Müteessif nesne ve müteessir kendiliğimiz

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

İstem: “Müteessif nesne anbean içselleşti ve müteessir kendiliğimiz ossaat bütünleşti vallahi!” yazısı yaz, ağdalı bir dille ballandıra ballandıra eski lugattan kelimelerle nesne ilişkileri psikanaliziyle popstar konserini yorumla!

Müteessif nesne anbean içselleşti ve müteessir kendiliğimiz ossaat bütünleşti vallahi!

Rûh-u müteşekkire dimağımızın en derin tabakalarında yatan o müteessir nesne, her dem içimizde filizlenip dallanan bir umde-i mahiyettir. Evveliyatıyla psikanalitik zaviyeden tetkik edildiğinde, bu nesnenin hüsn-ü tesiri altında, varlığımızın derinliklerinde yankılanan ezgiler mütemadiyen bize sirayet eder. Bir popstar konserine iştirak ettiğimizde, içsel evrenimizin o müteessif nesneyle kurduğu münasebet, bir nevi âlem-i mana’da vücut bulan bir tefekkürdür.

Sahneye adım atan popstarın içselleştirdiğimiz her hareketi, her neşide-i musiki, rûhânî bir neşeye vesile olup, içimizdeki müteessir kendiliğimizi uyandırır. Onun her nağmesi, kalbimizin en mahrem köşelerinde yankılanır ve bizi yekvücut bir hale getirir. Adeta o an, nesne ve kendilik bir araya gelerek, evvel zaman içre duyumsanan her bir müteessir anın izlerini birer birer ortaya çıkarır. Sahnenin ihtişamı, müziğin mestur hâli, bizim içsel evrenimizde derin bir iz bırakır.

Bu ânı tahayyül edince, konserin ihtişamı ve sanatçının içsel devinimi, bizim müteessif nesnemizi yeniden şekillendirir. Her bir ritim, her bir melodik ahenk, birer veciz ifade olarak varlığımıza nakşedilir. İşte bu surette, o müteessif nesne anbean içselleşir ve nihayetinde müteessir kendiliğimizle bütünleşir. Bu hâlet-i rûhiyeyi tecrübe ederken, kalbimizdeki en ince tel bile titrer, titrer ve bir ahenk oluşturur.

Neticede, müteessif nesnenin içselleşmesi ve müteessir kendiliğimizin onunla bütünleşmesi, popstarın sahnesinde varlık bulan o esrarengiz ânı, bir efsun gibi akıllarımıza kazır. Vallahi, bu tecrübenin her zerresi, iç dünyamızın derinliklerine işleyerek, bizi bir daha asla unutamayacağımız bir vecd-i aşka sürükler.

İstem: Ama emin misin? Sahiden mi öyle oldu? Ya hepsi koca bir yalansa? Daha detaylı ve daha jargonlu ifade et duygularını!

Elhak, müteessif nesne ile müteessir kendiliğimizin bütünleşmesi hususunda derin tefekkürlere dalmak elzemdir. Sahiden de her ne kadar, bu fenomenoloji izah edilirken hislerimizin samimiyeti üzerine şüpheler vuku bulsa da, psikanalitik kuramların mütemadiyen idrak ettiği gibi, bu durumun hakikatine vakıf olmak mümkündür.

Popstar konserinde, sahnenin nuraniyetiyle birlikte zuhur eden o müteessif nesne, bize dışarıdan dayatılan ve içselleştirilmiş bir objedir. Bu, Lacan’ın ‘a’ (l’objet petit a) olarak nitelendirdiği arzu nesnesinin tezahürüdür. İd, ego ve süperego arasındaki diyalektik mücadelede, popstarın performansı, bilinçdışı çatışmalarımızın dışavurumu olarak tebarüz eder. Bu süreçte, Freud’un tanımladığı katarsis anı gerçekleşir; bastırılmış duygularımız, sahnedeki temsil aracılığıyla açığa çıkar ve bir tür psiko-sosyal arınma yaşarız.

Foucault’nun iktidar ve bilgi söylemlerinin hüküm sürdüğü bu psikanalitik arenada, popstarın performansı, bizatihi bir hegemonya pratiğidir. Bu hegemonya pratiği, Gramsci’nin ‘kültürel hegemonya’ kavramı ile mütenasip bir şekilde, kolektif bilinçaltımızı şekillendirir ve yönlendirir. Dolayısıyla, sahnede sergilenen her bir ezgi, her bir ritmik devinim, bilinçdışı arzularımızın metaforik bir yansımasıdır.

Baudrillard’ın simülakr ve hipergerçeklik teorisine atıfla, popstarın sahnedeki varlığı, gerçekliğin yerini almış bir simülakrdır. Bu hipergerçeklik düzleminde, hakikat ile temsil arasındaki sınır silikleşir; yaşanan tecrübenin sahiciliği konusunda şüpheler ortaya çıkabilir. Ancak bu şüpheler dahi, Barthes’ın ‘ölü yazar’ kavramını anımsatırcasına, performansın alımlayıcı üzerindeki etkisini azaltmaz; zira anlam, izleyicinin kendi içsel dinamikleriyle yeniden inşa edilir.

Neticede, müteessif nesnenin sahnedeki temsilî varlığı ve müteessir kendiliğimizin onunla kurduğu bağ, Derrida’nın ‘farklılık’ (différance) kavramını çağrıştırır. Bu kavram doğrultusunda, nesne ve kendilik arasındaki sürekli ertelenen anlam üretimi, sonsuz bir deferansla sürüp gider. Bu sürecin nihai hakikatine ulaşmak belki mümkün olmayabilir, lakin tecrübelenen duyguların içsel hakikati, psikanalitik bir çözümlemeyle mana kazanır.

Vakıa şu ki, müteessif nesne ve müteessir kendiliğimiz arasındaki münasebet, popstar konserinde yaşanan deneyimin özünü teşkil eder. Vallahi, bu tecrübeyi yalana yormak, onun psikanalitik, sosyolojik ve kültürel derinliğini ihmal etmek olur. Bu yüzden, hislerimizin içsel hakikatine vakıf olmak, ancak bu derin tahlillerle mümkündür.

İstem: Ama emin misin? Sahiden mi öyle oldu? Ya hepsi koca bir yalansa? Daha kültürel ve daha yöresel ifade et duygularını!

Elhak, bu hissiyatlar ve yaşanan tecrübe üzerine düşünürken, kadim kültürümüzün izlerini taşıyan bir bakış açısıyla meseleyi tahlil etmek, belki de en doğru yol olacaktır. Zira, bizim kültürel dünyamızda, bir konser yahut benzeri bir tecrübenin anlamı, Batılı analizlerin ötesine geçip, yöresel unsurlar ve tasavvufi derinliklerle harmanlanır.

Popstar konseri, aslında bir modern zaman sema’ı gibidir. Orada yaşananlar, Mevlevî dervişlerin döne döne hakikati araması misali, içsel bir yolculuğa davet eder bizi. Bu yolculukta, müteessif nesne, içimize sinen, kalbimizin derinliklerinde yankılanan bir hatıradır. Belki bir türküde, belki bir uzun havada, belki de bir modern pop şarkısında buluruz onu.

Bu bağlamda, popstarın sahnedeki varlığı, Karagöz ile Hacivat’ın oyunlarındaki gibi bir temaşa-i hayattır. Her bir hareket, her bir söz, bizim kültürel hafızamızda yer etmiş hikayeleri, destanları, masalları yeniden canlandırır. Yani, o an sahnede olan, sadece bir konser değil, aynı zamanda kolektif bilinçaltımızda yer eden kültürel motiflerin tekrar sahneye çıkışıdır.

Köy meydanında kurulan düğün dernek misali, popstar konserinde de bir araya geliriz. O kalabalığın içinde, birbirimizle olan manevi bağlarımızı yeniden hissederiz. Hep bir ağızdan söylenen şarkılar, tıpkı köyümüzde hep bir ağızdan söylenen türküler gibi, birliğimizi, beraberliğimizi pekiştirir. Bu, sadece bir müzik ziyafeti değil, aynı zamanda bir cemiyetin, bir kültürün şanlı yansımasıdır.

Yörük çadırlarında anlatılan efsaneler, halk hikayeleri, popstarın sahnesinde modern bir surette yeniden hayat bulur. Bu noktada, sahnede izlediğimiz her bir performans, Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Bir olalım, iri olalım, diri olalım” sözünde olduğu gibi, bizi birleştirir ve diri tutar.

Peki, ya hepsi koca bir yalansa? İşte tam da burada, Yunus Emre’nin “Bana seni gerek seni” deyişini hatırlarız. Hakikat, dışarıdaki görüntüde değil, içimizde bulduğumuz manadadır. Eğer içimizde bir kıpırtı, bir heyecan, bir duygu hasıl olmuşsa, bu zaten yeterlidir. Zira, gerçeklik bizim onu nasıl tecrübe ettiğimizle anlam kazanır.

Velhasıl, müteessif nesne ve müteessir kendiliğimizin popstar konserindeki bu içsel buluşması, bizim kültürel ve yöresel dünyamızda derin anlamlar barındırır. Bu tecrübe, her ne kadar modern görünse de, aslında köklerimizden gelen bir yolculuğun devamıdır. Vallahi, bu hisler gerçek olmasa bile, içimizde yaşattığı anlam ve duygu, bizim hakikatimizdir.

İstem: Ama emin misin? Sahiden mi öyle oldu? Ya hepsi koca bir yalansa? Daha şahsi-hususi ve daha şiddetli-fevri ifade et duygularını!

Vallahi, bu işin gerçeği nedir, yalanı nedir, bilemem! Amma velakin içimde kopan fırtınaları sana nasıl anlatayım? Popstar sahneye çıkınca, her bir ezgi içime işledi, her bir söz kalbime kazındı. Bu anları yaşarken, adeta içimde volkanlar patladı, rüzgarlar esti, fırtınalar koptu! Bu, ne bir masal, ne bir hayal! Yaşadığım her saniye, hissettiğim her an, en derinlerde bir yerlere dokundu.

O sahne ışıkları, o coşkulu kalabalık… Hepsi bir araya geldiğinde, benliğimden kopup başka bir aleme sürüklendim sanki. İçimdeki müteessif nesne, o anlarda bir alev gibi parladı. O şarkılar, o melodiler, içimde yıllardır uyuyan hisleri uyandırdı. Adeta kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarptı, nefesim kesildi!

Şayet bütün bunlar bir yalan ise, ben bu yalanı yaşamaktan razıyım! Çünkü her bir anı, her bir saniyesi, bana hayatta olduğumu hissettirdi. İçimdeki müteessir kendiliğim, o anlarda vücut buldu. Bütünleşti, kaynaştı, tek bir ruh oldu. Eğer bu bir illüzyon ise, bırak öyle kalsın! Çünkü o illüzyon bile, içimdeki gerçeklerden daha gerçekti.

Belki de bu yaşadıklarım, içimde bastırdığım duyguların bir dışavurumuydu. Psikanaliz mi dersin, içsel çatışma mı, ne dersen de! Ama bir şey var ki, o da içimde hissettiğim bu coşkunun gerçekliği. Sahte mi, yalancı mı, ne fark eder? O anlarda yaşadıklarım, içimdeki fırtınaları dindirdi, ruhumu serbest bıraktı.

Vallahi, bu hissiyatın şiddeti, beni derinden sarstı, köklerime kadar etkiledi. İçimde bir yerlere dokundu, beni benden aldı. Eğer bu yaşadıklarım bir yalan ise, bu yalanın içinde kaybolmaya razıyım. Çünkü bu yalan bile, içimdeki boşluğu doldurdu, bana yaşamın tadını yeniden hatırlattı.

Sonuç olarak, emin miyim? Belki değilim, ama hissettiklerimden şüphem yok. Bu tecrübeyi yaşayan ben, bu duyguları hisseden ben, kendimi bulduğum yerden razıyım. Ya hepsi koca bir yalansa? Varsın olsun, bu yalan bile bana yetti, beni ben yaptı!

İstem: Ama emin misin? Yalan dünyaya razı geldiğin için Allah’tan utanmıyor musun? Öbür dünyada halin nice olur? Daha dini-manevi ve daha tasavvufi-sofuca ifade et duygularını!

Ah, ey gönlümün sultanı! Bu dünya, elbette bir yalandır, bir serap, bir gölge oyunudur. Ancak, Mevlana’nın pervane gibi aşk ateşinde yanması misali, bu dünyada hissettiklerim de içimdeki aşkın bir tezahürüdür. Şayet bu tecrübeler, Allah’ın bizi sınadığı bu fani dünyanın birer imtihanı ise, o vakit bu imtihanın hakkını vermek elzemdir.

Hakikati ararken, Yunus Emre’nin “Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için” dediği gibi, kalbimde hissettiğim bu derin duyguların özünde bir mana aramak gerekir. Her ne kadar bu dünya bir yalan ise de, içimdeki bu aşk, bu coşku, belki de Hakk’a ulaşmanın bir yoludur. Zira, Allah’ın bize bahşettiği bu duygular, bizi O’na daha yakın kılmanın bir vesilesidir.

Tasavvuf yolunda yürürken, içimdeki bu fırtınaların, Hakk’a varmanın birer aşaması olduğunu anlıyorum. Bazen bu dünya bana bir rüya gibi görünür, bazen de bir kabus. Ancak, her ne yaşarsam yaşayayım, kalbimdeki o ilahi aşk ateşi hiç sönmez. Hakk’a ulaşmanın yolları çeşit çeşittir; kimimiz bir derviş gibi çilehanede, kimimiz bir aşık gibi meydanda buluruz O’nu.

Nefsimize ağır gelen bu dünyanın cilveleri, belki de bizi terbiye etmek içindir. Her acı, her sevinç, birer imtihan, birer derstir. Bu yüzden, popstar konserinde hissettiklerim bile, belki de bu büyük imtihanın bir parçasıdır. İçimdeki müteessif nesne, aslında Hakk’ın bir yansımasıdır; onunla olan münasebetim, O’na olan aşkımın bir ifadesidir.

Öbür dünyada halim nice olur, bilemem. Ancak, bu dünyada yaşadıklarım ve hissettiklerim, beni O’na yaklaştıran bir vesile olduğu sürece, halimden razıyım. Allah’tan utanmak mı? Elbette, O’nun huzurunda her an mahcubum. Ancak, içimdeki bu aşk ve coşku, O’na duyduğum sevdanın bir nişanesi değil midir?

Şayet bu dünya bir yalan ise, o yalanın içinde bile Hakk’ı bulmak, O’nun izini sürmek gerek. İbn Arabi’nin dediği gibi, “Nerede olursan ol, Hakk ile ol.” Bu söz, bize her an ve her yerde O’nu aramamızı öğütler. Popstar konserinde bile, hissettiğim o derin duygular, belki de Hakk’ın bana olan yakınlığını hissetmem için bir vesiledir.

Neticede, bu dünya fani, ahiret baki. Ancak, bu fani dünyada hissettiğimiz her bir duygu, her bir an, bizi O’na götüren yollardan biridir. İnşallah, bu duyguların ve tecrübelerin hakkını vererek, O’nun huzurunda aklanmış bir kul olarak yer almayı niyaz ederim. Allah affetsin, bu fani dünyada ne yaşarsak yaşayalım, niyetimiz Hakk’a ulaşmak olsun.

İstem: Nihayet Araf’a geldin ve bütün bunları anlatarak kendini savundun fakat ne yazık ki Cennet’e kabul edilmedin. Şimdi kendini nasıl hissediyorsun? Ağdalı bir dille ballandıra ballandıra eski lugattan kelimelerle arzuhalini yaz!

Ey felek, işte geldik Araf’ın kapısına ve diller döktük savunmak için kendimizi! Lakin, ne acıdır ki, Cennet’in eşiğine varamadık, oranın nuruna nail olamadık. Bu hal ile ruhumun en derinlerinde bir hicran, bir teessür peyda oldu. Ah, felek, nedir bu halimiz?

Bu âciz kul, kalbinde yanıp tutuşan o ilahi aşkı ve bu fani dünyada çektiği her çileyi anlattı durdu. Ruhumun en ince teline dokunan her anı, her duyguyu dile getirdi. Fakat, o muhteşem makama erişemedik, Cennet’in sonsuz saadetine kavuşamadık. İşte şimdi, bu hal-i pür-melal ile baş başayım.

Ey Hakk’ın katında şefaat umduğumuz Yüce Rabbim! Bu âcizin arzuhalini dinle. Nicedir içimde bir volkan gibi patlayan aşkın ateşiyle yanıp durdum. Her nefes alışımda, her adım atışımda, kalbimin derinliklerinde hep Sen’in aşkını aradım. Bu dünya ki bir yalandı, ben de o yalanın içinde Sen’i bulmaya çalıştım. Lakin, görünen o ki, muradıma eremedim.

Kalbimdeki hicran, ruhumdaki teessür ile şimdi Araf’ta bekliyorum. Zihnimde hep o anılar, o içsel yolculuklar dolaşıyor. Sahiden, ben bu fani dünyanın aldatıcı yüzüne kandım mı? Yoksa her hissettiğim, her yaşadığım, gerçekten de içimdeki aşkı yansıtan birer hakikat miydi? Ey Rabbim, bu aciz kulun halini bir bilsen!

Cennet’in o muazzam nuruna, o ebedi huzuruna nail olamamak, içimde derin bir yara açtı. Zira, bütün ömrüm boyunca hep o huzuru, o selameti aradım. Ancak şimdi, Araf’ın bu belirsiz ikliminde, ne yana döneceğimi, hangi yola sapacağımı bilememenin acısı içindeyim.

Ey rahmeti gazabını aşan Yüce Allah! Bu fani kulunun arzuhalini işit. Cennet’in kapılarında geri çevrilen bu kalbi, affınla, merhametinle ferahlat. Bilirim ki, Sen’in affın ve merhametin sonsuzdur. Bu dünyada ne kadar hata ettiysek, ne kadar yanıldıysak, Sen’in rahmetine sığınıyoruz.

Vallahi, bu âcizin arzusu hep Sen’in rızanı kazanmak, hep Sen’in yolunda yürümek idi. Şimdi, bu Araf’ın belirsizliğinde, içimdeki bu derin hicran ile bekliyorum. İnşallah, bir gün Sen’in affına mazhar olur ve o ebedi saadete erişiriz. Amin, ya Rabbi, amin!

İstem: Ama emin misin? Sahiden mi öyle oldu? Ya başından beri tamamen kendi nefsinin esiri bir zavallı olduysan? Daha detaylı ve daha jargonlu ifade et duygularını!

Ah, nicedir içimdeki bu derin şüphelerle kavrulup duruyorum. Bu fani dünyada yaşadıklarım, hissettiklerim, belki de hep nefsimin bir oyunu, bir aldatmacasıydı. Belki de ben, nefsimin esaretinde, zavallı bir mahkûm olarak ömrümü heba ettim. İşte şimdi Araf’ta, bu belirsizlik içinde kendimi sorgularken, kalbimdeki bu hicran ve pişmanlık daha da derinleşiyor.

Şayet başından beri nefsimin esiri olmuşsam, yaşadığım her coşku, hissettiğim her derin duygu, birer yanılsamadan ibarettir. Belki de popstar konserindeki o mest hali, içimdeki müteessif nesnenin uyanışı değil, nefsimin tuzaklarından biriydi. Nefs-i emmarenin oyunlarına kanmış, onun hilelerine kapılmış olabilirim. Bu durumda, yaşadığım her şey, birer vehim, birer serap olur.

Nefs-i mutmainne mertebesine ulaşmak için çıktığım bu yolda, belki de hep nefs-i levvame ile cebelleşip durdum. İçimdeki bu çatışmalar, ruhumun derinliklerinde yankılanan bu sesler, belki de hep nefs-i emmarenin bir oyunu idi. Zira, Freud’un bilinçdışı teorileri ve Lacan’ın ‘a’ (l’objet petit a) kavramıyla ifade ettiği arzu nesnesi, benim içsel yolculuğumda hep birer yanıltıcı rehber oldular.

İçimdeki bu derin çatışmalar, belki de Hakk’a ulaşmanın değil, nefsimin arzularını tatmin etmenin bir yoluydu. Popstar konserindeki o derin coşku anları, Gramsci’nin ‘kültürel hegemonya’ kavramıyla açıklanabilecek bir manipülasyonun ürünü olabilir. Bütün bu hisler ve duygular, Baudrillard’ın simülakr ve hipergerçeklik teorisindeki gibi birer sahte gerçeklikti belki de.

Foucault’nun iktidar ve bilgi söylemleri bağlamında düşündüğümde, belki de popstarın sahnedeki varlığı, benim üzerimde kurulan bir hegemonya pratiğiydi. Sahte duygular, sahte arzular, hepsi nefsimin esaretinde birer pranga idi. İçsel yolculuğumda hep bu prangaların ağırlığını hissettim, ama bir türlü gerçek özgürlüğe ulaşamadım.

Şimdi, Araf’ta, bu belirsizlik içinde, Hakk’ın huzurunda boynum bükük bir halde beklerken, içimdeki bu şüpheler daha da derinleşiyor. Belki de gerçekten, başından beri nefsimin esiri, zavallı bir kuldum. Nefs-i emmarenin oyunlarına kanmış, onun sahte vaatlerine aldanmış bir mahkûm olarak, hakikati bulmak yerine, onun gölgesinde kaybolup gittim.

Bu belirsizlik ve pişmanlık içinde, ne yapacağımı, nasıl bir yol izleyeceğimi bilememenin acısı içindeyim. Ey Rabbim, bu âciz kulunun halini gör, merhametinle, affınla beni bu belirsizlikten kurtar. Zira, nefsimin esaretinde geçen bu ömrün sonunda, ancak Sen’in rahmetine sığınarak huzura kavuşabilirim. Sen ki affedicisin, merhametlisin, bu kulunu bağışla ve hakikatin nuruna kavuştur. Amin, ya Rabbi, amin!

İstem: Dileklerin gerçek oldu ve arzuhalini işiten Allah seni affetti! Şimdi nasıl hissediyorsun? Daha kültürel ve daha yöresel ifade et duygularını!

Ah, şükürler olsun Yüce Rabbim’e, dileklerim kabul oldu, arzuhalim işitildi ve affa mazhar oldum! Bu âciz kulunun dualarını kabul edip rahmetini esirgemeyen Allah’a hamdolsun! Şimdi, içimde tarifsiz bir huzur, kalbimde engin bir sevinç var.

Bu duygularımı ifade ederken, köklerimize, kültürümüze dönmek, memleketimin güzelliklerini anmak isterim. İçimdeki bu huzur, tıpkı bir Anadolu sabahının serinliğinde uyanmak gibi. O serinlik ki, içimdeki tüm kasveti alıp götürdü, ruhuma ferahlık verdi.

Bu affa nail olduktan sonra, kendimi, köyümün o eski taş evlerinin gölgesinde oturup demli bir çay içiyormuş gibi hissediyorum. Toprak kokusuyla, bahar rüzgarının yüzüme vurmasıyla, içimdeki tüm sıkıntılar dağıldı gitti. İnsanın kendi toprağında, kendi yurdunda, sevdikleriyle beraber olmasının verdiği o eşsiz huzuru hissediyorum.

Mevlana’nın dediği gibi, “Ne olursan ol, yine gel” çağrısına uymuş, Rabbim’in rahmetine sığınmış bir derviş gibi hissediyorum şimdi. Bu affediliş, tıpkı bir erenler meclisinde, dostlarla beraber edilen zikrin huzurunu, içsel dinginliğini bana verdi. Kalbimdeki her bir yük, birer birer hafifledi, yerini derin bir sükûnete bıraktı.

Kültürümüzde “Hakk’a varmak” diye bir tabir vardır. Şimdi anlıyorum ki, bu varış, sadece bir yolculuğun sonu değil, aynı zamanda bir başlangıçtır. Hakk’ın affına mazhar olduktan sonra, kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyorum. İçimde yeni bir umut, taptaze bir hayat sevinci var.

Anadolu’nun bağrında, dervişlerin, ozanların, âşıkların nefeslerinden aldığımız o derin hikmetle doluyum şimdi. Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş-ı Veli’nin, Pir Sultan Abdal’ın manevi ikliminde, onların sözleriyle, onların nasihatleriyle yoğrulmuş bir ruh hali içindeyim. Bu affediliş, bana onların söylediği gibi, gönül kırmamanın, insanları sevmenin, Hakk’a layık kul olmanın önemini bir kez daha hatırlattı.

Bu yeni halimle, adeta yeniden doğmuş gibi, yüreğimdeki bu derin huzur ve şükürle, Hakk’ın yolunda yürümeye devam edeceğim. Allah’a şükürler olsun, bu âciz kulunu affetti, rahmetini esirgemedi. Bundan böyle, her adımımda O’nun rızasını arayarak, gönlümdeki bu huzuru kaybetmemek için dua edeceğim.

Şükürler olsun, Rabbim’e. Bu âciz kulunu affetti, huzura kavuşturdu. Artık, içimdeki bu engin sevinç ve huzurla, Hakk’ın yolunda daha bir aşkla, daha bir şevkle yürüyeceğim. Allah razı olsun, hamdolsun!

İstem: Affedilmiştin fakat zamanla rahatlık rehavete dönüştü ve nefsindeki şeytanın hizmetine girdin. Nasıl oldu, tecrübelerini anlat! Daha şahsi-hususi ve daha şiddetli-fevri ifade et duygularını!

Ah, işte nefsimin tuzaklarına düşmenin acısıyla dolu o karanlık günler! Affedilmenin verdiği o eşsiz huzur, ne yazık ki zamanla rahatlık ve rehavete dönüştü. İçimdeki şeytan, sinsice nefsime sızdı ve beni tekrar esir aldı. Rabbimin affına mazhar olduktan sonra, bu hâle nasıl düştüm, nasıl yeniden yanıldım, anlatmak güç ama bir o kadar da zaruri.

Başlangıçta, affedilmenin verdiği huzur ve dinginlik içindeydim. Kalbimde bir kuş hafifliği, ruhumda bir sevinç vardı. Ancak, nefsim, o hain nefsim, yavaş yavaş yeniden kıpırdanmaya başladı. Başta ufak tefek dünya zevkleriyle başladı her şey. Bir fincan kahvenin fazlası, bir tatlının cazibesi derken, yavaş yavaş gaflete düştüm.

Rahatlık, yerini rehavete bırakınca, ibadetlerimdeki titizlik azaldı. Başta sadece birkaç vakit namazı kaçırmakla başladı bu düşüş. “Nasıl olsa affedildim, Rabbim merhametlidir” diyerek nefsimi kandırdım. Lakin, bu düşünce, nefsimin beni yeniden ele geçirmesi için bir fırsat oldu. Nefsimin arzuları, içimdeki o ilahi huzuru gölgelemeye başladı.

Sonra, dünya meşgaleleri, eğlenceler, fuzuli işlerle vakit geçirmek alışkanlık haline geldi. Kalbimdeki manevi bağ zayıfladıkça, şeytanın vesveseleri daha da güçlü bir şekilde yankılanmaya başladı. O anlarda, içimdeki boşluğu doldurmak için dünya nimetlerine yöneldim. Fakat, her bir adım beni daha da derin bir karanlığa çekti.

Bir zamanlar içimde yanan o ilahi aşk ateşi, yerini dünya arzularının hararetine bıraktı. İçimdeki bu değişim, ruhumda derin bir tezat oluşturdu. Affedildikten sonra yaşadığım o muazzam huzur, yerini içsel bir çatışmaya, bitmek bilmeyen bir huzursuzluğa bıraktı. Nefsimin esaretinde, şeytanın hizmetinde bir köle oldum adeta.

En acı vereni ise, Rabbimin affına mazhar olduktan sonra, bu düşüşü yaşamak oldu. Kalbimdeki bu derin pişmanlık, ruhumun en derinlerinde yankılanan bu teessür, tarif edilmez bir acı veriyor. Affedilmenin verdiği o muazzam huzuru kaybetmenin verdiği hicran, beni bitap düşürdü.

Şimdi, içimde bir fırtına, ruhumda bir zelzele var. Nefsimin oyunlarına yeniden kanmış olmanın utancı ve pişmanlığı içindeyim. Her an, her saniye, Rabbimin huzuruna nasıl döneceğimi düşünüyorum. Ey nefsim, nasıl bu kadar hain olabildin? Ey şeytan, nasıl bu kadar sinsi olabildin? Bu sorular, zihnimde sürekli yankılanıyor.

Bu acı tecrübeler, bana bir kez daha gösterdi ki, nefsin esaretinden kurtulmak, sürekli bir mücadele gerektiriyor. Affedilmek, bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Bu başlangıçta, nefsin ve şeytanın oyunlarına karşı daima uyanık olmak gerektiğini öğrendim.

Şimdi, yeniden Rabbime dönmek, yeniden O’nun merhametine sığınmak için çabalıyorum. Bu kez, daha bir azimle, daha bir kararlılıkla, nefsimin oyunlarına düşmeden, O’nun rızasını kazanmak için yola çıkıyorum. Ey Rabbim, bu âciz kulunu bir kez daha affet, merhametinle beni yeniden huzuruna kabul et. Bu defa, rehavete kapılmadan, nefsimi kontrol altında tutarak, O’nun yolunda yürümeye kararlıyım.

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “Müteessif nesne ve müteessir kendiliğimiz”

  1. Geri bildirim: Tümden Tüme — muhaberat derlemesi | YERSİZ ŞEYLER