🏛️🧠💫 Geistesfront 🏛️🧠💫
Sapkın Kılavuz İdeoloji belgeselinin Türkçe altyazı dökümüdür:
Sana seçme şansı veriyorum: ya bu gözlüğü takarsın ya da o çöpleri sana yediririm.
Hep zaten size çöp yedirilir. Yediğiniz çöplere ideoloji denir. İdeolojinin maddi gücü size neler yutturulduğunu gözlerinizden kaçırır. Sizi köleleştiren tek şey gerçekliğiniz değildir. Mevcut ahvalin trajedisi, ideolojiye gömülmenin trajedisi odur ki gerçeklikten rüyalara kaçtığınızı zannettiğinizde dahi ideolojiye gömülü kalırsınız.
Sapkın Kılavuz İdeoloji / Türkçesi: Işık Barış Fidaner
1988 yılında çekilen Yaşıyorlar filmi kesinlikle Hollywood Solunda unutulmuş şaheserlerden. Film John Nada’nın hikayesini anlatır. ‘Nada’ İspanyolca ‘hiç’ demektir. Saf öznedir, her içerikten, her cevherden yoksundur. Los Angeles’ta evsiz bir işçi olarak boş boş dolaşırken bir gün terk edilmiş bir kiliseye adımını atar ve güneş gözlükleriyle dolu tuhaf bir kutu bulur orada. Sonra Los Angeles sokaklarında gezerken gözlüklerden birini takınca acayip bir şey keşfeder: Bu gözlüğün işlevi ‘ideoloji eleştirisi’dir. Altta yatan gerçek mesajı görmenizi sağlar. Bütün propaganda afişlerinde reklamcı foyalar dökülüverir.
“İtaat edin”
Mesela karşınızda bir reklam panosu size ömrühayatınızın en harika tatilini sunarken gözlüğü taktığınız zaman resimler silinir ve beyaz zeminde gri harflerle bir yazı kalır geriye sadece.
“Evlenin ve üreyin”
Size ‘ideolojiler ötesi’ bir toplumda yaşadığınız söylenir. Oynamaya çağrıldığınız rol, yani toplumsal otoritenin sizi çağırdığı rol vazife üstlenen özneler olarak fedakarlık yapmanız değil, hazzedici özneler olmanızdır. Sahici potansiyelinizi gerçekleştirmenizdir. Kendinize kavuşmanızdır. Tatmin edici bir yaşam sürmenizdir. Gözlüğü taktığınız zaman demokrasinin diktatörlük olduğunu görürsünüz. Özgürlük zevahirini kurtaran görünmez düzen ayyuka çıkar. Bu tuhaf ideoloji gözlüklerinin nereden çıktığının izahı Beden Kapanların İstilası filmindeki standart hikayedir. İnsanlık çoktan uzaylıların denetimi altına girmiştir.
Birader! Aldığının parasını verecek misin? “Tanrınız budur” Bak birader sorun çıksın istemem. Ya parasını öde ya da yerine koy.
Sağduyu açısından bakılırsa ideoloji duru görüşleri bulandıran, kafa karıştıran bir şeydir. Sağduyu açısından ideoloji görüşü bozan gözlüktür, ‘ideoloji eleştirisi’ de onun tersidir yani gözlüğü çıkardığınız zaman nihayet ahvalin gerçekten nasıl olduğunu görmektir. Fakat esas yanılgı bu sağduyudur ve Yaşıyorlar filminin kötümserliği isabetlidir, esas yanılgı budur: İdeoloji size dayatılan şeylerden oluşmaz. İdeoloji toplumsal dünyanızla spontan ilişkinizden oluşur, her anlamı nasıl algıladığınızdan, ondan ne anladığınızdan oluşur. İdeolojinin tadını çıkarırsınız aslında.
Anlaşıldı.
İdeolojinin dışına adım atmak can yakar, acı veren bir tecrübedir. Kendinizi o yönde zorlamanız gerekir. Bunun müthiş bir sahnelemesi filmin ileriki bir bölümünde John Nada’nın can dostu John Armitage’ı kendisi gibi gözlük takmaya zorlamasıdır.
– Seninle dövüşmek istemiyorum. – Hadi! – Seninle dövüşmek istemiyorum. – Hadi! – Yeter! – Olmaz!
Filmin en acayip sahnesidir, sekiz dokuz dakika dövüşürler.
Tak şu gözlüğü!
Adamın gözlüğü takmayı bu kadar şiddetle reddetmesi nedensiz ve akıldışı gözükebilir. Sanki yaşadığı spontan hayatın düzmece olduğunu iyi biliyordur gözlüklerin hakikati göstereceğini ama bu hakikatin can yakacağını biliyordur, birçok yanılsama paramparça olabilir. Bu saçmantığı ikrar etmelisiniz.
Tak şu gözlüğü! Tak dedim!
Kurtuluşa giden yol şiddet doludur. Özgür olmaya zorlanmanız gerekir. Eğer spontan duyularınızın ‘esenlik’ sandığı şeye güvenirseniz hiçbir zaman özgürleşemezsiniz.
Bak!
Özgürlük can yakar. Psikanalizin temel içgörüsü keyfiyeti basit hazlardan ayırmaktır. İkisi aynı şey değildir. Keyfiyet tam da haz bozucu keyiftir hatta acı veren keyiftir. Bu aşırı etmen basit gibi görünen vazife-haz ilişkisini bozar. İşte ideolojinin işlediği yer özellikle de dinsel ideolojinin işlediği yer burasıdır. Muhtemelen en sevdiğim örneğe geliyoruz böylece: Büyük Hollywood klasiği Sedayyel Musiki. Bilindiği gibi bu filmde capcanlı bir rahibe anlatılır, enerjisi ona fazla gelir, tabi bu cinsel enerjidir ve rahibe rolünde zaptedilmelidir.
Ah çok özür dilerim ama elimde değil ki kapılar açıktı ve tepeler çağırıyordu ve… Meryem, seni buraya özür dilemeye çağırmadım. Ah lütfen izin verin sizden af dileyeyim. Bir, ki, üç. Bir, ki, üç. Bir, ki, üç. Adım at. Şimdi…
Başrahibe Meryem’i Von Trapp ailesine gönderir. Meryem o ailede çocuklarla ilgilenir…
Alttan. – Bu alıştırma yetmedi Kaan… – Bana izin ver bakayım.
…ve tabi ki aynı zamanda Baron Von Trapp’e aşık olur. Meryem bu aşktan çok rahatsız olur onu denetleyemez, manastıra geri döner…
Ah öyle anlar var ki gözgöze geliyorduk… – Ah! Nefesim kesiliyordu. – Hislerini adama belli ettin mi? Belli ettiysem bile farkında değilim ve vicdanım sızlıyor, Tanrı için oraya gitmiştim.
İlginçtir eski komünist Yugoslavya’da bu filmi seyrettiğim ilk seferinde tam olarak bu sahne veya daha doğrusu Başrahibe’nin tuhaf hazcı tavsiyesinden sonra gelen şarkı sansürlenmişti. “Geri dön, adamı ayart, gereğini yap, arzundan taviz verme!” demesinden sonra gelen… “Tırman dağların hepsine” diye başlayan şarkı… Sergilenen arzuyu olumlayarak seyircileri utandıran şarkının söylendiği üç dakika sansürlenmişti.
Tırman dağların hepsine, Alçalıp yüksel üstüne, Seni bekler yan yollar, Taranacak patikalar…
Bunu sansürleyen çok akıllı bir adam olmalı. Muhtemelen ateist bir komünist olarak katolik dini çekici kılan özelliği anlamıştı.
Düşünceye dek kendi düşüne…
Akıllı katolik propagandacıları okuyup gerçekten anlamaya çalışın, nasıl bir sözleşme sunarlar? Yasaklamak değildir, cinsel hazlar yasaklanmaz. Kurum olarak kilise inançlı insanın cinsel arzularla ilgili dertlerini çözmek için çok daha sinik/alaycı bir sözleşme sunar. Müstehçen bir gizli müsaade verilir: Kutsal ‘Büyük Öteki’ne sığınarak canın ne isterse yapabilirsin, keyfine bak!
Ve sakın ola ki o düşten…
Bu müstehçen/ayıpçıl sözleşme İseviliğin kendisine ait değildir. Bir kurum olarak katolik kilisesine aittir. Kurumsal mantığın en yalın halidir.
Tırman dağların hepsine…
İşte ideolojik işleyişte bir anahtar budur. Sadece aleni mesaj değildir, ‘feragat et, acı çek!’ değildir. Asıl gizli mesajdır: ‘Feragat edermiş gibi yaparsan herşeye sahip olabilirsin.’ Psikanalizci dostlarıma göre bugünlerde genellikle sorunlarını çözmek için analizciye gelen hastalar aşırı hazlardan dolayı suçluluk hissetmiyorlar, vazifelerine veya ahlaka aykırı hazlara ayartılmaktan dolayı suçluluk hissetmiyorlar. Aksine yeterince keyif alamadıkları için suçluluk hissediyorlar. Yani tadını çıkaramadıkları için.
Allahım, çölde susuz kalan biri Kola içmeyip de ne yapacak? Kusursuz maldır. Neden mi?
Marx zaten çok eskiden vurgulamıştı: Mal asla satın alınıp tüketilen basit bir nesneden ibaret değildir. Mal denen nesne ilahi ve hatta metafizik inceliklerle doludur. Malın mevcudiyeti her zaman görünmez bir aşkınlığı yansıtır ve Kola’nın klasik reklamı bu yoğul, görünmez niteliğe alenen atıf yapar. Kola ‘Gerçek Şey’dir veya ‘Kola: İşte bu’dur. Nedir ‘bu’ ‘gerçek şey’? Kola’nın müspet vasıfları arasında bulunamaz, tarif edilemez, kimyasal analizle tespit edilemez. O gizemli şey ‘daha fazlası’dır. Arzunun Nesne-Sebebi olan ve hiçbir tarife sığmayan fazlalıktır. Postmodern denen güncel toplumlarda keyif sürmeye mecbursunuz. Keyfiyet acayip, sapkınca bir vazifeye dönüştü. Kola’nın saçmantığı gereği susuz kaldığınızda onu içersiniz ama herkes bilir ki onu ne kadar içerseniz susuzluğunuz da o kadar artar.
Arzu hiçbir zaman belli bir şeyi arzulamaktan ibaret değildir. Arzu her zaman arzuyu da arzulamaktır. Arzuyu sürdürebilme arzusudur. Belki de arzunun en korkulu rüyası iyice doyurulmak, karşılanmak ve artık hiç arzu duymamaktır. Melankoli denen deneyim arzuyu kaybetme tecrübesidir. Sanmayın ki önceki bir çağa dönülürse, doğal tüketime dönülürse bu fazlalık silinir ve yalnızca gerçek ihtiyaçlar karşılanır yani susayınca su içip rahatlarsınız, vb. Öyle bir duruma geri dönülemez. O fazlalık ilelebet mevcut kalacak. O zaman haydi bir Kola içeyim. Isınmaya başladı. Artık ‘Gerçek Kola’ değil, bu da sıkıntılıdır artık yüce boyuttan atıksı boyuta geçilmektedir. Soğukken, talimata uygunken bir cazibeye sahiptir ama hepsi birdenbire bokolabilir. Malların temel diyalektiği budur. Maldaki nesnel, olgusal özelliklerden bahsetmiyorum. Burada konu edilen sadece ele avuca gelmeyen fazlalıktır.
‘Kinder Sürpriz Yumurta’. Bu mala insan gerçekten hayret eder. ‘Kinder Sürpriz Yumurta’nın sürprizi o fazlalık nesnedir, arzunuzun sebebi bu malda maddeleşir ve bir nesne kılığına girer: Çikolatalı kabuğun sardığı boşluğu dolgulayan plastik oyuncak kılığına girer. İşin hassas dengesi iki boyut arasındadır: Satın aldığınız çikolatalı kabuk ve onun fazlalığı, muhtemelen Çinli terhanelerde yapılan bedavaya gelen fazlalık. Bence bu çikolatalı kabuğun amacı sizi derin bir yolculuğa çıkarıp içteki hazineye ulaştırmak değildir. Platon’un ‘Agalma’ dediği şeye, sizi kıymetli bir şahsiyet yapan ve malları arzulanır kılan hazineye ulaştırmak değildir. Bence işler bunun tam tersidir. Yüksek gayeleri hedeflerken, haznedeki hazineyi hedeflerken asıl amaç yüzeyin tadını çıkarabilmektir. Bu anti-metafizik sonucu kabullenmek zordur.
Ünlü ‘Neşeye Övgü’ ezgisi neyi temsil eder? İnsanlığa bir methiye gibi algılanır genelde, tüm halkların kardeşliğine ve özgürlüğüne methiye sayılır. En göze çarpan özelliği de bu meşhur ezginin evrensel uyumlanışıdır. Birbirine tamamen aykırı politik hareketler aynı ezgiyi kullanabilir. Nazi Almanyasında büyük kutlamalar yapılırken kullanıldı. Sovyetler Birliğinde Beethoven kahramanlaştırıldı ve ‘Neşeye Övgü’ performanslarına komünist marş muamelesi yapıldı. Çin’de büyük Kültür Devrimi esnasında neredeyse tüm batılı müzikler yasaklıyken Dokuzuncu Senfoni kabul gördü. İlerici burjuva müzik olarak onu çalmanıza müsaade vardı. Aşırı sağa dönersek, Güney Rodezya Zimbabve olmadan önce bağımsızlığını ilan ederek ırk ayrımının kaldırılmasını ertelemişti. İşte bağımsızlığını ilan ettiği o yıllarda Güney Rodezya’da yine ‘Neşeye Övgü’ ezgisi sözleri değiştirilerek milli marş yapıldı. Karşı uca dönersek Abimael Guzmán yani Başkan Gonzalo Peru’da ‘Sendero Luminoso’ yani ‘Işıklı Yol’un aşırı solcu gerilla önderi bir gazeteci en sevdiği müziğin ne olduğunu sorduğu zaman o da Beethoven’ın Dokuzuncu Senfonisi ‘Neşeye Övgü’ dedi. Almanya henüz bölünmüş haldeyken takımlar yanyana Olimpiyatlara çıktığında Almanlardan biri altın madalya alınca yine Neşeye Övgü çalınmıştı Doğu veya Batı Almanya marşını çalmak yerine. Hatta bugün bile ‘Neşeye Övgü’ Avrupa Birliği’nin gayrıresmi milli marşıdır.
O halde öyle sapkınca bir evrensel kardeşlik sahnesi hayal edilebilir ki Usame bin Ladin Başkan Bush’a, Saddam Fidel Castro’ya sarılmıştır, ırkçı beyazlar Mao Zedung’la el ele tutuşmuştur ve hep birlikte ‘Neşeye Övgü’ şarkısını söylerler. İşleyiş budur. Hatta her ideoloji böyle işler. Anlamdan ibaret değildir. İşleyebilmek için muhakkak boş konteyner de olabilmelidir, bütün anlamlara yorulabilmelidir. Hani hazin bir şey yaşanınca içiniz cız eder ve şöyle dersiniz: “Allahım öyle müteessirim ki çok derin şeyler oluyor.” Ama o derinliğin ne olduğu hep meçhul kalır, bir boşluk kalır. Tabi bu işin bir de püf noktası vardır: Altına sığındığınız nötr dam hiç de göründüğü kadar nötr değildir. Bence bu noktada Otomatik Portakal‘daki Alex’in yaklaşımı kadraja girer.
Hepimiz biraz eprimiş ve yıpramış ve çapramış hissediyorduk. Küçük bir enerji sarfiyatı akşamının ufkundaydık ah kardeşlerim. Otodan kurtulduk Korova’da durduk içki içmek için.
Otomatik Portakal‘ın kahramanı Alex alaycı bir mücrim olduğu halde neden ‘Neşeye Övgü’yü seslendiren hanımefendiyi görünce büyülenir, kendinden geçer?
Bir anlığına sanki ah kardeşlerim koca bir kuş süthaneye dalmıştı ve üstümü çizen saçmaşık kılların uç üstü dikelip titreşerek süründüğünü hissettim, yavaş saçmaşık sürüngenler gibi yükselip alçaldılar. Çünkü söylediği şarkıyı tanıyordum. Ludwig van’ın ihtişamlı dokuzuncusundan bir şeydi.
Herhangi bir ideolojik metin “Ey bütün insanlık kardeşlik ve neşede birleşiniz” filan dediğinde her zaman şunu sormalısınız: “Peki peki anladık ama ‘bütün’ sahiden bütün mü yoksa birileri dışlanıyor mu?” İşte Otomatik Portakal‘ın alaycı mücrimi Alex bence bu dışlanan yerle özdeşim kurmuştur. Ve Beethoven’ın müthiş dehası bu dışlanan yeri harfiyen sahnelemesidir: Birdenbire şarkının tonu tamamen değişir ve karnavalsı bir ritme sokulur. O yüce güzellikten eser kalmaz.
Afedersin birader iki hafta önceki siparişimin gelip gelmediğine bakabilir misin lütfen? Bir dakika.
Tam o bayağı müzik işitildiğinde Alex bir alışveriş merkezine girer ve davranışından anlaşılır ki o an kendini yuvasında hisseder. Orada suda balık gibidir.
Pardon hanımlar.
Beethoven o kadar ucuzcu değildir, bütün insanların kardeşliğini falan kutlamaz, büyük insanlık ailesinin özgürlüğün ve haysiyetin keyfini sürdüğünü zannetmez.
Hoşuna mı gitti canım?
Günümüzde yalandan kutlanan birinci kısmı bütün resmi törenlerde duyarsınız, o kısım Beethoven ideolojisini oluşturur. Ondan sonraki ikinci kısım ise asıl hikayeyi anlatır, resmi ideolojiyi bozan öğeyi anlatır, resmi ideolojinin onu zaptedemeyişini, onu evcilleştiremeyişini anlatır. Dolayısıyla Beethoven zor gözüken bir işi becermişti. Saf müzik çalışmasında dahi ideoloji eleştirisi yürütebilmişti. Eğer klasik ideoloji Marx’ın Kapital Birinci Cilt‘e yazdığı hoş formüldeki gibi işliyorsa: “Sie wissen das nicht, aber sie tun es.” “Ne yaptıklarını bilmiyorlar ama yine de onu yapıyorlar.” Sinik/alaycı ideoloji şu formüldeki gibi işler: “Ne yaptığımı çok iyi biliyorum ama yine de onu yapıyorum.” Bu saçmantıklı kümelenişin güzel bir sahnelemesi Bernstein ve Sondheim’ın Batı Yakası Hikayesi‘ndeki ünlü ‘Memur Krupke’ şarkısıdır.
Ey sen! – Kim ben mi, memur Krupke? – Evet sen! Seni tutup karakola götürmemem için iyi bir neden söylesene seni zibidi. Saygıdeğer… sevgili Komiser Krupke lütfen anlamalısınız ki biz öyle büyütüldük ki ele avuca sığmaz olduk. Analarımız hep esrarkeş, babalarımız hep tiryaki. Hay koca Musa haliyle zibidi olduk! Ah memur Krupke öyle üzgünüz ki. Bizde hiç olmadı ki…
Mücrimler çetesi neden mücrim olduklarını uzun uzun izah ederken müzikli numaralar yapar.
…iyilik var, bakir iyilik var! Aslında içimizde, en kötümüzde iyilik var!
Polis memuru Krupke’ye hitap ederler, kendisi orada değildir ama gösteri ona yöneliktir.
Ne dokunaklı hikaye valla. Hemen anlatmalıyım dünyaya! Dünyayı bırak, yargıca anlatsana.
Sonra gençlerden biri yargıç rolüne girer:
Saygıdeğer Yargıç, anam babam beni sevmedi. O kadar esrar tüttürdü bir nefes bile vermedi.
Sonra psikolojik izah yapılır:
…niye getirdin ki buraya? Divan yaramaz bu çocuğa yararlı bir kariyer lazım ona. Toplum fena bir numara oynamış maalesef ona und sosyolojik açıdan kendisi hasta! – Hastayım! – Hastayız, hastayız…
Buradaki saçmantık şöyledir: Herşeyi biliyorsan neden yine de yapıyorsun? İşte ideolojinin sinik/alaycı işleyişi böyledir. Ama onlar hiç gözüktükleri gibi alaycı acımasız mücrimler değildir. Her zaman minik ve hususi bir hayalleri vardır. Bu hayal birçok şey olabilir. Oldukça alelade bir şey bile olabilir. Mesela Ağustos 2011’de yaşanan İngiliz isyanlarını ele alalım. Standart liberal açıklama aslında ‘Memur Krupke’ şarkısının bir tekrarına benzer: İsyan edenler ‘vandal mücrimler’ olarak kınanmamalıdır çünkü bu insanlar fiilen gettolaşmışlardır, yalıtık cemaatlerde yaşarlar, düzgün aile hayatları, düzgün eğitimleri yoktur. Düzenli bir işe girme ihtimalleri bile yoktur. Ama bu bahaneler yetmez çünkü insan nesnel şartların sonucundan ibaret değildir. Herkeste bir parça özgürlük vardır öyle ki nesnel şartların nasıl öznelleşeceğini kararlaştırabilir, sonuçta belirleyen taraf nesnellik olsa bile. Kendi evreninizi inşa ederek nesnel şartlara reaksiyon verirsiniz.
Muhafazakar çözüme göre daha çok polis gerekir. Mahkemeler gerekir, sert hükümler verilmelidir. Bence bu çözüm fazla basit kalıyor. Dikkatle dinlerseniz David Cameron kimi beyanlarında şöyle der: “Tamam belki insanları dövüyorlar evleri yakıyorlar ama en dehşet veren sorun bedelini ödemeden nesnelere el koymalarıdır.” Tahayyülü zorlayan sahne odur. Çok sınırlı bir anlamda Cameron haklıydı. Eylemlerde hiçbir ideolojik gerekçe yoktu. Baskın ideolojiye tamamen kapılmış insanların bu ideolojinin taleplerini gerçekleştiremedikleri için gösterdikleri bir reaksiyondu yani tüketimci ideolojinin çılgınlığını eyleme dökmeleriydi. Mevzubahis olaylar tamamen ideoloji dışı görünse de, vahşi de olsa, sadece evleri yakıp nesnelere el koysalar da bunlar çok özgül bir toplumsal-ideolojik kümelenişin sonucudur: Büyük ideolojiler, adalet ülküsü, eşitlik ülküsü dağılıp gitmiştir. İşleyen tek ideoloji dümdüz tüketimciliktir ve ister istemez protestolar da o biçime bürünür.
Şiddetle eyleme dökmelerin her biri söze dökülemeyen bir şeylere işaret eder. En gaddarca şiddet bile belli bir simgesel açmazın sahnelenişidir. Taksici filminin muhteşemliği bu amansız şiddet patlamasını intiharvari kök noktasına vardırmasıdır. Bu filmin esas konusu psikolojik hassasiyetler değildir, Taksici‘deki Travis’in kişilik bozukluğu değildir. İdeolojiye dair bir filmdir aslında.
Dinleyin yavşaklar, vida başları. İşte bu adam artık size katlanmayacak. Artık size müsaade… Dinleyin yavşaklar, vida başları. İşte bu adam artık size katlanmayacak. Bu adam pisliklere başkaldırdı şerefsizlere, köpeklere, kirletenlere, atıklara. İşte başkaldıran biri bu.
Taksici‘nin kahramanı Travis’in derdi Jodie Foster’ın oynadığı genç fahişedir. Onu dertlendiren şey tabi ki her zaman olduğu gibi kendi fantazileridir. Fahişenin kendi gizli hazlarının kurbanı olduğuna dair fantazileridir ki fantazi bireysel hususi dertlerden fazlasıdır. Fantazi ideolojik merkezleri dolgulayan malzemedir.
Bakma ona.
Psikanalitik yaklaşıma göre fantazi esasen bir yalandır. Ama fantaziden ibaret olmak, gerçek olmamak anlamında değil. Belli bir ayırıyı, tutarsızlığı perdelemesi anlamında fantazi yalandır. İşleriniz karıştıysa, onları bilebilmeniz mümkün değilse, fantaziye tutunmak kolayınıza gelir. Fantazinin olağan hali bir sahne inşa etmenizdir, sizi arzulanan şeye kavuşturan bir sahne değil ama kendinizi başkalarınca arzulanır saydığınız bir sahne. Taksici ikrar etmese de aslında John Ford’un en iyi western klasiklerinden Arayışçılar‘ın yeniden çevrimidir.
– Çok alırım…? – Kafa derileri.
İki filmde de kahraman zalimlerin kurbanı sayılan bir genç kadını kurtarmaya kalkışır. Arayışçılar‘da genç Natalie Wood’u kızılderililer kaçırmıştır ve kadın birkaç yıldır şeflerine karılık etmiştir. Taksici‘de genç Jodie Foster zalim bir pezevengin denetimindedir.
O iğrenç heriflerle ve it kopukla ve soysuzlarla sokakta geziyorsun ve o küçük kukunu bir hiç uğruna satıyorsun ha? Namussuz bir pezevenk için? Koridorda dikilen? Ben mi hizaya giriyorum? Sensin asıl hizaya giren. Ben senin gibi gidip katillerle ve esrarkeşlerle yatıp kalkmıyorum.
Görev her zaman kurban sayılan kişiyi kurtarmaktır. Ama kahramanın şiddetini asıl güdüleyen etmen kurbanın kurban olmayabileceğinden duyduğu derin şüphedir. Kurban fiilen sapkınca bir tarzda kendi kurbansı halinden zevkleniyor, ona katılıyor olabilir. Öyle ki, en yalın ifadeyle kurtarılmak istemiyordur, buna direnir.
Eve dönüyoruz, Defne.
Ve büyük mesele de budur. Buradan derhal politik boyuta sıçrarsam Amerika’nın askeri müdahaleleri de böyledir, özellikle de insansever sayılan müdahaleleri. Irak’ta veya yarım asır önce Vietnam’da onlara yardım etmeye kalkıştılar ama belki de onlar aslında yardım istemiyorlardı. Böyle güç kırıcı bir açmazın sonucu ancak bir şiddet patlaması olabilir. Sahiden de filmin sonuna doğru Travis’in çılgınca katliam yaptığı görülür. Pezevenkleri öldürür, genç kızın etrafındaki herkesi öldürür. Şiddet soyut bir şiddetten fazlasıdır. Gerçeğe acımasızca müdahale ederek belli bir acziyeti perdeleme girişimidir, diyelim ki ‘bilişsel harita’ eksikliğini perdeleme girişimidir. Ne olup bittiğine dair net bir tablo yoktur: Neredeyiz?
Dehşetli şiddet patlamalarında böyle olur. Mesela Anders Breivik’in Oslo’da yaptığı katliamı düşünün. Hükümet binasının önünde bir bomba patlatmıştı, sonra da sosyal demokrat partinin onlarca genç üyesini öldürmüştü, Oslo civarında bir adada. Birçok yorumcu ‘belli ki herif manyak’ diyerek bu olayı ötelemeye çalıştı. Ama bence Breivik’in manifestosunu okumaya değer. Orada apaçıktır ki Breivik’in önce teorileştirdiği sonra da sahnelediği bu şiddet küresel sermayenin nüfuz edilemeyen kafa karışıklığına verilmiş bir reaksiyondur. Travis Bickle’ın Taksici‘nin sonunda giriştiği çılgınca katliamla tamamen aynıdır. Orada öyle cansız bir halde dururken simgesel olarak elini tabanca yapıp kendi kafasına tutar. Bu hareket giriştiği şiddetin temelde intiharvari olduğuna delalet eder. Taksici‘deki Travis aslında bir bakıma doğru yoldaydı. Şiddet patlaması sahiden gereklidir ve onu kendinize yöneltmelisiniz, ama onu sizi kendi içinizde egemen ideolojiye bağlayan zincirlere yöneltmelisiniz.
Pippin? Pippin?
Steven Spielberg’in Köpekbalığı filminde bir köpekbalığı sahildeki insanlara saldırmaya başlar. Bu saldırıyı neye yormalı? Köpekbalığı neyi simgeler? Bu soruya farklı ve hatta birbirini dışlayan yanıtlar verildi. Bir yanda bazı eleştirmenlere göre elbette ki köpekbalığı sıradan Amerikalılara yönelen yabancı tehdidi simgeliyordu. Köpekbalığı ya doğal afet, kasırga mecazıydı ya da Amerikan vatandaşlarını tehdit eden göçmenlerin mecazıydı vesaire. Öte yandan ilginçtir ki filme bayılan Fidel Kastro’ya göre Köpekbalığı‘nın solcu Marksist bir film olduğu besbelliydi ve köpekbalığı da elbette sıradan Amerikalıları sömüren büyük sermayenin mecazıydı. O halde doğru cevap hangisi? Bence hiçbiri ve aynı zamanda hepsi. Sıradan Amerikalılar her ülkenin sıradan vatandaşları gibi birçok şeyden korkarlar. Türlü türlü şeyden korkarsınız. Mesela göçmenlerden veya kendinizden aşağı gördüğünüz insanların size saldırmasından, sizi soymasından korkarsınız. Çocuk istismarından korkarsınız. Doğal afetlerden, hortumlardan, depremlerden tsunamilerden; yolsuz politikacılardan korkarsınız. Büyük şirketlerin elinde oyuncak olmaktan korkarsınız. Köpekbalığının işlevi tüm bu korkuları birleştirmek ve böylece hepsini sizden alıp karşılığında sizi tek bir korkuya kavuşturmaktır.
Sırıtma kodumun…
Böylece gerçeklik deneyimi epey basitleşir. Neden bunu anlattım? Düşünün ki insanlık tarihindeki en uç ideoloji vakası olan Nazi faşist antisemitizm de aynı şekilde işlemiyor muydu? 1920’lerin sonu 1930’ların başında yaşayan herhangi bir Alman vatandaşı düşünün. Onun vaziyeti soyut bir açıdan küçük bir çocuğun haliyle aynıdır. Dumura uğramıştır. Toplumsal otorite, simgesel düzen ona Alman bir işçi, bankacı, vb. olduğunu bildirir ama hiçbirşey doğru düzgün işlemez. Toplum ondan ne bekliyordur? Neden herşey yolundan şaşmıştır? Onun algısına göre gazeteler ona yalan söylüyordur, enflasyon yüzünden işinden olmuştur, bankadaki bütün para uçup gitmiştir. Ahlaki yozlaşma alıp yürümüştür vesaire… Peki bütün bunları neye yormalı? Faşistlerin asıl hayali, aslında her ideolojinin hayali, hem kek olması hem karnın doymasıdır.
Sık sık belirtildiği gibi faşizm temelde muhafazakar bir devrimdir. Devrimdir: ekonomik gelişmedir çağdaş sanayidir, evet. Ama öyle bir devrimdir ki amacı geleneksel hiyerarşik toplumu sürdürmek ve hatta geri getirmektir. Çağdaş, verimli bir toplum isterler ama sınıf çatışkısı gibi sorunlardan muaf hiyerarşik değerler hakim olmalıdır. Fakat bu konuda faşistler sorun yaşar çünkü çatışkılar ve sınıf mücadelesi gibi tehlikeler kapitalizmin tabiatında vardır. Çağdaşlaşma, sanayileşme olunca kapitalizmin tarihinden bilindiği gibi eski istikrarlı ilişkiler dağılıp gider, toplumsal çatışmalar çoğalır. İstikrarsızlık kapitalizmin işleyiş tarzıdır. Peki bu sorun nasıl çözülür? Basit: Öyle bir ideolojik öykü kurmalısınız ki toplumda işlerin nasıl yolundan şaştığını izah etmeli ama o toplum gelişirken oluşan doğal gerilimler üzerinden değil, yabancı bir istilacı üzerinden izah etmeli: “Yahudiler toplumsal vücuda zerk olana kadar sorun yoktu. Toplumsal vücuda sağlığını geri kazandırma yolu da Yahudileri ortadan kaldırmaktır.”
Köpekbalığı‘ndaki köpekbalığı ile aynı işlem yapılır. Türlü türlü korkularınız vardır ve bu korkular kafanızı karıştırır yani bu kargaşayı neye yoracağınızı hiçbir şekilde bilemiyorsunuzdur. Sonra bu kargaşalı çokluğun yerine tek bir net figür koyuverirsiniz: Yahudi. Ve herşey netleşir.
Yalnız ebeveynli ailelere sosyal sigorta desteklerinde kesinti arayışları bu raporun hazırlanmasına yol açtı. Sosyal sigortalar idaresi desteklerden yararlanan yalnız annelere ayrılan bütçenin artarak on yıl sonunda 5 milyar sterlini bulabileceğinden endişeli. Ama ‘yalnız ebeveyn’ meselesi artık John Major’ın temellere dönüş seferinin kalbi sayılmaktadır.
Hatırlayın, sanırım yirmi otuz yıl önce Birleşik Krallık’ın başbakanı John Major iken ahlaka dönüyoruz falan diye ideolojik bir kampanya yapılmıştı ve toplumdaki tüm kötülükler muhafazakar öyküye göre işsiz yalnız anne figürüne yüklenmişti. Diyelim ki mahallede şiddet mi var? Tabi ki var çünkü işsiz yalnız anneler çocuklarına iyi bakamıyorlar, düzgün eğitemiyorlar vesaire. Bütçede açık mı var, para mı eksik? Tabi ki eksik, çünkü evlenmemiş bekar anneleri desteklemek zorundayız vesaire. İdeolojik söylemlerde böyle somutumsu imgeler tahayyülü sabitlemeye yarar, sonra da o imge sizi harekete geçirir. İdeolojiyi bir süzgeç veya çerçeve gibi düşünün, öyle ki aynı sıradan gerçekliğe ‘oradan doğru’ baktığınızda herşey değişir. Ne bakımdan değişir? Aslında çerçeve o gerçekliğe bir ekleme yapmaz, orada yalnızca kuşkulandırıcı bir obruk açar.
Yahudiler Polonya’daki evlerini terk edip zengin dünyaya geldiklerinde dış görünüşlerini değiştirirler.
Antisemitin Yahudi imgesine baktığınızda o Yahudi figürünün ne kadar çelişkili olduğunu fark etmeniz önemlidir.
İzafiyet Yahudisi Einstein Almanlara duyduğu nefreti müphem sözde biliminin arkasına saklar. Yahudi Kestenberg Prusya Kültür Bakanlığı’nda Alman müziğini denetler.
Yahudiler güya hem aşırı entelektüeldir, matematikçi falandır, hem de bayağıdır.
Açıkça söylemek gerekirse Yahudi evleri pis ve bakımsızdır.
Düzenli yıkanmıyordur.
Yahudi Charlie Chaplin Berlin’i ziyaret ettiğinde coşkulu bir kalabalık onu karşıladı.
Sürekli genç kızları ayartıyordur vesaire.
Sonra Alman halkının çoğu yeni gelen Yahudi’yi alkışladı oysa o ölümcül bir düşmandı. Bu nasıl olabilir? Tabi bu getto Yahudileri henüz temiz Avrupa giysilerinde iyi görünmüyor. Berlin’deki Yahudiler biraz daha becerikli. Babaları ve dedeleri gettoda yaşamış ama bu dışarıdan fark edilmiyor. Buranın ikinci ve üçüncü kuşağında asimilasyon zirve yapmış durumda. Dışarıdan bakıldığında tıpkı ev sahibi halklar gibi davranmaya çalışıyorlar. İçgüdüleri sağlam olmayanlar bu taklitçiliğe aldanıp Yahudileri de kendileri gibi sanırlar, işte büyük tehlike burada yatar. Bu asimile Yahudiler sonsuza dek ev sahibi halkların organizmalarında yabancı cisim olarak kalır, görünüşleri ne olursa olsun.
Irkçılıkta bunlar tipiktir. Ötekinin nasıl keyif sürdüğünü hayal etmeye çalışırlar, gizli cinsel partiler falan… Çünkü ırkçılıkta öteki bir düşmandan fazlasıdır, genellikle aynı zamanda öteki özel bir sapkın keyfiyetle yüklenmiştir veya tam tersine öteki ‘bizim keyfiyetimizi’ çalmaya çalışan hırsız da olabilir, ‘yaşam tarzımız’ denen şeyi bozmaya gelmiş biri de olabilir.
Burada net bir ayrım konmalıdır. Alışıldık toptancılık tuzağına düşerek Nazi ideolojik söylemini oluşturan öğelerin hepsi faşizan sayılıp ötelenmemelidir. Sakın unutmayın ki sonradan faşizmle özdeşleşen o öğelerin çoğu işçi hareketinden alınmıştı: Kitlelerin kortejler halinde yürüyüş yapmaları, fikri katı bedensel disiplinin vazife sayılması fikri… Naziler bunları doğrudan Sosyal Demokrasi’den devraldılar yani Soldan devraldılar. Şu Nazi dünya görüşünün merkezi kavramlarına bir bakalım: Halk dayanışması. Allahım bu kavramın nesi kötü ki? Asıl mesele hangi halkla dayanışmak? Eğer halk derken ‘Volksgemeinschaft’ kastediliyorsa, halkın organik cemaati kastediliyorsa o zaman düşman da otomatikman yabancı istilacı oluverir ve Nazilerin dünyasına varılır. İdeolojiyi ait olduğu yere koymalısınız. Net bir örnek ele alalım: Kabare filminde söylenen ünlü ‘Yarın Benim Olacak’ şarkısı.
Çayırda yaz güneşi ısıtır çimeni, Ormanda geyik koşturur ileri…
Bob Fosse’nin Kabare filmini gören bazı dostlarım bu şarkıyı duydukları zaman nihayet faşizmin sırrını çözdüklerini ve derin duygusal tesirini anladıklarını düşündüler. Ama bence tam da kaçınılması gereken yanılgı budur. Doğrusu bu şarkı öylesine bir popüler şarkıdır. Hatta film çekimleri esnasında bu şarkıyı Yahudi bir çift bestelemiştir. Hoş bir ironi. Sadece besteye bakmayıp güfteye bile baksanız: “bir ulus uyanacak yarın benim olacak…” aslında sözleri azıcık değiştirerek radikal solcu komünist bir şarkıya da çevrilebilir.
Derken fısıldar kulağına: kalkın, kalkın…
Alman hard rock grubu Rammstein sık sık Nazi askeri ikonografisiyle oynaşmakla itham edilir. Ama yaptıkları gösteriye yakından bakılırsa fiilen ne yaptıkları çok iyi algılanır. Mesela en ünlü şarkılarından ‘Reise Reise’de…
Reise, reise, Seemann reise, Jeder tut’s auf seine Weise, Der eine stößt den Speer zum Mann, Der andere zum Fische dann. Reise, reise, Seemann reise…
Nazi ideolojisini oluşturan asgari öğeler Rammstein konserlerinde sahnelendiği zaman yalınlaşır, libidinal yatırım öğelerine indirgenir. Keyfiyet yoğuştuğu zaman, asgari tiklerde, jestlerde yoğuştuğu zaman ideolojik anlamlardan koparılmış olur. Rammstein’in becerdiği iş bu öğeleri Nazi söyleminden kurtarmaktır. Böylece onların ideoloji öncesi hallerinin tadını çıkarabilirsiniz. Nazilerle savaşmanın etkili yolu Nazilerin anlam ufkunu askıya alarak bu öğelerin tadını çıkarmaktır, ne kadar saçma olurlarsa olsunlar. Bu yolla Naziliği içten çökertmiş olursunuz. Peki ideoloji bunları ne yapar? İdeoloji öncesi öğeleri nasıl söylemine katar? Bu öğeler aslında rüşvet gibidir. İdeolojinin söylemine çağırdığı insanlara yaptığı ödemelerdir. Bunlar yalın libidinal rüşvetler olabilir, keyfiyeti yoğuşturan tiklerden oluşabilir. Veya söylemsel aleni öğeler de olabilir, dayanışma, kolektif disiplin gibi kavramlar, yazgı adına mücadele gibi şeyler olabilir. Bunlar kendi başlarına yüzergezer öğelerdir, farklı ideolojik sahalara girip çıkabilirler.
Tüketiciliğin zirvesine dönelim. Bir kahve içeyim… Bitmemiş. ‘Starbucks’ kahvesi. Düzenli olarak içtiğimi itiraf etmeliyim. Ama farkında mıyız acaba? ‘Starbucks’tan kapuçino alırken yanında ideoloji de alıyoruz. Hangi ideoloji? ‘Starbucks’ dükkanına girdiğiniz zaman genellikle duvarda asılı afişlerde şöyle bir mesaj vardır: “Evet bizim kapuçinomuz belki öbür yerlerden daha pahalı evet ama bir sor bir kere niye pahalı?” Sonra derler ki “Gelirimizin yüzde biri Guatemalalı çocukların sağlığına gidiyor, Sahralı çiftçilerin su kaynaklarına gidiyor veya ormanları kurtarmaya, organik kahve yetiştirmeye gidiyor…” falan filan feşmekan. Bu çözümün dahiyaneliğini takdir ediyorum aslında. Eski zamanların dümdüz tüketiciliğinde bir ürün satın alıp sonra kötü hissederdiniz: “Allahım ben bu kadar tüketim yaparken Afrika’da insanlar açlık susuzluk çekiyor.” O zaman da yıkıcı düz tüketiciliğin ‘acısını alacak’ bir şeyler yapmanız gerekirdi. Mesela sözgelimi diyelim ki insansever yardımlar yapardınız. ‘Starbucks’ sizi öyle bir tüketici yapmayı becerir ki vicdan azabından azade bir tüketici olursunuz çünkü tüketimcilikle savaşmak için gereken ‘karşı tedbir’in bedeli zaten ürünün fiyatına dahil edilmiştir. Azıcık fazla ödeme yaparsınız ve böylece bir tüketiciden fazlası olursunuz, çevreci vazifeniz de yerine gelmiş olur, yoksullar, Afrika’da açlık çekenler kimsesiz kalmamış olur. Tüketimciliğin nihai biçimi bu bence.
Vazifeye adanmış ilkeli bir hayat küçük hazlar almakla tezatlaştırılmamalı. Güncel kapitalizmi düşünün. Bir yanda sermayenin dolaşımcı lüzumları insanları kazanç arayışına sürükler, yayılmacılığa, sömürüye, doğanın imhasına sürükler. Öbür yanda ise ekolojik lüzumlar vardır: bizden sonraki kuşakların sağkalımını düşünmek vardır, tabiata sahip çıkmak falan vardır. Fütursuz kapitalist yayılmacılık ekolojik farkındalıkla tezatlaştırılınca vazife, tuhaf sapkınca bir vazife olsa da, vazife kapitalizmin tarafını tutar, ihtimamlı analizciler buna hep dikkat çekmiştir. Kapitalizmin tuhaf bir dinsel yapısı vardır. Mutlak bir lüzumla güdülenmektedir: Sermaye dolaşıma girmelidir, kendini yenileyerek yinelemelidir, kendini çoğaltmalıdır ve bu uğurda herşey kurban edilebilir, canlar bile, tabiat bile feda edilebilir. Burada tuhaf bir kayıtsız şartsız buyruk vardır. Tam bir kapitalist aslında cimridir ve bu sapkınca vazife uğruna herşeyi feda etmeye hazırdır.
Burada Mojave çölünde terk edilmiş uçakların ebedi istirahatgahında kapitalist dinamiklerin öbür yüzü görülür. Kapitalizm her zaman krizdedir. Tam da bu yüzden yokedilemez gibi görünür. Kriz ona engel olmaz. Kriz onun itici gücüdür. Kapitalizm sürekli devrim yapar sürekli kendini yenileyerek yineler. Hep yepyeni ürünler vardır. Görünmeyen öbür yüzünde ise atık vardır muazzam miktarlarda atık vardır. Bu atık yığınlarına verilen reaksiyon onları ötelemeye çalışmak olmamalı. Belki ilk yapılması gereken bu atıkları kabullenmektir. Bazı şeylerin hiçbir işe yaramayabileceğini ikrar etmektir. İlanihaye işlevsellik döngüsünü kırmaktır.
Alman filozof Walter Benjamin çok derin bir söz sarfetmişti. Dedi ki insanların tarih tecrübesi tarihsel varlıklar olarak anlam kazanmaları faal ve angaje olduklarında, hareketli olduklarında değil ancak bu kalıntıyı gördüklerinde olur. Kültürden artakalan atıkların doğayla iç içe geçtiği o noktada tarihin anlamı sezilmeye başlar. Efsaneyim gibi kıyamet sonrası filmlerde uyanan selamet hissinin kaynağı da budur belki. İnsan yerleşimleri yerle bir olmuştur fabrikalar boşalmıştır, makinalar bozulmuştur, dükkanlar boşalmıştır. İşte o anda yaşanan deneyime verilecek psikanalitik isim ‘Gerçeğin Ataleti’ olurdu yani anlam ötesi dilsiz mevcudiyet. İşte tam burası gibi, Mojave çölündeki uçaklarla karşılaşmak gibi özel anlarda belki de sahici bir edilgen deneyim şansı belirir. Belki de bu sanata özgü sahici edilgenlik anı olmayınca yeni şeyler ortaya çıkamıyordur. Belki yeni şeylerin ortaya çıkması ancak düşüş yoluyla, yani hayatın mevcut ağlarında olağan işleyişlerin askıya alınması yoluyla mümkün oluyordur. Bugün en çok gerek duyulan da budur belki.
Batık Titanik gemisi neyi simgeler? Titanik’in batmasının tesirine dair standart okumayı herkes bilir. Filmi değil aslında gerçek kazayı kastediyorum. Geminin batması herkese tesir etti çünkü o toplum henüz şatafat ve ihtişamın zirvesindeydi, yakın gelecekte onları bekleyen bozunumdan bihaberdi, Dünya Savaşlarından bihaberdi. Ama öyle bir şey vardır ki o anlamlar sahasına sığdırılamaz, o da ummanın dibini boylayan Titanik batığının büyüleyici mevcudiyetidir. Gerçek Titanik batığına bir seyahat örgütleyen James Cameron da böyle demişti. Kaşifler batığa yaklaşınca metafizikvari bir tecrübe yaşadılar, sanki kutsal ve ayıpçıl olanın üst üste bindiği yasak bölgeye gelmişlerdi.
Evet, anlaşıldı. Tamam, aşağı inin ve birinci sınıf geçit kapısına gidin. Birlikte çalışmanızı istiyorum…
Etkili her politik, ideolojik simge veya semptom, keyfiyetin taşlaştığı o boyuta yaslanmaya mecburdur. Orası acıyla hazzetmenin dondurulmuş sırıtışıdır. Ne işim var burada ummanın ortasında teknede tek başıma donuk cesetler arasında?
Jack?
James Cameron’un Titanik filminin bir sahnesindeyim.
Jack?
Bu film Hollywood ideolojisinin güncel timsallerinden birisidir. Neden mi? Filmin hikayesinde süregiden içkin gerilimden dolayı.
– Ben bu dansı bilmem ki. – Ben de bilmem. Ayak uydur işte. Düşünme.
En az üç seviye vardır. İlk olarak dalgacı bir ifadeyle James Cameron’ın ‘Hollywood Marksizmi’ denen seviye vardır yani alt sınıflara yönelen yapmacık sempatinin gülünçlüğü: Tepede takılan birinci sınıf yolcular hep kötücüldür, bencildir, korkaktır…
Bilirsin bundan hoşlanmam, Rose.
…onlar Kate Winslet’in nişanlısında cisimleşir, Billy Zane’in karakterinde.
– Bilir bilir.
Aslında öyküyü bütünleyen öğe çok daha reaksiyoner bir efsanedir.
Heriflerin suratını gördün mü?
Peki geminin tosladığı buzdağı aşk hikayesinin gelişiminde nasıl bir rol oynar?
Gemi yanaşınca seninle kaçacağım. – Deli misin? – Deliyim.
Biraz alaycı bir iddia ama birlikte kaçmaları sahiden felaket olurdu. Muhtemelen iki üç hafta boyunca New York’ta çılgınca seviştikten sonra aşk ilişkisi solup gidecekti.
Müşteriyim, bedeli ödedim ve hizmet beklerim.
Kate Winslet üst sınıftan bir kızdır ruhen sıkıntılıdır, kafası karışıktır, Egosu paramparçadır. Leonardo DiCaprio’nun işlevi de…
Divana git, kanepeye.
…kızın Ego onarımına yardım etmekten ibarettir.
Evet. Uzan.
Selfi çekilirmiş gibi harfiyen kızın resmini yapar.
– Düzgün gözükünce söyle. – Kolunu geri koy deminki gibi.
Bu aslında eski ve popüler bir emperyalist efsanenin güncel versiyonudur. Anafikri de şöyledir: Üst sınıf insan canlılığını yitirince alt sınıfla temasa geçmelidir. Esasen onu vampir gibi fütursuzca sömürmelidir, hayat enerjilerini emerek boşaltır gibi. Yeniden canlılık kazanınca üst sınıf inziva hayatına dönebilir.
Kalbim vallahi küt küt atıyordu. Hayatımın en erotik anını yaşadım. – En azından o saniyelere kadar.
Geminin buzdağına toslaması seviştikten hemen sonra olmaz, çift beraberce güverteye çıkıp birlikte kaçmaya karar verince olur.
İşte be. Baksana şuna.
Tarihte bazen öyle anlar yaşanır ki felaket gibi gözüken bir olay insanları veya fikirleri efsaneye dönüştürerek kurtarabilir. Sovyet ordusunun ve Varşova destekli diğer orduların 1968’de Çekoslovakya’ya müdahale edip Prag Baharını ezmesini düşünün. Çek demokratik komünistler insan yüzlü bir sosyalizm başlatmak istemişlerdi. Bu zalimane Sovyet müdahalesinin genelde Prag Baharındaki kısacık hayali yokettiği düşünülür. Bence müdahale hayali kurtarmıştır. Ya Çekoslovakya herhangi bir liberal kapitalist devlete dönüşecekti ya da er geç, reformist komünistlerin yazgısı gereği iktidardaki komünistler bir sınır koymaya mecbur kalacaktı: “Pekala yeterince eğlendiniz, özgürlüğü tattınız, bu kadar yeter, artık yine sınırları biz koyacağız.” Yine bu saçmantık gereği Sovyet müdahalesi bir başka komünizmin mümkünatına dair hayali kurtarmış oldu sonuçta.
İşte burada yine bir aşk hikayesi fiilen tosladığı felaket sayesinde bir fikir olarak kurtarılır ve sonsuz selamete erdirilir. Sonuçta yaşanan felaket sonsuz aşk yanılsamasını kurtarmaya yönelik umutsuzca bir manevra gibi okunabilir. İdeolojinin fiilen nasıl işlediği burada görülür. Yüzeyde iki seviye vardır. Bir yanda büyüleyici kaza vardır, öbür yanda aşk hikayesi vardır ama ilerici liberal zihinlerimiz bunların tuzak olduğunu algılayamaz. Öyle bir tuzak ki seyircinin dikkat eşiğini düşürür ve asıl muhafazakar mesajı ona yutturur: “Zengin insanların yoksul insanların canlılığına fütursuzca el koyarak canlanma hakkı vardır.”
Kimse yok efendim.
Herşeyi netleştiren harika bir detay vardır.
Geri dön.
Kate Winslet Leonardo DiCaprio’nun öldüğünü fark edince tabi ki bağırmaya başlar: “Katiyen bırakmam, Katiyen bırakabilemem” ama aynı zamanda…
– Katiyen bırakmam. – Söz sana
…adamı itelemektedir. Dalgacı bir ifadeyle ‘kaybolan aracı’dır bu adam. Çift üretmek mantığının Hollywood’da uzun bir geçmişi vardır. Hikayenin konusu herşey olabilir, isterse dünyanın sonu olsun, bir yıldıztaşı gelsin insanlığın sağkalımını tehdit etsin ya da büyük bir savaş çıksın, her neyse. Kural olarak hep öyle bir çift vardır ki aralarındaki bağ tehlike altındadır ve çileli sınavlardan geçerek vuslata erip mutlanırlar. Bu mantık Hollywood filmlerine özgü de değildir.
İşte Reichstag
1940’ların sonlarında Sovyetler Birliğinde muhtemelen tüm zamanların en pahalı filmlerinden biri yapıldı: Berlin’in Düşüşü. Bu film İkinci Dünya Savaşını Sovyetler açısından kayda geçti. Ve bu film çift üretmek mantığına sadakatle riayet eder, inanılmazdır. Hikayenin başlangıcı Sovyetler Birliğine Alman saldırısından hemen öncedir, örnek işçi yerel kıza aşıktır ama ilişki teklif etmeye utanır, sonra Yoldaş Stalin’den bir madalya almak üzere Moskova’ya çağrılır. Orada Stalin adamın sıkıntısını, kafa karışıklığını fark eder ve Stalin adama tavsiyeler verir, hangi şiiri okuması gerektiğini falan söyler. Bu sahne maalesef kayıtlardan silinmiş çünkü arkaplanda Sovyet politikacı Beria varmış. Beria Stalin’in ölümünden sonra ‘yok hükmünde’ sayılmış ve ‘hain’ olarak infaz edilmişti. Ama senaryodan biliyoruz ki o sahne gerçekten vardı. Stalin’den aşk tavsiyesi aldıysanız vuslata mecbursunuz o yüzden ikisi birbirine sarılır. Adam kadını kaldırıp götürür, muhtemelen sevişeceklerdir. Tam o anda engel sahneye çıkar, şiddetle ve gümbür gümbür: Alman uçakları gelip bombardıman yapar.
Kes sesini. Nebahat. Sorun yok.
Kız tutsak düşer.
Bu köleler Almanların demir ellerine emanet.
Adam tabi ki Kızıl Ordu’ya katılır ve büyük muharebelerde neler yaptığını seyrederiz. Tabi filmin derin mantığına göre bütün o savaşların esas derdi çifti yeniden üretmektir. Oğlan kızı kapmalıdır. Finalde de bu olur zaten ama öyle tuhaf bir şekilde olur ki Stalin’in çöpçatanların yüce şahı olduğu teyit edilir. Bu sahnedeki gibi Stalin’in sıradan insanların arasına, kalabalığın içine çıkması hiçbir zaman yaşanmadı. Stalin uçmak konusunda, uçağa binmek konusunda paranoyaktı. Ama yine de bu sahneyi görünce ağlamıştı.
Yoldaşlar. Bugün Alman faşizmine karşı büyük zaferi kutluyoruz.
Tabi replikleri yazan da kendisiydi. Çift birbirini bulacağı zaman kız önce Stalin’i görür sonra başını çevirir ve şaşırarak sevgilisini görür, bütün savaş boyunca onu beklemiştir. Yani ancak Stalin’in mevcudiyeti üzerinden çift yeniden birbirini bulur.
– Ali! – Nebahat!
İşte ideoloji böyle işler. Filmin aleni ideolojisini kastetmiyorum, Stalin’in finaldeki konuşmasında bahsettiği özgür insanların barışın tadını çıkarmasını falan kastetmiyorum. Daha temelde yatan ideolojiyi kastediyorum. Tali bir motif gibi gözükse de, önemsiz gibi gözükse de o çiftin aşk hikayesi filmin anahtar öğesidir, filmi bütünleyen ve toparlayan öğe odur, o küçük fazlalık seyirciyi kendine çeker ve dikkatleri odaklar. İşte ideoloji böyle çalışır.
Güzel. Herşey temiz. Yağlanmış. Eylem de güzelleşecek. Hadi Charlene.
Genelde askeri disiplinin hiç düşünmeden emirleri yerine getirmek olduğu düşünülür. Kurallara itaat etmektir. Düşünmezsin, vazifeni yaparsın. O kadar basit değildir. Öyle yapsak makina olurduk. Bir şeyler daha gerekir. Bu fazlalık iki temel biçim alabilir. İlk biçim iyi huyludur, dalgacı bir mesafedir. En iyi örneği de ünlü film ve TV dizisi M.A.S.H.‘tir…
Şahingöz?
…filmde askeri doktorlar cinsel kaçamaklar yapar, sürekli şakalar yapar. Kimileri Robert Altman’ın M.A.S.H. filmini askeriye karşıtı bir hiciv eseri bile sandı ama öyle değildi. Sakın unutmayın ki bu oyunbaz şakacı askerler amirleriyle dalga geçseler bile askerliklerini kusursuzca ifa ettiler. Vazifelerini yerine getirdiler.
Bu senin için canım.
Çok daha uğursuz olan ikinci biçim ise düz askeri disiplinin müstehçen eklentisidir. Amerikalı denizcileri anlatan filmlerde hep bu müstehçenliğin bilindik cisimleşmesi olan yürüyüş şarkıları vardır. O şarkılarda saçmalıklar
– Ben bilmem birinden duydum ama – Soğukmuş diyorlar Eskimolu ama
…müstehçen/ayıpçıl hale gelir. Bunlar askeri disiplini sarsmaz, onunla dalga geçmez. Aksine onun en dahili bileşenidir. Bu ayıpçıl eklentiyi çekip alırsanız askeri makina işleyemez, durur.
Bak sen şuna. Kim varmış burada? Kıçımın komedyeni, Er Şakacı? Dürüstlüğünü takdir ediyorum. Seni öyle lanet sevdim ki evime gelip bacımı şaapsaydın bari. Pislik herif! İsmin elimde! Kıçını kurtaramazsın! Gülmeyeceksin. Ağlamayacaksın. Eşek gibi öğreneceksin. Öğreteceğim sana. Kalk şimdi! Kalk ayağa! O kıçına sahip olacaksın yoksa kafanı yerinden söküp içine sıçarım. – Evet efendim! – Er Şakacı benim güzel birliğime yazılsana?
Bence talim çavuşu, Stanley Kubrick’in Tam Metal Ceket filminde ibret veren performansıyla talim çavuşu, bence trajik bir figürdür. Onun işten çıkıp eve dönünce efendi bir adam olduğunu hayal ettim hep.
İşte tüfeğim, işte tabancam.
Bütün o ayıpçıl bağrışlar çığrışlar eğittiği sıradan askerleri etkilemek için değilse de keyfiyet kırıntılarıyla onlara rüşvet vermek içindir. Tek mesele askeri makinayı çalıştıran ayıpçıl şeyler değildir. Sadece askeri topluluklarda değil tüm insan gruplarında işleyen daha genel bir kural sözkonusudur. En geniş uluslardan, etnik gruplardan en küçük üniversite bölümlerine kadar. Sadece aleni kurallar yoktur, topluluğa dahil olabilmeniz için her zaman örtük ve yazısız ekstra bazı kurallara riayet etmelisiniz, onlar asla halk önünde ikrar edilmez ama grupla özdeşim kurabilmek için kesinlikle, mutlaka gereklidir. İngiltere’de devlet okullarında hayatın akışını düzenleyen ayıpçıl yazısız ritüelleri herkes bilir.
Tamamdır. Sağol Finchley. Tenefüsten sonra bütün kırbaçları odamda görmek istiyorum. – Tabi efendim. – Hindistan nasıldı? Beğendiniz mi? – Pek hoştu. – Bridges! Gece gündüz emek vereceğim…
Lindsay Anderson klasiği Ola ki…‘yi düşünün. Kamusal hayat demokratiktir, hocalar öğrencileriyle etkileşimler kurar, atmosfer hoştur, eğitim, arkadaşlık işbirliği ruhu vardır ama o cilalı yüzeyin altında ne dolaplar döndüğünü herkes bilir. Büyük öğrenciler küçük öğrencilere eziyet eder, cinsel istismar eder. Burada yine sadist şiddet ayıpçıllaşır. Ve yine burada mühim olan konu bütün suçu veya bütün keyfiyeti büyük öğrencilere yüklememektir. Hatta kurbanlar da bu ayıpçıl cehennem döngüsüne dahildir. Adeta topluluğa gerçekten üye olabilmek için ellerinizi kirletmeniz gerekiyordur. Bence Ebu Gureyb skandalında Amerikalı askerlerin Iraklı tutsaklara aşağılayıcı işkenceler etmeleri bile bu açıdan okunmalıdır. Tek mesele küstah Amerikalıların ötekileri aşağılaması değildir. Iraklı askerlerin oradaki tecrübesi Amerikan askeri kültürünün ayıpçıl gizli yüzünün sahnelenişiydi.
Tam Metal Ceket‘te Matthew Modine’in canlandırdığı Şakacı karakteri normal bir asker sayılabilir. M.A.S.H. tipi bir askerdir, dalgacı mesafesini korumaktadır. Askeri açıdan anlaşılır ki sonuçta en verimli asker odur. Şimdi bana gelelim. Neden birazdan burada kendimi vuracağım? İşler yolundan şaştı. Ne oldu?
Tak ve doldur!
Çıldırmak değil sadece.
Komuta! Bu benim tüfeğim. Onun gibi çok tüfek var, ama bu benimkisi.
Ayıpçıl ritüellerle fazla doğrudan özdeşim kurmaktır. Mesafeyi yitirmektir. Onları ciddiye almaktır.
İsa Peygamber adına benim banyomda ne dolaplar peşindesiniz eşşoğlueşşekler!
Ona fazla yaklaşırsanız, onunla fazla özdeşim kurarsanız doğrudan doğruya Üstben’in sesi olursanız kendinizi imha edersiniz. Çevrenizdeki insanları öldürürsünüz, sonunda kendinizi de öldürürsünüz.
Dur! / Şşş, şşş, şşş. Yarasa Adam Gotham’ı daha iyi bir yer yapmış öyle mi? Ha? Yüzüme bak. Bana bak! İşte bakın Yarasa Adam Gotham’ı böyle çıldırttı. Gotham’da kanun nizam istiyorsanız Yarasa Adam maskesini çıkaracak ve teslim olacak. Ve bunları yapmadığı her gün birileri ölecek! Bu geceden başlayarak. Sözümün eriyimdir.
Kimdir bu Şakacı?
– Oyunlar oynayacaksak…
Hangi yalana karşı çıkmaktadır?
…bir kahve alayım en iyisi. Gene mi ‘iyi polis kötü polis’ prosedürü? Sayılmaz.
Karanlık Şövalye‘nin en huzur bozucu yanı yalanı genel toplumsal ilke düzeyine çıkarmasıdır, yalanı toplumsal politik hayatı örgütleyen ilke saymasıdır. Buna göre toplumların istikrarlı işleyişi ancak yalan temelinde sürebilir. Buna göre hakikati söylemek Şakacıda cisimleştiği haliyle yıkım demektir, toplumsal nizamın dağılması demektir.
Kafadan başlanır mı? Kurbanın zihni bulanır. Sonraki darbeleri hisset…
Finale doğru yalan işlev olarak her tutanın elini yaktığı için elden ele dolaşan bir yük olmuştur. Önce Harvey Dent vardır.
Pekala. Yarasa Adam’ı gözaltına alın…
Yalan söyleyen savcı vardır.
– Yarasa Adam benim.
Yarasa Adam maskesinin ardında kendisinin olduğunu iddia eder. Daha sonra Gordon vardır, dürüst bir polistir, Yarasa Adam’ın dostudur, kendi ölümünü yalandan sahneler.
Beş ölü var. İkisi polis. Süpüremezsin bunu.
En sonunda Yarasa Adam bizzat suçları üstlenir
– Ama Şakacı kazanmamalı.
savcılıktan suçluluğa geçen Harvey Dent’in cinayetlerini üstlenir…
Gotham gerçek kahramanına muhtaç.
…böylece halkın kanuni düzene duyduğu güven sarsılmamış olacaktır. Bu fikre göre eğer sıradan vatandaş kanuni düzenin nasıl içten çürümüş olduğunu öğrenirse herşey çöküp yıkılabilir, o halde düzeni korumak için bir yalan gerekir.
Bir kahraman. Hak etmediğimiz bir kahraman, ama muhtaç olduğumuz kahraman. Şövalyeden aşağı kalmaz, pırıl pırıl.
Tabi bu fikir yeni değil. Eski bir muhafazakar hikmettir, asırlar önce birçok filozof, Platon Immanuel Kant, Edmund Burke bunu söylemişti. Bu fikre göre hakikat fazla kuvvetlidir, ağır gelir. Politikacılar da sinik/alaycı olmalıdır yani hakikatin ne olduğunu bilse de sıradan vatandaşa Platon’un ‘asil masal’ dediği şeyi anlatmalıdır yani yalan söylemelidir.
Eee Birleşik Eyaletler biliyor ki Irak’ta kitle imha silahları vardır. Birleşik Krallık biliyor ki kitle imha silahlarına sahiptirler. Yeryüzündeki her ülke, en azından istihbaratı çalışanlar Irak’ın kitle imha silahları olduğunu bilir. Bu silahlar 45 dakikada fırlatılabilir, kendi Şii nüfusunu da hedef alabilir. Seçimi ona bıraktık, eğer silah bırakmazsa Amerika Birleşik Eyaletleri liderliğinde bir ittifakla barış adına ona silah bıraktıracağız.
Açık konuşalım. Bir devlet düşünün, kamusal iktidar sistemi düşünün, istediğiniz kadar meşru olsun, medyatik eleştiriye tabi olsun, demokratik seçimler yapılsın, herşey olsun, halka hizmet ettiğine inanılsın. Öyle bile olsa en demokratik devlet iktidarı bile nasıl işlediğine yakından bakılırsa görülür ki gerçekten otorite sergileyebilmek için, ki otoritesiz iktidar olmaz, bilindiği gibi hep satır aralarında şu mesajı vermelidir: “Tabi tabi seçimler yoluyla meşrulaştık ama aslında canımız ne isterse onu yapabiliriz size”
Çünkü öyle olması gerekiyor. Çünkü bazen hakikat yetmez işte. Bazen insanlar daha fazlasına layıktır. Bazen insanlar inandıkları için ödül almayı hak ederler.
Popüler beylik laflardan birisi şiddet eylemleriyle karşılaşınca Fyodor Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’indeki ünlü özdeyişe başvurmaktır: “Tanrı yoksa herşeye müsaade vardır.” Bu özdeyişle ilgili ilk sorun elbette Dostoyevski’nin aslında böyle bir şeyi hiç söylememiş olmasıdır. Dostoyevski’ye atfedilen bu cümleyi ilk sarfeden kişi 1943’te Sartre’dı. Ama asıl sorun bu cümlenin yanlış bir önerme oluşudur. Bunu anlamak için mevcut vaziyete kısaca bakmak yeterlidir. Doğrusu şudur: Tanrı varsa herşeye müsaade vardır. Tanrı’ya inanmakla kalmayıp kendini ilahi iradenin doğrudan enstrümanı sayanlar için herşeye müsaade vardır. Eğer öz-algınız veya meşrulaşma şekliniz sizi ilahi iradenin doğrudan enstrümanı kılıyorsa o zaman elbette ahlakın gerektirdiği küçük hesaplar silinip gider. Tanrının doğrudan enstrümanıysanız önemsiz detaylara takılmazsınız. ‘Dinsel köktenciler’ işte böyle çalışır ama sadece onlar değil. Totaliterliğin her çeşidi bu şekilde çalışır, hatta kendini ateist sayanlar bile.
Stalinciliği düşünelim. Resmiyette Stalincilik ateist Marksist teoriye dayanır ama Stalinci bir politik sözcü veya önderin öznel yaşantısına yakından bakılırsa görülür ki o canı ne isterse onu yapan küstah bir Sahip gibi değildir. Aksine Stalinci kusursuz bir hizmetkar gibidir. Stalinci evrenin dayanağı psikanalitik teoride ‘Büyük Öteki’ denen şeydir. ‘Büyük Öteki’ Stalinci evrende birçok farklı isim altında mevcudiyetini hissettirir. Bu isimlerden en meşhuru da komünizme götürecek tarihsel ilerlemenin zorunluluğudur. Veya ona kısaca ‘tarih’ denir, Tarih bizzat ‘Büyük Öteki’dir. Tarihsel aşamaların zorunlu dizilişi olarak Tarih. Bir komüniste göre kendisi tarihsel zorunluluğu gerçekleştirecek bir enstrümandan ibarettir. Halk, efsanevi ‘Halk’, totaliter önderin hizmet ettiği Halk, fiilen varolan bireylerden, insan gruplarından oluşmaz. Hayali-ideal bir atıf noktasıdır öyle ki mesela komünist iktidara isyan edildiği zaman 1956’da Macaristan’da olduğu gibi halkın ezici çoğunluğu direnişe geçse bile, ayaklansa, rejime itiraz etse bile şöyle diyebilirler: “Hayır onlar bireylerden ibaret, asıl halk onlar değil”
Şöyle suçlamalar geldiği zaman: “Aman allahım bu dehşet veren eylemleri nasıl yapabildin?” İsterseniz şöyle diyebilirsiniz, standart Stalinci mazeret şudur: “Elbette zavallı kurbanlara içim kan ağlıyor ama bunun sorumlusu ben değilim ki. Ben sadece ‘Büyük Öteki’ adına hareket ediyordum. Ben aslında kedileri severim çocuklara bayılırım” falan filan. Stalinci önderlerin ikonografisinde hep böyle şeyler vardır. Stalinciler hep Lenin’in çocukları ve kedileri sevdiğini anlatırdı. Bununla kastedilen şudur: Birçok infaz emri vermiş olsa da Lenin’in yüreği başka türlü atıyordu, bunlar onun için sadece vazifeydi, tarihsel ilerlemeye hizmet etmesiydi.
Stalinciliği boşa düşürme yolu önderle dalga geçmek değildir hatta buna müsaade de edilir, daha ziyade Stalinci önderi meşrulaştıran efsanevi atıf noktasını boşa düşürmelisiniz: ‘Halk’ı. Miloš Forman’ın en iyi eserleri olan erken dönem Çek filmlerini ben böyle okuyorum. Kara Petro, Sarışının Aşkları, ve İtfaiyeci Balosu tam da sıradan halkla dalga geçer. Gündelik rahatseverlikleriyle aptallıklarıyla, bencil şehvetleriyle ve benzeri şeylerle.
Hadi, daha canlı! Yürüyün! Hadi kızlar gülücük saçın, daha mutlu! Sol, sağ, sol…
Bunun küstahça bir tavır olduğu zannedilebilir ama öyle değildir, bence bu yolla Stalinci evrenin yapısı tamamen boşa düşürülebilir. Önderlerin önder olmadığını sergilemeniz yetmez çünkü her zaman şöyle diyebilirler: “Yoo biz de sizin gibi sıradan vatandaşız.” Hayır! Son atıf noktası görevi gören efsanevi ‘Halk’ın yokluğu sergilenmelidir. Peki nedir bu ‘Büyük Öteki’? Her ideolojik söylemin temel öğesidir. Birbiriyle çelişen iki yönü vardır. Bir yandan elbette ‘Büyük Öteki’ işlerin gizli düzenidir, mesela ilahi akıldır, kaderdir vesaire, yazgıları denetleyen şeydir. Ama ‘Büyük Öteki’nin bu yönü yani sözcülerine anlam güvencesi sağlaması pek ilginç sayılmaz.
Çabuk üstünü giyin.
‘Büyük Öteki’nin asıl ilginç yönü zevahir düzeni olmasıdır. Yasaklanan birçok şeyin yasaklanmış olmaktan öte ‘Büyük Öteki’ nezdinde yoksayılması gerekir.
Çabuk… Eyvah…
Zevahir sözcüsü olarak ‘Büyük Öteki’nin çok iyi bir örneği David Lean’in şaheseri Kısa Karşılaşma‘da gevezelik eden işgüzar karakterdir. Filmin daha en başında iki aşık, Celia Johnson ve Trevor Howard küçük bir tren garının kafeteryasında son kez buluşurlar.
Leyla, ne hoş sürpriz. Ah Dilek. Canım pilim bitene dek dükkan dükkan gezdim. Ayaklarım kopacak, boğazım da kurumuş. Pastanede çay içecektim aslında ama inan ki treni kaçırmaktan korktum, oh be. – Bak bu Doktor Hayri. – Nasılsınız? Rica edersem beni kırmayıp çayımı getirebilir misiniz? İnanın şuradan şuraya adım atacak halim kalmamış.
Bu durum neden bu kadar ilginçtir? Çünkü bir yandan bu sinir bozan hanımefendiyi davetsiz misafir saymaktan kendimizi alamayız.
– Trenin geldi. – Biliyorum. – Ah bizimle gelmiyor musunuz? – Yok ben öbür tarafa gideceğim. – İşyerim Çorlu’da. – Anlıyorum. Şu anda pratisyenim. Doktor Hayri haftaya Afrika’ya gidecek. Ah ne heyecanlı.
İki aşık son dakikalarında bile başbaşa kalamazlar, aralarında hiçbirşey yokmuş gibi yapıp zevahiri kurtarmaları gerekir, herhangi bir rastlaşma gibi davranmaları gerekir.
Koşmazsa treni kaçıracak. Ta öbür platforma yetişmesi gerekecek.
İşte ‘Büyük Öteki’nin işlevi budur. İstikrar için bir ‘Büyük Öteki’ figürüne gerek duyulur ve onun nezdinde zevahir kurtarılır.
Gara vardığımda tam otuz saniye kalmıştı Nasıl uçup gittim bilemezsin.
Ama işler o kadar basit midir? Müteakip sahnede Celia Johnson çaresizlik içindedir, aşkını bir daha asla göremeyecektir.
Evet hoş biriymiş. – İyi tanır mısın? – Yok pek tanımam. Doğrusu hiç bilgim yok onun hakkında. Vallahi canım, ben var ya bayılırım şu doktorlara.
Sonra Celia Johnson’ın aklından geçenler duyulur.
Keşke sana güvenebilseydim. Keşke bilge ve nazik bir dost olsaydın, böyle gıybetçi bir tanış olmak yerine, yıllardır tanırım seni ama umursadığım söylenemez.
Celia Johnson’un saplandığı bu açmaz nasıl bir şeydir? Filmde o aslında iki ‘Büyük Öteki’ arasında kalmıştır. Bir yanda kocası vardır, ideal bir dinleyicidir ama aşkını ona itiraf etmesi katiyen düşünülemez.
Ferit. Ferit. Sevgili Ferit. Sana söylemek istediğim öyle çok şey var ki. Bunları anlayabilecek kadar bilge ve nazik olan tek insan sensin. / Tillahı gelse beni İstanbul’dan ayıramaz evimden ve alıştığım şeylerden ayıramaz. Sonuçta her insanın kökleri vardır değil mi? Ah tabi tabi, insanın kökleri vardır.
Öbür yanda bu aptal kişiye herşeyi itiraf edebilir ama biraz bile güvenemiyordur.
Keşke çenen dursaydı. Keşke her işe karışıp maydanoz olmasaydın. Keşke ölseydin. Yok öyle demek istemedim. Saçmaladım, kabalık ettim ama keşke çenen dursaydı. – Canım işte döküldü iyice ‘sosyal ortam berbat’ dedi, ‘taşralı bunlar hepsi görgüsüz’ dedi. – Ah Dilek. – Ne var canım? İyi değil misin?
İşte vaziyetin trajedisi böyleyken böyledir. Bireyler tam olarak varolabilmek için bir ‘Büyük Öteki’ kurgusuna gerek duyarlar. Öyle bir sözcü olmalıdır ki vaziyetin kaydını düşmelidir. Hakikat o sözcüye/muhatapa nakşedilecektir, orada ikrar edilecektir, herşey itiraf edilebilecektir. İyi de, ya öyle bir muhatap yoksa? 1990’ların başında Yugoslavya sonrası savaşta Bosna’da tecavüz edilen birçok kadın bu büyük çaresizliği yaşadı. Yaşadıkları dehşeti atlattılar ama hakikati söyleyebilmek için sağ kalmışlardı. Sağ kalınca, kaldılarsa korkunç bir şeyi fark ettiler: Onları dinleyecek kimse yoktu aslında. Cahil ve sıkkın bir memura veya akrabaya anlattıklarında çoğu kez ayıpçıl imalarla karşılaştılar “Sen de biraz zevk almadın mı aslında tecavüzünden” gibi gibi. Böylece Jacques Lacan’ın şu iddiasını teyit ettiler: ‘Büyük Öteki’ yoktur. Sanal/görcül bir ‘Büyük Öteki’ olabilir ama ona hiçbirşey itiraf edilemez. Veya ‘Gerçek Öteki’ olabilir ama o da görcül alana erişemez. İnsan tek başınadır.
Bence Kafka şu konuda haklıydı: Çağdaş seküler dinsiz insanlar için bürokrasi, resmi bürokrasi, ilahiyat boyutuna açılan sonuncu kapıdır. Brezilya‘nın bu sahnesinde bürokrasinin keyfiyete içtenlikle bağlandığı görülür. Resmi bürokrasinin nüfuz edilemez tümgüçlülüğünde ilahi keyfiyet barınmaktadır.
İsmim Nuri, Verim Bey, Zeki Nuri.
Bürokratik angajmanın yoğun telaşı hiçbir işe yaramaz.
Seni aramızda görmek güzel.
Tam bir amaçsızlık performansı olarak yoğun bir keyfiyet üretimiyle ilanihaye yinelenmek içindir.
Aramızda kalsın Nuri ama… Yok yok! …daire… Arşiv hastirsin! …güncellenmek üzere ve de… Ah! İşte burası. Senin kendi numaran senin kendi kapında. Senin kendi ofisin de o kapının arkasında. Tebrikler, DZ-015. Ekibe hoşgeldin. Evet. Olmaz. İptal edin. Maliyeye iki nüsha gidecek.
Bu sahnenin kontrpuanı da filmin başlarında bir diğer harika sahnedir.
Arif Tatar, ısıtma mühendisi, hizmetinizde.
Kahraman evinde çıkan tesisat arızasını devlet kurumuna tamir ettirmeye çalışır.
– Merkezi Hizmetler’den mi geldiniz? – Hah!
Tabi iki adam gelir, formlar doldurturlar, hiçbirşey yapmazlar.
Merkezi Hizmetler’i çağırmıştım.
Sonra asıl devirici figür çıkagelir: esrarengiz bir tesisatçıdır, Robert De Niro canlandırır…
Bir dakika. O tabancayla ne yapacaksın? Tedbir efendim. Sadece tedbir.
…kahramana şöyle der: “Sen yeter ki arızayı söyle” ve derhal tamir edeceğini söyler. Bu da elbette bürokrasiyi rencide eden bir davranıştır.
Nasıl yani yasadışı mı bu iş? Sağol. Dinle evlat, bu işte hep birlikteyiz. Hadi.
Olağan ilahiyat evreninde Tanrı, toplum gibi yüksek otoriteler vazifenizi size dayatırlar, siz de onu yapmakla yükümlüsünüz. Kökten ateist bir evrende ise sadece vazifeyi yapmakla yükümlü değilsiniz, vazifenizin ne olduğunu kararlaştırmak da sizin sorumluluğunuzdadır. Öznellik dahilinde insanın kendini yaşama tarzında asgari bir histeri hep barınır. Histeri nedir? Histeri… toplumsal, simgesel kimliğinizi sorgulama tarzınızdır.
Tanrı olduğundan emin misin? Ya şeytansa ne olacak? Emin değilim. Hiçbirşeyden emin değilim. Şeytansa kovarız gider. Ya Tanrıysa ne yapacağız? Tanrıyı kovamazsın herhalde?
Histeri en temelde nedir? Kimliğimi tanımlayan otoriteye yönelen bir sorudur: Şöyle der: “Neden senin dediğin gibi olayım ki?” Psikanaliz teorisinde histeri sapkınlıktan çok daha deviricidir. Sapkın için belirsizlikler yoktur, histerik konum ise şüphecidir ve çok verimli bir konumdur. Bütün yeni icatlar histerik sorgulamadan çıkar ve İseviliğin biricik karakteri bu histerik sorgulamayı özne olarak Tanrıya aktarmasıdır.
Kim o? Kim peşimdeki? Sen misin?
Bu dahiyane fikri işleyen İsa’nın Son Ayartısı‘nda, Kazantzakis romanında ve Scorsese filminde, İsa’ya gençliğinde kendisinin Tanrının Oğlu olmakla kalmayıp bizzat Tanrının kendisi olduğu söylendiği zaman İsa bunu hemen kabullenmez. Genç İsa açısından bu haber travmatiktir: “Allahım neden öyleyim? Gerçekten öyle miyim?” İseviliği istisnaya dönüştüren o biricik noktaya nasıl varıldı? Herşey Eyüp kitabıyla başladı. Eyüp’ün kara bahtını herkes bilir. Herşeyi kaybetmiştir. Evini, ailesini, sahip olduğu herşeyi… Üç dost ziyaretine gelir ve her biri ayrı ayrı Eyüp’ün şanssızlığını makulleştirmek ister. Eyüp’ü üstün kılan özellik o derin anlamı kabul etmemesidir. Eyüp kitabının sonuna doğru Tanrı bizzat çıkageldiği zaman Tanrı Eyüp’e hak verir. İlahiyatçı dostların Eyüp’e söylediği herşeyin fol/yanlış olduğunu ve Eyüp’ün söylediği herşeyin sahi/doğru olduğunu söyler. Afetlerde anlam aranmaz. Acıyı makulleştirmemek yönünde atılan ilk adım buydu.
Pir, benimle kal, terk etme beni.
Musevi-İsevi tezatlığı kaygı-sevgi tezatlığı gibidir. Bu fikre göre Musevilerin Tanrısı başkasının arzusuyla açılan obruğun Tanrısıdır. Korkunç şeyler yaşanır, Tanrı yetkilidir ama ‘Büyük Öteki’ Tanrı’nın ne istediği meçhul kalır. İlahi arzu nedir? Bu travmatik deneyimi adlandırırken Lacan İtalyanca ‘che vuoi?’ tabirine başvurdu: “Ne istiyorsun?” O ürküten soru: Ama sen benden ne istiyorsun ki? Bu fikre göre Musevilikte bu kaygı direşir, Tanrı hep muammalı, ürkütücü başkasıdır. Sonra İsevilik bu gerilimi sevgi yoluyla çözüme bağlar. Oğlunu kurban veren Tanrı sevgisini göstermiştir. Böylece köklü kaygı durumu hayali ve hatta duygusal bir çözüme kavuşmuştur.
Pir, affet onları.
Bu çözüm haklı olsaydı İsevilik Museviliğin ideolojik tersyüzü olurdu, kuvvetli Yahudi içgörüsünün edilgen versiyonu olurdu. Ama bence İsevi jestin çok daha köklü bir okuması var. Scorsese filmindeki çarmıh sahnesi de aynı yöne işaret eder. Haçta ebediyete intikal eden şey işte o ‘Büyük Öteki’nin güvencesidir. İseviliğin bu mesajı kökten ateisttir. İsa’nın ölümü ne bir selamete erdirme ne de ticari alışveriştir, İsa’nın acısı günahların ödemesi değildir. Kime ödemek? Ne için? vesaire. Yalnızca hayatın anlamını emniyete alan Tanrının bozunumudur. O ünlü cümle de bu anlama gelir: “Eli eli lema şevaktani?” “Pir, neden beni terk ettin?”
Pir, neden beni terk ettin?
İsa ölmeden hemen önce psikanalitik terimlerle ‘öznel yoksunlaşma’ yaşar. Simgesel özdeşim sahasının tamamen dışına adım atar. Simgesel otoritelerden oluşan sahanın tamamını, ‘Büyük Öteki’ sahasının tamamını iptal eder, askıya alır. Tanrının ne istediği tabi ki meçhul kalır çünkü Tanrı yoktur. Aynı İsa şunları da söyler: “Kılıç getirdim huzur değil.” “Anandan babandan nefret etmiyorsan beni takip edemezsin. ” Elbette bunlar ebeveynlere yönelik nefret veya cinayet telkini değil. Bence aile ilişkileriyle kastedilen şey hiyerarşik toplumsal ilişkilerdir. İsa’nın mesajı şudur: Ben ölüyorum ama ölmemi hayra yorun. Tek başınasınız, özgürlükle başbaşasınız, Kutsal Ruh’ta olun, Hülya Espri’ye katılın yani inananlar topluluğuna. ‘İkinci Varış’ ile İsa’nın bizzat geri döneceğini düşünmeyin. İnananlar bir kurtuluş ittifakı kurunca İsa zaten oradadır. İşte bu yüzden bence gerçek ateizme giden yol İsevilikten geçer. İsevilik çok daha ateisttir. Bilindik ateistler ‘Tanrı yoktur’ diye iddia etseler de ‘Büyük Öteki’ne belli bir güven duymaya devam ederler, ona farklı isimler takarlar, doğal zorunluluk derler, evrim derler, vesaire. Sonuçta insanlar yine evrimin ahenkli bütünlüğüne falan gömülüverir, oysa ikrar edilmesi zor olan asıl gerçek ‘Büyük Öteki’nin yokluğudur. Anlam güvencesi veren hiçbir atıf noktası olmayışıdır.
John Frankenheimer’ın İkinciler filmindeyiz. Gözlerden kaçan bu Hollywood şaheseri 1966’da çekildiğinde sınırsız hazcılık vazeden hippilerin devri henüz sürmekteydi: “Hayallerini gerçekleştir, hayatını dolu dolu yaşa.” Filmde anlatılan işadamı orta yaşların sonuna gelmiştir, yabancılaşmıştır, hayatı renksizdir, sonra bir gün kaderini değiştirmeye karar verir. Bir dostu aracılığıyla temas kurduğu esrarengiz kuruluş ona bir teklif sunar. Adamın hayatını yeniden yapılandırarak baştan başlatacaklardır.
Maliyet 30 bin dolar civarında seyreder, bunun size çok yüksek geldiğinin farkındayım ama size yapılacak kapsamlı estetik ameliyatın yanısıra KTD’nin fiziki boyutlarınıza ve tıbbi özelliklerinize eksiksizce riayet eden taze bir ceset bulması da gerekiyor. KTD? Kadavra Temin Dairesi.
Bir ceset temin ederler, değiştirerek adama benzetirler. Sanki kaza eseri ölmüş gibi bu cesedi yerleştirirler ki polisler adamı öldü zannetsin.
Bay Ilısu siz bizim için büyük bir başarısınız.
Sonra kuruluş ona alternatif bir hayat kurar. Los Angeles civarında iyi bir villaya yerleştirir, hatta sahilde yürüyüş yaparken görüp tanışıversin diye hoş bir bayan bile ayarlarlar. Yeniden doğmuş gibidir. Artık sıkıcı bir işadamı değil çağdaş bir ressamdır…
Taner Ilısu.
…ve Taner Ilısu adını alır. Taner’i Rock Hudson canlandırır. Sonra yeni aşkı Nuray onu hayata katmaya çalışır hatta onu herkesin sarhoş olduğu ve soyunup dans ettiği bir şarap partisine bile götürür. Hiçbir sorun yok gibidir ama Taner Ilısu eski hayatını özlemeye başlar. Geçmiş hayatı gitgide daha çok zihnine dadanır. Nihayet dayanamaz, kuruluşla temasa geçer ve onlara eski hayatına geri dönmek istediğini söyler. Gizemli şirketin patronu nazikçe ezen bir nevi…
– Merhaba evlat.
…pederane üstben figürüdür ve ona hakikati söyler. Yeni hayatına uyumlanamayınca şirketi hayal kırıklığına uğratmıştır.
Doğrusu hayallerine kavuşma işini kotarabileceğini ummuştum. Ne? Dedim ya, hayallerine kavuşma işini becerebileceğini sanmıştım. Buna istersen hüsnükuruntu diyebilirsin evlat ama hayat zaten hoş bir kuruntudur. Hiç durmadan gayret göstermen gerekir. Vazgeçmemelisin… ve hata yapıp hayalleri tehlikeye atmamalısın.
Yolundan şaşan neydi? Sorun şu ki adamın geçmişi maddi varoluş olarak silinmişti.
Hadi bakalım araban geldi. – Ne? – Ameliyata!
Yepyeni bir çevrede yaşıyordu, yeni işi, yeni dostları vardı. Değişmeden kalan tek şey hayalleriydi çünkü şirket onun hayatını baştan başlatırken, ona yeni bir varoluş ayarlarken, sadece onun hayallerini kılavuz edinmişlerdi. Kurduğu hayaller yanlış hayallerdi, ideoloji teorisinin vardığı derin sonuç budur.
Unutma evlat. Hayal için sürekli gayret göstermeliyiz. Hatadan ders çıkarılır. Boşa gitmemiştir. Bunu aklından çıkarma.
Ameliyat salonuna götürülürken ürküten hakikati anlar. Hayatı baştan başlatılmayacaktır, baştan başlatılacak bir başkasının kadavrası yapılacaktır. Hayaller sahasında bir ayrım koymalıyız: Doğru hayaller sahiden mevcut toplumun ötesindeki bir boyuta işaret eder. Yanlış hayaller ise tüketimciliğin idealleştirilmiş birer yansımasıdır, mevcut toplumun ayna görüntüsünden ibarettir. Hayallere öylece teslim olmazsınız, hayal sırrına erilmez derinliklerden gelip hayatınıza el koymaz. Psikanalizden ve sinemalardan varılan temel sonuç budur: Hayallerinizden sorumlusunuz. Hayalleriniz arzularınızı sahneler, arzularınız da nesnel olgular değildir. Onları yaratmışsınız, sürdürmüşsünüz, onlardan sorumlusunuz.
Buradaki antik göl yatakları beş on milyon yıl önce oluşmuştur.
Zabriskie Noktası‘ndaki toplu cinsel parti sahnesi 1960’ların hippi devriminde yolundan şaşan işlerin hoş bir mecazıdır. 1970’te Zabriskie Noktası çekildiğinde 1960’ların asıl devrimci dalgası geri çekilmeye başlamıştı. Bu toplu cinsel parti sahnesi sanki mevcut toplum nizamını deviriyor gibidir ama çiğneyici gözüken faaliyetleri estetikleştirerek egemen ideolojiye geri kazandırıyor gibidir de. Antonioni bu sahnenin mevcut kısıtlamaların ötesine geçtiğini hayal etse de doğrusu aynı sahne bir reklam filmine de yakışırdı. Özgürlüğün ilk adımı hayat tarzınızı hayallere uydurmak değildir, önce hayal tarzınızı değiştirmelisiniz. Bu elbette can yakar çünkü bütün doyumlar hayallerden gelir.
Ulu büyük komutan önder Mao dünyayı sarsan bir çağrı yaptı: Devlet işlerine angaje olmalısınız ve büyük proleter Kültür Devrimini nihayete erdirmelisiniz.
20’nci yüzyılın büyük devrimci hareketlerinde Rusya’da, Küba’da, Çin’de büyük bir mesele şuydu: Toplumsal vücudu sahiden değiştirdiler ama eşitlikçi komünist toplum asla gerçekleşmedi. Hayal hep eskisi gibi kaldı ve sonunda kabusa dönüştü. Bugün radikal solculardan kim kaldıysa sihirli bir olay sonucunda nihayet asıl devrimci öznenin uyanmasını bekliyor. Oysa son zamanlarda yaşananlar idrak edilirse, asıl devrimci kuvvet kapitalizm olmuştur. Sadece ‘kendine devrimci’ olsa bile. Nasıl oluyor da yeryüzünde yaşamın son bulması, bir yıldıztaşının gelip çarpması tahayyüle sığıyor da minik bir ekonomik düzenleme tahayyüle sığmıyor? Belki de mümkünat hesaplarını yoluna koyma zamanıdır, gerçekçi olup ekonomik açıdan imkansız gözüken şeyleri talep etme zamanıdır artık. Şaşırtıcı patlamalar, Occupy Wall Street protestoları, Yunanistan’da kitle eylemleri, Tahrir meydanında kalabalıklar, hepsi farklı bir geleceğe yönelik saklı bir potansiyelin şahitleridir. O gelecek gelecek mi? Bunun hiçbir güvencesi yok. Binince geleceğe ulaştıran bir Tarih Treni yok. Herşey size bağlı, iradenize bağlı. Devrimci kalkışmalarda bir enerji veya ütopyacı hayaller sahnelendiğinde toplumsal patlamanın vardığı tek netice ‘dostlar alışverişte görsün’ olduğunda bile neticeye etki etmeyen o enerji fazlası direşir, gerçeklikte direşmez ama dadanan bir hayalet olarak, kurtarılmayı bekleyen bir hayal olarak direşir. İşte bu anlamda, unutmayın ki radikal özgürleşme politikasına angaje olduğunuz her seferinde Walter Benjamin’in yüz yıl önce söylediği gibi her devrim, eğer sahici bir devrimse sadece geleceğe yönelerek kendi kendisini kurtarmaz, aynı zamanda geçmişte başarısız kalmış devrimleri de kurtarır. Bütün o hayaletler, geçmiş devrimin yaşayan ölüleri, tatminsizce ortada gezinen ruhlar, nihayet yeni özgürlükte evlerine ulaşacaklardır.
Donarak ölüyorum belki ama benden asla kurtulamayacaksın. Dünyanın bütün buzları gelse sahi bir fikri öldüremez.






























Geri bildirim: Nesnel dalga — derleme | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Slavoj Žižek: Sapkın Kılavuz İdeoloji | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Sapkın Kılavuz İdeoloji: Toplantı | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Sapkın Kılavuz İdeoloji: İkinci Toplantı | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Sapkın Kılavuz İdeoloji: Üçüncü Toplantı | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Slavoj Žižek’in Prag Baharı Üzerinden Türkiye’deki Darbeler ve Devrimci Fantaziler — DeepSeek | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: GEÇİŞ KRİZİ ⚠️⏳🚪 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Geistesfront 🏛️🧠💫 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Dökülmedi, Ben Kestim: Skinhead ile Egghead’in Spekülatif Özdeşliği | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: It Didn’t Fall Out, I Cut It: The Speculative Identity of the Skinhead and the Egghead – Žižekian Analysis