teknoloji yatırımı ve yeni pazar arayışıyla karşılık verdiği başka bir gerilim oluşturuyordu.

Lenin bu ilişkileri emperyalizm kavramıyla dünya ölçeğinde ele aldı. Sanayi ve bankacılık sermayesinin birleşmesi, tekellerin büyümesi, sermaye ihracı, sömürgelerin paylaşılması ve büyük devletlerin pazar rekabeti, kapitalizmin uluslararası siyasetini şekillendiriyordu. Ülkelerin ekonomik gücü farklı hızlarda büyüdüğü için dünya üzerindeki mevcut paylaşım sürekli yeni çatışmalara açık hale geliyordu. Birinci Dünya Savaşı, emperyalist rekabetin askerî biçimlerinden biriydi.

Stalin’in 1920’lerde geliştirdiği социализм в одной стране [tek ülkede sosyalizm] teorisi, kapitalizmin bu eşitsiz gelişmesine dayanıyordu. Sovyetler Birliği, başka ülkelerde sosyalist devrim gerçekleşmesini beklemeden kendi kaynaklarıyla sosyalist ekonomiyi kurabilecekti. Sanayileşme, kolektifleştirme ve devlet planlaması bu hedefe bağlandı. Buna karşılık kapitalist devletlerin varlığı, Sovyetler için ekonomik kuşatma ve askerî müdahale tehlikesinin sürmesi anlamına geliyordu. Sosyalist ekonominin içeride kurulması ile sosyalist devletin dışarıdan güvenceye alınması iki ayrı tarihsel sorun oluşturuyordu.

1952’de Stalin, Экономические проблемы социализма в СССР [SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları] eserinde kapitalizmin genel bunalımını şöyle tanımladı:

Он является общим, то есть всесторонним кризисом мировой системы капитализма, охватывающим как экономику, так и политику.

[Bu, kapitalizmin dünya sisteminin hem ekonomiyi hem de siyaseti kapsayan genel, yani çok yönlü bunalımıdır.] (🔗)

Buradaki genel bunalım, birkaç yıllık ekonomik durgunluktan daha geniş bir tarihsel süreci anlatıyordu. Birinci Dünya Savaşı ve Ekim Devrimi, dünya kapitalizminin ilk büyük kırılmasını oluşturmuştu. İkinci Dünya Savaşı, Doğu Avrupa’daki sosyalist yönetimlerin kurulması, Çin Devrimi ve sömürge imparatorluklarının çözülmesi yeni bir aşamaya karşılık geliyordu. Dünya pazarı kapitalist ve sosyalist sistemler arasında bölünüyor, kapitalist devletlerin ekonomik ve siyasi hâkimiyeti sınırlanıyordu.

Stalin, kapitalizmin temel ekonomik yasasını azami tekel kârının elde edilmesi olarak tanımladı. İşçilerin sömürülmesi, başka halkların kaynaklarına el konulması, savaşlar ve ekonominin askerileştirilmesi bu kârın araçlarıydı. Sosyalist ekonominin temel yasası ise toplumun büyüyen maddi ve kültürel ihtiyaçlarının planlı üretim yoluyla karşılanmasıydı. Böylece iki sistem arasındaki rekabet doğrudan hangi toplumun insanlarına daha yüksek yaşam standardı sağlayacağı sorusuna bağlanıyordu.

Stalin aynı eserde Amerika ile diğer kapitalist ülkeler arasındaki rekabetin yeniden keskinleşeceğini savundu. ABD, savaşta yıkıma uğramış Avrupa ve Japonya üzerinde ekonomik üstünlük sağlamıştı. Fakat İngiltere, Fransa, Almanya ve Japonya kendi sermaye gruplarının çıkarlarını korumak isteyecekti. Stalin’e göre Amerikan egemenliği altındaki kapitalist devletlerin çıkarları, ortak Sovyet düşmanının varlığına rağmen yeniden çatışabilirdi.

Bu öngörünün özel önemi, 1945 sonrasında Batı Avrupa’da kurulan düzenle ilgiliydi. Avrupa’nın ekonomik toparlanması Amerikan yardımıyla desteklenirken kıtanın güvenliği de Amerikan askerî gücüne bağlandı. 1949’da NATO kuruldu. 1951’de Fransa ve Batı Almanya’nın kömür ve çelik üretimini ortak yönetime bağlayan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ortaya çıktı. 1957’de Avrupa Ekonomik Topluluğu kuruldu. Avrupa’nın kendi içindeki savaşları ekonomik bütünleşmeyle önleme amacı, Sovyet saldırısına karşı Amerikan korumasıyla aynı tarihsel düzenin parçaları haline geldi.

Bu düzene postwar consensus denmesinin ekonomik bir temeli de vardı. Terim özellikle İngiltere’de refah devleti, karma ekonomi, kamu hizmetleri ve istihdam politikaları çevresinde oluşan savaş sonrası siyasi uzlaşmayı anlatıyordu. Batı Avrupa’nın daha geniş düzeninde ise ücretlerin yükselmesi, sendikal haklar, sosyal konutlar, sağlık hizmetleri, emeklilik sistemleri ve tüketimin yaygınlaşması, Amerikan liderliğindeki güvenlik ittifakıyla birlikte gelişti.

Fransa’da Trente Glorieuses [Otuz Şanlı Yıl], Batı Almanya’da Wirtschaftswunder [Ekonomik Mucize] ve İtalya’da miracolo economico [Ekonomik Mucize] olarak anılan dönemler, bu refah genişlemesinin somut örnekleriydi. Savaşta yıkılmış şehirler yeniden kuruldu. Sanayi üretimi ve verimlilik arttı. İşçiler toplu sözleşmelerle gelirlerini yükseltti. Otomobiller, buzdolapları, televizyonlar ve modern konutlar gündelik hayatın yaygın unsurları haline geldi.

Sovyet ideolojisi bu başarıları kapitalizmin genel bunalımı içinde yorumladı. Amerika’nın üstünlüğü savaşta yıkılan rakiplerinin zayıflığıyla, gelişmiş kapitalist ülkelerin refahı ise dünya ekonomisindeki eşitsiz ilişkilerle açıklanıyordu. Sosyalist planlama, aynı tüketim düzeyini daha yaygın ve güvenceli biçimde sağlama iddiası taşıyordu.

Amerikan sineması ise bu tüketim dünyasını korunması gereken yaşamın görüntüsüne dönüştürdü. Müstakil ev, otomobil, okul, alışveriş merkezi ve modern mutfak, Amerikan gündelik hayatının tanınabilir sahneleriydi. Sovyet casusu veya işgalci figürü bu yaşamın karşısına yerleştirildiğinde Amerikan askerî gücü hem ulusal refahın hem Batı dünyasının koruyucusu olarak görünüyordu.

Hollywood’un Sovyetlere verdiği rolün kendisi de tarihsel olarak değişmişti. 1943 tarihli Mission to Moscow, Sovyetler Birliği’ni Nazi Almanyası’na karşı Amerikan müttefiki olarak olumlu temsil ediyordu. Soğuk Savaş’ın başlamasıyla Sovyet karakterler giderek casusluk, işgal ve nükleer tehdit anlatılarının düşman figürlerine dönüştü. (🔗)

Moskova da Hollywood’u kendi siyasi amaçları için kullanıyordu. Sovyetler, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da ele geçirdikleri yabancı filmleri sinemalarında gösterdi. Ağustos 1948’de Sovyet film koleksiyonunda 1.531 Amerikan yapımı bulunuyordu. Büyük Buhran sırasında toprağını kaybeden Amerikalı bir ailenin hikâyesini anlatan The Grapes of Wrath, kapitalist yoksulluğun gösterimi için kullanıldı. Amerikan westernleri ise aynı izleyicilere macera, tüketim ve yıldız sistemiyle tanımlanan başka bir dünyanın görüntülerini taşıdı. (🔗)

1959’da Moskova’da açılan Amerikan Ulusal Sergisi bu ideolojik karşılaşmayı bir mutfağa taşıdı. Amerikan Başkan Yardımcısı Nixon ile Sovyet lideri Kruşçev, modern ev aletleri ve konutlar üzerinden iki sistemin yaşam standartlarını tartıştı. Amerikan tarafı tüketim çeşitliliğini ve bireysel seçimi vurgularken Sovyet tarafı istihdam ve barınma güvencesini öne çıkardı. Kapitalizmin genel bunalımı hakkındaki teori, Amerikan buzdolabının ve Sovyet konut politikasının karşılaştırıldığı günlük bir refah tartışmasına dönüşmüştü.

Ekonomik Taleplerin Moskova’yla İlişkilendirilmesi

Savaş sonrası ekonomik düzen, grevlerin siyasi anlamını da değiştirdi. 1947’de Almanya’nın Ruhr sanayi bölgesinde madenciler gıda kıtlığına ve çalışma koşullarına karşı protestolar düzenledi. İşçiler daha fazla yiyecek ve daha iyi yaşam koşulları istiyordu. Komünist örgütlerin grevlerdeki etkisi ise Alman siyasetinde tartışma konusu haline geldi.

Aynı yıl Fransa’da enflasyon, düşük ücretler ve gıda fiyatları büyük grevlere yol açtı. Renault işçileri, madenciler, liman ve demiryolu çalışanları ücretlerinin artırılmasını istedi. Komünistlerin güçlü olduğu CGT sendikası birçok grevde etkin rol oynuyordu. Amerikan yönetimi bu ekonomik mücadeleleri Sovyet etkisinin Batı Avrupa’yı istikrarsızlaştırma girişimi olarak değerlendirdi.

20 Aralık 1947’de Amerikan büyükelçisi, Fransa’daki grevleri komünist siyasi faaliyet olarak tanımlarken ekonomik gerekçelerini şu ifadeyle kabul etti:

from an economic point of view were fully justified

[Ekonomik bakımdan tamamen haklıydılar.] (🔗)

Büyükelçi düşük ücretleri ve yüksek fiyatları grevlerin somut gerekçeleri olarak kabul ediyordu. Aynı telgrafta komünist olmayan sendikacıların CGT’den ayrılmasını Batı Avrupa’nın siyasi geleceği açısından tarihsel önem taşıyan bir gelişme olarak değerlendiriyordu. İşçilerin geçim koşullarıyla sendikaların hangi siyasi önderlik altında örgütleneceği, böylece aynı güvenlik tartışmasının konusu olmuştu.

1948’de Fransız madencilerin ücret, sağlık ve emeklilik hakları için düzenlediği grevlerde bu çatışma daha da sertleşti. Hükümet güvenlik güçleriyle müdahale etti. Sovyet blokundan gelen dayanışma yardımları, grevin Moskova’yla ilişkisi hakkındaki tartışmaları büyüttü. Amerikan yönetimi madencilerin üretimi durdurmasını Marshall Planı’nın ekonomik toparlanma hedeflerine yönelik bir tehdit olarak gördü.

Bu dönemde Sovyetler Birliği, Batı Avrupa’nın sosyalist partileri ve komünist sendikaları üzerinden siyasi etki kurmaya çalışıyordu. Avrupa’nın ekonomik toparlanmasını destekleyen Amerikan yönetimi ise komünist örgütlenmenin gücünü sınırlamayı kendi güvenlik çıkarının parçası sayıyordu. Ekmek, ücret ve sağlık hakkı talepleri, iki büyük gücün Avrupa üzerindeki rekabetinin içine yerleşti.

Moskof uşaklığı ithamının ekonomik işlevi burada ortaya çıktı. İşçi kendi ücretini, yiyeceğini ve sağlık hakkını savunurken grevin Sovyetler Birliği’nin çıkarlarına hizmet edip etmediği tartışmanın merkezine taşınıyordu. İşçilerin hangi talepleri öne sürdüğü kadar, bu taleplerin gerçekleşmesinden Moskova’nın ne kazanacağı da siyasi sadakat ölçütüne dönüşüyordu.

1950’de Kore Savaşı başlayınca savaş bütçesiyle refah bütçesi arasındaki çatışma İngiltere’de hükümet krizine dönüştü. Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye saldırısı, Almanya’nın ikiye bölünmüş yapısının benzer bir savaşa dönüşebileceği korkusunu büyüttü. Batı Almanya’nın yeniden silahlandırılması hızlandı. İngiltere de geniş bir yeniden silahlanma programı hazırladı.

1948’de kurulmuş olan İngiliz Ulusal Sağlık Hizmeti, yani NHS, sağlık hizmetlerini ihtiyaç temelinde sunmayı amaçlıyordu. Hükümet 1951’de gözlük ve takma diş hizmetlerine ücret getirdi. Sağlık hizmetlerinin ücretsizliği ilkesini savunan bakanlar bu karara karşı çıktı. Hükümet tutanaklarında, sağlık hizmetlerinden sağlanacak tasarrufun artan savunma harcamalarıyla gerekçelendirilmesinin yarattığı tepki açıkça görülüyordu. (🔗)

Kore’deki askerî tehdit, Avrupa’nın sağlık bütçesine kadar uzanmıştı. Amerikan liderliğindeki güvenlik ittifakının güçlendirilmesi, vatandaşların hangi kamu hizmetleri için ödeme yapacağı sorusuyla karşı karşıya geliyordu.

Batı Almanya’da yeniden askerlik de benzer bir toplumsal mücadele doğurdu. Ohne mich [Bensiz] hareketi, savaşın yıkımını yaşamış insanların tekrar askere alınmasına karşı çıktı. Almanya 1955’te NATO’ya katıldı, 1956’da zorunlu askerliği kabul etti. 1958’de Kampf dem Atomtod [Atom Ölümüne Karşı Mücadele] hareketi nükleer silahlanmaya karşı geniş gösteriler düzenledi.

Barış talebi de komünist nüfuz suçlamasına konu oluyordu. Fransa’daki antikomünist Paix et Liberté kampanyası, barış güvercinini Sovyet tankına dönüştüren afişler hazırladı. Böylece barışın sembolü, Sovyet askerî saldırganlığını gizleyen bir görüntü olarak yeniden sunuluyordu.

Batı’daki savaş ve geçim protestoları Sovyetlerle ilişkilendirilirken Moskova, kapitalist dünyanın her ekonomik sarsıntısını kendi tarihsel üstünlüğünün yeni belirtisi olarak değerlendirebiliyordu. 1961 Sovyet Komünist Partisi programı, Batı Avrupa’nın büyük refah genişlemesi yaşadığı yıllarda kapitalizmin genel bunalımının üçüncü aşamaya girdiğini ilan etti. Program kronik işsizliği, üretim kapasitesinin eksik kullanılmasını, emperyalist rekabeti, sömürge sisteminin çözülmesini ve devlet-tekelci kapitalizmin büyümesini aynı bunalımın belirtileri olarak sıralıyordu. (🔗)

Bu yaklaşım, Sovyetlerin Batı refahını nasıl yorumladığını açıklıyor. Kapitalist ülkelerde yüksek büyüme yaşanırken bu büyüme dünya sisteminin eşitsizliğine ve geçiciliğine bağlanıyordu. Kriz çıktığında ise aynı kriz genel bunalımın daha açık bir belirtisi olarak değerlendiriliyordu. Batı’daki tüketim artışına duyulan hayranlıkla kapitalizmin tarihsel tükenişine duyulan inanç, Sovyet toplumunda aynı anda var olabiliyordu.

1960’larda Vietnam Savaşı bu çelişkiye yeni bir ekonomik boyut kazandırdı. ABD, Vietnam’daki askerî müdahalesini genişletirken ülke içinde yoksulluğu azaltmayı amaçlayan programlar yürütüyordu. Savaş harcamaları arttıkça sosyal ihtiyaçlara ayrılabilecek kaynaklar tartışma konusu oldu. Fransa’da Mayıs 1968 hareketi de Vietnam karşıtı öğrenci faaliyetlerini üniversite koşulları ve milyonlarca işçinin ücret, çalışma süresi ve işyeri yönetimi talepleriyle aynı toplumsal patlama içinde buluşturdu.

Nükleer Koruma Altındaki Avrupa’nın Kıyamet Korkusu

1979’da NATO’nun aldığı Doppelbeschluss [Çifte Karar], Avrupa’daki nükleer gerilimi yeniden büyüttü. Sovyet SS-20 füzelerine karşı Batı Avrupa’ya Amerikan Pershing II ve seyir füzeleri yerleştirilmesi planlandı. Amerikan silahları Sovyet saldırısını caydırmak için konuşlandırılıyor, aynı anda Avrupa’yı Sovyet nükleer karşı saldırısının hedefi haline getiriyordu.

Bu çelişki 1980’lerin büyük barış hareketlerinin maddi temeliydi. İngiltere’de Protect and Survive [Kendini Koru ve Hayatta Kal] gibi sivil savunma kılavuzları, nükleer savaş halinde evlerin nasıl hazırlanacağını anlatıyordu. Avrupa’nın bir bölümü kendi geleceğini birkaç saat içinde gerçekleşebilecek büyük yıkım ihtimali üzerinden düşünüyordu.

12 Haziran 1982’de New York’ta yüz binlerce insan nükleer silahlanma yarışının durdurulmasını istedi. Gösterinin çağrılarında askerî bütçelerin insanların ihtiyaçlarına aktarılması açıkça savunuluyordu. Aynı yıl İngiltere’de sağlık çalışanları Trident nükleer silah programının maliyetini hastanelere ve kamu sağlık hizmetlerine ayrılabilecek kaynaklarla karşılaştırıyordu. (🔗)

22 Ekim 1983’te Batı Almanya’da 1,3 milyona yakın insan NATO’nun yeni füzelerine karşı gösterilere katıldı. Bonn’da büyük kalabalıklar toplandı, Stuttgart ile Neu-Ulm arasında uzun bir insan zinciri oluşturuldu. Liseliler derslerini boykot etti. Öğretmenler savaş karşıtı faaliyetleri nedeniyle disiplin yaptırımlarıyla karşılaştı. (🔗)

Barış hareketinin içinde Sovyet yanlısı örgütler, sosyal demokratlar, sendikacılar, kilise çevreleri ve iki askerî bloktan da bağımsız silahsızlanmayı savunan gruplar bulunuyordu. Bazı kampanyaların Doğu Alman kurumlarıyla ve Sovyet destekli örgütlerle ilişkisi vardı. Bu ilişkiler, nükleer silah karşıtlarının fünfte Kolonne [Beşinci Kol] suçlamasıyla karşılaşmasına imkân sağladı. Aynı dönemde Doğu Almanya’daki Frauen für den Frieden [Barış İçin Kadınlar] çevresi de kadınların askerî seferberlik yükümlülüklerine karşı mücadele ediyordu.

Barış hareketlerine yöneltilen fünfte Kolonne suçlaması, Moskof uşaklığı ithamının Soğuk Savaş Almanya’sındaki siyasi karşılığıydı. NATO’nun nükleer politikasına itiraz eden kişi, Sovyet askerî çıkarlarına hizmet eden bir aktör olarak tanımlanabiliyordu. Bu suçlama, 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle birlikte Putins fünfte Kolonne [Putin’in Beşinci Kolu] biçiminde yeniden ortaya çıkacaktı.

Ekonomik talepler üzerindeki benzer suçlama, 1984 İngiliz madenci grevinde ortaya çıktı. Thatcher hükümetinin maden kapatma programına karşı çıkan işçiler, kendi işlerini ve maden bölgelerinin ekonomik geleceğini korumaya çalışıyordu. Sovyet madenciler grevcilere yardım amacıyla para topladı. Sovyetler Birliği’nden gelen yaklaşık bir milyon dolarlık yardımın aktarılması siyasi ve diplomatik mücadele konusu haline geldi. (🔗)

Böylece ekonomik grev ile uluslararası sadakat tartışması birbirine bağlandı. İşçiler işlerini korumaya çalışırken hükümet Sovyet etkisini ve sendikal gücün ülkenin ekonomik yönetimi üzerindeki sonuçlarını tartışıyordu.

1980’lerin Hollywood filmleri, aynı dönemin askerî korkularını başka biçimde anlatıyordu. Red Dawn (1984), Sovyet kuvvetlerinin bir Amerikan kasabasını işgal etmesini ve Amerikan liselilerinin direnişini konu aldı. Rocky IV (1985), Amerikan-Sovyet rekabetini iki boksörün bedenlerinde temsil etti. İngiliz yapımı Threads ise nükleer savaşın sıradan insanların yaşamını nasıl parçalayacağını gösterdi.

Bu filmlerde Amerikan kahramanı ile Sovyet düşmanı arasındaki karşıtlık farklı sonuçlara açılıyordu. Amerikan aksiyon sinemasında kahraman kendi yaşam dünyasını korumak için mücadele ediyordu. İngiliz nükleer felaket anlatısında Avrupa, büyük güçlerin çatışmasının yıkıcı sonuçlarıyla karşılaşıyordu.

1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması bu dünyanın siyasi temelini değiştirdi. Batı’da peace dividend [barış temettüsü] beklentisi doğdu. Silahlanmaya ayrılan kaynakların sağlık, eğitim ve altyapıya aktarılması tartışıldı. Askerî üretimde çalışan işçilerin sivil üretime geçirilmesi de önemli bir sorun haline geldi.

Belçika, Hollanda, İspanya, Fransa, İtalya ve Almanya zorunlu askerlik sistemlerini farklı tarihlerde kaldırdı veya askıya aldı. Profesyonel orduların gelişmesi, Avrupa gençliğinin eğitim ve çalışma hayatına ilişkin beklentilerini değiştirdi. Üniversiteye gitmek, başka bir ülkede çalışmak ve meslek edinmek, askerlik yükümlülüğünün daha az belirlediği hayat planları haline geldi.

Sovyetler Birliği çökmüşken Amerikan dünya jandarmalığı ise yeni bir döneme girdi. 1991 Körfez Savaşı, ABD’nin büyük uluslararası askerî müdahaleleri yönetme kapasitesini gösterdi. 1999 Kosova Savaşı, eski barış hareketi çevrelerinde yeni çatışmalar yarattı. Almanya’da bir zamanlar savaş karşıtı hareketle özdeşleşmiş siyasi çevreler, NATO’nun Yugoslavya’ya müdahalesini destekledi. Böylece Amerikan askerî gücü, Sovyet düşmanının ortadan kalktığı bir dünyada da Avrupa siyasetinin merkezinde kalmayı sürdürdü.

11 Eylül: Koruyucu Kahramanın Kendi Savaşları

11 Eylül 2001 saldırılarının ardından ABD küresel terörle mücadele başlattı. NATO, kolektif savunma hükmünü tarihinde ilk kez Amerika’ya yapılan saldırı nedeniyle işletti. Avrupa’yı Sovyet tehdidine karşı korumak üzere kurulmuş askerî ittifak, bu kez Amerikan güvenliği için harekete geçti.

ABD öncülüğündeki Afganistan müdahalesine Avrupa ülkeleri de katıldı. 2003’te Irak’ın işgali gündeme geldiğinde Avrupa’nın siyasi birliği ciddi biçimde sarsıldı. Fransa ve Almanya hükümetleri işgale karşı çıkarken İngiltere, İspanya ve başka Avrupa hükümetleri Washington’a destek verdi.

15 Şubat 2003’te Londra, Roma, Madrid, Barselona, Berlin ve Paris’te milyonlarca insan Irak Savaşı’na karşı sokaklara çıktı. Londra’daki gösteri İngiltere tarihinin en büyük protestolarından biri oldu. Amerikan koruyuculuğunun sağladığı güvenlik düzeni sürerken aynı Amerikan gücünün başlatacağı savaş, Avrupa’nın geniş halk kesimleri tarafından protesto ediliyordu. (🔗)

Savaş karşıtlığının ekonomik içeriği İngiltere’deki öğrenci eylemlerinde açıkça görüldü. Mart 2003’te liseliler Irak’a karşı ders bıraktı. Bazıları kendi mahallelerindeki okul, iş ve sosyal hizmet eksikliklerini savaş harcamalarıyla karşılaştırıyordu. Öğrenciler SMS, telefon ve e-posta aracılığıyla okul sınırlarını aşan eylemler örgütledi. Birçoğu savaşın gelecekteki sonuçlarıyla yaşayacak kuşak olarak konuşuyordu.

21 Mart 2003’te İtalya’daki üç büyük sendika konfederasyonu, Irak işgaline karşı iki saatlik genel grev düzenledi. Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’nun employment and peace [istihdam ve barış] eylem gününe işçiler, öğrenciler ve başka göstericiler katıldı. Barış hareketi işçi hareketinin grev ve üretimi durdurma araçlarını kullanıyordu. (🔗)

Bu dönemde savaş karşıtları Saddam Hüseyin yönetiminin devamına hizmet etmekle suçlandı. 1950’lerdeki Stalinistlik ve 1980’lerdeki Sovyet yanlılığı ithamları, 2003’te Irak yönetiminin çıkarlarını koruma suçlamasıyla benzer bir siyasi işlev kazandı. Savaş karşıtı hareket içerisinde Saddam yönetiminin baskıcı uygulamalarına yönelik eleştiriler de bulunuyordu. İşgalin meşruiyeti ile Irak halkının geleceği üzerine farklı siyasi konumlar aynı protesto alanında karşılaşıyordu.

İşgale karşı çıkanların Saddam’ın çıkarlarına hizmet etmekle suçlanması, Moskof uşaklığı ithamının savaş sonrası başka bir büyük düşman üzerinden tekrarlanmasıydı. Barış talebinin siyasi değeri, işgale uğrayacak ülkenin yönetimine ne kadar yarar sağlayacağı üzerinden belirleniyordu. Bu mantık, daha sonra Ukrayna’ya askerî yardım ve Avrupa’nın savunma bütçeleri tartışılırken yeniden kullanılacaktı.

ABD ve İngiltere, 20 Mart 2003’te Irak’ı işgal etti. Savaşın ve sonraki istikrarsızlığın toplumsal sonuçları uzun yıllar boyunca sürdü. Amerikan dünya jandarmasının güvenliği sağlama iddiası, yürüttüğü savaşın sonuçları üzerinden geniş bir siyasi tartışmaya dönüştü. Hollywood da Amerikan güvenlik aygıtının terörle mücadelesini anlatan yapımlarla kendi devletinin savaş politikalarını eleştiren filmleri aynı dönemde üretti.

2008 küresel mali krizi, Avrupa’daki ekonomik protestoların ölçeğini yeniden büyüttü. Banka kurtarmaları, kamu borçları, işsizlik ve sosyal harcamalardaki kesintiler, geniş halk kesimlerini etkiledi. İspanya’daki 15-M hareketi konut ve işsizlik sorunlarını gündeme getirdi. Yunanistan’daki kemer sıkma karşıtı mücadele ise Avrupa Birliği’nin mali disiplin kurallarıyla karşı karşıya geldi.

2015’te Yunanistan’ın borçlarının hafifletilmesini isteyen hükümet, Rusya’yla ekonomik ve diplomatik ilişkiler geliştirme ihtimalini değerlendirdi. Avrupa’daki bazı çevreler bu yakınlaşmayı Putin’in Avrupa içindeki nüfuzunu artırabilecek bir gelişme olarak gördü. Kemer sıkmaya karşı çıkan bir hükümetin ekonomik seçenekleri, uluslararası sadakat tartışmasının konusu haline geldi. (🔗)

2018’de Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketi de benzer bir tartışmayla karşılaştı. Akaryakıt vergilerine karşı başlayan protestolar ücret, alım gücü ve eşitsizlik meselelerini gündeme taşıdı. Gösterilerin sosyal medya üzerinden Rusya bağlantılı ağlar tarafından büyütülmüş olabileceği iddiası araştırıldı. Böylece ekonomik protestonun kendi talepleriyle Rusya’nın Avrupa’yı istikrarsızlaştırma çıkarı arasında yeniden bir siyasi bağlantı kuruluyordu.

Sarı Yeleklilere ilişkin Rus müdahalesi şüphesi, Moskof uşaklığı ithamının Sovyet komünizminin sona ermesinden sonra aldığı biçimi gösteriyordu. Artık hareketin Moskova’dan açık emir alması kadar, ekonomik hoşnutsuzluğun Rusya’nın Avrupa’yı istikrarsızlaştırma çıkarlarına hizmet etmesi ihtimali de siyasi tartışmanın konusu oluyordu.

Moskova’nın Çöküş Kehanetinin Geri Dönüşü

Putin’in Batı’yla ilişkisi başlangıçta eski Sovyet düşmanlığının doğrudan devamı olarak kurulmuştu. 2000 yılında Rusya’nın NATO’ya katılması ihtimali sorulduğunda Putin şu yanıtı verdi:

Why not?

[Neden olmasın?] (🔗)

Putin, Rusya’nın eşit ortak olarak kabul edilmesi koşuluyla Batı’nın askerî ve siyasi kurumlarıyla daha derin ilişkiler geliştirmeye açık olduğunu söylüyordu. Rusya’nın Avrupa kültürünün parçası olduğunu vurguluyordu. 11 Eylül sonrasında Rusya, Amerikan terörle mücadele faaliyetleriyle işbirliği yaptı. 2002’de NATO-Rusya Konseyi kuruldu.

2007 Münih konuşması bu ilişkinin başka bir aşamasını gösterdi. Putin, Amerikan tek kutupluluğunu ve Washington’ın uluslararası ilişkilerdeki üstün konumunu eleştirdi. Rusya’nın Batı düzenine eşit katılma arayışı, bu düzenin kurallarını değiştirme talebiyle birleşmeye başladı.

2014’te Kırım’ın ilhakı ve Rus devlet televizyonunda kullanılan nükleer tehdit dili, Moskova’nın eski Hollywood düşmanı rolüyle kurduğu ilişkiyi daha görünür hale getirdi. Bir Rus televizyon programında şöyle denildi:

Россия — единственная страна в мире, способная превратить США в радиоактивный пепел.

[Rusya, ABD’yi radyoaktif küle dönüştürebilecek dünyadaki tek ülkedir.]

Burada Sovyet döneminden devralınan nükleer yıkım kapasitesi, Rusya’nın kendi büyük güç gösterisinin parçası olarak sergileniyordu. Hollywood’un korkutucu Sovyet figürüne atfettiği özelliklerden biri, Moskova’nın kendi caydırıcılık anlatısında gururla sahiplenilen askerî kapasiteye dönüşüyordu.

Bu dönüşümün ekonomik ideolojiyle ilişkisi 21 Ekim 2021’deki Valday konuşmasında daha açık hale geldi. Putin, COVID dönemindeki ekonomik ve toplumsal sorunları değerlendirirken kapitalizmin mevcut modelinin tarihsel sınırına ulaştığını ilan etti:

существующая модель капитализма […] исчерпала себя

[Mevcut kapitalizm modeli […] kendisini tüketti.] (🔗)

Putin, maddi kaynakların eşitsiz dağılımını, toplumsal huzursuzluğu ve küresel ekonomik çelişkileri kapitalizmin tükenişinin belirtileri olarak değerlendiriyordu. Aynı konuşmada devrimci sarsıntıların tarihsel olarak büyük yıkımlar yarattığını savunuyordu. Böylece eski Sovyet çöküş anlatısının ekonomik dili, devrimci bir sosyalist gelecek yerine güçlü devlet, istikrar ve egemenlik siyasetinin içine yerleşiyordu.

27 Ekim 2022’de Putin aynı düşünceyi dünya düzeni düzeyinde geliştirdi. Batı’nın insanlığı tek başına yönetme kapasitesinin sona erdiğini savundu ve Lenin’in devrimci durum formülünü kullandı:

Верхи не могут, а низы не хотят так жить.

[Yukarıdakiler yönetemiyor, aşağıdakiler böyle yaşamak istemiyor.] (🔗)

Lenin’de bu formül, yönetici sınıfların eski yöntemlerle yönetme kapasitesini kaybetmesiyle ezilen sınıfların eski yaşam koşullarını reddetmesinin birleşmesini anlatıyordu. Putin ise aynı ilişkiyi uluslararası siyasete taşıdı. Yukarıdakiler Batı’nın hegemonik devletleri, aşağıdakiler Amerikan hâkimiyetine karşı çıkan ülkeler olarak yeniden tanımlanıyordu.

Bu teorik dönüşümün Sovyet geleneğiyle doğrudan bağlantısı, 15 Kasım 2025’te Rusya Federasyonu Komünist Partisi’nin açıklamasında görüldü:

Первая и главная мировая тенденция — общий кризис капитализма.

[Birinci ve başlıca dünya eğilimi, kapitalizmin genel bunalımıdır.] (🔗)

Aynı konuşmada Batı’nın refah devleti, Sovyetler Birliği’nin başarıları karşısında kapitalizmin kendi işçilerine verdiği tavizlerden biri olarak tanımlandı:

государства всеобщего благосостояния», созданного в ответ на успехи СССР

[SSCB’nin başarılarına yanıt olarak yaratılan refah devleti.]

Bu sözler, Stalin’in 1952’deki teorisiyle bugünkü Rus komünist söylemi arasındaki doğrudan kavramsal devamlılığı gösteriyor. Batı’daki sosyal hakların genişlemesi, sosyalist sistemin rekabet baskısıyla açıklanıyor. Bu hakların daha sonra daraltılması ise kapitalizmin genel bunalımının yeni belirtisi olarak yorumlanıyor.

Putin’in devletçi söylemiyle komünist destekçilerinin teorisi burada kesişiyor. İkisi de Batı’nın ekonomik ve siyasi hâkimiyetinin tarihsel olarak gerilediğini ileri sürüyor. Ancak komünistlerin bir bölümü bunu kapitalist üretim ilişkilerinin kendi iç çelişkileriyle açıklarken Putin dünya düzeni, ulusal egemenlik ve büyük devletler arasındaki güç ilişkilerine ağırlık veriyor. Rusya’nın medeniyetçi çevreleri de Batı’nın çöküşünü kültürel ve tarihsel kimliğin kaybı üzerinden yorumluyor.

2022 sonrasında Avrupa’daki ekonomik protestolar bu çöküş anlatısının güncel malzemesine dönüştü. Almanya’da enerji fiyatlarına karşı düzenlenen gösteriler Rus devlet medyasının ilgisini çekti. Fransa’da 2023 emeklilik protestolarının görüntüleri, Rusya bağlantılı ağlar tarafından Ukrayna’ya yardım karşıtı gösteriler izlenimi yaratmak için kullanıldı. 2024’te Avrupa çiftçilerinin gelir ve vergi protestoları da benzer dijital faaliyetlerin konusu oldu.

Böylece Moskova, Batı’nın kendi içindeki ekonomik hoşnutsuzluğu siyasi üstünlük iddiasıyla ilişkilendirmeye devam etti. Sovyet dönemindeki komünist sendika ilişkilerinin yanına dijital propaganda, sahnelenmiş görüntüler ve sosyal medya dolaşımı eklendi.

Dünya Jandarmalığının Amerikan Çıkarına Dönüşmesi

Trump’ın MAGA siyaseti, Amerikan askerî gücüyle dünya düzenini koruma yükümlülüğü arasındaki eski ilişkiyi değiştirdi. Amerika’nın güvenliği, sanayisi, sınırları ve ekonomik çıkarları dış politikanın öncelikli ölçütleri olarak tanımlandı. Müttefiklerin savunulması ve uluslararası güvenlik düzeninin finansmanı yeniden pazarlık konusu haline geldi.

2017’de Putin’in şiddet kullanımı hakkında sorulan bir soruya Trump şu yanıtı verdi:

There are a lot of killers. Do you think our country is so innocent?

[Çok sayıda katil var. Ülkemizin bu kadar masum olduğunu mu düşünüyorsun?] (🔗)

Amerikan başkanı, Rus lideriyle karşılaştırıldığında kendi devletinin geçmişindeki askerî şiddeti hatırlatıyordu. Hollywood’un Amerikan kahramanına verdiği ahlaki ayrıcalık, Amerikan başkanının kendi sözleriyle tartışmaya açılıyordu.

2024’te Trump, savunma harcamalarını yeterince artırmadığını düşündüğü NATO müttefiklerini Rusya karşısında korumayacağını söylediğini anlattı. Koruma ilişkisi müttefiklerin ödeme ve askerî katkı yükümlülüklerine bağlanan bir pazarlık haline geliyordu.

2025’te Trump’ın ikinci başkanlık döneminde Savunma Bakanlığı için Department of War [Savaş Bakanlığı] adının kullanılmasına izin verildi. Kurumun yasal adı Department of Defense olarak sürerken savaş adı ikincil resmî ad oldu. Kararname, Amerikan ordusunun savaşma ve savaş kazanma kapasitesini doğrudan ulusal kudretin göstergesi olarak öne çıkarıyordu. (🔗)

Bu değişim, US ile USA arasında kurulabilecek simgesel ayrımı da belirginleştiriyor. Her iki kısaltma aynı ülkenin tarihsel olarak yerleşik adlarıdır. Buna karşılık US, savaş sonrası uluslararası kurumların ve dünya düzeninin koruyucusuyla; USA ise Amerikan bayrağı, ulusal gösteriş, askerî kudret ve Hollywood’un büyük güç figürüyle ilişkilendirilebilir. MAGA, Amerika’nın ulusal büyüklüğünü dünya düzenini korumanın maliyetinden daha bağımsız bir siyasi hedef olarak öne çıkarıyor.

Kasım 2025 tarihli Amerikan Ulusal Güvenlik Stratejisi, bu dönüşümün Avrupa’ya bakışını açıkladı. Belgede Avrupa’nın ekonomik ve siyasi sorunları kendi medeniyetinin geleceğine ilişkin bir kriz olarak tanımlandı:

civilizational erasure

[Medeniyetin silinmesi.] (🔗)

Bu ifade, Putinist medeniyetçi söylemlerin Batı’ya yönelttiği bazı eleştirilerle dikkat çekici biçimde kesişiyordu. Amerikan yönetimi, bir zamanlar korunmasını üstlendiği Avrupa düzenini kendi geleceğini tehlikeye atan siyasi ve kültürel sorunlar içinde değerlendiriyordu.

23 Ocak 2026 tarihli Amerikan Ulusal Savunma Stratejisi, rol değişimini daha somut biçimde belirledi. Avrupa ülkelerinin kıtanın konvansiyonel savunmasında başlıca sorumluluğu üstlenmesi, ABD’nin ise daha sınırlı destek sağlaması öngörüldü. Ukrayna’nın savunmasına öncülük edilmesi de öncelikle Avrupa’nın görevi olarak tanımlandı. (🔗)

Bu dönemde Washington, Rusya’yla diplomatik anlaşma yapma imkânlarını da araştırıyordu. 30 Ekim 2026’da Pentagon yetkililerinin Baltık ülkelerinden Rusya hakkındaki sert açıklamalarını yumuşatmalarını istediği bildirildi. ABD yönetimi aynı sırada Ukrayna savaşını sona erdirmek için Moskova’yla yeni müzakereler yürütmeye çalışıyordu. (🔗)

Rusya’nın tehdidi ile Amerikan koruyuculuğu artık Soğuk Savaş’taki gibi otomatik bir siyasi karşıtlık oluşturmuyordu. Avrupa hükümetleri Rus tehdidini vurgulayarak askerî harcamalarını artırırken Washington, Moskova’yla müzakere etmenin kendi çıkarlarına sağlayabileceği sonuçları değerlendiriyordu.

2026 Grönland krizi de bu değişimin başka bir yönünü ortaya koydu. Trump, NATO müttefiki Danimarka Krallığı’nın özerk bölgesi üzerindeki Amerikan kontrolünü genişletmek istedi. Tartışmaların ardından Eylül ayında ABD, Danimarka ve Grönland arasında Amerikan askerî erişimini genişleten bir anlaşma imzalandı. Koruyucu güç, kendi müttefikinin toprakları ve askerî altyapısı üzerinde de daha fazla hak elde etmeye çalışıyordu. (🔗)

Bu gelişmelerin Avrupa açısından ortak sonucu açıktı. Amerikan askerî gücü varlığını sürdürüyordu. Fakat bu gücün Avrupa’yı hangi koşullarda koruyacağı, Amerikan ulusal çıkarlarıyla yapılan pazarlığın konusu haline geliyordu.

Avrupa’nın Yeniden Askerlik Düzeni ve Sosyal Bütçe Çatışması

Avrupa’nın 2025–2026 askerlik kararları bu yeni güvenlik ilişkisi içinde alındı. Rusya’nın 2014’te Kırım’ı ilhak etmesi ve 2022’de Ukrayna’ya geniş çaplı saldırısı Avrupa’nın yeniden silahlanmasını zaten hızlandırmıştı. Litvanya 2015’te, İsveç 2017–2018’de ve Letonya 2024’te askerlik sistemlerini genişletmişti. Trump döneminde bu hazırlıklara Amerikan güvencesinin kapsamını yeniden değerlendirme ihtiyacı eklendi.

Almanya’da 2026 başında yürürlüğe giren yeni askerlik sistemi, genç erkeklere gönderilen anketi zorunlu hale getirdi. Askerî sağlık muayenelerinin zorunlu biçimde yaygınlaştırılması planlandı. Aynı dönemde 17–45 yaşındaki erkeklerin üç aydan uzun yurtdışı kalışlarını askerî izne bağlayan yasa hükmü geniş tartışma yarattı. Nisan ayında getirilen genel muafiyet, barış dönemindeki bireysel izin yükümlülüğünü kaldırdı. (🔗)

Bu hükmün tuhaflığı tarihsel dönüşümden kaynaklanıyordu. Almanya 1956’da zorunlu askerliği Amerikan liderliğindeki NATO savunmasına katılmak için kurmuştu. 2011’de askerliği askıya almıştı. Avrupa gençliği bu dönemde başka ülkelerde eğitim, çalışma ve yaşam kurma beklentisiyle yetişmişti. Şimdi devlet, gelecekte askere çağırabileceği nüfusu yeniden kayda geçirmeye yöneliyordu.

Danimarka’da askerlik süresi çoğu birlik için dört aydan on bir aya çıkarıldı. Kadınlar da yükümlülük kapsamına alındı. Letonya askerlik kurasını dijital kamu yönetiminin parçası haline getirdi. Hırvatistan 2008’de askıya aldığı zorunlu askerliği 2026’da geri getirdi. (🔗) (🔗)

Finlandiya yedek askerlik üst yaşını 65’e yükseltti. Norveç yaklaşık 13.500 araç, tekne, makine ve mülk sahibine savaş halinde mallarının askerî amaçlarla kullanılabileceğini bildirdi. Hollanda gönüllülükten zorunlu çağrıya uzanabilecek askerlik basamakları hazırladı. Fransa ise 18–25 yaşındaki gençler için on aylık gönüllü askerlik programı başlattı. (🔗) (🔗) (🔗)

Bu kararlar savaş hazırlığını profesyonel orduların sınırlarından çıkararak toplumun daha geniş kesimlerine taşıyordu. Gençlerin sağlık bilgileri, eğitim süreleri ve yurtdışındaki hareketliliği; yetişkinlerin askerî becerileri; ailelerin mülkleri ve sivil sağlık kurumları, gerektiğinde askerî amaçlarla kullanılabilecek kaynaklar olarak yeniden değerlendiriliyordu.

Fransa 2 Mart 2026’da kendi nükleer caydırıcılığını genişletme planını açıkladı. Dissuasion avancée [ileri caydırıcılık] yaklaşımı, bazı Avrupa ortaklarının Fransız caydırıcılık tatbikatlarına katılmasını ve stratejik işbirliğinin artırılmasını öngörüyordu. Fransa’nın nükleer silah kullanma kararı Fransız devletinin yetkisinde kalırken Avrupa’nın Amerikan şemsiyesine bağımlılığını azaltabilecek yeni işbirliği biçimleri geliştiriliyordu. (🔗)

Askerî hazırlığın genişlemesi Avrupa Birliği’nin bütçe kurallarını da değiştirdi. 2025’te savunma harcamalarını artıran ülkelere, dört yıl boyunca GSYH’nin %1,5’ine kadar ek askerî harcama için özel mali esneklik tanındı. Sağlık, eğitim ve diğer kamu harcamaları genel mali kurallar çerçevesinde değerlendirilmeye devam etti. (🔗)

Bu düzenleme, savaş bütçesiyle sosyal bütçe arasındaki eski çatışmayı Avrupa’nın ortak mali yönetimine taşıdı. 1951’de İngiliz sağlık hizmetlerinde ortaya çıkan sorun, 1980’lerde nükleer silahların maliyetini hastanelerle karşılaştıran kampanyalara dönüşmüştü. 2003’te Irak işgali için harcanan kaynaklar eğitim bütçeleriyle karşı karşıya getiriliyordu. 2026’da ise savunma harcamalarına tanınan özel bütçe muamelesi, aynı çatışmanın kurumsal biçimi haline geldi.

Gençlerin Geleceği ve Savaş Bütçesine Karşı Ekonomik Mücadele

COVID pandemisi, Avrupa’daki gençlerin devletle ve kendi gelecekleriyle kurduğu ilişkiyi değiştirdi. Okullar kapandı, eğitim dijital ortamlara taşındı, hareket serbestisi sınırlandı. Ekonomik belirsizlikler, ailelerin gelirleri ve öğrencilerin eğitim planları üzerinde etkili oldu. Pandemi sonrasında yükselen enerji fiyatları, enflasyon ve kiralar, geçim mücadelelerini yeniden büyüttü.

2022 Ukrayna savaşı, bu ekonomik ortamda Avrupa’daki güvenlik korkusunu artırdı. Almanya’da enerji fiyatlarına karşı gösteriler düzenlendi. 2024 Shell Gençlik Araştırması’nda 12–25 yaşındaki gençlerin %81’i Avrupa’da savaş çıkmasından endişe duyduğunu bildirdi. 2019’da bu oran %46’ydı. Aynı araştırmada yoksulluk korkusunun da yükseldiği görüldü. (🔗)

25 Eylül 2026’da Almanya’da öğrenciler Schulstreik gegen Wehrpflicht [Zorunlu Askerliğe Karşı Okul Grevi] kapsamında ders bıraktı. Örgütleyicilere göre yaklaşık 100 kentte 45.000’den fazla öğrenci eyleme katıldı. Öğrenciler askerî muayene ve olası zorunlu hizmete karşı çıkarken okullarına daha fazla kaynak ayrılmasını da istiyordu. (🔗)

Bu grev, 1983’te nükleer füzeler için ders bırakan Batı Alman liselilerini ve 2003’te Irak Savaşı’na karşı eyleme çıkan İngiliz öğrencilerini hatırlatıyordu. Üç dönemde de öğrenciler kendi geleceklerini etkileyen askerî kararlara müdahale etmeye çalışıyordu. 2026’da ise askerlik kayıt ve muayeneleri doğrudan öğrencilerin kendi bedenlerini ve yaşam planlarını ilgilendiriyordu.

14 Haziran 2026’da Brüksel’deki Welfare, Not Warfare [Savaş Değil, Sosyal Refah] gösterisi, savaş karşıtlığı ile ekonomik talepleri yeniden birleştirdi. Sendikalar ve toplumsal örgütler, yeniden silahlanma için ayrılan kaynakların eğitim, sağlık, konut ve sosyal hizmetlerde kullanılmasını istedi. Örgütleyiciler yaklaşık 12.000, polis yaklaşık 3.000 katılımcı bildirdi. (🔗)

17 Ekim 2026’da Fransa’da lise öğrencilerinin eğitim koşulları için başlattığı protestolar, akaryakıt fiyatları ve hayat pahalılığına karşı daha geniş bir gösteri dalgasıyla birleşti. Sarı Yelekliler çevreleri, sendikalar, üniversiteliler ve başka toplumsal gruplar eylemlere katıldı. Fransa’daki gösterilere hükümete göre yaklaşık 550.000, örgütleyicilere göre 800.000 kişi katıldı. (🔗)

Bu hareketin kuşaksal gelişimi de dikkat çekiciydi. 2018 Sarı Yelekliler protestolarını çocukken izleyen gençler, pandemide okul ve dijital yaşam deneyimleri kazanmıştı. 2026’da ise daha küçük lise öğrencilerinin eylemi, üniversitelileri, aileleri, öğretmenleri ve eski protestocuları harekete geçirdi. Küçüklerin okul blokajlarıyla başlayan müdahale, büyük gençlere kendi örgütlenme ve dayanışma görevlerini yeniden kurma imkânı verdi. (🔗)

30 Ekim 2026’da İtalya’daki genel grev, ekonomik taleplerle savaş karşıtlığını daha açık biçimde birleştirdi. USB sendikası ücretlerin ve emeklilik gelirlerinin yükseltilmesini, kiraların ve temel ihtiyaç fiyatlarının düşürülmesini, kamu sağlık ve eğitim hizmetlerinin güçlendirilmesini istedi. Aynı çağrıda yeniden silahlanmaya ayrılan kaynaklara karşı çıkıldı.

Sendikanın sloganı bu tarihsel çatışmayı doğrudan ifade ediyordu:

Abbassate le armi, alzate i salari!

[Silahları indirin, ücretleri yükseltin!] (🔗)

31 Ekim’de Almanya’da düzenlenen Gen Z regelt gösterileri de bozuk okullara, hayat pahalılığına, sosyal kesintilere ve zorunlu askerliğe karşı talepleri bir araya getirdi. Örgütleyiciler ülke genelinde yaklaşık 120.000 katılımcı bildirdi. Böylece askerlik karşıtlığı, gençlerin eğitim ve geçim mücadelesinin doğrudan parçası haline geldi. (🔗)

1 Kasım 2026’da Slavoj Žižek imzasıyla yayımlanan Hareket Eden Her Şey Kızıl Değildir – Kendini Kızıl Olarak Sunsa Bile başlıklı yazı, yeni eylemlere yönelik sadakat tartışmasının sol içindeki biçimini de ortaya çıkardı. Žižek, protestoların güçlü antikapitalist talepler taşıdığını kabul ederken hareketin siyasi sonuçlarını Avrupa birliği ve Ukrayna’ya verilen destek üzerinden değerlendirdi. Fransa’da Le Pen ile Mélenchon’u Ukrayna’ya yardım için ayrılan kaynakları ülkenin yoksullarına yöneltmek isteyen iki siyasi kutup olarak birlikte ele aldı. Bu yaklaşımın Avrupa’yı Rus saldırganlığı karşısında zayıflatacağını savundu.

Žižek yeni eylemleri adeta moskof uşaklığıyla suçluyor. Protestocuların ücret, eğitim, emeklilik ve sosyal harcama taleplerini, Ukrayna’ya verilen desteğin sürdürülmesine etkileri üzerinden tartışıyor. Trump’ın Zelenski’ye diktatör demesini ve Amerikan temsilcisinin Putin’i insancıl olarak övmesini yan yana getiriyor. Ardından protestocuların kazanması halinde bu siyasal dilin Avrupa’nın gerçeği haline geleceğini ileri sürüyor. Böylece ekonomik taleplerin Moskova’nın çıkarlarına hizmet edebileceği düşüncesi, yeniden protestocuların siyasi değerini belirleyen bir ölçüte dönüşüyor.

Aynı yazıda Žižek, Avrupa çapında olağanüstü hâl ihtimalini gündeme getiriyor. Güçlü liderliğin savaş alanında hangi askerlerin feda edileceği veya kaynaklar yetersizken hangi hastaların tedaviden mahrum bırakılacağı gibi kararlar alabilmesi gerektiğini savunuyor. Geleceğin komünizmini de savaş komünizmi düşüncesiyle ilişkilendiriyor. Bu tutum, askerî hazırlığa daha fazla kaynak ayrılmasına karşı gelişen ekonomik protestolarla devletin olağanüstü karar alma kapasitesi arasındaki çatışmanın sol siyaset içinde de sürdüğünü gösteriyor. (🔗)

Bu suçlamanın tarihsel sürekliliği özellikle çarpıcı. 1947’de Fransız işçiler ücretlerinin artırılmasını isterken grevler Moskova’nın siyasi faaliyetleri olarak yorumlanıyordu. 1980’lerde nükleer silah karşıtları Sovyetlerin Beşinci Kolu olmakla suçlanıyordu. 2003’te Irak işgaline karşı çıkanların Saddam’a hizmet ettiği ileri sürülüyordu. Şimdi Avrupa’nın okullarına, hastanelerine ve yoksullarına daha fazla kaynak isteyen hareketler, Ukrayna’ya askerî desteğin azalmasından Moskova’nın yararlanabileceği düşüncesiyle karşılaşıyor. Moskof uşaklığı ithamı, karşı tarafın çıkarlarına yarayabilecek siyasi sonuçların ekonomik taleplerin önüne geçirilmesiyle yeniden kuruluyor.

Bu protestoların tarihsel anlamı, Avrupa’nın güvenlik düzenindeki değişimle birlikte beliriyor. 1950’lerde Sovyet tehdidi, Amerikan koruyuculuğunun gerekliliğini güçlendiriyordu. 2003’te Avrupa’nın büyük barış hareketleri, aynı Amerikan gücünün başka ülkelerde yürüttüğü işgallere karşı çıkıyordu. 2026’da ise Amerikan koruyuculuğunun kapsamı değişirken Avrupa devletleri kendi askerî kapasitelerini genişletiyor. Gençlerden daha fazla askerî hazırlık, toplumdan daha fazla savunma bütçesi isteniyor.

Hollywood’un Eski Dengesinin Çözülmesi

Hollywood’un Soğuk Savaş boyunca kurduğu Amerikan kahramanı ile Sovyet düşmanı karşıtlığı, Avrupa’nın savaş sonrası düzeninde belirli bir siyasi işlev görüyordu. Sovyetler Birliği’nin askerî tehdidi Amerikan koruyuculuğunun gerekçesini güçlendiriyor, Amerikan koruyuculuğu da Avrupa’nın barış ve refah kurumlarının güvenlik dayanaklarından biri oluyordu.

Moskova aynı düzeni kapitalizmin genel bunalımı olarak yorumluyordu. Batı’nın refahı, dünya kapitalizminin eşitsizliği ve tarihsel sınırları içinde açıklanıyordu. Sovyetler Birliği’nin dağılması bu çöküş beklentisinin tarihsel öznesini değiştirdi. Putin eski anlatıyı Rus devletinin egemenliği ve çok kutuplu dünya iddiasıyla yeniden kurdu.

Trump ise Amerikan kahramanının dünya düzenini koruma görevini yeniden tanımladı. Koruyuculuğun maliyeti, müttefiklerin askerî katkıları ve Amerikan ulusal çıkarları siyasetin merkezine yerleşti. USA’nın korkutucu askerî gücü varlığını sürdürürken bu gücün Avrupa’yı korumak için hangi koşullarda kullanılacağı yeniden pazarlık konusu oldu.

Bu nedenle Soğuk Savaş’ın eski sinematik dengesi çözülüyor. Moskova, Batı’nın tarihsel gerilemesini ilan etmeyi sürdürüyor. Washington ise Avrupa’nın kendi güvenliğinde daha fazla sorumluluk üstlenmesini istiyor. Avrupa devletleri askerlik, nükleer caydırıcılık ve savunma bütçelerini genişletirken Avrupa toplumları sağlık, eğitim, ücret ve konut taleplerini yeniden savaş harcamalarının karşısına çıkarıyor.

1947’de Fransız işçilerin ücret taleplerinin ekonomik bakımdan haklı olduğunu kabul eden Amerikan büyükelçisi, aynı grevleri komünist siyasi faaliyet olarak değerlendiriyordu. 2026’da Avrupa’daki ekonomik protestolar yeniden Rusya’nın Batı’nın çöküşü anlatısının konusu oluyor. Değişen şey, bu tartışmaların artık Amerikan koruyuculuğunun eski biçimiyle sürdüğü bir uluslararası düzen içinde gerçekleşmesi.

Üstelik Moskof uşaklığı ithamı, 2026’da sol içinden de yeniden kuruluyor. Žižek’in yeni öğrenci ve geçim protestolarını Ukrayna’ya verilen desteği zayıflatabilecek sonuçları üzerinden değerlendirmesi, bu tarihsel tekrarın son örneklerinden biri. Böylece Sovyet komünizmiyle mücadele sırasında kullanılan sadakat ölçütü, Rusya’nın kapitalist devlet olduğu ve Amerikan başkanının Putin’le uzlaşma aradığı bir dönemde de ekonomik protestoların karşısına çıkıyor.

Eskiden Sovyet agresyonu postwar consensus’u pekiştirerek Hollywood’un Amerikan kahramanına yeni gerekçeler sağlıyordu. Bugün Rus agresyonu, Amerikan koruyuculuğunun sınırlarının açığa çıktığı bir Avrupa’yı kendi savaş hazırlığıyla yüzleştiriyor. Dünya jandarmalığından geri çekilen çılgın millet, Avrupa’nın barış ve refah dünyasını taşıyan eski güvenlik ilişkisini yeniden pazarlığa açıyor.

Bu dönüşümün toplumsal sonucu askerlik kayıtlarında, savaş bütçelerinde, okul grevlerinde ve ücret mücadelelerinde ortaya çıkıyor. Avrupa’nın gençleri, bir zamanlar kendilerini koruyan büyük güçlerin savaşını seyreden kuşaklar olarak yetişirken şimdi kendi devletlerinin askerî planlarının doğrudan konusu haline geliyor. Sinematik fantazinin katedilmesi, tam da bu gündelik karşılaşmada somutlaşıyor: Amerikan koruyuculuğu eski güvencesini kaybettikçe Avrupa’nın savaş sonrası barış vaadinin maddi koşulları yeniden tartışmaya açılıyor.

2 Yorum

Filed under Suni muhaberat

2 responses to “Batı Yıkıldı Yıkılacak: Moskova’nın Genel Buhranı ve Dünya Jandarmasının İstifası”

  1. Geri bildirim: Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: The West Is About to Collapse—Any Day Now: Moscow’s General Crisis and the World Policeman’s Resignation – Žižekian Analysis