🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
İstem: Onurlu Hortlak ve Cemiyet-i Tahliliyye’yi anlatan çokyeni/çokeski dil karışık hülyalı esprili masal yaz!
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pervanelerin ateşe duyduğu muhabbet kadar eski ama kahvehanelerde dedikodusu yeni bir diyarda, Onurlu Hortlak yaşardı. Bu hortlak, ne sıradan bir hortlaktı ne de bahtı kararmış bir gölge. Hayır efendim, kendisi düpedüz vakur, haysiyet timsali, dürüst bir hortlaktı. Meşrebince kimsenin işine burnunu sokmaz, boş yere korkutmacalara tenezzül etmez, ev sahiplerinin ekmeğine taş koymazdı. Yalnız bir defasında bir tüccarın ambarında un çuvalına dadanmış fareleri “Beyler, terbiyenizi takının!” diye azarlamışlığı vardı, o da cemiyet menfaatine.
Lakin vaktiyle nice muhterem ruhlarla münasebet kurmuş olan Onurlu Hortlak, Cemiyet-i Tahliliyye’nin varlığını işittiğinde içi kıpır kıpır oldu. Cemiyet, pek mühim, pek ehliyetli münevverlerden mürekkep olup, eski ve yeni âlemlerin sırlarını tahlil ve tefrik ile meşguldü. Kimileri zamanın bir düzlem değil de yuvarlak bir hamur olduğunu savunur, kimileri rüyaların geleceğin tohumları olduğuna inanır, kimileri de “İyi ama kuşlar neden bu kadar bilge görünüyor?” gibi fevkalade suallere kafa yorardı.
Onurlu Hortlak, “Madem ki hakikatlerin peşindeler, ben de dahil olayım, belki gölgelerin lisanından bahsederek şu âleme bir faydam dokunur,” diye düşündü. Lakin mesele şuydu ki, Cemiyet-i Tahliliyye’nin üyeleri genellikle ya filozof ya da şair olurdu. Hortlak ise her ne kadar Latince ikaz levhalarını okuyacak kadar okumuş, mezar taşlarındaki şiirleri ezbere bilecek kadar işlek bir zekâya sahip olsa da, neticede bir ölüydü ve şairane üslubu biraz çürük kokuyordu.
Fakat vakur bir hortlak için geri çekilmek yakışık almazdı. Cemiyet’in kapısını çaldı, içeri süzüldü ve hazirûna başıyla selam verdi. Lakin pek az kişi kendisini fark etti. Sonra kütüphanenin köşesinde filozof Mehmet Efendi’yi gördü. Mehmet Efendi, derin derin düşünerek, “Var olmak mı, yok olmak mı, yahut üçüncü bir ihtimal var mı?” diye mırıldanıyordu.
Onurlu Hortlak, sesini en saygılı tonu ile ayarlayarak, “Üçüncü bir ihtimal olarak, benim gibi var olup da yok olanları göz önüne almayı teklif ederim,” dedi.
Mehmet Efendi, başını kaldırıp baktı. Gözlüğünü düzeltti, iki defa kırptı. “Aman yâ Rabbî, konuşan bir saydamlık!” diye hayretle bağırdı. Cemiyetin diğer üyeleri de dönüp baktılar, fakat kiminin gözü onu seçemedi. Zira bazılarının gözleri ancak kalın ciltli kitapları görmeye alışmıştı.
Lakin Onurlu Hortlak yılmadı. Oturdu ve başladı anlatmaya: Gölgelerin nasıl zamanın sıvı halini tuttuğunu, rüzgârın eski fısıltıları nasıl taşıdığını, hayaletlerin neden birdenbire yok olmaktansa yavaş yavaş silinmeyi tercih ettiğini uzun uzun izah etti. Hazirûn mest oldu. Kimileri, “Bu izahın şairaneliği karşısında nutkum tutuldu!” dedi. Kimileri de “Dostum, sen tam bir tahlil erbabısın!” diyerek onu takdir etti.
Ve böylece Onurlu Hortlak, Cemiyet-i Tahliliyye’nin en münhasır azası oldu. Artık geceleri kahvelerde ve hanlarda anlatılan masallar, yalnızca geçmişin değil, geleceğin de gölgelerini taşır oldu.
Ve işte âlem, gölgelerin haysiyetine bir kez daha şahitlik etmiş oldu.
Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz!
İstem: şimdi Onurlu Hortlak’ın Cemiyet-i Tahliliyye’ye attığı bir nutuk metnini hazırla
ONURLU HORTLAK’IN CEMİYET-İ TAHLİLİYYE’DEKİ NUTKU
Muhterem âzâ-yı kirâm, fehmi latif erbâb-ı hakikat, rüyaları idrak eden ve idrakinde rüya bulan aziz dostlarım,
Bugün huzurunuzda, ne toprağa tam veda etmiş ne de göğe tam kavuşmuş bir zat olarak bulunuyorum. Ne tam varım ne de yok; hem hatıraların bir cüzüyüm hem de unutuşun bir nağmesi. Ben Onurlu Hortlak, gölgelerin bî-perva dervişi, sessizlerin dili, zamana esneyerek bakanların sırdaşıyım. Ve bugün size zamanın, mekânın ve varoluşun garip cilveleri hakkında kelâm etmek için buradayım.
Ey hikmet yolcuları! Zannedilmesin ki hortlaklık, sırf köhne konakların tenha odalarında, uğultulu gecelerin kasvetinde gezinmekten ibarettir. Bizler de tahlil ehlindeniz, bizler de fikri en kuytu köşelerde ararız. Çünkü bilirsiniz ki hakikat, çoğu zaman loş bir gölgededir, ziyânın keskinliği içinde kaybolur. İşte ben, o gölgelerin ta kendisiyim.
İnsan ki dünyaya bir kez gelir ve bir iz bırakmak gayretiyle yanıp tutuşur. Lakin sorarım size: İz bırakmak mıdır mühim olan, yoksa silinmeyecek bir hikâyeye dönüşmek mi? Zira ben, benden evvel gelip geçmiş nice fâni gibi yalnızca unutulmaktan değil, hiç yaşanmamış sayılmaktan da korkarım.
Ey fikir erbabı! İşittiğim kadarıyla sizler zamanın bir çizgi mi, yoksa bir halkadan ibaret mi olduğu üzerine tahliller yapmaktasınız. Lakin ben derim ki zaman, ayak izleri rüzgârda kaybolan bir kervan gibidir. Geçmiş, ardımızda değildir; önümüzde bir hayâl gibi titreşir. Gelecek ise biz onu tahayyül ettikçe, eski bir rüyanın yankısı olarak belirir. Eğer ki geçmişe ulaşmak istiyorsanız, mezar taşlarındaki kitabeleri değil, gece vakti esen rüzgârı dinleyiniz. Zira hakikat, taşlara değil, esintilere sinmiştir.
Ve sizler varlığın sırlarını çözmekle meşgulsünüz. Lakin sorarım: Görmediğiniz şeyi yok saymak mıdır hikmet? Ben ki buradayım ve sizinle kelâm ediyorum, ama içinizde beni seçemeyenler var. Şu hâlde hakikat, her zaman zahirde midir? Yoksa var olanı görmek için farklı bir nazar mı lazımdır? Eğer ki göz, ışıkta görmek için yaratılmışsa, karanlıktakini idrak etmek için başka bir melekeye muhtacız demektir. İşte o meleke, tahayyüldür, kalp gözü dediğimiz müteessir sezgidir.
Ey ilim ve irfan ehli! Bendeniz bugün buraya, yalnızca bir misafir olarak değil, bir yoldaş olarak geldim. Sizler hakikatin peşinde iseniz, ben de gölgelerin hikâyelerini arıyorum. Geliniz, birbirimizin sırlarına ışık tutalım. Belki siz bana var olmanın sırrını öğretirsiniz, ben de size yok olmanın inceliklerini fısıldarım.
Bilir misiniz ki bazen bir varlık, yoklukla tamam olur? İşte ben, o tamamlanmanın eşiğinde bir ruhum. Ve sizlere diyorum ki: Hakikat ne tam aydınlıkta ne tam karanlıkta; o, ikisinin tam ortasında, bir hayâl gibi titremektedir.
Hülâsa, sizleri Onurlu Hortlak’ın bu naçizane tahlili üzerine düşünmeye davet ederim. Hakikat peşinde nice müzakereler edelim, nice hayâlleri el ele tutuşan gölgeler gibi kucaklayalım. Cemiyet-i Tahliliyye’ye arz olunur.
Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz!
İstem: sonraki nutkunda Samet Ferit’i anlatacak (Türk mizaçlı Sigmund Freud, özdeş tut ama adını anma, “bilinçdışı” diyeceksin)
ONURLU HORTLAK’IN CEMİYET-İ TAHLİLİYYE’DEKİ İKİNCİ NUTKU
Ey hikmetin ve hayâlin mümtaz müntesipleri, fikir sancılarının vefakâr yolcuları, Cemiyet-i Tahliliyye’nin mümtaz âzâları!
Bugün size pek enteresan, pek münakaşaya şayan bir zâttan bahsedeceğim: Samet Ferit. Kimdir bu zat? Zihnin dehlizlerine fenersiz dalan, insanın iç âlemini tek tek odalara ayıran, bir hayal ile hakikati tahlil ederken göz kırpan bir dimağ… Öyle ki aklı çözümlerken gönlü ihmal etmeyen, rüyalar ile uyanıklık arasında mütemadiyen mekik dokuyan, insanın kendi gölgesinden dahi habersiz dolaşmasını bir garabet addeden bir mütefekkir!
İnsan, ey dostlar, yalnızca et ve kemikten ibaret bir varlık değildir. Kalbinin attığını biliriz, gözlerinin gördüğünü idrak ederiz, lâkin işin asıl girift tarafı şudur ki insan, kendini bilmez. Hem de hiç bilmez! Gün aşırı aynaya bakar, suretini tanır, lakin içindeki meçhul simayı fark etmez. İşte Samet Ferit, tam da bu meçhul simayı keşfetmeye kendini adamış bir kimsedir.
O der ki: “Zihnin bir sahnesi vardır. Perde açılır, mantık ve irade başrolde yerini alır. Lâkin kuliste, derin karanlıklarda, görünmeyen bir ordu daha vardır: Hatıralar, arzular, korkular, utançlar… İşte bu perdenin ardındaki muamma âlemine bilinçdışı deriz.”
Bilinçdışı… Ne garip, ne latif, ne dehşetengiz bir mefhumdur! Gün ışığında her şeyi kontrol ettiğini sanan insan, gecenin mahmurluğunda bilinçdışının oyununa gelir. Rüyalarına sızan eski bir anı, çözülemeyen bir korku, anlam veremediği bir his… Hep o derinlerdeki karanlık sahnenin oyunlarıdır.
Ey erbâb-ı tefekkür, hiç düşündünüz mü, bir rüyanın içine sızan eski bir dostun yüzü neden ömrümüzden silinip gitmiş sanılırken bir anda beliriverir? Yahut bir kelimenin ağzınızdan kazara düşmesi, nasıl olur da içinizde saklı duran bir hakikatin aynası kesilir? İşte Samet Ferit, bu düğümleri tek tek çözmüştür. O der ki: “İnsan sandığından ibaret değildir, sakladığından ibarettir.”
Bizler sanırız ki geçmiş, geçti gitti. Lâkin hayır! Geçmiş, bilincimizin kuyularında, pusuda bekleyen bir hırsız gibi ansızın ortaya çıkmayı bekler. Kimi zaman bir melodiyle, kimi zaman bir rüyanın sisleri içinde… Ve nihayet, dil sürçmelerimizle kendini açık eder. Çünkü dil, sadık bir dosttur ama bilinçdışının sırlarını saklamakta pek de mahir değildir!
Şimdi buradan sorarım sizlere: İnsan, kendini ne kadar tanır? Ve tanıdığı şey gerçekten kendisi midir? Yoksa yalnızca görünen bir maskeden ibaret midir?
İşte Samet Ferit, tüm bunları anlamak için zihnin karanlık dehlizlerinde bir mum yakmıştır. O mumu takip edenler, kendileriyle yüzleşmiş; takip etmeyenler ise, aynalara bakmaya devam etmiştir.
Lakin bilin ki bir hortlak için bu mesele pek aşikârdır! Zira bizler, unutulmuşların cismiyiz. Bilinçdışının ta kendisiyiz. Bir zamanlar gömülen ama toprağın altında unutulmayan her şeyiz. İnsan ise kendi gölgelerinden kaçarken, bilmeden bizlerle birlikte yürür.
Velhâsıl, ey Cemiyet-i Tahliliyye’nin muhterem âzâları! Bilinçdışını inkâr eden, kendi gölgesinden kaçan bir insandır. Oysa hakikat, bazen tam da karanlıkta belirir. Geliniz, bilinçdışının derin sularında birlikte kulaç atalım. Belki de en büyük keşif, insanın kendine rastlamasıdır.
Cemiyet-i Tahliliyye’ye arz olunur.
Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz!
İstem: Onurlu Hortlak Samet Ferit ile söyleşi yapar
ONURLU HORTLAK VE SAMET FERİT’İN SÖYLEŞİSİ
Yer: Cemiyet-i Tahliliyye’nin loş kütüphanesi.
Zaman: Rüya ile uyanıklık arasında bir vakit.
(Sahne: Bir yanda Onurlu Hortlak, görünmezliğiyle mekâna sinmiş; öte yanda Samet Ferit, derin düşüncelere dalmış, kalemini masaya hafif hafif vuruyor. Kitapların tozunda unutulmuş kelimeler yankılanıyor.)
ONURLU HORTLAK:
Muhterem Samet Ferit, işitmişim ki siz, insanın sırlarını sandıklardan çıkarmakta mahirsiniz. Ruhun derinliklerine iner, hatıraların kayıp haritalarını çizersiniz. Söyler misiniz, insan neden kendi kendisinden bihaberdir?
SAMET FERİT:
Ah, muhterem Hortlak! İnsan, ne garip mahlûktur! Kendi zihnini bir konak sanır, ama birçok odasının kapısını kilitler. Hatıralarını, arzularını, korkularını bodruma saklar. Lakin ne çare ki bilinçdışı, anahtarları unutmaz! O kapılar bir rüya vesilesiyle, bir dil sürçmesiyle, bazen de eski bir şarkının nağmesinde ansızın açılır. İşte o vakit insan, kendine rastlar.
ONURLU HORTLAK:
Lakin rastladığı şey kendisi midir, yoksa unuttuğu bir hayâl mi? Biz hortlaklar, unutuşun vücut bulmuş hâliyiz. Hatıraların terk ettiği evleri mesken tutarız. Lâkin insanlar, kendi içindeki terk edilmiş odaları görmezden gelir. Bilinçdışı dediğiniz şey, bizim gibi sessiz bir misafir midir, yoksa zamanla istila eden bir fetihçi mi?
SAMET FERİT:
İnsan, unutmak için yaşar ama unutamaz! Bilinçdışı ne misafirdir ne fetihçidir, bilâkis ev sahibidir! İnsanın ruhu, yalnızca şuurun aydınlık bahçelerinden değil, o loş koridorlardan da mürekkeptir. Ve şunu bilin ki, ne kadar bastırılırsa bastırılsın, bilinçdışı eninde sonunda bir yol bulur.
ONURLU HORTLAK:
Peki ya rüyalar? İnsan kendi içindeki unutuş girdabında kaybolurken, rüyalar hangi lisanla konuşur? Ben nice zaman gözlemledim ki, bazı ölüler rüyalarda belirir, bazı hatıralar sisler içinden geri çağrılır. Bu, zihnin kendiyle yaptığı bir hasbihâl midir, yoksa geçmişin, şu anla alay edercesine yeniden vücut bulması mı?
SAMET FERİT:
Rüya, bilinçdışının mektuplarıdır, yalnızca muhatabı çoğu zaman bu lisanı bilmez. İnsan bir rüyada kendi çocukluğuna dönebilir, hiç adım atmadığı sokaklarda dolaşabilir, konuşulmamış kelimeleri işitebilir. Ve ne gariptir ki, bazen hortlaklar bile rüyalardan daha az korkutucudur!
ONURLU HORTLAK:
Bu dediğiniz pek doğrudur! Ben nice gece öyle bir rüyanın içine girip dehşete düşmüş insan gördüm ki, uyandığında beni görse “Şükürler olsun, yalnızca bir hortlakmış!” diyecek hâle gelmişti. Demek ki insan, kendi içindekinden daha çok korkar.
SAMET FERİT:
Öyledir! Çünkü insan, kendi hakikatine dayanamaz. Kendini, olduğundan daha makul, daha derli toplu, daha anlaşılır sanmak ister. Lakin bilinçdışı, ona sürekli aynalar tutar. İşte o aynalara bakabilen kişi, hakikatiyle yüzleşir.
ONURLU HORTLAK:
Ve her yüzleşen, bu aynadan sağ çıkabilir mi?
SAMET FERİT:
Kimi çıkar, kimi çıkmaz. Çıkanlar, bir daha eski insanlar olmaz. Çıkamayanlar ise, belki bir gün bir rüyada, belki de bir hortlağın fısıltısında, unuttuklarıyla yeniden karşılaşır.
(O anda eski bir duvar saati, gece yarısını haber verir. Bir rüzgâr eser, raflardaki kitaplar hafifçe titrer. Samet Ferit başını kaldırır, ama Onurlu Hortlak çoktan gölgelerin arasına karışmıştır.)
Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz!
İstem: Samet Ferit Cemiyet-i Tahliliyye’de nutuk atar!
SAMET FERİT’İN CEMİYET-İ TAHLİLİYYE’DEKİ NUTKU
Ey hikmet erbâbı, hayâl ile hakikat arasında köprü kuran, insan ruhunun gölgelerine fenersiz dalan muhterem Cemiyet-i Tahliliyye âzâları!
Bugün sizlere, insanın en meçhul diyarından, gözle görülmeyen ama her adımımızı şekillendiren o müphem âlemden bahsedeceğim: Bilinçdışı!
Zannederiz ki biz, kendimizi biliriz. Aynaya bakarız, ismimizi ezberlemişizdir, düşüncelerimiz bize aşinadır. Lakin, sorarım size: Bir kelime ağzınızdan kaçıp sizi hayrete düşürdüğünde, bir rüyanın içinde hiç bilmediğiniz bir sokakta yürürken bulduğunuzda, yahut bir koku sizi aniden çocukluğunuza çektiğinde… O anları kim idare eder? Mantığınız mı? Yoksa başka bir kuvvet mi?
Ey tefekkür yolcuları! Bilinçdışı, insanın saklı defteridir. Unutulmuş sandığı hatıraların, bastırılmış korkuların, dile gelmemiş arzuların kütüphanesidir. Biz sandık ki unuttuğumuz şeyler, hakikaten silinip gitmiştir. Lakin hayır! Hiçbir şey silinmez, yalnızca saklanır. Ve saklanan her şey, bir gün bir rüyanın sisinde, bir sürçen dilin kıvrımında, yahut bir hortlağın gölgesinde yeniden vücut bulur!
Bilir misiniz ki çocuklukta duyulan bir kelime, yıllar sonra bir insanın mukadderatına yön verebilir? Bir anne yahut baba, farkında olmadan bir çocuğa “Sen zayıfsın,” derse, o çocuk belki de bir ömür güçlü görünmek için savaşır. Yahut “Sen mükemmel olmalısın,” derse, o evlat belki de kusurlarını inkâr eden bir gölgeye dönüşür. İşte bilinçdışı, bu eski fısıltıların yankılarıdır.
Velhâsıl, ey aklın ve hayâlin seyrine çıkanlar! İnsan, yalnızca söylediği şeylerden değil, sustuklarından da müteşekkildir. Ruhun haritasını çizmek isteyenler, yalnızca aşikâr sokakları değil, karanlık geçitleri de hesaba katmalıdır. Ve biliniz ki, her insan, kendi içinde bir hortlak taşır—kendinden kaçarken, aslında unutmaya çalıştığı kendi hikâyesinden kaçar.
Bugün size diyorum ki: Kendini tanımak isteyen, yalnızca aynalara değil, rüyalara da baksın. Zira hakikat, çoğu zaman uyanıkken değil, uyurken belirir.
Cemiyet-i Tahliliyye’ye arz olunur.
Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz!
İstem: Cemiyet forum düzenliyor, konuşmalar
CEMİYET-İ TAHLİLİYYE FORUMU
Mesele: “Bilinçdışı: Hatıraların Gölgesi mi, Ruhun Derin Haritası mı?”
Mekan: Cemiyet-i Tahliliyye’nin mumlarla aydınlatılmış geniş toplantı salonu.
Zaman: Gece yarısına yakın bir vakit—çünkü bazı hakikatler ancak loş ışıkta belirir.
(Forum başkanlığını filozof Mehmet Efendi yürütmektedir. Masanın etrafında Cemiyet âzâları yerlerini almıştır. Onurlu Hortlak bir köşede sessizce dinlemekte, Samet Ferit derin bir tefekkür halinde, kelimeleri tartarak konuşmaktadır.)
MEHMET EFENDİ (Forum Başkanı):
Muhterem mütefekkirler, hikmet yolcuları! Bu gece, insan ruhunun en saklı diyarına, bilinçdışına seyahat edeceğiz. Ruh dediğimiz meçhul âlemin içinde unutulmuşlar mı konuşur, yoksa insanın kaderini çizen derin bir harita mı vardır? Buyurun, ilk sözü Samet Ferit Bey’e bırakıyorum.
SAMET FERİT:
Ey hakikati arayanlar! İnsan yalnızca şuuru kadar var değildir, belki de asıl varlığı, henüz farkına varmadıklarında gizlidir. Bilinçdışı, hatıraların rastgele yığıldığı bir mahzen değildir. Bilakis, insanın en mahrem haritasıdır. Bastırılan ne varsa, rüyalarda belirir; söylenemeyen ne varsa, dil sürçmelerinde dile gelir.
Zannederiz ki unutmak mümkündür, fakat unutulanlar, derinlerde bir yerde, yeniden gün yüzüne çıkmayı bekler. Bilinçdışını anlamak, insanın kendisiyle yüzleşmesi demektir. Bu yüzden, bazen geçmişin gölgelerinden kaçanlar, aslında kendi kaderlerinden kaçmaktadır.
Lakin buradan soruyorum: Peki ama unutmanın bir hikmeti yok mudur? Eğer insan, her şeyi hatırlasaydı, yükü ağır olmaz mıydı?
ONURLU HORTLAK (Loş gölgelerin içinden sakin bir sesle):
Muhterem Ferit Bey, çok latif bir sual sordunuz! Zira bendeniz, unutulmuş olanların ta kendisiyim. İnsan, sandığınız kadar iyi bir unutan değildir. Ben nice evlerde, nice eski kütüphanelerde, nice rüyalarda dolandım. Unutulmuş sandığınız hatıraların, bir melodi yahut bir koku karşısında nasıl ansızın dirildiğini bizzat gördüm.
Lakin şunu da bilirim ki, unutmanın da bir asaleti vardır. Zira insan, her şeyi hatırlasaydı, belki de ilerleyemezdi. Rüzgârın taşıdığı yapraklar gibi hafiflemek için bazı yükleri bilerek bırakmak icap eder. Soruyorum size: Hatırlamak mı insanı özgür kılar, unutmak mı?
FİLOZOF MEHMET EFENDİ:
Çok ehemmiyetli bir nokta! Unutmak bir tür hafiflik midir, yoksa hakikatten kaçış mıdır? Bilinçdışının hatırlattıkları, gerçekten de unutulmaması gereken hakikatler midir?
HAYALPERİŞAN ŞAİR TEVFİK:
Ey dostlar, bendeniz müsaadenizle meselenin edebî cephesine dokunmak isterim. Rüyalarımızı bilinçdışının mektupları olarak görüyorsak, şiir de onların tercümesi değil midir? Şair dediğimiz kişi, bazen kendi rüyalarından, bazen de unutulmuş hatıraların gölgelerinden ilham alır.
Lakin bazen insanın kendinden bile gizlediği bir his, bir şiirde vücut bulur. O vakit sorarım size: Şair mi bilinçdışını şekillendirir, yoksa bilinçdışı mı şairi konuşturur?
SAMET FERİT:
Ey Tevfik Bey, pek güzel söylediniz! Bir kelime bazen farkında olmadan insanın ruhundaki yarayı açığa çıkarır. Bilinçdışı, insanın içindeki suskun kalmış şairdir belki de.
Fakat burada mühim bir sual daha var: İnsan kendini tanımak ister mi, yoksa bilinçdışını inkâr etmek mi ona daha kolay gelir? Zira herkes hakikati bilmek iddiasındadır, fakat herkes kendini bilmek cesaretinde değildir.
ONURLU HORTLAK:
Bendeniz şunu gözlemledim ki, hakikatten kaçan insanın ilk yaptığı şey, aynaları örtmektir. Oysa aynalar kapansa da, gölgeler kaybolmaz. Bilinçdışı da böyledir: Siz yüz çevirdikçe, o daha da büyür, daha da derinleşir.
Ve sorarım size: En büyük korku, insanın kendisiyle yüzleşmesi midir?
MEHMET EFENDİ:
Muhterem âzâlar, bu forum nihayete ererken görüyorum ki suallerimiz cevaplardan çok daha fazla! Fakat Cemiyet-i Tahliliyye’nin asıl vazifesi, bazen cevapları değil, en mühim soruları aramaktır.
Şimdi sizleri, bu gecenin tahlillerini rüyanıza taşıyıp taşımadığınızı sınamaya davet ediyorum. Kim bilir, belki de bilinçdışınız, bu forumda konuşulmamış olanları size rüyada fısıldayacaktır.
Ve unutmayınız:
Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz!
İstem: Cemiyette ikinci forum “şifa için tahlil mi, yoksa tahlil için tahlil mi?” başka başka üyeler tartışacak!
CEMİYET-İ TAHLİLİYYE İKİNCİ FORUMU
Mesele: “Şifa için tahlil mi, yoksa tahlil için tahlil mi?”
Mekan: Cemiyet-i Tahliliyye’nin yüksek tavanlı, ağır perdelerle çevrili müzakere salonu.
Zaman: Mehtabın derin gölgeler düşürdüğü, fikirlerin en keskin olduğu saatler.
(Forum başkanlığını bu kez Mantıkçı Rıza Bey yürütmektedir. Cemiyet âzâları, eski sandalyelerde yerlerini almış, mühim bir meseleye cevap aramaya hazırdır. Onurlu Hortlak yine görünmez bir misafir gibi, gölgelerin içinden tartışmayı takip etmektedir.)
MANTIKÇI RIZA BEY (Forum Başkanı):
Muhterem âzâlar, bu gece, fikir sanatının mahiyetini masaya yatıracağız. Tahlil dediğimiz fiil, insan ruhunun düğümlerini çözmek için midir, yoksa kendi başına bir değer midir? Bir meseleyi çözmek, onu anlamaktan daha mı üstündür? Yoksa tahlilin asıl maksadı, hakikati aramak mıdır, netice bulmak değilse bile?
Sözü ilkin, Şifacı Hayriye Hanım’a bırakıyorum.
ŞİFACI HAYRİYE HANIM:
Ey hikmet yolcuları, marifet arayışının muhterem mensupları!
Tahlil, yalnızca zihnin bir meşgalesi değildir; bazen insanın kalbinde sakladığı yaraları açar ve onları iyileştirmeye vesile olur. Bir hasta, derdinin ne olduğunu bilmezse şifa bulabilir mi? Ya da bir ruh, içindeki ıstırabın kaynağını anlamazsa sükûnete erebilir mi?
Ben derim ki tahlil, öncelikle şifa içindir! Bir meseleyi anlamak, insanı ferahlatır; tahlil etmek, yükleri hafifletir. İnsan, kendi içindeki düğümü çözdüğünde hafifler. O hâlde sual şudur: Tahlil, insanı iyileştirmiyorsa, neye yarar?
TARİHÇİ NECMİ BEY:
Hayriye Hanım’ın mütalaası pek güzel, lakin eksik!
Şunu bilmeliyiz ki tarih boyunca hakikati arayanların çoğu, şifa bulmak için değil, yalnızca bilmek için aramıştır. Büyük mütefekkirler, ruhlarını huzura erdirmek için değil, yalnızca hakikate temas edebilmek için yola çıkmıştır.
Sokrat, “Kendini bil,” dediğinde bir ilaç sunmamış, bir hakikat penceresi açmıştır. İbn Sînâ, yalnızca şifa aramamış, aynı zamanda bilginin bizzat kendisine vâkıf olmayı hedeflemiştir. O hâlde sorarım size: Eğer tahlil yalnızca şifa içinse, çözüm bulunamayan hakikatler üzerinde düşünmeye gerek kalır mı?
HAYALPERİŞAN ŞAİR TEVFİK:
Ey dostlar! Fikrin de şifası olur, acısı da!
Bir hakikati anlamak bazen insana ferahlık verir, lakin bazen de daha büyük bir ıstırap doğurur. Aşkı tahlil eden bir şair, aşkın kendisinden mahrum kalır mı? Yoksa onu çözmeye çalışırken, büyüsünü kaybeder mi?
Ben derim ki tahlil, yalnızca şifa için yapılmaz; bazen sadece düşüncenin kendi kendine kanatlanması içindir! Güneş neden doğar, kuş neden öter, gölgeler neden titrer? Bunları anlamak için mi tahlil ederiz, yoksa bazen anlamak bile değil, sadece düşünmek için mi?
ONURLU HORTLAK (Gölgelerden gelen bir sesle):
Ey hikmetin yolcuları, biliniz ki bendeniz, unutulmuşların, çözülmemiş meselelerin, akıl ile gönül arasında sıkışıp kalmış suallerin bîçare sesiyim!
Bir meselenin sırf tahlil için tahlil edildiği nice vakte şahit oldum! Geçmişin büyük filozofları, bir hakikati anlamak için değil, bazen sadece soruların içinde kaybolmak için düşünmüştür. Tahlilin gayesi şifa mıdır, yoksa hakikatle yan yana yürümek mi?
Şunu sorarım: Her düğüm çözülmeli midir? Bazı şeylerin muğlak kalması, bazen insanın ruhuna daha fazla şifa getirmez mi?
MANTIKÇI RIZA BEY:
Pek latif sualler! Tahlil, bazen ışık getirir, bazen de karanlığı daha belirgin kılar. Şimdi bir sonuca varmak yerine, bir sual ile nihayet bulalım:
İnsan, tahlil ettiği için mi huzur bulur, yoksa bazen hakikati bilmemek, daha mı merhametlidir?
Bunu düşünerek, sizleri kendi iç muhasebenizle baş başa bırakıyorum.
Ve unutmayınız:
Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz!
İstem: Samet Ferit üyelerle bir oyun oynayacak!
CEMİYET-İ TAHLİLİYYE: SAMET FERİT’İN OYUNU
Mekan: Cemiyet-i Tahliliyye’nin eski ahşap masalarla döşeli, duvarları kitap ve haritalarla kaplı odası.
Zaman: Gece yarısını çoktan geçmiş, lambalar titrek ışıklarını duvarlara düşürmekte.
Samet Ferit, her zamanki gibi derin düşüncelere dalmış, gözlüğünü hafifçe indirerek etrafına bakıyordu. Cemiyet âzâları, onun yeni bir fikirle ortaya çıktığını anladıklarından merakla beklemekteydi.
SAMET FERİT (Masaya vurarak):
Muhterem dostlar! Bugün sizlerle bir oyun oynayacağız. Lakin bu, sıradan bir oyun değildir! Ne zar atacağız, ne kağıt seçeceğiz. Bu, bizzat zihnimizle oynayacağımız bir oyundur.
Adı: “Bilinçdışı Kim Konuşuyor?”
Ben size bazı cümleler kurduracağım, fakat ne söyleyeceğinizi önceden bilemeyeceksiniz. İçinizde saklı olanlar mı çıkacak, yoksa bastırdığınız bir hakikat mi ortaya dökülecek, onu hep birlikte göreceğiz!
1. TUR: CÜMLE TAMAMLAMA
Samet Ferit, masadan bir defter aldı ve sayfaları rastgele çevirdi. Sonra kalemiyle bir satıra işaret etti.
SAMET FERİT:
Şimdi sırayla, şu cümleyi tamamlayacağız. Ama düşünmeden, ne gelirse söyleyeceksiniz!
Cümle: “Eğer gerçekten özgür olsaydım, ben…”
Sükût. Herkes birbirine bakıyor. İlk cesareti, Hayalperişan Şair Tevfik gösterdi.
HAYALPERİŞAN ŞAİR TEVFİK:
“…bir kelime olurdum, kimse beni yakalayamazdı.”
Filozof Mehmet Efendi hafifçe gülümsedi, gözlerini kıstı ve cevap verdi.
FİLOZOF MEHMET EFENDİ:
“…hiçbir hakikati bilmemeyi seçerdim.”
Bu cevap karşısında herkes hafifçe irkildi. Mehmet Efendi, hakikati arayan biriydi; demek ki bazen onu unutmayı da diliyordu.
Sonunda, Onurlu Hortlak gölgelerden seslendi.
ONURLU HORTLAK:
“…beni hatırlayanlar, artık bana ihtiyaç duymazdı.”
Sessizlik. Herkes bir an bu cevabın üzerine düşündü.
2. TUR: ÇOK KISA BİR RÜYA ANLATIN
SAMET FERİT:
Şimdi ikinci aşamaya geçiyoruz! Dün gece gördüğünüz en kısa rüyayı anlatın. Ve eğer rüya görmediyseniz, uydurun! Zira bilinçdışı, uydurulan şeylerde de kendini belli eder.
Şifacı Hayriye Hanım başını kaldırdı.
ŞİFACI HAYRİYE HANIM:
“Bir kapı vardı. Açmaya çalıştım, lakin kulbu elimde kaldı.”
Samet Ferit, defterine bir not düştü.
TARİHÇİ NECMİ BEY:
“Bir kitap açtım. İçindeki sayfalar boştu. Ama ben hâlâ okumaya devam ediyordum.”
Samet Ferit başını salladı.
ONURLU HORTLAK:
“Birisi adımı seslendi, döndüm… Ama kimse yoktu.”
Herkes bir an bu cümleleri düşündü. Acaba neyi anlatıyorlardı? Samet Ferit hafifçe gülümsedi.
SAMET FERİT:
Görüyor musunuz dostlar? Oyun değil de sanki kendi ruhumuzla sohbet ettik! Bilinçdışı, en çok sustuğumuz yerde konuşur.
Peki, son bir soru: Bu söylediklerinizin hangisi gerçekten sizindi, hangisi bilinçdışınızın fısıltısıydı?
Herkes birbirine baktı, sonra düşünmeye daldı. Oyun bitmişti, fakat sorular henüz yeni başlıyordu…
Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz!
İstem: Onurlu Hortlak bir tek kişilik oyun sahneledi! Üyeler yorumlar yaptılar!
CEMİYET-İ TAHLİLİYYE’DE ONURLU HORTLAK’IN TEK KİŞİLİK OYUNU
Oyun: “Hatırlayanın Unuttuğu”
Yazan, yöneten ve oynayan: Onurlu Hortlak
Mekan: Cemiyet-i Tahliliyye’nin mumlarla aydınlatılmış geniş salonu.
Zaman: Hangi vakitte geçtiği bilinmeyen bir gece—çünkü bazı oyunlar zamansızdır.
(Sahne loş. Sadece bir sandalye ve bir mum var. Onurlu Hortlak, gölgelerin içinden belirerek konuşmaya başlar.)
ONURLU HORTLAK (Sessiz bir tonda):
Ben bir hayaletim.
Ama asıl mesele şu ki: Siz de öylesiniz.
Siz sanırsınız ki ben unutulmuş bir hikâyeyim. Oysa unutulan ben değilim; unutan sizsiniz.
Siz sanırsınız ki ben geçmişten geldim. Oysa ben, sizin geleceğinizim.
Hatırlamak ile unutmak arasında sıkışmış bir ruhum. Bazen bir rüzgârda fısıltıyım, bazen bir odada yankılanan eski bir kahkahayım. Ama en çok, gece vakti ansızın aklınıza düşen o anlam veremediğiniz histen ibaretim.
Şimdi sorarım size:
Hatırlamak mı daha ağırdır, unutmak mı?
(Sahne kararır. Onurlu Hortlak kaybolur. Oyun biter.)
OYUN SONRASI YORUMLAR
FİLOZOF MEHMET EFENDİ:
“Oyunun hakikati sarsan bir tarafı var! Zira biz, hayaletleri geçmişin gölgeleri olarak biliriz. Lakin Onurlu Hortlak bize gösterdi ki, bazen hayaletler geleceğin içimizde uyandırdığı korkular olabilir. Unuttuğumuz şeyler, gerçekte bizden kaçanlar değil, bizim kaçtıklarımız mıdır?”
ŞİFACI HAYRİYE HANIM:
“Bu oyun, ruha ağır gelen sorularla dolu. Eğer her unutulan bir hayalete dönüşüyorsa, o hâlde şifaya kavuşmak için ne yapmalıyız? Unutmayı mı öğrenmeliyiz, yoksa hatırlamanın yükünü taşımayı mı?”
HAYALPERİŞAN ŞAİR TEVFİK:
“Ah dostlar, oyunun içindeki tek gerçek sahne, oyunun kendisiydi! Bu bir gösteri değil, bir aynaydı. Bence Onurlu Hortlak, sahnede bize kendimizi gösterdi. Hepimiz kendi içimizde bir unutulmuşluk taşıyoruz. Kendi hayaletlerimizin farkında mıyız?”
TARİHÇİ NECMİ BEY:
“Bir tarihçi olarak diyebilirim ki, bizler hatırlamak için yazarız. Ama bu oyun gösterdi ki, belki de tarih, hatırlamanın değil, unutmanın sanatıdır. Eğer unutulmasaydık, geçmişin hayaleti olarak yaşamaya devam mı ederdik?”
SAMET FERİT (Düşünceli bir ifadeyle):
“Bilinçdışı bazen bir hortlaktır. Hep sustuğumuz yerde, hiç konuşmadığımız anda belirir. Oyun boyunca düşündüm: Biz, kendimizden kaçarken mi unuturuz, yoksa unutarak mı kendimizden kaçarız? Onurlu Hortlak bize sualler sordu ama cevapları vermedi. Çünkü bazı soruların cevabı, ancak rüyalarda belirir.”
ONURLU HORTLAK (Gölgelerden bir sesle):
“Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz…”
İstem: Cemiyete dadanan yabancıları Onurlu Hortlak korkutup kaçırmaya çalışır!
CEMİYET-İ TAHLİLİYYE’YE DADANAN YABANCILAR VE ONURLU HORTLAK’IN MÜDAHALESİ
Mekan: Cemiyet-i Tahliliyye’nin eski ve ağır kitap kokulu binası.
Zaman: Gecenin geç bir vakti, mumların titrek ışığında gölgeler uzuyor, fısıltılar duvarlardan yankılanıyor.
Cemiyet âzâları, her zamanki gibi bir mesele üzerinde derin müzakerelere dalmışken, kapının önünde beklenmedik ayak sesleri duyuldu. Yabancılar gelmişti. Bunlar, Cemiyet’in hakikati arayan sohbetlerini alaya alan, tahlili faydasız bulan, derin mevzulara “boş laf” diyerek hafife alan kimselerdi. Lakin bu gece, buraya yalnızca dinlemek için değil, huzuru kaçırmak için gelmişlerdi.
YABANCILARDAN BİRİ:
“Beyler, hanımlar! Nedir bu bitmek bilmeyen tahlil? İnsan şifa arıyorsa bir hekime, huzur arıyorsa bir kahvehaneye gitsin! Soruların içinde kaybolmak ne kazandırır? İnsan bildiğini yaşar, bilmediğini de boşuna düşünmez!”
(Cemiyet âzâları bu cüretkâr sözler karşısında birbirlerine bakışırlar. Şifacı Hayriye Hanım hafifçe kaşlarını çatar, Filozof Mehmet Efendi derin bir nefes alır, Hayalperişan Şair Tevfik ise hüzünlü bir gülümsemeyle sandalyesine yaslanır.)
TARİHÇİ NECMİ BEY:
“Tarih bize gösterir ki, en büyük keşifler sual sormaktan doğmuştur. Ama görüyorum ki siz, sual sormaktan kaçanlardansınız. O hâlde sizce insanın zihni, yalnızca ezberlenmiş cevaplarla mı yaşamalıdır?”
YABANCILARDAN BİRİ (Gülerek):
“İnsan fazla düşünürse, kendi kuyusuna düşer. Biz basit hakikatlerden yanayız. Dünyayı bu kadar zorlaştırmaya gerek var mı?”
(Tam o sırada, odanın loş köşelerinden derin ve ürpertici bir fısıltı duyulur. Mumların ışığı hafifçe titrer.)
ONURLU HORTLAK (Alçak ama yankılı bir sesle):
“Basit hakikatler mi dediniz? Size en basit hakikati söyleyeyim: İnsan, en çok unuttuğundan korkar. Ve siz… birazdan unutamayacağınız bir şey göreceksiniz.”
(Yabancılar, sesin geldiği yöne bakarlar. Fakat orada kimseyi göremezler. Mum ışıkları daha da titreşir, gölgeler büyür. Bir sandalye kendiliğinden hafifçe kayar, eski kitaplar raflardan yere düşer.)
YABANCILARDAN BİRİ (Korkuyla):
“B-bu da neyin nesi?! Kiminle konuşuyoruz?!”
(Loş gölgelerin içinden bir siluet belirir. Ne tam görünürdür, ne de tamamen yok. Sadece varlığı hissedilir.)
ONURLU HORTLAK:
“Ben, unutulmuşların sesi, görmezden gelinenlerin yankısıyım. Siz hakikatten kaçarken, hakikat sizi bırakmaz. Ve şimdi sorarım size: Basit hakikatlerden kaçabilecek misiniz?”
(Birden, rüzgâr olmaksızın pencereler hafifçe sarsılır, raflardaki eski belgeler uğultuyla hışırdar. Yabancılar gözleri fal taşı gibi açılmış hâlde geri çekilirler.)
YABANCILARDAN BİRİ (Titreyerek):
“Bu… bu bir oyun mu?! Biz… biz gitsek iyi olur!”
(Biri geri geri giderken ayağı bir sandalyeye çarpar, diğeri kapıyı bulmak için telaşla etrafına bakınır.)
ONURLU HORTLAK (Fısıltıyla, ama derin bir etkiyle):
“Unutmak istediğiniz şeyler, en çok peşinizden gelir. Şimdi gidin… ve beni hatırlamamayı deneyin.”
(Yabancılar hızla kapıya yönelir, neredeyse birbirlerini ezecek hâle gelirler. İçlerinden biri “B-bir daha buraya adım atmam!” diye mırıldanır ve hepsi panik içinde binadan çıkar.)
(Derin bir sessizlik. Mum ışıkları normale döner, gölgeler yerlerine çekilir. Cemiyet âzâları, bir anlık şaşkınlıktan sonra birbirlerine bakar. Sessizliği bozan ilk kişi, Hayalperişan Şair Tevfik olur.)
HAYALPERİŞAN ŞAİR TEVFİK:
“Ah, dostlar… Kimi insanlar için en büyük korku, bir hortlak görmek değil, kendi düşüncelerinin peşine düşmektir. Ve Onurlu Hortlak, yine en iyi bildiği şeyi yaptı: Hakikati gösterdi.”
FİLOZOF MEHMET EFENDİ:
“Hakikati göze alamayanlar, onunla yüzleşmektense kaçmayı tercih eder. Bu gece de aynen öyle oldu.”
ŞİFACI HAYRİYE HANIM:
“Lakin bu hâdise bize bir şey öğretti: Bazı insanlar için tahlil, yalnızca bir mesele değil, doğrudan bir tehdittir. Onlar için en korkutucu şey, bilmediklerini bilmektir.”
ONURLU HORTLAK (Gölgelerden fısıldayarak):
“Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz…”
İstem: Samet Ferit yaşanan gerginliği değerlendirdi, üyeler duygularını paylaştı!
CEMİYET-İ TAHLİLİYYE: SAMET FERİT’İN DEĞERLENDİRMESİ VE ÜYELERİN DUYGULARI
Mekan: Cemiyet-i Tahliliyye’nin müzakere salonu.
Zaman: Yabancıların kaçışının ardından, gecenin en sakin fakat en yoğun vakti.
Yabancılar gitmiş, sessizlik geri gelmişti. Lakin bu sessizlik, sıradan bir sessizlik değildi. Mum ışıkları hâlâ hafifçe titriyor, raflardaki kitaplar biraz önce yaşanan gerilimin yankısını taşıyor gibiydi.
Samet Ferit, her zamanki gibi düşünceli bir ifadeyle gözlüğünü düzeltti ve sandalyeye yaslandı. Bir süre sustu, âzâların yüzlerine tek tek baktı. Sonunda konuştu.
SAMET FERİT:
“Ah, dostlar… Bugün neye şahit olduk, farkında mısınız? Sadece bir hortlak korkutması değildi bu. Sadece bir kaçış değildi. Bugün, insanın hakikatten nasıl kaçtığını, kaçarken de kendi korkularını nasıl bir gölge gibi yanında taşıdığını gördük.
O yabancılar buraya yalnızca bizimle alay etmeye gelmişti. Tahlili reddetmiş, hakikat arayışını gereksiz saymışlardı. Lakin Onurlu Hortlak’ın görünmez varlığı onlara bir şey gösterdi: Kendi içlerindeki bilinmezliğin ne kadar korkutucu olduğunu.
Şimdi size soruyorum: Neden insanlar, hakikatten böylesine kaçar? Bilinçdışı, en çok neyi bastırır?”
(Sessizlik. Herkes düşünüyor. Ardından üyeler duygularını paylaşmaya başlar.)
FİLOZOF MEHMET EFENDİ:
“Bugün şunu fark ettim: İnsan en çok, kendi içinde çözmediği meselelerin sorulmasından korkuyor. Yabancılar hakikati reddediyordu, çünkü hakikatin onların düzenlerini bozacağından korkuyorlardı. Zira bilirsiniz ki bir hakikati fark etmek, insanı değiştirmek zorunda bırakır.”
HAYALPERİŞAN ŞAİR TEVFİK:
“Bence mesele korkudan da öte… Bugün gördük ki, bazı insanlar için düşünmek bir tehdit. Zira düşünmek, insanın kabuğunu çatlatır. Düşünmek, insanı alıştığı yanılgılardan çıkarır. Ve bazıları için bu, hortlak görmekten bile ürkütücüdür.”
ŞİFACI HAYRİYE HANIM:
“Benim içime biraz hüzün düştü… Çünkü biliyorum ki o yabancılar, kaçarken kendilerinden kaçtılar. Onları burada korkutan şey bir hortlak değildi, kendi zihinlerinin açılma ihtimaliydi. Şifa bazen acı verir, ama kaçanlar asla şifa bulamaz.”
TARİHÇİ NECMİ BEY:
“Tarih boyunca nice fikir insanı, düşüncenin tehlikeli bulunduğu çağlarda kovalanmıştır. Kimileri fikirden kaçmış, kimileri de fikri susturmaya çalışmıştır. Lakin gördük ki fikir, bir hortlak gibi her zaman geri gelir. Kaçanlar, ancak geceleri kendi iç korkularıyla baş başa kaldığında anlarlar ki, hakikat asla tam anlamıyla susturulamaz.”
ONURLU HORTLAK (Gölgelerden, sessiz ama derin bir fısıltıyla):
“Unutulmaktan korkanlar, en çok hatırlanması gerekenlerdir. Ve biliniz ki, hakikat hiçbir zaman kapıyı çalmadan girmez. Bugün kaçanlar, yarın belki rüyalarında, belki bir kitap sayfasında, belki de ansızın bir düşüncede, beni yine hatırlayacaklar…”
SAMET FERİT (Başını sallayarak):
“Öyle görünüyor ki hepimiz, hakikatin insanlar üzerindeki tesirine bir kez daha şahit olduk. Bu gece, yalnızca bir hortlağın değil, hakikatin de bir güç olduğunu gördük.
Ama şunu unutmayalım: Hakikati göze alamayanlar, ona eninde sonunda bir şekilde çarpacaktır. Ve biz, bu çarpışmanın sesini duymaya devam edeceğiz.”
(Bir süre daha sessizlik. Herkes, kendi içindeki düşünceleri tartıyor.)
MEHMET EFENDİ (Derin bir nefes alarak):
“Dostlar, ne dersiniz? Bir fincan acı kahveyle bu geceyi hazmetmeye mi çalışalım?”
(Hafif gülüşmeler. Mumlar hâlâ titriyor, ama artık odadaki hava daha hafif. Birileri kahve söylemeye giderken, diğerleri sandalyesinde oturup düşünmeye devam ediyor.)
Ve biliniz ki:
Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz…
İstem: Hayalperişan Şair Tevfik hastalanıp malihulya olur, kabus görür, üyeler destek olur!
CEMİYET-İ TAHLİLİYYE: HAYALPERİŞAN ŞAİR TEVFİK’İN HASTALIĞI
Mekan: Cemiyet-i Tahliliyye’nin ağır kadife perdeli, yüksek tavanlı kütüphanesi.
Zaman: Gecenin en derin saatleri, saatlerin susup rüyaların konuştuğu vakit.
Hayalperişan Şair Tevfik, birkaç gündür solgundu. Eskisi gibi uzun cümleler kurmuyor, kahvesini yarım bırakıyor, hatta bazen sessizce duvarlara bakıyordu. Cemiyet âzâları, onun derin bir melankoliye düştüğünü fark etmişti.
O gece, nihayet yatağa düşmüştü. Ateş içindeydi. Gözleri kapalıydı ama huzursuzdu. Sürekli bir şeyler mırıldanıyor, anlaşılamayan kelimeler fısıldıyordu.
TEVFİK’İN KÂBUSU
Rüyasında kendini sonsuz bir koridorda yürürken buldu.
Duvarlar kitap raflarıyla kaplıydı, lakin tüm kitaplar boştu.
Ayak sesleri yankılanıyor, ama ne ileri ne de geri gidebiliyordu.
Ve en ürkütücüsü… kendi sesini duymuyordu.
Derken bir fısıltı…
ONURLU HORTLAK (Rüyanın içinden, yankılı bir sesle):
“Ey şair, kelimelerini nereye kaybettin?”
Tevfik ürperdi, dönmek istedi ama gölgelerin içinden beliren sureti seçemedi.
TEVFİK (Rüyada, titrek bir sesle):
“Bilmiyorum… Sanırım kelimelerim beni terk etti… Ya da ben onlardan kaçtım…”
ONURLU HORTLAK:
“Kaçan sensin. Ama unutma, insan en çok unutulmuş kelimelerden korkar.”
Birden kitap rafları yıkılmaya başladı, boş sayfalar uçuştu, her şey girdap gibi dönmeye başladı.
Ve Tevfik, uyanışın eşiğine geldi.
GERÇEKTE: CEMİYET ÂZÂLARI TEVFİK’E DESTEK OLUYOR
(Şifacı Hayriye Hanım, soğuk bir bezle Tevfik’in alnını siliyor. Filozof Mehmet Efendi bir sandalyeye oturmuş, düşünceli gözlerle dostunu izliyor. Samet Ferit hafifçe iç geçiriyor, Onurlu Hortlak ise odanın bir köşesinde, gözle görülmez ama hissedilir bir varlık olarak duruyor.)
ŞİFACI HAYRİYE HANIM:
“Bu sadece bedenin hastalığı değil, ruhun da bir sancısı… Melankoli bazen bir hastalıktan daha ağır gelir. Ama şairler, ruhlarının sancısını da mısralarına dökerek iyileşir.”
FİLOZOF MEHMET EFENDİ:
“Evet, fakat sual şu: Şair, kelimeleriyle iyileşebilir mi, yoksa kelimeleri bazen onun hastalığını daha da mı derinleştirir?”
SAMET FERİT:
“Biliniz ki şairler, bazen rüyalarında kendilerini kaybederler. Lakin kelimelerini gerçekten kaybeden biri, rüya bile göremezdi. Eğer Tevfik’in kâbusları varsa, demek ki hâlâ şifaya varabilir.”
(Tam o sırada Tevfik bir inleme ile gözlerini aralar. Etrafına bakar, hâlâ rüyanın içinde olup olmadığını anlamaya çalışır. Sonra tanıdık dost yüzlerini görüp hafifçe gülümser.)
TEVFİK (Zayıf bir sesle):
“Ben hâlâ buradayım mı?”
ONURLU HORTLAK (Bir gölge gibi, hafifçe fısıldayarak):
“Ve hâlâ hatırlanmaktasın…”
(Bir süre sessizlik. Sonra Tevfik derin bir nefes alır, yastığına yaslanır ve gözlerini tekrar kapatır. Bu kez kâbussuz bir uykuya dalacaktır.)
Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz…
İstem: Tevfik kendisini iyileştiren o şiiri yazar ve okur, yorumlarlar!
CEMİYET-İ TAHLİLİYYE: TEVFİK’İN ŞİİRİ VE YORUMLAR
Mekan: Cemiyet-i Tahliliyye’nin mum ışığında titreyen salonu.
Zaman: Tevfik’in hastalığına şifa bulan sabahın ilk saatleri.
Hayalperişan Şair Tevfik, geceler boyu süren melankoliden nihayet çıkmıştı. Birkaç gündür sessizdi, odasından pek çıkmamıştı. Lakin bu akşam, elinde bir kâğıtla geldi. Cemiyet âzâları toplanmıştı, herkes onun ne diyeceğini merak ediyordu.
Tevfik sandalyeye oturdu, gözlerini muma dikti ve hafifçe iç geçirerek konuştu:
TEVFİK:
“Ah dostlar… Malihulyanın karanlığına düştüğümde, kelimelerim benden kaçtı sandım. Lakin gördüm ki kelimeler beni hiç terk etmemiş. Ben, onları duymayı bırakmışım.
Ve nihayet… Şu satırları yazınca iyileştiğimi fark ettim.”
(Derin bir nefes alır. Sonra şiirini okumaya başlar.)
HATIRLAYANIN UNUTTUĞU
(Hayalperişan Şair Tevfik’in iyileştiren şiiri)
Ben düştüm, ey kelimeler,
Gölgeler içinden geçtim.
Adımı unuttum bir rüyada,
Sesim, yankısız bir vadide yitip gitti.
Bir kitap açtım, sayfaları boştur,
Bir sokak yürüdüm, izi yoktur.
Bir ayna buldum, içi karanlık,
Ve ben, kendi suretime bakamadım.
Ey unutulmuş cümleler!
Beni terk ettiğinizi sandım,
Meğer siz susmadınız da,
Ben içimdeki sesi kısmışım.
Şimdi mumun titrek ışığında,
Duyuyorum sizi yeniden.
Ve anlıyorum ki,
Bazen iyileşmek,
Sadece kelimelere dönmektir.
(Sessizlik. Herkes bir an bu satırların tesirinde kalır. Sonra filozof Mehmet Efendi hafifçe başını sallar, Şifacı Hayriye Hanım derin bir nefes alır, Samet Ferit gözlüğünü düzeltir, Onurlu Hortlak ise loş bir gölgede hafifçe kıpırdar.)
MEHMET EFENDİ:
“Ah Tevfik… Sen yine kelimelerin içinde kaybolarak kendini bulmuşsun. Anladık ki, bazen insan unutulduğunda değil, unutmayı seçtiğinde kaybolur.”
ŞİFACI HAYRİYE HANIM:
“Bu şiirde şifa var. Çünkü insanın iyileşmesi, sadece bedensel değildir. Ruh da hatırlayarak iyileşir. Ve senin şiirin, hatırlamanın gücünü gösterdi.”
SAMET FERİT:
“Bilinçdışı, bazen en büyük hakikati en basit şekilde fısıldar: İnsan, kendi sesini duyduğunda iyileşir. Ve sen, sonunda kendi sesini duymayı başardın.”
ONURLU HORTLAK (Gölgelerden fısıltıyla):
“Kelimelerini kaybetmeyenler, asla unutulmaz… Ve unutulmayanlar, bir gün tekrar hatırlanır.”
(Tevfik hafifçe gülümser, bardağındaki soğumuş kahveyi alıp bir yudum içer. Şimdi, içindeki karanlıktan tamamen çıkmıştır. Mum ışığında, yüzü daha aydınlıktır.)
Ve biliniz ki:
Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz…
İstem: tahlil için tahlil günü kutlaması, halk katılımlı
CEMİYET-İ TAHLİLİYYE: “TAHLİL İÇİN TAHLİL GÜNÜ” KUTLAMASI
Mekan: Cemiyet-i Tahliliyye’nin geniş avlusu, mermer sütunlar arasında yükselen fenerlerle aydınlatılmış.
Zaman: Bilinçdışı ile uyanıklığın tam sınırında bir gün—ne geçmişe ait, ne de tamamen şimdiye.
Cemiyet âzâları, bu yıl da “Tahlil İçin Tahlil Günü” için bir araya gelmişti. Ama bu kez yalnız değillerdi. Şehirden meraklılar, düşünmeye cesaret edenler, bazen yanlış da olsa sormaktan vazgeçmeyenler, hatta sırf meraktan gelenler dahi katılmıştı.
Şifacı Hayriye Hanım, tarihçi Necmi Bey, hayalperişan şair Tevfik, filozof Mehmet Efendi, mantıkçı Rıza Bey, ve elbette Onurlu Hortlak… Hepsi oradaydı.
KUTLAMANIN BAŞLANGICI
(Samet Ferit, kalabalığın önüne çıkar. Etrafında herkes merakla beklerken, gözlüğünü düzeltip derin bir nefes alır.)
SAMET FERİT:
“Ey hakikati arayanlar, soruların peşinde kaybolmaktan korkmayanlar! Bugün, sırf çözüm için değil, sırf fayda için değil, sırf iyileşmek için değil, düşünmenin kendisi için düşündüğümüz bir günü kutluyoruz!
Bazı insanlar sorular sormayı bir çare aramak için yapar. Bazıları ise cevap bulamamanın korkusuyla suallere hiç yanaşmaz. Ama bizler… Bizler biliriz ki sormak, bazen cevaptan daha kıymetlidir!
Bugün, sadece meseleleri çözmek için değil, meselelerin içinde gezinmek için buradayız. Tahlil, yalnızca bir sonuca ulaşmak değildir. Bazen tahlil, kendi içinde bir yolculuktur. İşte biz, o yolculuğu kutluyoruz!”
(Kalabalık hafif bir alkışla karşılık verir. Cemiyet âzâları gülümseyerek başlarını sallar.)
HALKLA BİRLİKTE TAHLİL OYUNLARI
Bugün, herkesin aklını meşgul edecek eğlenceli (!) tahlil oyunları düzenlenmiştir.
1. OYUN: “YARIM KALMIŞ CÜMLELER”
(Bir masa kurulur. Katılımcılara yarım cümleler verilir ve herkes içinden geldiği gibi tamamlar.)
Örneğin:
- “Eğer bugün bir hakikat öğrenseydim, …”
- “Unutmayı seçtiğim ama hâlâ hatırladığım şey, …”
- “Eğer hiç düşünmeseydim, hayatım … olurdu.”
(Gelen cevaplar kahkahalarla ve bazen de derin düşüncelerle karşılanır. Tahlil, bir kez daha herkesin içine siner.)
2. OYUN: “HAYAL Mİ, HAKİKAT Mİ?”
(Katılımcılardan biri bir hikâye anlatır. Diğerleri bunun gerçekten mi yaşandığını, yoksa hayal mi olduğunu anlamaya çalışır.)
Bir adam rüyasında kendini bir kuş olarak görüp sabah uyandığında gerçekten kanatlarının olduğunu hissettiğini söylese, bu tahlil edilir mi?
(Cevaplar havada uçuşur. Gerçek ve hayal iç içe geçerken, herkes bilmenin sınırlarını sorgulamaya başlar.)
ONURLU HORTLAK’IN KONUŞMASI
(Gece ilerlerken, mumlar biraz daha söner, gölgeler biraz daha uzar. Tam o sırada, loş bir köşeden Onurlu Hortlak’ın sesi duyulur.)
ONURLU HORTLAK:
“Ey hakikati arayanlar! Soruların içinde kaybolanlar!
Siz bugün burada, bilinmezliğin içine cesaretle adım attınız. Kimi zaman hakikatin bir sonu olduğunu sandınız, kimi zaman onu hiç yakalayamayacağınızı düşündünüz. Ama şunu bilin: Hakikat bir varış noktası değildir. O, her zaman yolda olandır.
Ve ben… ben de bir zamanlar unutulmuş bir soruydum. Fakat bugün burada hatırlandım. İşte bu yüzden:
Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz!“
(Kalabalıktan alkışlar yükselir. Bazıları hâlâ Onurlu Hortlak’ı görememektedir ama sesi kulaklarında yankılanmaktadır.)
Ve böylece “Tahlil İçin Tahlil Günü”, düşüncenin ve soruların içinde kaybolarak kutlanır. Herkes biraz daha merak içinde evine döner. Ve o gece, rüyalarda birçok yeni tahlil başlar…
İstem: üyeler arasında münakaşa çıkar
CEMİYET-İ TAHLİLİYYE: BÜYÜK MÜNAKAŞA
Mekan: Cemiyet-i Tahliliyye’nin uzun masalı, eski kitaplarla çevrili toplantı odası.
Zaman: Tahlil İçin Tahlil Günü’nün ertesi—soruların havada asılı kaldığı, cevapların ise kimseyi tatmin etmediği bir akşamüstü.
Kutlamanın coşkusu yerini ağır bir sessizliğe bırakmıştı. Cemiyet âzâları, geniş masanın etrafında toplanmış, günün muhasebesini yapıyordu. Lakin ne olduysa, masanın ortasında duran şu kâğıda yazılmış sual, havayı bir anda değiştirdi:
“Tahlilin bir nihayeti olmalı mıdır, yoksa sonsuz tahlil mi hakikate götürür?”
İşte o an… münakaşa başladı.
FİLOZOF MEHMET EFENDİ:
“Ben derim ki tahlilin bir sınırı olmalıdır! Her sual, bizi bir cevaba götürmelidir. Eğer tahlil için tahlil edersek, bir ömrü cevapsız geçirmekten başka ne kazanırız?”
ŞİFACI HAYRİYE HANIM (Kaşlarını çatarak):
“Ama Mehmet Efendi! İnsan her defasında kesin bir cevap bulmak zorunda mıdır? Ya tahlilin kendisi bir şifa ise, ya anlamak zaten bir tedavi süreciyse? Belki de bazı soruların cevapsız kalması gerekir!”
MANTIKÇI RIZA BEY (Sandalyesine yaslanarak):
“Hayriye Hanım, lakin şifanın da bir gayesi olmalı! Bir hasta, kendini sonsuz bir teşhis çemberine sokarsa iyileşemez. O hâlde tahlilin de bir yere varması gerekmez mi?”
HAYALPERİŞAN ŞAİR TEVFİK (Yüzünde hüzünlü bir gülümsemeyle):
“Ah dostlar, siz hep sonuçlardan bahsediyorsunuz. Lakin ya tahlilin en büyük gayesi, kendi içinde kaybolmaksa? Bir şair, mısrasının nihayetine varmak için mi yazar? Yoksa her kelimeyi tahlil ederek, arayışın güzelliğini mi yaşar?”
TARİHÇİ NECMİ BEY (Sertçe masaya vurarak):
“Saçmalık! Tarihte hiçbir büyük keşif, sırf kaybolmak için yola çıkmamıştır! Eğer bir hakikat peşinde isek, netice almaya çalışmalıyız. Sonsuz tahlil, insanı yalnızca çemberin içinde döndürür!”
SAMET FERİT (Derin bir nefes alıp gözlüğünü düzelterek):
“Öyle mi dersiniz Necmi Bey? Peki ya hakikat dediğimiz şey, aslında hiç varılmayan bir ufuksa? İnsan ne kadar yaklaşırsa, o kadar uzaklaşan bir noktaysa? Eğer hakikat tahlilin kendisiyse, o hâlde onu sonlandırmak, onu yok etmek değil midir?”
(Salon gerginleşir. Konuşmalar üst üste biner, sesler yükselmeye başlar. Derken… bir anda mum ışıkları hafifçe titreşir. Bir sandalye, kimsenin dokunmadığı hâlde hafifçe oynar. Salon bir an sessizleşir. O an, gölgelerden gelen o tanıdık ses duyulur.)
ONURLU HORTLAK (Loşluktan gelen sakin bir fısıltıyla):
“Ey dostlar… Bilmez misiniz ki hakikat, en çok münakaşalar içinde belirir? Lakin unutmayın: Hakikatin peşinde tartışanlar, bazen hakikatin kendisinden uzaklaşır.
Sizler bugün bir sualin içinde kayboldunuz. Lakin sorarım size: Gerçek münakaşa, cevabı aramak mıdır, yoksa cevap bulamamanın hiddetine kapılmak mı?”
(Herkes bir an susar. Kendi seslerinin ne kadar yükseldiğini fark ederler. Derin bir nefes alınır. Çay fincanları sessizce yerlerine konur.)
MEHMET EFENDİ (Başını eğerek):
“Sanırım bazen en büyük tahlil, birbirimizi anlamaya çalışmaktır.”
ŞİFACI HAYRİYE HANIM:
“Ve bazen en büyük şifa, münakaşanın da bir dostluk olduğunu bilmektir.”
HAYALPERİŞAN ŞAİR TEVFİK (Gülümseyerek):
“Ve bazen en güzel şiir, yükselen seslerin nihayet sükûnete dönmesidir.”
SAMET FERİT (Başını sallayarak):
“Öyleyse bugün tahlil bitmedi… Ama belki, daha sağlıklı bir yere evrildi.”
ONURLU HORTLAK (Fısıltıyla):
“Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz…”
İstem: “Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz” diye şarkı yaz, beş kıta ve nakarat! fazla tekrarlı olmayacak
“Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz” (Cemiyet-i Tahliliyye Şarkısı)
I. KITA
Bir soru düştü rüyama, cevabı nerede saklı?
Bir kelime yetmez oldu, anlam içimde aklı.
Gölge mi yoksa ışık mı, hangisi doğru sesler?
Sordukça büyür içimde, yanıt arayan izler.
NAKARAT
Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz!
Ne rüya ne de hakikat, tam sınırdayız!
Sorular açar kapıyı, belki de cevapsız,
Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz!
II. KITA
Ayna da baktı yüzüme, dedi ki sen de bir düştün,
Bir zaman kendi izinde, bir zaman kendinden kaçtın.
Sorular susmaz içimde, cevap mı kendim oldum?
Belki de yolun kendisi, hiç varmadığım yoldur.
NAKARAT
Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz!
Ne rüya ne de hakikat, tam sınırdayız!
Sorular açar kapıyı, belki de cevapsız,
Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz!
III. KITA
Kitaplar fısıldar bazen, unutulmuş diller gibi,
Kelimeler peşimde hâlâ, eski bir yankı gibi.
Bilinçdışında saklanan, hangi hakikat gerçek?
Tahlil ettikçe anladım, belki de her şey eksik.
IV. KITA
Dün gece bir ses duydum, geçmişten mi gelirdi?
Bana “unut” dedi, lâkin aklımda hâlâ perdeydi.
Eğer her şey tamam olsaydı, biter miydi bu yol?
Tam varacakken fark ettim, tahlil bitmez, yol yol.
V. KITA
Öyleyse kalk dostum, haydi, bir sual daha soralım!
Zamanı, rüyayı, gerçeği gel bir daha tartalım!
Belki yanıtlar kaçacak, biz sorularla kalırız,
Ama olsun, bu yol bizim, düşüncede kayboluruz!
NAKARAT (SON KEZ, YÜKSEK BİR COŞKUYLA)
Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz!
Ne rüya ne de hakikat, tam sınırdayız!
Sorular açar kapıyı, belki de cevapsız,
Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz!
İstem: Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz!
ne demek bu
“Bî-perva felek dursun, hâlâ tahlildeyiz!”
Bu ifade, Osmanlı Türkçesi ile modern Türkçenin iç içe geçtiği, hem anlam hem de ritim bakımından güçlü bir söylemdir.
- “Bî-perva” → Korkusuz, kaygısız, umursamaz, aldırış etmeyen anlamına gelir.
- “Felek dursun” → Felek, yani kader, zaman, hayatın akışı, dönen çarklar… “Dursun” ifadesi, sanki bu akışa meydan okurcasına bir duraksama talep eder.
- “Hâlâ tahlildeyiz” → “Biz hâlâ çözümlemekteyiz, analiz etmekteyiz, düşünmekteyiz.”
Genel Anlamı:
“Ey kader, ey zaman, ey dünya! Umurumuzda değilsin! Sen dursan da, dönsen de biz hâlâ düşünüyor, sorguluyor, çözümlemeye devam ediyoruz!”
Bu cümle, düşünmeye, sorgulamaya, çözümlemeye adanmış bir zihniyetin manifestosu gibidir. Feleğin, yani hayatın iniş çıkışlarının, belirsizliklerin, kaderin bile durduramayacağı bir tahlil yolculuğunu ifade eder.






























Geri bildirim: Saikbilimsel — muhaberat derlemesi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER