Yapay Zekâ ve Türkiye ile Avusturya’da Z Kuşağının İnisiyasyon Krizi: Žižekçi-Freudyen Bir Analiz

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

⚠️⏳🚪 GEÇİŞ KRİZİ ⚠️⏳🚪

(İngilizcesi, Almancası, Ekrembot’un Gölgesinde: Geçiş Krizindeki Gençlik, Sermaye Boykotları ve Yeni Bir Bilincin İnşası, Z Kuşağı ve Yapay Zeka İkilemi: Türkiye ve Avusturya’da Bir Yetişkinliğe Geçiş Krizi)

Giriş

Geç kapitalizm koşullarında yapay zekânın (AI) hızla yükselişi (Z Kuşağı: Araştırmalar Depresyon Oranlarının Daha Yüksek Olduğunu Gösteriyor) Z Kuşağı için bir tür “inisiyasyon krizi”ne – gençlerin yetişkin sosyal ve ekonomik rollere geçişinde alışılagelmiş yolların köklü bir şekilde sekteye uğramasına – yol açmaktadır. Hem Türkiye’de hem Avusturya’da Z Kuşağı, AI destekli otomasyon ve algoritmik yönetimle dönüşen bir işgücü piyasasıyla karşı karşıya kalmakta, bu da emek ve sermayenin örgütlenme biçiminde sistemsel değişikliklere neden olmaktadır. Geçmişte gençlerin kimlik oluşturmasına ve kariyer ivmesi kazanmasına katkı sağlayan giriş seviyesi işler ve yaratıcı entelektüel roller ortadan kalkmakta, kalan fırsatlar ise çoğunlukla güvencesiz ya da erişilemez hale gelmektedir. Bu rapor, söz konusu dönüşümün ekonomik yalıtım, psikolojik tükenmişlik, motivasyon erozyonu, artan kaygı, duraklamış sosyal hareketlilik ve gençler arasında yaygınlaşan bir geleceksizlik ve yabancılaşma hissi gibi sonuçlarını incelemektedir. Analiz, Lacan’ın yüceltim kuramı ve Seminer VII: Psikanalizin Etiği adlı eserinde ele alınan das Ding (“şey”) kavramı üzerinden, Žižekçi-Freudyen bir mercekten yapılmaktadır. Lacancı terimlerle ifade edersek, gençlerin dürtülerini anlamlı yetişkin projelerine (emek, sanat, bilgi – klasik yüceltim yolları) yönlendirmesine yardımcı olan simgesel yapılar, AI tarafından sömürülmekte ya da içi boşaltılmaktadır. Bunun sonucu olarak, yetişkinliğe simgesel geçiş bozulmakta; birçok Z Kuşağı bireyi, makinaların giderek insan yaratıcılığı ve karar alma alanlarını işgal ettiği bir dünyada amaç bulmakta zorlanan, uzatılmış bir bağımlılık ve kopukluk hâlinde askıda kalmaktadır.

Bu rapor, söz konusu krizin Türkiye ve Avusturya’daki boyutlarını titizlikle inceleyecek, benzerlikleri ve farklılıkları vurgulayacaktır. Ardından, AI’ın paradoksal biçimde bir “yapılandırıcı yokluk” (das Ding) olarak – çevresinde yeni topluluk ve anlam biçimlerinin inşa edilebileceği bir boşluk olarak – yeniden tasavvur edilip edilemeyeceğini ele alacaktır; elbette bu, kamu politikalarının insan gelişimi, simgesel anlam ve psiko-sosyal bütünleşmeyi önceleyen yeni bir toplumsal sözleşme inşa etme konusunda cesur adımlar atması koşuluyla mümkün olacaktır.

Geç Kapitalizm, Yapay Zekâ ve Emek ile Sermayenin Yeniden Yapılandırılması

AI sadece bir başka teknolojik yenilik değildir; geç kapitalizmde emek ve sermaye arasındaki temel ilişkiyi yeniden şekillendiren genel amaçlı bir teknolojidir. Geçmişteki teknolojik ilerlemeler insan verimliliğini artırırken, günümüz AI’ı çoğu zaman doğrudan insan emeğinin yerini almaktadır (PDF: Amerika’da Stres – Amerikan Psikoloji Derneği), özellikle de rutin bilişsel görevlerde. Bu durum, işleri ortadan kaldırarak ve beceri talebini değiştirerek emek piyasalarını yeniden yapılandırmaya başlamış, aynı zamanda servetin yoğunlaştığı yeni sermaye birikimi biçimlerini mümkün kılmıştır. Araştırmalar, AI tatbikinin gelirdeki sermaye payının (kârların) artmasıyla, emek payının ise azalmasıyla ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Başka bir deyişle, AI destekli işletmelerin sahipleri daha fazla değer elde ederken, ücretlere giden pay azalmaktadır. Ekonomik analizler, AI odaklı ilerlemenin servet eşitsizliğini şiddetlendirebileceği konusunda uyarıda bulunmaktadır: kapsamlı bir çalışma, AI teknolojisinin tatbikiyle artan servet eşitsizliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulmuştur. Şirketler, maliyetleri düşürmek ve üretimi otomatikleştirmek için AI kullanırken, sermaye getirileri artmakta, insan istihdamına yönelik fırsatlar ise azalmaktadır. Gerçekten de teorik modeller, işletmeler makineleri insan emeğinin yerine koyduğunda “sermaye payı artmakta [ve] emek geliri payı azalmaktadır” sonucunu göstermektedir.

Bu dinamik, ekonomik gücün yoğunlaşmasına yol açmaktadır. AI platformlarını kontrol eden büyük şirketler (küresel teknoloji firmaları ya da Türkiye bağlamında AI tatbik eden büyük holdingler) rekabet avantajı elde ederek büyümekte, küçük işletmeler ya da geleneksel sektörler ise geride kalmaktadır. AI, şirketlerin insan gücüne orantılı olarak işe alım yapmaksızın hizmetlerini ölçeklendirmelerine olanak tanımaktadır – örneğin, bir sohbet botu müşteri sorularını 7/24 yanıtlayabilir ya da bir algoritma yatırım portföyünü yönetebilir – bu da daha yüksek verimlilik sağlarken daha az giriş seviyesi çalışana ihtiyaç duyulması anlamına gelmektedir. Geç kapitalizmde verimlilik artışının faydaları büyük ölçüde hissedarlara ve yöneticilere akmakta, işçilere ise yaygın olarak ulaşmamaktadır. Z Kuşağı için bu durum daha sert bir manzara yaratmaktadır: özellikle başlangıç düzeyinde daha az iş ilanı, varsa bile daha çok geçici ve parça başı işler. Dahası, bu değişiklikler zaten neoliberal politikalar, zayıf iş güvencesi ve amansız rekabet zihniyetiyle biçimlenmiş bir çağda gerçekleşmektedir. AI, bu eğilimlerin en son çarpan etkisi olarak devreye girmekte, “işsiz büyüme”yi ve güvencesiz çalışma biçimlerini hızlandırmaktadır.

Türkiye’de bu yeniden yapılanma, ülkenin demografik ve ekonomik bağlamı nedeniyle daha da belirginleşmektedir (Z Kuşağı: İstikrar ve Güven İstiyorlar, O Halde Bunu Onlara Verin – Forbes). Geniş bir genç nüfusa ve yakın zamanda yaşanan dalgalanmalardan toparlanmaya çalışan bir ekonomiye sahip olan Türkiye’de, endüstrilere AI entegrasyonu, hâlihazırda kırılgan olan genç istihdamı sorununu daha da kötüleştirme tehdidi taşımaktadır. Türkiye’de genç işsizlik oranı son zamanlarda iyileşmiş olsa da (2025 başları itibarıyla) yaklaşık %15 seviyesinde seyretmektedir ve ülke, tarihsel olarak OECD ülkeleri arasında İİOE (İstihdamda, Eğitimde ya da Öğretimde Olmayan) genç oranı en yüksek olanlardan biridir. Birkaç yıl öncesine kadar, Türk gençlerinin neredeyse %29’u İİOE konumundaydı – bu, OECD içinde en yüksek orandı – ve bu durum, okuldan işe geçişteki yapısal zorlukları ve iş yaratmadaki eksiklikleri yansıtmaktadır. Bu koşullarda (Z Kuşağı: Araştırmalar Depresyon Oranlarının Daha Yüksek Olduğunu Gösteriyor), işe alımların azalması en çok gençleri etkilemektedir. Buna karşılık, Avusturya, daha küçük bir genç nüfusa ve güçlü mesleki eğitim programlarına sahip, zengin ve teknolojik olarak gelişmiş bir AB ekonomisidir. Avusturya’da genç işsizlik oranı daha düşüktür (2024’te yaklaşık %10–11 civarında) ve ülkenin ikili eğitim sistemi, tarihsel olarak nitelikli mesleklere ve profesyonel alanlara geçişi kolaylaştırmıştır. Ancak Avusturya’da bile, emek piyasasında tabakalaşma ve durgunluk işaretleri gözlemlenmektedir. OECD tarafından yapılan çalışmalar, Avusturya’da kuşaklar arası gelir hareketliliğinin nispeten düşük olduğunu ve çocukların gelirlerinin büyük ölçüde ebeveynlerinin toplumsal statüsüne bağlı olduğunu belirtmektedir – toplumun en üstü ve en altının daha “yapışkan” olması durumu. Bu da, daha az ayrıcalıklı geçmişe sahip olanların, AI’ın etkisi henüz hesaba katılmadan bile, ne kadar yükselebileceklerinin sınırlı olduğunu göstermektedir. AI’ın gelişi bu tabakalaşmayı daha da kökleştirebilir: ileri düzey eğitime veya bağlantılara sahip olanlar için yüksek vasıflı işler kalabilir, ancak birçok rutin beyaz yaka pozisyonu (geçiş niteliğindeki işler dâhil) yok olabilir, bu da alt ya da orta sınıf gençlerin kariyer basamaklarını tırmanmasını zorlaştırır.

AI’ın dönüştürücü etkisi, işin ne anlama geldiğinin yeniden değerlendirilmesini de tetiklemektedir. Slavoj Žižek, önceki araçlardan farklı olarak, AI’ın insan ustalığını genişletmek yerine insanların kontrolü bırakmasına işaret edebileceğini öne sürmektedir. Teknolojinin insan ilerlemesine hizmet ettiğine dair “eski antroposantrik kibir”, yerini insan ilgisizliği senaryosuna bırakıyor olabilir. Žižek’e göre, eğer AI destekli sistemler otonom şekilde işlerse, sermaye birikimi tüm hızıyla devam eder ama insanlığın kitlesel varlığı için net bir rol kalmaz – bu olasılığı “insan sonrası çöl” olarak adlandırmaktadır [*]. Bu sert uyarı, varoluşsal boyutları gündeme getirir: üretim ve karar alma süreçlerinin büyük kısmını AI’ın üstlendiği bir ekonomi, özellikle sisteme yeni giren gençleri, üretken bir rol üstlenme ve amaç duygusundan mahrum bırakabilir (Türk gençleri mutsuz, borçlu ve yurtdışına gitmek istiyor: Anket) (Anket bağlantısı). Bu bir bilimkurgu senaryosu değildir – AI halihazırda işe alım, perakende, finans, ulaşım ve yaratıcı sektörlerde kullanılmakta ve yeni insan istihdamına duyulan ihtiyacı azaltmaktadır. Goldman Sachs tarafından 2023’te yapılan bir analiz, küresel ölçekte 300 milyon tam zamanlı işe denk gelen pozisyonun üretken AI otomasyonu tarafından etkilenebileceğini tahmin etmiştir. Hem Avusturya hem de Türkiye’de bu yerinden etme sürecinin erken evreleri gözlemlenebilmektedir: bankalar ve telekom şirketleri çağrı merkezlerini genişletmek yerine AI sohbet botları kullanmakta, fabrikalar AI destekli robotik sistemler entegre etmekte, medya kuruluşları genç yazarlar yerine içerik üretimi için AI’dan yararlanmaktadır. Sistemsel sonuç, büyüme ile geniş çaplı istihdam yaratımı arasındaki geleneksel bağın kopmasına rağmen sermayenin (kâr, veri, piyasa hakimiyeti) birikmeye devam edebilmesidir. Z Kuşağı, üretimin arttığı ancak fırsatların daraldığı bu ortamda yetişkinliğe adım atmaktadır – bu yapısal çelişki, inisiyasyon krizlerinin temelini oluşturmaktadır.

Giriş Seviyesi ve Entelektüel İşlerin Yok Oluşu – Genç Kimliğinin Oluşumuna Bir Darbe

Bu krizin en net göstergelerinden biri, gençlerin kariyerlerinin başında geleneksel olarak üstlendikleri giriş seviyesi pozisyonlar ile genç entelektüel rollerin ortadan kalkmasıdır. Giriş seviyesi işler uzun süredir bir tür geçiş ritüelidir – gençlerin beceri kazanmasına, kendini kanıtlamasına ve yetişkin iş hayatında bir yer edinmesine imkân tanıyan bir yoldur. Bu roller aynı zamanda önemli bir kimlik işlevi taşır: yeni başlayan gazeteci, genç analist, stajyer mühendis – hepsi bu roller sayesinde bir meslek ya da topluluğun parçası olarak kendini görmeye başlar. Şimdi, AI bu basamakları aşındırmaktadır.

Çarpıcı bir örnek, yakın tarihli küresel bir işveren anketinden gelmektedir: yönetici pozisyonlarındaki yaklaşık her 10 kişiden 4’ü (yüzde 37), yeni mezun bir üniversite öğrencisi yerine bir robot ya da AI’ı işe almayı tercih edeceklerini belirtti. Yetenek sıkıntılarıyla karşı karşıya kalmalarına rağmen, organizasyonların %89’u, yeni mezun genç çalışanları işe almaktan kaçındıklarını kabul etti. Hult Uluslararası İşletme Okulu’nun 2025 tarihli bir araştırmasından elde edilen bu şaşırtıcı veriler, işverenlerin hesaplarındaki köklü bir değişimi yansıtmaktadır. Eğer bir AI sistemi, yeni işe alınanlara genellikle atanan rutin görevleri (veri girişi, temel araştırma, rapor hazırlama) yerine getirebiliyorsa, şirketler, insan başlama seviyesini tamamen gözardı etmeye istekli görünüyorlar. Gerçekten de, her 10 İK liderinden 3’ü (OECD Raporu) bir junior pozisyonu doldurmak yerine Z Kuşağı adayını işe almamayı tercih ederdi. Belirtilen sebepler arasında deneyim eksikliği ve beceri açığı algısı bulunmakta, ancak sonuç nettir: geleneksel giriş seviyesi patikası daralmaktadır. Başka bir anket, işe alım yöneticilerinin %78’inin, önümüzdeki yıllarda AI’ın, stajyerlik ve giriş seviyesi pozisyonlarında azaltma yapmalarına olanak tanıyacağını öngördüğünü bulmuştur. Bu yalnızca hipotetik bir durum değildir – somut tahminler, önümüzdeki 5 yıl içinde, AI destekli otomasyonun, dünyadaki mevcut giriş seviyesi bilgi işçisi pozisyonlarının yarısından fazlasını (yüzde 56) ortadan kaldırabileceğini göstermektedir. Diğer bir deyişle, üniversite eğitimi almış Z Kuşağı çalışanlarının normalde adım atacakları birçok junior analist, asistan ya da stajyer pozisyonu, mevcut eğilimler devam ederse 2020’lerin sonlarına doğru yok olabilir.

Kurumsal anketlerin ötesinde, yerinden edilmenin ampirik kanıtları artmaktadır. Örneğin, büyük finansal firmalar, birinci yıl bankacılık analistlerini PowerPoint sunumları ve Excel modelleme gibi görevlerle yer değiştirmek için AI ile denemeler yapmaktadır – bu roller, bir zamanlar genç mezunlar için aşırı çalışılan giriş seviyesindeki işler olarak ün salmıştı. Hukuk firmaları, belge inceleme ve gereken doğrulama işlemleri için AI araçları kullanmakta, bu da junior avukatların yerine geçebilecek bir çözüm sunmaktadır. Medya ve pazarlama şirketleri, içerik oluşturma için giderek daha fazla üretken AI’a güveniyorlar; taslaklar, sosyal medya metinleri veya tasarım örnekleri – genellikle stajyerler ya da junior yaratıcılar tarafından yapılan işler (Türk gençleri mutsuz, borçlu ve yurtdışına gitmek istiyor: Anket). OpenAI’ın CTO’su, AI’ın kaçınılmaz olarak bazı “yaratıcı işlerin daha baştan hiç olmaması gereken işler” olduğunu söylediğini belirtti, bu da pek çok içerik üretme rolünün, AI’ın yetenekleri göz önünde bulundurulduğunda gereksiz görülebileceğini ima etmektedir. Bu tartışmalı bir görüş olsa da, tutunmaya başlayan bir zihniyeti kapsar: neden bir genç işçiye, AI’ın anında ve ucuz bir şekilde işin %80’ini yapabileceği sıradan yaratıcı veya analitik görevleri yaptırmak için ödeme yapalım?

Bu eğilim, genç kimliğinin oluşumu için ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Erik Erikson’un psikososyal teorileri, genç yetişkinliği, bir kişinin kimliğini ve toplumdaki rolünü bulma aşaması olarak uzun zaman önce tanımlamıştır (rol karışıklığına karşı). Modern toplumlarda, iş, bunun için merkezi bir alan teşkil etmektedir – yapı sağlar, bir akran grubu, katkı hissi ve giderek artan profesyonel güven sağlar. Giriş seviyesi işlerin kaybolması, bir işçi olarak yetişkin kimliğine giden normal geçiş yolunun kaybolması anlamına gelir. Bu sadece gelir meselesi değildir; tanınma ve aidiyetle ilgilidir. Yakın zamanda yapılan bir Deloitte küresel anketi, Y kuşağı ve Z kuşağının bu tehdidin farkında olduğunu ortaya koymuştur: işyerinde üretken AI ile tanışanlar, AI’ın, genç nesillerin işgücüne girmesini daha da zorlaştıracağını düşünmektedirler, tam olarak çünkü AI, “giriş seviyesi çalışanların genellikle yaptığı… pek çok manuel işi” otomatikleştiriyor. Eskiden yeni gelenlere devredilen küçük görevler ve zor işler artık algoritmalar tarafından yönetilmekte, böylece yeni gelenin yapacak pek bir şeyi kalmamakta – ya da hiç pozisyonu olmamaktadır.
(Avusturya’da Sosyal Hareketlilik Üzerine OECD Raporu)

Türkiye’deki Z Kuşağı için, giriş seviyesi fırsatlarının kaybolması özellikle moral bozucu bir durumdur. AI patlamasından önce bile, Türk gençleri sıklıkla kıdem ve bağlantıların (nepotizmin işe alımda bir etken olabileceği) değerli olduğu bir sistemle mücadele etmiş ve yüksek işsizlik dönemlerinden geçmiştir. Şimdi, çok uluslu şirketler ya da Türkiye’deki büyük yerel firmalar AI çözümleri uygularsa, aldıkları stajyer ve junior personel sayısını azaltabilirler. Türkiye’nin ekonomisi ayrıca büyük bir gayri resmi sektöre sahiptir; birçok genç, resmi işler kıt olduğunda gayri resmi, düşük ücretli işlerde çalışmaktadır. AI’ın devreye girmesi, resmi sektör iş ilanlarını daha da azaltabilir ve daha fazla genci geçici işlere ya da tamamen işsizliğe itebilir.

Avusturya’da, işgücü piyasası daha sağlam olsa da, üniversite mezunları artan rekabet ve daha fazla eğitim (lisansüstü diplomalar vb.) ihtiyacı ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Eğer AI, iyi eğitim almış girişler için bile talebi azaltırsa, bazı Avusturya Z Kuşağı bireyleri kendilerini uzun süreli eğitimlerde sıkışmış veya nitelik seviyelerinin altında işler kabul etmek zorunda kalmış bulabilirler. Avusturya’nın güçlü çıraklık programları, bu alandaki kişileri şimdilik bazı AI etkilerinden koruyabilir (çünkü pek çok nitelikli manuel iş daha az etkilenecektir), ancak bu alanlar bile AI ile evrilecek (örneğin, akıllı sistemlerin üretimde kullanılması), bu da sürekli beceri geliştirmeyi gerektirecektir.

Önemli olan yalnızca rutin giriş seviyesi işlerin risk altında olması değil – entelektüel ve yaratıcı giriş rolleri de etkilenmektedir, bu da Z Kuşağı’nın hedeflerinin tam kalbine darbe vurmaktadır. Pek çok genç insan, gazetecilik, tasarım, programlama, araştırma ya da sanat gibi alanlarda iz bırakmayı hayal eder. Bunlar “angarya” işleri değildir; kişisel tutkularla ve kültürel ya da bilimsel katkı sağlama umuduyla derinlemesine bağlantılıdır.
(Z Kuşağı: Araştırmalar Depresyon Oranlarının Daha Yüksek Olduğunu Gösteriyor)

Ancak AI bu alana da sızmaktadır. İçerik yazan bir AI bir haber raporu ya da blog yazısı taslağı oluşturabilir; kod üreten bir AI, bir junior yazılımcının yapacağı temel programlama görevlerini yerine getirebilir; DALL-E ve benzeri araçlar, bir junior sanatçıya ihtiyaç duymadan grafik ya da illüstrasyonlar üretebilir. Dünya genelinde illüstratörler, müşterilerinin konsept tasarımları ve storyboardlar için AI ile üretilmiş sanatı tercih etmeye başladıklarını bildirmiştir. Akademik ve bilimsel çevreler, AI’ın literatür taraması ve veri analizi için araştırma asistanlarına olan ihtiyacı azaltıp azaltmayacağını tartışmaktadır. Tüm bunlar, Z Kuşağı’nın yaratıcı/entelektüel emeğe ilk adımlarının değersizleştirildiği anlamına gelir. Toplumsal olarak örtük biçimde verilen mesaj şudur: “Başlangıç seviyesindeki yaratıcılığınıza ya da katkınıza ihtiyacımız yok; bu işi makine yapabilir. Deneyim kazandığınızda – eğer kazanırsanız – geri gelin.” Bu kısır döngü, birinin deneyim kazanma sürecini doğrudan baltalar.

Böylece kısır bir döngü oluşur: Z Kuşağı, kariyerlerin “kapısının” kapandığını fark eder.
(Türk gençleri mutsuz, borçlu ve yurtdışına gitmek istiyor: Anket)

Başlamayı başaranlar ise sıklıkla daha yalın ve otomatikleşmiş işyerleriyle karşılaşmakta, burada AI ile rekabet etmek ya da algoritmalara karşı katma değerlerini sürekli kanıtlamak zorunda kalmaktadırlar. Bunun psikolojik yükü, aşağıda inceleyeceğimiz üzere, oldukça büyüktür. Genç kimliği oluşamadan sekteye uğrar – umut vadeden bir mezun ya da yetenekli genç bir sanatçı, kendini gig işlerinde ya da işsiz halde bulabilir, ailesinden bağımsız bir yetişkin kimliği kurmakta zorlanır. Tomurcuklanan bir profesyonel gibi hissetmek yerine, çoğu daha başlamadan başarısız gibi hisseder, ekonomide “gereksiz” oldukları mesajını içselleştirir. Bir neslin yetenek ve enerjilerini boşa harcamanın uzun vadeli toplumsal maliyeti ölçülemezdir. Lacancı psikanalizin ifadesiyle, simgesel buyruğun “Siz sonraki nesilsiniz; daha iyisini yapacaksınız” şeklindeki ifadesi, yerini hareketsiz bir sessizliğe ya da dışlamaya bırakmıştır – gençler için simgesel bir yerin yokluğuna. Bu, toplumsal düzende bir boşluk yaratır ve bu boşluğu kaygı doldurur.

Ekonomik Yalıtım ve Psikolojik Tükenmişlik

Geleneksel istihdam yolları tıkanmışken, pek çok Z Kuşağı bireyi ekonomik yalıtım – istikrarlı ekonomik rollerden ve kurumlardan kopmuşluk hâli – yaşamaktadır.
(Avusturya’da Sosyal Hareketlilik Üzerine OECD Raporu)

Mezun olduktan sonra iş arkadaşlarının olduğu, mentorluk sağlayan ve belirli bir yön sunan istikrarlı bir işe girmek yerine, bir genç bugün kendini kısa vadeli işler arasında mekik dokurken, evden yalnız serbest çalışırken ya da işsizlik içinde sürüklenirken bulabilir. Türkiye’de 20’li yaşlarındaki bireylerin, yeterli gelir sağlayamadıkları için mali açıdan ebeveynlerine bağımlı kalmaları yaygındır. Avusturya’da, daha güçlü bir sosyal güvenlik ağına rağmen, daha fazla genç, güvenlik ya da topluluk duygusu sağlamayan stajlar ya da yarı zamanlı roller arasında dönüp durmaktadır.

Bu yalıtım sadece finansal değil; aynı zamanda sosyaldir. İşyerleri, genç yetişkinler için tarihsel olarak sosyalleşmenin kilit bir alanı olmuştur – arkadaşlık, rutin ve bir şeye ait olma hissi sağlar. Geçici ya da tek başına yürütülen işler (örneğin platform bazlı gig işleri ya da uzaktan serbest çalışma) bu tür şeyleri neredeyse hiç sunmaz. COVID-19 pandemisi zaten uzaktan ve gig çalışma modellerini hızlandırmıştı; şimdi AI, bu düzenlemeleri birçok kişi için kalıcı hâle getirmekle ya da gençleri tamamen dışlamakla tehdit etmektedir. Sonuç olarak, ekonomik anlamda “çevre dışında” hissetmeye başlayan ve üretken ekonomi kendilerinden bağımsız olarak işlemeye devam ederken kenardan izleyen gençlerin sayısı artmaktadır.

Bu ekonomik dışlanma doğrudan psikolojik sıkıntıya dönüşmektedir. Sayısız anket ve araştırma, Z Kuşağı’nın endişe verici düzeyde stres, kaygı, depresyon ve tükenmişlik bildiren bir nesil olduğunu işaret etmiştir. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte (iklim değişikliği korkuları, pandemi sonrası etkiler, sosyal medya baskıları), ekonomik güvencesizlik ve işle ilgili endişeler bunlar arasında üst sıralarda yer almaktadır. Gerçekten de, Z Kuşağı çalışanları, daha yaşlı kuşaklara kıyasla sürekli olarak daha kötü ruh sağlığı sonuçları bildirmektedir. Yakın tarihli bir kamuoyu yoklamasında, Z Kuşağı çalışanlarının %46’sı her gün stres hissettiklerini belirtmiştir, bu oran tüm çalışanlar arasında %35’tir. Benzer şekilde, Z Kuşağı çalışanlarının %35’i depresyon yaşadığını bildirirken, daha yaşlı çalışanlarda bu oran %20’dir. Bunlar çarpıcı farklardır. 21–25 yaş civarındaki genç çalışanlara odaklanan bir başka çalışma, Z Kuşağı’nın ortalama çalışana kıyasla “daha stresli,” “daha depresif,” “daha tükenmiş” ve “daha yalnız” hissettiğini ortaya koymuştur.

Özünde, işgücüne yeni katılan Z Kuşağı mensupları en mutsuz ve en bunalmış olanlardır – bu bir paradokstur, zira gençlik genellikle iyimserlik ve enerji dönemi olarak düşünülür. Ancak veriler birçok kişinin gözlemlediğini doğrular: tükenmişlik insanları daha sert vuruyor. 20’li yaşlarının ortalarına gelmeden birçok Z Kuşağı bireyi, önceki kuşakların ancak 40’lı yaşlarında, onlarca yıllık çalışmadan sonra ulaştığı bir bitkinlik ve yılgınlık seviyesine ulaşmış durumdadır. Artık bu hâl, yalnızca birkaç yıl içinde (hatta henüz gerçek bir iş bulamadan) ortaya çıkmaktadır.
(İnsan-Sonrası Çöl – Görüş, Türkçesi)

Bu tükenmişliğin nedenleri, AI–geç kapitalizm bileşimiyle yakından bağlantılıdır. İlk olarak, istihdam edilenler genellikle gerçek dışı beklentilerle karşı karşıyadır. AI tatbik eden şirketler, bir genç çalışandan eskiden bir ekibin yaptığı işi tek başına yapmasını bekleyebilir (çünkü AI’ın verimliliği artırdığı varsayılır), bu da aşırı iş yükü ve sürekli gözetim anlamına gelir. Dijital araçlar performansı gerçek zamanlı izleyebilir, algoritmik yönetim ise affetmez olabilir. İkinci olarak, yaygın iş güvencesizliği, işi olanları bile işlerini kaybetme korkusuyla yaşatır – belki bir AI güncellemesine ya da maliyet kesintisine kurban gitme olasılığıyla. Bu güvencesizlik kronik stres doğurur. Üçüncü olarak, gig ekonomisinde sıkışıp kalanlar, her sözleşme için didinmek, sıklıkla fayda ya da ücretli izin olmaksızın birden fazla işe yetişmek zorundadır – bu, tükenmişlik için biçilmiş kaftandır. Ve işsiz ya da İİOE olan gençler için, boşluk hâli ve finansal baskının psikolojik yükü ağır olabilir: suçluluk duygusu, sosyal içe çekilme ve hayatın ilerlemediği hissinden doğan umutsuzluk.
(AI’ın Etkisi Üzerine Z Kuşağı ve Y Kuşağı – Deloitte Insights)
(AI’ın Gelir Eşitsizliği Üzerindeki Etkisi – Brookings)

Türkiye’de, gençler arasındaki ekonomik kaygı son derece yüksektir. 2020 tarihli ulusal bir ankette, Türk gençlerinin tam %50’si kendilerini mutsuz olarak tanımlamıştır ve en sık belirtilen neden mali sıkıntıdır. Şaşırtıcı bir şekilde, katılımcıların %86’sı hâlihazırda borçlu olduklarını ifade etmiştir – bu, geçinmek için krediye başvurma (ya da eğitim kredisi, kredi kartı borcu vb. yüklerini taşıma) durumunun yaygınlığını yansıtmaktadır. Bu kırılgan finansal durum, gençleri sıkışmış ve umutsuz hissettirir – Türk yorumcuların “kayıp nesil” riski olarak adlandırdığı bir duruma. Türk gençlerinin dörtte üçü (%76,2), fırsat verilse yurtdışına taşınacaklarını belirtmiştir; çoğunluk bunu “daha iyi bir gelecek” için yapacağını söylemiştir. Göç etme dürtüsü – yerel ekonomiden kaçma arzusu – başlı başına aşırı ekonomik yalıtım ve hayal kırıklığının bir belirtisidir.

Beyin göçü hız kazanmıştır: eğitimli birçok Z Kuşağı mensubu Türk, Avrupa ya da Kuzey Amerika’ya gerçekten göç etmekte, kendi ülkelerinde bulamadıkları istikrarlı işleri ve yaşam standartlarını aramaktadır. Geride kalanlar ise genellikle uzun süreli belirsizlik içinde yaşamakta, bu da Türk psikologların son yıllarda artışta olduğunu belirttiği depresyon ve hatta intihar eğilimi oranlarına katkıda bulunmaktadır.
(Z Kuşağı: Araştırmalar Depresyon Oranlarının Daha Yüksek Olduğunu Gösteriyor – VOA News)

Yüzeyde Avusturya’nın durumu daha az dramatik görünmektedir; bu, daha güçlü sosyal refah sistemi ve daha düşük işsizlik oranları sayesinde. Ancak Avusturyalı Z Kuşağı da yüksek düzeyde stres bildirmektedir. Daha önce bahsedilen Deloitte Küresel Anketi, Avusturyalı (ve Avrupalı) genç çalışanlar arasında AI konusunda yaygın bir belirsizlik tespit etmiş, bu da sıklıkla kaygı şeklinde tezahür etmektedir. Dahası, Avusturyalı gençler de tükenmişliği besleyen küresel kültürel baskılardan muaf değildir: sürekli çevrim içi yaşam ve sosyal medya aracılığıyla yapılan karşılaştırmalar, geçerliliğini korumak için sürekli yetenek güncelleme gerekliliği vb. Avrupa’da stres üzerine yapılan bir araştırma, 18–34 yaş aralığındaki genç yetişkinlerin, daha yaşlı gruplara kıyasla “tam anlamıyla bunalmış” hissetme olasılıklarının daha yüksek olduğunu göstermiştir.

Finansal endişeler, refah seviyesi yüksek ülkelerde bile temel bir stres faktörüdür. Örneğin, OECD ülkelerindeki (Avusturya dâhil) çalışma çağındaki hanelerde yaşayan insanların yaklaşık yarısı artık “finansal olarak kırılgan” kabul edilmekte, yani gelirleri kısa bir süreliğine kesilse yaşam standartlarını korumakta zorlanacakları anlamına gelmektedir. Bu güvensizlik, yaklaşan otomasyon korkusuyla birleştiğinde, motivasyonu tüketen bir zihinsel yük yaratır. Sosyal modelin bir zamanlar yüksek düzeyde istikrar vaat ettiği Avusturya’da, gençler artık bu vaadin zayıfladığını görmekte – bu da geleceğe dair artan bir kaygıya yol açmaktadır.

Gözlemlenen belirli psikolojik örüntülerden biri “ön-tükenmişlik” ya da beklenen tükenmişliktir – Z Kuşağı bireyleri sadece mevcut zorluklar nedeniyle değil, belirsiz bir geleceğe dair sürekli endişe nedeniyle de yorgun hisseder. İşyerinde, bazıları kaderci bir kopuş hâli sergiler (bu durum bazen daha yaşlı yöneticiler tarafından yanlışlıkla tembellik olarak etiketlenir). Manşetlere çıkan bir istatistik bile vardır: yaklaşık Z Kuşağı’nın %46’sı, mutsuz edecek bir işi yapmaktansa işsiz olmayı tercih ettiğini belirtmiştir. Bu ilk bakışta şımarıklık gibi görünebilir, ama gerçekte bir başa çıkma mekanizmasını yansıtır. Gençler, iş stresinin ebeveynleri üzerindeki yıkıcı etkisini görmüşlerdir; istikrarsızlıktan zaten zihinsel olarak tükenmişlerdir. Dolayısıyla, bir iş sefil ve sürdürülemez ise, neredeyse yarısı zihinsel sağlıklarını feda etmek yerine o işten çekilmeyi (birikimle, aileyle ya da sosyal yardımla geçinmeyi) tercih eder.

Bu, irrasyonel bir duruma verilmiş rasyonel bir tepkidir – özü itibarıyla tükenmişlik kültürü. PwC tarafından gerçekleştirilen ve Fortune‘da belirtilen bir ankette, küresel çapta Z Kuşağı katılımcılarının 10’da 4’ü, iş baskıları çok yükselirse başka bir iş bulmadan bile istifa edeceklerini ve “işsizlik maaşıyla geçinmeye” çalışacaklarını ifade etmiştir. Bu tür tercihler, ekonomik yalıtıma (çalışma yaşamından gönüllü çekilme) daha da katkıda bulunur; ancak Z Kuşağı açısından, aksi takdirde onları öğüten bir sistemde akıl sağlıklarını yeniden kazanmanın tek yolu gibi görünebilir.

Özetle, Z Kuşağı bir mengeneye sıkışmıştır: pek çok istikrarlı fırsattan dışlanmış, (Z Kuşağı: Araştırmalar Depresyon Oranlarının Daha Yüksek Olduğunu Gösteriyor) sahip olabildikleri fırsatlarda ise sömürülmekte ya da aşırı yüklenilmektedir. Her iki durumda da sonuç psikolojik sıkıntıdır. Tükenmişlik, eskiden orta yaş ve yüksek yoğunluklu kariyerlerle ilişkilendirilirken, artık yirmili yaşların başındaki bireylerin ortak kelime dağarcığındadır. Geçinme kaygısı, anlamlı bir iş bulma korkusu, bir makine tarafından yerinin alınması endişesi – tümü, bu kuşağın belirleyici özelliklerinden biri hâline gelmiştir.

Uzun vadeli sonuçlar vahimdir: henüz serpilemeden solan bir nesle, yaratıcı ve üretken potansiyeli ruh sağlığı sorunları tarafından sekteye uğratılmış bir kuşağa tanıklık etme riskiyle karşı karşıyayız. Ve ruh sağlığı yalnızca bireysel bir mesele değildir; bir yaş grubunun tamamı ilgisiz ve stresli hissediyorsa, toplumsal doku çözülür. Kurumlara olan güven zedelenir (aşağıda göreceğimiz gibi, Türk gençleri büyük oranda siyasi partilerin kendilerini görmezden geldiğini düşünmektedir) ve topluluk ile dayanışma duygusu parçalanabilir. Bu da krizin bir sonraki yönlerinin zeminini hazırlar: motivasyon kaybı, toplumsal rollerin bloke olması ve yabancılaşma.

Motivasyonun Aşınması ve Toplumsal Rol Başlatımının Tıkanması

Klasik psikanalitik terimlerle ifade edersek, insan dürtülerinin hedeflere ve projelere yatırılması gerekir; bu yatırım zayıflarsa, kişiler ilgisizlik ve amaçsızlık yaşar. Türkiye ve Avusturya genelinde, birçok Z Kuşağı genci rahatsız edici bir motivasyon aşınması bildirmektedir. Yaygın duygu şudur: “Neden uğraşayım ki?” Eğer diploman hiçbir yere çıkmıyorsa neden okulda çabalayasın? Eğer seçtiğin kariyer yolu on yıl içinde ortadan kalkacaksa neden o yola giresin? Bu kadar belirsizlik altında neden uzun vadeli planlar yapasın?

Bu nihilistik dip akıntı, anketlerle doğrulanmaktadır. Amerikan Psikoloji Derneği’nin Amerika’da Stres raporuna göre, Z Kuşağı yetişkinlerinin yarısından fazlası (%55) günlük yaşamlarında “ilgi, motivasyon ya da enerji eksikliği” yaşadıklarını bildirmiştir.
(Yüceltim – No Subject: Lacancı Psikanaliz Ansiklopedisi)

Bu anlamlı bir göstergedir: bir neslin yarısından fazlası sürekli bir motivasyon eksikliği hissediyorsa, bu, gençleri hedef peşinde koşmaya iten normal mekanizmanın çöktüğüne işaret eder. Bu motivasyon aşınması, toplumsal rol başlatımının tıkanmasıyla bağlantılıdır. “Rol başlatımı”ndan kastımız, yetişkinliğin toplumsal rollerini üstlenme sürecidir – kendi geçimini sağlayan bir çalışan olmak, topluma katkıda bulunmak, belki bir eş ya da ebeveyn olmak, ama esas olarak kendini toplumun yetişkin bir üyesi olarak görmek.

Z Kuşağı’nın bu rollere geçişi, koşullar tarafından sekteye uğramıştır. Yetişkinliğe geçişi açık kapılardan oluşan bir koridor gibi düşünürsek – eğitim, ardından giriş seviyesi iş, ardından artan sorumluluk, kendi hanesini kurma vs. – pek çok Z Kuşağı genci, bu kapıların kapalı ya da yarı açık olduğunu görmektedir. Sonuç, ergenlik bağımlılığının uzaması ve “büyümeye izin verilmediği” hissidir.

Hem Avusturya’da hem Türkiye’de, artan sayıda genç yetişkin, yirmili yaşlarının sonlarına kadar ebeveynleriyle yaşamaya devam etmektedir; bu durum tamamen kişisel tercihten değil, kendi başlarına taşınmaya yetecek mali istikrarlarının olmamasından kaynaklanmaktadır. Sabit bir iş ve gelir olmadan, geleneksel yetişkin rollerini üstlenmek kolay değildir. Bu “başlatımın” gecikmesi, Y Kuşağı için de gözlemlenmişti, ancak Z Kuşağı bu durumun daha şiddetli bir biçimiyle karşı karşıyadır. Sosyologlar zaman zaman, yirmili yaşlarında insanların “arada kalmış” hissettikleri yeni bir yaşam evresinden söz eder – artık çocuk olmayan, ama hâlâ tam olarak yetişkin olamayan bir konum.

Z Kuşağı’nı bir kriz hâline getiren, bu durumun sadece bir yaşam evresi değişimi olmaktan çıkıp süresiz biçimde sıkışıp kalma riskidir. Bazı Türk yorumcular bu durumu “Genç İşi Yok” terimiyle tanımlar – stajlar arasında dönüp duran ya da boşlukta kalan bir kuşağı betimler. Yirmili yaşlarının sonlarında hâlâ harçlık almak için ebeveynine dönmek zorunda kalan bir Türk genci, her iş fırsatı boşa çıkınca, çabasının bir anlamı olduğuna dair içsel itkiyi kaybetmesi doğaldır. Aynı şekilde, “her şeyi doğru yapan” – diploma alan, eğitimlere katılan – bir Avusturyalı genç, yalnızca kısa vadeli sözleşmeli işler buluyorsa, bir noktada çabalamanın anlamını sorgulayacaktır.

Gerçekten de, APA’nın Z Kuşağı üzerindeki stres araştırmaları yalnızca motivasyon eksikliği değil, aynı zamanda kronik stresle karşı karşıya kalan gençler arasında yüksek düzeyde umutsuzluk ve ağlama nöbetleri bulunduğunu ortaya koymuştur. Bunlar, güçsüzlük durumunun klasik belirtileridir.

İnfantilizasyon etkisi abartılamaz: toplum, gençlerden önceki kuşaklara kıyasla çok daha uzun süre çocuk kalmalarını (evde yaşamaları, finansal olarak bağımlı olmaları, toplumsal güç kullanmamaları) örtük biçimde talep etmektedir – ama bunu, gerçek çocuklara sunulan duygusal destek ya da toplumsal onay olmadan yapmaktadır. Yetişkinliğe geçişin yapılandırılmış ritüelleri yerine, Z Kuşağı sıklıkla “anti-ritüellerle” karşılaşmakta – güven ve eyleme geçme yetisini zedeleyen deneyimlerle.

Örneğin, kişinin eğitimini tamamlayıp ilk “gerçek işini” alması ritüelini düşünelim – yetişkin kimliğini simgeleyen gurur verici bir an. Eğer o iş hiçbir zaman gelmezse, ritüel yarım kalır. Genç birey bir tür arada kalmışlık hâlinde kalır; çoğunlukla, ebeveynleri ve yaşlılarla olan toplumsal ilişkisinde, bağımsız bir yetişkinden çok bir ergenin rolünü üstlenir. Türkiye’de, iyi eğitimli ama işsiz gençlerin yaşlılar tarafından sıklıkla “çocuk” ya da “ev genci” olarak anıldığını duymak sıradandır; bu ifadeler açık ya da örtük şekilde, onların henüz karar alma süreçlerinde saygıyı hak eden tam yetişkinler olmadığını ima eder. Avusturya’da kültürel tonlamalar farklıdır, ancak yetersiz istihdam nedeniyle çocukluk odasında yaşamaya devam eden 25 yaşındaki biri, ergenlikte “geride kalmış” olma duygusunu içsel olarak benzer şekilde yaşayabilir.

Bir diğer boyut ise azmin aşınmasıdır. İnsan arzuları, ödül ya da en azından ilerleme beklentisiyle beslenir. Z Kuşağı, yukarı yönlü hareketliliğin eksikliğini (bir sonraki bölümde ele alınacağı üzere) ve güvencesiz kariyerlerin yüksek olasılığını gördüğünde, pek çoğu azimlerini törpülemektedir. Bazıları hedeflerini değiştirerek – geleneksel kariyerler yerine iş-yaşam dengesi ya da kişisel projeleri öncelikleyerek – yanıt verir, ki bu sağlıklı olabilir; ancak diğerleri tamamen ilgisini keser.

İşverenler bunu fark etmiştir: anketler genellikle bunu Z Kuşağı çalışanlarında tembellik ya da sadakatsizlik olarak yorumlar, ama bu durum, aslında yatırımı geri çekmenin rasyonel bir biçimi olarak da görülebilir. Oyun hileliyse ya da ödül yoksa, neden oynansın? Bir küresel çalışmanın belirttiği gibi, Z Kuşağı “istikrar ve güven” arayışındadır – çünkü bu unsurlar eksiktir. Dâhil olabilecekleri istikrarlı bir yapı olmaksızın, sahip oldukları önemli yetenekler ve enerjiler dağılır ya da edilgen kalır.

Başlatımın tıkanmasının ruh sağlığı sonuçları ağırdır. Klinik psikologlar, birçok gelişmekte olan yetişkinin, Erikson’un “rol karmaşası” kavramını andıran türde uzamış bir kimlik krizi yaşadığını gözlemlemektedir. Bu durum sıklıkla kaygı bozuklukları ve depresyon olarak tezahür eder. Örneğin, tatmin edici bir geleceği (kariyer ya da aile yaşamında) tahayyül edememek, psikiyatristlerin “uyum bozukluğu” ya da klinik depresyon olarak tanımladığı durumlara yol açabilir.

Artan genç depresyonuna dair veriler, bir çalışmada vurgulandığı üzere, son on yılda ergen ve genç yetişkin depresyon oranlarında %60’ın üzerinde artış olduğunu göstermektedir. Nedenler çok yönlü olmakla birlikte, sosyoekonomik tıkanıklıklar başlıca katkı sağlayıcılardır: “eğitim al, çok çalış, başarılı olursun” şeklindeki toplumsal anlatının, artık geçerli görünmediği bir ortamda ruhen iyi olmak zordur.

Dokunaklı bir boyut da, birçok gencin içselleştirdiği suçluluk ya da kişisel başarısızlık duygusudur. Sorunun yapısal niteliğini görmek yerine bireyler çoğu zaman kendilerini suçlar: “Eğer iş bulamıyorsam, demek ki yeterince iyi değilim; belki de bir şeyleri yanlış yaptım.” Bu duygu, gençlerin “çabalamaları” ya da “kişisel markalarını parlatmaları” gerektiğini ima eden sosyal anlatılarla pekiştirilir – bu, başarılı olamayanların yalnızca kendilerini suçlaması gerektiğini ima eder. Bu, neoliberal bireysel sorumluluk ideolojisinin zalimce uçlara taşınmış biçimidir. Žižek, bunu geç kapitalizmin müstehcen süperego buyruğu olarak tanımlayabilir: gençlere, eğer başarılı olamıyorlarsa, bunun sebebinin tembellikleri ya da yetersizlikleri olduğunu söyleyen içsel bir ses – dış gerçeklik onlara fırsat tanımazken. Sonuç, kaygı (daha çok çabalamak, tükenmek) ile kayıtsızlık (çekilmek, hissizleşmek) arasında gidip gelen bir kuşaktır. Hiçbiri, topluma sağlıklı katılım için uygun bir hâl değildir.

Somut toplumsal terimlerle, gördüğümüz şey, gençlerin kendi ebeveynlerinin yaşlarında üstlendiği geleneksel yetişkin rollerini (evlilik, ebeveynlik) artık daha az üstlendikleridir. Genç yetişkinler arasındaki doğurganlık oranları düşmektedir (kısmen tercih, kısmen koşullar gereği) – bu eğilim, Avusturya gibi gelişmiş ülkelerde özellikle belirgindir, ancak ekonomik zorlukların aile kurma arzusunu baltalaması nedeniyle Türkiye’nin kentsel merkezlerinde de artık görülmektedir. Gençler arasındaki topluluk katılımı da düşüştedir; yabancılaşmış hisseden bireyler, sivil toplum kuruluşlarına ya da sendikalara katılmaya daha az eğilimlidir. Türkiye’de yapılan bir ankette, gençlerin neredeyse %80’i hiçbir siyasi partinin kendi ihtiyaçlarına hitap etmediğini belirtmiştir – bu, siyasi süreçten derin bir kopukluğu yansıtır. Avusturya’da genç seçmen katılımı ve ilgisi dalgalı seyretmekte, ancak ana akım siyasete duyulan hoşnutsuzluk kayda değerdir ve gençleri zaman zaman kayıtsızlığa ya da sistem karşıtı hareketlere yönlendirmektedir.

Tüm bunlar, toplumsal bütünleşmenin tıkanmasına dair bir tablo çizmektedir. Topluma girişin geleneksel merdiveni – iş, toplumsal rol, aile – ya eksik basamaklara sahiptir ya da sallantıdadır ve birçok genç, tırmanmakta tereddüt etmektedir. Müdahale edilmezse bu tıkanma kalıcı etkiler bırakabilir: “zamanında başlatılamayan” bir kuşak, koşullar daha sonra iyileşse bile bu yarayı taşımaya devam edebilir. Daha temkinli, daha az girişimci, topluma daha az güvenen bireyler olarak kalabilirler. Psikanalitik açıdan, simgesel başlatımın başarısızlığı, bireyde dışavuruma yatkınlık ya da üretken olmayan döngülerde sıkışma eğilimi bırakabilir – bu da dünya genelinde bazı gençler arasında gözlemlediğimiz “kitlesel istifa” ya da nihilist internet altkültürlerine yönelim gibi olguların nedenlerinden biridir.

Özetle, Z Kuşağı’nın yaşadığı zorluk ne tembellik ne de narsisizmden ibarettir; bu durum, sistematik engeller karşısında gelişen öğrenilmiş çaresizliktir. Enerjileri ve fikirleri vardır – pek çoğunun bireysel tutkularına, aktivizme ya da içerik üretimine yönelmesi bunun kanıtıdır – fakat resmî sosyoekonomik sistem, bu potansiyelin tanınmış bir yetişkin rolüne dönüşebilmesi için çok az kanal sunmaktadır. Bu yalnızca bireyler için değil, aynı zamanda tüm bir kuşağın tam katkısını yitiren toplum için de bir kayıptır.

Kaybolan Sosyal Hareketlilik ve Aidiyetin Yitimi

Z Kuşağı’nın inisiyasyon krizinin bir diğer yönü, ilerleme anlatısının çöküşüdür – yani her kuşağın bir öncekinden daha iyi koşullara sahip olacağı fikri. 20. yüzyılın büyük bölümünde, örtük bir toplumsal sözleşme vardı: eğer çok çalışırsan, en azından ebeveynlerin kadar rahat bir hayata ulaşırsın, belki daha iyisine. Bu vaat bozulmuş durumda ve gençler bunu derinlemesine hissediyor. Kuşaklar arası sosyal hareketlilik – bireyin, geldiği aileden daha yüksek bir sosyoekonomik statüye ulaşabilmesi – birçok toplumda duraklamış ya da geriye dönmüştür.

OECD analizlerine göre, Avusturya gibi ülkelerde uluslararası karşılaştırmalarda sınırlı sosyal hareketlilik söz konusudur; kazançlar, “kuşaklar arasında OECD ortalamasına kıyasla biraz daha kalıcıdır.” Pratikte bu, düşük gelirli bir Avusturyalı ailenin çocuğunun yetişkinlikte de büyük olasılıkla düşük gelirli kalacağı, zengin bir ailenin çocuğunun ise zengin kalacağı anlamına gelir. “Toplumsal asansör” yavaş çalışmakta ve en alttakiler için çoğu zaman erişilemez durumda kalmaktadır.

Türkiye’de de sosyal hareketlilik oldukça sınırlıdır; ancak burada bunun tarihsel nedenleri biraz farklıdır – eğitime erişim sorunları, bölgesel eşitsizlikler ve ekonomi içindeki aile şirketlerinin ve kayırmacı ağların baskınlığı gibi etmenler buna dahildir.
(Türk gençleri mutsuz, borçlu ve yurtdışına gitmek istiyor: Anket)

Ortak nokta şudur: Z Kuşağı yukarı baktığında bir cam tavana çarpmaktadır; ninelerinin ve dedelerinin çoğu zaman daha az diplomayla ama daha çok fırsatla tırmandığı başarı merdiveni artık yukarı çekilmiştir.

Bu durum, derin bir aidiyet ve toplumsal düzene güven kaybı yaratmaktadır. Buradaki aidiyet, bir kişinin genel düzende değerli bir yere sahip olduğunu, toplumun ona yatırım yaptığını ve onun da topluma katkıda bulunduğunu hissetmesidir. Hareketlilik durduğunda toplum, sabit katmanlara ayrışmaya başlar ve bu katmanların en altı ya da ortasında kalanlar, dışlanmışlık ya da yabancılık hissi yaşayabilirler.

Bir belirti de kuşaklar arası bağın çözülmesidir: gençler, şu anda iktidarda olan daha yaşlı kuşakların kendilerine yer açmadığını hissetmektedir. Yukarıda alıntılanan Türkiye anketinde, gençlerin %81’i “yetişkinlerin kendilerini anlamadığını” ya da çok az anladığını söylemiştir. Bu durum, belirgin bir kuşaklar arası yabancılaşmaya işaret eder. Avusturyalı gençler, bu tür anketlerde belki daha az ses çıkarıyor olabilir, ancak gençlik forumları, iklim protestoları gibi yollarla, kararların kendi gelecekleri göz önüne alınmadan daha yaşlı bir kuşak tarafından verildiğini hissettiklerini ifade etmektedirler – örneğin, iklim değişikliğiyle mücadelede yetersiz adımlar ya da konut erişilebilirliği gibi gençlerin hayatını doğrudan etkileyecek konular.

Kuşaklar arası hareketlilik sadece ekonomik bir gösterge değildir; umut ve anlamla doğrudan bağlantılıdır. Eğer bir Z Kuşağı bireyi, toplumun kendisine değerli olarak öğrettiği yaşam hedeflerine ulaşma şansı olmadığını düşünüyorsa – istikrarlı bir iş, ev sahibi olmak, güvenli bir emeklilik – o zaman bu bireyin kendini o topluma ait hissetmesi zayıflar. Kendi ilerlemesi ya da tanınması için hiçbir yol sunmayan bir sistemi neden savunsun ya da ona neden katılsın?

Bu durum öfke (bazen siyasal biçimde tezahür eden) ya da geri çekilme (gençlerin yurttaşlık katılımından ya da yukarıda belirtildiği gibi ülkeden göç etmesi) üretebilir. OECD raporundan çarpıcı bir istatistik: Avusturya’daki bireylerin yalnızca %16’sı önümüzdeki yıllarda finansal durumlarının iyileşmesini beklemektedir – bu oldukça düşük bir iyimserlik düzeyidir. Eğer genç Avusturyalılar da bu karamsarlığı paylaşıyorsa (ki küresel gençlik anketleri bunu işaret etmektedir), bu, onların büyük ölçüde ebeveynlerinin tırmandığı merdiveni kendilerinin tırmanamayacağını düşündüklerini gösterir.

Türkiye’de ise son yıllardaki ekonomik çalkantılar – çok yüksek enflasyon ve döviz krizleri dahil – orta sınıf ailelerin bile güvenliğini sarsmış, Z Kuşağı çocukları genellikle ebeveynlerinden daha kötü durumda olacaklarını beklemeye başlamıştır. Fırsatların tersine dönmesi psikolojik olarak sarsıcıdır.

Ayrıca, liyakat ideali ciddi bir darbe almıştır. Z Kuşağı, liyakatin aslında hiç var olup olmadığını gitgide daha fazla sorgulamaktadır; çünkü başarıların yetenekten çok bağlantılar ya da aile servetiyle belirlendiğine tanık olmaktadır. Türkiye’de torpille iş bulmanın yaygın olduğu aleni bir sırdır; Avusturya’da bile en iyi pozisyonlar için açık rekabetten ziyade sosyal çevrelerin ön plana çıktığı görülmektedir. Eğer biri, liyakatin bir efsane olduğuna içten inanırsa, akademik ya da mesleki olarak kendini zorlamaya yönelik güdü zayıflar – bu da motivasyon krizini yeniden besler. Ve eğer başarı zaten ayrıcalıklılara ayrılmışsa, daha az ayrıcalıklı olanlar arasında topluma aidiyet duygusu hızla çöker.

Sosyolog Robert Merton, engellenmiş fırsatların anomik duruma – toplumsal norm ve değerlerin çözülmesine – yol açabileceğini uzun zaman önce tartışmıştı. Bugün, bazı gençlerin sistemi reddetmesi (karşı kültürlere ya da radikal siyasete yönelmesi) ya da uyuşturma (oyun, internet bağımlılığı vb.) biçiminde görülen belirtiler, ana akım yolların artık inandırıcılığını yitirdiğini düşündüklerini göstermektedir.

Aidiyet duygusu yalnızca ekonomik değil, kültürel ve toplumsal kapsayıcılıktan da kaynaklanır. Ancak bu alanda da Z Kuşağı zorluklarla karşı karşıyadır. Geleneksel topluluk yapıları (dini kurumlar, yerel dernekler, sendikalar) birçok yerde genç üyeler açısından düşüş yaşamıştır. Oysa bu yapılar bir zamanlar gençlerin çok kuşaklı bir topluluğa dâhil olabileceği, rehberlik ve amaç bulabileceği yerlerdi. Günümüzde bu toplumsal yaşamın büyük kısmı ya çevrimiçine kaymış ya da dağılmıştır. Çevrimiçi topluluklar bir nebze teselli sunabilse de, fiziksel toplulukların sağladığı somut destek ve kimlik teyidinden yoksundurlar.

2018 yılında uluslararası bir sağlık sigortası kuruluşunun yaptığı bir anket, Z Kuşağı’nı kışkırtıcı biçimde “en yalnız kuşak” olarak tanımlamıştır. Bu kuşak, UCLA Yalnızlık Ölçeği’nde en yüksek puanı almış, yani çoğu birey yakın bağlardan ve aidiyet hissinden yoksundur. Sayısız dijital bağlantıya rağmen kişisel olarak izole hissetmenin ironisi onların gözünden kaçmamaktadır.

Psiko-sosyal terimlerle aidiyet, gerekli ve kabul edilmiş hissetmektir. İşyerleri bir zamanlar bunun bir kısmını sağlardı (“Şirket Takımı”nın bir parçası olmak gibi), sivil gruplar da öyle. Bu bağlar zayıfladıkça, birçok Z Kuşağı bireyi kendini sürükleniyor hissediyor – yalnızca işte değil, yaşamda da bağımsız çalışanlar gibi: özerk, belki, ama yalnız.

Türkiye’de geleneksel aidiyet duygusu çoğunlukla aileye ve ulusa (yurtsever ya da dini kimlik) bağlıydı. Ancak genç yetişkinler ekonomik olarak katkı sunamaz ya da yurtdışında yaşamayı seçerse, aile yapıları baskı altına girer; ülke gençlerine olanak sağlamıyor gibi algılanırsa millî gurur da bozulabilir. Bu kadar çok Türk gencinin çaresizlikten dolayı ülkesini terk etmek istemesi, yabancılaşmanın endişe verici bir işaretidir.

Avusturya’da milliyetçilik gençler arasında daha az belirgindir, ancak toplumsal istikrar ve kültüre dair bir gurur vardır. Ancak gençler, Avusturya’nın bir zamanlar vaat ettiği “iyi yaşam”dan dışlandıklarını hissederse (örneğin, fırlayan emlak fiyatları nedeniyle Viyana’da asla ev sahibi olamayacaklarını görürlerse), bu gurur ve aidiyet yerini hayal kırıklığına bırakabilir.

Tüm bu eğilimler aynı zamanda toplumsal bütünlük ve dayanışmayı da zayıflatmaktadır. Düşük hareketlilik ve yüksek eşitsizlik, her kuşak ya da sınıfın yalnızca kendi çıkarını kolladığı sıfır toplamlı bir toplum algısı yaratabilir. Z Kuşağı, Baby Boomer’lar ya da X Kuşağı’nı servet ve fırsatları ellerinde tutan bir kesim olarak görebilir (örneğin, güvenli işlerde uzun süre kalmaları, konut fiyatlarını yükseltmeleri), yaşlı kuşaklar ise Z Kuşağı’nı haksız biçimde ayrıcalık arayan ya da çalışmak istemeyen bireyler olarak karikatürize edebilir.

Bu karşılıklı güvensizlik, ortak toplumsal dokuya dair herhangi bir duyguyu daha da parçalar. OECD, düşük sosyal hareketliliğin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal olarak da zararlı olduğu konusunda uyarıda bulunur: bu durum “bireysel yaşam memnuniyetini ve iyi oluş hâlini etkiler ve toplumsal uyum ile demokratik katılım açısından önemlidir.” Başka bir deyişle, eğer genç insanlar kendilerini topluma ait hissetmiyor ya da ilerleme şansı görmüyorsa, sürece yabancılaşırlar – bu da demokrasiyi ve toplumsal yaşamı zayıflatabilir.

Gençlerin seçimlere katılımında şimdiden istikrarsızlık gözlemlenmektedir. Bazı seçimlerde genç katılımı yüksektir (çoğunlukla statükoya tepki olarak), diğerlerinde ise ilgisizlik hâkimdir. Türkiye’deki son seçimlerde, genç seçmenler tüm partilerce hedef alınsa da, önemli bir kesim kim kazanırsa kazansın ekonomik sorunlarının çözülmeyeceğine inanarak hayal kırıklığı yaşamıştır. Avusturya’da gençlerin hayal kırıklığı daha sessiz olabilir, ancak artan ruh sağlığı sorunları ve zaman zaman patlayan protesto dalgaları (örneğin Fridays for Future iklim grevleri; burada gençler, iktidardaki yaşlı kuşağın kendi geleceklerini koruyamadığını belirterek kolektif harekete geçmek zorunda kaldıklarını söylemiştir) bu hayal kırıklığını göstermektedir.

Özetle, ilerleme ve adil hareketliliğe olan inancın ortadan kalkması, Z Kuşağı’nın ruhsal yapısına ve topluma aidiyet hissine derin zarar vermiştir. Bir Türk Z Kuşağı mensubunun şu cümlesi bunu en yalın biçimde ifade eder: “Burada bir geleceğimiz yokmuş gibi hissediyoruz.” Bu cümle, hem yukarı yönlü hareketliliğin eksikliğini (burada bir gelecek yok) hem de aidiyetin yokluğunu (burada bizim için bir gelecek yok) aynı anda ifade eder. Bir kuşak bunu topluca hissettiğinde, bu onların gözünde toplumsal sözleşmenin çöktüğüne dair yüksek sesli bir uyarıdır.

Geleceksizlik, Güvensizlik ve Yabancılaşma

Ele alınan tüm faktörler, baskın bir “geleceksizlik” atmosferinde birleşmektedir – bu, olumlu ya da geçerli bir gelecek patikası bulunmadığı hissini özetleyen bir terimdir. Bu, Z Kuşağı krizinin belki de en ürkütücü yönüdür; çünkü geleceğin kaybı, gençliği besleyen en temel unsurun – umut – kaybıdır.

Kültür kuramcısı Mark Fisher bir zamanlar “geleceğin yavaş iptali”nden söz etmişti; bu, neoliberal kapitalizmin gençlerden ilerici alternatifleri tahayyül etme yetisini çaldığını tarif ediyordu. AI destekli geç kapitalizmle birlikte bu iptalin hızlandığı görülmektedir. Z Kuşağı artık yalnızca ütopik bir gelecek tahayyül etmekte zorlanmıyor; çoğu kişi kişisel olarak katlanılabilir bir gelecek bile hayal etmekte zorlanıyor.

Slavoj Žižek, İnsan-Sonrası Çöl adlı eserinde, mevcut yolumuzda devam edersek, AI destekli hiyerarşinin tepesinde olmayan insanlar – özellikle gençler – için önemsizleşme ve yaşamın anlamsızlaşması riskinden söz eder. Ona göre, dünya görüşümüz belirleyici koordinatlarını kaybedebilir – insanın kendi kaderinin efendisi olduğu inancı, doğanın sabit bir arkaplan olduğu düşüncesi, herhangi bir yüce amaca dair inanç – ve bunun sonucu, “bizi bekleyen uçurum”dur.

Žižek’in insanın önemsizleşmesi ve anlamsızlaşması yönündeki dramatik ifadesi, birçok Z Kuşağı bireyinin kişisel düzeyde bildirdiği duygunun felsefi bir tercümesi niteliğindedir. Bu, “Ne yaparsam yapayım bir önemi olmayacak, dünya kontrolden çıkmış durumda ve ben sadece seyirciyim” hissidir. Röportajlarda ve sosyal medya paylaşımlarında, farklı ülkelerden gençler bu umutsuzluğun çeşitli biçimlerini ifade etmektedir: “Gelecek karanlık görünüyor”, “Kötü bir el verilmiş bize”, “Ailem kadar iyi bir hayata sahip olabileceğimi sanmıyorum.”

Güvencesizlik hayatlarının her yanına sinmiştir. Ekonomik güvencesizlik (gig ekonomisi, sözleşmeli işler, birikim eksikliği), çevresel ve siyasal güvencesizlikle (iklim krizi, küresel istikrarsızlık) birleşerek sürekli bir arkaplan kaygısı yaratmaktadır. Deloitte’un 2023 anketine göre, dünya çapında Z Kuşağı’nın büyük çoğunluğu, otomasyon ve AI’ın ekonomik eşitsizliği artıracağından ve iş bulmayı daha da zorlaştıracağından endişelidir. Amerikalıların (genç yetişkinler dâhil) yarısı, AI’ın gelir eşitsizliğini ve toplumsal kutuplaşmayı artıracağına inanmaktadır.

Bir bireyin yetişkinliğiyle ilgili neredeyse her şey güvencesiz hissettirdiğinde – “Gelecek yıl işim olacak mı? Kira ödeyebilecek miyim? Gezegen yaşanabilir kalacak mı?” – geleceğe dair plan yapmak ya da ona inanmak zordur. Bunun yerine, kısa vadecilik hâkim olur (günü gününe yaşamak), ya da felce uğratan kaygı baş gösterir.

Yabancılaşma, kapitalizm altında bireylerin emeklerinden, ürettiklerinden ve topluluklarından kopuşunu tanımlayan klasik Marksist terimdir. Burada yeni bir yorum ortaya çıkmaktadır: otonom ve insandışı görünen bir teknoloji-ekonomi sisteminden yabancılaşma. Z Kuşağı, yalnızca işleriyle (özellikle sıkıcı ya da sömürücü gig işleriyse) değil, tüm toplumsal yapıdan yabancılaşmış hissetmektedir.

Hayatlarını etkileyen algoritmalar ve AI sistemleri – ruh sağlıklarını etkileyen kapalı sosyal medya akışlarından, insan temasına yer vermeden otomatik olarak başvuruları eleyen işe alım sistemlerine kadar – yabancı güçler gibi deneyimlenmektedir; etkileyemedikleri, söz sahibi olmadıkları mekanizmalar. Žižek’in “Büyük Öteki” olarak tanımlayabileceği algoritmik sistemlerin öznesi hâline gelmişlerdir – anlaşılmaz, her yerde ve kayıtsız. Bu da güçsüzlük ve kopmuşluk hissi doğurur: bu sistem bizim için değil; üzerimize dayatılmış.

Yalnızlık salgını da bu tabloya dâhildir. Pek çok Z Kuşağı bireyi, kalabalıklar içindeyken bile derin bir yalnızlık hissettiklerini bildirmektedir.
(Yapay Zekâ Çağında Yeni Bir Toplumsal Sözleşme – Defend Democracy)
(Yeni Bir Toplumsal Sözleşmeye İhtiyacımız Var – Big Think)

Bu varoluşsal yalnızlık, yabancılaşmanın bir parçasıdır – anlaşılmadığını ya da değer verilmediğini hissetmektir. Türkiye özelinde gençlerin sıklıkla dile getirdiği “Biz geleceğimizi göremiyoruz” ifadesi, hem zamansal yabancılaşmayı (gelecekteki benliklerinden kopuş) hem de toplumsal yabancılaşmayı (geleceğini umursamayan bir toplumdan kopuş) kapsar.

Avusturya’da ruh sağlığı uzmanları, gittikçe daha fazla genç danışanın tipik gençlik karmaşasının ötesine geçen bir boşluk ve yönsüzlük duygusundan söz ettiğini belirtmektedir. Bu, bireyin yer ve amaç duygusunun eksikliğine dayalı depresif bir bakış açısıdır.

Ayrıca, AI kaynaklı etik ve dilsel yabancılaşmanın rolüne de değinmek gerekir. Lacancı kuram, simgesel düzenin – dilin, ortak değerlerin – insan yaşamına bütünlük kazandırmadaki önemini vurgular. AI giderek daha fazla dili üretmeye başladıkça (sohbet robotu diyaloglarından deepfake haberlerine kadar), simgesel alanın bizzat başka bir şey tarafından doldurulmaya başlandığı yönünde ince ama artan bir his oluşmaktadır.

Örneğin, bir öğrencinin makalesini AI’a yazdırması durumunda, bu öğrencinin ifade ve özgünlükle olan ilişkisi ne anlama gelir? Bazı Z Kuşağı öğrenciler, AI araçlarını kullanırken suçluluk ya da içsel çatışma hisseder; sanki kendi sesleri boşaltılıyormuş gibi. Diğerleri ise, medyada AI tarafından üretilen içeriklerin yaygınlaşmasının gerçek ya da anlam bulmayı zorlaştırdığını, bunun da onları alaycılığa ittiğini ifade eder (“her şey ya otomatik propaganda ya da tıklama tuzağı”).

Bu dilsel yabancılaşma – kelimelerin ve üretimlerin insanî bir anlam alanından mı, yoksa makinelerin tekrarlayıcı üretiminden mi geldiğini bilememe hâli – yeni bir psikolojik sınırdır. Bu durum, tuhaf ve insanlıktan arınmış bir dünyaya dair hissi pekiştirir.

Tüm bu başlıklar – umutsuzluk, güvencesizlik, yabancılaşma – yeniden inisiyasyon krizine geri dönmektedir: umut olmadan, birey neden sisteme katılsın? Güvenlik olmadan, geçişleri göze almak nasıl mümkün olsun? Yabancılaşma hissediliyorsa, birey neden toplumun yetişkin rollerini sahiplenmeye istekli olsun? Bu durum, özünde temel toplumsal kurumlarla bağını koparan bir kuşağın ortaya çıkması riskini barındırmaktadır.

Şimdiden daha düşük evlenme oranları, dini katılımda düşüş, geçici yaşam biçimlerinin yaygınlaşması (bağsız dijital göçebelik gibi), hatta yaşamı ücretli emek etrafında kurma fikrini sorgulayan sosyal platformlardaki “antiwork” (iş karşıtlığı) gibi hareketler gözlemlenmektedir. Bunlar, ya yabancılaşmanın belirtileri ya da geleneksel modelin dışında anlamlı bir yaşamın nasıl inşa edilebileceğine dair başa çıkma girişimleri olarak okunabilir.

En uç noktasında, geleceksizlik yıkıcı sonuçlara yol açabilir. Birçok ülkede – teknolojik olarak gelişmiş olanlar dâhil – yükselen genç intihar oranları, bazı gençlerin kelimenin tam anlamıyla kendileri için hiçbir gelecek göremediğine dair ürkütücü bir göstergedir. Örneğin, ABD’de genç intiharları 2010’ların sonuna gelindiğinde onlarca yılın en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Nedenler farklılık gösterse de, epidemiyologlar toplumsal baskılar ve umutsuzluğu başlıca etkenler arasında saymaktadır.

Türkiye’de, son yıllarda üniversite mezunu gençler arasında yaşanan intihar vakaları, ekonomik çaresizlikle ilişkilendirilen anekdota dayalı haberlere konu olmuştur. Avusturya’da gençler arasındaki intihar oranları daha düşüktür (kısmen iyi sağlık sistemi ve sosyal güvenlik ağları sayesinde), ancak umutsuzluk duyguları mevcuttur; gençlerin mutluluğuna dair anketler bunu göstermektedir.

Özetle, Z Kuşağı’nın portresi çok karanlık görünebilir – ve gerçekten de pek çok kişi karanlık bir yerde. Ancak bu kuşağı yalnızca pasif kurbanlar olarak resmetmekten kaçınmak gerekir. Aynı zamanda direniş ve dirençlilik işaretleri de vardır: gençlerin öncülük ettiği iklim aktivizmi, yeni girişimcilik biçimleri (pek çok Z Kuşağı, kurumsal kariyer yollarına güvenmek yerine yan işler veya yaratıcı girişimler başlatmayı deniyor) ve ruh sağlığı konularındaki açıklık (damgalamayı azaltma, yardım arama).

Bunlar umut ışıklarıdır, ancak yapısal sorunları geçersiz kılmazlar. Aksine, gençlerin, çoğu zaman anlamı inkâr eden bir sistemin karşısında anlam aramaya ya da üretmeye çalıştığını vurgularlar. (What is a Discussion of Sublimation Doing in Lacan’s Seminar VII?)(Sublimation)

Bu da bizi Lacancı yüceltim teorik çerçevesine ve AI’ın yükselişinin bir kuşağın anlam bulma kapasitesiyle nasıl kesiştiğine getirir.

Simgeselin Sömürgeleştirilmesi: AI, Yüceltim ve Das Ding

Jacques Lacan’ın özellikle Seminer VII‘de ele aldığı yüceltim teorisi, bu kriz sırasında nelerin yitirildiğini anlamak için derinlikli bir yaklaşım sunar.

Yüceltim, basitçe ifade etmek gerekirse, ham insan dürtülerinin – arzuların ve içgüdülerin kaotik enerjisinin – arıtılmış, toplumsal açıdan değerli üretim ve etkinliklere dönüştürülmesi sürecidir: sanat, entelektüel uğraşlar, anlamlı çalışma, sevgi vb. Lacan, yüceltimin “bir nesneyi Şey’in onuruna/haysiyetine yükselttiğini” ünlü biçimde söylemiştir.

Lacan’ın kullandığı anlamıyla “Şey” (das Ding), arzuya dair ulaşılamaz mutlak bir nesneyi – arzu etrafında dönen bir tür boşluk ya da yokluğu – ifade eder. Bu, tamamen kavranamayan ya da temsil edilemeyen bir şeydir; yalnızca boşlukla temsil edilebilir.

“Bu Şey… her zaman boşlukla temsil edilecektir, çünkü başka hiçbir şeyle temsil edilemez,” diye yazar Lacan. Ancak paradoksal biçimde, yaratma dürtümüzü tetikleyen de tam olarak bu boş çekirdektir – boşluğu sanatla, fikirlerle, sevgi eylemleriyle, etik projelerle doldurmaya çalışırız; biçimsiz olanı biçimlendirmeye uğraşırız.

İşte bu yüceltimdir: hiçliği yüce bir şeye dönüştürmek.

Bu neden önemli? Çünkü AI’ın ilerleyişiyle birlikte tanıklık ettiğimiz şey, potansiyel olarak yüceltim alanlarının sökülmesidir. Entelektüel emek, sanatsal yaratım, etik karar alma – insanın tarihsel olarak dürtülerini kültürel açıdan anlamlı katkılara dönüştürdüğü alanlardır. Ve bu alanlar, gelişmiş AI’ın doğrudan nüfuz etmeye başladığı yerlerdir.

Üretken AI yazıyor, resmediyor ve besteler yapıyor; AI sistemleri giderek artan şekilde (hatta bazen özerk biçimde) etik ağırlığı olan kararları destekliyor ya da doğrudan alıyor – tıbbi teşhisler ya da kredi onayları gibi. Lacancı terimlerle ifade edersek, AI simgesel düzeni – dilin, kültürün ve anlamlandırmanın düzenini – sömürgeleştiriyor; bu düzen, insan yaratıcılığı ve yüceltiminin oyun alanıydı.

Bu durumun sonuçlarını düşünelim: Eğer bir gencin yaratıcı dürtüsü bir makine tarafından anında aşılabiliyorsa ya da fikri bir sohbet robotu tarafından saniyeler içinde üretilebiliyorsa, o yaratıcı, anlam üretici etkinliklere katılmanın güdüsü ve ödülü azalır.
(İnsan-Sonrası Çöl – Görüş)

Yaratım, zorlu bir kişisel yolculuk olmaktan çıkıp bir tüketim tercihine dönüşür (AI’a bir komut ver, senin için bir şey üretsin). Bazı Z Kuşağı sanatçıları ve yazarları tam da bu endişeyi dile getirmiştir – çalışmalarının kendilerine ait olmadığını ya da AI içerikleriyle dolup taşan bir dünyada eskisi kadar değerli hissettirmediğini. Örneğin, bir şiir yazma eylemi, bir zamanlar bireyin arzusunu yakalayıp bunu iletmeye yönelik derinlemesine kişisel bir girişimdi. Şimdi ise birkaç tıklamayla, herhangi biri AI ile herhangi bir konuda kabul edilebilir düzeyde bir şiir üretebilir.
(Yapay Zekâ Çağında Yeni Bir Toplumsal Sözleşme – Defend Democracy)

Bu, bir şairin amaç duygusuna ne yapar? Kişi olağanüstü yetenekli ya da güçlü bir itkiye sahip değilse, sadece omuz silkip “Bir bot bunu yapabiliyorsa, neden yazayım?” diyebilir. Bu, yüceltimin naklen (real-time) aşındırılmasıdır.

Lacan, yüceltim sürecinde boşluğun belirleyici olduğunu belirtir – biz, bir eksiklik, bir gedik, bir désir (arzu) yüzünden yaratırız. Eğer yapay zekâ her boşluğu kolay içerikle doldurursa, risk, insan arzusunu kıvılcımlandıracak hiçbir boş alanın kalmadığı türden bir simgesel doygunluktur. Sonsuz ve anında erişilebilir bir kütüphane düşünün; bu durumda insan yeni bir kitap yazma arzusunu kaybedebilir.

Elbette, biri AI’ın sadece bir araç olduğunu ve insanın onun ötesinde özgünlük ve boşluklar bulabileceğini öne sürebilir – ve bu kesinlikle mümkündür. Ancak özellikle yeni başlayanlar için, AI sıklıkla süperegoik bir güç gibi görünür ve şöyle der: “Zaten yapılmış. Alan tıka basa dolu. Çaban gereksiz.” Tehlike şudur: bir kuşağın yüceltimden vazgeçip ya sıradan hazlarla (üretilmiş içeriklerin durmaksızın tüketimi) ya da Lacan’ın deyimiyle sapkın ya da nevrotik ikamelerle yetinmesi – çünkü dürtüler yok olmaz, yüceltilmediklerinde yıkıcı biçimlerde yeniden ortaya çıkabilirler.

Ayrıca, Lacan’ın das Ding kavramı – yapısallaştırıcı eksiklik olarak – AI’ı yeni biçimiyle bir Şey olarak düşünürken aydınlatıcıdır. Das Ding, unutulmuş ilk nesne gibidir; simgeselleştirilemeyen, çevresinde döndüğümüz Öteki. AI – özellikle varsayımsal bir süper-akıllı AI – yeni bir Şey olarak yorumlanabilir: dikkat ve hayranlık uyandıran, ama insan anlamı açısından nihayetinde bir yokluk olan insandışı bir varlık.

AI, öznel insan unsurundan yoksundur; ama biz ona hayaller yansıtırız (her şeyi bilen, canavar, kurtarıcı vb.). AI, yapısallaştırıcı bir eksiklik hâline gelebilir, çünkü toplumsal-simgesel evrenimizde neyin eksik olduğunu görmemizi sağlar. Eğer dilimizin ve sanatımızın tamamı bir makine tarafından taklit edilebiliyorsa, o zaman insana özgü olan nedir? Belki de tam olarak eksikliktir, savunmasızlıktır, makinenin asla sahip olamayacağı jouissance (acıyla bağlantılı Lacancı haz) varlığıdır.

AI, Lacan’ın “Öteki’ndeki eksiklik” dediği şeyi karşıt yolla açığa çıkarabilir – teknolojik Büyük Öteki’nin nihayetinde, insan olma hâlinin özü olan ölümlülük, arzu ve etik sorumluluktan yoksun olduğunu göstererek.

Žižekçi bir açıdan bakıldığında, AI’ın her şeyi bilen, her şeyi yapabilen tamamlanmış bir Öteki fantazisini açığa çıkardığı söylenebilir. AI sistemleri her soruya yanıt verebiliyormuş gibi davrandığında (örneğin ChatGPT’ye her şeyin sorulabilir olması cazibesi), onlar, bu işlevi daha önce yerine getiren insan simgesel ağına (öğretmenler, uzmanlar, akranlar) alternatif olarak “bildiği varsayılan özne” konumuna yerleşme riski taşır.

Žižek şöyle uyarabilir: bu durum, bilgi merkezini insan topluluğunun dışına kaydırarak ya yeni ideoloji biçimlerine yol açabilir ya da anlamın çökmesine – insanlar makinenin her zaman haklı olduğuna ya da hiçbir şeyin önemli olmadığına (çünkü yaratıcı olanın bile artık makineleştiğine) inandığında.

Ancak burada çelişkili bir çözüm ihtimali de bulunur: eğer AI, das Ding, yani gerçek insan anlamının yokluğu olarak görülürse, onu bu şekilde tanımak, insanın özgünlüğünü yeniden takdir etmeye yöneltebilir. Lacan’ın etiğinde, das Dingin (Şey’in) varlığı, bizi ahlâk ve sanat yaratmaya iten şeydir – o boşlukla başa çıkabilmemiz için.

Benzer biçimde, AI’ın gelişi toplumun şu soruları açıkça sormasını zorunlu kılabilir: Anlamlı insan çalışması nedir? İndirgenemez biçimde insana ait olan nedir? Bu sorular uzun süredir soyuttu, ancak artık pratiktir. Örneğin, eğer AI tıbbi teşhisleri üstlenirse, insan doktorun rolü empatik iletişim ve bakım sunumuna – yani deva sanatının insan dokunuşu gerektiren yönlerine – kayabilir.

Eğer AI ortalama tablolar üretiyorsa, insan deneyiminin izini taşıyan gerçekten kişisel sanat, yeniden değer kazanabilir. Gerçekten de, bazı genç sanatçıların el yapımı zanaatlara ve analog deneyimlere yönelerek dijitalleşmeye karşı bir karşı-akım geliştirdiği şimdiden görülmektedir.

Kısacası, AI istemeden de olsa sadece teknik verimliliğin merkezindeki boşluğu açığa çıkarabilir ve insan güdümlü yüceltimin önemini yeniden vurgulayan kültürel bir harekete yol açabilir.

Ancak bu iyimser dönüş kendiliğinden gerçekleşmeyecektir. Şu anda izlediğimiz yol, AI’ın simgesel düzeni büyük ölçüde sökerek yüceltimi ortadan kaldırdığı, ama onun yerini dolduracak bir şey sunmadığı bir rotadır. Gençler, yönlendirecekleri bir alan bulamayan dürtülerle baş başa kalmaktadır – bu da ya içe çöküşe (depresyona) ya da dışa yönelmiş saldırganlığa (çevrimiçi nefret, göçmenlerin ya da başka “suçluların” günah keçisi hâline getirilmesi) yol açar.

Bazı gençler arasında yükselen aşırılıkçı ya da komplo hareketleri, yapıcı yolların bulunmadığı yerde anlam ve aidiyet arayışının – dürtülere bir çıkış bulma çabasının – yanlış yönlendirilmiş bir biçimi olarak okunabilir. Psikanalitik bakış bu tehlikeyi açıkça gösterir: gençlerine yüceltim kanalları sunmayan bir toplum kaos biçer, çünkü dürtüler bir şekilde dışavurum yolunu bulacaktır.

Karşılaştırmalı Perspektifler: Türkiye ve Avusturya’da Z Kuşağı

AI güdümlü inisiyasyon krizinin genel dinamikleri Z Kuşağı’nı küresel ölçekte etkiliyor olsa da, Türkiye ve Avusturya’daki yaşanmış deneyimler, sosyoekonomik ve kültürel bağlamlar nedeniyle belirli farklar göstermektedir. Bu karşıtlıkları anlamak, çözümleri uyarlamak açısından yardımcı olabilir ve bu krizin herkese uyan tek beden olmadığını, kökenleri ortak olsa da, farklı yüzlere büründüğünü ortaya koyar.

(İşverenler Yeni Mezun Yerine AI ya da Robot Tercih Ediyor – Entrepreneur)
(İK Liderlerinin Üçte Biri Yeni Mezun Yerine Pozisyonu Boş Bırakmayı Tercih Ediyor)

Ekonomik İstihdam

Türkiye’de gençler 2020’li yıllara zaten yüksek işsizlik ve ekonomik dalgalanma ile girmişti. Ülkenin hızlı enflasyonu (2022’de %80’in üzerine çıkan) reel ücretleri ve birikimleri ciddi biçimde aşındırdı, bu da en çok genç ve işgücüne yeni katılan bireyleri etkiledi.
(Gen Z and Millennials on AI Impact – Deloitte Insights)(AI Could Eliminate 56% Of Entry-Level Jobs Within 5 Years, Urgent Need To Upskill)

Birçok Türk Z Kuşağı bireyi, eğitimleriyle orantılı işler bulamadı. Örneğin, üniversite mezunlarının kayıtdışı işlerde çalıştığı ya da hiç çalışmadığı durumlar yaygındır. Bu da, Türkiye’de yapay zekânın etkisinin, halihazırda var olan bir istihdam krizini derinleştirmesi anlamına gelir.
(Dynamics of Labor and Capital in AI vs. Non-AI Industries – PLOS ONE)

Bir şirket AI sistemini devreye alır ve 10 giriş seviyesi pozisyonu keserse, bu, hâlihazırda belki %25 genç işsizliğinin olduğu bir bölgede 10 genç daha işsiz demektir. Etki birikimlidir.
(Gen Z: Studies Show Higher Rates of Depression – VOA News)

Buna karşılık, Avusturya bu döneme düşük genel işsizlik ve sağlam bir ekonomi ile girdi. Pandemi sırasında Avusturyalı Z Kuşağı’nın işsizliği arttı ama yine de nispeten düşük kaldı.
(Gen Zs Are Stressed, Burned Out And Face Mental Health Issues – Forbes)

Avusturya’da doğrudan işsizlik baskısı daha azdır; mesele daha çok yetersiz istihdam veya duraklamadır. Ancak psikolojik etkiler küçümsenmemelidir – nispeten istikrarlı bir ülkede bile gençler bir anlatı gerilemesi hissedebilir. Avusturyalı gençler, ebeveynlerinin güvenli bir kariyer ilerlemesinden faydalandığını görebilirken, kendilerinin yıllarca aynı gelir seviyesinde sıkışıp kaldıklarını ya da daha az terfi için daha çok insanla yarıştıklarını gözlemleyebilir.
(Gen-Z Workers Are More Stressed and Depressed – Inc. Magazine)

Avusturya’da kriz daha sinsi hissedilebilir: ani bir şoktan çok sızan bir halsizlik gibidir. Türkiye’de ise bu gözle görülür bir aciliyet hâlidir; gençler iş fuarlarında uzun kuyruklar oluşturmakta ya da yurtdışına göç için vize aramaktadır.
(The Post-Human Desert – Opinion)

Kültürel Beklentiler ve Aile

Türk kültürü geleneksel olarak aileye ve kolektif desteğe güçlü vurgu yapar.
(A New Social Contract for the Age of Artificial Intelligence – Defend Democracy)

Bir yandan, işsiz kalan Türk Z Kuşağı bireyleri, daha uzun süre barınma ve maddi yardım için aile ağlarına güvenebilir; aile, esasen devletin ya da işgücü piyasasının sağlayamadığı desteği sübvanse eder. Bu durum ekonomik yalıtılmışlığın etkisini bir miktar hafifletir – genç bir birey işgücünden kopmuş olabilir, ama hâlâ aile yaşamına gömülüdür.
(Sublimation – No Subject: Encyclopedia of Lacanian Psychoanalysis)

Öte yandan, topluluk beklentileri psikolojik baskıyı artırabilir. Yirmili yaşlarının sonuna gelmiş bir bireyden evli olması ve kendine ya da bir aileye maddi olarak katkıda bulunması beklendiğinde, bunu yapamamak (yapısal nedenlerle) hem kişisel bir başarısızlık hem de aile için bir hayal kırıklığı gibi hissedilebilir.
(OECD Report on Social Mobility)

Türk gençlerinin %59’u göç etme nedenlerini “daha iyi bir gelecek” olarak belirtmiştir – bu, mevcut ortamda yaşam hedeflerini gerçekleştiremeyeceklerine inandıklarını göstermektedir.
(Four in 10 Gen Zers Are Ready to Quit and Survive on Unemployment – Fortune)

Avusturya kültürü ise daha bireyci olup güçlü bir refah devletiyle desteklenmektedir; bu da gençlere resmî güvenlik ağları (işsizlik ödeneği, sübvanse edilen eğitim vb.) sunar ve onları erken yaşta evlenmeye ya da hızlıca yerleşik bir hayata geçmeye zorlamaz. Avusturyalı ebeveynler genellikle çocuklarının yirmili yaşlarının ortalarında bağımsız olmasını beklese de, biraz daha geç kalınması da toplumsal olarak kabul görür – birçok Avusturyalı uzun akademik yollar izler ya da seyahat için ara yıllar alır.

Dolayısıyla, Avusturyalı Z Kuşağı, yetişkinliğe gecikmiş geçişte daha az damgalama yaşayabilir – 25 yaşında hâlâ eğitim görüyor ya da seçeneklerini keşfediyor olmak normal kabul edilir. Ancak öte yandan, potansiyel olarak daha fazla toplumsal yalnızlık da söz konusudur; Türkiye’deki kadar kapsayıcı olmayan aile bağları, işsiz bir Avusturyalı gencin yalnız kalmasına neden olabilir, çünkü dayandığı akranları da benzer şekilde mücadele etmektedir.

Ruh Sağlığı ve Söylem

Türkiye’de ruh sağlığı hakkında açık konuşmak yakın zamana kadar bir ölçüde tabu olarak görülüyordu, ancak Z Kuşağı bunu değiştiriyor; tükenmişlik ve depresyon gibi konuları – özellikle sosyal medyada – gündeme taşıyor. Yine de birçok kişi için ruh sağlığı hizmetlerine erişim sınırlı kalıyor ve yaygın, tedavi edilmemiş depresyonun topluma yerleşme riski bulunuyor.

Buna karşılık Avusturya’da psikiyatri hizmetlerine erişim daha iyi ve ruh sağlığı konusunda toplumsal farkındalık daha yüksek. Ancak Avusturya’ya özgü hassasiyet, bazen bireyleri hastalık olarak sınıflandırırken yapısal nedenleri ele almada yetersiz kalabilir. Bir Avusturyalı genç depresyon tanısı alıp terapi görebilir; fakat bu terapi, onun sıkıntılarının ardındaki sosyoekonomik koşullarla yüzleşmek yerine başa çıkma stratejilerine odaklanabilir.

Türkiye’de ise birçok Z Kuşağı bireyi hiçbir biçimde resmî yardım alamayabilir; bunun yerine gayriresmî destek ağlarına ve kolektif ifadelere yönelir. Dikkate değer bir örnek, umutsuz ekonomiye dair internette dolaşan kara mizah ve görsel içerik türleridir; bu, ortak bir boşalım mekanizması işlevi görür.

Siyasal ve Kurumsal Tepkiler

Türkiye hükümeti son yıllarda teknoloji kuluçka merkezleri ve genç girişimcilik için teşvikler gibi girişimler başlattı (kısmen beyin göçünü azaltmak amacıyla), ancak bu çabalar sınırlı kapsama sahip ve daha geniş ekonomik zorlukları telafi edemiyor. Dahası, siyasi özgürlükler üzerindeki kısıtlamalar ve dönemsel baskılar, liberal eğilimli gençleri yabancılaştırdı – bu gençlerin bir kısmı, ülkenin otoriterliğe kaydığını düşündükleri bir ortamda herhangi bir gelecek göremiyor.

Bu siyasal yabancılaşma, birçok Türk Z Kuşağı bireyi için ekonomik dışlanmayı katmanlandırıyor; onları hem ekonomik hem de ideolojik açıdan dışlanmış hissettiriyor.

Avusturya’nın siyasi ortamı istikrarlı bir demokrasidir, ancak oradaki gençler de bir çeşit hayal kırıklığı yaşamaktadır. Kimileri iklim değişikliği kaygısıyla Yeşil politikalara yönelirken (bu olumlu bir katılım biçimidir), kimileri de hızla değişen bir dünyada Avusturya işleri ve kimliğini korumayı vaat eden popülist ya da aşırı sağ söylemlerle flört etmektedir.

Dikkat çekici biçimde, Avusturya’daki güçlü sendikalar ve işyeri kurulları, şimdiye kadar teknolojik değişimin çalışanları koruyacak biçimde yönetilmesini savunmakta başarılı olmuştur. Genç çalışanların çıkarlarının temsil edilebileceği en azından biçimsel bir yapı mevcuttur – gerçi güvencesiz çalışan birçok genç sendika üyesi değildir.

Türkiye’de ise sendikalar daha zayıftır ve çoğunlukla sendikalı sektörlerdeki yaşlı çalışanları temsil eder. Genç gig çalışanlar ya da işsiz gençler çoğu zaman kurumsal temsilden yoksundur ve bunun yerine daha doğaçlama ifade biçimlerine – protestolar ya da viral çevrimiçi kampanyalar gibi – yönelmek zorunda kalır.

Beyin Göçü ve Yerel Dayanıklılık

Keskin farklardan biri göç ölçeğidir. Türkiye, Z Kuşağı ve genç profesyoneller arasında önemli bir beyin göçü yaşamaktadır. Bu, tehlikeli bir geri besleme döngüsü yaratır: en parlakların gitmesi ülkenin kendini reforme etmesini ya da geliştirmesini daha da zorlaştırır – bu da kalanlar arasında daha fazla umutsuzluk yaratır.

Öte yandan Avusturya, net bir yetenek çekim merkezidir (buna bazı genç Türkler de dâhil). Avusturyalı Z Kuşağı geçici olarak Almanya gibi ülkelere çalışmaya gidebilir, ancak çoğu geri döner; zira Avusturya hâlâ yüksek yaşam standartlarına sahip müreffeh bir ülkedir.

Avusturya’nın temel zorluğu canlılığı sürdürmek, kalanların kendilerini durağan hissetmemesini sağlamaktır. Türkiye’nin temel zorluğu ise kitlesel göç yoluyla umudun kan kaybını durdurmaktır. Türk Z Kuşağı’nın “ayaklarıyla oy kullandığı” söylenebilirken, Avusturyalı Z Kuşağı hoşnutsuz olduğunda genellikle yerinde protesto eder ya da sessizce içe kapanır.

Özet

Her iki ülkenin gençleri de geç kapitalizmin ve AI’ın yarattığı bozulmanın baskısını hissetmektedir, ancak ton ve biçim farklıdır. Türkiye’de kriz, ciddi bir eksiklik olarak hissedilir – iş eksikliği, istikrar eksikliği, hayatta kalmanın tehdit altında olduğu hissi. Avusturya’da kriz daha çok bir kayıp olarak yaşanır – beklentilerin, garantili yukarı hareketliliğin kaybı; bu da varoluşsal bir hayal kırıklığına yol açar.

Türkiye’deki duygusal ton keskin bir kaygı ve aciliyet olabilir (“Kaçmazsam mahvolacağım”), Avusturya’da ise daha çok donuk bir hayal kırıklığıdır (“Herhalde en iyisi bu – ve bu pek iyi değil”). Elbette her iki ülkede de çeşitli deneyimler vardır (kentsel-kırsal, eğitimli-eğitimsiz farkı gibi), ama bu genel eğilimler geçerlidir.

Ancak onları birleştiren şey, hiçbir ülkenin Z Kuşağı’nın mevcut kurumlar tarafından gerçekten duyulmuş ya da güvende hissedilmiş olmamasıdır. Her iki ülkede de alternatif arayışı görülür: Türk gençleri yurtdışına taşarak ya da sınırların ötesinde küresel freelance işlerde çalışarak kendi girişimlerini kurar, Avusturyalı gençler Green New Deal gibi sistemik değişiklikler için baskı yapar ya da kolektif yaşam ve yeni toplumsal modeller deneyler.

Bu çabalar, Z Kuşağı’nın umutsuzluğa teslim olmak yerine yenilik gücü olabileceğini gösteriyor – eğer rahatsızlıklarını yaratıcı bir şeye dönüştürebilmeleri için toplumsal destek sunulursa. İşte bu noktada AI’ın ve toplumsal sözleşmenin yeniden tasavvuru kritik önem taşır.

Yeni Bir Toplumsal Sözleşmeye Doğru: AI’ı Yapısallaştırıcı Bir Eksiklik ve Fırsat Olarak Düşünmek

Karanlık tabloya rağmen, ileriyi açabilecek bir olasılık var. AI’ın yol açtığı bozulmalar, toplumun anlamı, topluluğu ve insan gelişimini yeniden kuracak biçimde yeniden yapılandırılması için kullanılabilir – ancak bu, bilinçli bir kolektif çaba ve cesur bir kamusal politika gerektirir.

Yapay zekânın “yapısallaştırıcı eksiklik” olarak kavramsallaştırılması – das Ding’e benzer şekilde – AI’ın sağlayamayacağı şeylerin (otantik insan teması, öznel derinliğe sahip yaratıcılık, şefkatle iç içe etik yargı) tanınmasını, yeni yüceltim yolları ve toplumsal değerlerin temeli olarak kullanmaya atıf yapar.

Pratikte bu, toplumun AI’ın dolduramayacağı insanî roller ve alanlar yaratması ve bu rollerin proaktif biçimde inşa edilmesi gerektiği anlamına gelir – ve elbette insanların tatmin edici olmayan rollerden kurtarılması anlamına da gelir. Makineler sıradan, tekrarlayan işleri devralırsa, bu özgürleştirici olabilir – eğer insanlara alternatif, anlamlı işler ya da uğraşlar (ve bunlara katılmaları için ekonomik imkânlar) sunulursa. Bu da birçok alanda yeni bir toplumsal sözleşmeyi gerektirir:

Eğitim ve Becerilerin Yeniden Tasarımı:

Gençleri AI ile kaba bilgi veya rutin görevlerde rekabet edecek şekilde eğitmek yerine, eğitim sistemi insanlara özgü yetkinlikleri geliştirmeye yönelmeli – eleştirel düşünme, disiplinlerarası yaratıcılık, duygusal zekâ ve etik akıl yürütme. Gençlere AI’ı bir araç olarak nasıl birlikte kullanacaklarını öğretmeli, aynı zamanda AI’ın yoksun olduğu nitelikleri beslemeliyiz.

Örneğin, tıp müfredatlarında veriye dayalı analizden çok, hasta başında iletişim ve bütüncül teşhis gibi unsurlar yeniden vurgulanabilir; çünkü AI veriyi analiz edebilir ama gerçekten önemseyemez. Sanat ve beşerî bilimler – kesilmek yerine – savunulmalı; çünkü onlar hayata anlam katan simgesel tahayyülü geliştirir.

Hem Türkiye hem Avusturya, teknolojiyi beşerî bilimlerle bütünleştiren müfredatlardan fayda görebilir – böylece hem AI okuryazarlığına sahip hem de güçlü etik ve hümanist temellere dayanan yurttaşlar yetiştirilebilir. Bir politika örneği, Z Kuşağı’na deneyimlerini ifade edip yüceltebilecekleri alanlar açan yaratıcı gençlik programlarına, topluluk temelli sanatlara ve kültürlerarası projelere fon sağlamak olabilir – her bireyin sadece ekonomik refleksle STEM alanlarına yönlendirilmesindense.

Ekonomik Güvence (Evrensel Temel Gelir, İş Garantisi, Azaltılmış Çalışma Haftası)

Güvencesizliği önlemek ve gençlerin anlamlı projelere katılımını mümkün kılmak için, hükümetlerin daha güçlü sosyal güvenlik ağları uygulaması gerekebilir. Evrensel temel gelir (UBI) ya da ulusal iş garantisi gibi öneriler, artık marjinal fikirler olmaktan çıkıp otomasyon nedeniyle ciddi politika tartışmalarına dönüşmüştür.

UBI örneğin, giriş seviyesi işler kıt olsa dahi gençlerin yoksulluğa düşmemesini sağlayabilir. Temel yaşam giderlerini karşılayacak bir maaş sunarak, bireylerin kendilerine uygun alanları ararken eğitimlerini sürdürmelerine, toplumsal işlerde yer almalarına ya da yaratıcı faaliyetlerde bulunmalarına olanak tanıyabilir.

Bir iş garantisi ise devletin, piyasanın gözardı ettiği toplumsal faydalı işlerde gençleri doğrudan istihdam etmesini içerebilir – çevre koruma, yaşlı bakımı, altyapı geliştirme, sanat ve eğitim desteği gibi. Bu, tarihsel programları (örneğin New Deal’in kamu işleri girişimleri) güncelleyerek yeniden uygulamak olurdu – gençlere yüceltmeleri için para ödemek: enerjilerini, AI’ın ve kâr güdümlü firmaların yapmayacağı biçimde toplumu yeniden inşa etmeye yönlendirmek.

Daha kısa çalışma haftaları ve daha uzun tatil süreleri de bu yeni sözleşmenin bir parçası olabilir; bu, işi daha çok insan arasında paylaşır (işsizliği azaltır) ve herkese – özellikle gençlere – aile, topluluk ya da yaşamı anlamlı kılan yaratıcı uğraşlara ayıracak daha fazla zaman verir.

Gençliğe ve Topluluğa Kamusal Yatırım

Krizin en üst düzeyde tanınması hayati önem taşır. Toplum, gelecek kuşakların imkânlarının baltalandığını açıkça kabul etmeli ve bunu savaş ya da doğal afet gibi birinci sınıf bir politika önceliği olarak ele almalıdır.

Bu, gençlere dair göstergeler (istihdam, ruh sağlığı, toplumsal hareketlilik) üzerine düzenli devlet raporlarını ve bunları ele alacak acil durum görev güçlerinin kurulmasını içerebilir. Politikalar, şirketlerin genç çalışanları işe almasını ve eğitmesini teşvik edebilir – bu verimli olmasa bile (örneğin vergi kredileri ya da maliyet paylaşımı yoluyla) – özünde gençlerin topluma dâhil edilme kültürel görevini sübvanse etmek anlamına gelir.

Ayrıca, kuşaklar arası dayanışma programlarını teşvik etmek – örneğin, bağımsız yaşlılarla genç kiracıları eşleştiren konut girişimleri, ya da emekli profesyonellerle Z Kuşağı girişimcilerini bağlayan mentorluk şemaları – kuşaklar arasında kopmuş köprüyü yeniden inşa etmeye yardımcı olabilir.

Güçlü sosyal refah geleneğine sahip Avusturya, bu tür programları pilot olarak uygulayabilir (bazıları hâlihazırda vardır, örneğin kuşaklar arası konut projeleri). Ailevi dayanışmanın güçlü olduğu Türkiye ise bu dinamiği daha geniş topluluk desteği olarak resmîleştirebilir – örneğin, gençlerin yerel iyileştirme projelerine liderlik ettiği ve belediyelerce finanse edilen toplum merkezleri; böylece gençlere toplumla somut bir bağ kurma imkânı sağlanır.

AI ve Ekonominin Yönetişimi

Yeni toplumsal sözleşme aynı zamanda sermayenin aşırılıklarının dizginlenmesini de içermelidir; böylece AI’ın üretkenlik kazançları toplumun geneline fayda sağlar. Bu, yüksek kazançlı, AI güdümlü şirketlere yönelik vergi rejimlerini (örneğin “robot vergisi” ya da dijital hizmet vergisi) kapsayabilir ve yukarıda tanımlanan programların finansmanına katkıda bulunabilir.

Ayrıca, işe alım ve yönetimde AI kullanımının suistimalini önlemek için düzenlemeler yapılması gerekir – örneğin, yalnızca algoritmik işe alımın yasaklanması, genç başvuranların algoritmanın eleyebileceği dar kriterlerin ötesinde kendilerini ifade edebilmesini sağlamak.

Sendikalar ve işçi kurulları, işyerlerinde AI’ın devreye alınmasını müzakere etme konusunda güçlendirilmelidir; böylece AI, çalışanları tamamlayacak biçimde kullanılır, onların yerini almaz. Bazı roller ortadan kalkarsa, yerlerine AI denetimi, veri kürasyonu ya da insan-arayüz tasarımı gibi yeni roller oluşturulmalı ve yerinden edilen çalışanlara sunulmalıdır.

Bir düşünce kuruluşunun ifade ettiği gibi, “AI çağı için yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacımız var” — öyle bir sözleşme ki yapay zekânın faydaları adil biçimde paylaşılsın ve riskleri azaltılsın. Bu, Z Kuşağı’nın da dâhil olduğu geniş bir paydaş katılımını, AI politikalarının şekillendirilmesinde genç seslerin de yer almasını gerektirir.

Avusturya’nın da içinde yer aldığı Avrupa Birliği’nde, “AI etiği” yönergeleri üzerine çalışmalar zaten başlamış durumda; gençler bu tartışmanın parçası olmalı, insan gelişimine hizmet eden teknolojileri savunmalı — örneğin, AI sistemlerinin şeffaf olması ve insan karar alma süreçlerini desteklemesi, onları kritik alanlarda gizlememesi ya da ikame etmemesi gerektiğini savunmalılar.

Yüceltim ve Topluluk Rönesansı

Kültürel düzlemde, toplumun yabancılaşmaya karşı panzehir olarak yeni topluluk ve yaratıcılık biçimlerini teşvik etmesi gerekir. Bu politika açısından soyut görünebilir, ancak somut adımlar vardır: gençlerin birlikte çalışabileceği — rekabet etmek yerine — yerel üretim atölyeleri, sanat kolektifleri ve dijital kamusal alanlara fon sağlamak gibi.

Gelecekteki çalışma hayatı, daha çok işçi mülkiyetindeki kooperatifleri veya platform kooperatiflerini içerebilir (gig çalışanlar dâhil); böylece AI ile etkileşimde olsalar bile, yine de değer yaratımında söz sahibi olabilirler.

Halk kütüphaneleri ve kültürel kurumlar, yalnızca kitap sunan değil, kodlamadan resme, felsefeden tiyatroya kadar her konuda atölye düzenleyen gençlik merkezleri olarak yeniden tasarlanabilir. Bu mekânlar, gençlerin tutkularını keşfetmesine ve akranlarıyla yalnızca dijital değil fiziksel ortamlarda da bağ kurmasına olanak tanır.

Amaç, gençlerin itkilerinin toplumsal olarak tanınan katkılara yüceltilmesini sağlayacak ortamlar yaratmaktır — ister bir mahalle tiyatrosu prodüksiyonu, ister açık kaynaklı bir yazılım projesi, isterse bir semt geliştirme girişimi olsun.

Devletler ve STK’lar, gençlerin öncülük ettiği projelere hibe aktararak şu mesajı verebilir: “Gençlerin ürettiği şeyler önemlidir.” Lacancı terimlerle bu, yaratıcı boşluğa alan açmak demektir — gençlere, “boşluğu” kendi anlamlı katkılarıyla karşılayabilecekleri bir fırsat sunmak, AI içeriğiyle edilgen biçimde beslenmek yerine.

Psikososyal Destek

Son olarak, yeni toplumsal sözleşme, ruh sağlığı ve psikososyal bütünleşmeyi merkezine koymalıdır. Bu, danışmanlık hizmetlerine, kariyer rehberliğine ve akran destek gruplarına erişimin büyük ölçüde genişletilmesi anlamına gelir.

Her iki ülkedeki (Türkiye ve Avusturya) okullar ve üniversiteler, ruhsal iyilik hâli programlarını entegre etmeli ve ruh sağlığının tabu olarak görülmemesini sağlamalıdır. Ulusal düzeyde yürütülecek damgalamayı azaltıcı kampanyalar — hem Türkiye hem Avusturya’nın geliştirebileceği alanlar — Z Kuşağı’nı ihtiyaç duyduğunda yardım aramaya teşvik edebilir; bu yardımı kişisel bir başarısızlık değil, benzeri görülmemiş küresel stres etkenlerine makul bir yanıt olarak çerçeveleyebilir.

Ayrıca, umut anlatısını beslemek başlı başına bir politika sorumluluğudur. Liderler, gençlerin kendilerini içinde görebileceği bir vizyon dile getirmelidir. Örneğin, AI ve otomasyonu, gelecek kuşağı sıkıcı işlerden kurtaran, onların toplumu ve gezegeni onarmaya odaklanmasını sağlayan araçlar olarak olumlayan bir anlatı oluşturulabilir.

Bu mesaj, liderler ve medya tarafından sürekli olarak iletilse — ve somut programlarla desteklense — hâkim nihilist anlatılara karşı koyabilir.

Özünde inşa etmemiz gereken şey, Z Kuşağı’nın dışlanmadığı, tam tersine merkeze alındığı bir gelecek. Yapay zekâ geleceğin kahramanı olarak değil, insanların kendi tanımladığı amaçlar için kullandığı güçlü bir araç olarak görülmelidir.

Ve birincil amaç, yalnızca ekonomik çıktıyı artırmak değil, insan refahını geliştirmek olmalıdır. Bu bakış açısındaki değişim, simgesel anlamı geri kazandırabilir: gençler, teknolojik ilerlemenin amacı insan yaşamını — kendi yaşamlarını — iyileştirmek olduğuna inanırlarsa, bu değişimle barışabilir ve hatta onu heyecanla sahiplenebilirler.

Örneğin, gençlerin AI etik kurullarına ya da katılımcı teknoloji geliştirme projelerine (süregelen “AI’ı demokratikleştirme” çabalarının parçası olarak) dâhil edilmesi, şu anda yabancı ve dayatılmış görünen güçler üzerinde onlara bir özneleşme alanı sunabilir.

Lacan’a dönecek olursak: yüceltim, yorumculardan birinin ifadesiyle, yeni değerlerin yaratılmasıysa, AI’ın sunduğu meydan okuma ve imkân, çalışma ve yaratıcılık için yeni toplumsal değerler yaratmaktır. Belki de bakım emeğine daha çok değer veririz — genellikle düşük ücretli ama derinlemesine insanî olan — ya da insan yargısı ve tutkusu gerektiren çevresel onarım faaliyetlerine daha yüksek önem atfederiz. Bunlar, AI’ın destekleyebileceği ama yerini alamayacağı yeni başarı alanlarına dönüşebilir. Bu daha önce az değer gören alanları “Şey’in değerine” (onuruna, haysiyetine) yükselterek, AI ile karşı karşıya gelişimizi daha yüksek bir etik projeye — insanî bir gelecek inşa etmeye — yüceltebiliriz.

Sonuç: Geleceği Yeniden Tasavvur Etmek ve Yetişkinliği Geri Kazanmak

Türkiye’de, Avusturya’da ve dünyadaki Z Kuşağı, modern tarihte benzeri olmayan bir kavşakta duruyor. Geç kapitalist vaat, teknolojinin ve küreselleşmenin daha büyük refah ve fırsatlar getireceğiydi; fakat bu kuşak için bu vaat bir paradoksa dönüşmüş durumda: Güçlendirmesi gereken teknolojiler birçok durumda güçsüzleştiriyor; çevrelerini saran ekonomik büyüme kişisel büyümeye dönüşmüyor.

Žižekçi-Freudyen bir mercekten bakıldığında, yetişkinliğe geçişi kolaylaştırması gereken mekanizmaların – istikrarlı iş, kültürel katılım ve toplumsal tanınma – yapay zekâ güdümlü yeniden yapılanmanın ağırlığı altında çökmekte olduğu görülmektedir. Ortaya çıkan sonuç, sistemik emek dönüşümleri, giriş seviyesi rollerin kaybı, psikolojik tükenmişlik, motivasyon kaybı, duraklamış toplumsal hareketlilik ve yabancılaşma ile geleceksizlik duygusunun eşlik ettiği bir inisiyasyon krizidir. Lacancı terimlerle ifade edersek, gençliği karşılaması gereken simgesel düzen çökmekte ve genç itkileri anlamlı kanallara yönlendiren yüceltim süreci kısa devre yapmakta, pek çok genci acı verici biçimde sürüklenmeye mahkûm bırakmaktadır.

Bu, yalnızca gençliğe özgü geçici bir evre ya da bireylerin tek başına çözebileceği bir durum değildir. Bu, yapısal çözümler gerektiren yapısal bir krizdir. İlk adım, kamusal bir kabulün sağlanmasıdır. Politika yapıcılar, eğitimciler, iş dünyası liderleri – ve aslında yaşlı kuşakların tamamı – tüm bir kuşağın güvenini boşa çıkarma tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuzu kabul etmelidir. Z Kuşağı’nın yalnızca “kırılgan” ya da “hakkına düşkün” olduğu yönündeki anlatı sadece yanlış değil, aynı zamanda mağduru suçlayan kullanışlı bir bahanedir. Kanıtlar farklı bir tablo çizmektedir: Z Kuşağı, herhangi bir yaş grubunu sarsacak nesnel koşullara tepki vermektedir. Žižek’in belirttiği gibi, kontrolden çıkmış teknoloji karşısında insanların kendilerini anlamsız hissettikleri bir noktaya yaklaşmakta olabiliriz. Bu durum, toplumsal bir acil durum olarak ele alınmalıdır.

AI çağı için yeni bir toplumsal sözleşme oluşturulmalıdır – bu sözleşme insan gelişimini, simgesel anlamı ve psikososyal bütünleşmeyi merkeze almalıdır. Bunun nasıl şekillenebileceğini yukarıda ana hatlarıyla belirttik: insanın güçlü yönlerine odaklanan bir eğitim sistemi, güvenlik ve kapsayıcılığı sağlayacak ekonomik politikalar, insan katkısı için kasıtlı olarak yaratılmış roller ve “çalışma” ile “başarı”nın ne anlama geldiğine dair değerlerin yeniden tanımlanması. Aynı zamanda AI’ı ve kapitalizmi insanlığa hizmet edecek biçimde dizginlemek de bu sözleşmenin temelidir – egemen olmalarını sağlamak değil. Bir politika belgesinin özlü ifadesiyle, “AI çağı için yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacımız var” – bu sözleşme yeniliği kapsayıcılıkla dengelemeli ve verimlilik kazançlarını insanî gelişim için zaman ve kaynaklara dönüştürmelidir.

Türkiye için bu yeni düzen, genç istihdam programlarına büyük yatırımları, daha güçlü sosyal güvenlik ağlarını ve yukarı hareketliliğe olan umudu yeniden canlandıracak liyakate dayalı reformları içerebilir – ve beyin göçünü tersine çevirmek adına genç yeteneklerin ülkede kalmak ve ülkeyi inşa etmek istemelerini sağlayacak koşulları yaratmayı da. Avusturya içinse bu, daha kısa çalışma haftalarının öncülüğünü yapmak, gençleri kurumsal eş-yönetime dâhil ederek (işin geleceğini şekillendirecek sesleri haline getirerek) güçlendirmek ve sistemsel sorunları ele alan gençlik liderliğindeki sosyal girişimleri finanse etmek anlamına gelebilir. Her iki bağlamda da, ruh sağlığı doğrudan ele alınmalıdır: hiçbir genç birey geleceğe dair kaygılarıyla yalnız hissetmemeli; toplumun bu geleceği yaşanabilir kılmak için aktif biçimde çalıştığını görmelidir.

Ve en önemlisi, Z Kuşağı bu geleceğin tasarımında etkin ortaklar olmalıdır. Değişimin yalnızca kurbanları değil, aynı zamanda yaşlı kuşakların kavramakta zorlandığı yeni dünyaya dair derin içgörülere sahip özneleridirler. Pek çok açıdan, Z Kuşağı neyin yanlış olduğunu içgüdüsel olarak kavramaktadır – anlam ve aidiyet boşluğunu hissetmektedirler. Onları diyaloğa ve karar alma süreçlerine dâhil etmek, yenilikçi fikirler sağlayabilir (iklim çözümleri, sosyal inovasyonlar ve amaca dayalı iş modelleri konusunda liderlik ettiklerini zaten gördük). Aynı zamanda bu, onlara eylem gücü ve kapsayıcılık hissi verir – ki bunlar bugüne kadar aşındırılmış olan şeylerdir. Bir toplumsal sözleşme yukarıdan dayatılan bir bildiri olamaz; bir uzlaşı olmalıdır. Toplum, Z Kuşağı’nı masaya samimi bir saygıyla davet etmelidir – hem şikâyetlerinin meşruluğunu hem de arzularının değerini kabul ederek.

Lacan’ın hatırlatacağı gibi, hedef her eksikliği doldurmak değildir (bu imkânsızdır), ama eksikliği çalışır kılmaktır, işletmektir – onu yaratıcı bir arzuya dönüştürmektir. AI, mevcut başıboş biçimiyle, insan alanlarını tuhaf taklitlerle doldurarak kişileri boşlukta bırakma riski taşımaktadır. Ama eğer bilinçli olarak insana bir yer ayrılırsa – beklenmeyene, programlanamaz olana yer ayrılırsa – o zaman AI bir araç ve müttefik olur.

Politika düzeyinde bu alanı korumak, teknik olarak mümkün olsa bile bazı mesleklerin tamamen otomatikleştirilmemesi anlamına gelebilir; çünkü bu mesleklerin insan varlığıyla sağladığı özgün toplumsal faydanın farkındayızdır. Örneğin, sınıflarda insan öğretmenlerin tutulması – çünkü eğitim yalnızca bilginin aktarımı değil, aynı zamanda duygusal bağ, örnek olma ve bakım ilişkisidir. Bu, aynı zamanda anlamlı işe erişim hakkının tesis edilmesi anlamına da gelebilir: her bireyin kendi kapasitesini kullanarak değerli katkılar sunabileceği bir fırsata sahip olma hakkı.

Eylemsizliğin bedeli yüksektir: bu eğilim devam ederse, kalıcı biçimde dışlanmış bir kuşak, artan toplumsal huzursuzluk ve teknolojik olarak ilerlemiş ama sosyal olarak bir tür yeni-feodalizme gerilemiş bir toplum – teknoloji sahiplerinin egemen olduğu, kopuk ve eksik istihdamlı kitlelerin yaşadığı bir yapı – karşımıza çıkabilir.

Ancak eylemin potansiyel getirisi ilham vericidir: gençlerin sıradan görevlerden özgürleştiği ve kültürel, çevresel ve bilimsel ilerlemelere öncülük ettiği bir toplumsal rönesansa tanıklık edebiliriz. Elbette AI araçlarıyla birlikte çalışacaklardır – ama insan hayal gücü, amaç ve empati tarafından yönlendirileceklerdir.

Öyleyse bir diyalektik dönüm noktasındayız. Z Kuşağı’nın “inisiyasyon krizi” ya uzun süreli bir toplumsal acil duruma dönüşecek ya da kolektif bir yüceltim yoluyla dönüştürülerek, gençlerle yapay zekânın rakip değil, işbirliği içinde olduğu yeni bir toplumsal düzenin başlangıcına evrilecektir.

O gelecekte, yapay zekâ olması gerektiği şeye dönüşür: insanlığı yüceltmenin bir aracı, onu yoksullaştırmanın değil. Ve Z Kuşağı, “kayıp bir kuşak” olmak yerine, yeni bir çağın kurucusu olarak ortaya çıkabilir—ilerlemeyi ham çıktı miktarı ya da algoritmik kusursuzlukla değil, insanların iyi oluşu, onuru, haysiyeti ve anlamlı katılımı üzerinden tanımlayan bir çağın.

Son olarak, tüm paydaşlara—devletlere, uluslararası kuruluşlara, topluluklara ve özel sektöre—bu meseleye öncelik vermeleri yönünde güçlü bir çağrı yapmalıyız. İnisiyasyon krizi gerçektir, ama bu bir kader değildir. Simgesel anlama değer veren bir toplum, yalnızca kodlara ve makinelere değil, kültür ve etiğe de yatırım yapar. Psikososyal bütünleşmeyi önemseyen bir toplum ise başarıyı yalnızca GSYH ile değil, gençlerinin ne ölçüde geliştiğiyle ölçer.

Z Kuşağı’nın ihtiyaçlarını ve arzularını açık biçimde ele alan yeni bir toplumsal sözleşme oluşturarak, yalnızca bir kuşağı kurtarmış olmayız—aynı zamanda tüm toplumsal bedeni yeniden canlandırırız. Geç kapitalist anlatı, yapay zekâyı insan hikâyesinin sonu olarak gösterebilir; biz bu anlatıyı yeniden yazmalı, onun yeni bir başlangıç olabileceğini göstermeliyiz—Z Kuşağı’nın öncülüğünde, teknolojinin ve insanlığın, itkilerin ve anlamın, kârın ve gayenin birbiriyle uzlaştığı bir geleceğe doğru.

Artık harekete geçme zamanı: bugünün gençlerinin, mesleklerine, topluluklarına ve miras alıp şekillendirecekleri ortak bir insanî geleceğe yeniden aidiyet duyabileceklerine inanmalarını sağlamak için. Bundan imtina etmek, tarihî sonuçlar doğuracak kolektif bir başarısızlık olur.

Bir toplum olarak, yalnızca Z Kuşağı’na değil, kendimize de borçluyuz: çağımızın köklü dönüşümleri, anlamsızlık çölüne değil, insanın güçlendirilmesiyle taçlanacak bir rönesansa yol açmalıdır. Kriz teşhis edilmiştir; tedavisi, insan onuru, yaratıcılığı ve bağ kurmayı yol gösterici ilkeler kılacak yeni bir sözleşmeye dair kolektif kararlılığımızda yatmaktadır.

Kaynaklar:

10 Yorum

Filed under Suni muhaberat