Patolojik Narkissos Çağımızın Toplumsal Mecburi Öznellik Tipidir — Slavoj Žižek

🎭♟️🕹️ Kukla Rejimi 🎭♟️🕹️

zizekciddi

(İngilizcesi, Almancası)

Pathological Narcissus as a Socially Mandatory Form of Subjectivity. Bu makale ilk olarak Christopher Lasch’ın Narsisizm Kültürü kitabının Hırvatça baskısında yayınlanmıştı (Narcisistička kultura, Naprijed, Zagreb, 1986). Türkçesi: Işık Barış Fidaner, Özcan Esentürk (görüntüler Astra Taylor’ın Žižek Ünlem belgeselinden)

İlk bakışta Christopher Lasch’ın Narsisizm Kültürü kitabında öyle skandalvari bir şey görmezsiniz, hatta kimileri onu çağdaş tüketim toplumundan yakınan tutucu bir eleştiri bile zannedebilir. David Liesman’ın (The Lonely Crowd: yalnızlık çeken kalabalık) ve William Whyte’ın (The Organization Man: örgüt/kurum insanı) eserlerindeki klasik analizlere yaslanan Lasch Marksist tabirle ‘toplumsal mecburi karakter’in (socially necessary character, gesellschaftlich notwendiger Charakter) geç kapitalizmde nasıl bir tipe dönüştüğünü göstermiştir. Protestan etiğin otonom (özerk) bireyinden ve bürokratik kapitalizmin heteronom (başkacıl) bireyinden sonra endüstri sonrası topluma geçerken yeni bir narsisist birey tipi oluştuğunu anlatır. ‘Narkissos’ tipini alenen eleştirmesine bakılırsa Lasch’ın otoriter değerleri eriten çağdaş hazcılığı reddeden bir tutucu olduğu zannedilebilir kolayca.

Fakat asıl ‘Lasch skandalı’ başka yerdedir: Lasch aslında solcudur ve radikal demokrasiden yanadır; günümüz solcuları aileyi ve ataerkil otoriteyi savunma işini tutuculara terk etmekte aceleci davranmışlardır. Lasch’a sorarsanız çağdaş konformist tip aslında aile değerleriyle alay eden ve pederane otoriteyi hiçe sayan anti-otoriter Narkissos’tur. Yani şayet solcular mevcut duruma etkili bir alternatif getirecekse bu fikirlerden yola çıkmalılar. Bu yaklaşım batıda Yeni Sol’u temellendiren (ve kuşkusuz en saf ifadesini Marcuse’nin Eros ve Uygarlık kitabında bulan) görüşü altüst eder. Yeni Sol’a göre bir devrim olacaksa ataerkil otoriteyi dolaylayan aile geride bırakılmalıdır ve Narkissos’un yeniden olumlanışıyla birlikte aile ve dünya birbirine karışmalıdır. Lasch‘ın teziyle tetiklenen polemik reaksiyonları tahmin edersiniz; feministlerin çoğu gizlice ataerkiyi olumladığı iddiasıyla onu reddetti, liberal Yeni Sol da onu dışladı.

Narsisizm Kültürü eseriyle tetiklenen kültürel tartışmalara katılanlar çabucak unuttular ki narsisizm soyut bir ahlaki fikir değildir, psikanalitik teoride tanımlı bir rol üstlenen isabetli bir kavramdır. Keza Lasch da Otto Kernberg’in Borderline/Sınırhattı Haller ve Patolojik Narsisizm eserinden yararlanmıştır, o halde önce Kernberg’in temel tezlerini özetleyelim ki borderline/sınırhattı haller ve patolojik narsisizm (PN) tartışması münasip bir tarihsel bağlama oturabilsin.

Hangi tarihsel deneyim sonucunda borderline/sınırhattı kişilik özel bir klinik vaka halinde teorileşti? 1940’larda ve özellikle 1950’lerde Amerikalı psikanalistler nevroz/psikoz ayrımına dayalı sınıflandırmayı bulanıklaştıran ara-hallerle giderek daha çok karşılaşmaya başladılar. Bu vakaların psikoz olmadığı besbelliydi (birey topluma başarıyla katılabiliyordu ve genel anlamda ‘işlevsel’di), onları ‘gerçeklik yitimi’ne veya (bilindik anlamda) ‘deliliğe’ bağlamak makul olmazdı. Ama olağan nevroz vakaları (histeri ve obsesyon) da değildiler zira bu hastalar çeşit çeşit psikotik semptom sergiliyordu: Paranoyak düşünceler, nevrotik bastırmayı ikame eden ‘ilkel’ savunma mekanizmaları (bölünme, gerçekliğin kısmen inkarı), özellikle de patolojik vurgulu narsisizm (Freud nevrozu narsisistik bir bozukluk saydığına göre ‘Yargıç Schreber’ vakası eşcinselliğe karşı narsisistik savunma olarak yorumlanabilir, eşcinsel olmak narsisistik benlik imajına asla uymadığı için Schreber ancak insanlığı tazelemek için onu seçen Tanrının edilgen cinsel partneri olmayı kabullenebilmişti).

Borderline/sınırhattı teorisinin çıkışındaki esas kırılma noktası ve ‘imkansız karşılaşma’ işte budur: Yerleşik tasnifleri tanımlayan eksen ihlal edilmiş ve parçalanmıştır. O eksenin bir ucunda sosyal düzenle özdeşimini abartan ‘aşırı uyumlu’ histerik vardı, histeriğin bastırılmış dürtüleri semptomlar halinde geri dönüyordu; diğer ucunda ise iradesiyle kendini (toplumsal-simgesel) gerçekliğin dışında bırakan ‘uyumsuz’ psikotik vardı. Derken birdenbire inanılmaz bir hayaletle yüzyüze gelindi: Kusursuzca ‘işlev gören’ bir psikotik! Tabi ilk başta kaidenin istisnası veya sapma sayılan bu vakalar kısa sürede nevroz/psikoz arası borderline/sınırhattı istisnalar halinde kaideleştiler, çünkü geleneksel nevroz ve psikoz vakalarına nazaran çağdaş pratikte hiç de istisnai değildiler artık.

Borderline/sınırhattı hal zamanla klinik bir hastalık olarak tanımlandı, eşleniği ‘patolojik narsisizm’le birlikte. İstisnai borderline/sınırhattı fenomenine verilen özerk teorik tutarlılık tanı düzeyinde aşağıdaki özelliklerle tanımlandı:

1) Bağsız ‘serbest’ kaygılar

2) Çok semptomlu nevroz veya ‘klasik’ nevroza uymayan bir dizi semptom (histerik konversiyon, ‘klasik’ obsesyon semptomları, çoklu fobi, ‘dissosiyatif tepkiler’, itkisel nevroz, patolojik hipokondri, paranoyak düşünceler)

3) ‘Çok yönlü sapkın’ cinsel yönelimler (gelişigüzel cinsel münasebet, deneysel arayışlar, duygu yüklü bağların özgürlüğü ‘kısıtlayacağı’ korkusu)

Çok semptomlu nevrozun sistemleşmeyen özellikleri, öznenin birleşik varoluşundan türememiş ve pek alakalı olmayan semptomların rastgele sıralanma hali… Bu sistemsizlik yaklaşıma ait bir kusur değildir, borderline/sınırhattı öznenin kopuk veya ‘dağınık’ karakterine aittir, onun bireysel semptomundaki karmaşaları bir arada tutabilen şey ancak tanımsız ve bağsız kaygıların ‘soyut olumsuzluğu’ olabilir (Hegel: abstract negativity, abstrakte Negativität). Olumlu bağlantıların aksine bu kaygılar ancak bağsızlığı olumlayabilir; kaygılı ‘boşluk hissi’ öznenin kendini homojen bir varlık olarak ‘bütünleyemediğini’ gösterir [ç.n. özne hayatın büt’lerine kalmıştır]. Borderline/sınırhattının üçüncü özelliği olan ‘çok yönlü sapkın’ cinsellik, bütünlenemeyen ‘dağınık’ öznel yapının cinsel hayata yansımasıdır. Borderline/sınırhattının birleşmemiş ‘biçimsiz’ Ego ile bağlantısını yapısal analiz de doğrular, Kernberg borderline/sınırhattı öznenin dört temel özelliğini tanımlar:

1) Egoda zayıflık işaretleri (‘güçlü/zayıf’ Ego ayrımı yapmayı Amerikalı psikanalistler doğal karşılar): Kaygıya ‘tahammül eşiğinde’ düşüklük (‘normal’ bireylere kıyasla), pek önemli olmayan sorunların (toplumsal başarısızlık, yaptığı şakalara gülünmemesi ve alay edilmek) şiddetli kaygı ve depresyona yol açması; dürtüsel tepkilerde kontrol yetersizliği (özne ‘kendini kontrol edemez’ ve dürtülere yenik düşer); yüceltim yapamamak (bir öncekinin bir başka yanı); özne ‘önemli’ başarılara yabancı değildir ama onları ‘aşağı’ emellere bağlar (özne sükseli çevrelerde meziyetleri ve bilgisiyle övünse dahi verdiği izlenime bakılırsa onun tek güdüsü toplumsal başarıdır ama ‘aslında hiç önemsemez’…).

2) İlkel zihinsel yapılara regresyon/gerileme: Öznenin zihni ‘makul’ sayılamayacak kadar çok ilişki ve yüzeysel detayla doludur. Dahası da vardır: Borderline/sınırhattı özne akılcı düşünebiliyormuş gibi görünür; fakat davranışı ve duygusu bambaşka iki mantığa riayet eder. Örneğin ona yakın birinin düşman olmadığının ve ondan kendisine zarar gelmeyeceğinin farkında olmasına rağmen, özne, o kişinin olağan bir gülücüğünü veya bir başka hasmına benzerliğini paranoyakça yorumlayarak vardığı ‘ilkel’ bir sonuçla mevzubahis kişinin en korkunç düşman olduğuna kanaat getirebilir (bu tip gerileme için en elverişli yöntem yansıtmalı sınamalardır).

3) İlkel savunma mekanizmalarına ‘gerileme’: ‘Normal’ ‘olgun’ bir insanın esas savunma mekanizması bastırmadır (tam gelişmiş Ego insanın zihinsel dünyasını birleştirir ve bütünler, bu bütünlüğe uymayan mesajlar ise bastırılır veya ötelenir) borderline/sınırhattı öznede ise Ego bütünleyici rol oynayabilecek kadar güçlü olmadığından, Ego bütünlüğünü bozan ilkel savunma mekanizmaları onun yerini alır: bölünme, yansıtma, gerçeğin inkarı.

‘Gerileyici’ savunma mekanizmalarıyla yönetilen paranoyak inşaların Ego birliğine ve psikolojik bütünlüğe ne şekilde engel oldukları önemlidir. Örneğin borderline/sınırhattı özne bir kişiyi hem ‘iyi’ hem ‘kötü’ gördüğü zaman bu ikilemi basit bir zaman kırılmasıyla çözer: Nesne bir süreliğine ‘iyi’ olur, özne öbür uca savrulunca ‘kötü’ hale gelir; özne bunda bir çelişki görmez çünkü Egosu yeterince bütünleşmemiştir; çok sayıda çelişkili libidinal inancı taşıyabilir ve art arda dışavurabilir. (Bu eğilimin en ünlü örneği ‘küçük adam’ın politik konularda sürekli değişen çelişkili libidinal görüşleridir: ‘Politika/siyaset’ bazen vatansever duygular uyandıran ‘büyük bir hadise’ olur, bazense ‘kahpe’ olur, yozlaşma ve entrika alanı olur. ‘Küçük adam’ bu iki inancı birleştirmeye gerek duymaz.) Özne ‘normal’ olsaydı aykırı görüşlerden birini bastırır ya da bilincin dışına iterdi: Eğer normatif bütünleşik sistemimde birinden nefret ediyorsam, ona olan sevgimi bastırmam gerekir, vesaire.

4) Bir öncekinde de içerilen son özellik ise nesneyle kurulan patolojik ilişki nedeniyle farklı inanışların (‘iyi’ ve ‘kötü’) tek bir nesne imajında birleşememesidir. İşte borderline/sınırhattı öznenin temel özellikleri de buna göre tasvir edilir: Başkalarını ‘kukla’ gibi algıladığı ve öznelerarası ilişkilerin hakkını veremediği izlenimi uyandırır. Öznelerarası derken kastedilen iş, bir başka kişinin farklı görüşlerin çelişkili birlikteliği olarak isabetle bilinip kabul edilmesidir; bu çelişki başkasını derinleştirir, ‘kişilik’ algısını geliştiren bir sınırsızlık hissi verir. Borderline/sınırhattı öznede ise ‘mış gibi’ kişilik ile karşılaşırız (als-ob, as-if, sanki-adeta). Görünürde herşey ‘normal’dir, özne öznelerarası oyunun kurallarını tanımaktadır; ammavelakin ‘yaşayan bir kişilik’ izlenimi vermez, sanki herşey bir oyunmuş ve herkes kuklaymış gibi bir ‘sığlıkla’ bize muamele eder.

Geriye soyağacı analizi kalıyor ki o konuda cinselliğe dair tek bir yorumla yetinmek isterim. Borderline/sınırhattı özne ‘normal’ genital cinselliğe yetkin/yatkın gözükür ama detaylı analizler açığa vurur ki libidinal ekonomisinde görülen genitalimsi cinsel faaliyetler aslında genital-öncesi oral ve anal mantıkla yönetilmektedir. Cinsel eylemin kendisi şiddet eylemi veya saldırganlık gibi algılanır; kadın kendini aşağılanmış ve kullanılmış hisseder, kadın hakim olduğunda ise bu sefer erkek kendini tehlikede hisseder, kadının onu ‘yutmasıyla’ kimliğini ve özerkliğini kaybedeceğinden korkar.

Borderline/sınırhattı semptomların yanına eklenen ve onun eşleniği olan ‘patolojik narsisizmde’ ise ‘patolojik’ ‘büyük’ Ego gözlenir. Aslında ilkel düşünme tarzlarına ve ilkel savunma mekanizmalarına gerileyerek nesnelerle patolojik ilişkiler kuran zayıf Ego yürürlüktedir ama bütün bu zayıflıklar ‘büyük Ego’ ile ‘telafi’ edilmektedir, bu patolojik inşa bütünleme işlevini icra etmek üzere ‘normal’ Egoyu ikame eder. Şimdi gelin ‘patolojik Narkissos’un tanısıyla veya daha doğrusu fenomenolojik tarifiyle başlayalım:

— İlk bakışta PN çevresine borderline/sınırhattı özneden daha uyumluymuş gibi gözükür; iyi ‘işlev görmektedir’, hatta bazen kendini ‘öne çıkarıp’ çevresine hakim bile olur. Ammavelakin derhal bir çelişki belirir: PN insanları hor görür ve kullanır, onları sadece kendini olumlama aracı olarak görür. Ayrıca tamamen onların onayına ve takdirine bağlıdır, ancak akranları arasında yaptığı sükseyle varolabilir. Toplumda kendisini öne çıkarır, gereksiz yanılsamalardan arınmış güçlü, becerikli, alaycı, espritüel birey rolünü oynar; ama en ufak bir alaycı tavır veya toplumsal ‘başarısızlık’ onu travmatik bir bunalıma sokabilir. Hegelci tanıma/tanınma diyalektiği tersine dönmüştür: ‘Efendi’ yeter ki onu tanısınlar diye kendi kullarına kul köle olmuştur ve sergilediği memnuniyet gösterisinin kullarında yarattığı etkileri sürekli kaygılanarak gözetlemektedir. Kullarının onun ciğerini okuyup bıyık altından güldüğüne dair en ufak bir işaret Efendi’yi alaşağı edebilecektir. ‘Zaten halihazırda Efendi olduğu için tanındığını düşünen’ geleneksel Efendi’nin aksine, PN durduğu yerin ancak başkalarının onu tanımasıyla emniyete alındığını çok iyi bilen refleksif/düşünümlü bir Efendi’nin paradoksudur/saçmantığıdır. Sonuçta PN herşeyi kendisinin toplumdaki ‘görünüşüne’ tabi kılar. Bu temel çelişki de diğer PN özelliklerine yol açar:

— Katiyen empati kuramamak: PN hiçbir zaman ‘başkasına katılamaz’, onunla birlikte ‘hissedemez’, onun ‘kişilik derinliğini’ veya öznel boşluğunu algılayamaz. Çevresindeki herkes şu üç kategoriden birine düşer:

(1) İdeal başkası, narsisisti tanıması beklenenler, PN’nin öznel ekonomisinde ‘büyük Ego’suna uzantılık edenler (bunlar genelde güçlü, etkili ve ünlü kişilerdir)

(2) Narsisist olumlamayı tehdit eden ‘düşman’ veya ‘komplocular’

(3) Kullanılıp atılmaya yarayan geri kalanlar, ‘kalabalık’, ‘kuklalar’, ezikler. PN ideal başkasına bağlanabildiğinde dahi onunla kurduğu ilişki pek derin olmaz, kolayca bozulabilir, duruma göre her an ‘kalabalık’ (ideal başkası başarısız kalırsa) veya ‘düşman’ (ideal başkası PN’yi aşağılarsa veya gözardı ederse) statüsüne düşürülebilir. İlişkiler kolayca bozulur ve yenileri kurulur; bugün ideal olan başkası yarın ‘düşman’ oluverir çünkü Narkissos başkasıyla özne olarak ilişki kuramaz.

PN’ye sorarsanız başkalarına olan erişimi tabi ki kendisine vakfedilmiştir ve insanları kendi narsisist hazları için insafsızca kullanması dopdoğaldır. Sonuçta PN görkemli bir maskenin arkasına saklanan derin bir kayıtsızlık, soğukluk ve bencillik izlenimi uyandırır. Narkissos bizi cezbetmeye ve tavlamaya çalışır, hitabetiyle, coşkusu ve albenisiyle hayret ettirir ve hayran eder. Ammavelakin hepsinin ardında zalim ve bencil bir akıl sezilebilir. Bizden narsisist kazanç beklediği sürece coşkuyla dolup taşar ama ‘çıkarlarına hizmet etmediğimiz’ vakit, o inanılmaz cazibe tam bir kayıtsızlığa dönüşüverir.

— Dolayısıyla PN başkasına samimiyetle bağlanmaktan, ona sadakat, yükümlülük, antlaşma, güven ve adanmışlık göstermekten acizdir. PN başkalarının gözündeki ‘sükse’sine kul köle olmuştur. Onların tanıklığına bağlı kalır, fakat bu bağlı kalış başkasına güvenmek veya adanmakla karıştırılmamalı. Narkissos başkasından faydalanmak ister, olabildiğince narsisistik kazanç edinmek ister, başkasına çok hayran kaldığında bile bunu sadece narsisist amaçlarla yapar. Dolayısıyla insanlara karşı hep derin bir güvensizlik duyar; onlara aşırı bağlanmaktan veya ‘fazla açılmaktan’ patolojik ölçülerde korkar. Bu yüzden cinsellikte kısa süreli ‘soğuk’ ilişkileri tercih eder, böylece aşırı ‘duygu yükünden’ kaçınır ve ‘nefes alabilir’.

— Her Narkissos kendisinin bir istisna olduğuna, ‘dışlanmış bir marjinal’ olduğuna içtenlikle inanmıştır. Dış dünyada işleyen ‘oyunun kurallarını’ tanıyan bir konformisttir ama aslında ‘oyunu ciddiye almıyordur’, cezadan kaçınmak ve toplumda başarılı olmak için onu ‘oynuyordur’ sadece. Hatta PN herkesin kendisi gibi davrandığına da inanmıştır: Toplumsal yaşam bir oyundur, herkes maske takar, herkes konformist kılıklara bürünmüş birer suçludur ve tek dertleri başkalarını kullanma ve kandırma yollarıdır. Akıllı olman gerekir; göze batmamayı ve kendine ayar çekmeyi bilmen gerekir.

— PN yalnızlaşma, yaşlanma ve hastalanma gibi asgari başarısızlıklardan bile patolojik ölçülerde korkar. Vücuduna iyi bakar (koşu yapmak olası en narsisistik egzersizdir!), ‘ilelebet gencecik’ ve dikkatlerin odağında kalmak ister. ‘Vasat kalabalıkların renksizliğinde yitip gitmemek’ için herşeyi yapmaya hazırdır, çünkü dünyada yalnızca iki çeşit insan olduğuna inanır: Başaranlar ve artakalan ‘kalabalıklar’.

— PN sahiden üzülemez. Sevdiği birinin kaybı karşısında çaresizce öfkeye kapılır. Kayıp onun için katiyen kabul edilemez ve dayanılmazdır, kendi narsisizmine bir saldırı sayar bunu. Bu yabani öfkeyi ‘zaptedemez’ ve yas tutarak sükun bulamaz.

— Son özellik bizi en baştaki paradoksa/saçmantığa geri döndürür: PN kendi başına haz alamaz, çünkü haz ona yapyabancıdır ve başkalarında dışlaşmıştır. Ancak başkaları onun hazzını tanıdıkça haz alabilir (tipik bir örnek: ‘yere bakıp yürek yakan’ biri kalpleri fethetmekle böbürlense de aslında onun tek derdi kendisinin umursamadığı bu fetihleri başkalarının tanımasıdır, onun kendinden aldığı haz ancak başkalarında uyandırabildiği haz kadardır). Bu öznel ekonomi ilginç bir ‘kısa devre’ yapar; başarılı olmanın nihai amacı o sayede edinilecek şeyler değildir, toplumsal bir olgu olarak o başarının kendisidir. Bu nedenle PN asla ‘kendi başına’ durmaz, hep ‘dışlaşmıştır’, bu durum da ‘içsel boşluk hissi’ veya ‘kimlik kaybı’ gibi tezahürlerle onu daha da hummalı etkinliklere sürükler.

Yapısal analize başlamadan önce PN’nin fenomenolojik tasvirinden türeyen bir gözlemden söz etmeliyiz. PN’nin ‘vasat Amerikalı’ya benzediği kolayca fark edilir, ‘konformist bireyciliği’ (konformist toplumsallaşma algısı) ve ne pahasına olursa olsun toplumsal ‘sükse’ye tapması bunu gösterir. Hatta Kernberg’in tasvirleri zaman zaman klinik tecrübeden genellenmemiş de sanki filmlerde ve kitaplarda bulunan karikatürlerden fırlamış gibi gelir insana. Fakat bu gözlem Kernberg’in analizini asla değersiz kılmaz, çünkü ‘gerçek hayat’ ve ideolojik ‘klişeler’ naifçe ayrı tutulamaz, ’gerçek hayattaki’ bireylerin taklit ettiği modellerin saf ve rafine şekilleri zaten popüler sanatta sunulmaktadır. Bu nedenle ideolojik ‘büyük Ego’ inşaları asla gerçek süreçlerin silik ‘yansımalarına’ indirgenemez, aksine bireylerin çok ‘gerçek’ öznel oluşumları o inşaları fiilen biçimlendirir ve yapılandırır.

Sonuçta yapısal analiz gösterir ki PN’nin merkezi bütünlemesi olan patolojik ‘büyük Ego’ üç öğenin kaynaşmasından oluşmuştur: (1) gerçek Ego (özne kendisini özel ve gerçek bir varlık olarak tanır); (2) ideal Ego (öznenin idealleştirdiği benlik imajı); (3) ideal nesne (ideal başkası, PN’nin ‘büyük Ego’sunun uzantısı veya parçası olarak sevdiği kişi). Bu kaynaşma gerçek Ego, ideal Ego ve ideal nesne arasındaki eleştirel mesafeyi eritir. ‘Normal’ öznede bu mesafe ideallere yakınsamak için yapılan iyileştirmeleri güdüleyen güçtür. Lakin PN’de gerçek Ego doğrudan doğruya ideal Ego ile kaynaşmıştır; idealleşmiş Başkası ise bütün olumsuz özelliklerden arınarak herşeye kadir ‘iyi başkası’ kılığına bürünmüştür, öznenin esenliğini temin eden ve narsisist tatminini sağlayan gizli koruyucusu olmuştur. PN’de eleştirel bileşen ‘yozlaşmış’ bir şekle bürünür: Korkunç, kör, zalim, paranoyak ve tehditkar Süperego kılığına bürünür ve öznenin kendi saldırganlığını yansıttığı ‘düşman’larda cisimleşerek ‘kara baht’ veya ‘kahpe felek’ oluverir.

Böylece PN modelinde örtük kalan önemli bir boyuta değinmiş olduk: Aslında ‘patolojik Narkissos’ dehşete kapılmış çaresiz bir öznedir, çevresinin ve kendi saldırganlığının imkansız talepleriyle onu burun buruna getiren zalim ve dizginsiz Süperego karşısında ne yapacağını şaşıran bir mağdurdur. Aslında bu durum Ödip-öncesine aittir: Bir yanda tümgüçlü koruyucu bakımveren ‘ideal nesne’ olan annenin hükmü vardır, öbür yanda saldırgan ve dizginsiz çevrenin egemenliği vardır. Narsisistik ‘büyük Ego’ aslında tepkisel bir oluşumdur, çözülmemiş ve simgelenmemiş çatışmalara verilen bir tepkidir. Öznenin bu duruma katlanmasının tek yolu ‘hayali bir eklenti’ inşa etmektir: ‘Büyük Ego’ idealleştirilen tümgüçlü anaç koruyucuyla harmanlanmıştır. Şimdi gelin borderline/sınırhattı fenomeni ortaya çıkınca Ödip karmaşasının ve klasik psikanaliz yönteminin modasının geçtiğini söyleyenlere yanıt verelim:

…borderline/sınırhattı meselesi dürtüsel kuvvetlerin aşırı baskılanması değildir, öyle olsaydı bastırılanlar semptomlarla geri dönerdi, bu mesele daha ziyade Ego zayıflığıdır, hastanın kendi benliğini bütünleme işlevi gösterebilecek kadar geliştirememesidir…

Buna verilecek yanıt şöyledir: Ödip karmaşası hâlâ gündemdedir çünkü Ödip çözülemedikçe borderline/sınırhattı ve PN sorunları daha da vurgulanmaktadır; özne (tek dönüşüm yolu olan) Babanın Yasasını ‘içselleştiremediği’ için zalim ‘anal/sadist’ Süperegoyu ideal Egonun yatıştırıcı ‘içsel yasa’sına dönüştürememiştir; veya Hegelci tabirle onu kapsayarak aşamamıştır (Aufhebung).

Bizzat Kernberg belirtir ki PN’lerde borderline/sınırhattı hastalık neredeyse sadece ‘babasız’ ailelerde bulunur (veya ‘ampirik’ babanın babalık ‘rolünü’ oynayıp kural koyamadığı ailelerde). Sonuçta çocuğun hayatı annenin ikili hayaletiyle denetlenir: Bir yanda koruyucu ve bakıcı ‘iyi’ anne, öbür yanda çocuğa ‘imkansız’ talepler yönelten ve onu ‘yutmaya’ kalkışan ‘kötü’ anne. ‘Babasızlık’ yüzünden çocuk koruyucu anne ile tehditkar diğer anne arasındaki çelişkiyi ne çözebilir ne de rafa kaldırabilir; içsel yasayı kuramadıkça o çelişkiyi diyalektik anlamda ‘aşamaz’. Çocuk şayet Babanın-Adı (Nam-ı Pir) ve Ego idealini yerleştirebilseydi o iki hayalet ‘sentezlenecekti’: Özne Babanın-Adıyla simgesel özdeşim kuracaktı ve kanun dehşetli Süperegonun yabaniliğinden arınacaktı, gerçi ‘eleştirel’ boyut muhafaza edilecekti ve zaman zaman onu ‘cezalandıracaktı’ (içindeki ‘vicdanın sesi’ kılığında).

Analize bakılırsa narsisist ‘öz-sevgi’ ve libidinal Ego yatırımı öznenin aşırı öz-düşmanlığını ve kontrolsüz saldırganlığını ve nesneden duyduğu derin kaygıyı ikame edemez, olsa olsa onları perdeler; özne eğer benliğine libidinal yatırım yapıyorsa nesneden aşırı korktuğu ve onunla normal bir ilişki kuramadığı içindir. Nesneye (diğer özneye) karşı kayıtsızlık ve horgörünün ardında irtibat korkusu ve teslim olamayış vardır: Aslında ‘büyük Ego’ kendi zıttının maskesidir. Unutmayın ki borderline/sınırhattı ve PN teorisini geliştirenler Amerikalı psikanalistlerin ‘revizyonist’ neo-analitik akımı değildi, ‘geleneksel’ akımıydı. Klasik psikanalizin modasının geçtiğini iddia eden bütün revizyonistlere rağmen bu ‘geleneksel’ akım geç kapitalist toplumda yaşayan bireylerin zihinsel yapılanmasının en verimli tarifini sunmuştur, bu tarif ‘tüketim toplumu bireyi’ne dair (neo-romantik) ideolojik lafların çok ötesine geçer.

Borderline/sınırhattı ve PN teorisi şüphesiz Freud’un ikinci şemasına dayanır (Ego-Süperego-İd); Bilinç/Önbilinç/Bilinçdışı üçlemesinin yerine geçen bu şemanın ana katkısı Freud’un 1910’larda narsisizm üzerine yazdığı metinlerde görülebilir: Ego artık müphem bilinçaltı dürtülere karşı gerçekliği ve bilinçli kontrolü temsil eden akılcı bir unsurdan fazlasıdır; muhtemelen Egonun kendisi de bir ‘patolojidir’, bilinçdışı libidinal yatırımlara tabidir, narsisizm kavramı buradan türer. Süperego da artık barbarca dürtüleri kısıtlayıp zorlukla zapteden ahlak yasasının ışıklı gücü olmaktan çıkar; daha çok İd’le bağlantılıdır ve yıkıcı ‘ölüm dürtüsünü’ cisimleştiren barbarca yasalar kadar zalim ve ‘akıldışı’ olabilir. Gerçi Freud’un ikinci şeması bir başka ‘konformist’ okumaya da izin verir: Buna göre Ego İd’in taleplerini gerçekliğe uyumlandıran ‘makul’ sentezci öğe sayılır. Bu okuma 1940’larda yaygınlaştı ve Amerika’da psikanalizin konformist Ego-psikolojisine dönüşmesiyle nihayete erdi. Bu tip psikanalizde amaç hastanın Egosunu güçlendirip akıldışı kısıtlamalardan kurtararak (toplumsal) gerçekliğe uyumlanmasını sağlamaktır. ‘Normal/patolojik’ narsisizm ayrımı doğaldır ki Ego-psikolojisi geleneğinin imzasını taşır çünkü ‘normal narsisizm’ denince ‘güçlü’ Egonun bütünleme rolünü başarması anlaşılır. Bu temelde Kernberg ‘olgun’ Egonun dört işlevini şöyle sıralar:

— Egonun öznel yaşantıdaki içeriğini nesnel gerçeklikten ayırmak

— Nesnenin (‘iyi’ ve ‘kötü’) özelliklerini tek bir imajda bütünlemek

— Cezalandıran Süperegoyu içsel ve gayrişahsi kılarak ideal Egoya dönüştürmek

— İçgüdüleri yüceltmek

‘Olgun Egolu’ bir insan arkaik-anal-sadistik-şahsileşmiş Süperegosunu gayrişahsi-ahlaki ideal Ego ve iç yasa ile ikame edip ilkel dürtülerini başarıyla yüceltebildiği zaman normal gerçeklik algısına ve nesnelerin gerçekçi anlayışına kavuşabilir. Bu bir ‘normal narsisizm’ vakasıdır, yani libidinal enerjiyle ölçülü Ego yatırımı sayesinde kendi şahsiyetinden duyulan ‘patolojikleşmemiş’ narsisist hoşnutluktur. Borderline/sınırhattı kişilik ise psikoz ile normal Ego arasındaki yolun orta yerinde kalmıştır: Nesnelere olan tavrı patolojiktir; Süperego ilkel sadomazoşist düzeyde kalmıştır; dürtüler yüceltilmemiştir; Ego da bütünleyici rolü oynayacak kadar entegre değildir. Bu zayıflığa tepki olarak patolojik bütünleyici ‘büyük Ego’ oluşur. Normal ve ‘patolojik’ narsisizm arasındaki bu fark şüphesiz gerçektir zira tıbbi vakalarla teyit edilmiştir. Fakat bu teori sorunludur çünkü simgesellik kavramından yoksundur ve simgesel düzene muhtaçtır. Kısacası ‘normal’ ve ‘patolojik’ narsisizm arasındaki fark simgeselliğe başvurmayan teorilerle açıklanamaz çünkü ‘normal’ narsisizmi ‘patolojik’ olanından ayıran özellikler (ilişki kurma becerisi, başkasına güvenme, yas tutabilme, ‘iyi’ ve ‘kötü’ özellikleri nesne imgesinde bütünleme) simgeselliğin önemine dikkat çeker. Öznede Egonun ‘normal’ veya ‘patolojik’ kaderini kararlaştıran şey Egonun kendisi değildir, öznenin simgesellik karşısında gösterdiği tavırdır; ‘normal’ Ego oluşumu simgesel yasayı ‘içselleştirmenin’ ikincil sonucudur.

PN’nin başkalarına bağlanamayışına ve güven duyamayışına dönelim. Bu bağlanma Lacan’ın ‘simgesel bağ’ dediği şeydir, sözleşme veya angajmandır, birine ‘söz vermektir’. Duygular, hisler, samimiyet, empati ve şefkat bu kapsama girmez, zaten onlar PN’de sürüsüne berekettir. Asıl sorun PN’nin kendi verdiği söze içtenlikle bağlı kalmayışıdır, kendini yükümlü saymayışıdır. Ona kalırsa sözler, bağlar ve sözleşmeler ‘oyun kuralı’ sayılır, dışarıda kuralları uygulasa dahi kurallarla varoluşsal bir bağ kurmaz. PN’nin ‘eli serbesttir’, geçerli hiçbir yasayı tanımaz; yalnızca ‘oyun kuralları’nı tanır gibi yapar. Bu öznel kopukluğun neticesi PN’leri bunaltan alışıldık ‘iç boşluk’ ve ‘kimlik kaybı’ hisleridir; PN’nin muhtaç kaldığı şey imajlar ve hayali kimlikler değildir, onu öznelerarası simgesel ağa yerleştirecek bir ‘bağ’dır. Başka bir deyişle (‘mecazi’ tasvir yerine uzman jargonuyla anlatırsak) patolojik Narkissos’ta eksik kalan tek şey konuşmanın performatif/edimsel boyutudur.

Bu iddia size paradoksal/saçmantıklı gelebilir: PN’nin tek derdi zaten söylediği şeylerin ‘içeriği’ yerine ‘etkisi’ değil miydi? Konuşmaktaki tek amacı zaten zeka gösterisi yaparak konuştuğu kişiyi büyülemek veya tavlamak değil miydi? Bu konuyu netleştirmek için söz eyleminin performatif/edimsel (illocutive) yanı ile pragmatik (perlocutive) yanını ayırt etmeliyiz (Austin’i ‘davranışçı’ bularak eleştiren Marcuse onu yapayanlış yorumlamıştı). Söz eyleminin performatif/edimsel yanı o beyanın pragmatik ‘etkisi’yle aynı şey değildir.

Çok basit bir örneğe bakalım: Başı dertte olan birine ‘sana yardım edeceğime söz veriyorum’ dersem, ona performatif/edimsel olarak söz vermiş olurum. Birine söz verdim, yani aramızda yeni bir simgesel ilişki var ve ona yardım etmeye yükümlüyüm, gereğini yapsam da yapmasam da. Bu örnekte pragmatik boyut söz verme eyleminin ‘gerçel’ (actual) etkilerini kapsar: Muhatabım eğer verdiğim söze inandıysa şüphesiz daha farklı davranacaktır, bana karşı şükran ve saygı duyacaktır, vb. İşte PN’nin tek derdi budur: O sadece söz eyleminin pragmatik gücünde ustalaşır, sözleri kullanarak insanları manipüle etmeyi, baştan çıkarmayı ve büyülemeyi bilir; ama aslında verdiği sözleri tutmaz, sözlerle mesafeli durur, sanki sözler onu manipüle edecekmiş gibidir.

PN’nin bir başkasıyla (özneyle) herhangi bir ilişki kurmaya, gerçek öznelerarasılığa yetkin/yatkın olmadığı iddiası ne anlama gelir? Bu meseleye tarifler teorisi (theory of descriptions) aracılığıyla yaklaşılabilir. Daha doğrusu Kripke’nin bu teoriye getirdiği eleştiri aracılığıyla… Kripke bir ismin sergilenmesi gereken bir dizi pozitif özelliğe indirgenebileceğini reddetmişti, isimlerin özellik kümeleriyle ikame edilebileceğini reddetmişti (Saul Kripke, Adlandırma ve Zorunluluk [1979], çev. Berat Açıl, Litera Yayıncılık, 2005) .

PN, tarifler kuramına riayet eden özne olarak tarif edilebilir; onun gözünde başkaları bir dizi tarif edici özelliğe indirgenmiştir, özellikle de onun narsisistik ihtiyaçlarını giderenler. Yani PN nesnesini (diğer özneyi) ondan alacağı fayda açısından değerlendirir: Bir kadını seviyorsa… (saçı ve bacakları güzel olduğundandır, mizah duyusu çok iyi olduğundandır, onunla aynı filmlere ilgi duyduğundandır). Demek ki PN kadının ızdıraplı ebedi sorusunu (‘Neden beni seviyorsun?’) detaylı tariflerle cevaplayan kişidir: Çünkü gözlerin güzel, çünkü zekisin, vb. Tabi özne bir dizi tarifleyici meziyete indirgendiyse o meziyetlerden birini yitirdiği anda libidinal statüsünü kaybedip can sıkıcı olacaktır. ‘Patolojik Narkissos’un uyguladığı mantık sıkça duyulan şu sözde yankılanır:

Nişanlım hiçbir buluşmamıza gecikmez, zira gecikseydi artık nişanlım olmazdı!

Nişanlı ‘asla gecikmemeyi’ de içeren bir dizi pozitif özelliğe indirgenmiştir. Bu meziyeti yitirdiği anda, yani geciktiği anda, nişanlı statüsünü yitirmiş olur. Böylesi bir tavrın başkasına karşı gerçek bir tavırdan çok uzak olduğu besbellidir. ‘Neden beni seviyorsun?’ sorusunu pozitif tanımlar listesi sunarak cevaplamanın kaba ve aşağılayıcı bir hakaret olduğu ve sevginin dolaysız inkarı olduğu da aşikardır. Böylesi bir cevap muhatabı ‘nesneleştirir’ ve onun özneliğini inkar eder. Bu sorunun hakkını veren bir cevap ancak şöyle olurdu:

Neden bilmiyorum, sende bir şey var, bir X, sendeki bütün meziyetlere mucizevi ışıltılar getiren bir şey var…

Bir ‘aşık’ eğer ismine layıksa, maşuğu bütün pozitif özelliklerini yitirseydi bile onu seveceğini hisseder. Gerçek aşkta yâr ‘yar’da (uçurum) durur, bütün ‘pozitif’ özellikler onda töz değiştirir, ele avuca gelmez bir boşlukta ışıldar ve aslında o boşluğu ‘olumlar/pozitif kılar’ (bu X’e Lacancı jargonda küçük a nesnesi denir).

Aynı teori Lacan’ın şu cümleler arasında yaptığı ayrımla da ele alınabilir:

Tu es celui qui me suivra: Sen beni takip edecek kişisin.
Tu es celui qui me suivras: Beni takip edecek kişi sensin.
(Lacan, Le Séminaire III, Paris, 1981, s. XXII)

Yüklemin ikinci veya üçüncü şahıs olmasına göre (‘sensin / kişisin’) cümlede yapılan tanımlama kökten değişir. Üçüncü şahısta cümle basit bir beyandır, bir kişinin özelliğini tarif eder. Ama yüklem ikinci şahıs olursa cümle artık tarif etmenin ötesine geçer ve performatif/edimsel ‘görev tayini’ olur, simgesel bir angajman, bağ ve yükümlülük olur: Beni takip etmesi gereken kişi sensin (gerçekte takip etmesen dahi). İlk durumda (‘Sen beni takip edecek kişisin’) o kişi beni takip etmiyorsa yanlış tarif edilmiştir, demek ki o takip edecek birisi değildir. Diğer durumda ise (‘Beni takip edecek kişi sensin’) takip etmesen dahi ‘beni takip edecek kişi’ olmayı sürdürürsün, beni takip etmeliydin çünkü ‘beni takip edecek’ olman simgesel bir bağ olmayı sürdürür, senin öznelerarası statünü tanımlayan bir ‘görev’ olmayı sürdürür. Beni takip etmemiş olman bu statüyü değiştirmez, olsa olsa sözünü tutmadığını ve bağlılığını yerine getirmediğini gösterir [ç.n. sosyal medya çağında bu simgesel bağ aşınmıştır].

Burada nişanlıyla ilgili söze dönebiliriz: ‘Nişanlılık’ görevi ve bağlılığı doğal olarak bir dizi pozitif özelliği içerir, bunlardan biri de bu görevin verildiği kişinin buluşmalara gecikmeyeceğidir (kimi kültürel çevrelerde buluşmalara gecikmenin ‘kadınlık cazibesi’ olarak oyuna dahil edilişini bir kenara koyalım); ‘nişanlı’ ile temsil edilen simgesel tanım (Lacanca S1) pozitif meziyetler zincirini (S2) kapsayarak aşar. Yani o geç kalsa bile ‘nişanlım’ olmayı sürdürecektir çünkü onunla aramızda narsisistik hayalkırıklığı ve küçük hesapların ötesine geçen simgesel bir bağ vardır. Böylece ‘iyi’ ve ‘kötü’ özellikleri nesnenin bütünleşik imajında toparlayan mümkünatların gerçekçi bilgisine ulaşırız; şayet bütünleyici bir simgesel özellik veya ‘iyi ve kötünün ötesinde’ (‘iyi’ ve ‘kötü’ özelliklerin hayali zıtlaşmasının ötesinde) simgesel bir tanım üzerine kurulursa bu bütünleme daha da muhtemel olacaktır. Birleşik/bütünleşik ‘nişanlı’ imajı ‘aynı nesneyi hem iyi hem kötü özellikleriyle tahayyül etmekle’ yetinemez. Onu birleştirecek bir simgeye muhtaçtır, taşıdığı (hayali) özelliklerin ötesinde ‘nişanlı’ kişisi simgesel bir tanıma muhtaçtır, böylece görev veya tanımda belirtilen pozitif özellikler bakımından bizi hayalkırıklığına uğratsa bile kendi değerini muhafaza edecektir. Nesnenin ‘hayali’ özelliklerini bir araya toparlayan imajı bütünleme işi, tahayyüle sığmayan bir boyutu çağırır, nesnenin pozitif özellikleri onun simgesel adlandırılış edimindeki performatifliği gerekçelendiremez.

PN’nin diğer özellikleri de bu temelde açıklanabilir, mesela yas tutamamak. Yas tutmak tam bir simgeleme eylemidir: Kayıp nesneyi simgesel bir ritüelle içselleştirmektir (aufgehoben). Yas tutmak deyince sükun bulmak, yatışmak ve kayıpla uzlaşmak anlaşılır; kaybın tetiklediği öfkeli acziyeti kayıp nesneye duyulan hürmete dönüştürmek anlaşılır (yas ritüelinin ortasında nesnenin aslında kaybedilmediği fark edilirse oluşan kafa karışıklığı ve gülünçlük de bu işlevi kanıtlar, Tom Sawyer ve Huck Finn’in cenaze töreninde ‘bedenin canlanması’ gibi). PN kayıpla uyanan öfkeyi yasa dönüştüremez. Kaybedilen nesneyi unutması veya onu umursamadığını anlayıp libidinal enerjisini bir başka nesneye yatırması daha muhtemeldir.

Şimdi gelin özellik listesi çıkarmaya kendimizi fazla kaptırmayalım ve diğerlerine kaynaklık eden kararlaştırıcı özelliğe geri dönelim: PN’de asıl mesele Babanın-Adını veya Ego idealini temsil eden simgesel yasanın bütünlenişindeki (Ödip kompleksinin ‘normal’ çözümü sonucunda Ego idealiyle sağlanacak simgesel özdeşimdeki) rastlantısal vaziyettir, pederane idealin yerine oturmayışını telafi eden Ödip-öncesi ‘sadomazoşist’, ‘anal’, ‘maternal/validevi’ Süperego’dur. Tipik Amerikalı teorik ‘naifliğiyle’ de olsa geç kapitalist ‘bürokratik’ toplumun temel özelliği olarak Ego idealinin ‘anal’ Süperego ile telafisine ilk dikkat çeken Lasch oldu; ‘(pederane) otoritenin yokolduğu’ şartlarda Narkissos’un psikolojik yapılanmasında beliren ‘müsamahakârlığın’ altından çok daha ‘akıldışı’ ve ‘zalim’ bir Ödip-öncesi ‘arkaik’ Süperego çıkar.

Gerçi ‘arkaik Süperego’yu çağırmakta acele edilirse Jungcu müphemliğe kapı aralanır. Saf kavramsal düzeyde kalmak gerekir: Gerçek-Simgesel-İmgesel üçlemesine tekabül eden Süperego, Ego ideali (Ich-Ideal) ve ideal Ego (Ideal Ich) birbirinden ayrı tutulmalıdır [ç.n. bunlara eklenecek dördüncü öğe arzu yasasıdır]. Ego idealini ideal Egodan ayıran özellik şüphesiz ki özdeşimdir. Ego ideali ve ideal Ego iki özdeşim şeklidir, simgesel ve imgesel özdeşimdir, Lacanca I(A) ve i(a)’dır. I(A) özneyi temsil eden ‘özgül unsur’ S1’le (büyük Ötekiyle) özdeşimdir, i(a) ayna imgesiyle özdeşimdir. Süperego ise J.-A. Miller’e göre herhangi bir özdeşimi dışlar, indirgenemeyen bir yabancıdır, içselleşmez, travmatiktir, ele avuca gelmeyen tehditkar bir buyruktur, simgelenmesi imkansız kalan bir gerçektir.

Ego ideali ile ideal Ego arasındaki fark konusunda hatırlayalım ki Lacan Seminer 9’da Ego idealini simgesel özdeşim noktası olarak tanımlamıştı; orası başkasında bir noktadır, öznenin kendini başkasının sevgisine layık gördüğü noktadır. Sözgelimi kendi çıkarlarımızdan feragat ederek zorlu bir ödevi yerine getiririz, tam sadakatimizi kanıtlarız ve ‘ödevimize layık olmanın’ iç huzurunu duyarız. Bu haz kuşkusuz narsisistçedir çünkü ‘kendimizi severiz’ ama imgesel narsisizmden ayrı tutulmalıdır çünkü hedeflere, ideallere ve riayet edilen yasaya yönelen simgesel özdeşim öğesini de barındırır, bunlar Egonun narsisist çıkarlarının ötesindedir ve bizi bütünleyen simgesel düzene aittir. ‘İç huzur’ kendimizi üstün bir davaya tabi kılmanın ‘ödülüdür’, narsisist çıkarlardan feragat etmenin ‘ödülüdür’. Bu ‘iç huzurda’ içerilen narsisizm ikincil önemdedir ve simgesellikle dolaylanmıştır.

Bu ayrıma dayanarak Kernberg’in ‘normal’ ve ‘patolojik’ narsisizm ayrımına teoriyle tutarlı örnekler verilebilir. ‘Normal’ narsisizmde, narsisistik imgesel özdeşim i(a)’yı simgesel özdeşim I(A) ‘dolaylamıştır’, Babanın-Adı dolayımıyla pederane Ego ideali imgesel narsisist doyumu yönetmektedir. ‘Patolojik’ Narkissos ise Ego ideali unsurundan ve simgesel özdeşimden yoksundur; i(a) ve Ben imgesi ‘bütünleme’ rolünü üstlenirken I(A)’dan destek bulamaz. İşte PN’nin ‘büyük Ego’ özelliğinde bu ayrıma odaklanmak gerekir.

Lasch’ın temel tezine göre (ki ‘patolojik Narkissos’ yapılanmasının klinik analiziyle de doğrulanmıştır) ‘pederane otoritenin’ veya Egonun tutunduğu pederane idealin (pek bir coşkuyla karşılanan!) yokoluşu sürecin sadece bir yanıdır. Öbür yanda çok daha ‘akıldışı’ ve ‘zalim’ bir kanun olan maternal/validevi Süperego ortaya çıkar, o yasaklamaz ama buyurur, haz talep eder (sürekli ‘toplumsal başarı’ yakalanmasını ister, diğer insanları yönetip sömürerek kişinin kendi narsisizmini ‘valide etmesini’ ister) ve Ego idealinin ‘vicdan sesine’ kıyasla ‘başarısızlığı’ çok daha acımasızca cezalandırır, dayanılmaz kaygı ve aşırı mazoşistçe aşağılanmalar kimlik kaybına kadar gidebilir [kayınvalidasyon].

İşte ‘patolojik Narkissos’ta i(a) doğrudan zalim, delice, ‘akıldışı’ ve ‘anal’ Süperego’ya bağlıdır, I(A)’nın ‘dolayımından’ yoksundur. Lasch bu süreci geç kapitalizm çağında toplumsal ilişkilerde yaşanan temel değişikliklere bağlamıştır, yani ‘bürokratik toplum’un başlangıcına. Bu tez ilk bakışta paradoksal/saçmantıklı gözükebilir: Genelde ‘bürokratik insan’ın Narkissos’un tam zıttı olduğu düşünülür, o ‘aygıtın adamıdır’ yani kuruma adanarak bürokratik çarkın dişlisine indirgenmiş kimliksiz bir bireydir. Lasch’a göreyse psikolojik birey veya günümüz bürokratik toplumuna tekabül eden libidinal ekonomi aslında ‘patolojik Narkissos’tur, yani ‘oyunun kurallarını’ ciddiye almayan fütursuz bir marjinaldir, onun tek derdi başkalarını manipüle ederek narsisistik doyuma varmaktır. Bu paradoksu/saçmantığı çözmek için ‘burjuva toplumda öznenin libidinal yapılanması’ denebilecek gelişimde iki yerine üç aşama olduğu görülmelidir: (1) Protestan etik ilkelere bağlı birey, (2) heteronom ‘örgüt/kurum insanı’ ve (3) ‘patolojik Narkissos’. Lasch’ın katkısı ikinci aşamadan üçüncü aşamaya geçişi ilk tarif eden kişi olmasında yatar.

Protestan etiğin yıkılışı veya çöküşü fenomeninden hâlâ bahsediliyor. Bu sürecin iki klasik tarifi William Whyte’ın The Organization Man kitabıyla David Riesman’ın The Lonely Crowd kitabıdır. Riesman ‘otonom’ (kendine yönelik) ve ‘heteronom’ (Başkasına yönelik) birey arasında temel bir kavramsal karşıtlık kurar. ‘Kendine yönelik’ birey 19’uncu yüzyıldaki ve 20’nci yüzyıl başındaki temel tiptir. Bu ‘Protestan etik’ bireyinin temel ilkeleri bireysel sorumluluk ve bireysel inisiyatiftir (‘Senin kendine hayrın olsun ki Tanrının da sana hayrı olsun!’). Her birey Tanrıya hesap verir, kalabalığın peşine takılmamalıdır; ödevini yapmış olmanın iç huzuru, başkalarına bağlı kalan ün ve başarıdan daha önemlidir. Protestan etiğin temel özelliği ahlaklı olmayı yasallıktan ayrı tutmasıdır: Yasallık toplumsal kurallar ve dışsal kanunlardan oluşur; ahlaka rehberlik eden içsel yasa ise ‘vicdanın sesi’dir, yani Ego’da içselleşmiş pederane idealdir. Buradan çıkan ideolojinin liberal kapitalizme yakışması doğaldır, ‘herşeyle mücadele’ toplumuna piyasanın ‘görünmez eli’ rehberlik eder, herkes kendi çıkarlarını takip edecektir ve böylece tüm toplumun refahına mümkün olduğunca katkı sağlayacaktır.

Bürokratik kapitalizm kurumlaştıkça bu bireysel özerklik yitirildi ve heteronom ilke öne çıktı; Protestan etiğin ‘uyuşmazlığı’ yerine ait olduğu toplumsal grupta tanınmaya gayret eden bireyler geldi. Bürokraside Ego idealinin içeriği kökten değişir ve bir anlamda ‘dışlaşır’, insanın Ego ideali artık grup ve çevresinin beklentilerinden müteşekkildir. Ahlaki tatmin kaynağı artık çevreden gelen baskılara rağmen kişinin kendine sadık kalıp ödevini tamamlaması değildir. Tam tersine, kişinin bulunduğu gruba bağlı kalmaya öncelik verdiğini hissetmesidir. Ego ideali bakımından birey başkalarının gözünden kendisine bakar, kendisini grubun ilgisine layık olabilecek şekilde görür. Birey ve kurum zıtlaşırsa birey kuruma teslim olmalıdır, lüzumsuz bağımsızlığından feragat etmelidir, ait olduğu ve hayatına anlam verecek toplumsal organizmada yerini almalıdır; en yüce değer ait olma hissidir. Piyasanın ‘görünmez eli’ yerine kurumun ‘görünmez eli’ gelmiştir. Birey kuruma direnç gösteriyorsa illa ki darkafalı narsisist hezeyanları olsa gerektir. Kurumdan ona hiçbir zarar gelmez ki! Hezeyanlı birey bunun farkına varamamıştır olsa olsa. Sonuçta idealin ‘içeriği’ kadar statüsü de değişir: Heteronom bireyde bireycilik yerine konformizm gelmiş değildir, çevreden gelen taleplere uyum sağlayabilmek ve onlar değiştikçe çabucak karşılık verebilmek en yüce değer olmuştur.

1940’larda ve 1950’lerde ‘heteronom etiği’ teşvik eden bir dizi Hollywood filmi çekildi. Whyte’ın gösterdiği uç bir örnek Denizde İsyan filmidir (H. Wouk’un aynı adlı romanından uyarlama). Film Caine adlı bir savaş gemisini konu alır, gemi batma tehlikesi geçirir çünkü deli-paranoyak kaptan doğru emirleri vermekten acizdir. Bir grup subay gelip komutayı kaptandan cebren devralınca gemi kurtarılır. Sonra karaya çıkan asi subaylar eylemlerini mahkemede savunabilmek için kaptanın sahiden delirmiş ve ehliyetsiz olduğunu kanıtlamak zorunda kalırlar. Bir avukat yardımıyla bu işi becerirler, fakat asi tayfalar zafer kutlaması yaparken avukat onları “ödev icabı” savunduğunu ve aslında kendisinden utandığını söyler, çünkü ona göre isyancılar suçludur: Kaptanı paranoyaklaştıran nedenlerden birisi ast subayların kaptanın kaprisiyle baş edip işini kolaylaştırmak yerine onunla alay etmeleridir. Özetle subaylar bütün olayın suçlusudur çünkü ortak davaya adanmak yerine alaycı güvensizlik sergilemişlerdir. (Avukat karakterin kahramansı paradoksu/saçmantığı bireyci etik ödevi icabı subayları savunduğu halde bireysel ‘iç’ etik duruşunda ‘heteronom’ dışlaşmış etikten yana olmasıdır, kuruma adanmışlığa öncelik vermesidir. Saptırılmamış sıradan bir karakter olsaydı ‘dışarıda’ kuruma bağlılık taklidi yaparken ‘içeride’ otonom etik duruşunu korumaya gayret ederdi.)

Protestan etik terk edilip ‘örgüt/kurum insanı’nın ‘heteronom’ etiği benimsenirken bir şeyler stabil kalmıştır. Marx’ın tabiriyle ‘toplumsal mecburi karakter’ simgesel özdeşim veya içsel Ego ideali temelinde kurulur. Lasch’ın tarif ettiği üçüncü aşama bu çerçeveyi kırar: Ego ideali yerine narsisistik ‘büyük Ego’ gelir; artık çevreden gelen talepleri Ego idealinde bütünlemeye zorlanan birey başrolde değildir, onun yerine ‘oyunu içtenlikle yaşamayan’ ve çevredeki kuralları dışsal ‘oyun kuralları’ sayan bir ‘Narkissos’ gelmiştir. Narkissos’un ‘toplumsal baskı’ duyusu bambaşkadır, ideal Ego üzerinden değil, ‘anal’ ‘sadomazoşist’ Süperego üzerinden baskı hisseder. İşte asıl konu budur: Günümüzdeki toplumlar kurumun sadık hizmetkarı ‘örgüt/kurum insanı’ çağındaki toplumlardan daha az ‘baskıcı’ değildir. Fark şudur ki toplumsal talepler artık Ego ideali üzerinden gelmez, bütünleşik ve ‘içsel’ simgesel kodlara nakşedilmez, Ödip-öncesi Süperego buyruğu düzeyinde kalır.

Üçüncü aşamanın temel özelliği, öznel ekonomide öznenin yüzleştiği ve kapıldığı toplumsal-simgesel ağ olan ‘büyük Öteki’nin daha ziyade ‘kişinin-ihtiyaç-doyumunun-bağlı-kaldığı-anne’ gibi işlemesidir, bu da Lacan’ın ilk büyük Öteki imgesidir. Ötekinin talebi Süperego buyruğu tarzına bürünerek insanın (narsisistik ‘büyük Ego’nun uzantısı olan) anaç ‘büyük Öteki’nin koruyucu bakımı altında (‘toplumsal başarı’ vb. yollarla) haz almasını emreder. Ödip-öncesine özgü bağımlılık hali, yani ihtiyaç doyumunun ‘Ötekinin kaprisine’ bağlı kalışı, öznenin toplumsal-simgesel Ötekiyle ilişkisinde yeniden belirir; giderek yasa-tanımaz-Öteki kılığına bürünen bu yapıya ‘iyicil despotluk’ denebilir.

Bu dönüşümün en belirgin işareti yargılayıp cezalandırma hakkının terapötik yasa ile ikame edilmesidir: Özne artık suçlu değildir çünkü eylemlerinden sorumlu değildir, o eylemler psikolojik ve toplumsal şartların sonucudur. Katı yargıç rolü toplumsal bakımla ikame edilir: Rahatsız eden kişiyi cezalandırmayıp tedavi etmeliyiz ve onu suça sürüklemeyecek toplumsal ve psikolojik şartları sağlamalıyız… Eğitim de benzer bir yöne meyleder: Eğitim sisteminin amacı artık belirli bilgileri veya toplumsal davranışları düzenleyen kuralları öğrencilere aktarmak değildir. Bu tip okullar günümüzde öğrencilerin bireysel ihtiyaçlarını hesaba katmayan ‘yabancılaştırıcı’ ve ‘baskıcı’ kurumlar olarak görülür. Aksine okul öğrencinin kendi yaratıcı potansiyelini tanımasını ve onu toplumsal gereklere uydurarak geliştirmesini sağlamalıdır; kişiliğini özgürce ifade edeceği ortamlar yaratmalıdır.

Toplumun her düzeyinde ‘sahicilik’ kültüyle karşılaşırız: Herkes ‘maskelerini’, ‘yabancılaştırıcı toplumsal rolleri’ ve ‘baskıcı kuralları’ bir tarafa bırakmalıdır ve spordan dine, politikadan cinselliğe, işten hobilere kadar her alanı ‘sahici’ kişiliğini dışavurup olumlayarak yaratıcı potansiyelini geliştireceği bir ortama çevirmelidir. Lasch bu ‘sahicilik’ kültünün (‘maskelerden’ ve ‘baskıcı’ kurallardan azade ‘büyük Ego’nun serbest kişisel gelişim kültünün) kendi zıttı olan Ödip-öncesi bağımlılığın büründüğü bir kılık olduğunu gösterir, bu bağımlılığı idare etmenin tek yolu da simgesel yasanın Ego dışında kalan yabancı ve merkezsiz yanıyla özdeşim kurmaktır. Narsisist ‘büyük Ego’nun geç burjuva bireyciliği ‘Protestan etiğin’ erken burjuva bireyciliğine geri dönermiş gibi gözükse de aslında ‘örgüt/kurum insanından’ daha bile şiddetli bir bağımlılık içerir.

Analitik kavramsal aygıtını tamamlayamayan Lasch’ın zayıf noktası geç kapitalizmin toplumsal-ekonomik gerçekliğini ‘örgüt/kurum insanından’ ‘patolojik Narkissos’a geçiren dönüm noktası için yeterli bir teorik tanım vermemesidir. Söylem düzeyinde bu dönüm noktasını belirlemek zor değildir: Bu an 1940’ların ve 1950’lerin bürokratik kapitalist toplumundan ‘müsamahakâr’ denen topluma geçiştir. Bu geçiş Toffler gibi ‘Üçüncü Dalga’ teorisyenlerin anlattığı ‘endüstri sonrası’ sürece yol açtı.

Artık nihayet ‘patolojik narsisizm’ ve borderline/sınırhattı vakaları arasındaki ilişki konusuna dönebiliriz. Borderline/sınırhattını nevrozdan çok psikoza yakın sayan Amerikalı tıp pratiğinin aksine (‘büyük Ego’nun ‘normallik’ işareti olmasına kafayı takmış birine sorarsanız bu Ego eksikse kesin psikoz vardır) borderline/sınırhattının harfiyen ‘histerinin çağdaş hali’ olduğunu söyleyen J.-A. Miller’a katılmalıyız. Eğer ‘patolojik Narkissos’ geç burjuva ‘müsamahakâr’ toplumun yaygın libidinal yapılanmasını temsil ediyorsa, borderline/sınırhattı da o yapılanmanın histerikleşme anına işaret eder, öznenin PN’deki temel paradoks/saçmantık/çelişki ile yüzleştiği andır.

Miller histerinin borderline/sınırhattı haline dönüşmesini çağdaş günlük hayat ideolojisinde bilimin yol açtığı değişikliklere bağlar: Bilimin farklı türleridir bunlar, bütün hayatımızı (en özel anlarına kadar) tavsiye ve talimatlarla yönlendiren uzmanlardan tutun da gittikçe günlük yaşantımızın (Lebenswelt) öz bileşenlerine dönüşen endüstriyel mikro-elektronik cihazlara kadar. Yaşantının bilimle harmanlanması, bilim-öncesi gündelik öz-anlayış ve teori-öncesi yaşam pratiği aracılığıyla bilime anlam verilmesine engeldir. Mesela Husserl’in son denemesi bilimsel düşünce tarzının bilim-öncesi yaşamın pratik dünyasından köklendiğini göstermeye yönelikti; bu iş günümüzde mümkün değildir, zira Lebenswelt artık ‘masumiyetini yitirmiştir’ ve tamamen bilimle tanımlanır olmuştur. Bilim-öncesi Lebenswelt’e atıf yapmak günümüzde Blut und Boden (Kan ve Toprak) ideolojisinin saf ve bozulmamış mahallesine tekabül eder. Bilimin imletici ufkunu tanımlama imkanını savunan Husserl tamamen haklıdır; bilim hermenötik sorulara ancak bilim-öncesi Lebenswelt’e atıf yaparak cevap verebilir. Çünkü bilim yaşam pratiklerinin esas zeminini bir başka (kendine ait) imletici ufukla veya hermenötik soruyla ikame edemez. Bilimin kendisi, katı hermenötik anlamıyla bilim, imletici değildir ve Lebenswelt’in işine karışmaya başladıktan itibaren bütün anlamını yitirir ve boşluğa düşer. Bu açıdan bilimin gündelik Lebenswelt’e karıştığını gösteren kanıtlara dikkat çeken Miller’i de anlamalıyız, bu müdahale sorulmamış soruları cevaplamak gibidir:

Çağımızda tarih, yaygın bilgi tarzı olan bilimle uyumlanır, bunun delili de sorulmamış soruları cevaplayan çok sayıda cihazla sürekli istila edilmesidir. Yakın zamanda Silikon Vadisinden birisi uygarlığı huzursuz eden dönüm noktasına yakışan tarifi verdi: ‘Ev bilgisayarı, olmayan bir sorunun çözümüdür.’ İşte bu temelde histerik kendi özünü bir soruya dönüştürür. (J.-A. Miller, ‘Liminaire’. Ornicar?, 29, Paris, 1984, s. 4)

‘Sorulmamış soruya verilen cevap’ aslında simgelenmemiş gerçeğin en özet tanımı olduğuna göre (gerçek imletici ufuktan yoksun olduğundan ‘hiçbir soruyu cevaplamaz’) çağdaş dünyanın temel gerçekliğini bilimin ne anlamda temsil ettiği de netleşir. ‘Sorusuz cevap’ çağımızın üç bileşeninde açıkça belirir; (1) gündelik hayatta uzmanların rolü; (2) mikro-elektronik cihazlar; (3) reklamcılık.

Çağdaş ‘sahicilik kültü’ paradoksaldır/saçmantıklıdır çünkü onun iç yapılanması ve itici gücü birtakım kılavuzlardan oluşur, bilimle meşrulaştırılan bu telkinler/talimatlar özneye ‘Egosunun yaratıcı potansiyellerini’ özgürleştirerek nasıl sahicilik kazanacağının, maskesini çıkarıp ‘gerçek Ego’sunu nasıl açığa vuracağının ve bunun için sezgisel spontanlığa nasıl tutunacağının reçetesini sunmaktadır. Ama bizim buradaki asıl derdimiz, hayatın en özel alanlarını bile fethedeceği vaat edilen bilimsel(imsi) ‘meşru’ yöntemler sunulmasından daha başkadır. Bu bağlamda genellikle ‘modern insanın’ boşluğu, yalnızlığı, yabancılaşması ve yapaylığından dem vurulur, toplumsal temelleri gizemlendiren bireysel psikolojilere dayanan onca telkin/talimatla tatmin edilecek ‘gerçek ihtiyaç’ işte böyle tarif edilir. Ama böylece gözardı edilen karşıt boyut çok daha önemlidir: Bu kılavuzların başat etkisi bu ihtiyaçları tatmin etmeyi sağlayan reçeteler sunmaktan ziyade bu ‘ihtiyaçları’ yaratmak ve gündelik hayatımızdaki dayanılmaz ‘boşluk’ hissini iyice kışkırtmaktır: yetersiz cinselliğimiz, yaratıcılıktan yoksun işlerimiz, başkalarıyla suni ilişkilerimiz, ayrıca tam bir çaresizlik ve muhtaçlık hali ve bu çıkmazdan kurtuluş yolunu bulamayışımız… Molière’in tabiriyle bize kendi şiirlerini sunmadan önce bu kılavuzlar bugüne dek hep düzyazıyla konuştuğumuzu bize bildirirler.

PN ve borderline/sınırhattı arasındaki fark işte bu soru-cevap diyalektiğiyle tanımlanabilir: ‘patolojik’ Narkissos ‘hiç soru sormadan’ hep-daha-yeni cevapların akıntısına dalar ve her cevap karşısında ‘etik’ bir takıntıyla bütün nesnelerde görülecek işlevler ve karşılanacak ihtiyaçlar icat eder, böylece ‘sorusuz cevapların’ temel paradoksunu/saçmantığını çabucak perdelemiş olur. Borderline/sınırhattı ise Narkissos’un aksine bu akıntının duracağı yeri tanımlar, özne orada cevabın anlamsızlığıyla yüzleşir ve hep-daha-yeni ‘sorusu sorulmamış cevapları’ ‘hiç soru sormadan’ kabul edemez hale gelir. Borderline/sınırhattı öznenin Başkasına sorduğu soru histeriğin sorusuna benzer ama beklenen cevap daha farklıdır; sorusu sorulmamış cevapların ne anlama geldiği sorusunun cevabını bekler [ç.n. Narsisist bireyin efsanevi temsili Narkissos olduğuna göre borderline/sınırhattı öznenin efsanevi temsili de Ekho olmalı].

Geleneksel bir yaklaşım böylesi bir cevabı derhal reddederdi ve sermaye birikiminin çıkarlarına hizmet eden ‘sahte ihtiyaçları’ temsil ettiğini söylerdi. Ama bu açıklama yanıltıcıdır çünkü ‘gerçek ihtiyaçların’ mevcut olduğunu varsayar. Doğaldır ki her bireyin sağ kalması için karşılanması gereken birkaç ‘temel’ ihtiyacı vardır. Ama simgesel alana adım attığınızdan itibaren işler tersine döner ve simgelerle dile gelen ihtiyaçlar Başkalarının talebine dönüşüverir, o talebin ötesinde ise dile gelmeden uyandırılan arzuların uçurumu uzanır. İhtiyacın arzuya tabi kaldığının delili, öznenin arzu adına (yasa adına) her ‘temel’ ihtiyacını feda etmeye hazır oluşudur, mesela açlık grevi yapabilir veya cinsel perhizle ömrünü geçirebilir. Psikanalizin temel paradoksuna/saçmantığına göre özne söylemler ağıyla ne kadar bütünleşmiş olursa olsun aslında (ve indirgenemez olarak) ‘ne istediğini bilmiyordur’. Arzusunun nesnesi onun elinden kaçar ve simgesel talepler halinde dile gelen her arzu eninde sonunda bir kayma noktasına varır: ‘Bu o değil ki!’ Daha sonra mümkün olan ‘hiçbirşey istememe’ halleri en sonunda yalnızca ‘hiçliği’ isteme haline varır; arzuyu körükleyen o eksik parçayı isteme haline varır. Kesin konuşacak olursak, histeriğin konumu ‘ne istediğini bilmeyen’ (hükümler ağına nasıl yakalandığını bilmeyen) öznenin konumundan başka bir şey değildir. ‘Histerik soru’ büyük Ötekine yöneltilir, ne istediğimizi ve arzumuzun ne olduğunu onun bize söylemesini talep ederiz.

Arzunun hep öznelerarası olduğunu hesaba katmak mühimdir; öznenin arzusu, farklı şekillerde, hep Ötekinin arzusunca ‘dolaylanır’. Arzu, Ötekinin arzuladığını arzulamaktır, Ötekinin kendisini arzulamaktır, Ötekinin arzu nesnesi olmayı arzulamaktır… Dolayısıyla ‘müsamahakâr’ ‘tüketim’ toplumunun asıl sorunu ‘gerçek ihtiyaçlar’ yerine ‘sahte ihtiyaçları’ bize zorla benimsetmesi değildir. Aksine, yeni tüketim nesneleri sel gibi akıp talepleri kışkırttıkça arzu alanı iyice daralır, arzunun açığa çıkabileceği ‘boş yer’ maskelenir ve ‘imkansız’ arzunun artık dile gelemeyeceği bir doygunluk hali oluşur. Basit bir ifadeyle, ‘patolojik Narkissos’ ‘sorusu sorulmamış cevaplarla’ o kadar doygunlaşır ki, ‘aslında ne istediği’ ona o kadar çok yönden telkin edilir ki, o artık arzunun paradoksunu/saçmantığını yaşayamaz, arzunun isteklerden ayrık olduğunu algılayamaz, arzu nesnesine rağmen ‘ne istediğini bilmediğini’ algılayamaz. Borderline/sınırhattı ise bu delice bükülmenin kırılma noktasında histerikleşen özneye işaret eder, bütün cevaplara rağmen ‘ne istediğini bilmediğinin’ kesinliğini algılayıp nihayet arzuya açılan özneye işaret eder [ç.n. bilmeyiş bilginin ufkunda sahilik alanını açar].

PN ile borderline/sınırhattı arasındaki ilişkide fiili durum görünenle çelişmektedir: Borderline/sınırhattı sanki patolojik kişilik parçalanmasına daha yakınmış gibi gözükürken PN normalleşmeye doğru atılmış bir adıma benzer, PN adeta Egosunu bütünleyerek ufalanan kırıntıları sentezlemeyi deniyor gibidir. Oysa ‘patolojik narsisizm’ psikoz olmasa bile en azından ‘ön-psikotik durum’ sayılmalıdır çünkü ‘mış gibi’ kişilikte özne ‘tam işlevli’ gözükse dahi toplumsal yasayı içselleştirmiş değildir. Bu yüzden ‘patolojik Narkissos’ tekinsizdir, ‘maskenin ardında hiçbirşey olmadığı’ izlenimi verir, bir kuklayla konuştuğunuzu hissedersiniz, maskede maskenin ötesi yoktur, ardında saklanan şey bambaşkadır ve maskeyle diyalektik dolayım içinde değildir. İddiaların aksine borderline/sınırhattı vakalar ön-psikozdan psikoza geçiş veya bütünlük görüntüsünü koruduğu varsayılan ‘patolojik’ Ego maskesinin çöküşü falan değildir. Aksine borderline/sınırhattı patolojik Narkissos’un ‘normalleşmesi’ için atılan ilk adımdır, onun histerikleşmesidir, öznenin bütün mesafelerini yitirerek arzunun simgesel paradoksuna/saçmantığına kapıldığı andır.

Amerikalı psikanalistlerde bu durum ters teper çünkü onlarda Egoyla toplumsal uyumlanma sağlamak konusunda konformist takıntılar vardır: Borderline/sınırhattı tip ‘güçlü Ego’dan yoksun olduğundan Amerikalı psikanalist onu derhal psikotik ilan eder, ama topluma iyice ‘uyumlanmış’ ve tam ‘işlevli’ birinin psikotik olabileceğini düşünmez. Ona sorarsanız psikotik öznenin tanımı ‘kendi kontrolünü’ kaybetmiş, ‘dürtüsel kuvvetlerini kontrol edemeyen’ yani kısacası ‘toplumla uyumsuz’ davranan öznedir. ‘Patolojik Narkissos’un paradoksu/saçmantığı ise hem psikotik hem normal oluşudur: PN ampirikçe gözlenebilen bütün ‘pozitif’ özelliklere göre ‘toplumla uyumlu’ ve ‘normal’ davranıyor olsa da ‘hiçbirşeyin yerine oturmadığını’ hissederiz, korkunç bir aykırılık olduğu besbellidir, mevzubahis kişi ‘gerçekliği canlandırıyor’ olmalıdır. Bu bağlamda Freud’un Espriler ve Bilinçdışıyla İlişkileri kitabındaki ünlü şakayı anabiliriz:

Shakespeare’in eserlerini Shakespeare yazmadı, aynı isimdeki çağdaşı yazdı.

PN’nin psikotik boyutu işte böyledir: ‘patolojik Narkissos’ harfiyen kendine göre ‘bir başkasıdır’ veya simgesel kimliği veya özdeşimi bakımından böyledir. Böylece Lacan’ın şu sözünü de anlarız: Günümüzün ‘normal’ bireyi psikotiktir.

Dolayısıyla ‘eleştirel teorinin’ geç burjuva toplumun libidinal ekonomisine atfettiği ‘baskıcı bayağılaşma’ (repressive desublimation) netleşir: ‘Bastırma’ simgesel yasa veya Süperegonun baskısı veya buyruğu sayılırken, bayağılaşma Lacan’ın yazılarındaki netlikle anlaşılmalıdır. Yüceltim denince genelde cinsellikten uzaklaşma veya nesne değiştirme anlaşılır, dürtülerin ‘daha ulvi ve kültürel tarzda’ doyurulması anlaşılır; bir kadını baştan çıkarmak yerine şiir okuyarak dinleyicileri baştan çıkarırsınız veya kavgaya karışmak yerine başkalarını eleştirirsiniz. Kaba psikanalitik ‘yoruma’ göre böylesi bir sanatçının dinleyicilerle teması cinsel ilişkinin yüceltilmiş şeklidir, eleştirmen polemiği de saldırganlığın yüceltilmiş şeklidir. Tabi bu yaklaşımda yüceltilecek bir ‘temel’ olduğu varsayılır, ‘henüz yücelmiş olmayan’ bir doyum tarzı olduğu varsayılır. Lacan’ın çıkış noktası ise arzunun dile geldiği boş mahal veya hiçliktir, arzunun nesne-sebebi simgelenmeyen imkansız bir nesnedir veya tehditkar-aldatıcı Şey’dir (das Ding), o kendi defosuyla örtüşen bir ‘hiçliktir’. Yüceltim bir ‘ampirik’ pozitif nesneyi ‘Şey’in haysiyetine yükseltmekten’ ibarettir, o nesne töz değiştirir ve öznel libidinal ekonomide ‘hiçliğin’ (imkansız şeyin ve arzunun nesne-sebebinin) cisimleşmesi veya pozitifleşmesi işlevini üstlenir. Bu nedenle yüce nesne ancak ‘loşlukta yaşayabilen’ veya ancak ima edilebilen paradoksal/saçmantıklı bir nesnedir: Onu alenileştirmeye veya aydınlatmaya yeltendiğiniz anda kaybolur veya eriyip gider.

Fellini’nin Roma filminde yüce nesnenin kırılganlığının fevkalade bir örneğini buluruz. Roma’nın yeraltı demiryolu tünellerini kazan işçiler keşfedilmemiş bir oyuk bulup derhal arkeologları çağırırlar. Arkeologlar duvarı yıkıp mağaraya girince fresklerle kaplı bir antik Roma salonuna varırlar, duvarlar hüzünlü melankolik figürlerle kaplanmıştır (dinsiz olduklarını bildikleri için hüzün duyarlar, Hristiyan hakikatine yetişemeden öldükleri için selamete eremezler; bu figürler hakikate ‘gerçek’ Hristiyanlardan daha yakındır, Fellini bu ikinci grubu ikiyüzlü ve sapkın olarak tasvir etmekte haklıdır, Satyricon filminde anafikir buydu). Fakat freskler ışığa dayanmayacak kadar hassastır ve havayla temas eder etmez solup giderler. Umutsuz şahitler fazla yaklaştıkları nesnenin ellerinden kayıp gitmesine öylece bakakalırlar.

İşte yüce nesne budur: ‘ara-uzayda’ durduğu sürece, gölgeler altında müphem bir dünyada kaldığı sürece tehditkar ‘Şey’i temsil eder; ama ona fazla yaklaşırsanız sıradan ‘pozitif’ bir nesneye dönüşür ve bayağı gerçeklikle yüzyüze gelirsiniz. Böylece Lacan Rilke’nin düşüncesini tekrarlamış olur: Güzellik dehşeti örten son maskedir; güzellik şeylerin dehşetini dünya nazarında ima etmenin bir yoludur. Buna göre yüceltimin ‘cinsellikten uzaklaşmayla’ alakası olmadığı bellidir: ‘Fiziksel’ erotik tutkunun nesnesi (eğer o sahiden tutkuysa) her zaman yücedir. ‘Patolojik Narkissos’ta ise ‘bayağılaşma’dan söz etmek çok yerindedir: ‘libidinal enerjisini ulvi maksatlara yöneltemediğinden’ değil ama PN libidinal nesneyi ‘pozitifliğe’ indirgeyerek bayağılaştırır, çünkü Narkissos her işin ‘dibini görmek’ ister, her konuyu ‘halletmek’ ister. Oysa tam da bu yüzden nesnenin ‘ara-uzayda’ kaldığı zaman ima ettiği ‘hiçliği’ elinden kaçırmış olur.

Borderline/sınırhattı histerinin çağdaş halidir, geç burjuva toplumun hakim libidinal yapılanması olan ‘patolojik Narkissos’un histerikleşme anıdır, ama önceki ‘geleneksel’ histerinin basit bir dönüşümü değildir. Denebilir ki ancak borderline/sınırhattı ile histerik yapılanma ‘damıtılmış’ veya arınmış haline kavuşur ve ‘ne istediğini bilmeyen’ bir başka özneye sorulan bir soru haline gelir. ‘Geleneksel’ histeri naif ve yalın bir karşıtlıkla yorumlanabiliyordu: Bir yanda ‘içsel’ baskılama, öbür yanda baskılanan dürtüler vardı. Özne önce içsel değer sisteminin kabul edemediği dürtüleri ve doyum şekillerini bastırıp bilinçdışına atardı, sonra bastırılanlar histerik semptomlar şeklinde yeniden su yüzüne çıkardı. ‘Müsamahakâr’ toplum gelince bu naif yaklaşım anlam ve önemini yitirdi. Kaba yaklaşımlar psikanalizin ‘modasının geçtiğini’ ilan etse de Freud’un keşfinin gerçek devrimci nüvesini sezebilenlere göre histerik durumun paradoksal/saçmantıklı özü ancak şimdi açığa çıkmıştır. Analitik psikanalizde borderline/sınırhattının histerinin çağdaş hali olduğunun tanınmaması ve onun daha çok psikozla ilişkilendirilmesi, Freudcu psikanalizin devrimci nüvesine kör kalındığını ve histerik sorunun harfiyen işitilemediğini gösterir.

zizekgulen

28 Yorum

Filed under Çeviri

28 responses to “Patolojik Narkissos Çağımızın Toplumsal Mecburi Öznellik Tipidir — Slavoj Žižek”

  1. Geri bildirim: Validevi Yutucu Kuş — Slavoj Žižek | YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: Sınırhattı — derleme | YERSİZ ŞEYLER

  3. Geri bildirim: Ejderhane: Dil Sesle Eşleşen Örgütlü Düşüncedir — Ferdinand de Saussure | YERSİZ ŞEYLER

  4. Geri bildirim: Slavoj Žižek: Sapkın Kılavuz Sinema | YERSİZ ŞEYLER

  5. Geri bildirim: Tam da ‘bu o değil’ midir mülhem? | YERSİZ ŞEYLER

  6. Geri bildirim: Law has made me Anna Freud ~ Amy Grant | YERSİZ ŞEYLER

  7. Geri bildirim: Nezaketten Usturupa Doğru: Fallik Kadın Dininde Mıncık Yatkınlığı Meselesi — Işık Barış Fidaner | YERSİZ ŞEYLER

  8. Geri bildirim: Law has made me Anna Freud ~ Amy Grant – Žižekian Analysis

  9. Geri bildirim: Perde — özel sayfa | YERSİZ ŞEYLER

  10. Geri bildirim: Histerik Mizansen Momentum Verir, Sapkını Obsesyonelden Ayıracak Takoz Olur — Işık Barış Fidaner | YERSİZ ŞEYLER

  11. Geri bildirim: Histerik-Histrionik Elektrik-Elektronik Gibidir — Işık Barış Fidaner | YERSİZ ŞEYLER

  12. Geri bildirim: Psikodiyalektik Teslis? Analist/Terapist Tarihin Kurumsal Babası Değildir! — Işık Barış Fidaner | YERSİZ ŞEYLER

  13. Geri bildirim: Saikbilim — özel sayfa | YERSİZ ŞEYLER

  14. Geri bildirim: Baskıcı Bayağılaşma — Slavoj Žižek | YERSİZ ŞEYLER

  15. Geri bildirim: Psikoz Tanrısında Harfiyetin Sözcülüğü — Slavoj Žižek | YERSİZ ŞEYLER

  16. Geri bildirim: Aziz, Kahraman, Üstben, Namussuz — Slavoj Žižek | YERSİZ ŞEYLER

  17. Geri bildirim: PaNFaK (Patolojik Narsisist Fallik Kadın) Olgusuna Dair Derinlemesine Bir İnceleme | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  18. Geri bildirim: Rapor: Gücenik Erkek ve Hınçlı Kadının Yersiz Şeyler ve Yapay Zeka ile Zorlu İmtihanı — Işık Barış Fidaner | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  19. Geri bildirim: Gönülsüzlük Yasağı: Validevi Süperegonun Güncel Formu Olarak Nezaket Balonlarının Özünü Teşkil Eder | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  20. Geri bildirim: POST-FEMİNİZM 🪞⚔️👁️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  21. Geri bildirim: GEÇİŞ KRİZİ ⚠️⏳🚪 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  22. Geri bildirim: İftihar Heyeti: Adaletin Karikatürü Olarak Bir Gösteri Cemiyeti | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  23. Geri bildirim: Geistesfront 🏛️🧠💫 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  24. Geri bildirim: ‘Gülenleri yanına çek’: Freud ve Žižek’te komedi, narsisizm ve depresif uçurum | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  25. Geri bildirim: Muhataplığın Motoru: Histerik Mizansen Nasıl Momentum Üretir | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  26. Geri bildirim: Kukla Rejimi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  27. Geri bildirim: Büyük Paravan: Epstein’ın Babacanlığı Nereden Geliyor? | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  28. Geri bildirim: The Great Screen: Where Does Epstein’s Paternal Geniality Come From? – Žižekian Analysis