🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
(AI and the Initiation Crisis of Generation Z in Türkiye and Austria: A Žižekian-Freudian Analysis)
Geçmişteki teknolojik yeniliklerin aksine, yapay zeka insanlığın doğa üzerindeki hâkimiyetini değil, tamamen kontrolü bırakmasını konu alıyor. Farkında olalım ya da olmayalım, teknolojinin olanak sağladığı eski antroposantrik kibir yakında yerini insanın önemsizliğine ve anlamsızlığına bırakabilir.
LJUBLJANA – Future of Life Institute’un yapay zekâ gelişimine altı aylık ihtiyati bir ara verilmesini talep eden açık mektubu, Elon Musk da dahil olmak üzere, halihazırda binlerce yüksek profilli kişi tarafından imzalandı. İmzacılar, yapay zekâ laboratuvarlarının, yaratıcıları da dahil olmak üzere hiç kimsenin anlayamayacağı, öngöremeyeceği ya da kontrol edemeyeceği giderek daha güçlü sistemler geliştirme ve bunları konuşlandırma yarışına “kontrolden çıkmış” şekilde kilitlendiğinden endişe ediyor.
Peki, bu belirli elit grubundaki panik patlamasını ne açıklıyor? Hikâyenin merkezinde kontrol ve düzenleme var, ama kimin kontrolü? İnsanlığın riskleri değerlendirmesi için önerilen bu altı aylık duraklama sırasında, insanlığı kim temsil edecek? Çin, Hindistan ve Rusya’daki yapay zekâ laboratuvarları çalışmalarına (belki gizlice) devam edecekse, konuya dair küresel bir kamuoyu tartışması düşünülemez.
Yine de burada neyin tehlikede olduğunu düşünmeliyiz. Tarihçi Yuval Harari, 2015 tarihli kitabı Homo Deus’ta, yapay zekânın en muhtemel sonucunun, insan toplumu içinde –sınıf ayrımından çok daha güçlü– radikal bir bölünme olacağını öngördü. Çok geçmeden, biyoteknoloji ile bilgisayar algoritmaları güçlerini birleştirerek “bedenler, beyinler ve zihinler” üretecek, ve böylece “beden ve beyin mühendisliğini bilenlerle bilmeyenler” arasında açılan bir uçurum meydana gelecek. Böyle bir dünyada, “ilerleme trenine binenler yaratma ve yok etme anlamında tanrısal yetenekler kazanacak, geride kalanlar ise yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.”
Yapay zekâ mektubunda yansımasını bulan panik, “ilerleme treninde” olanların bile artık bu treni yönlendiremeyecekleri korkusundan kaynaklanıyor. Mevcut dijital feodal efendilerimiz korkmuş durumda. Ancak istedikleri şey kamuoyu tartışması değil; hükümetler ve teknoloji şirketleri arasında, gücün yerinde kalmasını sağlayacak bir uzlaşma.
Yapay zekâ yetkinliklerinin büyük ölçüde genişlemesi, iktidar sahipleri –yapay zekâyı geliştiren, sahiplenen ve kontrol edenler dahil– için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Bu durum, insan ajanlardan giderek daha az girdi gerektirecek kendini yeniden üreten bir yapay zekâ sisteminin ufukta belirmesiyle birlikte, bildiğimiz anlamda kapitalizmin sonuna işaret ediyor (algoritmik piyasa ticareti bu yöndeki yalnızca ilk adımdır). Bize kalan seçim, yeni bir komünizm biçimi ile kontrolsüz kaos arasında olacak.
Yeni sohbet botları, birçok yalnız (ya da o kadar da yalnız olmayan) kişiye sinema, kitaplar, yemek pişirme ya da siyaset üzerine dostane diyaloglarla dolu sonsuz akşamlar sunacak. Eski bir benzetmemi yeniden kullanacak olursam, insanların eline geçecek olan şey kafeinsiz kahve ya da şekersiz gazozun yapay zekâ versiyonu olacak: dolabında iskelet olmayan, tamamen sizin ihtiyaçlarınıza göre kendini şekillendiren dost bir komşu. Burada bir tür fetişist yadsıma yapısı söz konusu: “Gerçek bir kişiyle konuşmadığımı çok iyi biliyorum, ama sanki konuşuyormuşum gibi hissediyorum – hem de beraberinde gelen hiçbir risk olmadan!”
Her halükârda, yapay zekâ mektubunun yakından incelenmesi, onun imkânsız olanı yasaklamaya yönelik başka bir girişim olduğunu ortaya koyar. Bu eski bir paradokstur: İnsanlar olarak post-insan bir geleceğe katılmamız imkânsızdır, bu yüzden onun gelişimini yasaklamalıyız. Bu teknolojiler karşısında yönümüzü bulmak için Lenin’in eski sorusunu sormalıyız: Kime neyi yapma özgürlüğü? Biz daha önce ne anlamda özgürdük? Zaten fark ettiğimizden çok daha fazla kontrol edilmiyor muyduk? Gelecekte özgürlük ve onurumuza yönelik tehditten şikâyet etmek yerine, belki de önce özgürlüğün şu anda ne anlama geldiğini düşünmeliyiz. Bunu yapmadığımız sürece, Fransız psikanalist Jacques Lacan’ın tanımına göre, efendiye umutsuzca ihtiyaç duyan ama yalnızca hâkim olabilecekleri bir efendi isteyen histerikler gibi davranacağız.
Fütürist Ray Kurzweil, teknolojik ilerlemenin üstel doğası nedeniyle çok yakında yalnızca özfarkındalığın tüm belirtilerini göstermekle kalmayıp, insan zekâsını da fazlasıyla aşacak “ruhani” makinelerle uğraşmak zorunda kalacağımızı öngörüyor. Ancak bu “post-insan” tutumu, doğa üzerinde tam teknolojik egemenlik elde etme yönündeki paradigmatik modern saplantıyla karıştırmamak gerekir. Tanık olduğumuz şey, bunun diyalektik bir tersine dönüşüdür.
Günümüzün “post-insan” bilimleri artık tahakkümle ilgili değil. Onların inancı, sürprizdir: “kara kutu” yapay zekâ modelleri, kendi kendilerine ne türden rastlantısal, planlanmamış ortaya çıkan özellikler edinebilirler? Bunu kimse bilmiyor ve tüm bu girişimin heyecanı –ya da gerçekten bayağılığı– tam da buradadır.
Bu yüzden, yüzyılın başlarında, Fransız filozof-mühendis Jean-Pierre Dupuy, yeni robotikte, genetikte, nanoteknolojide, yapay yaşamda ve yapay zekâda, teknolojinin sağladığı geleneksel antroposantrik kibrin garip bir tersyüz oluşunu fark etti:
“Bilimi, bugün bazı önde gelen bilim insanlarına göre insanlığın hayatta kalması için başlıca tehdit oluşturan bu kadar ‘riskli’ bir etkinlik haline getiren şey nedir? Bazı filozoflar bu soruya, Descartes’ın –‘doğanın efendisi ve sahibi olma’– hayalinin yanlış gittiğini ve acilen ‘egemenliğin egemenliği’ne dönmemiz gerektiğini söyleyerek yanıt veriyorlar. Hiçbir şey anlamamışlar. Bütün disiplinlerin ‘yakınsaması’ yoluyla ufkumuzda beliren teknolojinin amacının tam da egemenliksizlik olduğunu göremiyorlar. Yarının mühendisi, dikkatsizliği ya da cehaleti nedeniyle değil, kendi tercihiyle bir büyücünün çırağı olacak.”
İnsanlık kendi tanrısını ya da şeytanını yaratıyor. Sonucun ne olacağı öngörülemez, ama kesin olan bir şey var. “Post-insanlık”a benzeyen bir şey kolektif bir olgu olarak ortaya çıkarsa, dünya görüşümüzü tanımlayan, örtüşen üç özne –insanlık, doğa ve ilahi olan– ortadan kalkacak. İnsan kimliğimiz, yalnızca aşılmaz doğa zemininde var olabilir; ancak yaşam, teknoloji tarafından tamamen manipüle edilebilir bir şey haline gelirse, “doğal” niteliğini kaybeder. Tamamen kontrol edilen bir varoluş, anlamdan –ve rastlantısallık ile hayret duygusundan– yoksun bir varoluştur.
Aynı şey, elbette, ilahi olana dair herhangi bir hissiyat için de geçerlidir. “Tanrı” deneyimi, yalnızca insanın sonluluğu ve ölümlülüğü perspektifinden anlam taşır. Bir kez homo deus olup, eski insan bakış açısından “doğaüstü” gibi görünen özellikler yarattığımızda, bildiğimiz anlamda “tanrılar” ortadan kalkacaktır. Geriye ne kalacak, eğer bir şey kalacaksa? Kendi yarattığımız yapay zekâlara mı tapacağız?
Post-insan bir dünyaya dair tekno-gnostik vizyonların, bizi bekleyen uçurumu gizleyen ideolojik fantaziler olmasından endişe etmek için her türlü neden mevcut. Söylemeye gerek bile yok ki, insanın önemsizleşmemesini ve yaşamının anlamsızlaşmamasını sağlamak, altı aylık bir ara verilmesinden çok daha fazlasını gerektirir.






























Geri bildirim: Muhaberat Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Yapay Zekâ ve Türkiye ile Avusturya’da Z Kuşağının İnisiyasyon Krizi: Žižekçi-Freudyen Bir Analiz | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER