Görcül Gerçek belgeselinin Türkçe altyazı dökümüdür.
Slavoj Žižek: Görcül Gerçek 11 Aralık 2003, Londra
Bugün herkes sanal gerçeklikten söz ediyor ama sanal gerçeklik açıkçası pek hüzünçlü bir fikir. Onun tek anlamı yapay dijital bir ortamda gerçek yaşantıları yeniden üretmektir. Oysa bugün olan biteni anlamak için çok daha mühim ve ilginç olan konu, sanal gerçekler değil de, görcül gerçeklerdir. Yani demek istediğim şu: gerçek bir tesir olur, gerçek etkiler yaşanır, ama onları yaratan, oluşturan öğeler henüz tam olarak varolmayan, kuvveden fiile geçmemiş varlıklardır. Görcül gerçek ne anlama gelir? Birçok anlama gelir, sürüsüne bereket anlama gelir. En azından üç anlama gelir: Eğer çıkış noktanız ünlü Lacancı üçleme: imgesel, simgesel ve gerçek olursa o zaman eldekiler de basitçe: imgesel görcül, simgesel görcül ve gerçek görcül olur. Önce ilk ikisinden başlayalım, kolay olanlardan… sonra nasıl olsa büyük konuya geliriz: gerçek…
İmgesel görcül: nedir bu? Bariz değil mi: en sıradan gündelik yaşantınıza, kendinizin ve başkalarının yaşantısına bakarsanız, başka insanlarla muhabbetinizde fenomenal açıdan, yani onları dosdoğru algılayışınızda öbür insanın imgesinden soyutladığınız, muhatabınızın imgesinden sildiğiniz kimi unsurlar vardır. Çünkü onları sürekli akılda tutmak insanı utandırır. Mesela sizinle konuşuyorum: elbette akılcı olarak biliyorum ki siz dışkılarsınız, terlersiniz, daha neler neler yaparsınız ama harfiyen söylüyorum: Sizinle münasebetimde size dair algıladığım imgede bunlar yoktur. Yani sizinle kurduğum münasebette aslında gerçek sizle ilgilenmem. Sizin görcül imgenizle ilgilenirim. Ve bu imge gerçeklik taşır, çünkü o, sizinle ilgilenişimi yapılandırır. Bu imgesel damıtma işlemi olmazsa olmaz. Bunun harika bir tersten delili James Joyce’un karısı Nora’yla mektuplaşmalarıdır, bildiğim kadarıyla orada çok çok ileri gittiler, neredeyse nihayete erdiler. Birbirlerini bedenlerinin kaba gerçekliği içinde sonuna kadar kabullendiler. Sanki bütün sesler, kötü kokular, vesaire. Bunları bile cinsel münasebetlerine kattılar. İnanılmaz bir şey. Joyce’ta buna hayranım.
Neyse geçelim. Temel düzeylerin ilki bu oluyor: imgesel görcül, diğer insanlarla kurduğunuz münasebetleri belirleyen görcül imge anlamında. Görcül imge, şu demektir: münasebetiniz gerçek insanlarla bile olsa, bir şeyleri silersiniz… Diğer kişinin kimi katmanları sanki namevcutmuş gibi düşünür ve davranırsınız.
Temel düzeylerin ikincisinde işler biraz karışır: simgesel görcül. Çok temeldir bu. Herkesin iyi bildiği bir tecrübeyi düşünelim: yetki ile karşılaşma. Diyelim ki pederane yetki ile karşılaşma. Bariz değil mi: bu yetki şayet işleyecekse şayet nüfuzu, tesiri korunacaksa… (hoş bir saçmantık=paradoks var burada) şayet faal bir yetki olabilecekse görcül kalmaya mecburdur. Görcül, yani tehdit halinde kalmalıdır. Eğer yetki fazla dosdoğru sahnelenirse (saçmantık gereği) acziyet işareti sayılıverir. Somut olarak: Bir baba şayet sahiden otoriterse sizi dövmeye ya da size bağırmaya filan gerek duymaz. Sadece tehditkar bir nazar, bir bakış atar ve ona riayet edersiniz. Eğer babanızın tepesi atarsa, size tokat atarsa, bağırıp çağırırsa falan filan, belki fiziksel anlamda acı verebilir ama kabul etmelisiniz ki bu tip güç gösterilerinde hep gülünç ve acizce bir yan vardır. Kudurup patlayan kişi adeta bir kukla veya soytarıya benzemiştir.
İşte bu örnekte açıkça görülür: simgesel yetkinin işleyebilmesi için (ki saçmantık budur, vurgularım) görcül kalması şarttır. “Görcülleşse bile faal kalır” demiyorum yani. Hayır! Faal olması ANCAK görcül kalmakla olur. Eğer fiiliyata geçerse, tehditin gereği yapılırsa, baba sizi döverse, size bağırırsa… kendi babalığını çürütmüş olacaktır. Yetkisi boşa düşer, taslamaya indirgenir.
Simgesel düzeyde görcül boyutun işleyişine dair bir başka örnek de inançlardır. İnançlarımızın bugün ne kadar görcül olduklarının farkında mıyız? İnancın görcül olmasıyla kastettiğim, başkalarına atfedilmiş, varsayılmış olmasıdır. Fiiliyatta yoktur, görcüldür yani gerçekte kimsenin inanması gerekmez, bir başkasının inandığını varsaymanız yeterlidir. Söylemeye neredeyse utandığım temel örnek: anababaysanız, küçük çocuklarınız varsa… Noel baba. Elbette biri size “Noel babaya sahiden inanıyor musun” diye sorsa “Yok canım, inanır gibi yapıyorum, çocuklarım için… onların düşleri kırılmasın diye” dersiniz ama oyunun nasıl sürüp gittiği belli. Çocuklara sorsanız onlar da: “Yok canım, biz de salağa yatıyoruz, anababamız hüzünçlenmesin ve hediyeler alsınlar” derler. Ama sadece çocuklarda yaşanmıyor bu durum. Politik yaşamda bile vaziyet böyledir bana kalırsa.
Şimdi bu alaycı denen çağda (ki aslında ironik bir çağdır çünkü inançlarda yaman bir ironi vardır) bu alaycı denen çağımızda, bana sorarsanız kimsenin demokrasiye falan inandığı yoktur ama olsun, zevahirin bozulmasını istemeyiz. Saf görcül öyle bir nazar vardır ki o nazarın düşlerini kırmayı hiç istemeyiz. O nazarı masum ve cehil tutmaya mecburuz ve onun memnuniyeti için “show must go on!” Öyle bir saçmantık ki bu, kimse bilfiil inanmasa bile herkesin bir başkasının inandığını varsayması yeterlidir ve sonuçta o inanç faal kalır, yani gerçekliği yapılandırır, işlerlik kazanır. Bu saçmantık yine yetkideki gibidir. Bir inanç, görcül bir inanç fiiliyatta kimseye ait değildir, herkes birbirine atfeder, ama bununla kalmaz… (buna Lacanca “inandığı varsayılan özne” diyelim) Bir inanç, görcül haliyle, sırf varsayılmış haliyle zaten faaldir, ama bununla kalmaz…
Şunu da iddia ederim ki: gündelik inançlarımızın çoğunun toplumda işlerlik kazanabilmek için bu anlamda görcül kalmaları şarttır. Çünkü eğer bir ideolojiye fazla dolaysızca bağlanırsanız o ideolojiyi boşa düşürebilirsiniz, yıkabilirsiniz. Katıksız imanlılar normal özneler gibi algılanmaz, salakmış, sersemmiş gibi algılanırlar. Bilirsiniz: kendi dinsel inançlarını ya da politik inançlarını katıksızca üstlenen biriyle karşılaştığınız zaman… İnancıyla dosdoğrudan özdeşleşen insanlarda canavarımsı haller algılanır. Öyle birini gerçek insanlara benzetmek zorlaşır. Bir kukla gibidir adeta.
Umarım bu iki düzey nispeten açık olmuştur, görcüllüğün ilk iki düzeyi: imgesel görcül, simgesel görcül. Ama tabi esas büyük hazine bizi bekler: gerçek görcül.
Evet, gerçek görcül. Tabi burada kilit nokta gerçek kavramıdır. Can sıkıcı gelebilir ama yeniden “imgesel & simgesel & gerçek” üçlemesini katetmemiz gerekecek. Çünkü Lacan bu üçlemeyi bir düğüm olarak tanımladıysa, bunlar harfiyen iç içe örüldükleri içindir. Yani üçlemenin kendisi, üç terimin her birine yansımıştır yani, dümdüz ele alırsak, burada yine imgesel gerçek, simgesel gerçek ve gerçek gerçek vardır.
İmgesel gerçek nedir? İmgeler, ama öyle güçlü, öyle travmatik imgeler ki gerçektirler. Algılanamayacak kadar şiddetlidir ama yine de imgedir. İnanılmaz, nefes kesici afetler düşünün, canavarlar düşünün, bilimkurgu ve korku janrında o Şey denen varlığı düşünün. “Yaratık” (Alien) gibi filmleri düşünün, o korkunç yaratıkları düşünün… Doğrudan yüzleşilemeyecek kadar şiddetli ama yine de imgeseldirler, çünkü yüzleşilemeyecek kadar şiddetli bir imgedir bu. Onunla yüzleşemeseniz bile imgesel düzeyin dışına çıkmış değilsiniz. İşte imgesel gerçek bu oluyor.
Sonra, simgesel gerçek. Basitçe… Örneğin, bilimsel söylem, bilimsel formüller, kuantum fiziği gibi. Onlar neden gerçektir? Basit bir sebeple. Lacancı gerçeğin asgari tanımı simgeleşmeye direnen şeydir, anlam evreninde içerilmeye direnen şeydir. Kuantum fiziğinde olup biten tam da bu değil mi? Kuantum fiziği nedir? İşe yarayan formüllerdir, deneylerle teyit edilmiştir vesaire ama sıradan gündelik yaşantınıza onları tercüme edemezsiniz. Bilindiği gibi kuantum fiziğinin travmatik boyutu bundan oluşur: harfiyen, onu anlayamazsınız. Yani bizim gibi faniler veya aptallar anlayamaz demiyorum, “sadece birkaç bilimci anlayabilir” demiyorum. Onlar da anlayamaz. Ne bakımdan? Şöyle ki: Formüller işe yarıyordur sadece, ama onlardan tutarlı bir ontoloji inşa etmeye yeltenirseniz vardığınız sonuçlara anlam veremezsiniz, zaman tersine döner, paralel evrenler gelir, vesaire. Yani elde ettiğiniz sonuçlara gündelik kavrayışlar üzerinden hiçbir anlam yüklenemez. İşte bu da simgesel gerçek oluyor. Simgesel: belli ki o formüller simgeseldir, saf imleyenlerdir, görevlerini görürler, makine işliyordur, ama onlara anlam verilemez. O makineden hiçbir anlam çıkartamazsınız. O formülleri yaşantınıza katıştıramazsınız. Eh o zaman da anlam vericem diye çaresizce çırpınırsınız. Kuantum evrenini hayal edebilmek için mecazlara başvurursunuz. Mamafih eliniz boş kalır.
Nihayet gerçek gerçeğe geliyoruz. gerçek deyince anlaşılan olağan hadiseleri kastetmiyorum tabi. Olağan gerçek anlayışı, birinci gerçek olurdu imgesel gerçek, travmatik imge olurdu. Peki o zaman bu ünlü gerçek gerçek nedir, gerçeğin nüvesi nedir? Buna iki düzeyde yaklaşayım.
Birinci düzey simgesel düzene yakındır hâlâ nispeten. Peki nedir bu… Simgesel düzeye onun ayıpçıl gölgesi olarak eşlik eden herşeydir. Diyelim ki… ordu birlikleri. Nasıl işlerler? Disiplin vardır, simgesel makine vardır simgesel düzen, talim vesaire. Ama herkesin bildiği gibi, işleyişi sürdürmek (başka şeylerin yanısıra) “yürüyüş şarkısı” gibi adetlerin ayıpçıl gölgesiyle desteklenir. Denizcileri anlatan her filmde, onların bu şarkıları söylediğini duyarsınız, çok acayip şarkılardır onlar (askerlerin eğitimlerde, yürüyüşlerde söyledikleri şarkılar) çünkü o şarkılarda anlamsız kafiyeler cinsi sapkın veya sadist ayıpçıl imalarla buluşur. Bir örnek hatırlıyorum. Sanırım “Subay ve Centilmen” filmindendi bu. Denizciler şöyle bir şarkı söylerler: “Ben bilmem birinden duydum ama, Soğukmuş diyorlar Eskimolu ama” Askeri söylem neden buna gerek duyar ki? İşte muamma budur. İşte düzeylerden biri budur, duyumsamaların gölgesinde kalan görcül bir gerçekliğin resmi ideolojiye eşlik etme lüzumu.
Gelin biraz daha derine inelim. Neyi düşünelim… Batı medeniyetinin muazzam başarılarından birisi olan “Sound of Music” filmini. Resmi bakışa göre herkesin bildiği gibi bu hikayenin konusu faşizm karşıtı demokrat Avusturyalılardır (politik düzeyde böyledir diyelim, o söylenen şarkılara hiç girmiyorum) dürüst demokrat Avusturya halkı Nazilerin 1938’deki Avusturya işgaline karşı savaşmakta, direnmektedir. Ammavelakin… Filme yakından bakın, iyice bakın. Filmdeki dokuyu incelerseniz bambaşka bir gerçeklik belirecek: resmi bakış için anlatılan olağan gerçekliğin altında görcül bir gerçeklik daha belirecek. Avusturyalıların filmde nasıl betimlendiğine bakarsanız (uzun lafın kısası) fark edeceksiniz ki onlar tam da “küçük olsun bizim olsun” taşralısı yerliş faşistler gibi betimlenmiştir. Bönlükleri vurgulanmıştır, halk entarileri falan filan. Tam olarak anti-entelektüel tarafa konmuşlardır, dar bir yaşam dünyasında köklenirler vesaire. Bir de işgal eden, istilacı Nazilerin nasıl sunulduğuna bakın. Çoğu asker değildir, yöneticidir, bürokrattır elit elit giyinmiştir, kısa bıyıklar bırakmıştır, pahalı sigaralar içerler vesaire. Diğer bir deyişle, neredeyse kenter, dekadan, yoz Yahudi karikatürüdür. Yani demek istediğim şu: anlatılan gerçeklik düzeyinde bir mesaj alırız: Nazizme karşı demokratik yerliş direniş. Ama (diyelim ki) görcül doku düzeyinde bütün o mikro işaretlerde (hatta yazı da denebilir bunlara) tam aksi mesaj yazılmıştır, o da: “Dürüst yerliş faşistler dekadan Yahudi kenterlerin dayatmalarına direniyor” Hatta bu filmin bu kadar popüler olma sebeplerinden biri de budur belki. Resmi bakış adına demokratik ideolojiyle uzlaştığı halde gizli faşist hayalleri de eli boş göndermemiştir. Şimdi daha ciddi bir örneğe bakalım: Robert Altman’ın başyapıtı “Sosyeteden İnsan Manzaraları” (Short Cuts). Yine, anlatı düzeyindeki basit hikaye ya da 9-10 öykü, paralel/koşut öyküler Los Angeles orta sınıflarının hüzünçlü gündelik hayatını çizer. Güncel çağa özgü yabancılaşmanın yalnızlığın şunun bunun portresidir. Oysa filmdeki doku, bana sorarsanız çok daha iyimser dokunmuştur. Büyüleyici rastlaşmalar ve manidar tesadüfler kutlanmış ve yüceltilmiştir. Yani… Aynı “Sound of Music” okumasındaki gibi “Sosyeteden İnsan Manzaraları” da toplumsal eleştiri çuvalına sığmaz, daha başka ve çok daha iyimser hatta cana can katan bir şeyler içerir.
Şimdi bu ‘gerçek görcül’ün formülünü vermek için güncel ve saçmantıklı bir beyanata başvurayım, kimden, tabi ki Donald Rumsfeld’den. Bu beyanat bana kalırsa çağdaş Amerikan felsefi tartışmasına önemli bir katkı sundu. Mart 2003’teydi, Irak savaşının arifesinde. Rumsfeld ‘bilinen’ ve ‘bilinmeyen’ arasındaki bağıntıyı irdeledi. Önce ‘bilinen bilinenler vardır’ dedi. Bildiğinizi bildiğiniz şeyler vardır. Mesela o günlerde Saddam’ın Irak başkanı olduğu besbelliydi. Tamam işte apaçık ortada. Sonra devamla ‘bilinen bilinmeyenler vardır’ dedi. Bilmediğinizi bildiğiniz şeyler vardır. Kastedilen şu: mesela Saddam’da kaç tane kitle imha silahı olduğunu bilmediğimizi biliriz. Şimdi biliyoruz ki hiç yokmuş. Olsun. O günlerde sanki adeta varmıştı. Sonra ‘bilinmeyen bilinmeyen’ vardır, bilmediğinizi bilmediğiniz şeyler Öylesine tahayyül edilmez yabancı unsurlar ki onları bilmediğinizi bile bilemezsiniz. Diyelim ki Saddam’ın zulasında hiç beklenmedik bir kıyamet silahı olamaz mıydı? Ve maalesef Rumsfeld’in teorisi orada kaldı. Bana sorarsanız o teori muhakkak dördüncü kategoriyi de içermeliydi: eksik kalan dördüncü çeşitleme ‘bilinen bilinmeyenler’ değil ‘bilinmeyen bilinenler’dir. Bildiğinizi bilmediğiniz şeylerdir. Onları bilirsiniz, onlar kimliğinize dahildir, eylemlerinize yön verirler ama onları bildiğinizi bilmezsiniz! Ona da elbette psikanalizde bilinçdışı denir. Bilinçdışı düşlemler, bilinçdışı önyargılar vesairedir, çok da mühim bir düzeydir bu.
Demin örnek gösterdiğimiz iki filme geri dönecek olursak: “Sound of Music”te resmi bakışa göre bildiğimiz kadarıyla bu film mütevazı dürüst Avusturyalıların faşist karşıtı direnişini anlatmaktadır. Bildiğimizi bilmediğimize göreyse aynı zamanda onun tam aksidir: yani o film, Yahudilerin dayatmalarına direnen yerliş faşistleri anlatıyordur. Bugünkü Amerikan politikasının dramı da aslında bu ‘bilinmeyen bilinenlerin’ farkında olmamalarıdır. İşte bu yüzden o talihsiz Iraklı muhaberat bakanının beyanlarından birinde derin bir hakikat vardı. Son Irak savaşında onun inkarcı görünen gülünç beyanlarıyla dalga geçiyorduk ama bir an geldi ve o adam mutlak hakikati dile getirdi. Savaşın sonuna doğru şunu sordular: “Amerikan kuvvetlerinin şimdiden kısmen Bağdat havalimanına hakim oldukları doğru mu?” Dedi ki: “Değil. Amerikalılar kendilerine bile hakim değil ki.” Kusursuz hakikat. Neden? Çünkü neyi bildiklerini bilmiyorlar. Ve bu, bildiğini bilmediğin şey, sana hakimdir, sen ona hakim olamazsın.
Evet, şimdi gerçekten gerçek olana geldik, gerçeğin gerçek nüvesine. Simgesel gerçekten çok daha köklüdür bu, ama saçmantık gereği aynı zamanda en görcül olan gerçek de odur. Nedir bu? Matematik ya da fizikteki garip çekicileri (strange attractor) düşünün. Diyelim ki demir tozu var elinizde ve onu manyetik bir alana saçtınız. Saçılırken özel bir desen çizerler. O desene riayet ederler, ilelebet ona yakınsarlar, oysa o desen, desenin kendisi ortada yoktur. Onu ancak demir tozlarının saçılımı üzerinden soyutlayarak algılayabilirsiniz. ‘Görcül gerçek’ fikri işte budur. O desen bir şekildir, o alanın gerçeği odur, ama o kendisi namevcuttur. Soyut bir şekilden ibarettir. Yörüngesine soktuğu öğelerin tertiplerini yapılandırır. Peki psikanalitik sorunsalla bunun ne alakası var? hatta politik sorunsalla ne alakası var? Bana kalırsa: çok alakası var. Travmanın psikanalizdeki kesin statüsünü düşünelim. Namevcut garip çekiciler gibidir. Yani, yakından bakarsanız: Freud, travmalara dair konumunu kaydırmıştı, bilindiği gibi hem de öyle bir kaydırdı ki, ilginçtir Einstein’ın görelilik kuramındaki kaymaya paralel bir kayma oldu, özel görelilikten genel görelilik kuramına geçiş gibi oldu aynen. Görelilik kuramındaki bu değişiklik, uzayın eğilmesi, bükülmesi, burulması ile ilgilidir. Umarım siz de biliyorsunuz ki Einstein’a göre, başta, birinci yaklaşımda uzayı büken şey, maddenin, dolguların derişik mevcudiyetiydi. Uzay başlangıçta bomboş sayılıyordu, soyut bir simetrisi vardı, bükülmüş değildi, sonra dolgunun mevcudiyeti gelip onu büküyordu. Ama sonra ikinci bir adımla Einstein harika bir tersyüzü becerdi. Terimleri tersine çeviriverdi. Uzayı büken şey, maddenin, dolguların mevcudiyeti değildir, aksine, uzayın bükülüşü, burgusu öncüldür. Madde gibi algıladığınız şeylerse uzaya ait saf formel bir burgunun fetişistçe şeyleşmiş bir yanlış algılanışıdır. Bana kalırsa psikanalizdeki travma kavramı da aynen böyledir. İlk yaklaşımında Freud travmanın bir tür derişik, ham mevcudiyet olduğunu farzetti. Simgesel uzayınızı amansızca ihlal eden bu gerçek, mevcudiyetiyle uzayınızı büküyordu. Birebir anlatıyorum size. Diyelim ki ben dengeli bir simgesel uzayda barınıyor olayım, akabinde travmatik bir şey başıma gelir: Tecavüze maruz kalırım, korkunç bir olaya şahit olurum, bana işkence ederler, her neyse. Sonuçta hadisenin travmatik etkisi simgesel uzayımı bükmüştür. Artık bazı şeyler simgelenemez hale gelir, o simgelerin işlevini de başka simgelerin üstlenmesi gerekir. Bir dengesizlik oluşur. Simgesel uzayımda bir ayırı/çatlak (gap) oluşur. İlk yaklaşım böyle. Derken Freud bazı tuhaflıkların ayırdına vardı. Nelerin? Onun meşhur Kurtadam çözümlemesini hatırlayalım. Oradaki travmatik sahne elbette küçük çocuğun, Kurtadamın anababasının coitus a turbo’suna şahit olmasıdır. Fakat buna daha incelikli bir açıdan bakalım. Burada olan biten aslında nedir? Bir travma yaşadı deyip geçemeyiz. Bir buçuk yaşında küçük bir çocukken Kurtadam o sahnede travmatik bir şey görmemişti. Sadece onu algıladı ve bellekte sakladı. Kurtadamın çocuksu cinsellik teorilerini geliştirmeye başlaması 3-4 yıl sonra oldu ve cinselliği anlatamadığı için başka bir deyişle cinsellik teorilerinin simgesel uzayı bükmesi nedeniyle işte tam o anda eski travmatik sahne diriliverdi. Yani… Einstein’la tam bir paralellik içinde burada işin nasıl tersine döndüğü görülür. Öncül hadise, travmatik bir gerçeğin sizi amansızca ihlal etmesi değildir. Öncül hadise, aynı zamanda öncül gerçek, saf formel bir dengesizliktir. Simgesel uzay bükülmüştür, çatışkı onu kesmiştir, dengesizdir, vesaire, bunu anlatabilmek için de bir gerçeğe başvurmaya mecbursunuz. Travma elbette gerçektir. Ama gerçekliği görünüştedir. Bir yemdir. Tuzaktır, foldur.
Peki bu görcül gerçek kavramı, travmanın görcüllüğü, politika açısından ne anlama gelir? Politik, ideolojik fenomenleri çözümlemeye yarayabilir mi? Pek tabii! Antisemitizmin nasıl işlediğini hatırlamak yeter. Faşistlerin dünyasında, antisemitizm ya da Yahudi figürü, Yahudi komplosu tam olarak amansız ihlaliyle toplumsal dengeyi bozan dışarlıklı bir travmadır. Toplumsal uzayı “onlar” bükmüştür. Toplumun başta ahenkli, dengeli olduğu varsayılır, sonra Yahudiler işlere karışıp onu bozmuşlardır. Hayatın doğal akışını bozmuşlardır. Bizse pek tabii bu noktada Marksistleşip işleri tersyüz etmeliyiz. Aslında bu düzensizlik, bu çatışkı, bu parçalanma, bu sınıf mücadelesi Yahudiler yüzünden olmuyordur. Sınıf mücadelesi, ya da genel anlamda toplumsal çatışkı, öncüldür. Yani toplumsal uzay kendi içinde zaten bükük, burgulu, dengesizdir. Ve onu imgelerle anlatabilmek için Yahudi figürü icat edilmiştir. Yani bükülmenin sebebi Yahudi figürüne yansıtılmıştır. Hatta daha köklü bir düzeyde bugünün ekonomik vaziyetinde görcül gerçek kavramına başvurarak giderek popülerleşen bir kategoriyi dışlayabiliriz: siyaseten doğrucu postkolonyalı yerliş eleştirmenlerin alternatif modernite dedikleri kavram…
Bu fikri basitçe anlatırsak: Tutarsızlıklar, çatışkılar, baskıcı olasılıklar tabikide modernite kavramına dahildir (modernite sonuçta kapitalizmden güç alır) onların anlattığı efsaneye göreyse bu çatışık, baskıcı öğeler modernite kavramının asli unsurları değildir, onlar sadece Anglo-Sakson, Batı Avrupalı modernleşme modeline özgüdür. Derler ki: “Madem öyle, bambaşka alternatif modernitelerimiz neden olmasın? Ey yoldaşlar biz öyle bir modernleşelim ki Batı Avrupalı modernleşme sürecinin karakterindeki o yabancılaştırıcı etkilerden muaf kalalım. Toplumları bozduran süreçler olmasın, yabancılaşma olmasın, sömürü olmasın, tabii afetler olmasın falan filan.” Tabi bu fikir de sonra kapanın elinde kalır. Herkes kendine göre bir modernite önerir. Çıkıp dersiniz ki bizim alternatif modernitemiz Latin Amerikalı olacak, Afrikalı modernitemiz olacak, Asyalı modernitemiz olacak, her neyse.
Peki bu yaklaşımdaki sorun nedir? bu tarihselci nominalist yaklaşımın sorunu nedir? Burada vurgulanan mantık, ünlü… yapısökümsü mantıklardır, mesela “Modernite yalın halde varolmaz.” “Her modernitede illa ki bir tikellik olur.” Mesela Batı Avrupalı, Latin Amerikalı, Afrikalı, vesaire. Pek tabii bu yanlış değil ama asıl sorun başka yerde. Sorun şu: bu nominalist indirgeme yoluyla sadece tikel modernitelerin varolduğunu savlayınca modernitenin çatışkılı tarafı, herhangi bir tikelliğe indirgenmiş olur. Çatışkılı ve dengesiz karakter o zaman modernitenin asli unsuru olamaz. Dengesizlik, modernitenin tikel janrlarına atfedilerek baştan savılmış olur. Peki buradaki sorun ne? Hemen size özetleyeyim: zaten geçen asrın başlarında, yirminci yüzyılın birinci perdesinde bir adet meşhur ve kocaman alternatif modernite projesi yaşanmadı mı? Onun adı faşizmdi. Faşizm alternatif modernite inşalarının ilk denemesiydi. “Biz modernleşme isterük” dediler “endüstriyel gelişmeler isterük” dediler “ama yabancılaşma, bozunum gibi bedelleri ödemeyi istemezük” dediler.
Peki bu modelin karşısına ne konulacak? Bunun karşısına konulacak fikir bir çatışkıdır, ona farklı adlar verilebilir, klasik Marksist ona “sınıf mücadelesi” diyecektir, Frankfurt okulu ona “aydınlanmanın diyalektiği” diyecektir ama her halükarda temel fikre göre eğer kapitalist modernite projesine katıldıysanız çatışkı olasılığı da aynı pakete dahildir. Yani ortaya konan bütün o fenomenler savaşlar, şiddetler, toplama kampları, yeni köktencilik, ne derseniz deyin, onlara tutucu regresif gericilik deyip geçemezsiniz veya Habermas’ın diyeceği gibi onlar modernitenin bitmemiş bir proje oluşuna delalet etmezler onlar modernite projesinin asli unsurlarıdır. Gözden kaçan mesele işte budur.
O nedenle, bana kalırsa tarihselci ve eleştirel niyetlerle de olsa modernitenin çatışık yanlarını tikel modernitelerden bir tanesine indirgeme fikri, derinden ideolojiktir. Çünkü bu yaklaşım, genel modernleşme kavramını şaibeden muaf tutmuş olur. Israr edilecek asıl konu, aksine demin dediğim gibi, evrensel modernite kavramının tabiatının zaten çatışık olduğudur, (asıl meseleye geliyorum artık) öyle ki, modernitenin tikel janrları evrensel cinslerin, evrensel kavramların örnek veya temsillerinden ibaret değildir, onlar bir bakıma o evrensele verilen tepkileri sahneliyordur, evrenselle savaşırlar. Modernite, evrensel bir kavram olarak şu veya bu çıkmazı, çatışkıyı adlandırır, gerçekte varolan tikel modernite janrları da o çıkmazı çözümleme, sorunları halletme denemeleridir. Liberal kapitalizm, modernitenin bir janrı olarak modernitenin çıkmazını kendi yöntemiyle halletmek ister (piyasacı özgürlüklerle falan filan) faşist modernleşme başka bir yöntemle, Latin Amerikalı modernleşme başka bir yöntemle.
Peki diyalektik bunun neresinde? İşte burada yine olağan vaziyet tersyüz oluyordur. Mücadele tikel içerikler düzeyinde yaşanırken evrensel boş kap bitaraf kalıyor değildir. Yani evrenselliğin kapsayıcı küresel kavram şemsiyesi altında şu veya bu janrın birbiriyle mücadele ettiği söylenemez, (bir yanda liberal modernleşme, öbür yanda faşist modernleşme gibi) Hayır! Mücadeleci taraf, bizzat evrensel çatışkının kendisidir. Ve fiilen varolan tikel modernizmlerin her biri de o sorunu örtbas etme veya çözümleme denemeleridir. Yani şu akılda tutulmalı: Çatışkılı taraf evrenselliktir.
İyi de bunun ‘görcül gerçek’le ne alakası var? İşte çatışkılı taraf olan evrensellik, görcüldür. Ne anlamda? Evrensel modernleşmenin fiilen varolmaması anlamında. O şey bir çatışkının görcül toplaşmasından ibarettir. Varolan her şey, nominalistlerin de bildiği gibi Fiiliyatta varolan herşey, tikel modernleşme janrlarından ibarettir. Modernite yalın halde varolmaz. Sadece Anglo-Sakson, Latin-Amerikalı Afrikalı vesaire, faşist modernite vardır. Fakat tikel janrların dinamiğini kavramak istiyorsanız O görcül gerçeğe başvurmalısınız… Onların namevcut sebebine, hepsinin tepki gösterdiği büyük çatışkıya.
İşte bu da görcül gerçek kavramının ne işe yaradığını, neden gerekli olduğunu gösteren bir başka örnektir hele ki somut toplumsal dinamiği, özellikle de güncel küresel kapitalizmi kavramak istiyorsanız. Velhasıl konuyu bağlayacak olursak, gerçek kategorisi sonuçta saf formel bir kategoridir. Gelip düzeni bozan amorf bir içeriğe atıf yapmaz, saf yapısal bir ayırıdır/çatlaktır. Yalın ve tözsüz bir kategoridir. Bu… Eğer bir matematiğe dökülürse, bu bir farktır, ama saf bir farktır. Saf fark olması şu demektir: neyle ne arasında oluşunu önceleyen bir farktır, bir saçmantık gereği öncül kalan bir farktır. Yani basitçe elinizde iki terim vardır da fark da onların arasındadır diyemezsiniz. Saçmantık gereği, o iki pozitif terim sonradan belirmişlerdir ve onlar farktaki gerilimi vesaire örtme, ona hükmetme denemeleridirler.
Nasıl mı? Bir diğer basit örnek, sadece bu mantığı örneklemek için: politik ayrım… Biliyorum bugün unutuldu, kimse bunu duymak istemiyor, ama yine de: Sol ve Sağ arasındaki ayrım. Bu ayrımda ilk göze çarpan şey, onu ciddiye alıyorsanız, şudur: o ayrım mevcut toplumun kapsamına sığmaz. Yani toplumdaki politik güçleri hesaba katarak şöyle denemez: “Bunlar sağcı güçlerdir, bunlar solcu güçlerdir, bir de ara fenomenler vardır, arada derede, merkez, orta sol, orta sağ, her neyse” Öyle olmaz. Şöyle olur… toplumun nasıl yapılandığını bir sağcıya sorarsanız solcuya kıyasla bambaşka bir cevap verecektir size, merkezciye sorunca da cevap değişir… Özetle: bir sağcı size toplumun organik, ahenkli bir birlik olduğunu anlatacaktır (en azından klasik sağcılar böyle der) sonra da aşırı solcuların dışarıdan gelip onu istila ettiğini anlatır. Köklü muhafazakarın katiyen ikrar edemeyeceği konuysa toplumsal yapının tam da kalbine nakşedilmiş bir çatışkı, dengesizlik olabileceğidir. Bir solcu ise mücadeleyi merkeze koymaktan kaçınmayacaktır. Yani demek istediğim: Sol ile Sağ arasındaki farkı tanımlamanın bitaraf bir yolu yoktur. O farkın yalın hali bir boşluktan ibarettir. Yine de ona solcu ya da sağcı bir bakış açısından yaklaşmanız mümkündür.
Ayrıca Lacan’a göre cinsel farkın işleyişi de aynen bu yolu izler. Cinsel fark, genel insanlığın iki türü arasında bir fark değildir, daha ziyade… Cinsel farkın eril bakışa göründüğü hal ile dişil bakışa göründüğü hal birbirinden farklıdır. Yine, saçmantık gereği, saf fark öncüldür. Felsefede bu mühimdir. Buna saf formellik diyelim. Ve idealizm yaftasıyla saf formelliği kınayanlara karşı… Maddenin pozitif, atıl mevcudiyetini öncül öğe sayarak saf formelliğin kınanmasını reddetmeliyiz ve bunda ısrarcı olmalıyız, saf formel maddecilikte ısrarcı olmalıyız, yani farkın maddeciliği olarak maddecilikte. Bu maddeciliğin asgari özelliği saf bir farkın bulunmasıdır. Bir’in düzeni dahilinde bir gedik/çatlak, bir çatışkı bulunmasıdır. Öncül öğenin saf fark, yani kendinden fark olmasıdır.
Tam olarak budur. Kendinden farktır. Efsanevi kutuplaşmaların hiçbirine oturmaz. dişil-eril, aydınlık-karanlık, yin-yang falan filan. Bence saf farktan köklenen maddeciler Deleuze’e bile hodri meydan demelidir. Deleuze’e göre öncül bir çokluk kökensel ontolojik hadisedir. Benim köklendiğim bakış açısına göreyse çokluk zaten Bir’in kendi içindeki tutarsızlığın bir yan etkisidir, Bir’in kendisiyle örtüşemeyişinin yan etkisidir. Veya farklı bir yerden alırsak, öncül bir kutuplaşma vardır denemez (eril-dişil, aydınlık-karanlık gibi) sonra da bilinemezci oyunlarla Yepyeni Çağlara yelken açacağız denemez, işte “bu çağda acaba bir kutba aşırı vurgu yapılıyor olabilir mi, yoksa dengeyi bir kez daha düzeltmek mi lazım, yoksa biz duygu özürlü müyüz, fazla mı steril kalıyoruz, madem öyleyse neden duygulara daha çok vurgu yapmıyoruz ki” bıdı bıdı… Hayır, kök başka yerdedir! Lacan bu kökü şöyle dile getirdi: İkileme imleyeni önbastırılmıştır. yani, ikinci öğe hep eksik kalacaktır ve o kontrpuanın eksik kalması da (birisi var ama eşlikçisi yok) o zaman o köklü dengesizlik de çoklaşmayı kışkırtacaktır.
Gene basit bir örnek verelim, Woody Allen’ın erken dönem filmlerinden birisinden. Sanırım “Aşk ve Savaş”tı, Tolstoy üzerine bir parodiydi işte o filmin başından sonuna hep Tolstoy ön plandadır. Tabi seyirci de merak eder: Peki Dostoyevski nerede? Diğeri, Tolstoy’un doğal eşlikçisi… Dostoyevski hiç gelmez, o yüzden filme bastırılanın geri döndüğü bir sahne eklenmiştir: harika, kısa bir sahnede iki ana karakter arasındaki diyalogda Dostoyevski’nin romanlarındaki büyük başlıklar bir bir sayılır. Mesela “O Budala’nın başına ne geldi biliyor musun?” “Ha, Karamazov Kardeşler’den olanı mı diyorsun?” “Evet” – “Suç’unu işledi Ceza’sını gördü” “Sonra Yeraltı’na indi Kumarbaz oldu” ve benzeri. Bundan alınacak ders, ontolojik ders şudur: Bir kendisiyle örtüşemez. Saf fark budur.. Bu saf farkın yan etkisi olarak çokluk patlar, patlayacaktır, patlamıştır.
İşte yine… “İdealistleşmesenize ulan!” diyen malum kınamaya karşı asıl maddecilik idealizmdir derim ben. Maddecilik ile idealizm arasındaki bugünkü zıtlığı şöyle tarif ederim: bugünkü idealizm, veyahut maneviyat, yaşantının, maddenin, yeryüzünün, dolgunun… ünlü derişimine, ataletine tutunur. Muhtemelen en büyük maneviyatçı film yönetmeni olan Rus yönetmen Tarkovski’nin aynı zamanda maddenin ataleti, maddenin derişimi ve bozunan madde konusunda takıntılı olmasına şaşmamalı. Filmlerindeki kahramanlar dua ettiklerinde göklere bakarak dua etmezler. Hatta bazen başlarını çamura gömerek dua ederler, yeryüzüyle yakın temas halinde. Benim tutunmayı önerdiğim kök bu tip maneviyatçı maddeciliğin karşısına asıl köklü maddeciliğin saf formelliğini koymaktır yani…
Kuantum fiziğini son kertede derinden maddeci bir kuram saymamın nedeni, orada pozitif maddeye gerek kalmamasıdır. Saf formel salınım ve dalgalarla herşey hallolur. Öncül farkı merkeze koyan içgörüye dönelim. Ayırt ettiği öğelere öncül kalan bir farkı nasıl düşünmeli? Immanuel Kant, erken dönem yazılarında bu konuda mühim bir ayrım getirir. Garip ama net bir ayrım. Negatif yargı ile belirsiz yargı arasındaki ayrım. Kant’ın anlattığına göre “Sen insan değilsin” demekle “Sen insandışısın” demek aynı kapıya çıkmaz. Eğer “Sen insan değilsin” dersem bunun tek anlamı senin insanlık haricinde kalman hayvan olman, ilahi olman, her neyse. Hariçsin demektir. Fakat eğer, Kant’ın dediği gibi bir olumlamayı yadsımakla yetinmeyip bir yadsımayı olumlarsam… Yani “Sen insan değilsin” demekle yetinmeyip “Sen insandışısın” dersem insanlıkdışı demektir bu, insanlığa ait bir aşırılıktır, o aşırılık insanlığın tabiatındadır.
Bir başka örnek verirsem daha iyi anlaşılacak. Stephen King’in korku romanlarında şöyle bir şey var, ünlü namevt kategorisi (undead). Aradaki farkı hissedersiniz. “Sen mefta değilsin” demek “Sen namevtsin” demekle aynı şey değildir. “Sen mefta değilsin” dersem bunun tek anlamı sağ, canlı olduğundur. O kadar… Gizemli bir şey yok. Fakat, her korku romanı okurunun bildiği gibi… Eğer “Sen namevtsin” dersem sen bir yaşayan ölüsün demektir, canlısındır ama mefta bir halde. Immanuel Kant der ki insan özgürlüğü de aynen bu statüdedir. O şey ne tabiattır (hayvanlar özgür olamaz, içgüdülerin kölesidir) ne de kültürdür. (kültür simgesel yasadır, simgesel düzenlemedir) Kant’tan çıkan sonuca göreyse ayrıca Freud ve Lacan’dan da çıkan sonuca göreyse kültürel simgesel yasakların düzenlemeye çalıştığı şey (başa çıkmaya, hükmetmeye, evcilleştirmeye, her neyse) doğrudan tabiat değildir, doğal içgüdüler değildir, daha ziyade, o sıfır noktasındaki insandışı aşırılıktır. Lacan’ın esprisine başvurursak: insanlığın uzakın (extimate) nüvesidir. İnsandışı boyut namevtin mefta olmayandan farkı gibidir, insanlık haricinde kalmaktan ibaret değildir, daha ziyade insanlığın tabiatındaki aşırılıktır, canavarsı bir acayiplik veya delice özgürlüktür. Bu saçmantığa göre tabiat ile kültür arasındaki fark başka bir şeydir. Ne tabiattır, ne de kültürdür, delice bir aşırılık gibidir.
Peki o zaman saf farkın politikası nasıl olacak? Önce per negationem: nasıl olamayacak? Bugün politik alanı sınırlayan ufukta giderek öne çıkan öğelerden biri gibi olamayacağı muhakkaktır, yani “kimlik politikası” denen şeyler veya daha geniş anlamda farkların tanınması politikaları, farklara tahammül, hoşgörü politikaları. Benim açımdan bu çokkültürel hoşgörücü tahammülist politikadaki temel sorun (onlar bunu inkar etse de) ekonomik mücadeleyi pratikte ihmal etmeleri değil sadece. Asıl sorun mücadelenin mantığıdır. Çokkültürel mücadelenin mantığı, ırkçı karşıtı mücadelenin, cinsiyetçi karşıtı mücadelenin mantığı yine farkların tanınması mantığıdır. Misal: cinsiyetçi karşıtı mücadelede hedef tabi ki, radikal feministlerde bile… Farzımuhal, erkekleri öldürmek, imha etmek değildir. Hedef, iki cinsiyetin, değişik cinsel konumların hepsinin cinsel kimliklerin (kültürel kimlikler de dahil) özgürce gelişip serpilmesine olanak verecek açık bir alan oluşturmaktır. Öyle bir alan olsun ki birinin derdini anlatması başkasını germesin. Bunun gibi, ırkçı karşıtı mücadeleyi sınırlayan ufukta farklara alan açmak vardır: “her bir etnik grup, dinsel grup kültürel grup, yaşam tarzı grubu kendi olanaklarını, konumunu özgürce konuşlandırabilme dile getirebilme özgürlüğüne layıktır.” Fakat bu kavramsal alan başkasına dönük açıklığın bu alanı, hoşgörmenin, farklara olanak vermenin dünyanın en etik ufku sayılması… bu ufuğa takılıp kalamayız, bu iş böyle olmaz. Çünkü hemen anlaşılır… Ne anlaşılır?
Basit bir örneğe başvuralım: sınıf mücadelesi. Düşünsenize sınıf mücadelesinin böyle bir ufku olabilir mi? İşçiler kenterlerin kenterler de işçilerin kendi olanaklarını özgürce geliştirmesine yardım etsin vesaire. Çatışık bir mücadeledir bu. Çokluk olsun diye bir maksat olamaz. Amaç düşmanı yok etmektir. İki mantık bambaşkadır. Düşmanlık mantığı vardır, çatışık mücadele mantığı. Buradaki evrensellik kavramı bambaşkadır. Bu evrensellik kapsayıcı bir ortam değildir, çoğul konumların nötr konteyneri değildir (cinsel konumlar, kültürel konumlar, her neyse) Hayır! Bu evrensellik mücadelenin evrenselliğidir. Bu mücadeleci konumda bir de saçmantık vardır. Mücadele konumu şu veya bu kimliğin konumu demek değildir yani evrensel hakikat kavramını terk etmenizi gerektirmez. Evrensel hakikat kavramını terk etmek tam da çokkültürel politikalara yakışır, şöyle diyebilirler: “Kendi dünyasının hakikatini dile getirmek herkesin hakkıdır. Küresel bir hakikat yoktur.” Hayır! Biz şöyle demeliyiz: Evrensel hakikat vardır. Her bir durumun her zaman tek bir evrensel hakikati vardır. Ama bu hakikate ancak özgül, taraflı, angaje, mücadeleci bir tavırla erişilebilir. Yani tikel angajman ve çıkarlarınızdan soyutlama yaparak evrensel hakikate ulaşmazsınız… Fikir şu değildir: her birimizin kendi çıkarları, konumları var, ama halimizin müşterek hakikatine erebilmek için kendi kendimizin dışına adım atalım ve halimize nesnel bir gözle bakalım, gerçekte nasıl olduğumuzu görelim… Hayır, aksine! Evrensel hakikate ancak taraflı ve angaje bir konumdan erişilir. Bu saçmantığı tamamen üstlenmeliyiz. Bu gerçeğe tutunmak günümüzde her zamankinden daha değerli.
Dolayısıyla toplumsal düzeyde kolektifliğin günümüze dek yaşanmış üç şekline tutunmalıyız: mesihçi dinsel kolektifler, devrimci partiler ve psikanalitik topluluklar. Bunların ikisi de… Pardon, üçü de… Tam olarak böyledir: Evrenselliğe ancak angaje, mücadeleci öznel bir konumdan erişebilirsiniz. Bu saf fark politikasının karşısında bugün başka birşey var, buna gerçeğin politikası diyeceğim ama Üstben gerçeğinin politikasıdır bu (önceden bahsettiğim kesin anlamda) Bunların hepsi zevk almanızı emreden ayıpçıl görcül Üstben ihtarıdır. Peki bu Üstben ihtarı günümüzde toplumsal özdeşimin egemen tarzında nasıl işler? Hemen özetleyeyim: Etik eskiden ılımlılık telkin ederdi. Etikte asıl maksat ölçülü olmaktı. Şöyle derdi: “Gene yap ama hobi olarak. Ye iç ama oburlaşma. Seks olsun ama abartma.” Ölçülü davranmanın etiği böyleydi. Bugünse daha farklı bir etik yaygınlaşıyor. Bu etik bir yandan size sınırsızca tüketme şansı tanır, ılımlılık yoktur, sonuna kadar eğlenirsiniz, ama ne pahasına? Nesnenin tehlikeli cevheri önceden ayıklanmıştır, kılçıksızdır, sterildir. Bugün piyasaya sürülen birçok ürün (kafeinsiz kahve, alkolsüz bira, şekersiz şeker, falansız filan) tesirli olmayı vaat ettiği halde hiçbir etkin madde içermiyordur, tehlikeli cevheri ayıklanmıştır. Yani bugünkü ihtar artık “Kahve iç ama ölçülü olsun” demez, şöyle der: “Bütün kahveleri gönlünce içesin, dükkan senin, çünkü zaten kahvelerde hiç kafein yok.” Belki de bu ürün tipinin en iyi mecazı (biraz rahatsız edebilir ama olacak o kadar!) 2-3 yıl önce Los Angeles’ta gördüğüm bir şeydi. Bir çikolata-müshil saçmantığı. Sizi kabız edebilecek şey burada çikolatadır. Reklam şöyle bir şeyler diyordu: “Gene mi kabız oldunuz? Sizinki de dert mi! Bizim çikolatamız ne güne duruyor!” İşte saçmantık budur. Hegelci anlamda karşıtların doğrudan örtüşmesi gibi çikolatanın zaten kendi kendisinin ilacı olmasıdır. Peki bundan bize ne? Bana sorarsanız bu sadece piyasadaki mallaşma ile sınırlı kalmaz. İşin ilginç yanı, aynı mallaşmanın (kılçıksız ayıklanmış sterillik saçmalığının) toplum ve insanlarda da gözlenmesidir. Mesela tahammüllü hoşgörü konusuna bakalım. Ne demek bu şimdi? Tahammülist mallaşma aynı çikolatalı-müshil gibidir. Hoşgörü ve anlayış kendi zıttının (tahammülsüzlüğün, anlayışsızlığın) tezahür şeklidir. Hoşgörü ne demek ki günümüzde? Farkları hoşgörmek ne demek? “Beni taciz edemezsin” demektir. Hoşgörü “beni hoşgöreceksin” demektir. O da “beni taciz edemezsin” demektir. “Taciz edemezsin” ne demektir? Tercümesi: “Sakın bana yaklaşma! Aşırı zevkinle bana fazla yaklaşırsan rahatsız olurum, bu da taciz demektir.” Eh o halde düşünürseniz… Herşey taciz sayılacak demektir. Size baktım diyelim, belki de cinsel tacizdi, kimbilir? Veya sesim biraz yükseldiyse sözel taciz yapmış olabilirim, neden olmasın? Herşey, bir başkasının size fazla yakınlaşması, habire taciz alarmlarını çaldırmaya başlar. İşte bu taciz korkusu da günümüzdeki hoşgörüsüzlüğün en yalın ve köklü halidir. Bugün hoşgörüden söz edenler bana kalırsa tacizden kaçınma anlamında hoşgörüyü kastediyor, o da hoşgörüsüzlüktür. Biri size “haydi birbirimizi hoşgörelim” dediyse… Bunu “aramızdaki mesafeyi koruyalım” diye okumalısınız.
Bir başka çikolata-müshil fenomeni de şudur: Günümüzde zenginler de aynısını yapmıyor mu? Bu işin timsali olan figür George Soros gibi birisidir. Gündüz vardiyasında en insafsız finansal sömürüleri yürütür, yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca insanın hayatını kaydırır. Akşam vardiyasında ise aldıklarının birazını iade ediverir. Yani sabahları çikolatalaşır, akşamları müshilleşir. İnsanseverlik planları programları yapar, politika, demokratikleşme şudur budur… O insafsız spekülasyonu yapmaktan vazgeçmez… Onu gene yapar, sonra da “öpiyim de geçsin” yapar. Daha ileri gidersek: bugün savaşlar bile mallaşmadı mı? Alman sosyolog Ulrich Beck’in icat ettiği “militarist barışçılık” veya “insansever militarizm” iyi gerekçelere dayanan terimlerdir. Günümüzde yapılan savaşların hepsinin barış adına yapıldığı ilan edilir. Ne bu şimdi? Asıl amaç Irak’a barış getirmek, savaş tehdidini kaldırmak falan filan diye tanımlanmakla kalmıyor. Daha da ileri gidiyor. Savaş işinin kendisi oradaki halka yardım etmek isteyen insanseverane bir müdahaleye giderek daha çok benzetilmektedir. Mesela Irak’a saldırmak için son uydurulan gerekçeler böyleydi. Irak’a saldırmanın amacı pek de Batıyı tehdit eden Saddam’dan kurtulmak değildi. Irak halkına yardım etmek falan fişmandı. Eh o zaman tabikide en çikolatalı müshil… Toplama kamplarıdır, sakın şaşırmayın buna. Giorgio Agamben’in dediği gibi… Geçen asırdaki kolektiflerin tipik yapısında bu iki yan bir arada bulunur. Çikolata-müshil yapısıdır yine: Bir yandan düşman tecrit edilir (Guantanamo ya da her neyse) öbür yandan insansever yardımlar için halk seferber edilir. Bundan iki sonuç çıkar. Birincisi, aşırı tüketimden şikayet etmek yersizdir (tüketim toplumunda yaşıyoruz falan filan). Aksine bana kalırsa: her zamankinden az tüketiyoruz eğer tüketmek risk almaksa, kendini gerçekten açmaksa. Mesela sigara içilmesinden çok korkuyoruz. Bence bunun tek sebebi tıbbi veriler değil. (Puro sadece puro değil.) Sigara içilmesinde asıl korkunç olan şey sigarayı içen kişinin bile isteye sigarayla birlikte kendi ömrünü de tüketmekten geri durmayışıdır. Bence günümüzün asıl tüketicileri uyuşturucu bağımlıları, sigara tiryakileri falandır. Onlar da korkutucu figürler olabilir ancak. Çikolata-müshil yapısıdır bu yine. Bu nedenle kafeinsiz kahve tipindeki ürünler bugün her zamankinden daha revaçta. Kendir bu yüzden revaçta bence (esrar/marihuana). Çünkü o kafeinsiz bir afyon gibidir. Afyonu olmayan afyon. Onu içinize çekersiniz ama tehlikeli cevherini yitirmiştir. Bu düşünceleri şuraya bağlayalım: günümüzde egemen olan etik ihtar toplumun insanları topa tuttuğu ihtar “kendine hakim ol” ihtarı değildir artık, “gayretkeşliğini baskıla” ihtarı falan değildir. Aksine, “keyif sür, sonuna kadar git” ihtarıdır. Günümüzde insanlara suçlu hissettiren şey bunu yapamamaktır.
Ayrıca bu durum, bana kalırsa psikanalizin rolünü de kökten değiştirir. Psikanalizin modası geçmemiştir, aksine çok günceldir. Sadece onun işlevi kökten değişmiştir. Eski güzel günlerde veya biz öyle zannederken (güzel deyip geçemeyeceğimizi anladık artık) temel fikir şuna benziyordu: Diyelim ki cinsel hüsranlardasınız çünkü zalim pederane ve benzeri yasaklara gark olmuşsunuz, seks zevk vermiyor. O zaman psikanalizin görevi sizi rahatlatmaktır, sizi içinizdeki zalim pederden kurtarmaktır. Kendinizi bırakabilmenizdir, keyif alabilmenizdir. Çünkü kendi keyfiniz için toplumsal yasakları çiğnemek size suçlu hissettiriyordur. Bugünkü vaziyet ise bunun tersidir. Keyif almayı beceremeyince suçlu hissedersiniz. Keyif deyince aklınıza sadece seks & içki & rock’n’roll gelmesin. Güçlenme zevki de olabilir, toplumda veya meslekte bir işi başarma zevki, maneviyat zevki de olabilir tabi, Yeni Çağcı anlamda sahici Benliğinizi gerçekleştirmenin Batıni zevkleri falan fişman. İşte bugün gözlenen durum keyif alamayıp suçluluk duymaktır. Bu da bizi psikanalizin üstlenmesi gereken ikili işleve getirir. Vereceği mesaj “rahatlayasın, yasaklardan kurtulasın” değildir. Vereceği mesaj, Alain Badiou’nun harika tabiriyle “Kendi kendinin en amansız sansürcüsü olmayı öğrenesin”dir. Psikanalizin bugünkü rolü budur. Keyif almanızı sağlamak değildir. Sizi keyif almamaya müsaade ettirmektir. Günümüzde psikanalizin mesajı budur: “Keyif almanız şart değil. Keyif almasanız da olur.” Elbette bu “sakın keyif alma!” demek değil. Sadece: “keyif almasan da olur.”
İşte bugünkü Üstben saçmantıkları böyledir. Bir yandan, müsamahakarlık kendi zıttına varır. Mesela: bugünkü ihtar “zevk alacaksın” der. Ama yasak ve düzenlemeler hiç olmadığı kadar çoğalır. Peki keyif al bakalım… ama münasip keyifler alman için sana emredilir… Ne emredilir? Fazla yememen koşu yapman, kilona dikkat etmen, sigara içmemen falan filan. Etrafınıza baksanıza, azami bon vivantlık hedefiyle hayatlarını örgütleyen insanlardan, genç çiftlerden daha perişan bir şey var mı? Topyekün düzenlemedir bu. Öbür yandan, zıt saçmantık da vardır: “yeni çıkan köktenci hareketler” denen şeyler, onların maksadı yoksa yeni bir istikrar getirmek mi? insanlara stabil bir etik zemin sağlamak mı? (günümüz dünyasında istikrarlı stabil değerler tükenmiş olduğundan) Aksine, bana kalırsa bu hareketler suni özgürleşme alanlarıdır. Tabi buradaki örtük atıf noktam Lacan’ın ünlü tersyüz edişiyle Dostoyevski’nin sloganıdır. Lacan’a göre “Tanrı yoksa herşeye müsaade vardır” denilemez. Aksine: Tanrı yoksa herşey yasaklanır. Bön vivantlardan çıkacak ders budur. En az onun kadar mühim, aksi slogan da şöyledir: Tanrı varsa herşeye müsaade vardır. Yani: İlahi iradenin enstrümanı olarak dünyadaki rolünüze aydıysanız… Yani meleklerden mesajlar geliyorsa… Şu tepedeki tiple temas kurduysanız, ister George Bush, ister Usame bin Ladin olun, birçok kişi fark etti: onların ortak noktası budur, ikisi de antenlerden mesaj alırlar. O zaman ne isterseniz onu yaparsınız, eliniz serbest kalır. Terörist saldırılar yapabilirsiniz, ülkeleri bombalayabilirsiniz, atış serbesttir. İşte gördüğünüz gibi suni özgürlük dürtüsünün sistemin tabiatına yazıldığı günümüzde yön tayin etmek iyice zorlaşmıştır.
Dolayısıyla, bana kalırsa, bugünkü görev ütopik bir alan açabilmektir. Nasıl yani? Tabi ki beş sıfır yenik başlanmış bir maçta gönüllerin şampiyonu olmayı hedefleyen eski moda ütopyalardan bahsetmiyorum. (bunun büyük modelleri: Platon’un devleti Thomas More’un ütopyası ve unutmayın ki Marquis de Sade’ın Yatak Odasında Felsefe’sidir) Klasik ütopya böyledir. Ayrıca kapitalist ütopyalar da vardır. Yepyeni arzuları dizginsizce kışkırtma ütopyaları bayağı ileri gidebiliyor. Mesela duydum ki Birleşik Eyaletler’deki kimi komüniteler ciddi ciddi düşünmüş ki “Nekrofiller, yani ölü seviciler, cesetlerle cinsel oyunlar oynamak isteyenler pek bir mahrumiyet içindeymiş. O zaman onlara ceset sağlamak toplumun vazifesi değil miymiş? Nasıl ki öldüğünde kalbinin ve organlarının bağışlanabilmesi için imza atıyorsun, onun gibi ‘öldüğümde bedenim nekrofilleri memnun etsin’ diye insanlardan rıza alınacak bir prosedür bulunabilir miymiş?” falan filan. Sorun şu ki, fazla ileri gitmiş gibi yapsa da gülünç bir nezihlik var bu işte, bu kapitalist ütopyalarda. Sonuna kadar git! ama aslında hiçbirşey olmayacak.
Oysa üçüncü bir ütopya daha vardır… ne klasik ütopyalar gibi alternatif evren hayalleridir (gönüllerin şampiyonu olma hayalleri değildir) ne de kapitalist ütopyanın dizginsiz arzularıdır (istek doyurmanın abartılı halleri değildir) üçüncü bir tarz vardır, o da tabikide gerçektir, ütopyanın gerçek nüvesidir. Bence asıl fazla ileri giden ütopya sermest hayalgücü egzersizleri değildir. Oturursunuz, yapacak daha bilgece işleriniz yoktur, olası güzel dünyaları farzedersiniz. Böyle olmaz. Asıl ütopya dürtüsü harfiyen içinizden gelir. Başka hiçbir yol kalmayınca yeni bir şey yaparsınız. Bana kalırsa asıl ütopyanın gelecekle alakası yoktur. Gelmişlerin geçeceği yollar tıkandığı zaman dolaysızca çıkagelen şeylerden oluşur o. Böylesi ütopyaların genel formülü şöyledir: İçerildiğin simgesel kapsamlar bakımından imkansız sayılan her neyse onu yap. Bağlamdan kaçma. Kapsamları kaydır. Bunu öyle delice bir şey sanmayın. Bilindik büyük klasiklerde hatta bazen muhafazakar eylemlerde bu ütopyacı boyut vardır. Gülünç bir örnek verirsek Richard Nixon’ın otuz yıl önceki Çin seyahatini hatırlayın. O kararda neredeyse ütopyacı bir boyut vardı. Neden? Çünkü o imkansız sayılan şeyi yaptı. Çin o zaman dünyanın en kötücül süpergücü diye betimleniyordu. Sovyetler Birliği’yle gevşeme olmuştu, Çin’le olmamıştı. Bu eylem sonucunda bütün kapsamlar kaydırıldı. İmkansız sayılan iş yapılmıştı. Bugün asıl gereken tam da budur. Çünkü sonuçta bana kalırsa günümüzün en ütopik inancı değişik düzenler kurgulamak değildir. Mevcut düzenin süresizce işleyebileceğine inanmaktır. En ütopik efsaneler bana kalırsa 1989’da çözülen komünizmden gelmemişti, 1990’ların ütopik hayalleriydi, Francis Fukuyama ve diğerlerinin beslediği inançtı: toplumsal tarzların sonuncusuna erdiğimiz (liberal kapitalist demokrasiye) ve daha ileri gidemeyeceğimiz; artık tek derdimizin o tarzı biraz daha hoşgörücü kılmak olduğu, onu bütün dünyaya yaymak olduğu ama garantili formülün cepte olduğu inancı. İşte şayet 11 Eylül’ün simgesel bir anlamı varsa o da bu ütopik inancın miadının dolduğudur. Tarihin gerçeği geri gelmiştir. O yüzden bugün artık “politikayı aşmış politikalarla” terörize edilmek istemiyoruz, bunlar der ki: “ideolojik çağlar geride kaldı, artık tek işimiz gerçekçi oyunu oynayıp trendlere katılmaktır” falan fişman. İmkansız sayılanı sahnelemeye cesaret etmeliyiz.
Ütopyanın nasıl farzedileceğini değil ama nasıl sahneleneceğini bir kez daha bulmalıyız. Asıl mesele ütopyalar planlamak değildir, asıl mesele onları sahnelemektir. Asıl sorun “gidem mi yoksa kalam mı?” değildir, “alternatif ütopya mı yoksa mevcut düzeni korumak mı?” değildir. Daha köklü bir sorun var. Hayat memat meselesi var. Ya ütopya gelecek ya da iş işten geçecek.






























Geri bildirim: Görcül — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Slavoj Žižek: Görcül Gerçek | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: NO FÜTUR — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: IBF ile robo-söyleşi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER