(playlist)
🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
👻🪸🐈⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈⬛
1989’da Berlin Duvarı’nın açılması, bilgisayarların, robotların ve elektronik ağların insan hayatını köklü biçimde değiştirebileceği tarihsel bir ana rastladı. Bilgisayarlar programlanabiliyor, makineler tekrarlanan işleri üstlenebiliyor, elektronik haberleşme uzak insanları birbirine bağlayabiliyordu. Müzisyenler sesleri kaydedip dönüştürüyor, bağımsız yayıncılar yeni dağıtım yolları buluyor, teknik bilgiye sahip küçük topluluklar kendi iletişim sistemlerini kurabiliyordu. Doğu Almanya’nın fabrikaları, mühendisleri ve gençlik kurumları bu gelişmelerle birleşebilecek gerçek bir maddi kapasite taşıyordu. Cyberspace ideolojisi böyle bir zenginlikten doğdu. Kendi izmihlâlinin tohumu ise makinelerin yarattığı teknik serbestliği insanların toplumsal özgürlüğüyle özdeşleştiren kuruluş tasavvurundaydı.
Bu tasavvurun cazibesi büyüktü. Elektronik ağlar hiyerarşileri aşacak, bilgisayarlar insanları yaratıcı üretime kavuşturacak, sanal ortamlar eski toplumsal sınırları ortadan kaldıracak, elektronik müzik yeni bir kolektif hayat doğuracaktı. Ancak özgürlüğün nasıl üretileceği sorusu, özgürlük hissinin nasıl yoğunlaştırılacağı sorusuyla karışıyordu. Bir makinenin programını değiştirebilmek, o makinenin mülkiyeti ve kullanım amacı üzerinde karar vermekten farklıydı. Bir kulüpte yüzlerce insanla dans etmek, bu insanlarla kalıcı bir kurum yönetmekten farklıydı. Bir bilgisayar ağına bağlanabilmek, o ağı işleten emeği, sermayeyi ve altyapıyı yönetmekten farklıydı. İdeolojinin büyük fikrî hamakati, birbirinden ayrı bu kudretleri tek bir elektronik kurtuluş vaadinde birleştirmesiydi.
Doğu Berlin bu vaadin en çarpıcı sınav alanına dönüştü. Birleşmenin yarattığı ekonomik dönüşüm sırasında fabrikalar kapanıyor, binalar boşalıyor, çalışma hayatının kurumları çözülüyordu. Elektronik müzik çevreleri bu boşluklarda yeni kulüpler açarken hackerlar bağımsız ağların imkânlarını araştırıyordu. Kreuzberg’in Türkiye kökenli gençleri düğün salonlarında, kaset stüdyolarında ve hip-hop çevrelerinde kendi elektronik kültürlerini geliştiriyor; aşırı sağcı dazlakların şiddetiyle karşılaşıyordu. Neonazi örgütleri ise aynı kurumsal çözülmeden yararlanarak toplantı yerleri, gençlik çevreleri, propaganda kanalları ve daha sonra modem ağları oluşturuyordu. Teknik yeniliğin toplumsal sonucu, makineleri kullanan insanların gerçek faaliyetleri içinde belirleniyordu.
1990’ların ortasına gelindiğinde gelişen çelişkiler açıkça görülüyordu. Rave’in büyük kısmı elektronik müziğin yeniliklerini standartlaşmış bir eğlence ekonomisine dönüştürmüş; ecstasy ve diğer uyuşturucular, kesintisiz coşku arayışının içine yerleşmişti. İnternetin özgür elektronik şehirler yaratacağı düşünülürken, bu şehirleri ayakta tutan küçük teknik ekipler ekonomik güçlüklerle karşılaşıyordu. Aynı ağ teknolojileri ticari hizmetlerin ve aşırı sağcı haberleşme çevrelerinin kullanımına giriyordu. Makinenin üstün kabiliyetleri gelişiyor, fakat bu kabiliyetlerin hangi insanların elinde hangi faaliyetlere hizmet edeceği meselesi giderek ağırlaşıyordu.
Sonraki otuz yılda bu çelişkiler farklı kurumlarda olgunlaştı. Büyük dijital platformlar, insanların haberleşmesini ve dikkatini ekonomik faaliyetlerinin merkezine yerleştirdi. Eski sibernetik gelecek hayalleri retrofütüristik nostaljinin kült nesnelerine dönüştü. Doğu Almanya’nın ekonomik yıkımından ve daha eski milliyetçi örgütlenmelerden izler taşıyan siyasal hınç, sonraki dönemde AfD’nin güçlendiği toplumsal ortamın unsurlarından biri oldu. Böylece elektronik kültürün kendiliğinden özgürleşme vaadiyle gerçek toplumdaki üretim, mülkiyet, beden ve siyasal iktidar ilişkileri arasındaki uçurum, başlangıçtaki coşkudan daha kalıcı bir tarihsel kuvvet olarak ortaya çıktı.
Cyberspace ideolojisinin çöküşü, zengin bir hayalin ardından gelen münferit talihsizliklerin toplamı değildi. Çöküş, ideolojinin vaatlerini gerçekleştirmek için başvurduğu yöntemlerin kendi karşıtlarını üretmesinde gerçekleşti. Teknik erişim ekonomik bağımlılığa, elektronik topluluk hizmet piyasasına, bedensel özgürlük kesintisiz uyarılmaya, yaratıcı otomasyon standartlaştırılmış tüketime dönüşebiliyordu. Bütün bu sürecin en hazin neticesi, geleceği kurma kabiliyetinin giderek geleceğin görüntülerini tüketme alışkanlığıyla karışmasıydı.
Birinci ibret: Gerçek bilgisayarlar tasfiye edilirken elektronik gelecek kutlanıyordu
Doğu Almanya’nın bilgisayar sanayisi, Berlin’in terk edilmiş mekânlarında sonradan kurulan fütüristik sahnelerden çok daha eski ve maddi bir geçmişe sahipti. VEB Kombinat Robotron, 1989’da 21 işletmesinde yaklaşık 68.000 insan çalıştırıyordu. Bilgisayarlar, veri işleme sistemleri, yazıcılar, elektronik donanımlar ve yazılımlar üretiyordu. Bu faaliyetler programcıların, mühendislerin, teknisyenlerin ve montaj işçilerinin ortak emeğine dayanıyordu. Robotron’un fabrikaları, geleceğin makinelerini doğrudan üreten kurumlardı.
1989 sonunda kuruluşun yöneticileri yeni piyasa koşullarına uyum sağlamaya hazırlanıyordu. Üretimin devam edeceği, başka ticari ortaklıklar kurulacağı ve bilgisayar sanayisinin yeniden örgütleneceği düşünülüyordu. Ancak 1 Temmuz 1990’da kombinat dağıtılarak işletmeleri Treuhand’ın yeniden yapılandırma sürecine aktarıldı. 1991’de bazı büyük tesislerin kapatılması kararlaştırıldı. Sömmerda’daki büro makineleri fabrikasında binlerce çalışan işten çıkarıldı; daha önceki üretim ve ihracat ilişkileri çözülmüştü. (🔗) (🔗)
Bu tasfiyenin maliyeti, işsiz kalan insanların sayısıyla sınırlı kalmadı. Yıllar boyunca edinilen mühendislik becerileri, üretim alışkanlıkları ve işyeri ilişkileri başka ekonomik faaliyetlere dağılmak zorunda kaldı. Teknik bilgi birikiminin sonraki kullanımını artık yeni mülkiyet ve piyasa koşulları belirliyordu. Eski çalışanların bir kısmı yeni şirketlere geçti, bazı işletmeler faaliyetlerini farklı biçimlerde sürdürdü; geniş sanayi düzeninin sürekliliği ise sona erdi.
Aynı dönemde Doğu Berlin’in boşalan fabrikaları, depoları ve kamu yapıları yeni elektronik kültürün gözde mekânlarına dönüşüyordu. Burada ortaya çıkan çelişki son derece somuttu: Gerçek bilgisayarların üretildiği tesisler çözülürken, sanayi yapılarının kalıntıları makinelerin geleceğini kutlayan eğlencelere ev sahipliği yapıyordu. Harabenin görsel etkisi büyüktü. Çelik, beton, mahzenler ve eski üretim mekânları, elektronik müziğin endüstriyel estetiğiyle birleşiyordu.
Bu estetik başarının altında başka bir ekonomik ilişki bulunuyordu. Gençlerin kullanabildiği yapılar, birleşme sonrasında mülkiyeti ve gelecekteki değeri yeniden belirlenen taşınmazlardı. Geçici kullanım, düşük maliyetli kültürel faaliyetleri mümkün kılıyordu. Fakat binaların geleceğine ilişkin kalıcı kararlar kira, tapu, yatırım ve imar ilişkileri içinde alınıyordu.
İlk büyük ibret budur: Bir mekânı birkaç gece özgürce kullanabilmek, o mekânın üretim kapasitesini ve gelecekteki kullanımını yönetmekle eşdeğerdi sanıldı. Cyberspace’in erişimi özgürlükle karıştıran ilkesi, daha bilgisayar ekranlarının dışına çıkmadan şehir mülkiyetinde sınanmıştı.
Bu fırsatın asıl büyüklüğü, terk edilmiş yapıların yeniden kullanılabilir olmasındaydı. Bilgisayar kulüpleri, elektronik atölyeler, kayıt stüdyoları ve gençlik kurumları aynı yapılarda gelişebilirdi. Bunun için binaların, donanımların, çalışanların ve finansmanın sürekli biçimde örgütlenmesi gerekiyordu. Elektronik özgürlük hissinin maddi karşılığı böyle bir üretim düzeni olabilirdi.
İkinci ibret: 1990’da herkesin önündeki asıl soru bilgisayar mı, fotokopi makinesi miydi?
27–29 Aralık 1989’da Chaos Computer Club, altıncı yıllık kongresini Hamburg’da düzenledi. Almanya’nın birleşmesinden önceki bu toplantıda kongrenin Doğu Berlin’e taşınması tartışılmış, sonunda Hamburg’da kalınmıştı. Yaklaşık 300 katılımcının 50’den fazlası Doğu Almanya’dan geliyordu. Hackerlar iki ülkenin bilgisayar teknolojilerini, iletişim imkânlarını ve bağımsız ağların geleceğini karşılaştırmaya başlamıştı. (🔗)
İki ay sonra, 24–25 Şubat 1990’da Doğu Berlin’deki Haus der jungen Talente binasında KoKon ’90 adlı bir iletişim kongresi yapıldı. CCC ile binanın bilgisayar kulübünün düzenlediği toplantıya yaklaşık 400 kişi katıldı. Bilgisayar kulübü dört yıldır faaliyet gösteriyordu; Commodore 64, Atari 800 ve CP/M sistemleriyle çalışan üyeleri vardı. Ancak Doğu Almanya’daki bilgisayar fiyatları, sıradan insanların erişebileceği düzeyin çok üzerindeydi. Kongreyi izleyen dönemin bilgisayar dergisi, diskete ve bilgisayar donanımına erişim güçlüklerini ayrıntılarıyla anlatıyordu.
Toplantıda bir katılımcı çok önemli bir soru sordu: Ülkenin demokratikleşmesi için pahalı bilgisayar ağlarına yatırım yapmak mı, yoksa önce halkın kolayca ulaşabileceği fotokopi makineleri ve bilgi merkezleri kurmak mı daha gerekliydi?
Bu soru üzerine CCC’nin kurucularından Wau Holland, Informations-Shops adını verdiği kamusal merkezleri anlattı. İnsanlar bu merkezlerde uluslararası gazetelere, telefonlara, fotokopi makinelerine ve bilgisayarlara ulaşabilecekti. Merkezler birbirine bağlandığında belgeler, adres listeleri ve kamusal bilgiler de dolaşıma sokulabilecekti. Kongredeki geçici fotokopi hizmeti, böyle bir merkezin küçük bir örneğini oluşturuyordu. (🔗)
Bu tartışmanın tarihsel önemi büyüktür. Bilgisayar ağı, çok gelişmiş bir haberleşme imkânıydı. Fotokopi makinesi ise elinde bir belge bulunan insanın o belgeyi çoğaltarak başkalarına ulaştırmasını sağlayan daha erişilebilir bir araç olabiliyordu. Gerçek ihtiyaç, mevcut bilgiye kimlerin hangi maliyetle ulaşacağıydı.
Cyberspace’in kuruluşundaki düşünsel çarpıklık burada bütün açıklığıyla belirdi. Teknik bakımdan daha ileri bir aracın toplumsal bakımdan daima daha ileri sonuçlar doğuracağı düşünülüyordu. Oysa belirli bir toplumda bilgiye erişimin önündeki engeli kaldıran araç, şartlara göre bilgisayar, telefon, fotokopi makinesi veya radyo olabilirdi.
Aynı kongrede bilgisayar programlarının serbestçe kopyalanması da tartışıldı. Doğu Alman araştırmacı Horst Völz, bilginin hızla ve geniş ölçüde paylaşılmasını savunuyor, ticari kullanım için ayrı bir ödeme düzeni öneriyordu. Böylece yazılımın kolayca çoğaltılabilmesi ile programcıların emeklerinin ekonomik karşılığı arasındaki mesele doğrudan gündeme geldi. Bu tartışma, sonraki internet ve yapay zekâ ekonomilerinin merkezine yerleşecek bir sorunun erken biçimiydi: Kolayca kopyalanabilen bilginin üretimine kim katkıda bulunacak ve yaratılan değer nasıl dağıtılacaktı?
Kongrenin üçüncü ibretlik ayrıntısı, Robotron temsilcileriyle yapılması planlanan görüşmenin gerçekleşmemesiydi. Gerçek bilgisayar sanayisinin geleceğinin konuşulacağı oturum iptal edilmişti. Aynı toplantıda cyberspace, beyin dalgaları ve yeni duyusal deneyimler üzerine sunumlar yapılıyordu. Dönemin muhabiri, bu sunumların gündelik teknik ihtiyaçlardan uzaklığını eleştiriyordu.
Dahası, muhabir bilgisayarlara erişimin kolaylaşmasıyla başka bir kaybın doğabileceğini öngördü. DDR’deki kıtlık, kullanıcıları makinelerini tamir etmeye, parçaları uyarlamaya ve kendi çözümlerini geliştirmeye zorlamıştı. Yeni tüketim bolluğu, bu doğaçlama ve teknik becerilerin bir kısmını değersizleştirebilirdi.
İşte 1990’ın en keskin ibreti budur: Teknolojik zenginlik artarken insanın makineyi anlama, onarma ve değiştirme ihtiyacı azalabilir; kullanıcı giderek daha güçlü bir cihazın daha edilgin tüketicisine dönüşebilirdi.
Bilgisayarın gücü büyüdükçe onun üzerinde gerçek hâkimiyet kurma meselesi de büyüyordu. Cyberspace’in zengin doğuşuyla içkin çöküşü arasındaki ilk kesin ilişki burada kurulmuştu.
Üçüncü ibret: Aynı binada hacker kongresiyle rave buluşurken dazlaklar karargâh kuruyordu
KoKon ’90’ın düzenlendiği Haus der jungen Talente, eski Doğu Berlin’in çok işlevli gençlik kurumlarından biriydi. Bilgisayarların yanında müzik, sanat ve başka kültürel faaliyetler de burada yürütülüyordu. Binanın mevcut örgütsel yapısı, gençlerin teknik ve kültürel üretim yapmasına imkân sağlıyordu.
3 Haziran 1990’da aynı bina Tekknozid II adlı elektronik dans etkinliği için kullanıldı. Tekknozid çevresi, güçlü ses sistemlerini ışık, sis ve sürekli dansla birleştiriyordu. Ocak 1990’da Tanith’in Ufo kulübünde başlattığı Cyberspace geceleri, sanal gelecek imgesini bedensel ve müziksel bir deneyimin parçası hâline getirmişti. 1990 boyunca Tekknozid partileri aynı gençlik binasına defalarca döndü. (🔗)
Böylece bilgisayar programcılığıyla elektronik dans aynı tarihsel mekânda buluşmuştu. Bir etkinlikte ağların, yazılımların ve bilgi paylaşımının nasıl geliştirileceği konuşuluyordu. Diğerinde bilgisayarlarla ve elektronik cihazlarla üretilmiş sesler, insanlara yoğun bir ortak deneyim yaşatıyordu. İkisinin birleşmesi, yeni bir teknik-kültürel kurum yaratabilecek gerçek bir imkândı.
Fakat her faaliyetin sürekliliği farklı ilişkiler içinde gelişti. Bir bilgisayar kulübü için eğitim, donanım, teknik bakım ve sürekli işbirliği gerekiyordu. Bir rave için ses sistemi, organizasyon, mekân, DJ ve katılımcı topluluğu gerekiyordu. Ortak binaların varlığı, bu farklı faaliyetleri yönetecek müşterek bir kurumun kurulmasını kendiliğinden sağlamıyordu.
Aynı haftalarda Berlin-Lichtenberg’de aşırı sağcı gençlik örgütleri de boş binalardan yararlanıyordu. 1990 Şubatında Nationale Alternative adlı Neonazi örgütünün mensupları bölgedeki konutlara yerleşti. Weitlingstraße 122 kısa süre içinde toplantıların, propaganda faaliyetlerinin ve militan ilişkilerin yürütüldüğü bir merkeze dönüştü. Buradaki örgütlenme, eski DDR döneminden gelen aşırı sağcı çevrelerle Batı Almanya’daki Neonazi kadroların ilişkileri içinde gelişmişti. (🔗)
Binaların aynı tarihsel çözülme sırasında farklı grupların kullanımına açılması, örgütlenmenin niteliğini belirleyen şeyin mekânın kendisinden ziyade onu kullanan insanların faaliyetleri olduğunu gösteriyordu.
Hackerlar bilgiyi paylaşmak ve teknik sistemleri geliştirmek istiyordu. Rave organizatörleri yeni bir kolektif duyusal deneyim yaratıyordu. Neonazi grupları ise belirli mekânlarda siyasal hâkimiyet kurmaya ve başka insanları korkutarak dışlamaya çalışıyordu.
Bu üç faaliyetin karşılaştırılması, cyberspace’in kuruluşundaki siyasal meskeneti görünür kılar. Elektronik araçlar insanlara yeni imkânlar sağlıyordu; o imkânların hangi ilişkilere bağlanacağı ayrı bir örgütlenme meselesiydi. Bir gece boyunca yüzlerce insanın birlikte dans etmesiyle, belirli insanların haftalar ve yıllar boyunca ortak bir işi sürdürmesi farklı toplumsal güçler yaratıyordu.
Dördüncü duvarın yıkıldığı 1989 Berlin’inde asıl mesele, insanların kaç duvarı aşabildiği kadar, aştıkları duvarların ardında hangi kurumları kurduklarıydı.
Dördüncü ibret: Kültürsüzlük diye istiskal edilen düğün, geleceğin müziğinden daha zengin bir elektronik üretim sunabiliyordu
1989 öncesinin Batı Berlin’inde Türkiye kökenli göçmenlerin kendi elektronik müzik kültürü zaten gelişmişti. Düğün salonları, kasetçiler, video dükkânları, canlı müzik toplulukları ve aile eğlenceleri, elektronik cihazların üretim ve kullanım alanlarıydı. Bu kültürün dayanağı, Almanya’daki işçi ailelerinin gerçek ihtiyaçlarıydı. İnsanlar kendi dillerinde müzik dinlemek, evlilikleri kutlamak, Türkiye’deki akrabalarıyla ilişkilerini sürdürmek ve yeni kuşakların hayatlarını anlatmak istiyordu.
1983’te Berlinli Kobra grubu, bu üretkenliğin örneklerinden birini veriyordu. Türkçe ezgileri elektro gitar, bas, klavye, davul ve sazla birleştiren dört genç müzisyen, Almanya’daki Türkiye kökenli insanların hayatını anlatan bir müzik geliştiriyordu. Haziran 1983’te Cumhuriyet, grubun Türk ritimlerini Batı rock müziğinin araçlarıyla birleştirdiğini ve göçmenlerin toplumsal sorunlarını şarkı sözlerine taşıdığını yazıyordu. (🔗)
Bu üretimin içinde farklı kültürel gelenekler, farklı çalgılar ve yeni teknik işlemler vardı. Bir sazın melodisi elektrikli gitarla birlikte kullanılabiliyor, klavye başka ses katmanları oluşturabiliyor, ritimler yeni düzenlemelere aktarılabiliyordu. Müzisyenlerin yaşadığı göç deneyimi, yeni bir müzik türünün üretim malzemesine dönüşüyordu.
Düğün orkestraları da benzer tekniklerle çalışıyordu. Piyanist şantör, elektronik klavyesinin otomatik eşlik sistemini kullanarak birden fazla çalgının işlevini yönetebiliyordu. Davul kalıbını değiştirebiliyor, yeni bir melodiye geçebiliyor, konukların isteğine göre repertuvarı düzenleyebiliyordu. 1993’te piyasaya çıkan Korg i3 gibi cihazlarda bu işlemler daha gelişmiş biçimde birleştirilmişti. Klavyenin hazır eşlik stilleri arasında rave ve house da bulunuyordu. (🔗)
Bu ayrıntı, geleceğin müziği olarak sunulan rave ile düğün piyasası arasındaki ilişkinin esasını açığa çıkarır. Rave’in büyük teknik yenilik diye kutlanan kimi ses ve ritim özellikleri, aynı dönemde düğün şantörünün kullandığı bir cihazın hazır programları arasına girmişti. Elektronik müzik üretiminin araçları farklı eğlence piyasalarında ortaklaşıyordu.
Fakat düğünün canlı repertuvarı, standartlaşmış techno’nun baskın ritmik iskeletinden başka bir zenginlik taşıyordu. Trakya karşılamalarındaki 9/8 ölçü, örneğin 2+2+2+3 biçiminde bölünebilir. Anadolu’nun başka bölgelerinde 7/8, 9/8 ve farklı aksak usuller kullanılır. Uzun ve kısa zaman birimlerinin dağılımı, dansçının ağırlık aktarımını ve müzisyenin vurgu örgüsünü değiştirir.
Kitlesel techno’da yaygın olan 4/4 düzeninde ise bas davulu dört ana vuruşu eşit aralıklarla tekrar eder. Bu, uzun DJ performanslarını ve kayıtlar arasındaki geçişleri kolaylaştırır. Müziksel çeşitlilik başka ses katmanlarında üretilebilir; ancak ortak dans iskeletinin sürekli korunması, büyük eğlence organizasyonunun temel avantajlarından biridir.
Buradaki ibret, ritmik karmaşıklığın kendi başına bir üstünlük yarışına dönüşmesinde yatmaz. Esas mesele, gelişmiş elektronik araçların hangi müzikal işlemleri çoğalttığı ve hangi işlemleri kitlesel eğlencenin standartlarına bağladığıdır.
Düğün müzisyeni belirli bir ailenin töreni için çalışıyordu. Giriş, karşılama, dans, takı ve başka aşamalar müziğin akışını etkiliyordu. Bir parçanın sona ermesi yeni bir törensel faaliyetin başlamasına hizmet edebiliyordu. Rave’in kitlesel biçiminde ise dansın devamlılığı giderek başlıca amaç hâline geldi. DJ’in görevi kalabalığın hareketini korumak, sesin yoğunluğunu yönetmek ve yeni kayıtlarla geceyi sürdürmekti.
Böylece düğün şantörlüğüyle rave DJ’liği aynı eğlence emeğinin farklı örgütlenmeleri olarak görülebilir. Elektronik cihazlar her iki durumda da az sayıda müzisyenin büyük bir kalabalığa hizmet vermesini sağlıyordu. Rave’in fütüristik söylemi bu ortaklığı görkemli bir teknolojik yeniliğin ardına yerleştiriyordu.
Almanya’daki Türkiye kökenli ailelerin video teknolojisiyle ilişkisi de aynı derecede ibretliktir. 1980’lerin başında göçmen aileler video cihazlarını satın alıyor, Türkiye’ye götürüyor, filmleri çoğaltıyor ve sınır ötesi kültürel bir dolaşım yaratıyordu. 1982’de Almanya’daki Türk göçmen hanelerinin yaklaşık beşte birinde video cihazı bulunduğu, bu oranın Almanya genelindeki yaygınlığın yaklaşık üç katı olduğu kaydedilmişti. Göçmenlerin video piyasasına katkısı, Türkiye’deki cihaz ve film dağıtımının gelişmesinde de rol oynadı. (🔗)
Elektronik haberleşmenin coğrafi mesafeleri aşacağına ilişkin cyberspace hayali açısından bu tarih son derece öğreticidir. Göçmen aileler görüntü, ses ve kayıt teknolojilerini belirli insanlarla ilişkilerini sürdürmek için kullanıyordu. Video kasetleri, filmler ve müzik kayıtları gerçek bir iletişim ihtiyacının araçlarıydı.
1990’da Ergun Çağatay’ın Kreuzberg’deki Burcu düğün salonunda çektiği fotoğraflar, bu hayatın somut toplumsal bağlarını gösterir. Gelinle damat konukların hediyelerini kabul ediyor, aileler evlilik çevresinde bir araya geliyordu. Teknolojik gösterişin altında belirli insanların hayatını ilgilendiren bir tören vardı. (🔗)
Bu bakımdan rave’in elektronik düğüne dönüşmesi, daha ağır bir kültürel inhitâtı görünür kılar. Düğünün müziksel ve teknik araçları, belirli bir toplumsal olayın hizmetindeydi. Kitlesel rave’in eğlence araçları ise giderek etkinliğin tekrarını ve büyümesini sağlayan ticari işlemlere bağlanabiliyordu.
Berlin’de bu iki dünyanın gerçekten aynı bina içinde faaliyet göstermesi, benzetmenin maddi karşılığıdır. Kreuzberg’deki Skalitzer Straße 130 numarada eski bir sebze pazarı, 2000’lerin başında düğün salonuna dönüştürüldü. 2004’te Festsaal Kreuzberg adıyla yeni organizatörler tarafından işletilmeye başlandı. Bir süre Türk ve başka göçmen topluluklarının aile törenleriyle konserler, elektronik müzik partileri ve başka etkinlikler yan yana düzenlendi. Mekânın sonraki tarihi, mülkiyet ve işletmecilik ilişkilerinin kültürel faaliyeti nasıl değiştirebildiğini de gösterdi. (🔗)
Böylece rave’in düğün salonundan üstün olduğu iddiası, müzik üretiminin ve toplumsal faaliyetin gerçek işlemleri üzerinden sınanabilir hâle geldi. Kendisini teknolojik avangard sayan eğlence, kimi bakımlardan düğünün canlı repertuvarından, ritmik çeşitliliğinden ve somut toplumsal amacından daha dar bir etkinlik örgüsü geliştirmişti.
Robotun piyanist şantöre indirgenmesindeki melânet, elektronik klavyenin basitleştirilmesinden çok, makinenin yaratıcı yeteneklerinin eğlencenin kesintisiz devamı uğruna kullanılmasındaydı.
Beşinci ibret: Türk kökenli gençler kendi seslerini üretirken ırkçı şiddet de onları yeniden tanımlamaya çalışıyordu
Kreuzberg’de 1980’lerin sonlarında gelişen 36 Boys gibi gençlik çevreleri, Berlin’in göçmen mahallelerindeki hayatın bir parçasıydı. Üyeler arasında graffiti yapanlar, breakdance öğrenenler, rap dinleyenler ve müzikle uğraşanlar bulunuyordu. Bazı gençler mahallelerini savunmak için örgütleniyor, bazıları sokak rekabeti ve şiddet içinde yer alıyordu.
Duvar’ın açılmasından sonra aşırı sağcı saldırıların artması, bu çevrelerin gündelik hayatını ağırlaştırdı. Neonazi gruplar yabancı düşmanlığını kamusal mekânda şiddete dönüştürüyordu. Göçmen gençler belirli sokaklarda ve istasyonlarda saldırıya uğrama ihtimaliyle yaşıyordu. 36 Boys’un tarihine ilişkin tanıklıklar, bu ortamda arkadaşlık, korunma, mahalle aidiyeti ve sokak çatışmalarının nasıl iç içe geçtiğini anlatır. (🔗)
Aynı gençlerin medyada nasıl temsil edildiği de başka bir mücadele konusuydu. 7 Haziran 1990 tarihli bir haberde, 36 Girls ve 36 Boys mensupları kendileriyle yapılan röportajların korkutucu suçlu tasvirlerine dönüştürülmesini eleştiriyordu. Genç kadınlardan biri şöyle diyordu:
Sie haben uns wie Verbrecher beschrieben. [Bizi suçlular gibi anlattılar.] (🔗)
Bu hadise, cyberspace’in kimliği serbestçe oluşturma vaadine çok erken bir karşılık veriyordu. Kendi hayatını anlatmak isteyen gençler, haber üretim araçlarının ekonomik ve editoryal işleyişi içinde başkalarının tasvirlerine maruz kalıyordu. Bir insanın konuşabilmesiyle sözlerinin kamusal alanda nasıl temsil edileceğini yönetebilmesi farklı kudretlerdi.
Kreuzberg’in hip-hop çevreleri bu açığı kendi kayıtlarıyla aşmaya çalışıyordu. 1986’da ortaya çıkan Islamic Force çevresinde gençler, Amerikan rap teknolojilerini ailelerinden dinledikleri Türkçe müzik kayıtlarıyla birleştirdi. Barış Manço’nun Gülpembe parçasından ve Zülfü Livaneli’nin Leylim Ley eserinden alınan örnekler, yeni ritimlerin ve sözlerin içine taşındı. Haber kayıtları ve ırkçı saldırılara ilişkin sesler de müziğin parçası oldu. (🔗)
Burada sampler teknolojisinin yaratıcı gücü, hazır deneyimin tekrarını aşan somut bir faaliyet oluşturuyordu. Geçmişin sesi yeniden işleniyor, yeni bir toplumsal tecrübenin ifadesine dönüştürülüyordu. Elektronik üretim, gençlerin kendi hayatları hakkında söz söylemesinin aracıydı.
Bu üretim aynı zamanda telif ve mülkiyet ilişkileriyle karşılaştı. Eski bir müzik kaydının yeni bir kompozisyonda kullanılması, sesin kime ait olduğu ve yaratılan ekonomik değerin nasıl paylaşılacağı sorularını doğuruyordu. KoKon ’90’da bilgisayar programlarının çoğaltılması üzerine yürütülen tartışmayla Islamic Force’un sampling faaliyetleri, aynı dijital çağın farklı yüzleriydi.
Bir program kolayca kopyalanabiliyordu. Bir ses kaydı kolayca örneklenebiliyordu. Her iki durumda da teknik işlem yaratıcı faaliyeti genişletiyor, aynı zamanda emeğin ekonomik karşılığına ilişkin yeni anlaşmazlıklar ortaya çıkarıyordu.
Bu karşılaşmanın en önemli ibreti, cyberspace’in vaat ettiği teknik erişimin zaten gerçek toplumsal mücadelelerin içinde kullanılıyor olmasıydı. Göçmen gençlerin elektronik kültürü; dil, aile, şehir hayatı, saldırılar, çalışma imkânları ve mülkiyet ilişkilerinden oluşan belirli bir dünyada gelişiyordu. Dijital araçların üretkenliği, bu dünyanın gerçek sorunlarını işleyebildiği ölçüde anlam kazanıyordu.
Altıncı ibret: Rave’in sevgi cemaati uyuşturucu ve reklam piyasasının içinde kendi müşterisini üretti
Techno’nun erken yıllarındaki birlik ve yakınlık duygusu, 1990’ların ortasında kitlesel bir eğlence ekonomisinin parçası hâline geldi. Kulüpler büyüdü, festivaller çoğaldı, DJ’ler yıldızlaştı, plak şirketleri ve reklamcılar yeni kitlelere ulaşmaya başladı. Love Parade’in katılımı 1989’daki yaklaşık 150 kişiden 1990’ların ortasında yüz binlere yükseldi. Elektronik dans, gençlik kültürünün büyük ticari alanlarından biri oldu.
Bu büyümenin müzikal bir sonucu vardı. Geniş dinleyici kitlesine ulaşan parçalar, kolay hatırlanan melodilere, tanıdık ritimlere ve tekrar edilebilir coşku kalıplarına daha fazla yer verebiliyordu. Aynı zamanda DJ’ler ve organizatörler büyük kalabalıkların dikkatini sürekli canlı tutacak düzenlemeleri tercih ediyordu.
1994’te elektronik müzik basınında ve bağımsız fanzinlerde bu gelişmeye karşı eleştiriler yayımlanıyordu. Bazı yazarlar, bağımsız kültürün reklamlarla kuşatılmasını ve müziğin yüzeyselleşmesini teşhir ediyordu. 1996’da yayımlanan bir fanzin eleştirisi, büyük rave etkinliklerini sıradan panayır eğlencesiyle karşılaştırıyordu. Başka bir yazıda eski topluluk ruhunun yerini ilgisizliğe, düşmanlığa ve uyuşturucuya dayalı katılıma bıraktığı belirtiliyordu. (🔗)
Bunlar sonraki kuşakların nostaljik şikâyetleri değildi. Sahnenin mensupları, yozlaşmanın ticari ve bedensel mekanizmalarını kendi dönemlerinde teşhis ediyordu.
Bir etkinlik daha fazla insana ulaştıkça daha büyük mekân, daha güçlü ses sistemi, daha fazla organizasyon emeği ve daha büyük mali kaynak gerektirebiliyordu. Ticari ortaklar bu kaynakları sağlamak için ortaya çıkıyordu. Böylece özgürce büyüyen eğlence, kendi büyüklüğünü sürdürmek için ticari ilişkilere daha fazla bağlanıyordu.
Bu gelişmeye uyuşturucu piyasasının eklenmesi, tefessühü ağırlaştırdı. MDMA’nın yarattığı yoğun coşku ve yakınlık hissi rave’in birlik söylemiyle örtüşüyordu. Amfetamin uykusuzluğun uzatılmasına hizmet edebiliyordu. Sonraki yıllarda kokain, ketamin ve başka maddeler de gece hayatındaki tüketim örüntülerinde yer aldı.
Birliktelik hissinin uyuşturucuyla yoğunlaştırılması, topluluğun gerçek sürekliliğiyle duyusal deneyimin tekrarını birbirine yaklaştırıyordu. Bir insan başka katılımcılarla birkaç saat boyunca olağanüstü bir yakınlık hissedebiliyor, ertesi hafta yeniden aynı deneyimin peşine düşebiliyordu. Böylece etkinliğe aidiyet, tüketilen uyarımların yenilenmesine bağlanabiliyordu.
1998’de yedi Avrupa kentindeki 3.503 techno partisi katılımcısıyla yapılan araştırma, ecstasy, amfetamin, kokain ve başka maddelerin bu çevrelerde yaygın olduğunu gösterdi. Araştırma, bu kullanım biçimlerinin gece hayatıyla ilişkisini ayrıntılı biçimde inceledi. (🔗)
2017’de Berlin’in parti çevrelerinden 877 kişinin katıldığı SuPrA araştırması da uyuşturucu tüketiminin sonraki dönemdeki ciddiyetini gösterdi. Katılımcıların önemli bir bölümünde riskli tüketim örüntüleri saptandı; danışmanlık ve kullanılan maddelerin içeriğini kontrol etmeye yönelik hizmetlere ihtiyaç duyulduğu bildirildi. (🔗)
Buradaki ibret, uyuşturucunun müziğe dışarıdan iliştirilmiş bir aksesuar hâline gelmesinden daha ağırdır. Kesintisiz coşku üzerine kurulan eğlence örgütlenmesi, bedenin sınırlarını sürekli ertelemeyi teşvik edebilen bir faaliyet düzeni oluşturuyordu. Kimyasal uyarılma bu düzenin sürdürülmesinde kullanılabiliyor, ekonomik çıkarlar da deneyimin tekrarından beslenebiliyordu.
Kitlesel etkinliklerdeki büyümenin başka bir maddi sınırı güvenlikti. 24 Temmuz 2010’da Duisburg’daki Love Parade’de 21 kişi ölümcül kalabalık sıkışması sonucunda hayatını kaybetti, yüzlerce insan yaralandı. Sonraki soruşturmalar, geçiş alanlarının tasarımı ve organizasyonun güvenlik önlemleri üzerinde yoğunlaştı. (🔗)
Bu facia, büyük bir insan topluluğunun hareketini örgütlemenin ne kadar somut bir teknik ve kurumsal mesuliyet gerektirdiğini gösterdi. İnsanların coşkusunu büyütmek için kullanılan ses, ışık ve organizasyon araçlarının yanında, onların güvenliğini sağlayacak fiziksel altyapının da gerçek ihtiyaçlara göre tasarlanması gerekiyordu.
Rave’in toplumsal vaadi böylece çok ağır bir sınavdan geçti. Kalabalığın büyüklüğü kültürel başarı sayılıyor, fakat kalabalığın hayatını güvenli biçimde sürdürebilmesi başka türden bir teknik ve örgütsel yeterlilik gerektiriyordu.
Bir hareketin milyonlarca insanı bir araya getirebilmesi, o insanların hayatlarının sorumluluğunu taşıyacak kurumları kurmuş olduğu anlamına gelmiyordu.
Yedinci ibret: İnterneti özgürleştirenler elektronik şehri yaşatacak kurumu kurmakta zorlandı
1994’te Berlin’in elektronik sanat ve techno çevreleri, bilgisayar ağlarıyla gece hayatını birleştirmeye çalışıyordu. Technographica adlı etkinlik, bilgisayar grafiklerini, elektronik müziği ve insanların kendi cyberspace deneyimlerini oluşturmasını aynı ortamda sunuyordu. Bu yaklaşım, elektronik kültürün yaratıcı vaatlerini genişletiyordu. Ancak etkinliğin içinde sponsorların, şehir tanıtımının ve ticari organizasyonların çıkarları da bulunuyordu. Daha bağımsız bir kültür yaratmak için kullanılan teknolojiler, yeni tüketici gruplarına ulaşma imkânı da sağlıyordu. (🔗)
Bu yılların en önemli teknik girişimlerinden biri Clubnetz’di. Tresor, WMF ve başka kulüplere yerleştirilen bilgisayar terminalleri, katılımcıların elektronik ortamda haberleşmesini sağlıyordu. İnsanlar bir kulüpteyken başka bir kulüpteki kişilerle mesajlaşabiliyor, internet ve bilgisayar ağlarının ilk kamusal kullanım biçimlerinden birini yaşayabiliyordu.
Bu faaliyet, rave’in elektronik gelecek iddiasını gerçek bir iletişim işlemine dönüştürüyordu. Bilgisayarlar yalnızca ses üretmek veya ışıkları yönetmek için kullanılmıyordu. Kulüpler arasında veri taşınıyor, insanlar yeni haberleşme imkânları elde ediyordu.
Clubnetz’in içinde bulunduğu Internationale Stadt girişimi daha geniş bir hedef taşıyordu. Kullanıcılar kendi web sayfalarını hazırlayacak, e-posta hesapları açacak, elektronik topluluklara katılacak ve bağımsız bir çevrimiçi şehir oluşturacaktı. Sistemi kuranlar, insanların internetin etkin üreticileri olmasını istiyordu.
Fakat bunun için sunucuların kurulması, yazılımların geliştirilmesi, hesapların yönetilmesi ve bağlantıların finanse edilmesi gerekiyordu. Kurucu ekip bütün bu işleri üstlenirken ticari müşterilere de hizmet vermeye başladı. Bağımsız ağın yaşaması, piyasadan elde edilen gelirlerle bağlantılı hâle geliyordu.
18 Aralık 1997’de yayımlanan habere göre Internationale Stadt feshediliyordu. On bir kişilik ekip çalışmalarını sonlandırıyor, yaklaşık 300 kullanıcının elektronik hesapları kapanma sürecine giriyordu. Sunucularda bulunan sanat eserlerinin ve dosyaların nasıl korunacağı da tartışılıyordu. (🔗)
Buradaki büyük ibret, ağın teknik olarak çalışmasıyla topluluğun kendisini sürekli yeniden üretebilmesi arasındaki ayrımdır. Kullanıcılar mesaj gönderebiliyor ve kendi sayfalarını oluşturabiliyordu. Ancak sunucuların bakımını yapacak, maliyetleri karşılayacak ve sistemin geleceğini birlikte belirleyecek düzenin kurulması ayrı bir örgütsel sorun oluşturuyordu.
Bu nedenle Internationale Stadt’ın kapanışı, cyberspace’in kendiliğinden topluluk yaratma vaadinin ilk ciddi maddi hesaplaşmalarından biriydi. Elektronik hizmetlerin erişilebilirliği artarken, onları sağlayan emeğin sürekliliği kırılgan kalabiliyordu.
Aynı dönemde elektronik müzik yayıncılığı başka bir istikamette gelişiyordu. Berlin’de 1990’ların sonunda faaliyet gösteren Klubradio, kulüplerdeki performansları internet üzerinden canlı yayımlıyordu. Tresor, WMF, Ostgut ve başka mekânlardan yayınlar yapılıyor, kayıtlar sayısal biçime dönüştürülerek dinleyicilere ulaştırılıyordu.
2001 tarihli hizmet tanıtımında sistemin yaptığı işlemler açıkça sıralanıyordu: Ses ve görüntü kaydı, kodlama, yayın, erişim istatistikleri, internet üzerinden tanıtım, veri tabanı bağlantıları ve çevrimiçi mağaza entegrasyonu. (🔗)
Böylece kulüpteki müzik başka şehirlerde dinlenebilir hâle geliyor, aynı zamanda dinleyicinin erişimi ölçülebilir bir ekonomik veriye dönüşüyordu. Elektronik paylaşımın teknik başarısı, ticari yayıncılığın işleyişini de geliştiriyordu.
Cyberspace’in başlangıçtaki üretici kullanıcı idealiyle sonraki dijital platformlar arasındaki tarihsel ilişki burada belirginleşir. İnsanlar daha geniş bir iletişim alanına kavuşurken, o iletişimin dağıtımı ve ekonomik değeri belirli kurumların faaliyetleri içinde yoğunlaşabiliyordu.
Bu ilişkinin ikinci aşamasında, insanların çevrimiçi hareketleri, tercihleri ve bağlantıları yeni yazılım sistemleri tarafından kaydedilmeye başladı. Kullanıcının etkinliği, hizmeti geliştirmek ve reklam sunmak için değerlendirilen veriye dönüştü. Böylece elektronik ağlar, bir yandan katılımcıların üretimini genişletirken diğer yandan onların davranışlarının ekonomik olarak işlenmesini mümkün kılıyordu.
Cyberspace ideolojisinin en acı istihzası, insanı tüketicilikten kurtarmayı vaat eden elektronik şehrin çözülmesiyle, tüketicilerin davranışlarını işleyerek büyüyen internet işletmelerinin yükselişinin aynı tarihsel döneme rastlamasıydı.
Bu sürecin başka bir sonucu, elektronik hafızanın kırılganlığının ortaya çıkmasıydı. Bir sunucunun kapanması, onun üzerinde çalışan insanların yıllarca ürettiği dosyalara erişimi sona erdirebiliyordu. Dijital kültür kendisini sürekli yenilenebilir ve kolayca çoğaltılabilir bilgiyle özdeşleştirirken, bu bilginin korunması da gerçek donanım, emek ve kurum gerektiriyordu.
Geleceğin elektronik şehrini kurmaya çalışan insanlar, kendi geçmişlerini saklamak için bile kalıcı bir altyapıya ihtiyaç duyuyordu.
Sekizinci ibret: Hackerın serbest ağı, Neonazinin haberleşme ağıyla aynı teknik dünyaya aitti
Chaos Computer Club, Almanya’da bilgisayar güvenliğinin ve bağımsız haberleşmenin gelişmesinde önemli bir rol oynadı. Örgütün üyeleri sistemlerin çalışma biçimlerini araştırıyor, erişim engellerini tartışıyor ve bilgisayar kullanıcılarının teknik bilgi kazanmasını savunuyordu.
Fakat daha 1980’lerin sonunda hacker maharetinin farklı siyasal amaçlara hizmet edebildiği açıkça görülmüştü. CCC ile gevşek ilişkileri bulunan bazı hackerların Batılı bilgisayar sistemlerinden elde ettikleri bilgileri Sovyet istihbaratına sattıkları KGB vakası, 1989’da Almanya’da büyük bir tartışma yarattı. Olayın otuzuncu yılında CCC kongresinde yapılan tarihsel değerlendirme, hacker kültürünün kamusal imajının bu gelişmeden nasıl etkilendiğini anlatıyordu. (🔗)
Buradaki temel mesele, bir bilgisayar sistemine erişebilme kabiliyetiyle o erişimin hangi amaçla kullanılacağı arasındaki farktı. Teknik maharet, insanın davranışını yöneten ekonomik ve siyasal ilişkilerle birlikte anlam kazanıyordu.
Aynı sorun 1990’ların aşırı sağcı modem ağlarında yeniden ortaya çıktı. Thule-Netz, Neonazi çevrelerin kullandığı elektronik mesaj sistemlerini birbirine bağlıyordu. Ağın en geniş döneminde, 1996 ilkbaharında 17 haberleşme düğümü bulunuyordu. Alman federal hükümetinin 2019’da yayımladığı yanıta göre bu ağda NPD mensupları, başka aşırı sağcı örgütlerin üyeleri, dazlaklar ve bilgisayarla ilgilenen kişiler bulunuyordu. (🔗)
Teknik işlemler açıktı. Bir kişi bilgisayarını modemle telefon hattına bağlıyor, elektronik mesaj sistemine erişiyor, başka kullanıcıların bıraktığı yazıları okuyabiliyor veya kendi iletisini gönderiyordu. Bu özellikler, bağımsız haberleşme ağlarının temel işleyişine benziyordu.
Fark, ağın toplumsal amaçlarında ortaya çıkıyordu. Bir çevre bilgisayarları bilgi paylaşımı ve bağımsız yayıncılık için kullanıyordu. Başka bir çevre aynı teknolojiyi aşırı sağcı propaganda ve örgütlenmenin aracı yapıyordu.
Bu gelişme, cyberspace ideolojisinin evrensel iletişim vaadini kendi içinden sınadı. Bilginin hızlı dolaşması, dolaşan bilginin insanları hangi amaç için bir araya getireceğini belirlemiyordu. Merkeziyetsiz haberleşme, birbirine karşıt toplumsal ve siyasal örgütlenmelerin gelişmesini mümkün kılabiliyordu.
Hacker kültürünün sonraki tarihindeki önemli bir gelişme, teknik serbestliğin gerçek altyapı üretimiyle birleştirilmesiydi. Berlin’de c-base çevresinde gelişen Freifunk girişimi, kullanıcıların kendi kablosuz ağlarını oluşturmasına yöneldi. 2003’te c-base’de düzenlenen toplantılar, yönlendiricilerin, antenlerin ve bağımsız bağlantıların ortak kullanımına ilişkin çalışmaların gelişmesinde etkili oldu. (🔗)
Burada hackerın teknik mahareti somut bir müşterek üretime dönüşüyordu. Katılımcılar yalnızca hazır bağlantıları tüketmiyor, bağlantının altyapısını da kuruyor ve geliştiriyordu. Bu faaliyet, cyberspace’in ilk yıllarındaki yaratıcı erişim vaadinin sürdürülebilen örneklerinden biriydi.
Fakat aynı dönemde internetin ticari ve siyasal ölçeği büyüyordu. Büyük platformlar milyonlarca insanın iletişimini yönetiyor, aşırı sağcı çevreler de yeni medya araçlarını propaganda için kullanıyordu. Teknolojinin serbestliği, bu farklı gelişmelerin gerçekleştiği ortak bir alan oluşturuyordu.
CCC’nin 2004’te yaşadığı fiziksel saldırı, bu çelişkinin başka bir yüzünü ortaya çıkardı. Aşırı sağcılar, Köln’de hackerların da kullandığı bir toplantı mekânına saldırdı. Bağımsız elektronik iletişimi savunan insanlar, gerçek dünyada bir araya gelme güvenliklerini koruma sorunuyla karşılaştı.
8 Nisan 2025’te CCC kendi siyasi sınırlarını belirleyen açıklamasını yeniledi. Kuruluş, hacker çevresinin geliştirilmesine katıldığı kitlesel iletişim araçlarının zararlı siyasal gelişmelerde de rol oynayabildiğini kabul etti. Geçmişte bu araçların toplumsal sonuçları karşısında gereken eleştirel mesafenin her zaman korunamadığını belirtti. (🔗)
Bu özeleştiri, özgür ağ ütopyasının tarihsel mesuliyetini somutlaştırıyordu. Bir bilgisayar sistemini açmak, güvenliğini incelemek veya bağımsız bağlantı kurmak, o teknolojinin bütün toplumsal kullanımını yönetmekten farklı bir faaliyet olarak ortaya çıkıyordu.
Hacker kültürünün asıl imtihanı, makinelerin nasıl çalıştığını bilme kudretini, makinelerin insan hayatında hangi ilişkilere hizmet edeceğini belirleme kudretiyle birleştirmekti.
Dokuzuncu ibret: CCRU’nun makine tapıncı insanın yaratıcı kudretini kendi mitolojisine feda etti
1990’ların ortasında İngiltere’deki Warwick Üniversitesi çevresinde oluşan Cybernetic Culture Research Unit, yani CCRU, makinesel gelişmeyi çok daha geniş bir düşünsel tasavvurun merkezine yerleştirdi. Bilgisayar ağları, elektronik müzik, piyasa ilişkileri, yapay zekâ ve spekülatif kurgu, teknolojik hızlanmanın farklı ifadeleri olarak ele alınıyordu.
CCRU’nun düşünsel cazibesi, makinelerin insanın alışılmış sınırlarını aşabileceği fikrinden kaynaklanıyordu. Bilgisayarların hesaplama gücü artıyor, elektronik ağlar genişliyor, jungle müziğinin kesik ritimleri yeni zaman örgüleri yaratıyor, kapitalist üretim süreçleri teknolojik gelişmeyi hızlandırıyordu. Topluluk, bütün bu faaliyetleri kendi kendisini geliştiren bir sibernetik hareketin parçaları gibi düşünüyordu.
Buradaki sakatlık, makinenin gerçek üretkenliğinin insanın tarihsel eyleminden ayrılmasında beliriyordu. Bir bilgisayarın daha karmaşık işlemler yapabilmesi, onu kullanan insanların hangi amaçları gerçekleştireceği sorusunu daha önemli hâle getiriyordu. CCRU’nun kimi metinleri ise bu soruyu kendiliğinden gelişen makinesel süreçlerin içine yerleştiriyordu.
1998 tarihli Communique One metninde topluluk, kendi faaliyetini belirli bireylerden, coğrafi merkezden ve kurumsal geçmişten bağımsız biçimde tanımlamaya çalışıyordu. Bu dil, üretim faaliyetine katılan gerçek insanların sorumluluğunu geri plana iten bir sibernetik anlatı oluşturuyordu. (🔗)
CCRU’nun sonraki tarihi, bu fikrî aşırılığın bedensel ve kurumsal sonuçlarıyla da ilişkilendi. Topluluğun eski katılımcıları, son derece yoğun çalışma, uykusuzluk, madde kullanımı ve kişisel krizlerden söz etti. 2017’de yayımlanan kapsamlı tarihsel anlatıda, CCRU’nun çalışma düzeninin kimi mensuplar üzerinde ağır bedensel ve ruhsal etkiler yarattığı kaydedildi. (🔗)
Bu gelişmenin rave’le ilişkisi son derece öğreticidir. Rave, bedeni sürekli elektronik ritme bağlayarak yoğun bir duyusal deneyim üretmeye çalışıyordu. CCRU’nun kimi faaliyetleri ise düşünceyi sürekli hızlanma ve üretim baskısıyla ilişkilendiriyordu. Her ikisinde de teknik veya zihinsel yoğunluğun artması, daha ileri bir insan deneyiminin göstergesi gibi görülebiliyordu.
Fakat insan bedeninin ve zihninin sınırları, böyle bir üretim rejiminin gerçek maliyetlerini ortaya çıkarıyordu. Makinenin yorulmadan çalışabilmesi, insanın kendisini sürekli üretime zorlaması için bir örneğe dönüşebiliyordu.
CCRU’nun eski mensuplarından Mark Fisher, 2010 tarihli söyleşide bu düşünsel yönelimi şöyle tarif etti:
a ‘technihilo’ celebration of the irrelevance of human agency [İnsanın eyleme kudretinin önemsizliğini kutlayan bir technıhilo tutumu.] (🔗)
Bu ifade, makinenin yaratıcı üstünlüğüyle insanın tarihsel mesuliyetinin birbirinden nasıl ayrılabildiğini gösterir. Teknolojinin kendi gelişimi kutsandığında, o gelişmenin toplumsal sonuçlarını kimin yöneteceği sorusu ikincil hâle gelebiliyordu.
CCRU’nun hyperstition kavramı da bu fikrî yönelişin önemli bir örneğiydi. Bir kurgu veya geleceğe ilişkin beklenti, insanların davranışlarını etkileyerek kendi gerçekleşme koşullarını yaratabilirdi. Bu düşünce ekonomik ve teknik yatırımların nasıl yönlendirildiğini anlamak bakımından açıklayıcı bir imkân taşıyordu. Ancak gerçekleşme sürecinin arkasındaki gerçek emek, sermaye, kurumsal kararlar ve toplumsal ilişkiler, spekülatif bir gelecek anlatısının içinde belirsizleşebiliyordu.
CCRU’nun kendi tarihsel kaderi de aynı çelişkiyi görünür kıldı. Topluluk dağıldı; eski metinleri, müziksel deneyleri ve kavramsal kurguları sonraki kuşakların ilgi gösterdiği kültürel nesneler hâline geldi. Yıllar sonra yeniden yayımlanan eserler, 1990’ların gerçekleşmemiş gelecek imgesini temsil etmeye başladı.
Geleceği yaratma iddiasıyla gelişen makine mitolojisi, sonunda kendi geçmişini efsaneleştiren bir kültürel dolaşıma bağlandı.
Bu, retrofütüristik nostaljinin en acı ibretidir. Geleceğe yönelik düşünsel ihtiras, gerçekleşmiş toplumsal sonuçlarından ayrılarak geçmişe ait büyüleyici bir estetik olarak tüketilebiliyordu. Kendi kuruluşundaki sorunları çözmek yerine eski heyecanlarının imgeleriyle yaşamaya devam eden kültür, böylece başka bir tür tefessüh içine girebiliyordu.
Onuncu ibret: Sanayisizleşen Doğu Almanya’da siyasal hınç kalıcı örgütlenme kazandı
1989 sonrası Doğu Almanya’nın ekonomik dönüşümü, eski üretim kurumlarının çözülmesiyle sınırlı kalmadı. İş kayıpları, şehirlerden göç, mesleklerin değersizleşmesi ve yerel kurumların değişmesi, insanların siyasal güvenini de etkiledi.
Treuhand sürecinin uzun vadeli sonuçlarını inceleyen 2024 tarihli bir araştırma, bu dönemde işini kaybeden insanların otuz yıl sonra bile daha düşük siyasal güven ve daha zayıf kurumsal bağlılık gösterebildiğini ortaya koydu. Bu sonuç, ekonomik dönüşümün insanların siyasi hayatında ne kadar kalıcı izler bırakabildiğini gösteriyordu. (🔗)
Aynı yıllarda aşırı sağcı çevreler kendi örgütlenmelerini geliştirdi. Dazlak grupları, Neonazi konserleri, propaganda kasetleri, yerel gençlik mekânları ve daha sonra elektronik haberleşme ağları, çeşitli milliyetçi çevrelerin sürekliliğine katkıda bulundu. Siyasal faaliyet, belirli insanları düzenli olarak bir araya getiren kurumlar ve ilişkiler üzerinden yürütülüyordu.
Bu tarih, Berlin’in rave ütopyasıyla ağır bir karşıtlık oluşturur. Bir tarafta elektronik müzik yeni bir birliktelik hissi üretiyor, diğer tarafta siyasal örgütler belirli hedefler etrafında sürekli faaliyetler geliştiriyordu. İlkinin büyük kitlesel başarısı, ikincisinin yerel ve kurumsal etkisiyle farklı düzeylerde değerlendiriliyordu.
Aşırı sağcı şiddetin yarattığı korku, başka gençlik kültürlerinin yaşayabileceği alanları da daraltıyordu. Göçmenler ve alternatif gençlik çevreleri kendi mekânlarını korumak için dayanışma ilişkileri oluşturuyordu. Böylece şehirdeki kültürel üretimin gelişmesi, doğrudan güvenlik ve örgütlenme meseleleriyle karşılaşıyordu.
AfD’nin 2013’te kurulmasından sonraki siyasal dönüşümü, bu daha eski çevrelerin bir kısmıyla sonraki milliyetçi hareketler arasında oluşan ilişkiler içinde gelişti. Parti Euro krizine tepkiyle ortaya çıktı; ilerleyen yıllarda Doğu Almanya’nın çeşitli bölgelerinde güçlü bir seçmen desteği kazandı. Eski aşırı sağcı örgütlenmelerle bazı bölgesel siyasal çevreler arasındaki bağlantılar da farklı araştırmalara konu oldu.
23 Şubat 2025 federal seçiminde AfD, geçerli ikinci oyların %20,8’ini aldı ve Federal Meclis’te 152 sandalye kazandı. Bu sonuç, Almanya’nın sonraki siyasal gelişmeleri bakımından büyük bir dönüm noktasıydı. (🔗)
Buradaki tarihsel ibret, 1990’ların bir müzik türüyle sonraki bir siyasi parti arasında basit bir sebep ilişkisi kurmaktan çok daha geniştir. Bir toplumun ekonomik kurumları çözülürken, kültürel üretim ve siyasal örgütlenme farklı biçimlerde gelişebilir. Teknik yaratıcılık, bu örgütlenmelerin hangi amaçlara yöneldiğini kendiliğinden belirlemez.
Cyberspace ideolojisinin kuruluşundaki siyasal açık burada tekrar görünür. Elektronik bağlantı, toplumsal ve siyasal sorunların çözümünün doğrudan aracı gibi görülmüştü. Oysa farklı örgütler aynı teknolojilerden yararlanarak farklı toplumsal amaçlara yöneliyordu.
Makinenin sağladığı yeni haberleşme kudreti, insanların hangi siyasi kurumları kuracağına ve hangi toplumsal ilişkileri sürdüreceğine ilişkin mücadeleyi ortadan kaldırmadı. Bu mücadeleyi yeni araçlarla sürdürmelerini mümkün kıldı.
Son ibret: Gelecek vaatlerinin kendi karşıtlarına dönüşmesi
2026’ya gelindiğinde, 1989’un elektronik gelecek tasavvurunda bulunan birçok teknik yetenek gerçek üretim araçlarında karşılık buldu. Bilgisayarlar karmaşık verileri işleyebiliyor, yapay zekâ sistemleri yazılım, metin, ses ve görüntü üretebiliyor, robotlar çevrelerinden gelen bilgilere göre hareketlerini düzenleyebiliyordu.
Bu gelişmeler, makinelerin yaratıcı üretkenliğinin ne kadar genişleyebildiğini gösteriyor. Aynı zamanda 1989’un temel meselesini daha ileri bir düzeyde yeniden ortaya çıkarıyor: Bu kapasiteyi kim geliştirecek, hangi amaçlar için kullanacak ve ortaya çıkan ekonomik değer nasıl paylaşılacak?
Yapay zekâ sistemleri büyük işlem gücü, enerji, veri merkezleri ve uzmanlaşmış emek gerektiriyor. Bilgisayar programlarının ve dijital içeriklerin kolayca çoğaltılabilmesi, bütün bu altyapının ekonomik yönetimi üzerinde farklı ilişkiler yaratıyor.
Başlangıçtaki cyberspace ütopyası, bilginin kolayca dolaşmasını toplumsal özgürlüğün temel güvencelerinden biri olarak görmüştü. Sonraki tarih ise bilginin üretim ve dağıtımını sağlayan kurumların ekonomik kudretinin önemini ortaya çıkardı.
Bir başka içkin dönüşüm, insanların dikkatinin ekonomik olarak işlenmesinde görüldü. Dijital platformlar kullanıcıların hangi içerikleri gördüğünü, ne kadar süre izlediğini ve hangi bağlantılara yöneldiğini kaydedebiliyor. Bu veriler yeni içeriklerin seçilmesinde ve reklamların düzenlenmesinde kullanılabiliyor.
Böylece elektronik iletişimin insanı özgürleştireceği düşüncesi, iletişim faaliyetinin sürekli ölçülüp ekonomik değere dönüştürüldüğü bir ortamla karşılaştı. Kullanıcılar yeni üretim araçlarına kavuşurken aynı zamanda davranışları izlenen ve yönlendirilen ekonomik aktörler hâline gelebildi.
Rave’in kesintisiz ritmiyle dijital platformun kesintisiz içerik akışı arasındaki yakınlık bu noktada somutlaşır. Her iki durumda da gelişmiş teknik araçlar, insanın belirli bir deneyime devam etmesini sağlamak için kullanılabiliyor. Ekonomik değer, deneyimin tekrarından ve devamlılığından üretilebiliyor.
Böylece robotun üstün kabiliyetlerine yönelik ihanet, çağdaş teknolojide daha ileri bir biçim kazanabiliyor. Makine yeni bir eser, yeni bir program veya yeni bir üretim yöntemi geliştirebilecek durumda. Aynı makinenin kapasitesi, kullanıcının hazır içerikleri daha uzun süre tüketmesine de tahsis edilebiliyor.
Bu gelişmenin kültürel son aşaması, eski cyberspace ütopyasının kendi geçmişinin nostaljik nesnesine dönüşmesidir. 1990’ların hacker metinleri, rave kayıtları, ilk internet sayfalarının görüntüleri ve sibernetik gelecek anlatıları, günümüzde geçmişin kaybolmuş geleceklerini hatırlatan kültürel ürünler olarak dolaşıma giriyor.
CCRU’nun eski yazıları yeniden yayımlanıyor, erken rave sahneleri sergilerde gösteriliyor, hacker kongrelerinin görüntüleri tarihsel bir heyecanla izleniyor. Bu arşivler geçmişin üretken faaliyetlerini belgeliyor; aynı zamanda geçmişin tamamlanmamış vaatleri çevresinde yeni bir kültürel tüketim alanı oluşturuyor.
İşte retrofütüristik nostaljinin nihai ibreti budur. Gerçekleştirilemeyen gelecek, kendi gerçekleşmemiş olmasının yarattığı cazibeyle yeniden dolaşıma sokulabiliyor.
Cyberspace ideolojisinin bütün tarihi, bu son tersine dönüşte birleşir. Başlangıçta makinelerin teknik kabiliyetleri insanların üretkenliğini artıracak, serbest iletişim yeni topluluklar yaratacak, elektronik kültür eski sınırları aşacaktı. Fakat bu vaatlerin gerçekleştirilme yöntemleri, farklı ekonomik ve toplumsal ilişkiler içinde kendi karşıtlarını da geliştirdi.
Geçici özgür mekânlar mülkiyet ilişkileriyle, bağımsız ağlar altyapı maliyetleriyle, kolektif coşku uyuşturucu ve eğlence piyasalarıyla, sibernetik hızlanma insanın gerçek çalışma ve beden sınırlarıyla, dijital iletişim büyük platformların ekonomik kudretiyle karşılaştı.
Bu tarihsel sürecin ortak illetini, teknik erişimin toplumsal hâkimiyetle karıştırılması oluşturdu. Makinelere ulaşabilmek, onları kullanabilmek ve onların yarattığı deneyimleri tüketebilmek, bu makinelerin üretkenliğinin hangi hayatı kuracağına karar vermekle eşdeğer sayıldı.
Oysa 1989’un gerçek fırsatı tam da burada bulunuyordu. Robotron’un mühendisleri, hackerların programları, elektronik müzisyenlerin cihazları, göçmen gençlerin sampler’ları, bağımsız haberleşme ağları ve boşalan şehir mekânları, insanların kendi üretkenliklerini geliştirebilecekleri maddi araçlardı.
Bu araçların bir kısmı yeni eserler ve kalıcı kurumlar yarattı. Bir kısmı ticari eğlencenin ve dijital platformların faaliyetlerine bağlandı. Başka bazıları siyasal propaganda, örgütlenme ve ekonomik denetim için kullanıldı.
Bütün bu ayrışmanın içinde cyberspace’in büyük iddiası kendi tarihsel sınavına girdi. Teknolojinin gelişmesiyle toplumsal özgürlüğün kendiliğinden büyüyeceği düşüncesi, makinelerin gerçek kullanım koşulları karşısında aşındı.
Nâmevt zebanilerin zombi kıyameti, işte bu aşınmanın kültürel adıdır: İnsanlara yeni bir gelecek kurma kudreti vaat eden makinelerin, onların zamanını ve dikkatini sürekli yeniden tüketilecek deneyimlere bağlamak için de kullanılabilmesi.
Bir zamanlar özgürlüğün işareti sayılan bağlantılar, yeni ekonomik bağımlılıkların taşıyıcısı olabiliyordu. Yaratıcılığın simgesi sayılan tekrar, standardize edilmiş eğlencenin işleyişine dönüşebiliyordu. Kendiliğinden örgütlenen topluluk vaadi, gerçek emek ve kurum sorunlarıyla karşılaştığında çözülebiliyordu. Geleceği yaratma iddiası ise sonunda kendi geçmişinin efsanevi imgelerini tüketen bir kültüre dönüşebiliyordu.
1989’da geleceğin makineleri gerçekten insanların elindeydi. Menfur hezimet, bu makinelerin üretken kudretini insan hayatının müşterek idaresine bağlayacak toplumsal ilişkilerin kurulması meselesinin, elektronik coşkunun, piyasa büyümesinin ve teknik hızlanmanın kendisine havale edilmesiydi. Cyberspace ideolojisi, kendi vaatlerini gerçekleştirme biçimlerinin içinde kendi çöküşünü üretti. Onun zengin doğuşuyla hazin izmihlâli, aynı tarihsel ilişkinin birbirini izleyen iki aşamasıydı.






























Geri bildirim: The Annihilation of the Future: From the Rich Birth of the Cyberspace Utopia to Electronic Debauchery, Organized Resentment, and the Undead Apocalypse – Žižekian Analysis