Žižek Ünlem belgeselinin Türkçe altyazı dökümüdür.
Nedir benim sözgelimi… evrene spontan yaklaşımım? Çok kasvetlidir. İlk önermeye göre: Herşey boşuna. Hiçbirşey yok aslında. Harfiyen yoktur diyorum öyle ki… son kertede… son kertede… sadece kırıntılar, yitip giden şeyler vardır. Baksanıza evren dev bir boşluk. Peki tezahürler nasıl belirecek? Bu konuda kuantum fiziğine spontan bir yakınlık duyuyorum. Onlara göre evren bir boşluktur ama pozitif yüklü bir boşluktur ve orada bir şeyler belirecekse boşluğun dengesi bozulmalıdır. Bu fikre spontan bir ilgim var: Evren hiçlikten ibaret değildir yani vardır evrende bir şeyler ama yoldan şaştıkları kesindir. Yaratım denen olay kozmik şaşkınlıktır, kozmik afettir (yar-atım), vardır bir şeyler ama kaza eseridir. Hatta bu fikri nihayetine erdirerek diyebilirim ki her bir kazanın kaderi nihayetine erdirilmektir. Bunun ismi de belli: Aşk denir ona. Sevda tam da o kozmik afet değil mi? “Dünyaya bayılıyorum” diyen tümsevicilikten hiç hoşlanmam. Dünyanın nesini seveyim? Nasıl desem… Bir yanda dünyadan iğrenirim, öbür yanda dünyadan öğrenirim (öğrenç). Gerçek hayat işte öylemesine bir ahvaldir. Aptalca. O öyle zaten. Benim derdim başka. Aşk bence şiddet dolu bir eylem. “Hepinizi seviyorum” diye sevmek olmaz. Sahiden seviyorsan bir şeyi seçmelisin yani dengesiz bir yapı kurmalısın. İster incecik bir detayı, ister kırılgan bir insanı seçmiş ol “Seni herşeyden çok seviyorum” demelisin. İşte bu formel anlamda sevgi kötücüldür.
Satranç oynuyorlar, hayra alamet.
Günümüzde vaziyet ne acayip. Otuz kırk yıl önce geleceğin neye benzeyeceği tartışılırdı hâlâ: Komünist, Faşist, kapitalist, her neyse. Artık bu konuları tartışan kimse kalmadı. Küresel kapitalizmin kalıcı olduğu sessizce kabul edildi. Öte yandan kozmik afetlere insanlar kafayı taktı, bir virüs yüzünden veya bir yıldıztaşı gelip çarpınca Dünya’da bütün hayatın dağılıp gitmesi ihtimaline. Saçmantık odur ki Dünya’da bütün hayatın sona erebileceğini düşünmek kapitalizmde çok daha mütevazı ama köklü bir değişimi düşünmekten daha kolay. O halde Ütopya yeniden icat edilmeli ama hangi anlamda? Ütopyanın iki fol anlamı vardır. Eski fol anlamı, asla gerçekleşmeyeceği bilinen ideal bir toplumu tasavvur etmek fikridir. Diğer fol anlamı kapitalist Ütopyadır yani yeni yeni sapkınca arzuların sadece müsaade bulmakla kalmayıp ayrıca sürekli kışkırtılmasıdır. Sahi Ütopyada ise vaziyet çıkışsız kaldığından, mevcut mümkünat eksenlerinde hiçbir çözüm yolu kalmadığından saf sağkalım içgüdüsüyle yeni bir uzam kurgulamak zorunda kalırsınız. Ütopya hayal gücünü serbest bırakmak değildir. Ütopya en dahili aciliyet meselesidir. Tek çıkış yolu olarak onu düşünmek zorunda kalırsınız ve bugün bize gereken de budur. Umarım çok uzatmadım. Sabrınız için teşekkürler. Çok kısa bir şey daha diyeyim. Sizce ben şimdi niye el çırptım? Eski belgeselleri seyrederseniz Faşist önder ile Stalinci önder arasında büyük bir fark olduğunu göreceksiniz. Faşist önder alkışlandığı zaman alkışı sadece kabul eder. Stalinci önder kendi kendisini alkışlar. Böylece “Alkışın muhatabı ben değilim. Ben sizin aracınızım. Hepimiz tarihe hizmet ediyoruz.” diyordur. İşte ben de o taraftayım.
Slavoj Žižek Slovenya’nın başkenti Ljubljanalıdır. Kitaplarında geniş bir konu yelpazesi bulunur: Hitchcock, Lenin, opera, 11 Eylül terör saldırıları… Žižek eserlerinde kapitalizmin Marksist eleştirisini psikanalizle harmanlayıp kapitalizmin kamusal tahayyülde nasıl işlediğini açığa vurmayı amaçlar. – The New Yorker / Slavoj Žižek akademik bir rock yıldızıdır. – In These Times
Başladık. Peki. En kötüsü kimi entelektüellerin pek sevdiği “Hepimiz insanız” oyununu oynamaktır. Dışarıya belli bir entelektüel şahsiyet yansıtırsınız, ağırbaşlı hoca falan gibi… ama sonra küçük sinyaller verirsiniz: “Bakın aslında ben de sizin gibiyim. Hayatın küçük hazlarını severim. Ben de sizin gibi bir insanım.” Ben insan falan değilim. Canavarım hatta. Gördüğünüz teorisyen maskesinin arkasında sıcak ve insancıl biri olduğumu söyleyemem, çikolatalı pastayı severim, şuna buna bayılırım falan gibi insanca özellikleri benimsemem. Ben daha ziyade başkalarını rencide etmemek için insanlık oynayan biri gibiyim.
Gelsene? Bak kim var hahaha! “Refaha Hoşgeldiniz” yazıyor, sosyalist zenginlik anlamında. İyidir, dürüst adamdır. / Herşeyi buraya koydum… Çok iyi oluyor… böylece… Herşey derken yani… Bak burada bile var. Gördün mü? Delice bir bileşim değil mi? Bu burada, onlar orada… Kıyafetler burada. Ama kıyafet olmayan şeyler de var. Nasıl denir?… örtüler, çarşaflar da var… Yok yok. Herşey burada. Mutfağa yakın olması hoş değil mi? Çoraplar… iç çamaşırlar… / Herşeyim burada işte, gazeteler, dergiler… Bunlar yabancı dildeki kitaplarım. İkişer nüsha. Burası yasak bölge. Fena, çok fena, alt taraftaydı galiba çünkü burada hep yeni şeyler var. – Hah işte… – Herşeyi saklar mısın? Burada narsisistim. Evet herşeyi saklarım. – Neyi sakla– – Bu burada ne arıyor? Bunun yeri başka. Pardon, sadece… Burada neler var… Bu buradaymış. Evet… “Mladina” şeyleri lazımsa… Bak bazıları buradaymış, bakalım ne varmış, bunlar büyük formatlıydı. “Mladina”nın ilk zamanlarından… Hah evet bunlar muhalefet döneminden. Evet.
1980’lerin ortasında ara ara yazmaya başladım. İki yıl boyunca yazdım, “en nüfuzlu yazar” diyenler bile oldu. Ama sonra yeni politik ayrışmalar başladıktan sonra fazla kavgacıydım, sağa sola sataşıyordum vesaire. İşte ben. Ünüm buydu. O zamanlar deli gibi çalışıyordum, ilk İngilizce kitaplarımı yazdığımı hatırlıyorum. Teorik işleri tehlikeye atmayı hiç istemedim, azıcık bile, o yüzden de siyasete atılmaya hiç ama hiç meraklı değildim çünkü çok vakit alıyor.
1990’da Slavoj Žižek Slovenya Cumhuriyeti’nin ilk demokratik seçimlerinde Başkan adayı oldu. / Bize suçluluk hissettirdikleri yeter, geçmiş nesillerin borçlarını ödettikleri yetti artık. Başkalarının hayallerine meze yapılmaktan bıktık usandık, partizanların da, kurbanlarının da. Bizi suçlandırarak, başkalarının borçlarını ödeterek kanımızla beslenen bu vampirlerden gına geldi. Artık yediğimiz kazıkları iade etme zamanıdır, tahta bir kazık saplayarak, sarımsak koklatarak türlü türlü vampirlerden kurtulacağız. Liberal Demokratik Parti
Seçimlerden iki gün önce bütün adaylarla yuvarlak masa toplantısı vardı. Yirmi tane mi artık kaç taneyse.
Churchill’in saçmantığını anmak isterim: Özel mülkiyet olası sistemlerin en kötüsüdür. Ammavelakin tecrübe gösterir ki ondan daha iyisi yoktur.
Sağ kanattan naif iyi bir adam orada bir aptallık etti, ölümcül bir hata yaptı ve bunu kimse unutmadı. Hata bile değil nezaket gösterdi: İşte tahmin edebileceğin gibi orada da çok konuşuyordum, sonra bu adam dostane bir sansür yapmak istedi ve bana dönüp dedi ki… resmi TV kanalında naklen yayındaydık, büyük tartışma…
Ben de Žižek’i çok severim ama… ki bu masadaki en yüksek IQ’nun sahibi olduğundan kesinlikle eminim… ama bu yuvarlak masa toplantısının yarısında hep o konuştu.
“Bak, senin IQ bakımından hepimizi 10’a katladığını biliyoruz ama yine de biraz müsaade etsen de konuşsak?” Ama kimse bunu unutmadı işte! “Gördünüz mü? En akıllı adam oymuş, kendileri de kabul etti” dediler. Program bittikten sonra, hiç unutmam, ışıklar ve kameralar kapandıktan sonra diğer adayların hepsi birden ona bağırmaya başladı “Aptal mısın? Deli misin?” diye çünkü puanım aniden yükseldi ve neredeyse seçilecektim…
İdeolojinin en basit tanımı muhtemelen Marx’ın Kapital’deki bilindik tabiridir: Bilmiyorlar ama yapıyorlar. Fakat en temelde ideoloji gerçek ahvali perdeleyen bir yanılsama değil, toplumsal gerçekliği yapılandıran [bilinçdışı] fantazidir. İdeolojinin Yüce Nesnesi
Birleşik Eyaletler’e ilk geldiğim zaman tuvaletlerinizi görünce çok şaşırmıştım. Romantiklerden itibaren Avrupai Üçleme denen bir fikir vardı: Anglo-Sakson ekonomisi, Fransız politikası ve Almanların metafiziği, şiirleri, felsefesi… işte bunlar… nasıl desem?… Avrupa’nın temel ruhsal duruşlarıydı. İnanılmaz ama gerçek. Fransız politikası, devrimcilik: Bok derhal tasfiye edilmelidir. Anglo-Sakson/Amerikalı: Pragmatik olalım, yüzsün falan. Alman metafizik, şiir, inceleme: Bokumuzda boncuk arayalım. Delice bir ilinti değil mi? Böyle bayağı, alelade bir fenomende bile öylesine keskin farklar bulunabiliyor ki işlevsel bakımdan izah edilemiyor ve bu gibi konulara girmek gerekiyor. Bak işte “İdeolojilerden kurtulduk ve nihayet Post-İdeolojik Çağ kongresi yapıyoruz” diyorsun. Sonra tuvalete gidiyorsun, bok üretiyorsun ve burnuna kadar batmışsın, nasıl denir, paçalarından ideoloji akıyor, öyle değil mi?
Bugün kim neye inanıyor? İlginç bir soru bu, ve göründüğünden çok daha karmaşık. Terk edilecek ilk efsane bence artık kimsenin hiçbir değere inanmadığı sinik/alaycı bir çağda yaşadığımız efsanesidir, bir zamanlar, daha geleneksel çağlarda insanların inanç besleyebildikleri ve inançlarını dolu dolu yaşayabildikleri efsanesidir. Bence asıl bugün hiç olmadığı kadar inançlıyız. Pfaller’in yürüttüğü hoş ve dalgacı mantığa göre en inançlı inanç yapısökümcülüktür. Neden mi? Şimdi yine önceki Marx alıntısındaki meseleye dönüyorum: Yapısökümün nasıl işlediğine bakın, en standart tarzında, dokusunda bellidir: Derrida’nın tek bir metnini bulamazsınız ki (a) tırnak işaretleriyle kaplanmış olmasın ve (b) retorik mesafeler kondurulmuş olmasın. Yani… Nasıl desem. Dalgacı bir örnek düşünelim. Judith Butler gibi birisine “Bu nedir?” diye sorarsanız katiyen “Bu bir şişe çaydır” cevabını alamazsınız. Onun yerine şöyle der: “Şayet nesnelerin dilde netlikle tespit edilebildiğini öne süren metafizik fikri benimseyecek olursak ve bütün bunları hesaba katarsak o halde değil midir ki”… Butler böyle retorik soruları sever… “… dil oyunumuzun şartları altında bunun bir şişe çay olabileceği hipotezine ulaştığımız söylenebilir?” falan filan. Yani hep bir mesafe koyma ihtiyacı duyulur. Aşkta bile bu böyledir. Artık dümdüz “Seni seviyorum” demeye kimsenin cüreti yok, illa ki “Şairin de dediği gibi seviyorum seni” gibi mesafeli bir ifade olması lazım. Peki nedir buradaki sorun? Sorun şu: Bu korkuya ne gerek var? Çünkü bana sorarsanız eski zamanlarda dümdüz “Seni seviyorum” diyenler de tamamen aynı şeyi kastediyorlardı, mesafe koyma işlemleri söze dahildi. Yani dümdüz “Seni seviyorum” deyince fazla ileri gitmiş olmaktan korkan taraf asıl bizleriz. İnançlıyız.
Eski Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde anlatılan bir fıkrada Alman bir işçi Sibirya’da işe girer ve sansürcülerin bütün mektupları elden geçirdiğini bildiğinden arkadaşlarına şöyle der: “Bir kod belirleyelim: eğer mektubum sıradan mavi mürekkepse doğuruymuş dersiniz, kırmızı mürekkepse yalanmış dersiniz.” Bir ay sonra arkadaşları ilk mektubu alır: “Burada herşey harika! Dükkanlar dolu gıda bolluğu var, evler kocaman ve iyi ısınıyor, sinemalarda Batılı filmler oynuyor, ilişki kurmaya müsait çok sayıda güzel kız var. Bulamadığım tek şey kırmızı mürekkep.” Önce istediği bütün özgürlüklere sahip olduğunu kabul eder. Sonra eksikliğini hissettiği tek şeyin “kırmızı mürekkep” olduğunu ekleyiverir: Kendimizi “özgür hissediyorsak” özgür olmayışımızı dile getiremeyişimizdendir. Gerçeğin Çölüne Hoşgeldiniz
Lisede hangi dilleri öğrendim biliyor musun? – Nedir? – İngilizce ve Rusça. – Neden mi Rusça? – Nedenmiş? Çok iğrenç bir neden var arkasında. Dostlarımın çoğu ikinci dil olarak Fransızca veya Almanca seçtiler. Ben de düşündüm ki tabi soğuk savaşta iki süpergüç olduğuna göre… İhtiyatlı olmak iyidir değil mi? Kim kazanırsa kazansın, dilini konuşabilirim. Muhalifleri dışlamanın üç seviyesi vardı. Teorik çalışma veya yazarlık yapıyorsanız ilk seviye hocalık için müsaade alamamaktı. İlk dışlama seviyesi buydu. İkinci seviye kitap çıkarmaya da müsaade alamamaktı. Üçüncü seviye kendi alanında bir işe girmeye bile müsaade alamamaktı. Dördüncü seviye de tabi ki tutuklanmaktı, hapse girmekti işte. Ben ikinci ve üçüncü seviye arasındaydım. Allahım, işsiz kalmıştım. Aşağılayıcı bir haldi. 27 yaşındaydım ve anne babamın desteğiyle yaşıyordum. Sonra iki yıl boyunca merkez kurulda aşağılayıcı bir iş verdiler. Ahmak olmadığımı biliyorlardı, muhtemelen başarılı olacaktım. O yüzden yurtdışına taşınıp orada başarılı olmamdan korktular. Bu onlar için kötü olurdu… Slovenya’da mesleğini yapması engellenmiş bir kurban daha olurdum. O yüzden kıyıda köşede sürünsem de Slovenya’da kalmamı istediler. Bu akıllıca bir hamleydi aslında ama bunu öyle bir şekilde yaptılar ki farketmeden benim yurtdışına taşınmamı daha da kolaylaştırdılar.
7 verdim, tamam. Ha pardon. Tamam. “Gracias.” – Bu muymuş? – Evet. – Allahım! – Gösterişli. Eski bir bina olduğunu sanıyordum Perón ve… – Perón değil, Borges falan. – Yok işte, aşırı çağdaş bir bina. Allahım o adam bana nasıl bakıyordu öyle? Bir ahmak yaklaşıyor, berbat, öteye gidelim. – Nefret ediyorum. – Neyden nefret? Ben… Şu ahmak herif… dostane, akıllı şahıs yüzümü tanıdı ve bundan nefret ediyorum – çünkü gözlerini dikiyorlar. – Üşüşüyorlar mı? Allahım. Pekala. – Kimin adına? – Flora – Teşekkürler. – Teşekkürler. – Bekliyor muydun bunca hayranın olmasını? – Yok, ama aslında… gerçekten berbat. – Ne kadar nefret ettiğimi anlatamam sana. – Azıcık bile hoşuna gitmiyor mu? Hayır, hayır, hayır. Bence insanlar kötücül. Korkunç bir şey. Tiplere bak, bak nasıl tipler? Çok fena. – Kim o histerik kadın? – Hayranın, Slavoj. İyi de burada ne işi var ki? Yukarı çıkıp sıraya girmesi lazım burada beni rahatsız etmesin.
Fransız psikanalist Jacques Lacan’ın (1901-1981) “Freud’a dönüş”ü analitik teori ve pratiği dönüştürdü. Lacan’ın seminerleri Paris’in düşünsel hayatında 1950’lerden ölümüne kadar merkezi bir yer tuttu. Eserleri psikanalizi farklı disiplinlere bağlar, özellikle de yapısal dilbilim ve çağdaş felsefeye. 1974’te Fransız devlet televizyonu Lacan’la bir saatlik bir Psikanaliz programı yaptı.
Ben her zaman hakikati dile getiririm. Hakikatin tamamını değil çünkü tamamını söylemenin bir yolu yoktur. Tamamını söylemek harfiyen imkansızdır: kelimeler kifayetsizdir. Yine de bu imkansızlık yoluyla hakikat gerçeğe tutunur. Televizyondayız.
Aslında Lacancı teoriyi geniş kamuoyuna tanıtacak bir belgesel olarak düşünülmüştü sanırım Fransız devlet televizyonu “ikinci kanal” için.
…analizciler haricinde de. Bilinçdışı. Bilinçdışı, ne acayip kelime! Sahiden öyle.
Bu programda takdir ettiğim iş kamusal imajla hususi rolün tersyüz edilmesidir. Sıcak ve insancıl biri olmak rolünün tamamen karalanıp yok edilmesidir. İdeoloji bence bu fikirden oluşur. İdeolojinin merkezindeki fikir bana göre insanı belirleyen fikirler değildir, İsevi olmak, Marksist olmak, bilmemneci olmak değildir… veya liberal olmak, her neyse… Asıl fikir tam olarak ideolojik önermelerin seni tamamen belirleyemeyeceğidir, kamusal imajına indirgenemeyeceğin, “aslında sıcak ve insancıl biri” olduğun fikridir. Bence ideolojinin en saf hali budur. İdeoloji bozucu en ürkünç mizansen bana göre… ki gerçekten ürkütücü, korkunçtur… ideolojik imajla tamamen özdeşleşmektir. Mizansenin özü “sahici benlik” zannettiğin şeydir, gerçekten varoluşsal olarak adandığın hakikat o mizansendedir, mizansenin arkasına saklanmış değildir. Yani demek istediğim… Benim sevdiğim felsefe anonim bir iştir, bu filmdeki gibi bir mizansen değildir şu hareketlere, jestlere baksana, bunlar bana gülünç geliyor. “Hakikatin tamamı dile getirilemez, bu iş harfiyen imkansızdır” diyebilmek için gülünç vurgular yapıyor. Bence bu mizansen yapmacık, boş bir jest, sanki çok derin hikmetler paylaşırmış gibi. Öyle bir şey yok.
Fon Ükskül’e kadar.
Lacan’a çok klasik bir açıdan yaklaşıyorum, beni ilgilendiren sadece onun önermeleridir, altta yatan mantıktır, onu iletme tarzı değil. Bence bu tarz tamamen yapmacık. Unutmaya ve bastırmaya çalışıyorum. İşe yarar bir strateji de olabilir, belki iyi bir taktiktir, kimbilir? Müphem beyanlarla insanlar ayartılabilir, ama ben bu yaklaşımdan hiç hoşlanmam. Ben tam bir Aydınlanma yanlısıyım, net ifadelerle açıklamaya inanırım ve Lacancıyım çünkü, yanlış anlamayın… Lacan blöften ibaret değildir, kolpa değildir. Bu müphemliğin arkasında bomboş bir adam değildir. Eserlerimde göstermek istediğim şey tam olarak Lacan’ı net ifadelere tercüme edebilme imkanıdır. Öf, yetti bu kadar.
Şimdi CN8 stüdyolarına naklen bağlanıyoruz. Barry Nolan’la CN8 Nitebeat programındasınız. Fransız psikanalist Jacques Lacan’ı okursanız Freud artık size kezban gibi gelmeye başlar. İnsan benliğine dair Lacan’ın teorisi o kadar karışık ki düşündükçe dişime ağrılar giriyor. Filozof Slavoj Žižek Slovenya’nın Ljubljana Üniversitesi’nden geldi… Çok kötü telaffuz etmedim galiba değil mi? Kukla ile Cüce diye bir kitap yazdı. Kitapta Lacancı psikanaliz açısından çağdaş İseviliğe yeni bir bakış atılıyor veya en azından ben öyle zannediyorum, hoşgeldiniz sayın Žižek. – Doğru telaffuz ettim mi? Nasıl okunuyor? – Slavoj Žižek ama yanlış okumanız bence daha iyi. Doğru okunduğunda paranoyak hissediyorum. – Okumaya kalkıştığım en karışık kitap buydu. – Enteresan, çünkü kitabın amacı aksine Lacan’ı öyle anlaşılır kılmak ki babuşkanıza bile anlatabilmek. Diyelim ki eski moda otoriter bir babanız var, pazar günüdür, babuşka ziyaret edilecektir. Eski moda otoriter baba size şöyle diyecektir: “Bak, nasıl hissettiğin umurumda bile değil” siz de küçük bir çocuksanız tabi… “Nasıl hissettiğin umurumda değil – gitmen şart”… – “Gidilecek!” “babuşkaya git ve orada doğru düzgün davran.” İyidir. Direnebilirsin. Kırılganlaşma yaşanmaz. Ama diyelim ki “hoşgörülü postmodern” bir babanız olsun. O ise size şöyle diyecektir: “Babuşkanın seni ne çok sevdiğini biliyorsun ama yine de sadece gerçekten istiyorsan onu ziyaret etmelisin.” Tabi her çocuk şayet ahmak değilse… ki çocuklar ahmak değillerdir… bu seçme şansı görüntüsü altında çok daha dayatmacı bir emrin saklandığını bilir: “Hem babuşkayı ziyaret etmen gerekiyor hem de bunu isteyerek yapman gerekiyor.” Ben bu kitaba iyice ısınmaya başladım. İşte bu örnekte görülür ki hoşgörü ve seçme şansı görüntüsü arkasında çok daha ağır bir emrivaki saklanabilir, bir de… O halde “Ben öyle diyorsam öyledir!” diyen eski tip babaya geri mi dönmeliyiz? Kesinlikle. Öylesi daha dürüstçedir.
McDonald kahvaltısına mı gittin? Hiç dandik değil bunlar. Bak neler çıkmış. – “Mutlu Menü”den bunlar çıkıyor işte. – Evet mutlu olasın diye. Evet ama bunlar çocuklar için. Ben onu mutlu etmek için gidiyorum, o da beni üzmemek için mutlu davranıyor ama ne farkeder, oyuna devam ediyoruz işte. Yani demek istediğim… Onu seviyorum ama ben vakit olarak bakıyorum. Gidiyoruz, iniyoruz, çıkıyoruz, bir saat geçivermiş! Yok yok umutsuz bir sağkalım stratejisinden ibaret bu. – Anladım. – Nasıl fazla sinirlenmeden vakit geçirebiliriz… ve kolay oluyor çünkü yemek yedikten sonra 20 dakika boyunca sakinleşiyor, nasıl desem. – Neden sinirleniyor ki? – O değil ben sinirleniyorum.
Şimdi bunu izleyelim bakalım. Şaşkına döndü, görüyorsun. Şimdi de ona narsisistik eğlence çıktı.
Tek amacım onun sakin kalması, talepkar olmaması, yemek yemesi, onu bunu yapması, ne olursa işte. Veya en azından benimle müzakere etmesi, mesela dün Legodan kaleler kuruyordu yaptığı kaleler tatminkar gelmedi ama sonra bana bir görev verdi ve küçük plastik küplerin özel bir çeşidini toplamaya başladım.
Hayvanlara ateş etmeye başladım sonra… bak bu çok güzel Amerikan ordusu. Bunu ben satın aldım, neredendi unuttum ama güzel bir şey. İçi de açılıyor, gördün mü? İçine askerler konuyor sonra o da oradan bana saldırıyor, burada ben kale yapmıştım, yıktı geçti. İşte bu da onun kendi özgün eseri ama çok incelikli bir yapısı var. İnanılmaz bir şey, kaotik gözüküyor değil mi? Ama burada büyük bilge adam var, gözlem yapıyor. Buradakilere bak, nasıl feminizan… Patron olarak bir kadın olsun, kraliçe olsun istedi. Ama sonra “Tek başına kalmasın” dedi. “İki kız olsun daha iyi” dedi, işte iki kız konuşuyor. Gördün mü nasıl lezbiyen, ilerici, siyaseten doğru yaklaşmış olaya? İki lezbiyen var, sonra… bunu da seviyorum. Güzel değil mi bak? Yunanistan’dan almıştım, antik Romalı hoş bir figür.
Hadi, felsefe. Bunu ben en iyisi geleneğe uyarak iki satırda yazayım.
Felsefe sorunları çözmez. Felsefenin vazifesi sorunları çözmek değil, yeniden tanımlamaktır, sorun gibi yaşanan bir şeyin aslında fol bir sorun olduğunu göstermektir. Eğer sorun gibi yaşanan şey sahiden bir sorun ise o zaman felsefeye gerek kalmaz; mesela diyelim ki ölümcül bir virüs uzaydan gelip küresel bir salgın çıkardıysa yani insanlık tarihi üzerinden hiçbir dolayım kurmadan bütün insanlığı tehdit ediyorsa o zaman felsefeye gerek yok ki. Tek gereken iyi bir bilimdir, acilen iyi bilimsel araştırmalarla çözüm bularak virüsü durdurmak gerekir. Burada felsefeye gerek duyulmaz çünkü gerçek bir tehdit vardır, dolaysızdır. Felsefik numaralar yapılamaz, “Yok aslında bilakis tam da” olmaz… Anladın işte dediğim şeyi, çünkü hayat memat meselesidir… Veya biraz bayağılaşalım, basit bilimkurgu senaryosunu düşünelim, “Mahşer” gibi filmlerde, “Derin Darbe”de falan olduğu gibi tehditkar bir yıldıztaşı yaklaşıyor, Dünya’ya çarpacak. Böyle zamanlarda felsefe gerekmez. Ne gerekir… bilmiyorum, naif yaklaşalım, ne olabilir? Güçlü atom bombalarıyla patlatmak mesela neden olmasın. Belki bu çözüm çok ütopik kaçtı ama derdimi anlatabildim sonuçta. Tehditle yüzyüze gelindiği anlarda felsefeye gerek kalmaz.
Bence filozoflar hiçbir zaman cevaplar sunmamışlardır ama bence bu özellik felsefenin kuvvetli yanıdır. Yok, sağduyulu “felsefi sorgulama” edebiyatından bahsetmiyorum. Nedir felsefe? Felsefe kimilerinin zannettiği gibi mutlak hakikat üzerine delice egzersizler olsaydı o zaman kuşkucu bir tavır takınarak “Biz gerçek bilimciler ölçülebilir çözülebilir gerçel sorunlarla uğraşırız… Filozoflar aptalca metafizik sorular sorup zaten erişilemez oldukları bilinen mutlak hakikatlerle oynayadursun” denebilirdi. Hayır bence felsefe çok mütevazı bir disiplin. Felsefe farklı bir soru sorar, sahiden felsefe ise. Bir filozof özgürlük meselesine nasıl yaklaşır? “Özgür müyüz değil miyiz?” diye sormaz, “Tanrı var mı yok mu?” demez. Basit bir soru sorar, yorumsamak için sorar: “Özgür olmak ne demek?” İşte felsefe temelde buna bakar. Yani belli kavramlara başvurulduğunda, belli eylemlere girişildiğinde vesaire ima edilen anlayış ufku nasıl bir şey olabilir? Aptalca ülkücü sorular sormaz, “Sahilik var mı?” falan demez, hayır. Asıl mesele şudur: “Bir şeye sahi dediğinde neyi kastediyorsun?” İşte gördüğün gibi felsefe çok mütevazı bir iştir. Filozoflar ebedi hakikatler peşinde dirsek çürüten manyaklar değildir.
Bugün piyasada kötücül özelliğinden arındırılmış bir dizi ürün sunulmaktadır: Yağsız krema. Alkolsüz bira. Kafeinsiz kahve. Sanal seks, sekssiz seks. Kayıp verilmeyen savaş, savaşsız savaş. Kukla ile Cüce
Buradaki mesele bence tam da Lacan’ın tersine çevirdiği ünlü Dostoyevski sloganıdır: “Tanrı yoksa herşeye müsaade vardır” değil de “Tanrı yoksa herşey yasaklanmıştır.” Nasıl mı? Şöyle: Mutluluk ve hazlarla dolu dolu yaşamanıza müsaade vardır ama tam da mutlanabilmek için tehlikeli aşırılıklardan kaçınmalısınız. Yani sonuçta herşey yasaklanmıştır. Yağlı şeyler yiyemezsiniz, kahve içemezsiniz hiçbirşey yapamaz olursunuz, tam da keyif sürebilmek için. Yani güncel hazcılık hazzı kısıtlamalarla bileştirir. Artık eskisi gibi haz ile kısıtlama arasında doğru ölçüyü bulmak yoktur. Yani “Seks isteriz ama fazla olmasın, göz var nizam var.” Hayır, güncel durum çok daha saçmantıklıdır. İki aşırı ucun dolaysızca örtüşmesi gibidir, sanki etki ile tepki üst üste binmiştir. Zarar veren şey doğrudan doğruya kendi kendisine panzehir, ilaç olmalıdır. Bunun timsali olan ürüne geçenlerde Kaliforniya’da rastladım, belki New York’ta da satılıyordur… bir çikolata-müshil ürünü. Ve propaganda olarak şöyle demişler: “Kabızınız geçmiyor mu? Çikolatamızdan daha çok yiyin.” O şey kendi kendisinin panzehiridir. Bu tutumun egemen olduğunu tersten kanıtlayan olgu da sahiden hiçbir kısıtlama tanımadan tüketim yapmanın yani uyuşturucu, özgür seks, sigara gibi şeylerin artık en büyük tehlike sayılmasıdır.
Yasanın yokluğunda Yasakların evrenselleşmesi saçmantığını neye yormalı? Bunun tek bir izahı vardır: Keyfiyetin kendisi, “çiğneniş” gibi yaşandığında dahi, en dahili statüsü bakımından dayatılan, emredilen bir şeydir. Keyif sürmek asla spontanca yaşanmaz, her zaman belli bir buyruğa riayet eder. Bu ayıpçıl buyruğun, bu “Zevklen!” çağrısının psikanalitik ismi de Üstben’dir. Zira Onlar Ne Yaptıklarını Bilmiyorlar: Keyfiyet Politik Etmendir
Psikanalizin geleneksel versiyonunda bazı dahili engeller yüzünden, içselleştirilen aşırı özdeşimler yüzünden pederane ve benzeri toplumsal yasaklar yüzünden özgürce keyif süremezsiniz, hazza erişemezsiniz. Hazza ancak patolojik şekillerde erişebilirsiniz, suçluluk hissinden kurtulamazsınız vesaire. Buna göre psikanaliz sayesinde, içselleşen yasakları askıya almak, onlarla başa çıkmak sağlanır ve böylece hayattan keyif alınabilir. Bugünkü sorun ise egemen ideolojinin zaten “Zevklen!” buyruğuyla işlemesidir. Bunlar çeşit çeşittir, cinsel zevk olabilir, mal tüketmek olabilir hatta spiritüel “kendini gerçekleştir” buyruğuna bile dönüşebilir. Bence bugünkü asıl mesele ketlenmelerden kurtularak spontanca keyiflenebilmek değildir. Güncel mesele bu zevklenme buyruğundan kurtulabilmektir.
New York Psikanaliz Enstitüsü gibi örgütler sayesinde Sigmund Freud’un 50 yıl önce ilk sunulduğunda radikal sayılan teorileri kamuoyunda genel kabul görebilmiştir. Yetişkinlerde sorunlu davranışları çocukluk hüsranlarına bağlayan izleri New York’tan Dr. René Spitz gibi otoriteler aydınlatmıştır. Çocuklukta yaşanan bunaltılar ileriki hayatta psişik çatışmalara sebebiyet verebilmektedir. Böylesi çatışmalar sonucunda çocukken hissedilmiş acziyet yeniden canlanabilmektedir. Bu gibi çatışmalarla felce uğrayıp özgür eylem şansını kaybeden birey “nevrozludur” denir. Şimdi gelin nevrozun oluşum sürecine bir göz atalım.
En büyük korkum bir anlığına konuşmayı kesersem bu gösterişli zevahirin derhal dağılıp gitmesi ve insanların benim yerimde bir hiçlik ve hiçkimse görmesi. İşte korktuğum bu: Birisiymiş gibi davranan bir hiçlik olmak, yani sürekli hiperaktif davranıp insanları büyüleyerek onların göremediği hiçliği perdeliyor olmak.
Şimdi mi? Tamam. Siz de hazırsanız… Psikanalizin azar yediği konulardan birisi bireysel patolojik bozuklukların teorisinden ibaret olduğu halde teorik meşruiyete hiç dikkat etmeden diğer kültürel-toplumsal fenomenlere de uygulandığıdır. Psikanaliz bireyin toplumsal sahayla nasıl ilişki kurması gerektiğini sorgular ama saha derken diğer insanlardan ziyade kişinin anonim toplumsallık aracılığıyla varolması kastedilir. Sizin tırnak içinde “normal birey” olmanız ancak belli bir anonim toplumsal sahayla ilişkilenmek hasebiyle mümkün olur. Neler yorumlanabilir, neler yorumlanamaz? Herşey yorumlanabilir, yani Freud “Unbehagen in der Kultur” derken, Uygarlığın Huzursuzluğu veya harfiyen çevirirsek Kültürdeki Rahatsızlık derken çoğumuzun normal olduğunu yani normal topluma katıldığını ama kimi ahmakların bu işi beceremeyip toplumun dışına düştüğünü ve normalleştirilmeleri gerektiğini kastetmez. Hayır, bizzat kültür kendi “normalliğini” kurabilmek için yani “normal” görünebilmek için birçok patolojik kesinti ve bozunum geçirmiştir. Yani kültürün kendisinde “Unbehagen” vardır, rahatsızlık vardır çığrından çıkmıştır, yuvasında değildir, semptomatiktir, “normal kültür” yoktur. Kültürün kendisi yoruma/izaha muhtaçtır.
Saçmantık odur ki “keyif fazlası” normal/temel bir keyfiyete ilişen fazlalık değildir çünkü bizzat keyfiyetin kendisi bu fazlalık yoluyla ortaya çıkar, keyfiyet zaten fazlalıktan müteşekkildir. Fazlalığı eksiltirseniz keyfiyetin kendisini kaybedersiniz, mesela kapitalizm kendini yeniden üretebilmek için kendi maddi şartlarını sürekli devirmek zorundadır, aynı kalırsa veya bir iç dengeye kavuşursa dağılıp gidecektir. İşte bu da “değer fazlası” (kapitalist üretim sürecini harekete geçiren sebep) ile “keyif fazlası” (arzunun nesne-sebebi) arasındaki analojidir. İdeolojinin Yüce Nesnesi
İnsanlar bana Lacan’ı niye Marx’la bileştirdiğimi sorduğunda “Lacan zaten bunu yapmıştı” diyorum hemen. Bence ancak fantazi kavramının Lacancı psikanalizdeki katı yorumuyla Marx’ın meta fetişizmi kavramıyla yakınsadığı konu algılanabilir. Bence ancak Lacancı kavramlara başvurarak yani katı Lacancı anlamda fantaziden bahsederek ve “plus-de-jouir” yani keyif fazlasından söz ederek ve elbette Lacancı Gerçeği ele alarak günümüzdeki fenomenler anlaşılabilir yani mesela yeni köktendinci ırkçılıkların ve müsamahakar denen toplumların nasıl işlediği anlaşılabilir. Burada yine psikanalitik Üstben kavramı ama Lacan’ın kavramlaştırdığı anlamda yani “Zevklen!” buyruğu olarak yani düzgün etik bir kategori değil de ayıpçıl bir kategori olarak Üstben kavramı çok yararlıdır. Yani bence Freudcu teorinin geleneksel yapılanması daha geleneksel etiklere, cinsel denetime, bastırmaya dayanan standart kapitalizmi izah edebiliyor olsa da güncel müsamahakar kapitalizmin saçmantıklarının izahı Lacansız olmaz.
İşte MEŞRUBAT diye buna denir! Onu içtikçe daha çok istersin. Onu istedikçe daha çok satın alırsın. Hiçliği kana kana iç, vasıfın saf suretini. Bu meşrubat ASLA o değil! (meşru-bat) Bu örnek üç kavramın iç içeliğini belirgin kılar: Marksist değer fazlası. Lacan’ın küçük a nesnesi, keyif fazlası. Üstben’in saçmantığı. Daha çok alırsın/istersin/içersin/susarsın/ Üstben’e riayet edersin/suçlu hissedersin Kırılgan Mutlak
En son ne zaman yemek yedin… kahvaltı mı… aşağıda mı? – Aşağıda… keselim mi? – Yok yok bir iki saat sonra belki aşağı ineriz ve bir şeyler… veya başka bir yer biliyorsan… Hani şu senin kahve içtiğin yerde iyi menüler var aslında çok hoş menüler var, düz biftek falan. – Hiç fena değil. – Herkes vejetaryen. – Ne dedin? – Herkes vejetaryen. Yozlara bak, maymuna döneceksiniz.
Boş bir masa varmış tam bir fırsatçı olmak istersen. / Aqua Congas. – Aqua Congas mı? – Evet. Neden almayayım? Şunu şuraya koysana? Sağol. Yok baksana nereye koyacağız? – Göstermek ister misin? – Evet. Neden öyle dedin… Neden o kalabalığın gelip seni dinlemesine “büyük bir yanlış anlama” dedin? Yok aslında çok basit… Gelirken bekledikleri bir şeyi gelince bulamayacaklarını düşünmek beni ürkütüyor ve nedir merak ediyorum. Solcuların birçoğu reçete istiyor, “Ne yapmalı?”nın cevabını öğrenmek… Ben ne bileyim? Kimileri de… Sence özel olarak reçete aradıkları için mi geliyorlar seni dinlemeye? Yok yok. Sağduyulu olalım, kafayı çalıştıralım: Baksana iki bin kişi gelip dinlemiş gerçi bence rakamlar abartılıyor ama diyelim ki bin kişinin benim kadar Lacan meraklısı olması mümkün mü? – Sana basit bir soru sorabilir miyim? – Neymiş? Bir kızın olsaydı bu herifle sinemaya gitmesine izin verir miydin? Açık konuş. Cevap hayır. Berbat görünüyorum, bazı belgelerde daha da beter. Gerçekten tam bir suçlu gibi gözüküyorum. Sence politik tavsiye almak beklentisiyle mi gelmişlerdi? Yok sorun şu ki ne zaman politikadan dem vursam – yapmacık olduğunu hissediyorum. – Nasıl? Yapmacık derken “kandırıyorum, ciddi değilim” anlamında değil ama hevesim yok o konuda. Yazmayı gerçekten sevdiğim kitaplar Hegel… yok Schelling kitabı oldu – “Gıdıklanan Özne” vesaire… – Anladım. Ve mesajın o kısmı istikamete ulaşmıyor. Zaten neyin ilgi gördüğüne bakarsan… Mesela son kitaplarım arasında en sevdiğim “Operanın İkinci Ölümü” çok mütevazı, hiç ilgi görmedi. Ama en sevdiğim o. Yok daha söylemedik dimi? Söyleyeyim… Bir dakika. – Sadece içecekler mi? – Yok yok yok… Önce buraya bak, Venice… Calarinas… Filet Milanese… Ensalada césar…
Bunu asmamın tek maksadı gelenleri şaşkına uğratıp mümkünse geri göndermek. Bu yüzden mi astın onu oraya? Girince “amaninbov” desinler diye mi? Evet böylece onlardan kurtulabilmeyi umuyorum, tek işlevi bu zaten. İşe yaradı mı bari? – Evet. – Valla mı? Vallahi de işe yaradı, kimileri gerçekten rencide oldu. Beni asıl endişelendiren yoksayılmak değil, kabul görmek. Dalga geçiyor gibi göründüğüm zaman ciddiye alınmasın diye dalga geçmiyorum ciddiye alınmaması gereken şey tam da o dalgacılık hali. Şakanın şaka olması benim ciddiyetimin perdesi. Nedense insanlar bu adam büyük suçlar işledi falan diyor hâlâ. Yok ya. Elbette o kadar basit değil, dümdüz Stalinci değilim. Tatsız bir manyaklık olurdu. Ama… belli ki şakanın ötesine geçen bir şeyler de var. Solcuların faşistlerden öğreneceği şeylerden söz ettiğim zaman ucuz bir şaka yapmıyorum. Esas mesele standart liberal karşıtlıkların tuzağına düşmemek: Özgürlüğe karşı totaliter düzen disiplin, şudur budur gibi… Disiplin, kolektif düzen, komuta ve fedakarlık gibi kavramları geri kazanmak şart. Bence bunlar faşizanlık değil. Dostlarım sık sık bana diyor ki: “Niye insanları gereksiz yere kışkırtıp duruyorsun? Neden kastettiğin şeyi açık açık söylemiyorsun ‘elbette faşizme karşıyım ama’ demiyorsun?” Ben de onlara diyorum ki “Evet bu iyi bir beyan soyut teorik açıdan iyi, hatta o bile değil entelektüel olarak iyi bir beyan, ama işler öyle yürümez. Mesela Stalinciliğin en korkunç yönleri hakkında beni Stalinci diye azarlayanlardan çok daha fazla analiz yapmışımdır. İşte bu da benim kalkıştığım iş, mesajı istikamete ulaştırmak için şart. Eğer şöyle konuşursanız: “Elbette ben faşizme karşıyım ama solcu gelenekten gelen kimi tutumları faşizm haksızca devralmıştır” falan filan. Böyle söylemek bence arzu edilen politik etkiyi tam olarak veremiyor. Liberal mutabakatın seni hazmetmesini kolaylaştırıyor. O aşırılıkla birlikte söylemek şart.
Bir saat yeter mi daha uzatayım mı? Bunlar da Lufthansa çorapları, iki tanesini yürüttüm bugün. Saçımı yıkatmaya gittim sonra gergin bir halim vardı kuaför kadın bunu fark edince “Sana yağ masajı yapayım mı?” dedi. Hoşuma gitti ama çok ayıpçıl hissettim parayla mastürbasyon yaptırmış gibi. – Mastürbasyon çok ayıpçıl. – Eh biraz öyle. Ama beni rahatlattı, hoş oldu. – Gerçekten mi? – Ama fazla geldi tabi. Allahım, neredesin sen? Sosyalizmi anımsadım, plastik şişede su taşımak… – Emin misin? – Evet çünkü bizi bekliyorlardı. – Baksana geç kalmadık işte. – Bekliyorlar çünkü gelmemiştin. – Bekliyorlar işte gecikmemişiz. – Evet çünkü sensiz başlayamazlar haha! Hadi çabucak başlayalım. İçeri girip başlayalım hemen…
“Solculara yeni bir formül lazım” fikrine kafayı takan akademisyenlerin çoğu aslında şöyle düşünmüyor mu?: “Köklü bir devrim istiyoruz ama aynı zamanda nispeten müreffeh hayatlarımızın da aksamadan sürmesini istiyoruz.” Yani bir zamanlar Robespierre’in dediği gibi “Devrimsiz bir devrim istiyoruz.” Fark ettim ki ilerici liberallerin bahsettiği standart mücadeleler çoğulluğu… Ne demek bu? Net bir politik formül istemek zaten fol bir beklenti değil mi?: “Ah keşke akıllı bir entelektüel olsa da bize ne yapmamız gerektiğini öğretse, gereğini yapsak da kapitalizm sona erse ve sosyalizme kavuşsak” falan filan.
Ben aptalım, anlamıyorum. – Pardon. – Bunu okumanızı çok isterim. Teşekkürler.
Öyle ya da böyle öznelliğimin Lacancı merkezdışılığını ikrar etmek zorundayım: Bir dava adına buradayım ama aslında savunduğum davaya hakim değilim. İnsanlar bende bir şeyler görüyor, beklentiler taşıyorlar. Belki politik beklentileri var, benden doğru formülü bekliyorlar, herkesin solcu entelektüellerden cevap beklediği büyük soru budur: “Ne yapmalıyız?”… belki spiritüel rehberlik veya psikolojik yardım istiyorlar veya espiritüel teoriler buluyorlar yani muzip şakalar veya filmlerden örnekler buluyorlar. Ben de bu rolleri dürüstçe kabul ederim. Bence bunlara vermem gereken reaksiyon “Ah hepiniz beni yanlış anladınız, derin teorik hikmetleri kaçırdınız” olmamalı. Benim temel vazifem analizci konumunu tutmaya çabalamaktır yani oluşan aktarımla oynayarak bu beklentileri boşa düşürmek, hayal kırıklığına uğratmak ve böylece benden ne alacaklarına takılmak yerine kendi beklentilerine dönüp bakmaya yöneltmek: Bu beklentiler meşru mudur, onlara kendileri hakkında ne söyler?
Genelde ilerletici büyük hamleler… mesela Demokratlar yerine Nixon Çin’le temas kurmuştu. Bu saçmantık Fransa’da da oldu, sosyalistler yerine de Gaulle… – Cezayir’den çekildi. – Pardon? Cezayir, evet. Ama ben bu konuda… Bence siz tam bir entelektüel yıldızsınız – o yüzden size dokunmaya mecburdum. – Pardon, pardon, çok yoruldum. Ben “İleri”nin editörüyüm. – Neyin? – “İleri” sosyalist fikir dergisi, duymuşsunuzdur. – Size bir nüsha getirdim. – Süper. – Çok etkilendim. – Ciddi misin. Blöf yapıyordum. Bir duş alması lazım. Oradaydı az önce.
Kim bilir bunları? Adam bilir. Pardon. Siz filmleri bilirsiniz. “Kahraman” filmini yapan Çinli adamı biliyor musunuz? “Çifte Tazminat” piyasada yoktur herhalde dimi? “Orada Olmak” da yoktur herhalde, umut var mı? “Orada Olmak” var ya hani, Peter Sellers. – Muhtemelen… – Hal Ashby. Yok bu işler fazla zeka istiyor. Maymun muzu kapamayacak. Bu ne böyle anlamadım ki? Hah Amerika 1970’ler “Orada Olmak” hahaha. – Nedir? – “Orada Olmak” Harika bir filmdir, anal karakterim de kapakta. Fiyat da uygun, kesin alalım. Başka ne lazım bana? “Hayatın Kaynağı” tüm zamanların en iyi Amerikan filmi. En iyi Alman filmi ise “Opfergang” yani fedai yol… 1944’te Veit Harlan yapmış, Nazi yönetmen. Ayn Rand dedik, Nazi dedik… üçüncüsü maalesef daha standart olacak “Korkunç İvan”, Eisenstein. Bence tüm zamanların en iyi üç filmi bunlar. Bunu da isterim kesinlikle. Yani bu ikisini alacağız, bunlar yeter herhalde. Ben senin için satın alayım mı? Yok, bir dakika… yoksul Amerikan kızı, işçi sınıfı. Kim ödeyecek? Masraf mı yazacaksın? – Tabi tabi tabi… – Peki öyle olsun. Ödeyelim. Şimdi bu arzumun ebedi sırrı olsun: Acaba bunu önceden hesap etmiş miydim? Sen bunu teklif etmeseydin son dakikada “Neyse almayayım yük olmasın” mı diyecektim? – Bu biraz pahalıymış aslında, 32 dolar. – Sus yoksa üç tane daha alırsın. Aslında keşke… Dur bir dakika. Neymiş bu? Allahım bunu da almayı çok isterim ama… – Bunu ben alayım… – Özel kitapçığı varmış! Nerede? Hangisi? Pardon bunu da alabilir miyiz?
Pardon… Haha sie! Şimdi ne üzerine çalışıyorsun Slavoj? Yeni kitap nedir? Dev proje, aslında “Gıdıklanan Özne”nin devamı. Dev kocaman proje. – Ne kadarını yazdın? – Sonuna epey yaklaştım. Kocaman olacak. Bir bölüm felsefe, ilahiyat bir bölüm bilişselcilik… Bugünlerde beyin bilimlerine daldım… bir bölüm de politika, ayıpçıl şeyler falan. – İsmi ne olacak? – Bilmiyorum henüz. Belki “Paralaks” olabilir ama amazon.com’dan bakmam lazım çünkü “Paralaks” başlığıyla şimdiden 20 kitap bastırılmış olabilir o açıdan da bakmam lazım. – Ne demekmiş paralaks? – Yok yok çok basit bir anlamı var ve benim yaklaşımımı da isabetle tanımlıyor… bilirsin… çok basit. Bir hareket gördüğünü zannedersin… Bir nesneye baktığın zaman kendi kendine oynamış, değişmiş gibi gelir ama gerçekte sadece bakış açın değişmiştir. Ay, yıldız, güneş paralaksları gibi. Çünkü öznel konumundaki kayma paralaks olarak şeyleşmiştir. Onu nesnenin oynaması gibi algılarsın. Ama tabi buna ben bir burgu daha ekliyorum ve diyorum ki “bir bakıma zaten nesnededir çünkü nesne-özne dolaylanmıştır” vesaire. İşte beni ilgilendiren konu bu köklü kesinti, yani bir bakış açısından diğerine geçiş yapmak. Bu antinomiyi aşmak mümkün değil. Sonra da bunu sistemli olarak geliştiriyorum, felsefede, bilişsel bilimlerde… Bilişsel bilimde paralaks dahili yaşantıya bakmak ile kafatasını açıp beyindeki etlere bakmak arasında. Ama paralaksın bir tarafından diğerine sıçrayamazsın… Bilimsel olarak izah edebilsen dahi gördüğün uyduruk et parçasının düşünce olduğunu kabul edemezsin. Peki eserlerinden üç tanesini seçecek olsak hangileri olurdu? En iyi kitaplarımdan üç tanesi aslında dört tane maalesef: “İdeolojinin Yüce Nesnesi”, “Olumsuzla Oyalanma”, “Gıdıklanan Özne”, bir de yeni yazdığım. Evet ciddi eserlerim bunlar, ufak tefek başka şeyler de var. Ama esas olarak bunlar… gerçi ilk kitap için öz-eleştiri vermeliyim, fazla liberal kaldı. Demokrasiyi savunmuşum, utanıyorum bundan, çok üzgünüm. Totaliterlik diye kötü bir şey varmış, toplumda çoğulculuk olmasını istemişim. Allahım, derdim neymiş acaba? Marx Biraderler şakasını bilirsin: “Beni alacak kulübe üye olmaya tenezzül etmem.” Kendim olmasaydım o kitabı yazanı tutuklardım.
Yazma ritüelim epey karmaşık. Psikolojik olarak oturup yazmam imkansız olduğundan kendimi kandırmam şart. Çok basit bir strateji geliştirdim, en azından benim işime yarıyor: Fikirleri not düşüyorum ve genelde nispeten detaylı bir şekilde not düşüyorum yani düşünce hattı yazılmış oluyor, cümleler tamamen hazır oluyor. Yani bir noktaya gelene kadar “Yok yok yazmıyorum, henüz sadece notlar düşüyorum” diyorum kendime. Bir noktadan sonra ise “Herşey hazır, artık sadece düzenlemesi kaldı” diyorum. İşte fikir bu, ikiye bölmek: Notlar düşüyorum, düzenliyorum. Yazma işi kayboluyor.
– Pardon. Lütfen yüksek sesle. – Kendi başarınızı nasıl izah ediyorsunuz özellikle de patolojik bir toplum olarak gördüğünüzü sandığım – Birleşik Eyaletler’de? – İyi bir soru ama şimdi “Mütevazıyım aslında ah ne hoş” dememi beklemeyin. Çok daha ciddi bir fenomen bu, gelin açık konuşalım. Yüzeysel olarak nispeten popüler olabilirim ama ben ve dostlarımın akademide ne kadar nüfuz yoksunu olduğumuzu muhtemelen hayal bile edemezsiniz. İşte bu yüzden bize düşmanlık edenlerin biz Lacancıları “fallogosantrik” iktidar söylemcileri gibi sunmaları beni öfkelendiriyor. Bizi dogmatik bir iktidar söylemi gibi göstermek iyice moda oldu. Mesela dün bu konuşmanın benzer bir versiyonunu New York Columbia’da yaptığım zaman sonlara doğru bir hanım “Ve fakat niye böyle dogmatik bir Lacancı olduğumu” sordu.
…Derrida bağlamında yürüttüğünüz bu yanlış okuma bana kalırsa çalışmalarınızda tipik bir özellik ve sahiden merak ediyorum, acaba çalışmanızda uzaktan işleyen belli bir inancın büründüğü biçimler hep böyle mi? – Ne, hangi inanç? – Dogmatikh Lachancı themaların çalışmanızda inanç olarak işlemesi. İşte budur. İşte soru budur. Peki, size Anglo-Sakson geleneğine yakışacak çok basit ampirik bir soruyla cevap vereceğim: Gayatri Spivak ile Derrida arasında kısa süren çatışma haricinde Derrida’ya minik bir eleştirel müdahale yapan tek bir Derridacı sayabilir misiniz? Rodolphe Gasché? Avital Ronell? Sam Weber? Tek bir isim vermeniz yeterli. Neden biz dogmatik oluyoruz? Neden onlar olmuyor? Sam Weber’in Derrida hakkında tek bir dalgacı eleştirel lafını gösterin. Avital Ronell’in tek bir alaycı lafını gösterin. Rodolphe Gasché’de tek bir iğneleme bulun. O halde neden biz… Neden ben… Neden ben Lacan’a dogmatik bağlarla bağlıyım da onlar… Bu inancı inkar ettiğimi nereden çıkardınız? Ben Lacancıyım. Açık kapıyı tıklatıyorsunuz burada. Yapısökümcü analizler yardırarak, gizemli sırlar keşfederek “İşte Lacancıymış!” demeniz gereksiz. Ben vesikalı Lacancıyım.
Bu işte bir iş var, dikkatinizi çekerim ve şimdi popülerliğime dair asıl cevabımı vereceğim size. Kabul etmem gerekir ki şaklabanımsı bir yanım var, “New York Times”da dedikleri gibi Marx Birader falan filan. Bununla oynuyor da olabilirim, ama artık bıktım usandım çünkü hakkımda yapılan haberlerde ve bana verilen reaksiyonlarda “komik adam” imajı çizmeye yönelik korkunç bir dürtüsel zorlantı oluştuğunu fark ediyorum. Ve asıl soru şu: Nereden geliyor bu dürtü? Beni sürekli şakalar patlatmaya muhtaç birisi gibi göstermeye ne gerek var? Yayıncılarım bile inandı buna. Biliyor musunuz, Lenin kitabımı Verso neredeyse reddedecekti? Neden ki? Hep olduğu gibi Verso’da da önce alaycı laflar başladı: “Sen de hep şaka yapıyon ya!” sonra onlara “Alın size Lenin metninden kitap hazırladım” dedim. Bu sefer de “Hani şakalar nerede? Bu kitabı kim alacak?” dediler. Yani bu işte bir iş var, göründüğü gibi değil. Çok karmaşık bir fenomen, çok karmaşık bir fenomen. Diyebilirim ki beni popülerleştirmek beni ciddiye almamak için bir direnç olmuş, nasıl desem… Bu durumda benim vazifem de popüler komedyenimsi imajıma kamusal bir intihar yaptırmaktır.
Umarım bu kapı açıktır. Şimdi nasıl bilmiyorum. İşte burası. Evet ama Hitchcockçu “Vertigo” çekimini burada yapmalısın. Burası henüz açıkken gelirdim, o zamanlar asansörle çıkılabiliyordu ve iki üç defasında, geldiğimde burada polisler vardı, olay mahalli yalıtılmıştı ve yerde örtülü bir şey vardı. Buradan çekim yaparsan neden olduğunu hemen anlayacaksın. İşte bak. Yukarı çıkıp aşağı atlamak kolaydı işte. Çıkarsın, aşağı atlarsın. Hoş, mütevazı, etik bir intihar. Sokakta gösteriş yapıp insanları utandırmadan oraya gidip aşağı atlamak. Tabi ben de bunu ayarlamayı düşündüm. Kendini öldürmek istiyorsan biz bu işi ayarlıyoruz. Nahoş tesadüfleri önlüyoruz, 5 dolar alıyoruz, çocukları sokmuyoruz. Hatta şöyle bir fikrim de vardı, Foucault’nun bahsettiği biyopolitik toplumda evlenme hakkı için sordukları gibi: AIDS’in var mı, aklın başında mı… Tabi bu sorular işe yaramıyor çünkü işe yarasaydı ben hiç evlenememiş olurdum değil mi? İşte kendini öldürenlere de benzer sorular sorulmalı değil mi? Bunu düşünüyordum. Bence bu konuda… özel tıbbi… veya psikiyatrik danışma heyeti sahiden metafizik bir intihar mı, yoksa kısa süreli bir kriz mi olduğunu kararlaştırmalı, belki de sadece sevgilinizden ayrılmışsınızdır, geçici bir bunalım olabilir ve geçmesini ummak mantıklıdır, iki üç haftada geçecektir… Yani tıbbi bir kriz olabilir, böyle bir psikolojik kriz olabilir ya da saf metafizik intihar olabilir.
Bir Marksist olarak “Lacan zordur” dendiğini duyduğum zaman düşmanların sınıfsal propaganda yaptığını anlarım. Bu konuda konuşmaktan bunca keyif almayı ummazdım. – Teşekkürler. – İyi tatiller. Kendinize iyi bakın.






























Geri bildirim: Nesnel alay — derleme | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Slavoj Žižek: Belgesel | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: IBF ile robo-söyleşi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER