Bir Çaydanlık Umut: Rojava Belgeselinin Estetize Edilmiş Komün Fantazisi

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

⏳⛰️🛡️ Süreç Heval ⏳⛰️🛡️

Bazı ütopyalar sessizce yaşanır, bazılarıysa gösterilerek tüketilir. The Communes of Rojava Six Years On adlı belgesel, ikinci kategoriye göz kırpan bir çabanın ürünü: samimi bir arayışla yola çıkıp, çağımızın duygu ekonomisinde estetik bir nesneye dönüşen bir anlatı. Bu, bir toplumsal deneyin değil, onun temsiline dair bir incelemedir. Çünkü bugünün dünyasında devrimler de anlatılmak zorundadır; görünmez olan, var sayılmaz. Oysa komün, esasen görünmezlikten beslenir: içe dönük, sessiz, yerli, temassal…

Belgesel, Rojava’nın sokaklarında kurulmuş komünleri, çayın buharında birleşen yüzleri, mahalle aralarına serpilmiş kolektif kararları gösterir bize. Ama tüm bu sahneler, gerçeğin değil, duyumsamanın bir montajıdır. Bir devrim değil, bir hissin prodüksiyonudur bu. İzleyiciye yapı sunulmaz; bir manzara, bir duygu rejimi sunulur: umut, direnç, dayanışma, mahalle sıcaklığı… Ancak bu hissiyatın aşırı öne çıkarılması, onun politik etkisini zayıflatır. Çaydanlık devrimi bir jest haline gelir; deneyimin kendisi değil, temsili dolaşıma girer. Hatta daha fazlası: arzulanır hale gelir.

Kameranın önünde şekillenen bu komün, kendi kendini efsaneleştirmek üzere, varlığını gösteriye emanet eder. Kameraya teslim olmuş komün, daha kurulurken bile bir tür “hikâye” ve “duygu” üretme aygıtına dönüşür. Burada, gösterinin kendisi, komünün gerçeğini perdelemeye başlar; gündelik olanın özgül ağırlığı, estetikleştirilmiş sahnelerin gölgesinde silikleşir.

Gösterinin Gölgesinde Komün

Bugün artık her şey gibi siyaset de gösteriyle yarışmak zorunda. Komün fantazisi bile ancak görsel olarak arzulanabilir hale geldiğinde gündem bulabiliyor. Belgesel, bu arzunun tam ortasına oynuyor: mahallenin ortasında bir masa, çay bardakları, el işi defterlere yazılan kararlar, kadrajın dışında kalan tehditlere karşı dimdik duran kadınlar… Gerçekten de her şey çok insani, çok iç açıcı. Ama aynı zamanda çok tanıdık. Neden mi? Çünkü bu tür görsellikler, Netflix estetiğinin parçası haline geldi. Artık devrim bile “minimalist” olmak zorunda.

Komün burada, yalnızca toplumsal bir düzenleme değil, haz verici bir manzara olarak ortaya çıkar. Seyirlik olarak sunulan komşuluk, içinden geçtiği tüm zorluklara rağmen bir umut dekoru kurar. Belgesel, izleyiciye politik bir öznellik değil, hislere bürünmüş bir özlem sunar. Bu özlem, her defasında eylemin yerine hissi koyar ve tam da bu yüzden, gerçekliğe dokunma ihtimali azalır.

Rojava’daki komünlerin asıl kıymeti, onları romantize etmeden, kendi çelişkileriyle, sınırlılıklarıyla ve gündelik gerçekliğiyle ele alındığında ortaya çıkar. Ancak belgesel bu kıymeti değil, kıyafetini ön plana çıkarıyor. Estetik bir hüzün, epik bir dayanışma… Görüntülerin dili izleyiciyi harekete geçirmiyor; onu duygulandırıyor. Ve duygulanım, politik eylemin yerini aldığında, devrim bir içselliğe dönüşür. Seyirci artık bir özne değil, bir empati figürüdür. Ve empati—evet, o çokça kutsanan duygu—çoğu zaman politik ataleti meşrulaştırır.

Çayın etrafında kurulan devrim hayali, her anında temsil edilmek zorunda kalır. Komün, kendi gündeliğini kamera karşısında tekrar tekrar oynayarak, hakikat ile gösteri arasındaki çizgiyi bulandırır. Ortaya çıkan ise bir tür fazlalık: anlatılan, gösterilen ve hissedilenin çakıştığı, ama hiçbirinin tam olarak yaşanmadığı bir alan. Oysa komün, görünmezliğinde ve sıradanlığında saklı olan bir olasılıktır.

Çayla Devrim Olur mu?

“Chai by chai, we make the revolution.”
Bu slogan, devrim fikrini günlük jestlere indirgerken, aynı zamanda onu tanıdık, sevimli, hatta sefil kılar. Evet, çay devrimi mümkün olabilir, ama bu bir mecaz olarak kalmalıdır. Aksi halde, devrim estetikle evcilleşir. Çay bardağı, bir kolektif aklın değil, bir nostaljinin simgesi olur. Ve nostalji, çoğu zaman geçmişe dönmeyi değil, bugünü katlanılır kılmayı amaçlar.

Kameranın gösterdiği her çay bardağı, komşuluğun ve ortak kararın sıcak bir sembolü olarak öne çıkar, ama her çerçeve, aynı zamanda bir haz ekonomisinin parçası olur. Politik olan, estetik bir jestle yer değiştirir. Seyirci, tanıklık ettiği şeyle bağ kurar; ama bu bağ, doğrudan bir katılım veya öznellik anlamına gelmez. Sadece bir arzu üretimi başlar: başkasının yerine umut etme, başkasının yerine direnç duyma, başkasının yerine komün olma hissi. Böylece, komünün asıl işlevi değil, ona dair bir duygu fazlası dolaşıma girer.

Komşularla çay içmek, ortak alanlarda zaman geçirmek, sokakta bir masanın etrafında toplanmak—bunlar politik bir çabanın ilk kıvılcımları olabilir. Ama kıvılcımı yangına çevirmek için yapısal müdahale gerekir. Belgesel ise bizi kıvılcımda bırakıyor. Yangın yok, mücadele yok, sadece umut var. Umut ise, eylemle birleşmediğinde bir tür uyuşturucudur. Belgeselin en güçlü ve en zayıf yanı tam da bu: içimizi ısıtıyor, ama elimizi harekete geçirmiyor.

Temsilin Çelişkisi

Rojava’daki komünler bir model midir? Belki. Ama her model gibi, bağlamından koparıldığında bir klişeye dönüşme riski taşır. Komşuluğun kültürel kodlarla örülmediği toplumlarda bu model, bir hayranlık nesnesi olmaktan öteye geçemez. Bu yüzden belgeselin çağrısı olan “Komünler her yerde mümkün” cümlesi, politik bir öneri değil, estetik bir temenni olarak kalır.

Ve temennilerle devrim yapılmaz.

Belgesel, seyirlik bir devrim sunar bize. Ama seyir, özneyi pasifleştirir. Ne yazık ki artık devrimler de tüketici dostu olmak zorunda. Görsel olarak sade, duygusal olarak yüklü, etik olarak ilham verici… Ve tüm bu nitelikler, onları işlevsiz kılar. Rojava’nın asıl radikal yönü olan yerindenlik, kolektif akıl, doğrudan katılım, buharlı bir çay bardağının arkasında silikleşir.

Sürekli gösterilmek zorunda kalan komün, kendi efsanesini her tekrarında biraz daha pekiştirir. Efsaneleşme, politik imkânı azaltır, çünkü gerçekliğin karmaşasını dışarıda bırakır. Sadece bir “iyi hissetme” alanı açılır: izleyici burada, kendi hayatındaki eksikliği, belgeseldeki fazlalıkla doldurur. Oysa fazlalık, gerçek bir politik deneyimin değil, onun fazlaca duyumsanmış, neredeyse mitolojik bir halidir.

Kapanış: Görünmeyen Devrim

Belgeselin kamerası, her ne kadar bir belge sunma iddiasıyla dolaşsa da, sonunda yalnızca arzu üretir. Komünün gündeliği, her tekrarında biraz daha mitsel, biraz daha steril, biraz daha tamamlanmış görünür. Tam da bu nedenle, kameranın kendisi bir tür ayna değil, sahne kurucusudur. Ve bu sahnede komün, artık deneyim değil, anlatıdır. Anlatı ise, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, gösterdiği şeyi sabitleyerek onu dönüştürür — belki de geriye sadece hissedilen bir hikâye kalır.

Görüntüye maruz kalan her pratik, zamanla kendi imgelerine benzemeye başlar. Komün de bu dönüşümden muaf değildir. Kamera karşısında şekillenen bir hayat, hayat olmaktan çıkar; temsil edilmeye değer bulunan şeyin tekrar tekrar oynandığı bir ritüele dönüşür. Gösterilmeden yaşanması gereken, yalnızca içeriden hissedilebilecek bir ortaklaşma, artık dışarıya yönelik bir performans hâlini alır. Komün burada kendini gerçekleştirmekten çok, kendini göstermekle meşguldür.

Böylece devrim, görünürlüğün estetik rejiminde sessizce çözülür. Kamera kapandıktan sonra geriye ne kaldığını kimse bilmez; belki bir çay bardağının buharı, belki de hâlâ sıcak olan bir yüz ifadesi. Ama bu ifadeler, artık yalnızca anlatıya hizmet eden dekorlardır. Ve bu noktada asıl soru ortaya çıkar: yaşanmış olan mı bizi etkiledi, yoksa sadece nasıl göründüğü mü? Belki de komün, asla yaşanmadığı yerlerde en çok alkışlanandır.

İstem: write the full transcription of these subtitles without timestamps (transcript) / continue / continue … / şimdi ekteki yazıları oku ve tam olarak benimse ve onlara hiç atıf yapmadan ama onların ağzından yukarıda transcripti verilen belgesel üzerine yeni bir makale yaz, çarpıcı ve sürükleyici olacak! (Tanrının Gözdesiyle Devrimin Gözdesi Arasında: Kevrina’nın Narsistik Kozmolojisi, Komünite Neden İmkânsız?, Dijital Matemin Anatomisi, Dijital Direnişin Simülakrumu: Algoritmik Aktivizmin Çıkmazında Hakikatin Peşinde, Arayüzün Rejimi: Dijital Empati, Simülakrum Acı ve Duygusal Algoritmalar, Keyfiyetin Diyalektiği: Fantazmatik Gerçeklik ve Cinsiyetin Siyaseti Üzerine, Diyalektiğin Yokluğu: Postmodern Bir Donukluk Fatoş İrem, Övgüyle Kuşatılmış Mücadele: Safiyet mi, Paradigma mı?, Ölümle Aşık Atmak: TİP ve Devrimci Angajmanın Diyalektiği, Aygün Kevrina: Pembe Edebiyatı Gizemli Hakikat Diye Yutturma Sahtekarlığı, Kor Kitap’ın ‘Hakikatle Flört Eden’ Stratejisi: Tarihsel İmaj ve Duygu Pornografisi Üzerine, 32 Yıl Sonra Düşülen Çelişki: ‘Öyküler Uyduruyorlardı’ Uyarısından Tarihî Fantazi Üretimine, Sembolün Etine Dokunmak: “68’den 6 Mayıs’a” Belgeseli Üzerinden Yeni Kuşaklara Bir Bakış, Yeni Paradigmanın Şafağında Üç Ölüm ve Türkiye Solunun Hesaplaşması, Plastik Totem Kuklaların Gölgesinde, Plastik Totemler: Tüketim Toplumunun Silikon Maskeli Ayinleri, Gayretorik Bir Direnişin Belgeseli: ‘Bir Düş’ün Efkârmonisi ve Basın Emekçilerine Feryatname, İbretengiz Belkisel: Medusa’nın Salınımları, ‘AH’ BELGESELİ: HAFIZA MI, TRAVMA PORNOGRAFİSİ Mİ?, İftihar Heyeti: Adaletin Karikatürü Olarak Bir Gösteri Cemiyeti, Yersiz Şeyler Tarihi 📜🧭⚙️, Reel-Feminizmin Deneyimleri: İdeallerin Kontrole Dönüştüğü Anlar, Reel-Feminizmin Totaliter Yüzü: Boğaziçi Üniversitesi Vakasının Analizi, Vakumlu Ambalajda Çürüyen Ruhlar Ülkesi) / genişlet ve revize et / şimdi yazdığın bu yazıyı olabildiğince değiştirmeden genişlet! ekteki yazılardan örtük ilham alacaksın, belgeselde varolmayan şeyler atfetmeyeceksin! komün tam da kendini efsaneleştirecek bu kameraya teslim olmuştur! rojava’yı yüceltmeyeceksin ve çözüm de önermeyeceksin (Jineoloji’nin Keyfiyetle İmtihanı: Keyfiyetten Kurulu Bir Sahte-Ontoloji, Jineolojik Matruşka: Halkçı Erkeğin Jungcu Tuzakları) / kapanışı yenile, üç paragraf

9 Yorum

Filed under Suni muhaberat